20.5 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 386

Köprünün Altından…

Kimlerle yürüdük bu yollarda biz,

Kimi gitti, kimi başka yol seçti.

Yol bizden uzakta, anılar sessiz;

Köprünün altından çok sular geçti.

Dün kara diyenler bugün ak diyor,

Memlekette sorun morun yok diyor,

Bizim karar verenimiz tek diyor,

Köprünün altından çok sular geçti.

Kimi makas değiştirdi yolundan,

Gömleğin çıkardı kimi belinden,

Küheylanın mıhı düştü nalından,

Köprünün altından çok sular geçti.

Siyâsîler kürsülerden atıştı,

Gençler sokaklarda boy boy çatıştı,

Düdük çaldı, birden her şey yatıştı;

Köprünün altından çok sular geçti.

Düşmezdi dillerden hadisle âyet,

Kiliseye hayat geldi nihayet,

Görüntü bir başka, başkaymış niyet;

Köprünün altından çok sular geçti.

Karabudak eller geçsin, sen geçme;

Gönlünü başka bir ülküye açma!

Değiştim diyerek kanatsız uçma!

Köprünün altından çok sular geçti.

Çin Şişeden Çıkar mı? Ya biz?

Yenilik getirene, icat yapana ne yapılır? Aşağıdaki satırlar
Evliya Çelebi’den. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, yapma kanatlarla Galata
Kulesi’nden Üsküdar’a uçuşundan sonra başına gelenleri anlatıyor:

 

“İptida, Okmeydanı’nın minberi üzere, rüzgâr şiddetinden
kartal kanatları ile sekiz, dokuz kere havada pervaz ederek talim etmiştir.
Badehu Sultan Murad Han Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden temaşa ederken,
Galata Kulesi’nin taa zirve-i bâlâsından lodos rüzgârı ile uçarak, Üsküdar’da
Doğancılar meydanına inmiştir. Bu olay Osmanlı Devleti‘nde ve Avrupa‘da büyük
yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murad tarafından da beğenildi. Sonra Murad
Han, kendisine bir kese altın ihsan ederek: “Bu adam pek havf edilecek
(korkulacak) bir ademdir. Her ne murad ederse, elinden geliyor. Böyle
kimselerin bekası caiz değil” diye Gâzir’e (Cezayir) nefyeylemiştir
(sürmüştür). Orada merhum oldu.”

 

Dostum, tarihçi İlber Ortaylı, böyle bir uçuş, hatta böyle
bir mucidin hiç olmadığını söylüyor; rahmetli Halil İnalcık da ona katılıyor.
Fakat benim dikkat çekmek istediğim nokta başka: Uçmak gibi olağanüstü bir
başarı karşısında 1) padişahtan bir kese altın ve 2) bu adam tehlikeli diye
sürgün edilme hikâyesini insanların olağan karşılaması. Şimdiye kadar Hezarfen
uçtu, hayır uçmadı tartışması yapıldı ama bir kese altına ve sürgüne “Hadi
canım, mucit de sürülür müymüş?“, “Bir kese altın; hepsi bu mu, hikâye burada
biter mi?” diye itiraz edene rastlamadım. Rasathaneyi topa tutup yıktıran bir
zihniyet için bunlar çok da garip değil demek ki…

 

Çin şişeden çıkar mı?

Aşağıdaki pasajı da yıllar önce, şimdi kaybettiğim, bir
kaynaktan tercüme etmişim:

 

“Çin’de bir mucidin beklentisi; icadının imparatora takdimi,
eserinin onun beğenisini kazanması ve bu sayede saraya alınmaktı. Bu, yeni bir
şeyler icat etmek için bir teşvikti ama Batı’daki gibi icadın piyasaya
çıkarılarak ondan para kazanılması düşünülmezdi.”

 

 Nitekim eski Çin’de
birçok şeyin icat edildiği bilinir. Gutenberg’in dünyayı değiştiren matbaası
15. asırdadır. Çin’de matbaa bundan 5 asır önce, ta 9. asırda var. Orada pek
bir şeyi değiştirmemiş. Öylece kalmış. Barutu da bulmuşlar. Havai fişek
yapımında kullanıp eğlenmişler.

 

Yürümeyen, gelişmeyen keşifler arasında en çarpıcısı coğrafya
keşifleridir. Çin, Kristof Kolomb’dan 70 yıl önce, tek kelimeyle muazzam bir
keşif filosuyla dünyayı keşfe çıktı. Filonun başında bir Türk kapıkulu, Amiral
Zeng He vardı. Sonra Çin’de iktidar değişti. Sarayda bir hizbin başlattığı
proje, yeni iktidar döneminde iptal edildi; hatta son iki keşif gezisinin seyir
defterleri de yok edildi. Son gezinin Amerika’ya da vardığı iddia edilir.
Ayrıntıları, Niçin Geri Kaldık? kitabımda anlattım.

 

Bize matbaa gerekmez

Matbaa bize, yani Osmanlı’ya Gutenberg’ten asırlar sonra
gelir. Bu da üzülerek anlattığımız bir hikâyedir. Orada hızla yayılıp bilgi
devrimini başlatan matbaa, bize niçin o kadar geç geldi? Bu soruyu, önce,
rahmetli tarihçimiz, dostluğuna mazhar olduğum Yılmaz Öztuna’ya sormuştum. O,
bu konuya dostum İlber Ortaylı’nın hâkim olduğunu söyleyip ona sormamı tavsiye
etmişti. Öyle yaptım. İlber Hoca, önce o sevimli gülücüğünü patlattı ve şöyle
devam etti:

 

“Ne yani, adam sabah işe giderken hanımı, “Bey, akşam
gelirken bir Leyla ile Mecnun getir de hep beraber okuyalım” mı diyecekti?
Böyle bir talep yoktu. Hâlbuki İtalyan şehirlerinde duvar gazeteleri çıkıyor ve
halk bunları yoğun şekilde okuyordu. Ticarî gemilerin gidiş, gelişleri, başka
haberler…”

 

Bilgi ve bilgin yetmiyor

Luther, Katolik kilisesine karşı isyan anlamındaki
Reform’u  Wittenberg kilisesinin kapısına
çivilediği 95 tezle başlattı. Fakat hemen sonra, tezler kapıya çivilenmek
yerine matbaada çoğaltıldı. Reform matbaasız ne kadar yürürdü acaba? İncil’i
millî dillerle yayımlamak Reform’un öldürücü hamlesiydi muhakkak. Matbaa
olmasaydı bu ne kadar etkili olurdu? Reform’u matbaa taşıdı. Fakat tersi de
doğrudur. Matbaayı da Reform sırtladı. İcat Katolik ülkelerde değil,
Protestanlığın galip geldiği ülkelerde patlama hâlinde yayıldı.

 

İcat için, keşif için bilgi gereklidir. Bu bilgiye sahip, bu
bilgiyi öğrenmiş nesiller yetiştirmek de gereklidir. Fakat bunlar yetmez.

 

 

 Cuma yazımdaki
uyarıyı tekrar edeyim: Bilgi ve bilgili insan gücü, inovasyonun tohumları
gibidir. Fakat tohumun varlığı, ürün almaya yetmez. O tohumun atılacağı, o
tohumu besleyip büyütecek toprak da gerekir. Çin’de, Katolik ülkelerde ve bizde
matbaa inovasyonunun yeşereceği toprak yoktu. Protestan ülkelerde vardı.

 

Binlerce, yüz binlerce Hezarfen yetiştirmeliyiz. Gerçek
Hezarfen; Evliya Çelebi’nin kurmacasındaki değil. Fakat bu Hezarfen uçtuğunda
ona sadece bir torba altın vererek sürmeyeceğiz. (Şimdi sürülmeden Batı’ya
gidiyorlar zaten? Hezarfenlerimize, icadını geliştirmesi için risk sermayesi de
sağlamalıyız. Sonra o icatla milyarder olma, yüzbinlere istihdam sağlama ve
Türkiye’de gerçekten kıskanılacak bir endüstri kurma ümidini de vermeliyiz.( https://millidusunce.com/cin-siseden-cikar-mi-ya-biz/)

Müziğin Sosyal Psikolojisi

0

Genel geçer
kanaate göre medeniyet beynelmilel, kültür ‘millî’dir. Millî kültürlerin en
önemli unsurlarından biri de ‘müzik’tir. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı Müdürü Müzik Eğitimcisi Prof. Dr. Uğur Türkmen; telif ettiği eserlere bir yenisini dâhil etti: 17 X
25 santim ölçülerinde iplik dikişli, sert kapaklı, kuşe kâğıda renkli ve
fotoğraflı olarak basılı 680 sayfalık muhteşem eser, Nisan 2021’de yayınlandı.
Uzun ve yorucu araştırmaların ürünü olan eser, ihtiva ettiği bilgiler kadar Burcu Coşgun Ovalı tarafından
hazırlanan mizanpaj ve tasarımı ile de dikkat çekiyor. Eserin çeviri
editörlüğünü Gökçe Nur Türkmen
üstlenmiş. Müziğin Sosyal Psikolojisi
isimli kitap 239 yazar tarafından hazırlanan 320 adet kitap ve kaynak
incelenerek hazırlanmış. ‘Önsöz’ ve ‘Kaynakça’ hâriç olmak üzere;  ‘Sosyal
Psikoloji
’, ‘Sosyal Psikoloji ve Müzik’,  ‘Sosyal
Algı
’, ‘Sosyal Etki ve Güç’, ‘Müzik Zevki ve Toplum’, ‘Liderlik’, ‘Çatışma’, ‘Cinsiyet’, ‘Müzik ve Ergenlik’, ‘Kaygı ve Stres’, ‘Kitle Davranışı’, ‘Müzik
Terapi
’, ‘Hukuk ve Etik’, ‘Tüketim ve Pazarlama’, ‘Sosyal Psikolojide Araştırma Yöntemleri
gibi başlıklar altında 29 bölümden oluşuyor.

Önsöz’ başlıklı bölümü kaleme alan Emel Funda Türkmen; müziğin ‘seslerin çeşitli şekillerde kullanımı ile
ortaya çıkan bir sanat dalı
’ ve ‘toplumla
son derece iç içe ve etkileşim hâlinde
’ olduğunu belirtip; ‘herkesin üzerinde söz sâhibi olmasına ve
beğenilerini ortaya koymasına yol açar’
dedikten sonra ‘bu sanatın çalışma ve sergileme sürecine
birçok tutum ve davranışlar incelenmeyi, irdelenmeyi gerektirir
.’ Diyor.

Türk
milletinin doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında müzik vardır: İsim
koyarken bebeğin kulağına okunan ezan ve kamet; beşikte, salıncakta veya ayakta
sallanarak uykuya hazırlanan bebelere söylenen ninni, çeşitli vesilelerle
okunan mevlit, düğün törenlerinde okunan türkü ve şarkılar, askere uğurlanırken
ve askerce yürüyüşlerde söylenilen marşlar, kara haber alındığında söylenen
ağıtlar, çobanın kavalından çıkan ses… müziktir. Beş vakit namazın ezanı farklı
makamlardadır. Kerbelâ yası ile yaşanan 10 Muharrem günlerinde okunan ezanlar
hüzün doludur. Mevlevîlerin semâ töreninde, Cem evlerindeki semah’ta müzik
vardır. tecvitle okunan Kur’ân, cenâze namazında okunan salâ… müziktir.
İnsanlarımızın kulakları müziğe âşinadır. Müzik, hayatımızın her safhasında
vardır. Müzikle ilgilenenlerin sayısınca, müzik bilgisi olan insanlarımız
olduğunda daha farklı bir toplum olacağımız şüphesizdir.

***

Ötüken’de
târih sahnesine çıkan ecdadımızın yönü hep batı olmuştur. Hâlâ öyleyiz.
Giyimde, kuşamda, beslenmede batılı âdetlere meraklı olanlarımız çoktur. Evde
ve lokantada çay alırız, kahve ve hesap alırız. Taksiye, trene binmeyen, taksi
ve tren alanlarımız vardır. Bu sebeple olmalı, Dede Efendi, Itrî, Münir
Nurettin ve diğerleri gençlerimize yabancıdır. Rast, bestenigâr, hicazkâr ve
Hüseynî makamlarının dinlendirici, huzur verici melodileri yerine çistaklarla
donanmış ritme dayalı bir mevsimlik hattâ tek kullanımlık müzik ürünleri tercih
edilir. Batılı olmak kolay değildir, tahammül gerektirir.

Bir dönemde,
türkülerimiz ve şarkılarımız pek ilkel bulunduğundan batı müziği icra eden
topluluklar, Anadolu’yu dolaşıp ücretsiz konserler verirdi. Sivas ilimiz’de de
böyle bir konser düzenlenmiş. Konser bittikten sonra şehrin vâlisi, seyirciler
arasında bulunan poturlu, yelekli, kasketli ve de muhtemelen çarıklı Mehmet
Ağa’yı yanına çağırmış ve sormuş:

-Konseri nasıl buldun?

 -Sivas halkı, Timur’dan sonra böyle bir
işkence görmemiştir.

 -Neden? Beğenmedin mi?

 -Nasıl ve niçin beğeneyim Efendim, birinci viyonselist
uvertürün andante bölümüne si bemol yerine fa minör ile girdi. Tüylerim diken
diken oldu. Kontrbasın akordu bozuktu. Obua çalan adamın papyonu yamuktu… Ve
daha neler neler…

***

Uğur Türkmen
Hocamızın eserine dönersek efendim… Her sayfa titizlikle hazırlanmış. Resim
seçicinin sayfalara serpiştirdiği siyah beyaz fotoğrafların her biri ayrı bir
hârika. Her bölümün sonunda yer alan ‘Örnek
Olay’
, ‘Okuyalım Öğrenelim’, ‘Düşünelim’, ‘İzleyelim’ ve ‘Tartışalım’  bölümleri, kitabı okuyanları ve belirtilen
bölümlerin gereğini yapanları, müzik bilgini unvanına eriştirecek
mükemmeliyette. Aynı zamanda sosyoloji eğitimi de almış olacaklar. Bu bölümdeki
kısa metinler, sâdece öğrencileri değil, öğretmenleri de eğitecek, isâbetle yön
belirleyecek bilgiler ihtiva ediyor:

Orta üçüncü sınıfta
üç dersten bütünlemeye kalmış, maalesef başarılı olamadığım için geçememiştim.
Babam beni otobüs garajında bir lokantaya bulaşıkçı olarak verdi. Belli bir
zaman sonra bulaşıkçılıktan komiliğe terfi etsem de koca bir buçuk yıl oldukça
zor geçti. İmtihanları başarıyla geçtikten sonra lise eğitimime başladım.
Okulumuzun Türk halk müziği korosuna da seçilmiştim. Koro ile liseler arası
yapılan Türk Halk Müziği (THM) yarışmalarında, il birinciliği, bölge
birinciliği (ki çok önemli bir başarı) kazanmış ve ülke finali için
Kahramanmaraş’a bile gitmiştik. Bununla birlikte; derslerim çok kötü idi.
ikinci dönem de bir değişiklik olmadı. Daha da kötüye gitti. Tam beş dersten
bütünlemeye kaldım. Bu arada; müzik öğretmenim imtihanı yapacak öğretmenlerle
benim geleceğim hakkında konuşmuş. Müzik öğretmeni olabileceğimi, gelecek yıl
edebiyat şubesini seçeceğimi, yetenek imtihanlarına kendisinin hazırlayacağını
söylemiş. Bana da çok çalışmalısın ve imtihanlarda mutlaka başarılı olmalısın
dedi. Sınıfta kalırsam aileme karşı çok mahcup olacaktım. Yazın çok çalıştım.
Bütün derslerden geçtim. Edebiyat şubesini seçtim ve sınıf başkanı oldum. THM
korosuna devam ettim. Bütün derslerimde başarılı olmaya başlamıştım. Müzik
öğretmenim beni yetenek sınavlarına hazırladı. Kazandım… ‘Öğrenciyi tanımak ve ileri görüşlü olmak bir
çocuğun hayatını değiştirebilir
’ bunu görmüş oldum.  (s: 49) 
     

Kitapta,
insanlarımızdan gurur duymamızı sağlayacak küçük hikâyeler de var:

Müzik insanı
sâdece sanatı ile değil, yaptıkları ve ahlâkı ile de toplumu etkileyebilir:

Âşık Veysel köyünde
meyve yetiştirmeye başlar. ‘Atalarımız
bunca yıl böyle iş yapmamışlar. Şu kör adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle
bir işe kalkıştı
?’ Derler. Birkaç yıl sonra Veysel başarılı olunca da ‘O kör değilmiş, meğer kör olan bizmişiz!’
demişlerdir. (s: 122)

Sayfalar
arasında ağır ve pahalı pişmanlıklarla ibret alınacak hâdiseler var:

Muammer Sun’dan
çarpıcı bir cümle: ‘Bizden önceki
kuşaklar Batı Müziği-Türk Müziği kavgasına girişmişlerdi. Bu kavganın arasından
sıyrılıp çıkan piyasa müziği oldu; o gelişti ve yaygınlaştı
.’

Çağdaş Türk müziği
bestekârı ve müzik bilimci Dr. Erdoğan Okyay anlatıyor: ‘Ferid Alnar, Türk
mûsıkîsi sanatının içinden yetişmiş bir sanatkâr olarak daha sonra Batı
mûsıkîsini benimseyip ustalaşmasına rağmen, Türk mûsikîsi hakkında küçültücü
bir tek kelime bile kullanmamıştır.’ (s: 311, 312)

Sırası
gelmişten bu satırların yazarından küçük bir katkı: Âşık Veysel diyor ki: ‘Zâlim tâlih beni kör etti. Fakat Cenâb-ı
Allah gönül gözümü açtı. Hâlimden şikâyetçi değilim, şükrediyorum
.’

Prof. Türkmen
Konuya Girerken’ başlıklı sunuş
yazısını; ‘Kitabın sosyal psikoloji ve
müzik temelli çalışmalara katkı sağlaması en büyük dileğimdir
’ diye
bitiriyor. Müzik eğitimi alanlar dikkatlice okurlarsa, müzik eğitimi verenler
de okuma fırsatı bulabilirlerse dileği mutlaka yerine gelecektir. Dahası var:
Amatör bile olsa müzik dinleyicileri ve hattâ, müzikle hiç ilgilenmeyenler bile
okurlarsa mutlaka kazançlı çıkacaklar, hayata bakış açıları değişecektir. Çünkü
geri planda kalmış gibi görünmesine rağmen kitabın asıl konusu sosyal
psikolojidir. Sosyal psikolojinin öznesi ise müzikten önce ve hiç şüphe yoktur
ki insandır. 

İZGE BASIN YAYIN:

Seyranbağları Mahallesi, Bağlar Caddesi Nu: 15/C Ankara.Telefon:
0.312-432 49 43

Belgegeçer 0.312-432 22 32 e-posta: izgeyayincilik@gmail.com  //  İnternet: www.izgeyayincilik.com.tr

 

 

UĞUR
TÜRKMEN:

1971 yılında Kütahya’da doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini
Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik
Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi’nden ‘Bilim
Uzmanlığı’ 2005 yılında ise Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik
Anabilim Dalında ‘Doktora’ derecesini aldı.

 

1993 Yılında Niğde Üniversitesinde Müzik Okutmanı
olarak göreve başladı. 2000 yılında üniversitedeki görevinden altı
arkadaşıyla birlikte istifa etti. 2001 yılında Kütahya iline öğretmen olarak
tâyin edildi ve Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde görevlendirildi. 2006
yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümünde
Yrd. Doç Dr. Olarak göreve başladı. 2011 Yılında Doçent, 2017 yılında
Profesör unvanına hak kazandı. Hâlen Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı Müdürü olarak görevine devam etmektedir.

 

Solfej, Araştırma Yöntemleri, Sosyal Psikoloji ve
Müzik, Sistematik Müzikoloji Çalışmaları, Türk Müziğinde Çokseslilik
Uygulamaları dersleri vermektedir.

 

Müzik eğitimi ve müzikoloji alanlarında millî ve
milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde
makaleleri, kitapları yayınlandı. Eğitim müziğine yönelik çalışmaları; çocuk
ve gençlik şarkıları, oda müziği ve orkestra eserleri, birçok konserde
seslendirildi.

 

 

 

DERKENAR:

Âşık Veysel’in Şâir Feyzi
Halıcı ile vâki sohbetinden:

F.H.:
Halk şiiri söylemeyi ve yazmayı, bir Hakk vergisi mi biliyorsun,
yoksa bir k
abiliyet olarak mı
düşünüyorsun?

Â.V.:
Ben kendimi hiçbir zaman bir kıymet olarak düşünmüyorum. Şâir bir radyoya
benzer. Bir radyonun düğmesini çevirdiğiniz zaman aradığınız istasyonlar ayrı
ayrı çalar söyler. Elektrik cereyânı olmadıktan sonra istediğiniz kadar
düğmeyi çevirin. Bir şey dinleyebilir misiniz? Cereyân olmazsa şâir de birşey
söyleyemez.

F.H.:
Cereyândan neyi kastediyorsun?

Â.V.:
Cereyân, Cenâb-ı Allah’ın verdiği ilhamdır. Ondan kuvvet alamayınca tabii bir
şey söyleyemeyiz. Bir tarlayı istediğin kadar sür, gübrele, dinlendir. Mahsul
vermez. İlle tohum atacaksın; bu şart.

F.H.:
Halk şiirimizin son gerçek halkası sensin. Senden sonraki halk şiirimiz
hakkında ne düşünüyorsun?

Â.V.:
Hakkımdaki iyi düşünceler size âit. Ben bunu bilemiyorum. Türk milleti sağ
olsun. Analar ne arslanlar doğurur. Benim şiirden kısmetim şu: Bir tabağın
içinde bal dolu imiş. Onu, bizden önce gelen şâirler yemişler. Biz, kâsenin
dibini yalıyoruz. Bize söylenecek söz bırakmamışlar ki!

F.H.:
Âşık, kâsenin dibindeki balı da sen yaladığına göre, bundan sonra kimsenin
nasibi olmayacak mı yani?

Â.V.:
Arı yok değil ya! Yeniden tabağı doldururlar. Dünyâda ne arı ne çiçek ne bal
tükenir!

 

 

KUŞBAKIŞI

OSMANLI İTALYAN HARBİ 1911-1912

Kitabın müellifi Avanzâde Mehmed Süleyman tarafından
konulan ismi ile: ‘Trablusgarb ve
Devlet-i Aliyye İtalya Vekayi’i Harbiyesi
’ isimli eser, Yeni harflere Ayhan Küçükefe tarafından aktarılmış ve
yayına hazırlanmıştır. 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 260 sayfalık eser Mayıs
2021’de yayınlandı.

Avanzâde Mehmet
Süleyman (1871-1922) Eczacı olmasına rağmen daha öğrencilik yıllarında iken
çeşitli konularda makaleler kaleme alıp gazetelerde yayınlatmıştır. Teğmen
rütbesiyle Haydarpaşa Askerî Hastahânesinde, Yıldız Hastahânesi’nde eczacı
olarak, Tatbikat Mektebi’nde Fransızca ve Fizik öğretmeni olarak görev yaptığı
yıllarda da yazı yazmaya devam etmiştir.

Velût bir yazardır.
Telif ve tercüme olarak kaleme aldığı kitapların sayısı 100’ün üzerindedir.
Bâzılarının isimleri: *Gizli Oda (Roman-1899), *Adem-i İktidar İlâcı (1919),
*Ahrar mı İttihad mı? (1910), *Âile Aşçısı (Yemek Kitabı 1918), *Âile Eczânesi
(1918), *Monte Kristo (6 Cilt, Tercüme, 1910), *Almanya’da Hayat-ı Askeriye
1918), *Âlicenap Kız (Hikâyeler,  1898),
*Dilber Kontes 1918), *Şeytankaya Cinâyeti (Roman, ty), Gençlere Tıbbî ve Gizli
Nasihatler (1909), *Göz Sağlığı (1918), İspanyol Nezlesi (1919), *Mide Hastalıkları
(1918), *Muharir Kadınlar (1892), *Sıhhat Mutfağı (1917), *Sinir Hastalıkları
(1918), *Yalnız Erkeklere Mahsus (1913), *İzdivaç Entrikaları (1914)

Günümüzde ‘Trablus’ olarak anılan Trablusgarb,
Osmanlı döneminde olduğu kadar Akdeniz’in güney sâhilinde bulunan ve günümüzde
de önemli bir bölge olan Libya’nın başşehridir. Batılı ülkelerin desteği ile
Kıbrıs ve çevresinde petrol ve doğalgaz aramalarının başlatılması ve zengin
rezervlerin bulunduğu iddiaları sebebiyle önemi daha da artmıştır. Kaddafi
sonrasında, bölüşme maksadına yönelik iç savaşın başlatıldığı, ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ ve ‘Mavi Vatan’ kavramlarıyla dünya
gündemine yerleşen bölge daha uzun müddet önemini koruyacaktır. Barbaros
Hayreddin Paşa’nın ‘Denize hâkim olan
cihana hâkim olur
’ sözü gereğince Libya ile yakından ilgilenmektedir.
Böylesine mühim bir konunun, târihî geçmişi hakkında bilgi sâhibi olunmadan
umulan neticelerin elde edilmesi mümkün olmaz.

Eserin,
tartışmaların en şiddetli olduğu bir dönemde yayınlanmış olması tesâdüf
değildir, tebrike şayan bir hassasiyettir.

Eserde yer alan
bölümlerden bâzılarının başlıkları: ‘Akdeniz’in ticâret ve siyâset bakımından
önemi.’ ‘Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Almanlar ne diyor?’, ‘Bölge
halkına İtalyanların zulmü’, ‘Savaşlar ve zaferler, ‘Yirminci Asrın Medenî
Vahşîleri’,  ‘Osmanlı Zâbitlerinin
Kahramanlıkları’, ‘Yabancı Basında İtalyan Savaşı’, ‘Osmanlı Limanlarının
Bombardımanı’, ‘Bingazi Sancağı’, ‘Târihî Bilgiler’ …  Fotoğraflar, Osmanlı-İtalya Savaşı’nda büyük
bir fâciânın delilleri olarak kitaba değer katıyor.

Alâkalı dönemin
fotoğraflarıyla zenginleştirilmiş eserde, Osmanlı târihi meraklılarına, diğer
kaynaklarda bulamayacakları bilgiler sunuyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12
e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

AZİYADE

Fransız yazar Pierre
Loti’nin bu eseri 1879 yılında yayınlandı. Bir İngiliz savaş gemisiyle 1876’da
Selânik Limanı’na gelen roman kahramanı aracılığıyla yazar, kendi hayat
hikâyesi ile olaylar arasında köprüler kurarak Osmanlı dünyasına hayranlığını
naklediyor. Gizli gizli buluştuğu Çerkez güzeli Aziyade’yle olan aşkı, Loti’yi
Doğu kültürüne giderek daha fazla çeken bir kuvvete dönüşüyor. Aynı yıllarda, Osmanlı
Devlet’nin karşı karşıya bulunduğu Doğu Meselesi, Tersane Konferansı, Anayasa’nın
kabulü, Osmanlı-Rus Savaşı da roman sayfalarında yer alıyor.

Ali Faruk Ersöz’ün
Türkçe’ye tercüme ettiği eser, 12,5 X 20,5 santim ölçülerinde 192 sayfadır.

TÜRKİYE
İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

 İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4
Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr 
İnternet:
www.iskultur.com.tr  

 

Kötülükleri Kurban Etmek

0

Bugün (20 Temmuz)
bir kurban bayramını daha idrak ediyoruz (!) Ülkemizde pek çok ibadet gibi
kurban ibadeti de maalesef yalnızca şeklî bir takım ritüellere hapsedilmiş bir
gelenek olarak yalnızca bir “et bayramı” olarak ifa ediliyor. Hâlbuki kurban
“kurb” yani yakınlık/yakınlaşma kökünden geliyor ve Allah’a yakınlaşma manasını
ihtiva ediyor. Kurban bayramını gerçek anlamda “idrak etmek” istiyorsak bu dört
(4) günü Allah’a yakınlaşma için bir vesile olarak değerlendirmek gerekiyor.
Allah’a yakınlaşmak için ise Allah ile aramıza giren ve bizi O’ndan
uzaklaştıran her şeyi kurban etmek gerekiyor.

 

            Farkında olarak veya olmayarak
Allah’tan başka taptığımız bir şeyler varsa, önce bu Allah’tan başka tapılan
şeyleri kurban ederek başlamak gerekiyor. Parayı kurban etmek gerekiyor mesela.
İçimizdeki para aşkını, gözümüzü bürüyen para hırsını, her ne pahasına olursa
olsun yöntemin ahlaki veya gayri ahlaki olup olmadığına bakmadan kapıldığımız
para kazanma hırsını kurban etmek gerekiyor.

 

            “Koltuk sevdasını” kurban etmek
gerekiyor sonra. “Şef olayım”, “Müdür olayım”, “Başkan olayım”, “Vekil olayım”,
“Bakan olayım”, “Reis-i Cumhur olayım”, “Olayım da nasıl olursam olayım”
düşüncesini kurban etmek gerekiyor. Koltuk sevdası uğruna ahlaka muhalif işler
yapma fikrini topyekûn kurban etmek gerekiyor.

 

            Hacı emmilerin “açık saçık” bir
hanımefendi gördükleri zaman “cık! cık!” etmelerine neden olan o “açık saçık”
hanımefendiyi sadece yürüyen bir et parçası olarak gören zihniyeti kurban etmek
lazım sonra. O “açık saçık” hanımefendinin bir et parçası olmadığını; duyguları,
düşünceleri, fikirleri, hayattan beklentileri olan düz bir insan olduğunu kabul
edip; o hanımefendinin tarzını değil kendi içimizdeki kötü arzuları kurban
etmemiz ve o hanımefendinin “açık saçık” olduğunun farkına bile varmamamız gerekiyor.

 

            Sosyal ve siyasi hayatımızda da bir
takım şeyleri kurban etmemiz lazım elbette.

 

            Ülkemizde veba gibi yayılan
hukuksuzluk/adaletsizlik illetinin boynuna da bir bıçak darbesi vurarak kurban
etmek gerekiyor.

 

            Kamuya personel alımlarında liyakati
bir kenara bırakıp adam kayırmacılığa meydan verme illetini kurban etmek
gerekiyor.

 

            Kamu ihalelerini ehli yerine vasıfsız,
iş bilmez yandaşa verme hastalığını kurban etmek gerekiyor.

 

            Kamu ihalelerini alan şirketlere
gizli ortak olmayı, o şirketlerden komisyon adı altında pay almayı, şeytanın
bile aklına gelmeyecek yöntemlerle devletin kasasını boşaltmayı, para
piyasalarında manipülasyon yaparak milletin cebini boşaltmayı, kamu imkanlarını
kullanarak organize suç örgütlerine mahsus fiilleri işlemeyi, rüşveti, irtikabı
ve daha bir çok rezaleti kurban etmek gerekiyor.

 

            Yukarıda saydığım ve sayamadığım
daha pek çok kötülüğün, Kurban Bayramı’nda bıçak altına yatan o mübarek
hayvanların kanlarının akıp gittiği gibi akıp gitmeleri gerekiyor. Emin olun
eğer kurban etmemiz gereken tüm bu şeyleri kurban edersek Allah’a gerçekten
daha çok yakınlaşırız. Ve emin olun kurban ettiğimiz tüm bu kötülükler bizleri
yarın Sırat Köprüsü’nde o mübarek hayvanlardan daha iyi sırtlarında taşır.
Cennet ehlini Cennet’e daha çabuk ulaştırır.

 

            Kurban Bayramımız mübarek olsun.
Allah kestiğimiz tüm kurbanlarımızı kabul etsin. 

Böyle Olmazdı!

Daha önce de yazdım, Körfez ilçede Fatih mahallesinde oturuyorum
ve mahallemizin durumu son bir yıldır içler acısı.

Bir şeyler yapılıyor ama galiba yanlış yapılıyor!

Kazılıyor, kapatılıyor, bir hafta sonra tekrar kazılıyor,
tekrar kapatılıyor, çukur açılıyor kimi açılırken kapatılıyor, kimi haftalar
sürüyor.

Sokağın önce başı, sonra ortası, sonra sonu!

Çukur, toz, yağmur, çamur, arabalar geçemiyor, yaşlılar
perişan, bebek arabası, Pazar arabası, özürlülerin kullandığı tekerlekli
arabalar, akülü arabalar derken.

Bildiğin perişanlık.

Bitebilirse muhakkak güzel olur, olur da!

Biz bittik.

Bence bu durumun nedenlerinden biri Büyükşehir ve ilçe
belediyesinin aynı partiden olması.

Komşularımızın da büyük çoğunluğu aynı partili olması
mağduriyetimizin artmasına neden oluyor, çünkü seçmen belediye seçimlerinde de
başkan adayına çalışmalarına eksilerine, artılarına değil.

Cumhurbaşkanımıza oy veriyor!

***

Birkaç gün önce, sokağın başında bir komşumuz mühendislerin
olması gereken planlama aşamalarında eminim “mühendis olmayanlar vardır” ve çok
büyük ihtimalle de ilahiyatçılar(!)

Mahalleyi darmadağın ettiler toplayamıyorlar, belki de işin
içinden de çıkamıyorlar, biz ayrı mağdur, çalışan gariban işçiler ayrı mağdur
dedi!

E haklı adam bir yıldır mahalleden çıkamıyor, mahalle içler
acısı ve ne zamana biteceğine dair rivayet bile yok!

Arabalar, bahçeler, yollar, çocuk parkları, balkonlar,
camlar, çamaşırlar, çocuklar, toz pislik içinde.

Bir cumartesi pazarı kurulmaya çalışılıyor, evlere şenlik sanırsın
Afganistan!

***

Ve komşumuz; Körfez Belediye başkanı Şener Söğüt ile Kocaeli
Büyükşehir Belediye Başkanı

Tahir Büyükakın’ın uğramadıklarından dem vurarak, basından
gördüğüm kadarıyla tüm enerjilerini

İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ile rekabete
ayırıyorlar diyerek dert yakındı.

İzmit’in ne kadar şanslı olduğundan bahsetti.

****

Vallahi ne yalan söyleyeyim göreve ilk geldiğinde meslek
lisesinde okuduğunu öğrenince

mutluluğumu ve umudumu yazmıştım Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanımız Tahir Büyükakın

Hakkında.

Ama yıllar geçtikçe umduğum gibi olamadı, ilahiyatçı yönü
meslek liseli yönüne baskın çıkmış olabilir diye düşündüm sonra!

Ziyaret etmek, görüş alışverişinde bulunmak istemiştim
birkaç kez, talepte bulunmuş, randevu defterine adımı ve derneğimizin adını
yazdırmıştım ama ekibinden geri dönüş olmamıştı…

Olumsuz bile!

Mesaj da atmıştım telefonuna hatta bir konuda belediyeden
faydalandığımız bir hizmetten dolayı teşekkür için de!

Birkaç kez de kendisini önemli programlarımıza davet amaçlı
ama onlara da cevap gelmedi, yani hiç iletişim kuramadık.

Eskiden İbrahim Karaosmanoğlu başkanla çok kolay iletişim
kurabiliyorduk oysa!

Tahir başkan daha yoğun galiba!

Gerçi kendi partilileriyle sohbet ederken, makamında kabul
ve yerlerinde iade-i ziyaret ederken hatta hatta çocuklarla penaltı atışırken
bile resimlerini de görüyordum arada, ama kendi muhitinden çocuklardı galiba(!)

Yüz yüze hiç görüşmedik ama resimlerden gördüğüm kadarıyla Tahir
başkanı sima olarak biraz futbolcu Şota’ya benzetiyorum!

Futbolu da benziyorsa Penaltıda iyi olabilir, keşke
partilisi olmayanlarla da iletişimi de iyi olsaydı ya neyse…

Yeni kent konseyinin kongresine meclislerine de davet edilmedik!

Eskiden oralarda da unutulmazdık!

Bayağı yokuz yani! Sağlık olsun.

2 – 3 sene sonra tekrar belediye seçimleri var!

İstanbul, Ankara, Mersin, Adana gibi iller bile el
değiştirdi.

Kocaeli mi değişmeyecek!

Bu gün biz yoksak yarın da onlar yok, bu işler sırayla!

Herkesin tercihine saygı duymak lazım, mahalleli olarak da
unutmayız başkaları olarak da!

***

Yani demem o ki yaklaşık 17 yıldır aynı parti tarafından yönetildiğimiz
için onlara göre alışkanlık olmuş olabiliriz ama, sorun değil alışkanlıklarımız
tercihlerimiz saflarımız da değişiyor zamanla!

Olsun, bizim de canımız sağ olsun onlarında.

Zaman dediğin ne ki göz açıp kapayana kadar geçer, ama şunu
net olarak belirtmeliyim ki

mahallemiz körfez ilçe yerine, İzmit belediyesinin sınırları
içerisinde olsaydı, böyle olmazdı!

Büyükşehir belediyesi mahallemizi ve “bizi” yeterince
önemserdi!

Bunu sadece ben değil, pek çok fatih mahalleli söylüyor!

Böyleyken böyle.

Selam ve dua ile.

İletişim Hevesi Ve İletişim Kesme Hakkı

Elektronik
haberleşme ve sosyal medya
üzerinden iletişim hayatımızı büyük ölçüde
değiştirdi. Yaş grubu kaç olursa olsun insanlar kendilerinin bilgi, düşünce ve
hatta özel hayatlarıyla alakalı konuları paylaşmak istediği gruplarla sesli
ve/veya görüntülü iletişim
kurmaktalar. Tabii irtibat kurduğu grupta
bulunan insanların paylaşımlarından da bir çok haber, bilgi edinmekteler.

Sosyal medya
mecraları
olmasa herhangi bir iletişim kurmayı düşünmeyeceğimiz çocukluk
arkadaşlarımızla, okul, iş, askerlik gibi alanlarda eskiden beraber
olduklarımızla iletişime geçiyoruz. Bir dernek, platform, siyasi, sosyal veya
dini müşterekliğin buluşturduğu; ortak bir hobinin, sanat, spor gibi bir
meşguliyetin bir araya getirdiği gruplar içinde de yer alıyoruz.

Facebook, Twitter,
Instagram
gibi mecralarda eskiden olsa mahrem sayacağımız, kendi özelimizde
saklayacağımız
duygu ve düşüncelerimizi ve hatta özel hayatımızın belli
kesitlerini de paylaşıyoruz.

Buralardan
kimlerle beraber olduk, ne yedik, ne içtik, ne giydi isek kalabalıklarla
paylaşıyoruz. Bunların özel hayatın gizliliğini ihlalden doğan
sakıncaları olsa da muhtemelen dört duvar arasındaki yalnızlığımızı azaltan bir
cazibesi olmalı.

Bu mecralarda yer
alan kişilerin çoğunda bir bağımlılık yarattığı, internetin kesilmesi,
hastalık, tatil gibi bir sebeple bir süre sosyal medya irtibatı kesilenlerde psikolojik
sorunlar
yaşandığı biliniyor.

Bir de e-posta,
Messenger
gibi mesajlaşma araçları yanında WhatsApp, Telegram gibi
iletişim araçları var. Bunlar sadece kişisel değil, belli grupların kendi iç
iletişimi için de kullanılmakta.

Bu gruplarda bazen
grubun kuruluş amacı dışında paylaşımlar yapıldığında tartışmalar ve gruptan
kopmalar gözlenebiliyor. Üyelerinin ortak duygu, düşünce, ideal, zevk içinde olduğu
bazı gruplar ise üyeleri açısından çok verimli ve içinde olmaktan mutlu
oldukları bir ortam yaratabiliyor.

*************************

İş Hayatı İle Özel
Hayatın Sınırları

İşyerlerinde “dijitalleşme ve
çeşitli teknolojik cihazlar, belli amaçlar için elektronik ortamda kurulmuş
gruplar işçi ve işverenlere ekonomik ve sosyal faydalar sağlamaktadır.” Bu
araçlar sayesinde çalışmada esneklik ve özerklik artmakta, işe gidip gelme
süreleri kısalmaktadır. Bunlar olayın faydalı yönleri.

Ama burada yepyeni
bir sorun ile karşılaşıyoruz.

Normalde mesai
saatleri dışında bir müdür maiyetinde görev yapan bir çalışanını fevkalade
haller dışında aramaz. Kimse iş ile alakalı olarak evde istirahat eden iş
arkadaşını olur olmaz rahatsız etmez. Kafasına bir soru takılan arkadaş/
müşteri/ müvekkil gece saat 10’dan sonra telefonla aramaz.

Ama elektronik
haberleşme araçlarıyla bütün bunlar çok kolaylıkla yapılabilmektedir.

İşveren veya
amirler çalışanlardan, mesai saati dışında ve tatil günlerinde, e-posta
veya WhatsApp mesajı gibi araçlarla, belli işleri yapmasını istemektedir.

Özellikle korona
salgını sürecinde evden çalışmanın da yaygınlaşması ile “özel hayat
ve iş hayatı arasındaki sınırların bulanıklaştığı”
; işverenlerin
çalışanlarından “her zaman erişilebilir olmalarını beklediği” bir süreci
yaşıyoruz.

“Sürekli bağlı,
her zaman açık ve göreve hazır olma kültürü ile sonuçlanan”
bir iş hayatı
modeli gelişiyor.

Böylece “işin
yoğunlaşması, çalışma saatlerinin uzaması, iş ve özel hayat arasındaki
sınırların aşınması gibi” sorunlar
ortaya çıkıyor.

*************************

Bazen İrtibatı
Kesmek Lazım

Çalışanlar mesai
saati dışında beden ve ruh olarak iş hayatının dışında kalmak suretiyle dinlenebilir.
Böyle olmayıp, sürekli bağlı ve her zaman erişilebilir olmak, özel hayat ile
iş hayatı arasındaki sınırları kaldırıyor.
Çalışanlar yeterince dinlenme
imkânından mahrum kalıyorlar.

Araştırmalara
göre, bu şekilde çalışanlar “kaygı, depresyon, tükenmişlik gibi
çeşitli sağlık sorunları
” yaşıyor.

İş hayatında yaşanan
bu gelişmeler ışığında yeni bir kavram üretildi. İngilizce “Right to
disconnect”
denilen ve “iletişimi / irtibatı kesme hakkı” diye
tercüme edebileceğimiz bir hukuk kavramı doğdu.

Bu hak “kişilerin
işten kopma ve öncelikle mesai saatleri dışında e-posta veya mesajlar
gibi işle ilgili elektronik iletişimlere girmemesine ilişkin geliştirilmiş
bir insan hakkıdır.”

Ocak 2021 ayında, Avrupa
Parlamentosu
(AP), çalışanların hafta sonu, yıllık izin ve mesai
saatleri dışında işleriyle ilgili e-posta, mesaj ve aramalara cevap vermeme
hakları
olduğunu kabul etti.

AP Raporunda,
Avrupa Birliği (AB) çapında bir mevzuat hazırlanması çağrısı yapıldı. “Özellikle
dijital araçlarla çalışanların iş saatleri dışında bağlantılarını
kesebilmelerine
ve evden çalışanlara yönelik iş koşullarına açıklık
kazandırılmasına yönelik yasal düzenleme” yapılması istendi.

“İletişimi kesme
hakkı”
İLO sözleşmelerinde de yer almakta ve başta Amerika, İngiltere ve
birçok Avrupa ülkesinde olmak üzere yaygın olarak kullanılmaktadır.

*************************

Türkiye Nire, AB
Nire

Gördüğünüz gibi ABD
ve
Avrupa Birliği gibi ülkelerin gündemleri bizden çok farklı. Geniş
anlamda işsizliğin
(mevsimlik işsizler ile iş aramaktan vazgeçenlerin de
eklenmesi ile bulunan işsizlik) yüzde 30 mertebesinde olduğu Türkiye’de
bu tür konular fantezi gibi gelebilir.

Ama dünyanın insan
hakkı
olarak belirlediği bir hakkı tanımıyoruz demek kolay değil.

Ülkemizde, işsiz
kalma korkusu ve evine ekmek götürme kaygısı içinde olan çalışan kesimin “iletişimi
/ irtibatı kesme hakkı”
gibi bir talepte bulunabileceği ortam yok maalesef.

Ancak sendikal
örgütlenmenin olduğu kurumsal şirket ve kuruluşlarda
çok yakın zamanda “iletişimi
kesme hakkının”
toplu sözleşme maddelerine gireceğini öngörebiliriz.

Nitekim ilk olarak
Yapı Kredi Bankası ile Basisen arasında bir ay önce imzalanan toplu
iş sözleşmesine “bağlantıya geçmeme hakkı” olarak girdi.

En iyisi AB
mevzuatını takip edip, orada hazırlanacak kanun çerçevesinde uyum yasası
çıkartmak. Bunun için iktidarın ve muhalefetin bu konuda da şimdiden hazırlıklı
olmasını diliyorum.

#Diyedüşünüyorum!

Kaş yapayım derken göz çıkartmadan, kurumsal ve bireysel
isimler

vermeden son söyleneceği en baştan…

Ve yine her zamanki gibi dolaylı ifadeler ile söylemem
gerekirse!

Ankara’da bulunan!

Pek çok kurumsal yapının Genel Merkezlerinde yöneticilik
yapanların

önemli bir kısmının “tek özelliği” Ankara’da
yaşıyor olmaları! Diyebilirim.

Diyebilirim, çünkü öyle!

***

Yaklaşık 25 yıldır zamanımın, paramın ve enerjimin önemli
bir kısmı

ile şehrimin, Ülkemin…

İnsani, fikirsel, sosyal ve kültürel hayatına katkı
sağlamaya gayret

ederken!

Pek çok fikir ve düşünce hareketinin, siyasi partinin,
sendikanın, vakfın,

derneğin, velhasılı “kurumsal yapının” hem taşra hem de
Genel Merkez

yöneticilerini tanıma imkanı buldum.

Ve 50 yaşına merdiven dayarken tecrübelerime dayanarak
söyleyebilirim ki

ülkemizin en önemli sorunu ANKARA!

Ve Ankara’dakiler!

İnanın bu 25 yılda öyle insanlar tanıdım ki Ankara dışında
değil önemli

parti, sendika, dernek ve vakıflarda yönetici olmaları, üye
dahi olamazlar!

Ama kadere bak ki Ankara’dalar!

Ve çoğu da bu durumun farkındalar!

***

Pek çok genel başkan oraya Ankara dışından gitmiş olabilir
ama, etraflarını

çevirenlerin pek çoğu orada yaşayan, orada çalışan ve orada
konuşlananlar!

Ve maalesef böyle insanlara yetki de verilince!

Onların taşra dediği illerde yaşayan inançlı, heyecanlı ve
idealist pek çok

insanı!

Kendi devamlılıklarını sağlamaya, idame etmeye çalışılırken!

Bazen bencilce, bazen cahilce, bazen de art niyetli
uygulamalar

yüzünden küstürüyor!

Ülkesine faydalı olabilecek pek çok kişinin, pek çok fikrin,
pek çok projenin,

birikmiş tecrübenin ziyan olmasına neden oluyor LAR!

Hâlbuki sermayeleri, Ankara da yaşamayan insanlar ve onların
emekleri

iken!

***

Yani demem o ki!

Ekonomiden – sağlığa, eğitimden – spora, siyasetten –
maneviyata,

sendikalardan – odalara, ticaretten – ilahiyata varıncaya
kadar…

Ülkemize hayati derecede lâzım olan kurumların “önemli bir
kısmında”

bizleri idare eden yapılarda maalesef yeterince ehil, yeterince
samimi,

yeterince birikimli insan yok!

Ankarada eksik olan bu yeterince kısmı Anadolu’nun pek çok
ilinde

Yeterince ve Fazlasıyla var.

Yani diyeceğim ve yine hiçbir yararı olmayacak önerim şu!

Sadece siyasi partilerde ki adaylar belirleme yöntemleri değil,
odalar,

sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarında da yönetici
belirleme yöntemleri ve

görev süreleri yanlış!

Yanlış ve acilen değişmeli!

Bu yanlış yöntemler ve yanlış kişiler değişmeden.

Hiçbir şey iyiye gitmez!

Gazetelerde, Televizyonlarda, sosyal medyada ve ya
katıldığımız

toplantılarda bakıyoruz adam kendi camiasının en olmaz
modeli!

Hatta olamaz modeli(!)

Ve Genel Merkez yöneticisi unvanıyla dolaşıyor.

Tek artısı da, ikamet adresi Ankara!

Anadolu’da yüzüne bakılmayacak adamlar, Ankara’da başkan
diye geziyor!

***

Yazık, ülkemize, geleceğimize samimi insanların emeklerine
yazık!

Bunları düzeltmeden, bunlara itiraz etmeden, değişmesi için
ısrar etmeden,

Anadolu da “taşrada” yapılacak tonlarca emek ziyan oluyor.

***

Ezcümle, Milli mücadele nasıl ki İstanbul’dan umudu keserek
başladı!

Bizim de Manevi mücadele için Ankara’dan ve Ankara’da ki
“bazı” kişilerden

umudu kesmeden, inisiyatif almadan, birlik olmadan, itiraz
etmeden faydalı işler

yapmamız zor #Diye düşünüyorum.

Sizde düşünün!

Gün geçtikçe pek çok şey kötüye gidiyor,

Sık sık duyarsınız! Biz isterdik ama Ankara müsaade etmiyor!

Düşünelim! Akledelim! Ve birbirimizi uyaralım!

Biz bize Ankara’ sız da yeteriz!

Ankara çık aradan!

Cumartesi Günümüz de mübarek olsun inşallah.

Batı ve Biz

0

       1911’lerde Batı
ile aramızda maddî sahada ne kadar fark ve gerilik varsa, 2021 yani bir asır /
yüz yıllık bir zaman geçmesine rağmen, yine de aynı maddî, fennî ve sanayi
farkını, ne yazık ki,  giderebilmiş
değiliz. Sadece biz değil, tüm Âlem-i İslâm bu geri kalmışlığın içinde
bocalayıp durmakta. Bizim ve içinde bulunduğumuz İslâm Âlemi’nin terakki ve
ilerlemesine; dün altı mâni ve engel vardı. Bugün de aynı mâniler berhayat ve
berdevamdır. Yani mevcut ve devam etmektedir.

     Bu altı engeli
tasfiye edecek ilaçlar, Kur’an’da mevcuttur. Yeter ki, kullanalım. Bilip de
kullanmamak derde çare olmadığı gibi, bizleri gülünç durumlara da sokmaktadır.
Bu zaman ve zeminde, beşerin sosyal hayat okulundan ders alacak olursak,
Avrupalıların terakki ve ilerlemede istikbale / geleceğe uçmalarıyla beraber,
bizi maddî yönden orta çağda durduran altı hastalık olup, onlar da şunlardır:

     Birincisi: Yeis ve
ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.

     İkincisi: Sıdkın /
doğruluğun siyasî ve sosyal hayatta ölmesi.

     Üçüncüsü: Adavete
/ düşmanlığa karşı muhabbet / sevgi beslemek! Düşmanlık his ve duygusunu
yaşatmak!

     Dördüncüsü: Ehl-i
imanı / mümin ve inananları birbirine 
bağlayan nuranî rabıtaları / nurlu bağları bilmemek!

     Beşincisi: Çeşit
çeşit sâri / bulaşıcı hastalıklar gibi intişar eden / yayılan istibdat! Baskı
ortamı.

     Altıncısı: Şahsî
menfaatine himmeti / gayreti hasretmek / sarfetmek.

     Bu altı dehşetli hastalığın ilâcı, bir tıp
fakültesi hükmünde olan Kur’an eczahanesinde mevcuttur / vardır. Nitekim
tedavinin esasları “Altı Kelime”dir.

     Birinci Kelime:
“Emel.” Allahın rahmetinden ümit kesmemek. Çünkü İslâmiyetin hakikatleri hem
manen, hem maddeten terakkiye / ilerlemeye 
kabil. Üstelik buna mükemmel bir istidadı var.

     İkinci Kelime:
“Yeis.” En dehşetli bir hastalıktır. İslâm Âlemi’nin kalbine girmiş! “Allahın
rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer : 53) kılıncı ile o yeisin başını parçalayacağız.
“Tamamen elde edilmeyen bir şey, büsbütün terk edilmez.” Hadîsinin hakikatiyle
belini kıracağız.

     Üçüncü Kelime:
“Sıdk.” İslâmiyetin üssü’l-esasıdır. Ulvî / yüce seciye ve karakterlerinin
rabıtası / bağıdır. Ulvî hislerinin mizacı / tabiatıdır. Öyle ise, içtimaî /
sosyal hayatımızın esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip, onunla
manevî hastalıklarımızı tedavi etmeli / iyileştirmeliyiz.

     Dördüncü Kelime:
“Muhabbet.” Muhabbete / sevgiye en lâyık şey muhabbettir. Husumete / düşmanlığa
en lâyık sıfat husumettir. Yani sosyal hayatı temin eden ve saadete sevk eden
muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır, Sosyal
hayatı zir ü zeber / yerle bir eden adavet /düşmanlık; her şeyden ziyade nefret
ve adavete ve ondan çekinmeye müstehak / ondan çekinmeyi hak eden, çirkin ve
muzır / zararlı bir sıfattır.

     Beşinci Kelime:
“Meşveret.” Bütün İslâm milletleri nuranî bir silsile hâlinde birbirine
bağlıdır. “Neme lâzım!” demeye, hele tembelliğe hiçbirinin, hiç mi hiç hakkı
yok. Çalışmamız, el ele vermemiz lâzım. Kalpde, ruhda bir ve beraber olmamız
gerek. Tüm İslâm devletleri kendi özel devlet hudutları içinde, hür ve müstakil
/ bağımsız olarak varlıklarını idame ettirip devam ettirirken; sınırdaş olsun
olmasın, diğer İslâm devletleri ile kalben, ruhen, manen ve maddeten tam bir
istişare, dayanışma ve birbirleri ile kardeşane bir münasebet içinde;
iktisaden, ticareten ve hatta siyaseten tam bir birlik şuuruyla hareket
etmeleri; her hususta istişare, meşveret yani birbirleriyle danışma halinde
bulunmaları gerekiyor. Bu manevî kaynaşmanın, dünyada kendilerine bakışları da
düzelteceği izahtan vârestedir. Apaçık bir gerçektir.

     Çünkü “Bir elin
nesi var, iki elin sesi var.” İslâm devletlerinin bu ciddî, samimî ve gerekli
olan tutum ve davranışlarının, dünya barışının temininde bile, hesaba
katılacağı muhakkaktır.

     Altıncı Kelime:
“Şura.” Müslümanların sosyal hayattaki saadetlerinin anahtarı şura’dır.
“Onların işleri aralarında meşveret ve şura iledir.” (Şura: 38) âyeti şurayı
esas olarak emrediyor.

     Evet nasıl ki
insanlıktaki “telahuk-u efkâr” / fikir alışverişi ile asırlar ve zamanların
tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün insanlığın terakkiyatı /
ilerlemesi ve fenlerinin esası olduğu gibi; en büyük kıt’a olan Asya’nın en
geri kalmasının bir sebebi, o hakikî şurayı yapmamasıdır.

Faruk Korkmaz İle 15 Temmuz’un Romanı ‘Kozgalış’ Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Kozgalış, mahallî
bir kelime olsa gerek. Hangi yöreye aittir ve mânâsı nedir? Kitabınıza bu ismi tercih
etmenizin özel bir sebebi var mıdır?

Faruk Korkmaz: Kozgalış, Kafkasya’dan Doğu Türkistan’a kadar Türk Dünyasının
farklı iklimlerinde ‘Uyanış, Direniş,
Kıyam, Diriliş, Kıpırdanma, Galeyan, Kargaşa’
gibi farklı anlamlarda
kullanılan, Anadolu’da ise maalesef pek bilinmeyen, Karaçay-Malkar Türkçesine
mahsus bir kelimedir.

Şan ve şeref dolu târihi
imkânsızlıklar içerisinde verilen destansı mücâdelelerle dolu olan Aziz Türk
Milleti’nin öncekilerden farklı olarak yerli işbirlikçilerin organize ihânet
kalkışmasına karşı bütün unsurlarıyla yekvücut olarak direnişe geçmesini,
fıtratında mevcut olan millî şuurla uyanışını ifâde etmek için buram buram
Türklük kokan ‘Kozgalış’ kelimesini
tercih etme sebebi budur.

Çetinoğlu:
Kozgalış
ilk kitabınız mı?

 

Korkmaz: Hayır. Malatya Vâliliği
Malatya Kitaplığı Projesi kapsamında 2013’te kaleme almış olduğum Malatya
Mahalle Kültürü ve Komşuluk İlişkileri adlı bir kitabım bulunmaktadır. Fakat
Kozgalış, roman türündeki ilk çalışmamdır.

Çetinoğlu: Kozgalış neden
kaleme alınmıştır? Sizi 15 Temmuz hâin darbe girişimini romanlaştırmaya iten
sebepler nelerdir?

Korkmaz: Efendim takdir buyurursunuz ki insanları yazmaya iten
sebepler vardır. Bir eseri ortaya çıkaran, duygulardan müteşekkil domino
taşları vardır. Çocukluk ve gençlik dönemlerimizde okuyarak, duyarak,
dinleyerek öğrendiklerimizi kemâl yaşlarımızda şâhitlik ettiklerimizle
birleştirdiğimizde, o kısa vâde içerisinde aslında bunların çok büyük ve önemli
hâdiselerde vücut bulduğunu anlarız.

Malazgirt’le Anadolu’nun ‘Türk
Yurdu’ olarak tescillenmesi, İstanbul’un Fethi ile târihin seyri değiştirilerek
yeni bir çağ açılması… Ve elbette Çanakkale Zaferi ve İstiklâl Harbi ile yok
olma eşiğinden Türkiye Cumhuriyeti’ne uzayan o kutlu mücâdele… Kadim Türk târihi
içerisinde aklımıza ilk gelen örneklerdir. Yâni sözde medeniyetlerin sömürü
anlayışına karşı ‘âleme nizam vermeyi’ amaç edinen bir fetih düşüncesi veya
sömürülmemek için ölümüne mücâdeleyi şeref bilmenin emsalsiz örnekleridir
bunlar.

İşte bu pencereden
baktığımızda 15 Temmuz hâin darbe teşebbüsü ile Yüce Türk Milleti önce
Anadolu’dan sonra da Ata Yurt’tan yâni geldiği topraklardan da ebediyen
silinmek istenmiştir. Bizler bu ihânet teşebbüsünün ve buraya getiren sürecin
canlı şâhitleriyiz. 80 darbesinin tanığıydık… Ben o dönemde çocukluktan
gençliğe adım atıyordum. Yine 80’lerin ortasında bölücü terör örgütünün kanlı cinâyetlerine
başlamasının tanığıydık… O günlerden itibâren dindar, ağırbaşlı, saygılı vs pek
çok maskenin ardına gizlenen yeni bir terör örgütüyle tanışıyorduk… Tabiî o
zamanlar terör örgütü oldukları bilinmiyor, gerçek yüzleri henüz deşifre
olmadığından insanlar onları demin saydığım sıfatlarla tanıyor, tanımlıyor…

90’larda bunları daha
yakından görüp tanıma imkânı bulduk. Eğitim öğretim hizmeti adı altında
okullar, yurtlar, dershâneler bina ediyorlar, öğrenci evleri tutuyorlar,
ülkenin en ücra yerleşim birimlerine kadar uzanıp çocukları, gençleri
kendilerine çekiyorlardı. Küçücük bir ilçede bile bunların öğrenci yurtları
yahut evleriyle karşılaşmanız işten bile değil… Çok kısa bir sürede bu kadar
geniş bir ağ kurmalarını sâdece ‘Allah
rızası için hizmet
’ olarak algılamak aşırı bir iyimserlik değil midir?

Gün geçtikçe bu ‘hizmet’(!) ağı medyadan bankacılık
sektörüne kadar genişledi. Temiz duyguları ve inançları istismar edilen
insanlarımız çocuklarını bunlara teslim etti, paralarını ve ziynetlerini
bankalarına teslim etti, yayınladıkları gazete, dergi vs abone oldu… Saf
duygular içerisindeki insanlar bu oluşuma karşı kendilerini uyaran, bunlara
güvenmemelerini söyleyen kimseleri neredeyse tekfire varacak tepkilerle
karşıladılar. Yâni bu örgüt inanılmaz derecede kısa bir vâde içerisinde
Türkiye’de gerekli altyapısını ve hayran kitlesini oluşturdu, akabinde Türk
Cumhuriyetlerine ve İslam coğrafyasına yöneldi. Derken dünyanın hemen her
köşesinde mantar gibi bitmeye başladılar.

Güçleri ve itibarları
istedikleri seviyeye geldikten sonra yıllar boyunca Devletimizin sinir uçlarına
kadar yerleştirdikleri bütün unsurlarıyla organize bir şekilde hareket ederek
çeşitli uyduruk gerekçelerle Devlet itibârını zedelemeye, kendilerine itaat ve
itibar göstermeyen her kademeden insanımızı da en acımasız yöntemlerle bertaraf
etmeye başladılar. Halk nazarında Devlet itibarsızlaştırılırsa Devlet’i ele
geçirme teşebbüsleri güya meşruiyet kazanacak, halkımız ne olduğunu anlayıncaya
kadar da atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktı.

Hülâsa bu düşünce ve teşebbüsleri
başarısızlıkla neticelenince silahlı unsurlarını devreye koyup Millî İrâdemizi
ve Kutlu Devletimizi yok etme cür’etini ortaya koydular. Aziz Türk Milleti’nin
üzerine kurşun yağdırmaktan, tanklarla ezmekten, kamu binalarını bombalamaktan
zerrece utanç duymadılar.

Daha hâlâ bu utanç
tablosunu bir kurgu olarak niteleyenler, bu ihânet örgütünü Müslüman olarak
kabul edenler olduğunu esefle müşâhede ediyoruz. Böyle düşünen insanların,
bizim o tertemiz ekmel dinimiz İslamiyet’le -ki ihânetin her türlüsünü haram
kılmıştır- bunları hangi zeminde birleştirebildiğini çok merak ediyorum
doğrusu!

Tabiî olarak bu gelişmeler
ruhumda, kalbimde, vicdanımda ve beynimde silinmez izler bıraktı. Birilerinin
bunları yazması, unutmamaları için gelecek kuşaklara aktarması gerekiyordu. Bu millî
bir görevdi… İnancımızın gereği îfa edilmesi gereken bir mükellefiyetti.
Müslüman bir Türk olarak inancımın ve millî kimliğimin yüklediği bu
sorumluluğun gereğini yerine getirmek maksadıyla, hâin teşebbüsten birkaç ay
sonra yazmaya başladım. Fakat sağlık problemlerin, birkaç defa ameliyat olmak
zorunda kalmam ve yoğun vazifelerim sebebiyle çalışmalarıma ara vermek mecbûriyetinde
kaldım. Yazamadığım her gün bende bir teessür oluşturuyordu. Çünkü bu, bir an
önce yazılıp Aziz Milletimizin ve ciğerpâremiz Türk Gençliğinin bilgilerine
sunulmalıydı. Dört yıl böyle geçti… Tâ ki salgın sürecine kadar… Salgın sebebiyle
evde geçirmek durumunda kaldığımız süreç, benim için bulunmaz bir nimet oldu.
Yazdıklarımı gözden geçirdim ve kaldığım yerden devam ederek romanımı tamamlama
fırsatı buldum. Haziran’ın başıydı… Bilgeoğuz Yayınevi sâhibi sâhibi Sayın
Oğuzhan Cengiz Beyefendi ile görüşüp bir değerlendirme yaptık. Romanın
yazılması uzun bir sürece yayılıyordu ama yayınlanması Bilgeoğuz Yayınevi sâyesinde
bir hayli hızlı oldu. Bu vesileyle kendilerine teşekkür ediyorum. Ve sonunda
ete kemiğe bürünen KOZGALIŞ Aziz Türk Milletimizle vuslat etti.

Efendim, târihi yaşayarak
yazar, yazarak yaşatırsınız. Kozgalış’ta yazılanlar sâdece benim değil Aziz
Milletimizin has evlatlarının tamamının yaşadıklarıdır. Millî ve mânevî
değerlerini hâiz her Türk Evlâdının nefretle şâhitlik ettiği, yürekleri
sızlayarak buğz ettikleri ve canlarını ortaya koyarak karşı durduklarıdır. Ben nâçizane
Aziz Türk Milletinin yaşadıklarını yazdım. Yazdıklarım da inşallah şimdiki
gençlerimiz ve müstakbel geleceğimiz olan yiğitlerimiz tarafından yaşatılacak,
unutulmayacak ve unutturulmayacaktır.

Çetinoğlu: O süreçte siz neler
yaşadınız? Nelere şâhitlik ettiniz?

Korkmaz: Elbette çok şey var fakat hasûsî olarak aklımda kalan
birkaç hâdiseyi arz edeyim.

15 Temmuz Cuma günü yine
yoğun bir mesâinin ardından akşama doğru yorgun bir şekilde eve gelmiştim.
Ailemle biraz vakit geçirdikten sonra istirahat etmek için kanepeye uzanıp
televizyon seyretmeye başladım. Günün yorgunluğu sebebiyle uyuyakalmışım… Oğlum
Göktürk’ün telaşlı sesiyle uyandım. ‘Baba
kalk, darbe oluyor
’ diyordu. Uzandığım yerden doğrulup o uyku mahmurluğuyla
Ne darbesi yahu? Bu saatte darbe mi olur?’
demişim.

Tv kanallarını dolaştım
hızlıca; görüntülere baktım… Bir öğretmenim ama o dönemde Malatya Vâliliği
Protokol Şube Müdürü olarak görev yapıyorum. Derhal Vilâyet Makamındaki görev
arkadaşlarımı aradım. Bütün arkadaşlarım görev mahalline intikal edebilme
gayreti içerisindeydi. Ben de derhal giyindim ve bir an önce görevimin başında
olabilmek için çıktım. Dâireye vardığımda evi yakın olan arkadaşlarımın
geldiğini, diğerlerinin de gelmek üzere olduklarını gördüm.

Çok geçmeden Sayın
Cumhurbaşkanımızın canlı bağlantı ile Aziz Milletimizi meydanlara ve mülki idâre
makamlarının önüne dâveti gerçekleşti. Vilâyetin önü kısa bir sürede mahşer
meydanına döndü. Vilâyet Makamında Sayın Vâlimiz başkanlığında, İl Emniyet
Müdürümüz, İl Jandarma Komutanımız, MİT Bölge Başkanımız, Büyükşehir ve Merkez
İlçe Belediye Başkanlarımız, Malatya’da bulunan Milletvekillerimiz, İl Başkanlarımız
üstün bir çaba ortaya koyarak Sayın Cumhurbaşkanımızın emirleri doğrultusunda
Malatya’mızda güvenliği muhâfaza etmek ve hıyânete mukavemet göstermek için irâde
sergiliyorlardı.

Derken dışarıda her geçen
dakika daha da artan sayıdaki halkın arasında bir arbede çıktı. Muhterem
halkımızın arasına sirayet etmiş durumdaki birkaç provokatör, ‘Paşaköşkü’ne, Paşaköşkü’ne’ diye
insanları kışkırtmış. Paşaköşkü Mahallesi, Malatya’mızda Alevî kardeşlerimizin
yoğun olarak ikamet ettikleri bir bölgemizdir. Ve hıyânetin büyüklüğüne bakınız
ki aynı dakikalarda o mahallede meskûn Alevî kardeşlerimizden bazılarının
evlerine taşlı sopalı saldırılar oluyor.

Vilâyetle Paşaköşkü arası
yürüme süresi âzamî 15 dakika çeker. Mahallede provokatörler can, kan ve din
kardeşimiz olan Alevî vatandaşlarımızın evine saldırırken, Vilâyet önündeki
kalabalığı da o alçakça saldırıya katılmaya teşvik ediyorlar. İhânetin, hıyânetin
ve alçaklığın boyutlarını görebiliyor musunuz? Yâni 15 Temmuz ihânet kalkışması
sâdece tankla, uçakla yapılmadı… Masum halkımızı din, mezhep, parti ve daha
birçok noktadan vurmaya, birbirlerine kırdırmaya, kardeş kanı akıtmaya kalkıştılar.
Ne kadar geniş bir yelpâzede hıyânetin resmedildiğini anlayabilmek için son
derece mühim ve ibretlik bir örnektir bu. Tabii Sayın Vâlimizin berâberinde İl
Emniyet Müdürümüz, İl Jandarma Komutanımız ve kendilerine çok büyük saygı ve
minnet duyduğum, birlik ve berâberliğimizin ve ebedî kardeşliğimizin tesisi
için büyük emekleri olduğuna şâhit olduğum Alevî Kanaat Önderlerimiz derhal
Paşaköşkü Mahallesi’ne gittiler. Provokatör hâinlerin amaçlarına ulaşmasına
imkân vermediler. Devletimizin muhterem halkımızın her daim yanında, emrinde ve
hizmetinde olduğunu hâinlerin hayâsız yüzlerine bir tokat gibi indirdiler.

Yine 2. Ordu Karargâh
Binasına gelip bilgi almak isteyen, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Devletimizin
temsilcisi Sayın Vâlimize nizâmiye önünde silah doğrultulması, Devlet’in bir
Devlet kurumuna girmesine engel olunması nefretle hatırladığım bir durumdur.

O süreçte sâdece benim
değil, orada bulunan herkesin şâhit olduğu bir hâdiseyi nakletmeden
geçemeyeceğim. Vilâyet Binasının önünde mahşeri bir kalabalık var. İğne atsanız
yere düşmez. Sayın Vâlimiz protokol kapısı önünde saygıdeğer halkımıza bir
açıklama yapacaklar. İnanın, kapı önünde insanların arasına bir kâğıt sığmaz;
öyle bir kalabalık var… Malatyalılar bilirler, sürekli olarak Vilâyetin önünde
yatıp kalkan, Sayın Vâlimizin makam aracını tanıyan ve araç görünür görünmez
hızla ona doğru koşup etrafında fır dönen bir köpek vardır. Yıllar var ki
oradan ayrılmaz ve son derece zeki bir hayvandır. İşte bu köpek, o kalabalığın
arasında ezilme pahasına kapının önünde yatıyor ve rahatsız olup da ayrılmıyor.
Sayın Vâlimiz o köpeği gördüler ve şu ifâdeyi kullandılar:  İşte sadakat ve samimiyetin görüntüsü… Şu
köpek bile Devlet’in kapısına iltica etmiş ve buradan ayrılmıyor. Bunlar, şu
köpek kadar olamayanlardır.

Bu söz son derece mânidar
ve bir o kadar haklı bir sözdür. Sırf bu veciz ifâde üzerine bile ciltler
dolusu kitap yazılır. Dolayısıyla, bu fakirin nâçiz romanında anlatılanlar, o
mel’un gecede yaşananların yanında zerre-i miskal mesâbesindedir.

Ezcümle, şerefli mâzimizin
yok edilme, istikbal ve istiklâlimizin berhava edilme teşebbüsüne karşı
kozgalan yâni kıyama kalkıp direnen Yüce Türk Milletine ve bilhassa
gençlerimize hafızalarını her dem taze tutacak bir armağan sunabildiysem
şerefyab olurum.  

Çetinoğlu: Bir eğitimci olarak romanınızda
gençlerimize önemli mesajlar verdiğiniz gözüküyor. Bu çerçevede gençliğe ve
anne babalara ne gibi tavsiyeleriniz olacaktır?

Korkmaz: Gençlik bir milletin dinamosudur,
geleceğinin teminâtıdır, yaşayan yarınlarıdır… Mukaddesatımızın muhâfazası bile
yirmili yaşlardaki Mehmetçiğe tevdi edilmiştir. Server-i Kâinat Efendimiz Hz.
Muhammed (sav) irşad ve tebliğ vazifesini öncelikli olarak Mus’ab b. Umeyr,
Abdullah b. Mesud ve Ali b. Ebu Talib gibi genç sahabeye vermiştir.
Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetimizin ve millî
mukaddesatımızın emânetçisi, vârisi olarak Türk Gençliğini seçmiştir. Demem o
ki gençlik bu kadar önemli ve kıymetlidir. İşte bu sebeple terör örgütlerinin
hedef kitlesi de genç nesildir. Dolayısıyla gençlerimize gereken ihtimamı
göstermek, onları doğru ve güzel yetiştirmek, millî ve mânevî şuurlarını tekmil
etmek, yanlış ve zararlı mecrâlara tevessül etmelerine sebep olacak yollardan
uzak tutmak millî ve mânevî bir vazifedir. Bunun ‘ama’sı, ‘fakat’ı olmaz. Çünkü
müspet yönde yetiştiremediğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz, dimağlarındaki
boşluğu zararlı düşüncelerle dolduracak illegal oluşumlar için açık hedef
hâline gelecektir. Çocuklarımızı ya biz yetiştireceğiz ya da onları kirli hülyâlarını
gerçekleştirmek isteyenlerin kucağına iteceğiz. Tercih ve karar bizim.

Şunu özellikle
belirtmek isterim ki millî birlik ve bütünlüğümüze kast eden/etme düşüncesinde
olan her türden yapılanmaya bu fırsatı bulmalarını sağlayan, istikbâlimiz olan
ciğerpârelerimizi iş, aş, yoğunluk vs sudan sebeplerle ilgiden mahrum ve
başıboş bırakan sorumsuz ailelerin de vebâli vardır. Gerekçemiz ne olursa
olsun, ne tür şartlar altında bulunursak bulunalım, çocuklarımızı ihmal etmemiz
mâzur görülemez. Onların ihtiyaçları harçlıkları, giyim kuşamları, elektronik
eşyaları ile sınırlı değildir. Asıl ve en önemli ihtiyaçları rûhî ve fikrî olanlardır.

Eğitimin ailede
başladığı, okulda geliştiği ve toplumda olgunlaştığı bir vakıadır. Bundan
mütevellid, herkes üzerine düşeni yapmakla, çocuğunu doğru ve emin bir şekilde
yetiştirmekle, zararlı yapılanmaların bu taptâze fidanları hasat etmesine
fırsat vermemekle yükümlüdür.

Tabiî
gençlerimizin de kendilerine mahsus sorumlulukları vardır. Öncelikle Dünyânın
tozpembe bir varlık alanı olmadığını, kötü ve zararlı şeylerin daima güzel
ambalajlarla kendilerine sunulduğunu, sâhip olma ve nereden gelirse gelsin bir
kazanca vâsıl olma hırsının kötü sonuçlarının olacağını asla unutmamalıdırlar.
Zararlı ve bölücü yapılanmalar, herkesin zaafına göre ona ulaşmayı ilke edinir,
hedef kitlelerine ütopik bir dünyayı birlikte kurmayı vâdeder, onlara çok
değerli olduklarını ve bu değeri ancak kendilerinin verebileceğini beyan ederek
intisaplarını güya meşrulaştırma yöntemlerini tercih ederler. Buna son derece
dikkat etmelidirler. Düşmanın taktiklerinden biri de ‘dost maskesi’ ile yüzünü gizlemektir. Bu sebeple gençlerimizin de
sosyal çevrelerini belirlerken çok özen göstermeleri, temasları olan insanları
iyi tanımadan onlara güvenmemeleri, kendilerini yanlış şeylere teşvik eden
şahıslardan derhal uzaklaşmaları önem arz etmektedir. Burada özellikle gelişen
teknolojiye bağlı olarak dijital mecrâların gençliğin vazgeçilmezi olması ve
zararlı yapılanmaların bu alanlarda gençlerle iletişim kurduklarını da göz ardı
etmemek gerekir. Millî ve mânevî değerlerini rencide edici paylaşım ve
söylemlerle gençlerin bilinçaltında itibarsız bir değerler silsilesi
oluşturuyorlar. Teknoloji bağımlılığı, zararlı alışkanlıklar, değer tanımazlık,
inanç boşluğu ve nihayetinde dinine, devletine, târihine, kültürüne, milletine
yabancı bir genç nesil vücuda getirilmesi… Bölücü, yıkıcı oluşumların ağzının
suyunu akıtan bir arzudur bu…

Velhasıl,
sevgili çocuklarımız, gençlerimiz uyanık olmak mecbûriyetindedir. Biz anne ve
babalar evlâdımızın maddî ihtiyaçları kadar mânevî ihtiyaçlarını da tekmil
edeceğiz; hem de son derece önemseyerek. Ve elbette Eğitim Ordumuz, mensubu
olmaktan şeref duyduğum Kuva-i İlmiye yâni Öğretmenlerimiz ve Din Görevlilerimiz
de her Türk gencini öz evlâdı bilip millî ve mânevî dağarcıklarını bıkmadan,
usanmadan, yorulmadan ve en güzel, en doğru şekilde tekmil ve tezyin etmenin
gayreti içerisinde olmalıdır. Türk Milletini bir zincir gibi birbirine bağlı
olmak mecbûriyetindedir. Bu zincirde hiçbir halka zaafa uğratılmamalı, ihmal
edilmemelidir. Aksi takdirde bir tek halkanın kopması, zincirin işlevini
yitirmesi anlamına gelecektir. Aziz Türk Milletinin böyle bir lüksü yoktur,
olamaz, olmamalıdır…

Çetinoğlu:
Hikâye
ve roman yazarları yazdıklarına kendi hayâtlarından bölümler eklerler, hayât
felsefelerine ait mesajları, roman kahramanının dilinden okuyucuya
ulaştırırlar. Kitabınızda nakledilen hâdiselerle bağlantınızı ve
mesajlarınızı  özet olarak lütfeder misiniz?

 

Korkmaz: Efendim mâlumlarınız
olduğu üzre insan kendine, insanlara, tabiata, devlete ve Yüce Allah’a (cc)
karşı mes’uldür. Bu mes’uliyetlerini âzamî bir şekilde îfa etmeye çalışmak
insanın aslî vazifesidir.

 

Romanda bu vazifeyi yerine getirebilmek
için canını ortaya koyanlarla, vazifesini bir şahsa, bir güce hasredenlerin mücâdelesi
asgari çerçevede arz edilmeye çalışılmıştır. Nâçiz şahsım da bu iki cenahtan
birincisi içerisinde kendini bulmaktadır. Doğan ölür… Mühim olan nasıl
yaşadığımızdır. Rahle-i tedrisinden geçtiğimiz aile büyüklerimiz,
öğretmenlerimiz, düşüncelerimize istikamet çizen alplar, erenler, yazdıklarıyla
yaşamaya devam eden ve bizlere hâlâ öğretmekte olan münevverlerimiz iyi ki hayâtımıza
dokunmuşlar, ruhumuzu okşamışlar… Ve onlardan devşirdiklerimizle birinci
zümredeki kahramanların tamamında bulmuşuz kendimizi…

 

Romandaki ‘Gölge
Adam’ başlıklı satırlarda, Yusuf adlı kahramanın dilinden arz edilen ‘Yakın isen ol Allah’a, âlem senden uzak olmuş
ar değil; Uzak isen O’ndan hâşâ, âlem sana meftun olmuş kâr değil

mısralarında, ‘Çekin… Çekin çıkarın
beni. Koparsa kopar… Bu cenk gününde geri kalmak olur mu? İt daladı diye kurt
pusar mı? Haydi Allah aşkına… Bacağı olmasa da bin yezide bir Ali yeter

diyen Ali Haydar adlı kahramanın metânet ve cesâretinde tecessüm ettiğimi ifâde
edebilirim.

 

Zaten romanın
başkahramanı Gazeteci Umut… Neden Umut? Türk Devleti Türk Milletinden, Türk
Milleti Türk Devletinden ve her ikisi de Yüce Allah’tan asla umut kesmez de
ondan… İman, cesâret, azim kadar umut da bu Aziz Milletin mayasında mevcuttur.

 

Hülâsa, bilcümle
ihânetin, hıyânetin, pısırıklığın, korkaklığın, Dünyâ ve dünyâlığa olan
düşkünlüğün, ölümü unutmanın karşısında; Ekmel Dinimizin, Yüce Devletimizin,
Aziz Milletimizin, Kutlu Vatanımızın ve cümle mazlumun yanındayım.

 

Üzerimizdeki hâin
hesaplar asla bitmeyecektir ama bizler uyanık, dikkatli, cesâretli ve akıllı
olduğumuz müddetçe bütün bu hesaplar berhava olmaya, hesap sâhipleri de zillete
düçâr olmaya mahkûm olacaktır.

 

Bu duygu ve
düşüncelerle, vakit ve mesâinizden lütfederek bu nezih söyleşiye bendenizi
misâfir ettiğiniz için Zat-ı Âlinize şükranlarımı, Aziz Türk Milletine bâki
hürmetlerimi, Türkiye Cumhuriyeti Devletimize sonsuz sadâkatimi arz ederim
Efendim.

Yüz Altınlık Keklik

0

Suç örgütü lideri olarak tanımlanan Sedat Peker’in çektiği
videolarda konuşmaya başladığı günlerde şu öykücüğü okumuştum:

Bir Gün Padişah Yavuz Sultan Selim pazarda gezerken
keklik satılan bir tezgâh görür ve tezgâha yönelir. Bütün keklikler 1 altındır
fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 100 altındır.

Yavuz
Sultan Selim sorar:

– Bunlar
1 altın da bu neden 100 altın?

Satıcı:

-Hünkârım
100 altınlık olan, ötüşüyle diğer keklikleri kendine çeker ve yakalanmalarını
sağlar.

Yavuz
Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve

-Ver o
kekliği bana! der.

Herkes
şaşkınlık içinde ne yapacak acaba koca Padişah kekliği diye düşünürken Yavuz
Sultan Selim kekliğin kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırarak;

“KENDİ
IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR !” der

 

Sedat Peker, kendi adına konuşan 1 altınlık keklik
midir yoksa bütün keklikleri toplayan yüz altınlık keklik midir, bilmiyorum.
Daha ne kadar konuşacak veya konuşturulacaktır, tahminde bulunamıyorum.
Kekliğin uğradığı akıbete uğrayacak mıdır, başını kim ya da kimler
koparacaktır, kestiremiyorum. Bildiğim bir şey varsa, ortalık toz duman, her
yeri foseptik kokusu sarmış, birileri kulağının üstüne, birileri kış uykusuna
yatmış. Vicdanlar yaralı, arazi mayınlı, insanlar şamar oğlanı. Söylediklerini
dinlediğinizde, kendisini, fosseptiği hem dolduran hem deşifre eden bir
manivelaya benzetebilirsiniz.

 

Önce yok hükmünde kabul etmek istedim. Hoşuma
gitmeyen, vicdanları rahatsız eden şeyler söylüyordu. Bir hesaplaşma içinde
olduğu belliydi. Ancak ortaya konan iddialar, yenilir yutulur cinsten değildi.
Kirletmemeye çalıştığım vicdanım, kaybetmemeye özen gösterdiğim adalet duygum;
sessiz kalmama izin vermedi. Namık Kemal’e nazire sadetinde
“Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı
fazilet?/ Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!”
beytini
mırıldadım zihnimin derinliklerinde.

 

Bir siyasi kişi ya da düşünceyi hedef alıyor değilim.
Vicdanlarda, tedavisi zaman aşımına uğramış derin yaralar mevcut. Yaralar, uzun
bir sürecin eseri. Bu yaralanmayı, yaklaşık çeyrek asır önce, sözlerinin
doğruluğuna inandığım bir arkadaşımın, işi dolayısıyla gittiği belediyede “Yukarıda
benimle rüşvet pazarlığı yapan kişiyle, alt kattaki mescitte namaz sonrası
selam verirken göz göze geldim.” dediğinde hissetmiştim.

 

İradesini, aklını teslim eden; birbirini tüketen toplum
olduk. Ağzımızdan çıkan sözün yankısını işitmeden konuşan kişiler olduk. Adı
“vicdan” olan kaynaktan uzaklaştık, “sırat-ı müstakim” diye özetlenen kılavuzun
rehberliğini bilerek veya bilmeyerek terk ettik. Bir münafığın getirdiği habere
ihtiyatla yaklaşmamız, birbirimizi zan altında bırakmamamız gerektiğini, bize
günah olarak duyduklarımızı paylaşmanın yeteceğini sık sık birbirimize telkin
ettiğimiz halde, kendimizi bunları yapmaktan alıkoyamadık. Yeni türedileri,
sosyal medya fenomenlerini kendimize rehber, haber kaynağı, kılavuz yapma
hastalığına yakalandık. Heyhat, farkında değiliz.

 

Keklikler doğallığını, samimiyetini yitirdi; bülbüller
temiz aşkı kaybetti, riyakârlaştı, Fetö bombası, Kovid-19 trajedisi insanımızı
birbirinden şüphe eder hale getirdi. Karamsarlık, güvensizlik kâbusumuz oldu.
Sap samana karıştı, hemen herkes, “kimin eli kimin cebinde” oyununun kahramanı
oldu. Konuşmamız, uğruna bedel ödememiz gereken değerlerimizi terk ettik;
sıradan insanları, konuları, olayları konuşur olduk. Zamanı israf ediyor,
kendimizi değersizleştiriyoruz. Kader çizgimizin sonuna “Eyvah!” nidasını
şimdiden yazıyoruz.

Hikâye bu ya… Nasrettin Hoca Karakaçan’ıyla gazyağı
taşımaktadır. Bir gün her nasılsa gazyağı tutuşur. Eşeğin sırtı alev alevdir.
Merkep şehre doğru koşar, Hoca arkasından bağırır: “Akşehir Gölü’ne, göle, göle…” der. Gidilmesi gereken yer göldür,
yoksa zavallı merkep yanmaktan kurtulamayacaktır. Her birimiz sırtımızda
gazyağı taşıyoruz. Bunun farkında değiliz veya kurtulmak için koşacağımız
istikameti bilmiyoruz. Belki de kaybetmişiz. Gölümüz; vicdanlarımızdır,
sağduyumuzdur, temel insani değerlerimizdir, bizi biz yapan niteliklerimizdir,
doğal ve ilahi öğretilerdir. İlahi hükümleri inkâr etmenin, tabi yasalara
aykırı davranmanın hiçbir anlamı yok.

 

Aynı köyde Müslümanlar ve Hıristiyanlar barış içinde
yaşarlarmış. Bir Hıristiyan Müslüman olmaya karar verir. Kelime-i Şehadet
getirir, sünnet olur. Yıllarca İslami ritüellere göre yaşar. Yaşlanır, ölüm
döşeğindedir. Uzaktan kilisenin çan sesini duyar. “Muhteşem çan!” diye haykırır ve son nefesini verir. İnsan gerçeği
bu. Hani Namık Kemal demiş ya: “Vücudun
kim hamir-i mayesi hak-i vatandandır
”. İnsanın, yetiştiği toprağın
mayasından kopamamak, inkâr ve ihanet etse bile, istem dışı ifşa etmek gibi bir
geni veya silinemeyen niteliği var.

 

İnsan olarak dünyaya geldik, genlerimizde insani ve
ilahi kodlar var, bunlara uymak zorundayız. Bu ülkede doğduk, mayamıza eklenen
su var, tuz var; bunları silemeyiz. Nereye gidersek gidelim, nerede yaşarsak
yaşayalım, hangi ortamda bulunursak bulunalım, mayamızdaki nitelikler kendini
gösterecektir. Bunları reddetmek, kişinin kendisine karşı savaştır, çevresine
karşı ihanettir.

 

Suyu tersine akıtmanın anlamı yok. Beslendiğimiz
kaynak belli, gideceğimiz istikamet belli, nefes alıp verdikçe yapmamız gereken
işler belli, olaylar karşısında göstermemiz gereken duruş, belli.

 

Akıllı adama lafın tamamı gerekmez.