7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 386

Sümela’nın şifresi

Aslında bu yazıda önce, Tamer Karadağlı ve Nihal yalçın
arasında yaşananlara değinerek izlediklerimizin tiyatral açıdan
değerlendirilmesi hatta altın kestane dalında ödül açısından değerlendirilmesi
gerektiğine…

Ekrana yansıdığı kadarıyla sanatçı cilveleşmesi ve ya ünlü
kaprisleşmesini andıran skeç tadında ki tiktokumsu izlentinin, Büyük ihtimalle
spontane yani plansız geliştiğine, komik sayılabilecek bu

olaycıktan belki sosyal medyaya malzeme çıkabileceğinden ama
milliyetçiliğe ve ya marjinalliğe dair akıllarda kalacak bir kahramanlık
destanının çıkmayacağına ve bu ikiliyi yakında yüksek bütçeli projelerde
göreceğimize olan inancımdan bahsedecektim!

Uzun uzun yazdım, yazdım, yazdım, sildim…

***

Sonra internette var olduğu iddia edildiği ve tiwitır’ı orta
şiddette sallayan ve muhaliflerden başkasının sallamadığı listelerde iktidara
yakın vakıf ve derneklerin kamu kurumlarına işe girişlerde referans olduğu
iddia edilen konular şayet gerçekse!

Özellikle sağ cenahta referans ile torpilin birbirine
karıştırıldığına, kul hakkının varlığını sıkça duyduğumuz “dindar” kesimlerde
kul hakkın yenmesine de sık sık kulak misafiri olduğumuza!

Bu alışılmışın hoş olmadığına…

Devleti yönetenlerin ve etraflarındakilerin yönetimde
kaldıkları sürece Devlet gibi davranarak taraf veya referans merci değil,
referansları değerlendiren daha üst bir merci, hakem, hatta sığınılacak son
liman gibi davranılmasının zorunluluğuna.

Ağlayanın malının hiçbir “gülen” ‘e kar etmediğine en son ve
en net örnekte buna 15 temmuz da hep birlikte şahit olduğumuzun altını çizerek,
hak hukuk adalet kavramlarıyla edebiyat parçalamaya çalışacaktım.

Geldiğim bu noktada ondan da vaz geçtiğim.

***

Ve vazgeçtiğim gibi sevmediğim, savundukları güzel,
yaşadıkları çirkin insanlarla aynı olmamak adına neye inanacağımı şaşırdığımı,
beni bir zamanlar bedenimde ki izler ve ruhumda ki Müslüm Gürses öğretileri
yüzünden ötekileştirenlerin bu gün benim kulağıma yakarsa dünyayı miki maus
yakar gibi gelen araPeskimsi manzumeleri ile.

Arabama Türk Bayrağı asıp, İsmail Türüt’den o gün öyle
desinler bu gün böyle desinler’i bangır bangır çalarak küçücük parmaklarıyla
camdan “bozkuyt” yapan çocuklarımı anaokuluna götürürken 24 saatte hepimiz
Ermeniyiz diyenlere tepki olsun diye yaptığım protestolar ve açılım saçılımlı
yıllarda beni milli sembollerle birilerini tahrik ettiğimde ısrar edip, ticaret
yapamayayım diye bile fişleyip, ırkçılıkla suçlayanların, Şimdilerde okuduğumda
bana “Tengri Biz Melemen soğanlı mı olsun

soğansız mı” gibi algıladığım diriliş ottomanlılı profil
fotoğraf altı ırkçılığın nirvanasına kat karşılığı yapılan paylaşımlarının iç
bükey dünyamda oluşturduğu buhrana değinmek ve mümkünse inanılacak her şeyin
inanılası olduğu halde inanmamak için inandığımdan bile isyanıma yardım
istediğime!

Ve rızkımı veren hüda’dır kula mik mik eylemem sözünün
hakkını vermek için o cümleyi kuracak insanda diyojenin ki kadar ağır bir
taşlık olması gerektiğine nasıl değineyim derken, yorulduğumu fark ettim.

Nesimi kimmm biz kim.

Adam bu yolda derisinden gerisinden vaz geçti derken,
terlemişim.

***

Şayet yazdığım bu saçmalıkları illa da bitireceksem,
inandıkları gibi yaşamayan hiç kimse ile ortak bir inancım olmadığımı ifade
eder, şu ölümlü dünyada 2 dakika delikanlı olmak için elinden geleni yapan
insanlara duyduğum saygıyı ve yazı yazmaktan soğuduğumu belirtmek isterim.

Özlü sözler ve belirli gün ve haftaları sulandırılmadığı,
inananların inanmayanlar kadar inandırıcı olduğu sınırlı ve sorumlu bir
dünyadan pasaport talebimi arz eder… Sevmediklerim hakkında söyleyeceklerim için
deli raporuna, deli raporunu aldıktan sonra da sevdiklerim hakkında
söyleyeceklerim için Amerikan futbolcularının kullandığı dayanıklı kasklara
ihtiyacım olduğunu beyan eder her fırsatta hayatı yoğuşmalı yaşayanlara
başarılar dilerim.

Selam ve ikebana.

Yerçekiminden Kurtulmak, Atmosferin Dışına Çıkmak

Uzay yolculuklarında,
mesela Ay’a seyahati gerçekleştiren, ay üzerinde veya uzayda yürüyüş yapılan projelerde
güç ve enerji kullanımının planlaması çok önemlidir.

Bu
yolculukların hangi evresinde en fazla güç ve enerji harcanmaktadır?

“Ay’a çeyrek milyon millik
bir yolu kat ederken mi? Dünyaya dönerken mi? Ayın yörüngesinde mi? Ay ve
kumanda modüllerinin ayrılması ve yeniden birleşmesinde mi? Aydan ayrılırken
mi?”

“Hayır, bunların hiçbiri
değil. Hepsinin toplamı bile değil. En fazla güç ve enerji dünyadan ayrılma
sırasında harcanır.
Dünyadan ayrılışın ilk birkaç dakikasında, yani
yolculuğun ilk birkaç milinde harcanan enerji sonraki yarım milyon mil boyunca
harcanandan fazladır.”

Çünkü “bu ilk birkaç milde
yerçekimi muazzamdır. Atmosfer dışına çıkmak için hem yerçekiminden hem de
atmosfer direncinden daha büyük bir itiş gücü gerekir.”

Atmosferden çıkıp “yörüngeye
girdikten sonra yapılanlar için ise neredeyse hiç güç gerekmez.”

Ay ve kumanda modüllerinin
ayrılması ve yeniden birleşmesinde, Aydan ayrılırken veya Dünyaya dönerken güç
harcama ihtiyacı son derece azdır.

****

Alışkanlıklardan
Kurtulmak Zordur

Yukarıdaki bilgi “Etkili
İnsanların 7 Alışkanlığı”
isimli dünyanın en çok satan kitaplarından
birinin yazarı Stephen Covey’den alıntıdır.

S. Covey bu uzay
yolculuklarını, etkili bir metafor olarak kullanıp, eski alışkanlıklardan
kurtulmak, yeni alışkanlıklar yaratmak
için gerekenleri anlatıyor.

Dünyanın yerçekimini
iyice yerleşmiş alışkanlıklara, dünya atmosferinin etkisini ise
parçası olduğumuz toplumsal ve kurumsal kültüre benzetiyor.

“Bunlar iki etkili güçtür
ve kalkışı gerçekleştirmek için bu her iki kuvvetten daha güçlü bir iradeye
sahip olmamız gerekiyor.”

“Ama bu gerçekleşti mi,
getirdiği özgürlüğe şaşırıp kalacaksınız. Astronotlar dünyanın
yerçekiminden ve çevreleyen atmosferden kurtulur kurtulmaz, aniden inanılmaz
bir özgürlük dalgası gelir.
Çok sayıda seçeneğe sahip olurlar”
diyor.

Yeni ve daha iyi alışkanlıklar
edinmek için eski alışkanlıkların yerçekimi etkisinden kurtulmayı başarmamız
gerekir. Sadece bu yetmez. Bizi kuşatan toplumsal ve kurumsal kültür
çemberini kırabilecek güçlü bir irade
ortaya koyabilmeliyiz. Böylece inanılmaz
bir özgürlük alanına kavuşuruz.

*************************

AKP Seçmeni
Alışkanlığını Değiştiriyor

Türkiye son on yılda çok
kötü yönetilmekte. Bunun sonucu yaşanan sıkıntılar her geçen gün büyümekte.
Buna rağmen AKP seçmeninin bir kısmı hala partisini terk etmiş değil. AKP
oyları hayli düştü ama son anketlere göre çok az farkla da olsa halen birinci
parti durumunda. Ancak düşüş trendi böyle devam ederse birinci parti
olamayacak.

AKP seçmeninin bunca yoksulluk,
yolsuzluk, yasaklara
rağmen; hayat pahalılığı, adaletsizlik ve
yöneticilerin kibrine, halktan uzak şatafatlı hayatına
rağmen neden
partilerini terk etmediği veya edemediğini anlamak kolay değildi.

Mutlaka birden fazla
sebebi vardır. Ama Covey’in “alışkanlıkların değiştirilmesinin güçlüğü”
üzerine yaptığı yukarıdaki açıklamayı okuyunca, galiba AKP’li kararsız seçmenin
tavrının ana sebebini buldum.

****

AKP 19 yıldan beri
iktidarda. AKP seçmenleri bu dönemin ilk yarısında halkın refahının arttığı,
medeni dünyanın değerleriyle barışık, vatandaşlığından gurur duyduğu bir ülkede
yaşadığını hissediyordu. Bu partinin seçmeni üzerinde çok kuvvetli bir yerçekimi
yaratıyordu.

Zaman zaman partiden
ayrılmalarını gerektiren “çözüm süreci”, “Fetö ile iş birliği”, dış
politikada “değerli yalnızlık” gibi gerekçeler ortaya çıksa da bu yerçekimi
partiden ayrılmalarına izin vermiyordu.

Ortaya çıkan yolsuzluklar,
hırsızlıklar bile “çalıyorlar ama çalışıyorlar” gerekçesiyle etkisiz
kalıyordu.

AKP iktidarının ikinci
yarısında işler kötüye gitmeye başladı. Türkiye’nin GSYH’sı her sene gerilemeye
başladı. Dünyanın 17. Büyük ekonomisi iken 21. sıraya düştük. Kişi
başına düşen milli gelir
her sene biraz daha gerileyerek 12.500 Dolardan, 8
bin Doların altına düştü. İktidarın çekim gücü azaldı.

Bütün bunlar bir kesimin
yerçekiminden kurtulmasına yetti ama atmosferden çıkmasına yetmedi. Hala anketlerde
yüzde 20’lerde gözüken bir kararsız kesim var. Bunların çoğu daha önce iktidara
destek veren seçmenlerden oluşuyor.

****

AKP’den umudunu kesen
kararsızlar bu defa da iç dünyalarını kuşatan toplumsal ve
kurumsal kültür
atmosferinden dışarı çıkmaya cesaret edemiyorlar.

AKP yöneticileri bunun için “biz
gidersek ‘dinsiz nesil olsun diyenler, ucube nesil olsun diyenler’ gelir”

mesajını veriyorlar.

İktidarın Hayrettin Karaman gibi fetvacıları da “İktidara (AKP’ye) zarar verecekse
haksızlık ve yanlışlardan şikayetle doğruları söylemek caiz değildir”
fetvasını boşa vermiyor.

AKP seçmenlerini “Dimyata pirince
giderken evdeki bulgurdan olmayın
. Bulgur
kurtlu bile olsa!
” diyerek AKP seçmenini kuşatan
kurumsal kültür atmosferini
tahkim etmeye çalışıyorlar. Ama H. Karamanların
ve Ali Erbaşların çabaları sonuç vermiyor. Bu kurumsal kültür “ahlaksız
dindarlık”
örnekleriyle iyice zayıfladı. “Kurtlu bulgur” yemek
istemeyenler çoğalıyor.

****

Türkiye’de her alanda yaşadığımız çöküntü o kadar büyük ki bu
travmanın yarattığı itici gücün kurtulamayacağı yerçekimi, delemeyeceği
atmosfer yok.

AKP seçmeninin çoğunluğunun partisiyle bağlarını kopardığı veya
koparmak üzere olduğu anlaşılıyor. Artık müthiş bir özgürlük alanına kavuşan
ve
artık çok sayıda seçeneğe sahip olan bu kitlelerin yeni
çekim merkezlerine
yöneleceği yani yeni alışkanlıklar edineceği bir
dönem başladı.

Yeni dönem umut dolu olağanüstü bir değişimi işaret ediyor.

Ötüken Neşriyat’tan Çocuk Kitapları Şöleni

Sosyologlar,
psikologlar ve pedagoglar, okuma zevkinin okul çağından önce başladığını ifâde
ediyorlar. Bir yaşından itibaren anne, baba veya aileden birilerinin okuyacağı
kitaplar, çocukta kitap sevgisinin oluşmasını sağlar. Zaman içerisine gelişerek
ihtiyaç hâline gelir.

Son yıllarda
hemen hemen bütün yayınevleri çocuk kitapları hazırlıyor. Gelecek nesillerin
kitap sevdalısı, hiç değilse kitapla barışık olması, kitapseverler ordusu
oluşması yönündeki temenniler gerçekleşecek gibi.

Çok güzel, çok
mükemmel…

Ötüken
Neşriyat çocuk kitabı yayınına gecikmeli olarak başladı ise de kalite
itibariyle önderlik ediyor. Sayı itibariyle de rötarı kapatma gayreti
içerisinde. Yayınlamış olduğu 8 adet hârika kitapla tebrikleri ve gönülden
teşekkürleri hak ediyor.

Bizim Mahalle 1 / Yarım Artist

Ekrem Bektaş’ın hazırladığı Özden Sayın’ın resimlediği 13,5 X 21 santim
ölçülerinde lüks Iwory kâğıda basılı kitabın arka kapak yazısında seri hakkında
şu bilgiler var: 

Arkadaşlar,

Bizim Mahalle’ye
mutlaka uğrayın. Mahallemizde sevdiklerimiz; büyüklerimiz, küçüklerimiz,
bakkalımız, muhtarımız, dedemiz, Tayyare hanım teyzemizle Safiye hanım teyzemiz
var. Hepsinden önemlisi dostluklarımız var.

Bizim Mahalle’de
yakın arkadaşım Hasan ve ben de varız. Benim adım Ali. Sizi uyarmam gereken
hırçın kız Zeliş de mahallemizin kızı. Biraz aksidir, huysuzdur ama iyi
yüreklidir. Daha pek çok güzel insan Bizim Mahalle’de yaşar. Unutmadan
söyleyeyim, mahallemizde bir de köpeğimiz Çamur var. Çamur tanımadığı kişilere
hırlar ama korkmayın. Çamur’un kalbini bir paket bisküvi ile kazanabilirsiniz.

Ayrıca Bizim
Mahalle’deki reklam filmi çekimlerine dâvetlisiniz!

Bu güzel mahallemizi
çok seveceksiniz. Okudukça ‘Daha var mı?’
diyeceksiniz. İşte şimdi sîzlere bir müjde: Bizim Mahalle’nin devamı da
bizlerle!

Hikâyeler
eskilerin ‘seci’ dedikleri edebî
sanat kullanılarak hazırlanmış. ‘Seci,
nesirde kullanılan kafiye
’ demektir. Yeniler kafiye kelimesi yerine
uydurulmuş olan ‘uyak’ kelimesini
kullanıyorlar.

Seci sanatı
sâyesinde hikâyenin ezberlenmesi de kolay oluyor. Esâsen hikâye o kadar duru
bir dille yazılmış ki… Cümleler ovadaki çay suyu gibi akıp gidiyor. Kulağı
hassas olanlar, insana huzur veren şırıltıyı bile duyabilirler. Eskiler de para
sesi ile birlikte su sesine de hayranlık duyarlarmış…

Serinin ikinci
kitabı ‘Evhamdır Evham’ alt başlığı
ile ve 72 sayfa olarak okuyucuya sunuluyor. Ali ‘O’na cin Ali de denilebilir)
hikâyelerin ‘esas oğlan’ı ve çok
zeki. Arkadaşı Hasan, bakkal amca, mahallenin demirbaşı Çamur, aksi fakat iyi
yürekli Zeliş… Mahallenin diğer sâkinleri, bu hikâyede de resmigeçit yapıyor.

***

 Çocuğun kulağı hikâyeyi okuyanda, gözü ise
sayfalardaki resimdedir. Dikkatini çeken bir şekli görüp soracaktır: ‘Bu ne?’ Çünkü gözünden hiçbir şey kaçmaz
ve her şeyi merak eder. Kültürümüz hakkında bilgi vermek için kaçırılmaz bir
fırsattır. İhmal edilmemeli. Bir başka sayfa okunurken yine soracaktır: ‘İkindi ezanı’ ne demek? Mesaj vermek için
bundan âlâ fırsat olur mu? ‘Yemek
masasına oturduk. Babam besmele çekti
…’ cümlesi de…

Yazar Ekrem
Beştaş işi iyi biliyor. Ve bir vesile ile devam ediyor: ‘israf olmasın!’

Okunanı
dinleyen çocuk ‘israf’ kelimesini de
soracaktır. Fırsat değerlendirilip, ‘israfın
zıddı tasarruftur
’ diyerek devam edilir, ‘En kolay kazanç tasarruf yoluyla elde edilir.’ Vecizesi
söylendiğinde, çocuğun edile hayat boyu faydalanacağı bir altın anahtar
verilmiş olur.

80 sayfalık
üçüncü kitabın alt başlığı; ‘Derdime Bir
Çâre
’ Birinci kitaptaki ‘kayıp çocuk’
meselesi devam ediyor. Üvey babasından kaçan Serkan, kedisi Beyazgül ile
birlikte emniyet altına alınır. ‘İyilik
etmek
’ alışkanlığı kazandırmak için iyi bir tema. Bu tema, serinin diğer
kitaplarında da devam eder.

Mevsim kışa
dönmüştür. Fakat ne gam? ‘Bizim Mahalle’yi
ısıtacak en güzel şey, komşular arasındaki sevgi ve sıcak duygulardır
.’

Dördüncü kitap
da 80 sayfadır. Alt başlığı: ‘Onu da
Sonra Anlatırım
’ Cin Ali’nin iyilikleri hiç bitmez. Üvey babasından
kurtulup Tayyâre Hanım Teyzesinin evine yerleştirdiği Serkan’a okuma öğretmeye
başlar ve onun okula gidebilmesi için çâreler arar. O, ‘cin Ali’dir. Bulur.

Bizim Mahalle
serisinin son kitabı da 80 sayfadır. Adı:  ‘Birinci
Sınıfın Kralı
’

Serkan aynı
zamanda Bizim Mahalle’nin de sevgilisidir. Herkesin yardımına koşar. Aynı
zamanda emlakçı olan muhtarın da ücretli yardımcısıdır.

Beşinci kitap,
Bizim Mahalle’nin hikâyesiyle birlikte kimsenin beklemediği mutlu son ile
biter.

Onlar ermiş
muradına biz çıkalım kerevetine*

Kâğıdından
resimlerine, resimlerdeki renklerden çizgilere, çizgilerden buram buram Türk
millî kültürü kokan ifâdelere kadar her yönüyle mükemmel olan Bizim Mahalle’nin
5 kitabı ile alâkalı ‘Sorular-Bulmacalar’
eki var. Bu ekte, kitaptaki olaylar hatırlatılarak sorular soruluyor. Hâfızası
normalin biraz üzerinde olanların kolayca cevaplandırabileceği sorular.
Hatırlayamayanlar kitabın o bölümünü bir daha okuma fırsatı bulduklarından kârlıdırlar.

Bizim Mahalle
serisi, başarılı bir ekibin ürünüdür. Ekibin, yazar ve resimleyen dışındaki
emeği geçenler: Editör: Öznur İzgi. Sanat Yönetmeni: Atölye Balık, M. Ahmet
Demir. Dizgi-Tertip: Atölye Balık. Baskı: İmak Ofset.

*Onlar ermiş muradına biz çıkalım
kerevetine:
Mutlu sonla
biten masalların sonunda söylenmesi âdet olan bu cümle, masallardaki
kahramanların mutluluğundan pay edinmeyi ifâde eder. Kerevet: Üzerine şilte
serilerek oturmaya veya yatmaya, istirahat etmeye yarayan, tahtadan yapılmış
yüksekçe yerdir.

 

***

Ötüken Neşriyat’ın
aynı dönemde yayınlanan diğer çocuk kitapları:

Resimleriyle,
çizgileriyle kısa hikâyeleriyle muhteşem kitaplar:  Dr. Özge
Karaevli
yazdı, M. Feyza Yorulmaz resimledi.

1-Gezgin Mikrop ‘Az gitmiş, uz gitmiş / Dere tepe düz gitmiş’ diyen masallar
dinleriz. Bizim Gezgin Mikrop tam olarak öyle. Mikrop dedim diye korkmayın. Bu
birazcık farklı. ‘Nasıl olur?’ derseniz cevabı masalımızda saklı.

2-Tüylüler Okulu: ‘Tüylüler okulu Olur mu?’ Diye soranlara cevap: ‘Olur Tabiî’ Bilge’nin aklına bir fikir
geldi, arkadaşları da ona eşlik etti. Hen biliyor musunuz, isterseniz siz de
kendinize, bir Tüylüler Okulu Kurabilirsiniz. Bu kitap size yardımcı olacaktır.

3-Robot Şahsuvar: Bir ‘Böö!’ sesi sizi
korkutabilir. Sâdece korkutan bu mudur? Değil elbette! Zamanla birçok korku
zihnimizde kurulur. Peki onlardan kurtulmanın yolu yokmudur? Var elbette. Acaba
bu nasıl olur? Bulut’la Robot Şahsuvar’ın mâcerâlarından bir çâre bulunur.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.
                                                                                                                                                    İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03
50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00
12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KUŞBAKIŞI

Şiirlerle
Nasreddin Hoca Fıkraları

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi
Fransızca Öğretim Görevlisi iken emekliye ayrılan Mehmet Halistin Kukul,
değişik sâhalarda eserler veren değerli bir şâir ve fikir adamıdır. Bu defa,
halk filozofumuz Nasreddin Hoca fıkralarından şiirleştirdiği fıkralarla
karşımıza çıkıyor.

13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 135 sayfalık eseri; ‘velî,
ârif ve hikmet sâhibi bir insan
’ olarak vasıflandırdığı Nasreddin Hoca’nın
108 adet fıkrası şiir, olarak yer alıyor.

Sayın Kukul’un
Nasreddin Hoca hakkındaki diğer değerlendirmeleri, şiirleri kadar dikkat
çekiyor. Nasreddin Hoca’yı herkes bilir. Fakat tanıyanlar çok azdır. O’nu,
Halistin Kukul’an ifâdeleriyle tanıyalım:

Gayesi, yalnızca
insanları güldürmek olmayan Hoca, yaşadığı toplumun önde gelen bir düşünürü,
bir âlimidir. O, toplumda gördüğü birtakım bozuklukları hicvederek, onların
yanlışlığını insanlara anlatmayı ve o yanlışlıkları bertaraf etmeyi
hedeflemektedir. Toplumu eğitmek en büyük gayesi idi. O, medresede yetişmiş bir
molla, bir vaiz olmasına rağmen, klasik vaizlerden, hocalardan biraz farklı
olarak insanlara anlatmak istediklerini sâdece minberden veya medrese
kürsüsünden anlatmak yerine halkın arasına karışarak anlatmayı yeğledi. Halka,
halktan biri olarak doğru bildiklerini, nükteli sözlerle anlattı. O, insanların
gündelik hayatlarında sürekli yaptıkları ama hiç düşünmedikleri birçok şeyi
onların gözleri önüne koyarak düşünmelerini sağladı.

13. asırda
Selçuklular zamanında yaşamış bir veli şahsiyet olan Nasreddin Hoca, daima,
hayatını, insanlara doğru yolu göstermeye, iyilikleri bildirmeye ve
kötülüklerden sakındırmaya hasretmiştir. Hikmet ve ibret dolu sözlerinde hiçbir
zaman ahlâk dışı bir ifâde mevcut değildir.

Nasreddin Hoca;
kişiyi, aileyi ve toplumu hep iyiliğe yönlendirmiştir: Dostluk, kadirşinaslık,
iyi komşuluk, aile bağları, hoşgörü… Hep nüktelerle ifâde edilmiş ve dilden
dile bugünlere ulaşmıştır. O; sanıldığı gibi, sâdece çocuklara değil; her yaşın
insanına ve bütün insanlığa, kıvrak zekâsıyla hitap eder ve herkese uyarıcı bir
ahlâkî sistem uygular.

Kısacası; Nasreddin
Hoca, bizim, zekâ, nükte ve tebessüm şuurumuzdur. Onun fıkraları, hikmet,
fazilet, edep ve ibret vesikalarıdır.

Manzum
fıkralardan bir örnek:

Nasihat Tutulursa

Hoca
ile dostları

Sık
sık sohbet edermiş.

Muhabbete
dalarlar

Hâtıra
tazelermiş.

 

İşte
böyle bir anda

Biri,
bir soru sorar.

 Der ki: ‘Ancak Hocamız

Bu
işe verir karar!”

 

‘Sor!’
der, Nasreddin Hoca;

‘Bilgimi
esirgemem! 

Fakat,
bilmezsem eğer

Bir
tek lâf bile demem!’

 

Adam
der ki: ‘Dünyada

En
değerli şey nedir?

Bize
bir cevap bul da

Hepimizi
sevindir!’

 

Hocamız
az düşünür; 

Der
ki: ‘Bu, nahisattir! 

Herkese
nasip olmaz;

Tutulursa
sıhhattir!’

 

‘Ya,
der; Hocam öyleyse

En
değersiz şey nedir?’

‘Yine
nasihattir!’ der.

 İtiraz görür hemen. 

Der
ki: ‘Karşı çıkmayın

Sakın
ha dinlemeden!’

 

Adam
der: ‘Nasıl olur?

Neler
diyorsun yine! 

İnanıyor
musun sen 

Kendi
söylediğine?”

 

Hoca
anlar ki, adam

Oturaklı
söz ister.

Babacan
edâsıyla 

Ona
şunları söyler:

 

‘Nasihat
tutulmazsa

Değeri
hep kaybolur!

Ya
bir de tutulursa

En
değerli şey olur!’

***

Büyüğünden küçüğüne, âliminden câhiline
herkese uygun bir kitap…

BABIALİ
KÜLTÜR YAYINCILIĞI:

29 Ekim Caddesi Vizyon Park Ofis Plazaları
4. Vizyon Kat: 2 Daire: 17 Yenibosna, Bahçelievler – İtanbul. Telefon:
0.212-43847 78 Belgegeçer: 0.212-438 57 78 e-Posta:
bky@bky.com.tr  www.bky.com.tr 

 

İpek
Yolunda Türklerin İktisâdî Ve Ticârî Hayatı

Boğaziçi
Yayınları’nın Târih Dizisi serisinden çıkan Prof. Dr. Mehmet Saray’ın eseri, 13,5
X 19,5 santim ölçülerinde, 160 sayfadır. Haziran 2021’de yayınlanmıştır. 

Mehmet Saray Hoca,
Hunlardan Gök Türklere, Gök Türklerden Uygurlara, Uygurlardan Kırgızlara,
Oğuzlardan Selçuklulara, Selçuklulardan Osmanlıya kadar geçen dönemi ana
hatları ile yazdıktan sonra, bugünkü kardeş Türk Cumhuriyetlerinin halklarını
teşkil eden Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve
Doğu Türkistan Türklerinin târihlerini de bütün yönleri ile ele alıp yazıyor.

Prof. Dr. Mehmet
Saray’ın eserinde, soy kardeşlerimizin iktisâdî ve ticârî hayatları, dünü ve
bugünü ile ortaya konuluyor. Ayrıca, Rusya ile Çin’in bölgeyi ve kardeşlerimizi
nasıl sömürdüğü de anlatılıyor. Son olarak da kardeş cumhuriyetlerin yer altı
ve yer üstü zenginlikleri belgelere dayalı olarak açıklanıyor.

Bu çalışmada ana
hatlarıyla ele alınan konu ‘İpek Yolunda
Türklerin İktisâdî ve Ticârî Hayatı
’, yeniden canlandırılabilir mi? Sorusudur.
Diğer bir ifâde ile ‘Târihî İpek Yolu’ yeniden ticâret hayatımızda yerini
alabilir mi? Pek çok ülkenin, özellikle Türkiye ile kardeş Türk
Cumhuriyetleri’nin, iktisâdî ve ticârî hayatına önemli katkı sağlayacağı tahmin
edilen bu projenin gerçekleşmesi mümkün mü?

Neden olmasın? Saray
Hoca, nasıl olabileceğini de inandırıcı delillerle müjdeliyor.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 
e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com //   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Sanırlardı Ki O

Osman Onur Şimşek, ilk romanında inceliklerle yaşamaya
çalışırken aldığı her yarayla yalnızlaşan, kalabalık beklentilerin gürültüsü
arasında suskunlaşan; sözcüklerin hiç olmadığı kadar soyut, sıfatların hiç
olmadığı kadar yakışıksız, zamirlerin hiç olmadığı kadar vefasız olduğu anların
izlerini taşıyan genç bir adamın karar masasına oturtuyor bizleri.

‘Kendisi bir olup
üçle toplandığında beş etmeyi arzulayan, ya bir olduğuna, ya üçten umut
bulduğuna, veya beşi arzuladığına söver.’

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (19)

“…Kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var,
fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar
hayvanlar gibidir, hattâ daha da sapık. Ve işte gafiller onlardır!” (A’raf:
179, Prof. Dr. Süleyman Ateş)

     “Çünkü onların
kalpleri vardır, onlarla (İlâhî hakikatleri) anlamazlar; gözleri vardır,
onlarla (İslâm’a ait gerçekleri) görmezler; kulakları vardır, onlarla (İslâm’a
dair emirleri) işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağı /
daha şaşkındırlar.

     “(Kalbini Allah
sevgisine, ilâhî emirlere, hak ve hakikatlere kapatmış, onun yerine
maddeperestliği / madde düşkünlüğünü, şehvetperestliği / şehvet, menfî istek ve
gayri meşruya olan düşkünlüğü, dünyaperestliği / ahiretsiz dünya düşkünlüğünü
doldurmuş olanların diğer uzuv / ve azaları da onları elde etmeye çalışır;
hatta onların zarif giyinişi, ilgi çekici kibarlık ve nezaketi de çoğu kez
bunun içindir. İnsanların, hayvanlardan daha şaşkın / daha aşağı oluşu,
Allah’ın kendisine kulluk etmek için lûtfettiği şuur ve sorumluluk duygusunu
kaybetmiş olması dolayısıyladır.)

     “İşte onlar,
(düşünce, inanç ve yaratılış gayesinden ve Allah’a kulluktan) gafil olanların
ta kendileridir.” (Feyzü’l-Furkan, Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli)

     “Andolsun Biz,
cinler ve insanlardan (akılları ve) kalpleri olup da bunlarla (gerçeği)
anlamayan, gözleri olup da bunlarla (doğruları) görmeyen, kulakları olup da
bunlarla (hakikati) işitmeyen (kısacası iradesini inkârdan yana kullananlardan)
nicelerini cehennemlik yapmışızdır. İşte bunlar (insan olmanın hakkını
vermedikleri için) hayvanlar gibidir; hatta (bozulmada sınır tanımadıkları için
hayvanlardan) daha da aşağıdadırlar. Gaflet bataklığında yüzenler de işte
bunlardır. (Bu gafletten kurtuluşun yolu şu gerçeğin bilinmesine bağlıdır.)”
(Kur’an Bana Ne Diyor? Veli Tahir Erdoğan)

     “…Sırf cebir
tarikiyle (yoluyla) ve kendilerinin yaptıkları ve sebep oldukları şeyler hesaba
katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir. Aslında
başlangıçta ‘ahseni takvim’ yani en güzel biçimde yaratılmış, şuur fıtratını
taahhüt etmiş iken sonra ‘esfeli safilin’e düşmüş ve cebren kurtarılmalarına
ilahî meşiyetin ilgisiz kalmış olması bakımındandır…

     “Bunlar irade ve
hürriyet sahibi oldukları zaman taahhütlerini yerine getirmeyecekler ve
görevlerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki emaneti, şühudu / şahitleri ve
marifeti / bilgiyi ve diğer güçlerini hak yolunda kullanmayacaklardır…
‘Alçaklığa saplanıp kalacaklar ve heveslerine uyacaklardır.’ İşte o zaman
Allah, onların kalplerini ve ruhsal meleklerini mühürleyecek, hakkı duymak
kabiliyetleri kapanacak, bundan böyle onlara öyle bir yaratılış ve huy verecek
ki, artık sırf cehennemlik olacaklar…

     “Onların kalbleri
vardır. Kendilerine duyacak bir kalb verilmemiş ve fıtrattaki misaka (verilmiş
söze) bağlanmamış değillerdir. Lâkin bu kalblerle fıkıh etmezler, yani işi
derinden derine anlamazlar. Kendi vicdanında duyulması ve farkına varılması
gereken şeye dikkat etmezler, gereği gibi duyup anlamazlar.

     “Gözleri de
vardır, lâkin bunlarla görülecek şeyi görmezler. Kulakları da vardır. Lâkin
bunlarla işitmezler, işitilecek şeyi dinleyip duymazlar. Hasılı Allahın akıl ve
duygu kuvvetlerini insan gibi ve gerektiği şekilde kullanmazlar. İşte bunlar
hayvan gibidirler. Gönüllerinde gözlerinde ve kulaklarında insanlığa mahsus
olan mânâ ve şuur bulunmaz. Hayvan gibi sadece bir gövde ve ses ile insan olunur
sanırlar ve yalnızca görünüş ile ilgilenirler. Veya bütün duyguları ve
idrakleri münhasıran / sırf bu dünya hayatındaki geçim sebeplerine yöneliktir.
Belki bunlar hayvandan da daha aşağı, daha şaşkındırlar. Çünkü en’âm denilen
aşağı canlılar, yaratılıştan ve doğuştan gelen amaçlarından sapmazlar,
seçebilecekleri kadar menfaat(lerini gözetirler) ve mazarratlarını / zarar
göreceklerini seçerler (yani fark ederler), onları elde etmeye gücü yettiği
kadar çaba gösterir, tehlikelerden korunmaya çalışır. Hiçbir uzvunu yaratılış
gayesinin dışında kullanmaz, ileri gitmese de geri de kalmaz, yaratılışını
değiştirmez. Onlar ise aksine gelişmeye ve ebedî mutluluğa aday olan
yaratılışlarından gereği gibi yararlanmazlar, yararlanmak şöyle dursun onun
bozulmasına sebep olurlar da ebedî azaba götüren bir yola girerler. Ve işte
onlar o gafillerin ta kendileridir. Tam anlamıyla gafil diye işte bunlara
denilir. Zira beyinleri ve kalbleri var, fakat şuurları yoktur. Nefislerine
karşı şahit olmuşlardır da kendi özlerinden haberleri olmaz, fıtratlarındaki
misak / söz, yemin ve taahhüdü duymazlar, aldırmazlar. Kendi iç gözlemleriyle
fıkh-ı nefsî denilen kendi iç dikkatleriyle duymadıkları gibi, dışarıdan
gözlerine sokulan âyetlerin, kitabın ve kulaklarına okunan hak kelâmının verdiği
haberlerin şahitliğiyle de duymazlar. Vücud var, vicdan namına bir şeyleri
yoktur. Dini, bir vehim; kitabı bir eğlence; ilahî kelâmı, bir musıki diye
karşılarlar.. İlahî işlerle dünya işleri arasındaki inceliğin farkına varmaz,
kimin kulu olduklarını, neye veya kime tapacaklarını bilmezler. Gönülleri boş
heva, gözleri şekil ve resim, kulakları anlamsız sesler, müsemmasız /
isimlenmemiş isimler peşinde dolaşır durur. Kendilerine kalb, göz, kulak verip
yaratan, yaratılıştan kendilerini rablık mîsakına taahhüt ettiren, Semî
(işiten), Basîr (gören) ve eşi-benzeri olmayan Allah Teala’ya türlü türlü
şirkler (ortaklar) koşarlar, gafletlerinden dolayı Allah’ı anmazlar, anarlarsa
bile O’nun münezzeh / noksanlıklardan uzak, şanına lâyık olmayan isim, sıfat ve
özelliklerle anarlar.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

Taşımalı Eğitim Ve Öğrenci Servisleri

Afyonkarahisar’ın
İşçehisar İlçe’sinde, öğrenci servisinin kaza geçirmesi neticesinde, beş
öğrencimizin vefat etmesi ve birçok öğrencimizin de yaralanması, büyük üzüntüye
ve aynı zamanda da yeni endişelere sebep olmuştur. Öğrencilerimizin ailelerine
başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Malumunuz,
küçük köylerimizdeki öğrenci azalmasından dolayı “birleştirilmiş sınıflar” yerine, müstakil sınıflarda
eğitim-öğretim yapılması için, “taşımalı
eğitim”
uygulanmaktadır. 1990’lı yıllardan beri, birçok köyün öğrencileri,
büyük bir Kasaba’ya, ya da merkez bir okula taşınmaktadır.

“Taşımalı Eğitim” uygulaması
başladıktan sonra, birçok köyümüzde okullar kapandı. Öğretmenden de mahrum
kaldılar. Kapanan köy okul binaları ve lojmanlarının büyük bir kısmı, atıl
durumda zamana dayanamayarak tahrip olup gitti.

Öğrencilerimizi
“birleştirilmiş sınıf” uygulamasından
kurtaralım derken, Türk Bayrağı, bu köylerdeki okul binalarının gönderlerinde
dalgalanmaz oldu. İstiklal Marşımızın söylenemediği bu yerlere, yeniden
öğretmen atanması, minik öğrencilerimizi de yol ve beslenememe riskinden
kurtarmak için, on öğrenciden fazla olan köylerde; 1.2.3. sınıflar taşımaya
alınmadı. Buralara yeniden öğretmen atandı.

“Taşımalı Eğitim”in elbette
yararları büyük. Fakat eksileri de oldu. Taşıma merkezlerinde taşınan
öğrencilerin yeterince beslenememesi, yolların kötü ve taşıma merkezine uzak
olması, öğrenci servislerinin de uygun olmaması vb. sorunlar, öğrenciler
açısından risk oluşturdu.

Burada
en büyük risk, elbette ki taşıma merkezlerine öğrenci taşıyan servislerin durumudur. Öğrenci
servislerinin nasıl olması gerektiği, mevzuatla tüm detaylarına kadar
belirlenmiştir. Servislerin modeli, koltuk biçimi, donanımı, yardımcı
personelin durumu, sürücünün özellikleri, “Taşımalı
Eğitim”
mevzuatına uygun olmak zorundadır. Hat ihaleleri verilirken kayırma
yapılmamalı, şartları uyanlara verilmelidir.

Sonra
da, bu servislerin şartnameye uyup uymadığının, titizlikle denetlenmesi çok
önemlidir. Müfettişlerin teftiş yaptığı dönemlerde, tüm servisler sık sık
denetlenirdi. Şartları uymayanlar servisler, taşımaktan men edilirdi. Eksiklikleri
varsa tamamlatılırdı. Aracın modeli, belgeleri, muayenesi, durumu, fazla
öğrenci alıp almadığı, öğrencileri zamanında getirip getirmediği, öğrencilerin
güvenliğinin sağlanıp sağlanmadığı vb. her husus tek tek incelenirdi.

Bazen
ihalede bir hat’a talip çıkmamaktadır. Öğrenciler mağdur olmasın diye o köyün
minibüsüne mecburen verilmektedir. Bu ve benzeri nedenlerden ötürü uygun
olmayan servisler hatlarda tehlike saçabilmektedir. Ne olursa olsun, öğrenci
sağlığına uygun olmayan, tehlike arz eden araçlar hatlara konulmamalıdır.

Bazen
de ihaleye uygun bir araçla girilip, farklı fakat uygun olmayan araçlarla
taşıma yapılabilmektedir. Bu durumu, taşımanın yapıldığı okul idaresi her gün
denetlemelidir.

2000’
li yıllarda bir servis hattını, “şartnameye
uygun değil”
diye şikâyet etmişlerdi. Müfettiş olarak incelemeye gittim. Gerekli
tespitleri şoför ve okul Müdürüyle birlikte yaptık.

Şikâyet
eden haklıydı. Durumu Milli Eğitim Müdürümüze rapor ettim. İhaleyi veren şefi
çağırttı.  Gerçeği anlattığında, “müfettiş bey yanlışınız var, biz asla mevzuata
aykırı hat vermeyiz”
dedi. Bunun üzerine birlikte ilgili okula gittik. Şikâyetçinin
ve tespitlerimin doğru olduğunu görünce hayretler içinde kaldı. Bu hattı iptal
ettiler.

Çocuklarımız
her şeyimiz, canımız ciğerimiz, geleceğimiz. Bütün çabamız onların sağlığı,
rahatı ve güvenliği için olmalı.

Afyonkarahisar
da kaza geçiren araçta bulunan öğrenciler ve öğrenci velilerinin beyanlarına
göre, zaten kaza geliyorum diyormuş. Öğrenci koltuk kemerleri yokmuş, şoför
kemer bağlamıyormuş, olması gerekenden çok hızlı sürüyormuş, araçta hostes
yokmuş, şoförü birkaç kez uyarmışlar vb. Yani bu servisin, mevzuata uymadığı
halde hatta koyulduğu belli. Eğer denetim olsaydı zamanında önlenebilirdi. Bu
elim olaylar da yaşanmazdı. Ateş düştüğü yeri yakıyor maalesef.

“Taşımalı Eğitim” ülkemizin bir
gerçeği, yapılması gerekir. Öğrencilerimizin daha modern araç gereçlerle
donatılmış müstakil sınıflarda okuması elbette çok güzel. Fakat taşınacak
köylerin ve taşma merkezlerinin tespiti çok iyi yapılmalıdır. Ayrıca:

1.Taşınacak
hattın yolları tehlikeden uzak, bakımlı ve araç trafiğine uygun olmalıdır.

2.Hangi
hatta hangi aracın kaç öğrenci taşıyacağı ihalede tespit edilmektedir. Bu araç
şoförü, ayakta kalan öğrenci kesinlikle almamalıdır.

3.Öğrencilerin
alınacağı noktalara; uygun, sağlıklı, korunaklı ve bakımlı duraklar yapılmalı,
sık sık bu duraklar kontrol edilerek eksiklikleri anında giderilmelidir.

4.Servis
şoförleri, dikkat edecekleri hususlar hakkında önceden kursa alınmalıdır. Bu
kuralların uygulanıp uygulanmadığı, her gün farklı şekilde denetlenmelidir.
(Kemer, hız, hatta geç çıkarak geç kalma, trafik kuralları, yardımcı personel
vb. hususlar)

5.
Taşınan öğrenciler, taşıma merkezlerinde, uygun ortamlarda, sağlıklı şekilde
beslenmeye tabi tutulmalıdır. Mümkünse kumanya yerine sıcak yemek
çıkarılmalıdır.

6.
Hava şartları gözetilerek(karda, yağmurda, fırtınada vb.)öğrenciler yollarda
mağdur edilmemeli, tehlikeye atılmamalıdır.

7.
Mümkün olduğu kadar; anasınıfı ve 1.2.3. sınıflar taşınmamalıdır.

8.
Taşımaya uygun olmadığı, ya da taşıma uygunluğunu sonradan kaybetmiş araç
tespit edildiğinde, yetkili makamlara anında bildirilerek gerekli önlemler
anında alınmalıdır.

 

Keşke
her çocuk, en yakınındaki okulda ve çok iyi şartlarda okuyabilse. Bu her zaman
mümkün olmamaktadır. Öyleyse yetkili makamlar, çocuklarımızın okuduğu ve
bulunduğu ortamları iyileştirmeli, biricik öğrencilerimizi de koruyup
kollamalıdır. O nedenle eğitime yapılan yatırımlar boşa gitmez. Yarınımızı hep
beraber dizayn etmeliyiz.

Çocuklarımız
her şeyin en güzeline layık. Bu güzellikleri onlara sağlarsak mutluluğumuza da
katkıda bulunmuş oluruz.

Tüm
öğrencilerimize ve öğretmenlerimize; sağlıklı, güvenilir, huzurlu ortamlarda,
sevgiye dayalı, verimli ve kesintisiz bir eğitim öğretim yılı diliyorum
efendim.

Sevgiyle
kalın…

Türkiye, Ege’deki Yunan İşgaline Neden Seyirci Kalıyor? Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Emekli Kurmay Albay ÜMİT YALIM Açıklıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Yunanistan’ın, Ege Denizi’nde
milletlerarası antlaşmaları ve milletlerarası hukuku yok sayarak devlet
uygulamaları yaptığı hususunda beyanlarınız var. Asıl sorulara geçmeden önce
konunun uzağında bulunanlar için bu adalarla alâkalı olarak özet şeklinde
açıklama lütfeder misiniz?

Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım: Bu adalar;
Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara ve Bozbaba
olmak üzere toplam 9 Ada’dır.

Kuzey Ege
Adalarının hukukî statüsü 13-14 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı ve
1923 Lozan Antlaşması’nın 12 ve 13. maddeleri ile belirlendi.

Çetinoğlu: Hangi devletler
efendim?

Yalım: Almanya,
Avusturya-Macaristan, İngiltere, İtalya, Fransa ve Rusya

Çetinoğlu: Adaların
başlangıçtaki statüsü nasıldı?

Yalım: Yunanistan’a
adaların egemenliği değil, sâdece kullanma hakkı yâni zilyetlik (possession)
verildi. Adaların mülkiyeti ile deniz yetki alanları ve hava sâhası Türkiye’de
kaldı.

Çetinoğlu: Yunanistan’ın
anlaşma metninin dışına çıktığı sâbit mi?

Yalım:
Bakanlıklara
ve Genelkurmay’a ilmî danışmanlık yapan Ali Kurumahmut’un yazdığı kitapta ve
Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı, Prof. Dr. Sevin Toluner ile Deniz Bölükbaşı’nın
kitaplarında da Yunanistan’a adaların egemenliği değil, sâdece kullanma hakkı
yani zilyetlik (possession) verildiği yazılmıştır. Adalar, gayri askerî statüde
olup Yunanistan, adalarda ve etrafındaki deniz yetki alanlarında askerî
tatbikat yapamaz.

Savunma Bakanı
Hulusi Akar ve Bakanlık, sâdece Doğu Ege Adaları’nın Gayri Askerî Statüde
olduğunu ve silahlandırıldığını vurguluyor. Ancak adaların hukukî statüsünü
görmezden geliyor.  

Türk Savunma
Bakanlığı’nın bu duruma seyirci kalması dikkat çekiyor.

Çetinoğlu: Zilyetlik
hakkının verilmesine rağmen Türkiye’nin adalar üzerindeki hakları nelerdir?    

Yalım: Mevcut durum
itibâriyle, söz konusu 9 Ada’nın mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta
sahanlığı, münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ve hava sahası
Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Yunanistan, Altı Büyük Devler Kararı ve Lozan
Antlaşması’nın 12 ve 13. Maddelerini ihlal ettiği için anılan adalar üzerindeki
kullanma hakkını kaybetmiştir. Türkiye’nin adaları geri sisteme hakkı vardır.

Çetinoğlu: Sizin
beyanlarınız basın organlarında yer aldı. Yetkili şahıs ve mercilerin tutumu ne
oldu?

Yalım: 03 Ekim 2021’de
düzenlenen Millî Savunma Bakanlığı (MSB) Basın Bilgilendirme Toplantısı’nda,
denizlerimizdeki hak alâka ve menfaatlerimizin korunduğu belirtilmiştir. Ancak,
Yunan Deniz Kuvvetleri, PARMENION-21 Tatbikatı kapsamında, 29
Eylül 2021’de, Sakız Adası’nın karasularında askerî tatbikat icra etti. Yunanistan’a
kullanma hakkı verilen Sakız Adası, 1914 Altı Büyük Devlet Kararı ve 1923
Lozan Antlaşması’na göre Türk Adası olup etrafındaki karasuları da Türk
Karasuları’dır
. MSB ve Türk Deniz Kuvvetleri, Yunan Deniz Kuvvetleri’nin
Sakız Adası Türk Karasuları’nda askerî tatbikat yapmasına seyirci kalmıştır.

Çetinoğlu: Basında yer
alan haberlere göre askerî tatbikat yapan gemiler, tatbikatın son gününde
sahayı terk etti. Bunun dışında ne gibi gelişmeler yaşandı?

Yalım: Sakız Adası’nda
icra edilen PARMENION-21 Tatbikatı’na Yunan Savunma Bakanı ve
Komuta Heyeti ile birlikte Savunma Bakanı Yardımcısı Nikolaos Chardalias
da katıldı.

Chardalias, 29 Eylül
2021
’de İzmir Koyun Adası’na askerî helikopter ile gelerek adada
görevli Yunan askerlerini denetledi. Denetleme haberi Yunan Savunma Bakanlığı
Resmî İnternet Sitesi’nde yayımlandı.

Chardalias, 2004’ten beri
Yunan işgali altında olan İzmir Koyun Adası’nda, işgalci Yunan askerleri ile
birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı. Yunan bayrağının altında
Türkiye’ye meydan okuyan Chardalias, İzmir / Karaburun’u arka fon olarak
kullandı. Chardalias, Yunan Askerî Üssü’nde yaptığı denetleme sonrasında
İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı Georgios Daniil ile buluştu.

Chardalias, İzmir Koyun
Adası’nda Türkiye’ye meydan okurken aynı gün Yunan Milletvekili Vasillis
Ypsilantis
de 2004’ten beri Yunan işgali altında olan Aydın Eşek Adası’na
geldi. Ypsilantis’in ziyareti Yunan basınında yayımlandı.

Ypsilantis, Aydın Eşek
Adası’nda, Belediye binasının önünde, Yunan ve AB bayraklarının altında
Belediye Başkanı Evangelos Kottoros ve diğer yetkililer ile birlikte
egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

Çetinoğlu: Gösterilerin
bir mânâsı olmalı. Devamında daha fazla rahatsız edici durumlarla karşı karşıya
gelebiliriz. Gösterdiğimiz tepkinin yeterli olmadığı söylenebilir mi?

Yalım: Verilen somut
örnek ve belgelerden anlaşılacağı üzere, Millî Savunma Bakanlığı’nın,
“Yunanistan’ın hukuka aykırı, provokatif ve
saldırgan tutumuna karşı mütekabiliyet kapsamında sâhada gerekli karşılık
verilmektedir”
söylemi gerçeklerle bağdaşmıyor. Bakanlık,
adalarımızdaki Yunan işgaline seyirci kalıyor ve sâhada Yunanistan’a karşılık
vermiyor.

Çetinoğlu: ‘Problem çıkarmayalım’ düşüncesi, daha
büyük problemlere çıkarılmış dâvetiye olabilir mi?

Yalım: Savunma
Bakanlığı, Yunanistan’a karşılık vermezse işgale meşruiyet kazandırmış olur.

Çetinoğlu: Aksaklık
nereden kaynaklanıyor?

Yalım: 2016 Yılına
kadar
Yüksek Askeri Şura (YAŞ)’nın yapısı Başbakan ve Savunma Bakanı’ndan oluşan 2 siyasetçi ile
11 general/amiral’den oluşuyordu. 2016’da yapılan değişiklikle YAŞ’ın siyasetçi
kadrosuna Başbakan/CB Yardımcıları, Adâlet, Dışişleri ve İçişleri Bakanları
eklenerek siyasetçi sayısı 6’ya çıkarıldı. Asker sayısı 4’e düşürüldü.
Çoğunluğu siyasetçilerden oluşan şura,
Yüksek
Siyasi Şura
’ya dönüştü. Ancak, şura’nın adı Yüksek Askeri Şura olarak
kaldı.

Çetinoğlu:
Hassasiyetiniz her türlü takdirin üzerinde. Ümit edilir ki uyarıcı olur. Genel
mâhiyetteki değerlendirmenizle röportajımızı bitirebilir miyiz Albayım?

Yalım: YAŞ’ta
çoğunluğun siyasetçilere geçmesi ve YAŞ’ın siyasallaşması ile birlikte, liyakat
kuralı yok sayıldı ve işgale seyirci kalanlar ödüllendirilmeye başlandı.
Hulusi Akar ve Yaşar Güler’in döneminde,
Yunanistan 4 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını daha işgal etti.
Akar, Savunma
Bakanlığına,
Güler de Genelkurmay Başkanlığı’na atanarak ödüllendirildi. Ege Ordusu Kurmay
Başkanlığı döneminde işgale seyirci kalan
Musa
Avsever
  Korgeneral
ve Orgeneral rütbelerine terfi ettirilerek Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na
atandı. Ege Ordusu Komutanı
Ali Sivri’nin döneminde 2 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı işgal edildi. Sivri, Orgeneral
rütbesine terfi ettirilerek ödüllendirildi. Genelkurmay Plan ve Prensipler
Başkanlığı döneminde işgale seyirci kalan
Yavuz
Türkgenci
, görev süresi uzatılarak ödüllendirildi ve 3. Ordu
Komutanlığı’na atandı. 

     Tayyip
Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Askeri Şura, işgale seyirci kalan generalleri
ödüllendiriyor. Ödüllendirilen generaller, işgale seyirci kalmaya devam ediyor
. Peki, bu vatanı kim savunacak? Vatan topraklarına kim sâhip çıkacak?
Yunan işgali altında bulunan 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’ndaki Yunan,
Bizans ve AB bayraklarını kim indirecek? Vatan topraklarındaki 6 bin Yunan
askerini kim def edecek?

     Millî Savunma Bakanı Hulusi
Akar
07 Ekim 2021’de, Deniz Harp Okulu Eğitim Öğretim Yılı Açılış Töreni’nde yaptığı
konuşmada,
‘Koyun Adası’na kadar gelip tatbikat yapmak
tahrik değildir de nedir
?’
diye konuştu.
Ancak, Akar, Koyun Adası’nın 2004’ten beri işgal altında olduğunu söylemedi.
Savunma Bakanlığı şikâyet makamı değil icra makamıdır. Bakan’ın görevi
adalarımızdaki işgali sona erdirerek Yunan ve Bizans bayraklarını indirmek ve
yerine Şanlı Türk Bayrağımızı çekmektir.  

https://www.dho.edu.tr/sayfalar/00_Anasayfa/00_Duyurular/20211008_Acilis/faaliyet.html#main_slider_01/0

https://www.haber7.com/guncel/haber/3148950-son-dakika-bakan-akardan-koyun-adasindaki-skandal-poza-sert-tepki

https://www.sozcu.com.tr/2021/gundem/skandal-poza-tepki-tahrik-degil-de-nedir-6697938/

ÜMİT YALIM

1959 yılında Malatya / Yeşilyurt’ta
doğdu.  1976 Yılında Kuleli Askeri Lisesi’nden,
1980 yılında Kara Harp Okulu İnşaat Mühendisliği Bölümünden, 1990 yılında
Kara Harp Akademisi’nden, 1996 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun
oldu. 1997 yılında İngiltere / Londra’da bulunan Savunma Lisan Okulu (Defence
School of Languages)’nda İngilizce eğitimi aldı.

 

Piyade Subayı olarak, Komando ve Hava
İndirme birliklerinde Takım ve Bölük Komutanı olarak, Kurmay Subay olarak, İç
Güvenlik Tabur Komutanı, Tugay, Tümen ve Ordu Komutanlığı Karargahları ile
Genelkurmay Başkanlığı Karargahı ve Milli Savunma Bakanlığı’nda Karargah
Subayı olarak görev yaptı.

 

2000 Yılında Bosna Hersek /
Saraybosna’da konuşlu SFOR / NATO Karargahı’nda Karargah Subayı olarak,
2001-2003 Yılları arasında Ürdün / Amman’da Askeri  Ataşe olarak, 2003-2005 Yılları arasında
Kara Kuvvetleri Lisan Okulu Komutanı olarak görev yaptı.

2006-2009 Yılları arasında
Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda; Harbe Hazırlık ve Harekat İhtiyaçları
Şube Müdürü, Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekat Merkezi Amiri, Ortadoğu ve
Afrika Şube Müdürü olarak görev yaptı.

 

2009-2010 Yılları arasında Milli
Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri olarak görev yaptı ve 2010 yılında emekliye
ayrıldı.

 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası
İlişkiler alanında doktora çalışması yapan Ümit Yalım’ın yazı, makale ve söyleşileri
değişik dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır.

 

 

(Röportajın yapılmasına vesile olan Aziz ve Muhterem Dostum
CELAL ÖCAL Beyefendi’ye teşekkür ederim.) 

Derdin Devâsı Tabiat

Kırgızistan
Türklerinden Dr. Anarhan Nadirova,
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 302 sayfalık eserinde Tibet hekimliğinin
sırlarını açıklıyor. 

Türk Dili ve
Edebiyatı Anabilim Dalı emekli öğretim üyesi, Atatürk Kültür Merkezi
(1993-2001), Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu (2000-2009) eski
başkanlarından Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural uzunca takdim yazısına,  ‘Târih
İnsanlık Bilgisidir
’ diyerek başlıyor, ‘Kültür
kavramına ilişkin cümleler
’ ile devam ediyor ve ‘Kültürün yapı taslarından sağlık’ hakkında dikkate değer bilgiler
sunduktan sonra ‘Hekimlik / Tabiblik / Şifâcılık / Emcilik’ başlığı altında;
klasik ve halk tıbbı konusunda okuyucuyu bilgilendiriyor.

Genleri
değiştirilmiş gıdalarla beslenen ve hava-çevre kirliliğine mâruz kalan
insanların, husûsen belli bir yaştan sonra karşılaştığı problemler her geçen
gün biraz daha artıyor. Kimyevî / laboratuvar ürünü ilaçlar bâzı problemleri
kısmen veya tamâmen gideriyorsa da, yan etkilerle yeni problemlere dâvetiye
çıkarıyor. Çözüm: Alternatif tıp / nebâtî ilaçlar…

Halk tıbbı ile
halk ozanı arasında bilinmeyen bir bağ var ki, Urfalı halk ozanı Kazancı Bedih
(1929-2004): ‘Mevlâm birçok dert vermiş /
Berâber derman vermiş
’ diyor.

Tabiat
zengindir, tabiat cömerttir. Bu değişmez kaidenin ürünlerini insanlığın
hizmetine sunmak için Kırgızistan’da, Tibet’te Kazan’da Kazakistan’da ilmî
araştırmalar yapan Dr. Anarhan Nadirova,  ‘Derdin
Devâsı Tabiat
’ isimli eserinde harika bir gıda maddesi olan balın, sihirli
özelliklerinden başlamak suretiyle şifâlı bitkilerin yetiştirilmesi,
toplanması, kurutulması, muhafazası ve ilaç yapılması konularını ilim titizliği
ile ve şifâ olarak insanlığın istifadesine sunuyor. Hangi bitkiler, hangi
dertlerin devâsıdır? Sorusunu geniş bir şekilde cevaplandırıyor. Gençlik ve
güzellik tutkunu bayanlara yüz bakımı, şişmanlıktan şikâyet edenlere, zayıflama
formülleri; saç el ve ayak bakımı için sırlı bilgiler, losyon yapımının püf noktaları
ve daha nice bilgiler anlaşılabilir ifâdelerle ve kolay uygulanabilir
târiflerle sayfalarda yer alıyor. 

Eserden
tadımlık bir ölüm:

Fitoterapi
(bitkiyle tedâvi) klâsik tıbbın yeni adıdır. Kimya terapisine olan güvenin
azalmasından sonra tıp, şifâlı ot, bitki, hayvanî maddeler ile tedâvi etmenin
yararına daha çok ilgi gösteriliyor.

Fitoterap,
hastalığı değil hasta insanı tedâvi eder. Bundan dolayı bu işte önceden
düzenlenen şema veya şekillere ihtiyaç duyulmaz. Ama bazı durumlarda, bunların
yardımının dokunduğu tartışılmaz.  Çünkü
şifâlı bitkiyi değil, insanı tanımak, insan organlarının fonksiyonunu derinden
bilmek, fitoterapide temel problemdir. Öncelikle hastanın kan grubunu, ne
zaman, nasıl hastalığa uğradığını bilmek önemlidir. Özetle insan organlarının
durumunu tam olarak tespit ettikten sonra, şifâlı bitki ile tedâviye başlamak
doğru olur. Modem tıp ve halk hekimliğini iyi bilen, şifâlı otların ve
bitkilerin özelliklerini kısa sürede kavrayabilen uzmanın bu işe karışması
şarttır. Sayısız şifâlı bitkiler arasından hastalanan organizmaya yararlısını
bularak, tedâvi yolunu tespit etmek, büyük sorumluluk isteyen bir iştir. Sâdece
şifâlı bitkilerin özelliklerini iyi bilen uzman, organizmaya hangi ilacın
gerekli olduğunu kesinlikle tespit edebilir.

İnsan organizması,
başı sonu bilinmeyen evren gibidir; onu tam olarak incelemek mümkün değildir.
Buna rağmen, insanların sağlam, mutlu, morallerinin iyi olması için, hayat
bekçileri olan hekimler, elinden gelen çabayı harcamaya hazır durumdadırlar.
Ot, bitki, hayvan eti ile tedâvinin geleceği büyüktür.

Yıllardır değer
verilmeden günümüze kadar gelmiş halk hekimliğinin büyük yararı modem tıp
tarafından ispatlanmıştır.

‘Ekler’
bölümünde şifâlı çay bitkileri ile tedâvi ettiği rahatsızlıklar, sinir sistemi
tedâvisinde kullanılan bitkilerle hazırlanacak karışımlardaki miktarlar, sindirim
sistemine faydalı çaylar, iştah açıcılar, safra sökücüler, solunum sisteminin
tedâvisi, kalp-kan-damar sisteminde kullanacak karışımlar hakkında bilgiler
var. Birinci hamur kâğıda basılı son sayfalarda şekiller ve resimler yer
alıyor.

LA
KİTAP:

Strazburg Caddesi Nu: 29/l Sıhhıye, Ankara Telefon: 0.312-231 06 60 e-posta:
info@lakitap.com // www.lakitap.com 

 

Dr. ANARHAN
NADİROVA

     1952 yılında Kırgızistan’ın Calalabat
şehrinde doğdu. Ortaöğretimini tamamladıktan sonra 1976 yılında Kırgız Devlet
Tıp Üniversitesi’nden mezun oldu. Kendi dalında değişik enstitülerde staj
yaptı ve araştırmalarda bulundu.

     Moskova Uygulamalı Endokrinoloji ve
Hormonlar Kimyasal Enstitüsü’nde (1981-1983) ilmî staj, Tibet’te Lhasa
şehrinde tıbbi uzmanlık alanında (1983-1985) eğitim ve staj, 1991’de Kazan
Enstitüsü’nde de ilmî staj yaptı. 1998 yılına kadar Kazakistan Enstitüsü’nün
Bişkek’teki merkezinde Doğu Tıbbı bölüm başkanı olarak çalıştı. 1998’de hâlen
başkanlığını yaptığı milletlerarası İbn-i Sina (AVICENNA) Merkezi’nin
başkanlığına seçildi.

     Aynı zamanda Türk Dünyâsı Kadınlar
Kongresi Kırgızistan Temsilcisi olan yazar Milletlerarası Fitomerkezi Başkan
Yardımcısı olarak Kırgızistan’da yüzlerce doktora fıtoterapi dalında uzmanlık
eğitimi ve sertifika verdi.

     Yazar hâlen Kırgızistan’da yaşamakta ve
görevlerine devam etmektedir.

     Yazarın Yayınlanan Eserleri:

     1-Derdin Devası Tabiat – Tibet
Hekimliğinin Sırları, Ankara, 2000; Üçüncü Baskı Ankara, 2021

     2-Bal Mucizesi ve Şifalı Otlar, Bişkek,
2009.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

Balıkesir
Üçüncü Türk Müziği Sempozyumu Bildirileri Kitabı

Balıkesir Büyükşehir
Belediyesi ile Balıkesir Üniversitesi’nin katkılarıyla yayınlanan 16,5 X 24
santim ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı 260 sayfalık kitap, Balıkesir Türk
Müziği Korosu Şefi Bestekâr Sıtkı Sâhil ve Dr. Öğretim Üyesi Göktan Ay
tarafından yayına hazırlanmıştır.

Eser; Balıkesir Büyükşehir
Belediyesi Başkanı Yücel Yılmaz, Balıkesir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlter
Kuş, Düzenleme Kurulu Başkanı Sıtkı Sâhil’in protokol konuşmalarının
metinlerinden sonra Balıkesir Türk Müziği Korosunun Tarihçesi ile başlıyor.
Göktan Ay’ın, toplantıya Şeref Misâfiri olarak katılan Ahmet Özhan ile yaptığı
söyleşi metniyle devam ediyor. Ahmet Özhan’dan dikkat çeken cümleler: ‘Osmanlı bizim ceddimiz. O dönemin şartları
ile pâdişahlar bestecileri özendirmiş, desteklemiş, mükâfatlandırmış, kendileri
de beste yapmışlardır. Millet olma gelişmesi, geçmişle birlikte olur
.

Ve Ahmet Özhan’dan bir
hâtıra: ‘Konser sonrası sakallı-nur yüzlü
bir dede geldi; ‘Biraz önce ilâhi okuyan sen miydin
?’ Dedi. ‘Bendim’ dedim. ‘Senin elini öpecem’ deyince, ‘Olur
mu, ben senin elini öpeyim
.’ Dedim. Dede: ‘Bir ilâhî okumak için şu karşıdaki dağlarda bulunan mağaraya giderdik,
kimse duyumasın diye. Şimdi sen ilâhî okuyon, hem de Allah diye diye. Nasıl
senin elini öpmem
’ dedi. Mânidar ve ibret verici bir diyalogdu.

Sonraki sayfalarda
Şanlıurfa’da faaliyet gösteren Şanlıurfa Kültür Sanat Araştırma Vakfı ŞURKAV,
Fasıl Mûsıkîsi, Cumhuriyetten sonra kurulan mûsikî cemiyetlerinin kültür
kimliğine etkisi konulu makaleler, Göktan Ay’ın; Sivil Toplum Kuruluşları ve Sanat-Kültür üzerine inceleme yazısı,
‘Türk Müziğinin Yaşatılmasında ve Geliştirilmesinde Halk Eğitim Merkezlerinin
Etkileri ve Sonuçları’ başlıklı Hülya Narsap ve Fulya Soyata’nın raporu, Kaya
Ulaş’ın ‘Türk müziğinin Yaşatılmasında
STK’ların Rolü
’ başlıklı incelemesi, Eyüp Mûsıkî Vakfı, Elazığ Dernekler
Federasyonu, Doç. Dr. Süleyman Doğan’ın Milletlerarası Mevlâna Vakfı, Prof. Dr.
Uğur Türkmen’in Kültür ve Tanıtım Vakıfları hakkındaki makaleleri yer alıyor.
Diğer makalelerin yazarları: Uğur Türkmen, Fakı Can Yürük, Muzaffer Soner
Yılmaz, Vural Yıldırım, Yunus Emre Uğur.

Son bölümde ise
Sempozyumun ve Konserin Fotoğraf Albümü yer alıyor. 

2021 yılında Balıkesir’de
basılan kitabın temin edilebileceği adres belirtilmemiştir.

 

Bilge Türk –
Tonyukuk

Bilge
Tonyukuk
, 663-725 yılları arasında yaşamış Türk kumandan,
devlet adamı, târihçi ve yazardır.

Hüseyin
Adıgüzel
, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık
eserinde, Koreli bir öğrencinin hazırladığı doktora tezini esas alarak
Tonyukuk’un hayatını, kahramanlıklarını, devlet adamlığını ve Göktürkleri cihan
devleti hâline getirişini, roman şeklinde okuyucuya sunuyor.

Tonyukuk en büyük hizmeti de, ülkesinde Budizm
inancını yasaklamış olmakla gerçekleştirmiştir. O’na göre Budizm insanları
atâlete sevkeder. Türkler ise hareketli insanlardır. Savaştan savaşa koşarlar.
Oturmak ve beklemek, onları esir olmaya sürükler. Türkler esir olarak
yaşayamazlar.

Günümüz Türk gençleri içerisinde vatanını milletini
sevmeyi en yüce duygu, ona hizmet etmeyi en ulvî vazife bilen, bayrağını ve
toprağını canından çok seven pek çok genç var. Fakat daha fazlası, rahat ve
geniş imkânlar içerisinde yaşamayı, ‘milletim
nev-i beşer, vatanım ruy-i zemin
’ düşüncesini benimseyen mânevî değerlere
bağlı gibi görünen, ancak makam-mevki hayaliyle yaşayan, maddî değerleri tercih
etmeye hazır gençlerin sayısı daha fazla. Ve giderek de çoğalıyorlar. Onlara
Türklük ruh ve şuurunu aşılayacak, geliştirecek, frenklerin tâbiri ile motive
edecek eserler yeterli ölçüde değil. Bu kısırlık içerisinde âcizleşen gençlere
Hüseyin Adıgüzel’in Bilge Türk / Tonyukuk isimli eseri iyi gelecek.

Eserin Aralık 2020’de yayınlanan üçüncü baskısının
son sayfalarında Bilge Tonyukuk adına dikilen âbidelerin üzerinde bulunan
yazılar, günümüz Türkçesine çevrilerek verilmiştir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.
Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86
86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

İstanbul Türklüğünün Muhafazası İstanbul’un Kimlik Ve Güvenlik Endişesi (1918-1941)

Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim dalı öğretim Üyesi Doç. Dr. Ramazan
Erhan Güllü
, Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından İkinci Dünya Savaşı
yıllarına kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dâir endişe ve beklentilerini, 13,5
X 21 santim ölçülerindeki 289 sayfalık eserinde açıklıyor.

Müellifin diğer eserleri: *Gaziantep
Ermenileri – Sosyal Siyâsî ve Kültürel Hayat
. *Ermeni Meselesi ve İstanbul Ermeni Patrikhânesi (1878-1923) *Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum /
Ortodoks Patrikhânesi (1921-1923)
*Türkiye’de
Gayrimüslümlerin Yönetimi (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e)

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp olarak ayrıldığı gibi
savaş sonrası Türkler, Anadolu ve İstanbul’da varlıklarını devam ettirememek
tehlikesiyle karşı karşıya klmışlardı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından
kısa süre sonra İstanbul’un fiilen işgali, Türklerin İstanbul’a dâir
endişelerini arttırmıştı. Bu işgal ile neler hedeflenmişti? Maksat İstanbul’u
tamamen Türk idâresinden çıkaracak bir süreci başlatarak Türklerin İstanbul ve
Anadolu’daki hâkimiyetine son vermek miydi? Barış Antlaşması imzalanana kadar,
savaştan mağlûp çıkmış Osmanlı idâresini kontrol altında tutmak mıydı? İşgalle
beraber bu soruların cevaplarını arayan Türk kamuoyunda, İstanbul’a ve
İstanbul’da yaşayan Müslüman/Türk ahalinin geleceğine dâir ciddî endişeler
bulunmaktaydı. Müttefik devletlerin kısa süre içinde ateşkes şartlarına aykırı
uygulamaları, imzalanacak barış antlaşmasında da Türkler lehine bir sonuç
çıkmayacağını göstermişti. Nitekim İtilaf Devletleri’nin tasarladıkları barış
metni, Sevr Antlaşması olarak masaya getirilecekti. Mustafa Kemal Paşa
liderliğinde yürütülen Millî Mücâdele’nin askerî başarıları, bu antlaşmayı
hükümsüz kılmıştı. Mütareke süresince Millî Mücadele yanlısı Türk basını,
İstanbul’un Türk ve İslâm kimliğinin vurgulandığı ve Türk idâresinin devamının
sağlanmasına yönelik taleplerin dile getirildiği yayınlar yapmıştı. Dönemin
ifâdesiyle ‘İstanbul Türklüğü’nün
muhafazası
’ olarak ifâde edilen bu talepler, farklı sebeplerle İkinci Dünya
Savaşı yıllarına kadar belli dönemlerde gündeme gelmeye devam etmişti.

Doç. Dr.Ramazan Erhan Güllü’nün eserinde, Mondros Mütarekesi’nden İkinci
Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dair endişe
ve talepleri incelenmektedir.

Eserin son bölümünde ’Ek’ olarak 22 adet belge; Yunus Nâdi’nin, Fâlih
Rıfkı Atay’ın, Ahmet Emin Yalman’ın, Yâkup Kadri Karaosmanoğlu’nun, İsmâil
Müştak’ın, Ercüment Ekrem Talu’nun makaleleri ve İkdam Gazetesi imtiyaz sâhibi
ile dönemin gazetelerinde, başmakale olarak yer alan imzâsız yazılar vardır. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-GÖLGE:
Michael
Morpurgo –İpek Güneş Çıgay / Tudem Yayıncılık

 2-EYÜP: Vecdi Bürün / Boğaziçi Yayınları.

 3-TİMURLENK ve ÜÇ BOZATLI: Ziya Şâkir / Akıl
Fikir Yayınları.

4- DEVLET-İ
ALİYYE –
OSMANLI
DEVLETİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: Halil İnalcık / İş Bankası Kültür Yayınları. 

5-KESKİN
NIŞANCI:
Cem
Selcen / Doğan Kitap.

 

DERKENAR:

ATİLLA
İLHAN’DAN BİR FRANSA HÂTIRÂSI (Hangi Batı?
İsimli
Eserinden)

Edebiyatçı, şâir, mütefekkir ve gazeteci Atilla İlhan
Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile
getiriyor:

Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık.’ Kral 1. François ‘nın, uğradığı
Cermen yenilgisinden sonra, Kanûnî Sultan Süleyman‘dan yardım istediğine
inanmıyorlar. Marsilya ‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala
yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler. O
zaman:

-Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim! dedim.

İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni
kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘Safa
geldiniz
!’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. Öğrencilere
dönüp:

-Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir. dedi.

Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir
kitap çıkarıp göstermek mecbûuriyetinde kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun,
sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’
diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;

-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!
…

Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:

-Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız? diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ ni izâha çalışıyorum,
Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…

Meğerse neymiş?..

Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze
başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:

‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Ona göre
böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan
toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavî
olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde
ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça
olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…

Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken,
Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa;
Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken,
dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak
şey yok; veya asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp
kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini
anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet
sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!…

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek
sordum:

-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne
olur?

Devlet Covid-19 Aşılarını Zorunlu Kılabilir mi?

Öncelikle şunu belirteyim, bu yazı aşı
olup olmamanız gerektiğine dair bir yazı değildir. Zira ben bir hekim değilim
ve bu konuda hüküm ifade etme sadece hekimlerin, o da yalnızca bu alanda uzman
olan hekimlerin hakkıdır. Bu yazı, devletin veya kamu otoritesinin Covid-19
aşılarını zorunlu kılıp kılamayacağına dair tamamen “hukuki” görüşümden
ibarettir.

 

Covid-19 salgının ilk yılının sonuna
doğru aşıların bulunmuş olması sonucu ikinci yılı aşı tartışmalarıyla geçirdik.
Tartışmalar önce “neden Biontech değil de Çin aşısı oluyoruz?” seyrinde devam
etti, Biontech aşılarının gelmesiyle birlikte ise “bu aşı değil mRNA, Çin aşısı
klasik aşı yöntemiyle üretildiği için daha güvenli” ifadeleriyle beyan etti.
Günün sonunda ise “aşı karşıtı” diye bir kavram literatürün ortasına geldi
oturdu. Bir kısım kişiler gerçekten bilimsel mahiyetteki endişelerle ancak
ciddi bir kısım kişiler ise “bize çip takacaklar” şeklindeki saçma sapan komplo
teorileriyle aşıya karşı olduklarını ifade ediyorlar. Aşıya tamamen bilimsel
mahiyetteki endişelerle karşı olan kişilere saygı duyduğumu ve bu kişilerin
endişe ve itirazlarının aşının gelişimi konusunda son derece önemli ve değerli
olduğunu da özellikle vurgulamalıyım. Sonuçta bârika-i hakikat müsâdeme-i
efkârdan doğar.

 

Aşılama konusunda beklenilen hedefin
tutturulamaması sonucunda aşı olmayı fiilen zorunlu hale getiren bir takım
uygulamaların getirilmeye başladığını görmekteyiz. Aşı olmayan ve PCR testi de
yaptırmayan kişilerin statlara alınmaması, bazı üniversitelerde öğrencilerin
kampus alanına ve öğrenci yurtlarına alınmamaya çalışılması, bir kısım özel
sektör işverenlerinin işçileri kabul etmeyeceklerini açıklaması gibi
uygulamalar bu tür fiili zorlamaların birkaç örneği sadece. Hatta bir kısım
mülki amirlerin son derece ileri giderek maiyetindeki memurlara “aşı olmayanı
kelepçeletir öyle aşı yaptırırım” şeklinde külhanbeyi tavrı gösterdiklerine de
şahit olduk. Peki, aşı olmayan kişilere bu tür fiili yaptırımlarda
bulunulabilir mi?  Başka bir ifadeyle
devlet veya kamu kurumları vatandaşlar için aşıyı zorunlu kılabilirler mi?

 

Zorunlu Aşı Meselesinin Hukuki Yönü

 

Her birey vücut bütünlüğünü koruma,
başka bir ifadeyle kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunma ve karar verme
hakkına sahiptir. Öte yandan Anayasanın 17/2 maddesinde “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi
tutulamaz”
denilerek bireyin vücut bütünlüğünü koruma hakkına bir sınırlama
getirilmiştir. Anayasanın ilgili hükmüne göre tıbbi zorunluluk söz konusuysa ve
bu zorunluluktan dolayı kanuni bir düzenleme de yapılmışsa bireyin vücut
bütünlüğüne dokunulabilir.

 

Aşı uygulaması da bireyin vücut
bütünlüğüne yönelik bir müdahaledir ve kanuni düzenleme getirilerek zorunlu
kılınabilir. Ancak mevzuatta hali hazırda Covid-19 aşılarının zorunlu olduğuna
ilişkin bir kanuni düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla hiçbir kamu kuruluşu
ne kendi personelini ne de vatandaşını aşı olmaya zorlayamaz, öyle kelepçe
takıp aşılatamaz.

 

Tabi yukarıda ifade ettiğimiz hukuki
yoruma “ama Umumi Hıfzıssıhha Kanunu var, o kanuna göre aşı zorunlu
kılınabilir” diye itiraz edecek aklı evveller çıkabilir. Hemen cevaplarını
peşin peşin vereyim; Evet bizim hukukumuzda aşıyı düzenleyen bir kanun vardır
hatta aşıyı düzenleyen tek kanun 1930 yılında yürürlüğe giren 1593 sayılı Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu’dur. Ancak Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda zorunlu kılınan tek
aşı çiçek aşısıdır. Çiçek aşısı dışındaki hiçbir aşı için kanuni bir zorunluluk
getirilmemiştir.

 

Covid-19 aşısı ise, ne Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu’nda ne de başka bir kanunda zorunlu aşı olarak öngörülmemiştir.
Bunun da sonucunda Covid-19 aşısı hukukumuzda ancak rızaya dayalı olarak uygulanabilir.

Kişiye rızası dışında Covid-19 aşısı uygulanması veya uygulanmaya
çalışılması Anayasa ile korunan vücut bütünlüğü dokunulmazlığı hakkı ile buna
dayalı olarak maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının
ihlalidir.

 

Nitekim kanuni düzenleme olmadığı için
Covid-19 aşısının zorunlu kılınamayacağı hususuna ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin
de pek çok emsal kararı bulunmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 1. B.
23.03.2016 tarihli 2013/7246 esas numaralı, Anayasa Mahkemesi 2. B. 29.06.2016
tarihli 2014/4077 esas numaralı ve Anayasa Mahkemesi 2. B. 21.11.2017 tarihli
2014/5629 esas numaralı kararlarında “genel
ve zorunlu aşı uygulamasına dayanak oluşturacak bir kanun hükmünün mevcut olmadığı”

gerekçesiyle başvurucuların haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.

 

Buradan görüleceği ve tekraren ifade
edeceğimiz üzere Covid-19 aşıları hakkında hali hazırda kanuni bir düzenleme
bulunmadığı için hiçbir resmi ve/veya özel kurum vatandaşları aşı olmaya
zorlayamaz. Aksi durum aşıya zorlanan her bir vatandaş bakımından hak
ihlalidir.

 

Zorunlu aşı uygulaması meselesinin iş
hukuku bakımından etkilerine, aşı olmayan işçinin iş akdinin haklı nedenle
(tazminatsız) olarak feshedilip edilemeyeceği konusuna da bir sonraki yazımızda
değineceğiz.

Vergiden Kaçınan Ve Yurtdışına Para Kaçıranlar

İktidar büyük servetlerin
kimlerde olduğunu, kimlerin servetinin helal kimlerinkinin haram olduğunu,
kimlerin vergi kaçırdığını kesinlikle ve net olarak biliyor.

Bizim Paradise, Panama ve
son olarak Pandora Belgeleri ile öğrendiklerimizin Türkiye’yi alakadar
eden kısmını eminim ki iktidar önceden de biliyordu.

Neden böyle bir kanaatim
var?

Çünkü AK Parti
hükümetlerince 7 defa çıkarılan “Varlık Barışı” yasalarıyla, şaibeli servet
ve vergisiz kazanç aflarının boşuna çıkarılmadığını düşünüyorum.

Yurt dışındaki 200-300
milyar dolar arasında olduğu hesaplanan varlıkların ülkeye getirilip, ekonomiye
kazandırılacağı vaadiyle 2008, 2011, 2013, 2016, 2018, 2019 ve 2021 yılında
uygulamaya giren yasalar çıkarıldı.

Bu yasalarla milyarlarca
dolarlık servet sahiplerine kazancın kaynağını sormama, vergi talep etmeme,
inceleme-soruşturma açmama
taahhüdünde bulundu.

Devletimiz işsiz
üniversite mezunlarının öğrenci iken aldıkları kredileri dahi geri isteyen,
asgari ücretten bile vergi kesen bir devlettir. Fakat yurtdışında servet
biriktiren dolar milyonerlerine “yeter ki yurtdışındaki paralarınızı getirin
vergi istemeyeceğim, kaynağını da sormayacağım” dedi.

“Pandora
Belgeleri”
adıyla sızan milyonlarca belgenin
incelenmesiyle, pek çok ülkedeki ünlü kişilerin servetlerine dair
bilgiler ortaya saçıldı. Türkiye’den 220 ünlü ve zengin kişinin de servetlerini,
vergi cennetlerinde kâğıt üstünde kurulu şirketler üzerinden, transfer ettiği
ve vergi kaçırdığı anlaşıldı.

Pandora Belgelerinde, Türkiye’den
ismi geçen
220 ismin önemli bölümünün iktidara yakın yandaş
müteahhitler, medya patronları
olması çoğumuzu hiç şaşırtmadı.

Bunlar Hazine ve gelir
garantili KÖİ (kamu-özel iş birliği) projelerinden devasa servet edinenler. Kamu
İhale Kanunu
’nun olağan yöntemleri yerine, Saray’dan paylaştırılan projeleri
olağanüstü kârlarla yapıp işletenler. Kamu bankalarının milyarlarca
dolarlık kredilerinden
beslenerek medya ve enerji sektörünü ele geçiren
şirketler ve patronları.

Bu malum zevat ve
şirketleri için aslında defalarca şahsa özel vergi afları çıkarılmasına
rağmen bunlar da yurtdışına para kaçıranlar listesinde yine en başlarda.

*************************

İktidar
Değişecek Korkusu

En ziyade kayırılan
şirketlerin de vergi cennetlerindeki kâğıt üstündeki şirketler üzerinden yüz milyonlarca
dolar transfer etmesini iki yönden incelememiz gerekir.

Birinci ihtimal, bu
kişiler muhtemelen, servetlerine servet kattıkları AKP iktidarının sonuna
geldiğini
düşünmekteler. Bu iktidarın geleceğine güvenmedikleri için
haksız kazançlarını ve yasadışı servetlerini vergi cennetleri üzerinden
yabancı ülkelere taşımaktalar.
Yüz milyonlarca, bazıları milyarlarca
doları, vergisiz şekilde döviz veya altın olarak yurt dışına götürmüşler. Malikaneler,
lüks taşınmazlar, pahalı jetler yatlar almışlar veya oradaki hesaplarına
yatırmışlar.

İktidar değişir ve
servetlerinin kaynağı araştırılacak olursa, dile getirilen şaibelerin doğru
olduğu ortaya çıkar korkusuyla kendilerince tedbir almış olabilirler.

****

Bağış Mı
Rüşvet Mi?

İkinci incelenmesi gereken
yön ise yapılan yüz milyonlarca dolar transferden bir kısmı “bağış”
yapılmış.

“Bağış” denilse de kime
veya hangi kuruma bağışlandığı meçhul. Herhalde Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu,
Mehmetçik Vakfı gibi bir kuruma bağışlanmış olsa idi açıkça isimleri yazılı
olur veya açıklanırdı.

Mesela Cumhurbaşkanlığı
Sarayını, CB Yazlık Sarayını ve birçok dev şehir hastanesini yapmış olan
holding açıklama yapabilir, 1 Milyar liralık bağışın hangi hayırlı işe
gittiğine dair merakı giderebilirdi.

Bu fevkalade himayeye
mazhar holdingler, iktidarın yakın himayesindeki “vakıflara” bağış yapmış olsalardı,
“bağış” yapılan vakfın ismini açıklayabilirler miydi?”

Bundan emin değilim.

İsim belirtilmeyince
-haklı olarak- “Bağış” denilen ve isimsiz birilerine veya bir yerlere gönderilen
bu yüz milyonlarca dolar paranın komisyon, rüşvet, haraç ya da ihalelerden pay
olup olmadığı tartışılmakta.

Erken veya zamanında
yapılacak ilk seçimden sonra kuvvetle muhtemel iktidar değişecek.

Yeni iktidar döneminde bu
paranın bağış değil, komisyon, rüşvet, haraç ya da ihalelerden pay olduğu
ortaya çıkarsa bu işin sonu mahkemede biter.  

Yeter ki, “ucu nereye
varırsa varsın” milletin hakkını takip edecek bir iktidar gelsin.

*************************

İktidar
Yaptıklarından Da Yapmadıklarından Da Sorumludur

* Vergi cennetlerine para
aktarmayı kim yasal hale getirdi?

* AKP iktidarı 2006’da Kurumlar
Vergisi Kanunu
‘nun 30. Maddesinde yaptığı değişiklikle bu işlemleri
yasadışı olmaktan çıkardı. Ancak yasada aktarılan paralardan yüzde 30 vergi
kesileceği
hükmü de bulunuyor.

* Peki bu vergi
alınabiliyor mu?

* Hayır! Çünkü iktidar
yasanın 30/7 maddesi uyarınca yayınlanması gereken vergi cenneti ülkeler
listesini bugüne kadar yayınlamadı.
Bu sebeple 15 yıldır kanunun bu hükmü
uygulanmıyor.

* Hem Cumhurbaşkanı
Kararnamesiyle ve hem de Meclis’ten kanun çıkararak en çok itiraz edilen düzenlemeleri
istediği anda yapabilen bir iktidar var. Bunlar açık bir kanun hükmünü bilerek işlevsiz
bırakmaktan sorumlu tutulmayacak mı?

* İktidar yapması gereken
bir işlemi/ eylemi yani görevini yapmamak suretiyle yasayı deliyorsa bundan da
sorumlu olacaktır.

Dünya İyi Yönetilemiyor, Liderler Geçer Not Alamadı

Dünyada artık sıfır saniyede
iletişim sağlandığından ve görüntü (resim, film, vs) gerçekleştiğinden ne,
nerede, ne zaman, niçin soruları hemen cevap buluyor. Ha Kamçatka’da bir olay
olmuş, ha Alaska’da; ha Arctik’a da (kuzey), ha Antartika’da (güney) değişen
bir şey yoktu iletişim itibariyle.

 

Pandemi dünyayı idare eden
liderlerin umurunda mı bilmiyorum ama bazı ülkeler İsrail ve kuzey Avrupa
ülkeleri gibi covit 19 tedbirlerini kaldırırken, bazıları tam tersi ya daha da
sıkılaştırdı, ya da Türkiye’deki gibi oluruna bıraktı. Ama bir gerçek var ki
Dünyayı yöneten liderler yeni bir medeniyet kuramıyor, barış getiremiyor,
üretimi artıramıyor, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi evrensel
değerlerin daha da gelişmesi ve uygulanması için çalışmıyor. Yine kısır
tartışmalar ve atışmalar dur durak bilmiyor. Bunun başını da dünya
emperyalizminin jandarması ve kendini ortadoğuda yeni müttefikler kazanmak ve
haritalar çizmek için görevli bildiğini zanneden ABD yönetimi çekiyor. Avrupa
Birliği bunlara çareler ararken, aralarından ayrılan bir dönemin en azılı
emperyalist güneş batmayan ülkesi Birleşik Krallık İngiltere en sıkıntılı
günlerini yaşıyor, akar yakıt kuyrukları bitmiyor, mesela Londra’daki petrol
dağıtımına artık askerler de katkı veriyor. Kuzey Kore birkaç ayda bir başını
aradan çıkararak tombik liderleri Kim Jong -Un’un uygulamalarıyla meydan
okuyor. Ankara’nın bile sessiz kaldığı Çin yönetimi Uygur Türklerine soykırım uyguluyor,
mezalim içinde, pandemi umurunda bile değil. Salgının ilk başladığı Wuhan
kentine Dünya Sağlık Örgütü’nün konuyla alakalı araştırma yapmak üzere bile
girmesine izin verilmedi. Üstelik bir terör örgütü gibi insan ve kadın
haklarına saygısız, hak-hukuk toplum için anlayışı yeterli olmayan yeni
Afganistan yönetimine Suudiler ve Rus Lider Putin ile birlikte arka çıkmaz mı?
Müslüman ülke liderlerinin dünya umrunda pek değil, kendi keyiflerini çıkarmaya
çalışıyorlar. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta Rumlar gibi sürekli de silahlanıyor
ve buna çok bütçe ayırıyorlar. Korumaları da ya ABD veya İngiltere olduğundan
sırtlarının yere gelmeyeceğini düşünüyorlar.

Daha bir karamsar tablo
çizmeyeyim de burada bırakayım artık.

Vay Başımıza Gelenler böyle
deyip noktalayayım.

 

Nobel İle Mültecilere
Merhamet Dönemi Mi Başlayacak?

 

Noktalayayım ama akşam
televizyon haberleri yine bunlarla başlayıp, bitecek. Bir de koronadan
hastalananlar, tedavi görenler, vakalar, testler, ölenler tek tek aktarılacak.
Bu pandemi süreci İstiklal Marşı’nın Kabulünün 100. Yılı ve Mehmet Akif Ersoy
Yılını da sanki etkiledi gibi. Ama kitap okumayı, televizyon izlemeyi,
netflix’ten film seçmeyi artırdı. Yayınevleri %50’ye varan iskontolar yaparak
internetten alışverişi artırdı. Ben de bu vesileyle çok kitap siparişi verdim.
Aldım ve çoğunu okudum. Son Nobel Edebiyat Ödülü alan (2021) Tanzanyalı İngiliz
Vatandaşı Abdülrezzak Gürnah’ın da kitaplarına başladım. Batının artık öyküleri
bittiğinden arayış içindeler ve aradıklarını da galiba Türk ve İslam coğrafyasında
buluyorlar. Eğer işin içinde yeni bir emperyalizm ve angajman yoksa. Prof. Dr.
Abdülrezzak Gürnah da İngiliz vatandaşı Afrikalı mültecilerden biri. Nobel
Edebiyatını kazanmasında “Kültürler ve kıtalar arasında sömürgeciliğin
etkilerine ve mültecilerin kaderlerine yönelik tavizsiz ve merhametli tavrı”
gerekçe gösterildi. Bu da görüşümüzü doğruluyor.

Artık oturup ciddi ciddi hem
ülkemizi yönetenlerin, hem sorumluluk alanların, hem kanaat önderlerinin, hem
de aydınlarımızın iyi düşünmesi gerekiyor. İşte bunun için tavsiye edilecek
eserler var; Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Aliya İzzet Begoviç, Ali Şeriati,
Cemil Meriç, Erol Güngör, Muhammet İkbal ve J. Krishnamurti’nin bütün
kitapları.

 

İsyan Ahlakı

Dünyayı yeniden okumak ve
yorumlamamız için eleştirel düşünceyi öne çıkarmamız gerekiyor.

Mehmet Akif Ersoy Müslüman
esirleri Almanların elinden kurtarmak için Teşkilat-ı Mahsusa’dan görevli
olarak gittiği Berlin dönüşünde kendisine sorulan bir soru üzerine şöyle diyor;

-Almanların işi dinimize,
dinleri ise bizim işimize benziyor.

Ünlü felsefeci, sosyolog,
isyan ahlakının toplumla örtüşmesini sağlamaya çalışan, muallim Nurettin Topçu
da şunları söylüyor;

-Yarınki Türkiye’nin
kurucuları yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve
azimli lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan sulh cephesinin maden işçileri
olacaktır.

Prof. Dr. Erol Güngör İslam’ın
Bugünkü Meseleleri’nde “İslâm’ın uyanışı tam bir kültür hareketi haline
dönüştüğü zaman köklü ve kalıcı doğurabilecektir.” Diyor. Dediği biçimde de
yaşıyoruz. Çünkü kültür dibe vurdu.

 

“Dindar Bir Toplumu Ancak Din
Adamları Kandırabilir”

 

İranlı Sosyolog Alim bakın
neler anlatıyor analitik düşünceye sahip olunması için;

* Ben sizi rahatlatmaya
değil, rahatsız etmeye geldim. Ben uyuşturucu muyum ki sizi rahatlatayım.

* Sadece devletin konuşma
hakkına sahip olduğu bir memlekette çoğu söze inanmayın.

* Bir yerden yangın var iken
biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa iyi düşünün.

* Kur’an’ın ilk emri
“Oku”dur, işit değil.

* Fakirlik yemeksiz geçirilen
bir gece değildir. Fakirlik düşünmeden geçirilen bir gecedir.

* ”Düşünme itaat et”
diyenlere değil,” düşün ve sorgula diyenlere kulak ver.

* Şimdiki köleler, taksitle
yaşayıp borçlu ölüyorlar.

* Sonradan ilahi adalet diye
adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin.

* Dindar bir toplumu ancak
din adına din alimleri kandırabilirdi ve öyle oldu.

* Okuyun, zira mürekkebin
akmadığı yerde kan akıyor.

 

Batının Vicdanı,  Doğunun Da Aklı Kayboldu

 

Aliya İzzetbegoviç de şöyle
diyor;

*Doğu eleştirel düşünceyi
okullarından kaldırdı, batı ise tam tersi analitik düşünceyi öne çıkardı, ders
olarak koydu…din de devrim de acılar ve ızdıraplar içinde doğar. Her ikisi de
refah ve konfor içinde yok olup gider. Ahlak dinin öbür adıdır, diğer halidir.

 

Muhammet İkbal’den öğrendiğim
bir doğru da şöyle; ”Doğu aklını, batı ise vicdanını kaybetmiş.”

Hintli bir akademisyen olan
ve başta ABD, dünyanın muhtelif üniversitelerindeki konferanslarıyla sadece
sorulara cevap veren J.Krishnamurti de “Doğu ve batıda batıl inanç, kurnazlık
ikiyüzlülük bütün örgütlü dinlerin geçer akçesi oldu. Madrabazların tuzağına
hiç düşmeden ebediyen kutsal olanı yeniden keyfetmeye başlanmalıdır.”