20.5 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 385

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural’dan Dört Kitap

0

Sorulara Cevaplar 1 ve 2

14 X 21,5
santim ölçülerinde, birincisi 320, ikincisi 312 sayfalık dolgun muhtevalı,
fikir hâmulesi yüksek eserde; 21 kişiyle ve 4 adet dergi temsilcisiyle yapılan
25 adet röportaj bulunuyor.

Bir soruya
verdiği cevapta Prof. Tural’ın şahsiyeti hakkında bilgi edinmek mümkün: O, kendisini
Devletine, milletine, mensubu olduğu ilim dalına borçlu olduğunun şuurundadır.
Emperyalizme karşıdır. Özetle: vatanseverdir, milliyetçidir. 1919’da Türk
milletinin 5 büyük ‘yok’ ile karşı karşıya olduğunu belirtiyor: 1-Bağımsızlık,
2-Birlik ve dirlik, 3-Millî ordu, 4-Millî ekonomi, 5-Millî özgüven. Bunlara;
dost, yetişmiş eleman, millî güvenlik, üretim imkânları da eklenebilir.
Kendisini bu yoklukları gidermekle de yükümlü tutuyor. O, örnek bir
idealisttir. Kitap okuma ve toplama çılgınıdır. Bir o kadar da eser verme
muhterisi. ‘Devletimizin, milletimizin
neye ihtiyacı var
? Sorusuna verilecek cevabın ipuçları böylece
kendiliğinden ortaya çıkıyor: “Sâdık
Kemal Tural’lara
…”

Kendisini
yetiştirmekle yetinmemiş, ‘Tural Hoca’ olarak, kendisi gibi insanlar
yetiştirmek için gecesini gündüzüne, tâbir yerinde ise dişini tırnağına takmış,
Bilge Kağan (683-734) gibi: ‘Gündüz
oturmadım, gece uyumadım
’ demeye hak kazanmıştır.

Sol kültür
zemininde lâf üreten, prof ünvanlı bir gazete yazarının sorusuna verdiği cevap
ibretliktir: ‘Hiç kimsenin zorla kimlik
sâhibi yapılması kabul edilemez
!’ Cümlenin devamı için menifesto, bildirge,
bildiri, beyannâme, deklarasyon kelimeleri kullanılabilir. Diğer röportajların
bâzı sorularına verdiği cevaplarda da soruyu sorana, münasip bir lisanla
verilen dersler gözden kaçmıyor. Bu derslerden bir diğeri ‘ataların ruhu’ ifâdesinden rahatsız olduğu hissedilen tarihçiye
verilmiştir. ‘Aydın olmanın şartları’nı
açıklarken söyledikleri de çok önemli. Soruyu sorana; ‘aynı soru şöyle de sorulabilirdi…’ diye başlayıp devam eden
cümleler de… Türkiye’deki siyâyet anlayışı ile alakalı görüşleri, ‘hoca’nın sâdece dershânede değil, her
yerde ‘hocalık’ yapma hakkına sâhip
olduğunu ilân ediyor. Özetle Tural Hoca, Türk olduğu bilinen Sümerlere ait bir
atasözünü kendisine prensip edinmiştir; ‘Bilmiyorsan
öğren, biliyorsan öğret
!’

Sorulara
Cevaplar isimli eserin 2. cildinden, vecize gibi bir cevap: ‘Kişi için büyüklük olmaz; o kibir olur.
Çirkindir, ayıptır
.’ Hocanın sözleri, bir an için yanıp sönen fotoğraf
makinası flaşı gibi anlık değil, devamlı yanan cinsinden.

Bu kabil sözlere tadımlık birkaç
numune:

Yenilik satmak için kapımızı çalan herkesi evimize buyur edemeyiz.’

 ‘Her
münkirin kendine göre bir gerekçesi vardır
.’

 ‘Vahiyle ilham arasında hiçbir bağ yoktur.’

 ‘En tehlikeli şey, dilin ve dinin
ideolojileştirilmesidir. Dilin ve dinin ideolojileştiği yerde bütünlük
bozulur.’  ‘Dilin
hem zenginliğinin yeterince öğrenilmesi, hem de etkili biçimde kullanılması
için; gayret, dikkat ve ihtimam gösterilmesi gereklidir.’

Gazeteciliğin
en etkili, en faydalı kısmı, röportajdır. Hem soru soranı hem de cevapları
okuyanı bilgilendirir. Sorulara Cevaplar,
hem gazeteciler hem de her konuda bilgi sâhibi olmak isteyenler için ideal
kaynaktır. Bu vazifesini mükemmel yapabilmiştir ki, her iki cilt de 5’er baskı
yapmıştır. Tanıtımı yeterli ölçüde yapıldığında, baskı sayısının çift rakamlı
sayılara ulaşması muhakkaktır.

ANKARA
KÜLTÜR SANAT YAYINLARI:

 Mustafa
Kemal Mahallesi, Dumlupınar Bulvarı A Blok 266, A 82 Tepe Prime. Çankaya
Ankara.

Telefon: 0.312-970 19 93 www.ankarayayin.com 

 

BİLGELERİN YOLUNDA

2018 yılında
5. baskısı yapılan eser, 14,5 X 23 santim ölçülerinde, 336 sayfadır.

İçindekiler
sayfasında sıralanan konu başlıkları şöyledir:

-Bilgi ve Bilgelik Üzerine Bir
Sohbet

-Sevmek Nedir? Sağlıklı Sevme ve
Sevilmeler Üzerine

 
-Toplumu Germenin ve Ayrıştırmanın Bedeli Ağırdır

-Güven ve Güven (me)mek

 -İstikrar Kavramı
Üzerine Bir Deneme

-Tedâvisi Gereken En Tehlikeli
Hastalık: Cehâlet

-Bayramlar veya Ortak Heyecanlar

-Benzeşerek Birleşmek, Bilinçle
Bütünleşmek

-Kavramlar Duygu ve
Düşüncenin,Terimler Bilimin Anahtarıdır

-Hukuk Kültür Oluşturucudur

-Düşünmek, Eleştirmek ve
Eleştirilmek Bir İhtiyaçtır

-Kültür, Sağlık Kavramları ve
Anarhan Hanım’ın Kitabı Üzerine

-Gerçek Hekimliğe Saygı

-Bilim, Sağlık ve Sağlık
Bilimlerinde Atatürk’ün Işığı

-Bir Övüncümüzü Daha Takdim
Ederken

-Sözün Gücü ve Yunus Emre’nin
Çığlığı

-Benlik Kavramı ve Yunus Emre’nin
Şiirinde Benlik

-Tasavvuf 21. Yüzyıl İnsanına Ne
Verebilir?

 -Bir Kitabın Dünyâsı veya Bir Dünyânın Kitabı
Üzerine

Prof. Dr.
Sâdık Kemal Tural bu eserinde aşağıdaki soruların cevaplarını veriyor:

-İçinde
yaşadığı toplumdaki benzeşmelerin, bütünleşmelerin yetersizliğini gören,
anlayan insan ne yapmalı? Ait olduğu toplumdaki çözülmelerden, değerler
depreminden rahatsız olan kime gitmeli? Sağlıksız şehirlileşmenin doğurduğu
şehirdeki köylülüğün çirkinliğine, zevksizliğine razı olmayan; modernite ile züppeliği
eşit sanan sonradan görmelerin bayağılıklarından rahatsızlık duyan nereye
başvurmalı?

-Kur’ân’ın
açık uyarılarına, Hz. Peygamberin hadislerine rağmen, iman, ibâdet polisliğini,
mezhep, tarîkat, cemaat militanlığını benimseyenleri kimler uyarmalı?

-Kavramların
bulanıklığı yüzünden, adâletin, bilimin, siyâsetin, eğitimin, hattâ iman ve ibâdetin
asıl işlevlerinden uzaklaştığını anlayıp, beyni ve kalbi yanan insan kimlere
sığınmalı, ne yapmalı?

-İstikrarlı,
benzeşmesi ve bütünleşmesi yüksek toplumlarda, iyi, dürüst, ahlâklı
vatandaşlar, devletinin kurumlarına güvenen, saygı ve sevgi duyan insanlar ilgi
görür, örnek gösterilir. Gizli veya açık, hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük,
iltimasçılık, yalancılık, iftiracılık yapanların ilgi gördüğünü; ‘o yapmıştır denilmesin’ savunmasıyla
korunduğunu; dine, örfe ve yasaya aykırı davranış sâhiplerinin, ayıp, günah
damgasını yemediğini, yasal ceza görmediğini işiten, seyreden insanlar hangi
tepkileri vermeli?

Bütün bu
soruların ve benzerlerinin cevabı herkesçe bilinmektedir. Ancak herkesin
bildiği cevaplar ile bilgelerin bildikleri arasında uygulanabilirlik açısından
büyük farklar vardır. Konumu eğlenceli tarzda ifade etmek için izninizle
bilinen bir fıkraya başvurmak isterim:

Fâreler genel
kurul toplantısı yapmış. Dilek ve temenniler maddesinde, Tekir kedilerden
korunma tedbirleri görüşülüyor. Onlarca kişinin her biri kendilerine göre en parlak
fikirleri ileri sürmüş. Bâzıları sessizce burun kıvırmış, bâzıları ‘Geç beyim geç’ diyerek itiraz etmiş. Hâzırun
arasındaki en genç, en acar fâre söz almış:

-Mahalledeki
bütün kedilerin boynuna minik birer çıngırak takalım, sesini duyunca kaçar
saklanırız.

Kendisi gibi
genç ve acar fârelerden üçü-beşi havaya zıplayıp, ‘yaşa, bravo’ diye destek verince salon alkıştan inlemiş. Dîvan
başkanı tam ‘Teklif kabul edilmiştir…’
diyecekken… grubun en yaşlısı, tecrübelisi… bu sebeple bilgesi söz istemiş: ‘İyi, hoş da… o çan mı çıngırak mı ne ise…
onları kedilerin boynuna kim takacak
?’ Salonda bir sessizlik… Herkes sivri
kafada tombul zekâlı acar fâreyi aramış, görememiş

Bilgelerin
yolundan gidilirse, bilgelerin rehberliğinden faydalanılırsa bir problemle
karşılaşılmayacağı muhakkaktır. Kitaptan edinilen kanaat budur vesselam…

***

Eserin son iki bölümü, ‘Kişi Adları’ ve ‘Ana Kavramlar Dizini’ne tahsil edilmiştir.

Yukarıdaki iki kitap gibi Ankara
Kültür Sanat Yayınları adresinden temin edilebilir.

 

Edebiyat Bilimine Katkılar

14,5 x 20
santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde 374 sayfa hacimli eserin 3.
Baskısı 2015 yılında okuyucuya sunulmuştur.

Prof. Dr.
Sâdık K. Tural, çok yönlü ve derinlikli bir ilim adamıdır. Dâima daha
mükemmelin daha şümullünün peşinde koşuyor. Devrimci değil, tekâmülcü. Batıcı
değil, yerlici ve millîci. Batıyı reddeden değil, batıyı aşma azminde bir ilim
adamı. Bunlar, Edebiyat İlmine Katkılar konusunu araştırma çalışmalarında
cevabı verilecek sorulardan anlaşılan husûsiyetidir:

1-Yönetimden
sorumlu en üst karar alıcılar ile üst bürokrasi, devlete ait kararları, bağımsız
bir şekilde verip, ülkedeki güvenlik ve adâleti işletip, her türlü düzeni
koruyabiliyorlar mı?

2-Devleti, halkı ve
vatanı korumayı târihî, meslekî bir vazifenin gerektirdiği iman sayan; komut
verme/her türlü yönetim hakkı kendisinde olan bir millî orduları var mı?

3-Toplumun târih
içinde devamlılığı adına programlanmış bir örgün eğitim-öğretim sistemi var mı?
Millî bir üniversite ve onun sosyal, kültür, iktisat ve teknoloji sâhalarında
bilgi üretimi var mı?

4-Markalaşan,
milletlerarası patantle öne çıkan ürünleri var mı?

5-Başta edebiyat
eserleri olmak üzere, yaygın eğitim yapan her türlü iletişim araçları ve
teknolojileri ile sunulanlar, yerli, millî değer ve davranışların yansıması içn
gerçek ve şeffaf bir ortam, özgüven duygusunu güçlendiren mânâlı bir maksat,
millî bütünlüğü destekleyen kendine has bir etkileme dünyâsı mıdır?

Bu soruları 40’a
çıkarmak mümkün ve hattâ gerekli.
(s: 13, 14).

Edebiyat İlmine Katkılar isimli kitabın
şanssızlığı, bu yazının sonuna kalmış olması. Ayrıca ele alınması gerekir.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

 Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98
Belgegeçer: 0.312-432 28 52
www.akcag.com.tr  e-posta: akcag@akcag.com

 

Prof. Dr. SADIK KEMAL
TURAL

     1946
yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp
fark derslerinin imtihanını vererek İlk öğretmen okulu diploması aldı.
Atatürk
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun
oldu.   Meslek hayatına Kırıkkale’de
Ortaokul Türkçe öğretmeni olarak başladı. 1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde
Türkçe dersleri öğretim görevlisi,
1973’de asistan, 1978’de Edebiyat Doktoru, 1982’de Yardımcı Doçent’, 1983’de Doçent, 1988’de Profesör oldu.

     Kadrosu üniversitede kalmak kaydıyla
Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda daha sonra Almanya’da ‘Türk Çocuklarında
Kültürel Kimlik ve Eğitim Meseleleri Projesi
’nin, Gazi Üniversitesi’nde
Sanat Târihi ve Felsefe bölümleri ile Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı
Gazi/TÖMER’in kurucu başkanlığı yaptı. Kültür Bakanlığı yayın komisyonlarında
görev aldı.

     Hacettepe, Selçuk Üniversitesi, Gazi ve
Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde Yüksek Lisans ve doktora dersleri
verdi. 

     1989’da Atatürk Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Bilim Kurulu
Üyeliğine; Bilim Kurulunca  da Yürütme
Kurulu Üyeliğine seçildi. Kadrosu üniversitede kalmak şartı ile Atatürk Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil
ve Târih Yüksek Kurumu’na
Başkan olarak tâyin edildi. 3 Ocak 2002 târihine kadar Atatürk Kültür
Merkezi Başkanlığı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ‘Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür
Komitesi Başkanlığı yaptı.

     Türkiye’de ve yurt dışında, yüzü aşkın
millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar, kongre ve bilgi şölenleri
düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı, dergi yöneticiliği
yaptı, toplantıların kitaplarını hazırladı.

     Eserleri
ve çalışmaları sebebiyle kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri
Sanatçılar Derneği,  Türk Ocakları
Genel Merkezi,

Kazakistan Bilimler Akademisi,
Motif Halk Oyunları Eğitim
Derneği/Vakfı, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler
Akademisi, Kırgızistan Devleti
Millî Devlet Üniversitesi, Kazakistan
Ahmet Yesevi Üniversitesi,  Dağıstan
Bilimler Akademisi tarafından armağanlar, unvanlar verildi. Kırgızistan
Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü. İLESAM’ın yedi kurucusundan biridir.
Pekçok dernek ve vakıfta kurucu, üye ve başkan olarak hizmet verdi.

     16.650 kitap, 11.100 adet süreli
yayından oluşan kütüphanesini, Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne,  Eski Harfli Türkçe 1450 kitap ile 250’ye
yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi eserlerini Cumhurbaşkanlığı
Külliyesi Millet Kütüphânesi’ne bağışladı. 

     Atatürk Yüksek Kurumu Başkanlığı
kuruluşundan 2011 yılında emekli oldu. 300’ü aşkın makale, deneme,
takriz/sunuş, konuşma ve söyleşi metni, iki düzine kitabı yayınlandı. 

 

 

 

A KALEMLER DERGİSİ:

Cemil Meriç;  ‘Kitap
fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi, bir zekâlar
topluluğunun… Bir neslin vasiyetnâmesi. Daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi,
kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar
’ diyordu. Kültür kalelerimiz
olan dergiler magazin bağımlıları tarafından fethedildi. Türk kültürü sâhipsiz
kaldı. Bu gidişi durdurmak isteyen idealistler üstelik taşrada iseler işleri
zor. Dergi sayfalarını vasiyetnâme olmaktan kurtarmak için destek vermek
gerekir.

İki ayda bir
yayınlanan A Kalemler Dergisi’nin
34. Sayısı, Temmuz Ağustos 2021 döneminde okuyucuya sunuldu. 4. Yılı yaşamakta
olan Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin bu sayısındaki makalelerin başlıkları ve
yazarları:

Tan mı? Kan mı? İbrahim Savar,  Romantizmin
Öncüsü J. G. Herder Kan Irmağı
: Beste Bekir. Yağmur Dili: Burhan Kale. Düştüm
Geceye
: Yüksel Gazioğlu,  Bin Yıldan Uzun Gecenin Bestesi: Selim
Tunçbilek. Pandora’nın Kutusu: Hilal
Kutlu. İki Gözüm: Kurtuluş Çelebi. Taşkın Üçlemeler: Hızır İrfan Önder. Melâl: Selçuk Şamil. Bilge Karasu’nun
Troya’da Ölüm Vardı Öykü Kitabında Deniz Teması: Kübra Gedik. Meramı Hüzün Olanın: Ayşe Algün. İnceden İnce: Neva Selçuk.

A
Kalemler Dergisi:

Gesi Cumhuriyet Mahallesi. Çarşı Sokağı    Tunçbilek İş Merkezi Nu: 4/C Melikgazi,
Kayseri.

Yüce Yaratan, insanı yarattıklarının en
mükemmeli olarak vasıflandırmış olup hayatı, geçici ve esrârengiz bir oyun, hem
de; içinde seçme hürriyeti bulunan sonu belli bir bekleme süresi olarak tanzim
buyurmuş.

Yani; ‘Sen
insansın, insan gibi yaşa
!’ denmiş bize!                                                                                    
   Etrafına bak: Sevinçler bir dağ
bu hayatta, hüzünler derin kuyu.

Kalbini iman ahdiyle doldursan ve duânın,
yaşamanın gıdası olduğunu bilsen, sonrası kolay. 

Yarını görmeyenlerin bu günü yaşamaya
mecâli kalmaz!.. Yarınlar, çakıl taşlarını cevhere çevirenlerin olacaktır.
Bütün sır burada!

Hasan
Basri Bilgin
’in
telif ettiği eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 261 sayfadır.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8
Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01
bilgi@mihrabadyayinlari.com 
www.mihrabadyayinları.com

 

TÜRKÇENİN
CENÂZE TÖRENİ:
www.epazardanal.com 

ÇAKIL
TAŞLARI

 

Dil devrimi, gerekçeleriyle uyumlu bir
hareket olarak başlamamış ve gelişmemiştir. Esâsen dilde devrim olmaz. Kendisi
kalarak tekâmülünü sağlamak gerekir. Dil devrimi ile köklü ve zengin Türkçe
tahrib edilmiş ve fakat yerine aynı güçte bir dil varlığının konulması mümkün
olmamıştır. Dil devrimini yapanların böyle bir hedeflerinin olduğu da
söylenemez. Birkaç cümle ile denilebilir ki, dil devrimi plânsız, esassız,
olumlu mânâda neticesiz bir harekettir. Bu devrimin sâhadaki yürütücüleri,
konunun gerçek sâhipleri değildir. İlim adamı haysiyeti ile hareket
edilmemiştir.  Türkçe onların elinde
oyuncak olmuş, istedikleri gibi kesip biçmişlerdir. Bu yürütücü ekibin
dilimizle bu kadar vahşice oynayabilmelerini, bu dile borçlu olmamalarına,
hissen bağlılık hissetmemelerine yorumlanabilir.

Türkçe hassasiyeti ile yıllardan beri
feryat eden D. Mehmet Doğan’ın eseri
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 324 sayfadır.

YAZAR YAYINLARI:

 Müdafa Caddesi Nu: 10
Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72 Belgegeçer:
0.212-232 05 71 e-posta.
yazar@yazaryayinlari.com  // www.yazaryayinlari.com   

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-İSTANBUL
TÜRKLÜĞÜNÜN MUHAFAZASI – İstanbul’un Kimlik ve Güvenlik Endişesi (1918-1941):
Ramazan Erhan
Güllü / Ötüken Neşriyat.

Rum Tarafı 3,5 Atarken!

       1974 Kıbrıs zaferimizin 47’nci yıldönümü
geçtiğimiz 20 Temmuz’da KKTC’de törenlerle kutlanırken, Lefkoşa’daki tören
alanından liderlerin vermiş olduğu mesajlar çok çarpıcıydı.

       Özellikle son dönemde Türk tarafının
adada anlaşmaya odaklı girişimlerinin Rumlar tarafından her defasında ret
edilmesinin yol açtığı çözümsüzlük, Türkiye’nin çözüm adına Kıbrıs’ta bir 60
yıl daha Rum tarafını beklemeyeceğini açıklamasından sonra yaşanan gelişmeler,
Rum kesiminde olduğu kadar, konuyla ilgisi olmasa da öncelikle ABD ve AB’yi ve
tabi ki, BM nezdinde konuyla ilgili tüm ülkeleri tedirgin etmiştir.

      Hele ki,
20 Temmuz 2021 sabahı Lefkoşa’daki tören alanından bundan böyle çözümün eşit
iki devlet arasında yürütüleceği açıklamasının yanı sıra adanın kapalı bölgesi
Maraş’ın belli bir bölgesinin girişe/görüşe açılmasından sonra; şimdi de
%3,5’luk bir kesiminin yerleşime açılacağının duyurulması Rum tarafındaki
tedirginliği daha da arttırdı, başta GKRY lideri Anastasiadis olmak üzere
Yunanistan’daki siyasi figürlerin adeta 3,5 atmalarına neden oldu..!

      Ama bununla da yetinmeyen liderler ilk kez
‘Kıbrıs Tük Devleti’ adını telaffuz ederek, gelecek dönem için adeta tüm
dünyaya bambaşka bir mesaj daha verdiler.


      Bu mesaj: KKTC’nin yakın
bir gelecekte dost ve müttefik ülkelerce tanınmasını işaret ediyordu.

      Değerli
okur;

      Adanın kuzeyinden verilen bu olumlu mesajlar,
özellikle son dönemde ‘verelim kurtulalım’, ‘kurtar bizi Annan’, ‘birleşik
Kıbrıs’ süreçlerinden sonra ada gerçeklerini yansıtan en doğru mesajlar olduğu
kadar, Kıbrıs Milli Davamıza yakışan, Türk Milletinin beklediği, Kıbrıs
Türk’ünün de içini rahatlatan söylemlerdir.

    Böylesine
gerçekleri anlatan söylemleri duyamamış olsalar da Kıbrıs Türk’ünün haklı
davasına hizmet eden, yıllarca liderlik yapan rahmetli Sn. Dr. Küçük ve rahmetli
Sn. Denktaş’ın ruhları eminim ki şad olmuştur.

    Bayram
süresince ve bayram sonrasında Kıbrıs’ta gözü, kulağı olan ülkeler özellikle
Maraş bölgesinde yerleşime açılacak %3,5’luk bölge konusunda ses yükselterek,
böylesi bir girişimin BM kararlarına uygun olmayacağını belirtmişlerdir.

   O zaman bu hassas konuda önemli iki hususu
da gözden kaçırmamak gerekir!

   Nedir
bu hususlar?

    İlki; Maraş’ın %3,5’luk bölgesinde mülkü
bulunan Rumların bu mülklerine geri dönüşü esas alındığında, Maraş’ın diğer
bölge sakinlerinin de (ki, 20.000 civarında Rum’dan bahsediliyor) Maraş’a
dönmek için gerekli yasal yollara başvuracak olmasıdır!

    İkincisi ise; 1974 harekâtı ile adanın
kuzeyinden güneyine göç eden 160.000 Rum’un da benzer talepler ile kuzeyde
kalan ev ve arazilerine dönmek isteyecekleridir!

   Eminim ki konu ile açıklama yapan liderler,
bu iki önemli hususun neden olacağı olumsuz sonuçları düşünmüşlerdir. Yapılacak
açılımlar, atılacak adımlar ona göre planlanmıştır.

   Bu iki önemli konunun çözümü için çok basit
iki önerim olacaktır.

   İlki Maraş’ın yerleşime açılışı ile
ilgilidir.

   Bilindiği
üzere Kıbrıs adasının %30’u, kapalı bölge Maraş’ın tamamı Osmanlı Vakıflarının
malıdır. Özellikle 2000 yılı sonrasında adada yapılan Vakıf Arazilerinin tapulu
mallarının tespiti ile Lala Mustafa Paşa, Abdullah Ağa ve Bilal Ağa vakıflarına
ait tüm arazilerin dökümü çıkarılmış, KKTC’nin ilgili makamlarınca kayıt altına
alınmıştır.

  İşte kapalı bölge Maraş’ta yapılacak açılım;
%3,5’luk bölgede dâhil, bu kayıtlar esas alınarak yapılmalı, özellikle 1963
sonrasında tarihi belgelerle saptanmış İngiliz oyunları ile Osmanlının vakıf
arazilerine konan Rumların bu arazileri nasıl ele geçirdikleri belirlendikten
sonra eğer hak edenleri var ise iadesi yapılmalıdır. Kaldı ki, 1974 yılında bu
bölgeyi terk ederek kaçanlar Rumlardır. Türk askerinin bu bölgeye yönelik bir
harekâtı da olmamış, bölge askeri taktik kurallar gereğince sadece kontrol
altına alınmıştır.

      1974 sonrasında adanın kuzeyinden,  güneyine göç eden 160 bin Rum’un konusuna
gelince!

       Böylesi
bir sona neden olan Rum tarafıdır. Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlanması için
15 Temmuz 1974’de darbe yapan Rum tarafı, sonrasında adada yaşayan Kıbrıs
Türkünün tamamını yok etme harekâtını başlatınca, Türkiye garantör ülke hakkını
kullanarak bu insanlık dışı girişime mani olmuştur.

      Dolayısıyla
Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk’ünün bu olayların hiçbirisinde ne bir suçu vardır,
ne de gayrı yasal bir girişimi olmuştur.

      Kaldı
ki, Kıbrıs Türk Halkının binlercesinin 1963 yılında başlayan Rum mezalimi
nedeniyle Larnaka, Limasol ve Baf’ta bırakmış olduğu binlerce dönüm arazisi,
binlerce evi, onca malının tazmini neredeyse hiç gündeme gelmemiştir.

     Rum
tarafı, her müzakere döneminde 160 bin Rum’un yeniden kuzeye, evine ve
arazisine dönmesini talep ederken; Türklerin güneyde bırakmış olduğu mal ve
mülkünün ne olduğunu, ne olacağını dahi açıklamaktan kaçınmıştır.

     Ayrıca savaşı kazanan taraf olarak ne
Türkiye’nin, ne de Kıbrıs Türk tarafının 1974 sonrasında güneye göç eden
Rumlara, yeniden evlerinize dönebilirsiniz demek gibi bir mecburiyeti de
yoktur.

    Bugüne dönecek olursak:

    Türkiye
ve Kıbrıs Türk tarafının yetkilileri, Maraş açılımı ile kısmen de olsa bölgeyi
Rumların yeniden yerleşimine açarken; 
kapalı Maraş bölgesinin atalarımızdan yadigâr Osmanlı Vakıf Arazisi
olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurmalı, 1963 yılında Rum mezalimi
nedeniyle göç ederek arazilerini, evlerini, mallarını terk eden, canlarını zor
kurtaran binlerce Kıbrıs Türk’ünün bu mağduriyetlerini giderecek mal, mülk,
arazi tazminat talebini de Rum tarafının önüne koymalıdır. 

    Maraş açılımı ve ‘Kıbrıs Türk
Devletinin’ telaffuz edilmesiyle adeta 3,5 atan Rum tarafı ise; Kıbrıs’ın
geleceğinin yeniden ele alınacağı bu süreçte bu hususları da düşünmelidir.

Taliban’ın Şeriat Anlayışı Ve Erdoğan

Benden Selam Olsun Bolu Beyi’ne

0

Bolu Belediye Başkanı Tanju
Özcan, belediyenin toplantı salonunda açıklamalarda bulundu. Bolu Belediye
Başkanı olduktan sonra mültecilere belediye bütçesinden ayni ve nakdi
yardımı kesmesiyle tepki çeken CHP’li Tanju Özcan, Bolu’da yaşayan yabancı
uyruklu kişilerin su faturası ve katı atık vergisi ücretlerine 10 kat zam
yapacaklarını açıkladı. Özcan, yardımı kesmelerine rağmen yabancı uyrukluların
Bolu’dan gitmediğini ifade ederek, “Arkadaş, yardımı kesiyorsun gitmiyorlar.
‘İş yeri ruhsatı vermiyorum’ diyorsun gitmiyorlar. Biz yeni önlemler almaya
karar verdik. Önümüzdeki hafta belediye meclisi var. Yabancı uyruklu kim varsa
abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı
ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Türk vatandaşıyla yabancı uyruklu vatandaş
aynı fiyattan suyu kullanamayacak. 10 kat suya, 10 kat katı atık vergisi
ücretine zam yapacağız” dedi. (Kaynak; Hürriyet)

 

Bolu Belediye Başkanı’nın basında yer
alan sözleriyle Suriyelileri hedef aldığı ortada. Burada sorulması gereken iki
soru var? Birinci soru gücü elinde bulunduran herkes, o gücü gücünün yettiği
kişi/kişilere karşı fütursuzca kullanabilir mi? İkinci soru ise şu; Suriyeliler
böyle bir muameleyi hak ediyorlar mı?

 

Kamu Gücünü Belli Kişi ve/veya
Kişilere Karşı Fütursuzca Kullanmak

 

Atanmış veya seçilmiş kamu
görevlilerine belli kamusal yetkilerin, 
başka bir ifadeyle kamu gücü kullanma yetkisinin verilmesinin tek sebebi
kamu hizmetlerinin etkin ve süratli bir şekilde gerçekleşmesinin sağlanmasını
amaçlamaktır, başka bir ifadeyle kamu yararını tesis etmektir. Örneğin, polise
göz altına alma yetkisi, hâkime tutuklama yetkisi, belediyelere inşaat ruhsatı
ve iskan verme yetkileri vs. o kamu görevlilerine tamamen kamu yararını
gerçekleştirme amacıyla verilen yetkilerdir.

 

Demokrasi kültürünün yerleşmediği
ülkelerde, kamu hiyerarşisinin en alt kademesinden en üstüne kadar pek çok kamu
görevlisinin ellerinde bulundurdukları kamu gücünü kişisel menfaat temin etmek
için kullanmalarına çok sık rastlanmaktadır. Burada kast edilen “kişisel
menfaat” kavramı her zaman maddi/ekonomik çıkar sağlama şeklinde karşımıza
çıkmamaktadır. Kamu görevlilerinin ellerindeki kamu gücünü kullanarak kendi
dünya görüşlerinden olmayan kişilerin üzerinde ırki din, ideoloji vb.
nedenlerle baskı kurmaları; o kişileri kamu hizmetinden mahrum bırakmaları veya
doğrudan doğruya o kişilerin yaşam hakkı dâhil olmak bireysel haklarına yönelik
saldırıda bulunmaları söz konusu olabilmektedir.

 

Kamu görevlilerinin, ellerindeki kamu
gücünü belirli kişi veya kişilere karşı böyle fütursuzca kullanması
antidemokratik bir uygulamanın çok ötesinde olarak “ayrımcılık”
(discrimination) suçunu oluşturmaktadır. Elindeki kamu gücünü, insanların
bireysel haklarını ortadan kaldırmak için kullanan her kamu görevlisi
ayrımcılık suçunu işlemektedir. Bizim Bolu Beyi de dâhil!

 

 

 

 

Suriyeliler Kötü Muameleyi Hak Ediyor
mu?

 

2011 yılının Mart ayında Suriye’de
olaylar başlayınca önce Hatay, Kilis, Gaziantep gibi şehirlerimizde sonra ise
ülke coğrafyasının her köşesinde ciddi bir Suriyeli nüfusu artışı yaşandı.
Suriyeliler, kültürel olarak Türk toplumunun genel ortalamasından daha alt
seviyede bulunduklarından toplumumuz Suriyelileri pek hoş karşılamadı. Suriyelilerin
neden buralara taşınmak zorunda kaldıklarını göz ardı ederek onlara tamamen dış
görünüşlerinden dolayı kötü gözle bakıldı. Suriyeliler potansiyel birer suçlu
adayı olarak görüldüler. “Burada ne işleri var?”, “Neden ülkelerine
dönmüyorlar?”, “Burada plajda nargile içeceklerine gidip ülkelerinde savaşsalar
ya!”, “Suriyeliler çok hızlı ürüyorlar, ilerde Suriyeli nüfusu Türk nüfusunu
geçecek”, “Suriyeliler Türkiye için güvenlik sorunudur” şeklinde yorumların
muhatabı oldular. Bu yorumlar içerisinde elbette haklılık payı olanlar da yok
değil ancak ortaya çözüm önerisi diye getirilen şeylerin bir kısmı pratiklikten
uzak, bir kısmı ise insani değerlerden.

 

Hâlbuki biz son derece kaliteli (!)
bir toplumduk. Nitekim bu kalitemizi Suriyelilere de gösterdik. Suriyelileri
sigortasız ucuz işçiler olarak çalıştıran işverenlerimiz, mağaradan bozma evini
residence fiyatına kiralayan ev sahiplerimiz, Suriyeli genç kadınları ikinci hatta
üçüncü (belki de dördüncü) eş olarak alan beyefendilerimiz, hatta daha kötüsünü
yapanlarımız oldu. Ama her şeye rağmen Suriyeliler kötü, biz iyiydik.

 

Suriyeliler içerisinde suç işleyen
kişiler yahut suç işleme potansiyelini haiz kişiler yok mu? Elbette var. Ancak
Türkiye’de yaşayan Suriyeliler içerisinde suç işleyen kişilerin diğer
Suriyelilere oranı ile, suç işleyen Türklerin diğer Türklere oranını mukayese
edelim. Acaba hangi oran daha yüksek çıkar? Suç işleme potansiyeline gelince. Yeryüzündeki
hangi insan suç işleme potansiyeline sahip değil ki?

 

Suriyeliler bir sorunsa bu sorunun
kaynağını iyi analiz etmemiz, çözümü de ona göre getirmemiz lazım. Sonuçta
Suriyeliler durup dururken yurtlarını yuvalarını bırakıp gelmediler buraya. Ve
sorunu analiz etmeye de çözüm üretmeye de buradan başlamak lazım. Suriyeliler
niye geldiler?

 

BOP’un Eş Başkanı ünvanıyla ortaya
çıkan ve hali hazırda bizi yöneten siyasi iktidar, ABD’nin bölgeye dair yaptığı
planlarla ilgili olarak ABD ile birlikte hareket etti. “Arap Baharı” diye
meşhur devrimlerle Tunus, Yemeni Mısır, Libya gibi ülkelerde mevcut iktidarlar
birer birer devrildikten sonra sıra Suriye’ye gelmişti. Suriye’de ise ayrılıkçı
kişileri örgütlemek, eğitmek, silah ve hatta personel desteği verme görevini de
biz üstlendik. Çünkü bizi yönetenler, böyle hareket etmenin ülke için daha
faydalı olduğunu düşündüler. Sonrasında da özellikle Suriye’nin kuzeyi tam bir
ateş deryasına dönüştü. Bu yaptığımız şey ülke menfaati açısından doğru mu
yanlış mı? Elimdeki mevcut done bu konuda bir analiz yapmaya yeterli değil
zaten asıl konu da şu an bu değil.

 

Suriyelilerin Türkiye’ye gelmeleri ve
burada yaşamaya başlamaları bir kabahat hatta bir suçsa bu Suriyelilerin suçu
değil. Onların evlerini, yuvalarını, mahallelerini, şehirlerini yangın yerine
çevirenlerin suçu. “Ülkelerinde kalıp savaşsalardı, ülkelerini savunsalardı!”
diyenler var. Ben de onlara soruyorum, kime karşı savaşacaklardı? Kendi siyasi
iktidarları olan Esad rejimine karşı mı? Kendi içlerinden kişilere silah, para
ve eğitim vererek ülkelerini karıştıran ABD/NATO ittifakına karşı mı? Yoksa
ABD/NATO ile birlikte hareket eden Türkiye’ye karşı mı savaşacaklardı? Daha da
önemlisi kimin için savaşacaklardı? Kendilerine ait olmayan bir savaşın neden
tarafı olmak zorundalar?  “Ülkelerinde
kalıp savaşsalardı” demek “Orada kalıp ölselerdi” anlamına geliyor. Kimse
kusura bakmasın ama bu bakış açısı insani bir değer taşımıyor.

 

Görüldüğü üzere, Suriyelilerin akın
akın Türkiye’ye göç edip burada yerleşmelerinin bir hesabı sorulacaksa ve bu
yüzden bir fatura ödetilecekse bu hesabın sorulacağı makam da faturanın
ödettirileceği makam da siyasi iktidardır.

 

Çözüm Ne?

 

Suriyeli meselesinin en uygun çözümü
Suriye’de çatışmaların kalıcı olarak sona ermesi, huzur ve barış ortamının
kalıcı olarak tesis edilip Türkiye’deki Suriyelilerin kendi memleketlerine
dönmesidir. Ancak bu çözüm mevcut şartlarda ancak peri masallarında
gerçekleşebilecek bir çözümdür. Zira kısa vadede Suriye’de kalıcı bir şekilde
huzur ve barışın tesis edilmesi mümkün değil. uzun vadede ise artık yıllarca
(ilk gruplar geleli 10 yıl oldu) Türkiye’de yaşan ve burada iyi kötü bir düzen
kuran bu insanların Suriye’ye dönmesi olasılık dahilinde görünmüyor.

 

Şu an için en mantıklı çözüm,
Suriyelilerin burada kalıcı oldukları gerçeğini kabul edip, Suriyelileri
kamunun bütün imkanlarını kullanarak Türkiye’ye entegre etme hatta asimile
etmektir. Suriyelilerin kendi ayrı mahallelerinde yaşamaları, Suriyeli
çocukların kendi ayrı okullarına gitmeleri bu entegrasyonun önündeki en büyük
engeldir. Bu hatadan dönülmesi gerekmektedir. Suriyelilerin Türk toplumu içine
serpiştirilerek bu şekilde ülkeye entegrasyonlarının sağlanması gerekmektedir.
Tabi bizim de toplum olarak onlara tepeden bakan, onları ötekileştiren
tavırlardan kaçınmamız şart. Aksi halde şu an için “küçük” bir sorun olan
Suriyeliler meselesi, ileride gerçekten “büyük” bir sorun olarak karşımıza
çıkacaktır.

Çağın Hastalığı ‘aşırı şişmanlık’ Hakkında Endokrinoloji Uzmanı Prof. Dr. RAMİS ÇOLAK ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Endokrinoloji Ana
Bilim Dalı’nın ilgi alanı hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Ramis Çolak: Endokrin kelimesinin anlamı hormon
hastalıkları demektir.  Endokrinoloji
vücudumuzda salgılanan hormonlar, iç salgı bezleri ve metabolizma
hastalıklarının teşhis ve tedavisiyle uğraşır. ‘İç salgı bezleri’ denilince veya ‘endokrin sistem’ denilince hipotalamus, pineal bez-melatonin,
hipofiz, tiroid bezi, paratiroid bezi, böbrek üstü bezi (Adrenal), over
(yumurtalık) ve testis bezleri anlaşılır. Bu bezlerin salgıladıkları hormonlar,
bu bezlerde oluşan tümörler ve bu bezlerden salgılanan hormonların azlığı ve
fazlalığı önemli hastalıklar yapar. Endokrinoloji ayrıca şeker hastalığı,
obezite (şişmanlık), kan yağları (kolesterol ve trigliserid), ürik asit
yüksekliği, metabolik sendrom, vitaminler, beslenme, diyet ve osteoporoz (kemik
erimesi) gibi metabolik hastalıklar teşhis ve tedavisini yapar

Çetinoğlu: Endokrinoloji ilmi
ile hangi hastalıklar tedavi edilebiliyor? Hastalıkların halk arasındaki
isimlerini de lütfederek bilgi verir misiniz?
 

Prof. Çolak: En önemlileri şöylece
belirtilebilir:

1- Hipofız (Hipofiz Bezi
Hastalıkları) Boy kısalığı ve büyüme hormon eksikliği, Hipofiz bezi yetmezliği
(Hipopituitarizm), Prolaktin hormon fazlalığı (Prolaktinoma), Büyüme hormon
fazlalığı (Akromegali), Diabetes insipidus (Şekersiz şeker hastalığı),

2- Paratiroid bezi ve hormonları, Paratiroid hormon
fazlalığı (Hiperparatiroidi), Paratiroid hormon azlığı (Hipoparatiroidi)                  
3- Böbreküstü bezi (Adrenal bez) ve Hormonları: Böbreküstü bezi hastalıkları,
Kortizol hormon fazlalığı (Cushing Sendromu), Kortizol hormon azlığı (Addison
Hastalığı), Aldosteron hormon fazlalığı (Aldosteronizm), Adrenalin hormon fazla
salgısı (Feokromasitoma)
4- Testis ve hormonları: Testis, hormonları ve hastalıkları, Testosteron
eksikliği (Hipogonadizm), Erkekte meme büyümesi (Jinekomasti), Ereksiyon
problemi ve empotans, testis ve penis küçüklüğü, sakal çıkmaması
5- Over (Yumurtalık) ve hormonları:  
Yumurtalık (Over) hormonları ve bozuklukları, kadınlarda cinsî hormon
yetmezliği (Hipogonadizm), tüylenme (Hirsütizm), polikistik over sendromu ve
menopoz.

6- Tiroid bezi (Guatr) ve hormonları: Tiroid bezi ve
görevleri, Guatr, tiroid bezinin fazla çalışması (Hipertiroidi, zehirli guatr),
tiroid bezinin az çalışması (Hipotiroidi-Hashimoto), Nodüler guatr-nodül,
tiroid kanserleri, hashimoto hastalığı, tiroidit-tiroid bezi iltihabı.

6- Obezite, beslenme, diyet, metabolik sendrom.

7- Şeker hastlalığı-diyabet, şeker düşmesi-hipoglisemi.

8- Kemik erimesi-osteoporoz.

9- Ürik asit, kolesterol ve trigliserit yüksekliği.

Çetinoğlu: Obeziteolarak da anılan şişmanlık konusunda genel bilgi
lütfeder misiniz?

Prof. Çolak: Obezite, Latince ‘obezus
kelimesinden türetilmiştir. ‘Şişman’ karşılığı olarak kullanılan ‘obezus’, iyi beslenmiş anlamına gelir.
İngilizcede ise, ‘obezity’ şişmanlık,
obeze’ çok şişman, ‘overweight’ fazla ağırlık, tartıda fazla
gelen miktar, şişmanlık anlamındadır.

Obezite, yağ dokusunun vücut
ağırlığına oranla patolojik olarak artması şeklinde tanımlanmaktadır.

Dünya Sağlık Teşkilatı (DST): ‘Sağlığı bozacak ölçüde vücutta anormal ve
aşırı yağ birikmesi
’ olarak tanımlamaktadır. Yetişkin erkeklerde vücut
ağırlığının % 15-18’i, kadınlarda ise % 20-25’ini yağ dokusu oluşturmaktadır.
Erkeklerde bu oranının % 25, kadınlarda ise % 30’un üzerine çıkması durumu ‘obezite’ olarak tanımlanmaktadır.
Davranış bozukluğunun olduğu, Endokrin ve Metabolik değişikliklerle
karakterize kompleks, multifaktöryel bir hastalıktır. Obezite, enerji alımının
enerji tüketiminden daha fazla olduğu durumlarda yağ dokusunun artmasıyla
ortaya çıkan sosyal, psikolojik ve ciddî tıbbî problem oluşturabilen önemli bir
sağlık problemidir

Şişmanlık, tekrarlayıcı ve devamlı (Kronik) bir Hhstalıktır. Şişmanlık,
çok eski çağlarda bir hastalık olarak algılanmamakta, hatta sağlık ve güç simgesi olarak görülmekteydi. Ankara’daki
Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen eski çağlara ait kadın
heykellerinin hep şişman olması bu inanışın güzel bir örneğidir. Ancak
şişmanlığın bir hastalık olduğu, yapılan birçok ilmî araştırma ile ortaya
konmuş bir gerçektir. Kilo veren kişi düzenli beslenme uygulamaz veya egzersizi
azaltırsa tekrar kilo alır. Bu sebeple şişmanlık, tekrarlama özelliği olan bir
hastalık olarak tanımlanmaktadır.

Şişmanlık, tüm dünyada yaygın bir sağlıktır. Gelişmiş batı ülkelerinde daha
yaygındır ve bu ülkelerdeki gelir seviyesi düşük kişilerde daha fazla görülür.
Az gelişmiş ülkelerde ise orta ve yüksek gelirli kesimlerde daha sık ortaya
çıkar. Dünyada 315.000.000 insan şişman, 750.000.000 insan ise aşırı kiloludur.
Diğer bir deyişle dünyada 1.100.000.000 insan aşırı kilolu veya şişmandır. DST
2015 yılında Obez sayısının:
700.000.000’u ve fazla kilolu
sayısının: 2.300.000.000’a ulaşacağı tahmin etmektedir. Son 20 yılda
gelişmiş ülkelerde şişmanlık büyük bir patlama yapmış ve yüksek oranlara
ulaşmıştır. Bu ülkelerde erişkin yaşlardaki kişilerde şişmanlık sıklığı
ortalama % 20’ye ulaşmıştır. Yani her 5 kişiden biri şişmandır. Doğu Avrupa’da
ise % 35,5 gibi daha yüksek bir orana ulaşır. Şişmanlığın en fazla görüldüğü
ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumun 3’te 2’si aşırı kilolu veya
şişmandır. ABD’de 1980’den bu yana şişmanlık % 75’in üzerinde artış
göstermiştir.

Türkiye’de şişmanlık sıklığı: 2010 yılında
sonuçları açıklanan TURDEP-2 çalışmasında Türkiye’de obezite sıklığı %3 2 bulunmuştur. TUİK-2010 verilerine göre Türkiye’de
20 yaş nüfus
:  48.567.099 (% 65,9) olarak kabul edilirse, obez nüfus (% 32,2): 15.634.598 kişidir. Erkeklerde kilo
fazlalığının, kadınlarda ise obezitenin daha yaygın olduğu dikkati çekmektedir.
Bel çevresine göre değerlendirilen visseral obezitenin ise kadınlarda % 49,9,
erkeklerde % 17 genel olarak ise % 35 olarak bulunmuştur. Genel olarak erişkin
yaşlardaki Türk toplumunun 3’e 2’si kilolu veya obezdir Son 10 yıl içerisinde
obezitede % 44’lük bir artış olmasına rağmen aynı çalışmada diyabet gelişme
riskinin ise % 90 oranında arttığını belirtti. Bu rakamlarla Dünya Sağlık
Teşkilatı’nın 2030 yılı için öngördüğü diyabet oranını 12 yılda aşmıştır.

Çetinoğlu: Aşırı kilolu olmak,
hatalı şahsî beslenme tercihlerinin sonucu mudur, genetik yapı gereği midir?
Aşırı kilolu olmanın diğer sebepleri hakkında da bilgi verir misiniz?

Prof. Çolak: Sebebi tam olarak açıklığa kavuşturulamamış olmakla
beraber, şişmanlığın oluşumunda anne ve babamızdan aldığımız genetik yük,
yaktığımızdan fazla besin almak ve hareketsizlik önemli rol oynar. Obeziteye sebep olan etmenler tam olarak
açıklanamamakla birlikte aşırı ve yanlış beslenme ve fizikî aktivite
yetersizliği obezitenin en önemli sebepleri olarak kabul edilmektedir. Bu
faktörlerin yanısıra genetik, biyokimya ve çevre ile ilgili sebepler,
nörolojik, fizyolojik, sosyo-kültürel ve psikolojik pek çok faktör birbiri ile
ilişkili olarak obezite oluşumuna sebep olmaktadır. Bütün dünyada özellikle
çocukluk çağı obezitesindeki artışın sâdece genetik yapıdaki değişikliklerle
açıklanamayacak derecede fazla olması sebebiyle, obezitenin oluşumunda çevre
faktörlerinin rolünün ön planda olduğu kabul edilmektedir.

Çetinoğlu: Şişmanlığın aile ile
bağlantısı var mı?

Çolak: Şişmanlığın aileyle ilintili olduğu yıllardır bilinen bir
gerçektir. Anne ve babamızdan aldığımız genetik yük de kilo alımının önemli bir
sebebidir. Anne ve babanın şişman olması veya şeker hastası bir anneden doğmak
da kilo alma açısından risk anlamına gelir. Vücut ağırlığını kontrol eden bazı
genler vardır ancak çocuk ve adölesanda görülen obezitenin % 1’den azı genetik
bir hastalıktır. Yapılan ilmî çalışmalar vücut ağılığında % 30-70 oranındaki
değişikliklerin, genetik faktörlere bağlı olduğunu göstermiştir. Anne ve babası
şişman olan çocukların % 25 ‘inin şişman olması kalıtım veya genetiğin
şişmanlığın ortaya çıkmasında ne kadar önemli olduğunu gösterir. Anne ve babası
şişman olan kişilerin çocuklarında, şişmanlık daha sık görülür. Şişman bir
kişinin çocuklarının şişman olma ihtimali olmayan bir kişiye göre 2-3 kat daha
fazladır.   Aile üyeleri, sâdece genleri
paylaşmazlar, aynı zamanda obeziteye katkıda bulunan beslenme alışkanlıklarını
ve hayat tarzını da paylaşırlar. Anne ve babanın şişman olması, ailedeki hareketsiz
hayat biçimi ve ailedeki yanlış beslenme alışkanlığı, çocuklarda şişmanlık
görülmesinin önemli sebepleridir.

Çetinoğlu: İkizlerde şişmanlık
konusu da incelenmiş olmalı…

Prof. Çolak: İkizler ve evlat edinilen çocuklarda yapılan
çalışmalarda çekirdek ailelerde obezite geçişi % 30-50, evlat edinilen
çocuklarda % 10-30, ikizlerde ise % 50-80 arasındadır. Çocuğun obez olma
ihtimali; her iki aile obez ise % 80, sadece biri obez ise % 40, her ikisi de
obez değilse % 14’dür. İkizlerden biri obez ise diğerin de obezite görülme
riski monozigotlarda dizigotlara göre daha fazladır. Tek yumurta ikizleri, eğer
benzer şartlarda yaşıyorlarsa vücut ağırlıkları aşağı yukarı 1 kg kadar oynar.
Eğer hayat şartları çok farklı ise yalnız 2-3 kiloluk bir fark gösterirler. Bu
kısmen çocukluk çağında kazandıkları yeni alışkanlıklardan doğar. Fakat ikizler
arasında bu yakın benzerliğin genetik olarak kontrol edildiğine inanılmaktadır.

Çetinoğlu: Sosyal ilişkilerle
obezite arasında bir bağ var mı?

Çolak: Sosyal ilişkiler, obezite üzerinde şaşırtıcı biçimde güçlü
rol oynamaktadır. Ailesi veya yakın arkadaşları şişman olanlarda obezite
ihtimalinin daha fazla olduğu bilinmektedir. California Üniversitesi’nde
yapılan bir çalışmada, araştırmanın şaşırtıcı sonuçlarından birinin de yüzlerce
kilometre uzakta olan arkadaşların bile kilo durumunu etkileyebilmesidir.
Araştırmaya göre, bir arkadaşı obez olanın aşırı şişman olma olasılığı % 57,
kardeşi obez olanın % 40, eşi obez olanınsa % 37 oranında artıyor. Çok yakın
arkadaşlıklarda ise risk üçe katlanıyor.

Obezitenin oluşmasında genetik
yatkınlığın yanında çevre ile ilgili faktörler, davranış faktörleri, hayat
tarzı da etkilidir.

Çevre
ile ilgili faktörler:
Şişmanların
fazla yeme isteğinin ve beslenme biçiminin aile çevresinden edinilen bir
alışkanlık olduğu ileri sürülmektedir. Çocuklar için, yeme genellikle sosyal
bir durumdur, aileyi, diğer gençleri, akranları içeren diğer insanları
gözlemleyerek kendi yeme davranışını ve tercihini oluşturur. Çocukların yiyecek
tercihleri, ailelerinin yeme davranışlarından ve yiyecek seçim tercihleri ile
şekillenir. Çocukluk çağında obezite gelişiminde anne-babanın beslenme tarzı,
öğün sayısı, günlük aktivite şekli etkili olurken, okul çağı ve adolesan
dönemde bireyin gününün büyük bir kısmını geçirdiği eğitim merkezindeki kantin
ve yemekhanelerde sunulan besinlerin içerikleri ile eğitim programları,
önerilen fizik aktivitenin yeri etiolojide etkili olmaktadır.

Davranışla İlgili Faktörler: Diyet ve Yeme Alışkanlıkları: Çocukluktan
itibaren başlayan yanlış ve dengesiz beslenme alışkanlıkları sonucu ortaya
çıkan problemlerin başında şişmanlık gelmektedir. Hayatın ilk birkaç yılında
yeni yağ hücrelerinin oluşum hızı özellikle fazladır. Yağ depolanması
hızlandıkça yağ hücrelerinin sayısı da artar. Şişman çocuklarda yağ hücrelerinin
sayısı çok defa normal çocuklardakinin yaklaşık üç katı kadardır.

Obezitede en önemli faktör hızlı
ve fazla yeme davranışıdır. Bugün, toplumların beslenmesinde yağdan, sukrozdan,
sodyumdan zengin, posadan fakir bir diyetin yer aldığı görülmekte, işlem görmemiş
gıdaların tüketimi giderek azalmaktadır. Esas problemin, diyetin yağ ve
karbonhidrat kısmındaki dengesizlikten kaynaklandığı ve beslenme bilgisi ile
ilgili olduğu düşünülmektedir. Aşırı kilolu çocukların diyetlerinde fazla
enerjiyi yağdan aldıkları belirtilmektedir. Bebeklik dönemindeki beslenme şekli
çocuğun ileri yıllardaki beslenme alışkanlığını belirler. Anne sütü ile
beslenmenin obezite oluşumunu önleyici etkisi iyi bilinmektedir. Çocuk her
ağladığında biberon ile süt vermek, muhallebi gibi kaloriden zengin besinlere
erken başlamak ve bunları fazla miktarda vermek çocuklarda şişmanlığa yol açan
yanlış uygulamalardır. Hızlı yeme ve az çiğneme de obezite oluşumunda
kolaylaştırıcı faktörlerdir. Modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlığında
kalori ve yağ yoğunluğunun fazla oluşu (fast food tarzı beslenme) obezite
sıklığının artışında bir risk faktörüdür. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve
öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir veya iki defa düzensiz beslenen
kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır

Fizikî Aktivite (FA): Sedanter hayat biçiminin bir uzantısı
obezitedir. Obezite genellikle düşük FA ile beraberlik göstermektedir. Her
türlü fizikî aktivite enerji harcamasını gerektirir. Fizikî aktivite ile enerji
harcaması arasındaki etkileşim şişmanlığın oluşmasında önemli rol oynar. Düşük
düzeyde FA’nin obezitenin sebebi olmaktan çok sonucu olduğu da düşünülebilir.
Fizikî olarak inaktif bir hayat yaşayanlar veya inaktif hâle gelenler,
genellikle aktif kişilere göre daha obezdir. Hareketsizlik, obezite sebebi
olarak gözlenmekte, obezite ise hareket eksikliğine yol açarak kısır bir döngü
oluşturmaktadır. Televizyon seyretmek ile obezite arasında pozitif ilişki
bulunmuştur. Televizyon seyretmek ile vücut yağ dağılımı ve total vücut yağı
arasında bir ilişki olduğu da saptanmıştır. Televizyon reklamları, kişinin
tükettiği gıdanın nitelik ve niceliklerini etkilemekte, obeziteye yol açan kötü
diyet alışkanlıklarına yol açmaktadır. Televizyon seyretme süresi boyunca
kişilerin ana öğünlerine ilaveten ara öğün yaptıkları sıkça görülmüştür.
Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça kişinin oturma süresi artmakta, bu da
BKI’ inde artışa yol açmaktadır. Obezite sıklığı, 4 saatten daha fazla
televizyon izleyen çocuklarda, 1 veya 1 saatten daha az televizyon izleyen
çocuklara göre daha yüksek olarak saptanmıştır. Televizyon izleyen çocukların
hiç reklâm izlemeyenlerden daha fazla şekerli gıda tüketmeyi tercih ettiklerini
gözlemlenmiştir.

Psikolojik Faktörler: Bazı çocuklarda psikolojik
problemlere tepki olarak aşırı iştahsızlık görülebileceği gibi, bazılarında bu
tepki fazla yeme şeklinde ortaya çıkar. Anne baba ve çocuk arasındaki
ilişkiler, ev ortamındaki problemler, arkadaş grupları tarafından kabul edilmeme,
derslerdeki başarısızlıklar bireyin ruhî yapısını etkileyerek beslenme
bozukluklarına sebep olmaktadır. Obez çocuklarda özellikle puberte döneminde
arkadaş edinememe, grup faaliyetlerine katılmama gibi ortaya çıkan psikolojik
bozukluklar çocuğun obezite derecesini arttırmaktadır. Psikanalitik kurama göre
fazla yeme, psikoseksüel gelişmenin oral dönemine bağlı kalmasından
kaynaklanır. Yemek yeme, parmak emme gibi oral etkinlikler erken yaşlarda
yakınlığa ve sevgiye eşdeğerdir. Daha sonraki yaşlarda sevgi ve güvenliğe olan
gereksinim doyurulmamışsa, oburluk bunların yerine geçer. Yaşam üzücü ise, kişi
yiyeceği duygularını doyurmak için kullanır. Çocuklarının her ağlama ve
rahatsızlığına her zaman meme veya biberonla cevap veren anneler, böylece
onların oral doyum ve hayat açlığını şartlandırarak ileride stres altında
kaldığında oral doyum aramasına neden olur

Obezitenin oluşmasında başlıca risk faktörleri şöylece sıralanabilir:

Yaş, Cinsiyet,  Eğitim seviyesi, Medenî durum,  Doğum sayısı ve doğumlar arası süre,  Sosyo – kültürel etmenler, Gelir durumu,
Hormonal ve metabolik etmenler, Genetik etmenler, Psikolojik problemler,
Yetersiz fizikî aktivite, Aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, Sık
aralıklarla çok düşük enerjili diyetler uygulama, Sigara- alkol kullanma
durumu, Kullanılan bazı ilaçlar (antideprasanlar vb.

 

DEVAM
EDECEK

 

Prof.
Dr. RAMİS ÇOLAK:

15
Nisan 1967 tarihinde Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinde dünyaya geldi.
İlkokulu ve ortaokulu Gümüşhacıköy’de, Liseyi İzmir’de bitirdi. Gazi
Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Fırat Üniversitesi İç
Hastalıkların Anabilim dalında İç hastalıkları ihtisası, Erciyes Üniversitesi
Tıp Fakültesi’nde Endokrinoloji ve Metabolizma Bilimdalı’nda yan dal ihtisası
yaptı.

 

1997 yılında
İç Hastalıkları Yardımcı Doçenti, 2000 yılında Endokrinoloji ve Metabolizma
Hastalıkları uzmanı, 2005 yılında Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
Doçenti, 2009 yılında Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Profesörü
oldu.

Prof. Dr.
Ramis Çolak İngilizce bilmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

 

Kıbrıs’ın Yarınını Görmek

Beş aydır Kuzey Kıbrıs’yım.

Pandemi dolayısıyla Türkiye’de yaşanan ekonomik, toplumsal
ve sosyal sorunlar aynısıyla KKTC’de de yaşanıyor. Hani derler ya “biri aksırsa
karşısındaki nezle oluyor” diye. Türkiye’de öyle de Kuzey Kıbrıs’ta öyle değil
mi? KKTC’de de öyle; pahalılık, işsizlik, enflasyon, ekonomik dar boğaz, Ercan
Havaalanına artırılmayan uçak seferleri, aylardır açılamayan otellerin durumu
ve hantal yapının bir türlü kırılamaması ciddi boyutta. Su ve elektrik
kesintileri hep şikâyet konusu. Afrika’dan aktarılan uyuşturucu, kara para,
trafik kazaları da ciddi sorun. Gerçi kara para ve uyuşturucunun ana damarı,
100 bin euroya vatandaşlık veren Rum kesiminde ama yine de Kuzey etkileniyor.
Bütün dünyada aranan suç örgütü liderleri çok kişi; Rum kesiminden verilen AB
pasaportlu olduğu için bulunamıyor!

Dövizin sürekli tırmanışı da hayatı etkiliyor. Maaşlarını
Euro ile alan Rum kesimi bal ayı yaşıyor dövizin yükselişinden. İlk işi Türk
kesimine geçip arabasının deposunu doldurmak, marketlerden alışveriş yapmak,
güneye bagajı dolu dönmek. Üstelik KKTC’de 72 millet yaşıyor. En önemli gelir
girdisi ise sayıları yirmiyi aşan üniversiteler ile turizm idi. Ancak pandemi tedbirleri
turizmi çok fena vurdu. Uçak seferleri asgariye indirildi. Eğitim ise yüzyüze
değil, zoom ile gerçekleştiriliyor.

Rum kesiminde pandemiyle kıpkırmızı ve ölüm sayısı çok daha
fazla olmasına rağmen turizm tesislerini iki aşı olanlara açtı! Türk tarafı ise
tedbirli, temkinli ve dikkatli. Üstelik pandemiye karşı çok denetimli ve
müteyakkız. Alışveriş yapılan her müessesede insanların ateşi ölçülüyor, adres
ve telefonu alınıyor, maske mecburiyeti ve mesafe tedbiri yerine getiriliyor.  Pandemi kaçıncı varyantı olursa olsun kontrol
altında. Ama günlük hayat sorunlarla mücadele içinde geçiyor.

 

Kıbrıs’ın Türkler Tarafından Fethinin 450. Yıldönümü

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın KKTC’de müjdeli haber
vereceği mesajı ülkede fırtına gibi esti. Halk başka, aydınlar başka türlü,
yabancılar ise daha değişik yorumladı müjdeyi. Rum kesimi, AB ve ABD ise sessiz
ama temkinli beklemeye başladı. KKTC’de Kıbrıs’ın Osmanlılarca (1571) fethinin
450. Yılında Kurban Bayramı ile birleşen 20 Temmuz Özgürlük ve Barış Bayramı
ile aynı güne rastladı. KKTC’de ortalama beklenti ise açıklanacak müjdenin
Azerbaycan, Pakistan ile diplomatik ilişki kurulacağı, İngiltere’nin
yumuşayacağı, Geçitkale’ye daimi SİHA, Gazimağusa’ya deniz üssü yapılması,
Kıbrıs açıklarında bulunduğu düşünülen doğalgaz haberi duyumu, Maraş’ın
mülkiyet kaybı olmadan açılması şeklindeydi. Üstelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
19 yıldır ilk defa bir Kurban Bayramı’nı Türkiye dışında çocukları ve torunları
bulunmadan kutlayacak olması müjdenin önemini katlıyordu. Kıbrıs Türk halkı ise
yıllardır hantal vaziyette belli kadro ve kaynak bulamayan yeraltı ve yerüstü
zenginliklerinin daha rantabl devreye sokulmasını ve halkın refah düzeyinin
artırılmasını bekliyordu. Bir zamanlar bölgenin narenciye ürünleri ihracatta
ilk sırada iken bugün öyle değil. Asil Nadir’in konuya ilişkin girişimlerinin
öykülerini anlatarak o günlerin özlemini gideriyor. Hellim peyniri de öyle.
İhracatını ve imtiyazını Rumlar kaptı. Devrede olan sadece inşaat sektörü. O da
pandemi dolayısıyla arsa buluyor, mekân tespit ediyor ama çalışacak emekçi ve
malzeme bulmakta zorluk çekiyor. Belki KKTC’ye bir çimento fabrikası kurmak
geçiyordu akıllarından.

Muhalif KKTC medyası bile bu ziyarete öyle pek karşı
değildi. Halk ise mutluydu. Belki elektrik kesintileri bu yaz günü bitebilir,
bir su kaynağı müjdesi alınabilirdi. Bir aydır bu seyahat için çalışmalar
yapılıyordu. Ülkenin en görkemli oteli kapatıldı. Güvenlik tedbirleri alındı.

 

Sen Neymişsin Be Annan Planı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan resmen bir çıkartma yaptı Kuzey
Kıbrıs’a. 47 Yıldan bu yana KKTC’ye yapılan en büyük siyasi ziyaretti
gerçekleştirilen. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, MHP Lideri Devlet Bahçeli, BBP,
DSP ve Yeniden Refah Partisi Genel Başkanları Mustafa Desteci ,Önder Aksakal ve
Fatih Erbakan, parti yönetimiyle ters düşün Saadet Partisi Yüksek İstişare
Kurulu Üyesi Oğuzhan Asiltürk, bakanlar, Türkiye ve Azerbaycan’dan
milletvekilleri ve üst bürokratlar, onca yazılı, görsel basın mensupları vs. Bu
işin ciddiyetini gören ve Başbakan Ersan Saner Azınlık Hükümetine muhalif
Cumhuriyetçi Türk Partisi ve Toplumcu Demokrasi Partisi milletvekilleri
Erdoğan’ın konuşma yapacağı toplantıyı boykot kararı aldılar. Tabana göre liberal
solun çok kaba ve çirkin bir tavrıydı bu.

Çünkü arka planını düşünürsek, KKTC’ye batılılarca insafsız
ve hukuksuz bir ambargo uygulanıyor, AB Rum kesimine yaptığı katkıların binde
birini Türk tarafına yapıyordu. Yıllardan beri adeta batı dünyasının bir
ritüeli olan aforoz etme eylemini Kuzey Kıbrıs Türk kesimine uyguluyorlardı. Hem
de ölçüsüzce.

Biraz geriye dönersek, Erdoğan, Başbakan iken Kıbrıs
sorununa güya diplomatik yolla çözüm arayışlarına girdi! Ancak en önce iki
devletli, Kıbrıs Türkünün hak ve hukuklarını güvenceye alınması için gayret
gösteren milli lideri, bir kahraman olan KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Mücahit Rauf
Denktaş’ı dışladı, ötekileştirdi, bugün boykot kararı alanların adayı Mehmet
Ali Talat’ı (2005-2010) cilalıyarak, Mustafa Akıncı’ya (2015-2020) nötr kalarak
cumhurbaşkanı seçilmelerini sağladı. Annan Planını hayata geçirmek için Türk
tarafının “evet” demesi için ışık yaktı. Oysa Anan Planı Kıbrıs Türklerinin
Londra ve Zürih Antlaşmasıyla (1959) olan haklarını iptal ettiriyordu. Allahtan
Rum kesimi “hayır’ dedi de böyle bir dönem kapandı. Erdoğan yıllar sonra bugün
Denktaş’ın dediği noktaya gelindi.

 

Ayrık Otları

Bayram namazını Lefkoşa Hala Sultan Camii’nde kılan
Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin, iki devletli ve iki halklı, Kıbrıs
Türklerinin hak ve hukuklarını güvenceye alacak görüşmelerden yana olduğunu
belirtti ve kapalı Maraş’ın mülkiyet hakkı kaybolmayacak biçimde tümüyle
açılacağını söyledi. İlk müjdesi de Metehan Bölgesinde 500 dönüm üzerinde inşa
edilecek ve KKTC’ye yakışan bir cumhurbaşkanlığı külliyesi, parlamento binası
ve millet bahçesi oldu. Türkiye’nin çıkartma yaptığı Alsancak’ta müze-gemi
açılışı gerçekleşti. Lefkoşa kuzey çevre yolu hizmete girdi. Cumhurbaşkanı
Erdoğan çevre yolunun ayrıca yeşillendirilmesini istedi. Kapalı Maraş
Bölgesindeki restore edilen Vakıflar diğer adıyla Bilal Ağa Mescidi ibadete
açıldı.

İlk Cuma namazı eda edildi. Erdoğan’ın KKTC’deki bir başka
açıklaması da “mavi vatan” Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin hak ve çıkarlarının
sonuna kadar korunacağına işaret etti. AB ve ABD’nin konuya ilişkin
politikalarını eleştirdi. Konuşmalarında ayrıca Rum yanlısı politikalar izleyen
ve Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini eleştirenlere “Kimi gafiller zehirli ayrık
otlarını Kıbrıs Türk Halkının kalbine saplamasına fırsat vermeyeceğiz. İki ayrı
devlet. İki ayrı halk gerçeğini uluslararası toplumun er veya geç kabul
edeceğini” söyledi. Şöhretler karşılaşması maçının başlama vuruşunu da iki
Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Tatar yaptı.

 

15 BİN BİSİKLET

KKTC’de Lefkoşa, Gazimağosa, Girne, Güzelyurt, Lefke ve
İskele olmak üzere 6 ilçe, 12 bucak ve 187 yerleşim birimi bulunuyor. 1931 yılında
Kıbrıs’ta 202 cami-mescit,15 tekke ve 8 medrese bulunurken bugün çoğu son 20
senede yeni inşa edilmiş 89 cami hizmet veriyor. Din İşleri Başkanlığında görev
süresi dolan Prof. Dr. Talip Atalay’ın yerine de Prof. Dr. Ahmet Ünsal (1967-Mengen)
henüz atandı. Minarelerinde Türkiye ve KKTC bayraklarının dalgalandığı
camilerin hepsinde hemen hemen mescit imamının başkanlığında genelde yazın kur’an
kursları hizmet veriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti dolayısıyla kur’an
kursu talebelerine ve namaz kılan çocuklara dağıtılmak üzere gemiyle 15 bin
adet bisiklet geldi? Cami cemaati ise genelde Pakistanlılar ve çocuklarıdır!
Bir dostum köyünde 70 bisiklet dağıtıldığını söyledi.

Hal böyle iken Yunanistan ve Güney Kıbrıs “Türkiye’yi ve
Erdoğan’ı durdurun” diye Birleşmiş Milletlere şikâyet etti. Daha sonraki demeçlerinde
ise en fazla eleştiriyi tapu kayıtlarına göre Osmanlı Vakıflarının sahip olduğu
kapalı Maraş’ın açılması konusunda yaptılar. Bununla şu anlaşıldı ki Türkiye ve
KKTC barış görüşmeleri için artık 50 sene daha beklemeyecek ve beklememeli. Bu
belki Rumların hamisi olan ülkelerin Güney’i sahipliğini artıracak  ve pekiştirecek fakat bir müddet sonra da
durulacak gibi görünüyor. Çünkü AB kendi sorunlarının da farkında, özellikle
Almanya Şansölyesi Merkel’in kendisine emekliye sevk etmesi bu problemleri daha
da artıracak gibi görünüyor. Bunların başında da mülteciler ve ırkçılık
meselesi gelmektedir. Pandemi salgını sorunu da henüz çözümlenmiş değil.
İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması da Almanya’nın liderliğini iyice su
yüzüne çıkardı, Fransa ve Makron sadece bakmakla iktifa ettiler. Şimdilik
Türkiye karşıtlığıyla idare etmeye çalışıyorlar. Hatta Kıbrıs Rum kesiminin iki
aşı olanlara kapıları açarak turizm atağına sesleri çıkmadı, pandemiyi ve Kuzey’in
kıpkırmızı haritasını, 100 bir euroya satılan AB pasaportunu görmezden
geldiler.

 

 Kktc’ye Çıkarma Önemliydi
Ancak Müjdeler Kâfi Gelmedi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki günlük resmi ziyareti böylece
tamamlandı. Ama eleştiriler, değerlendirmeler ve değişik yaklaşımların ardı
arkası kesilmedi. Kıbrıs Türk kesiminin sanayi ve tarım ürünlerine,
pazarlamasına, tanıtımına; işsizlik, hayat pahalılığı ve enflasyona yönelik
herhangi bir müjde verilmedi, girişim gözlenmedi. KKTC’nin ulusal toplumda tanınması
konusunda hiçbir açıklama yapılmadı, ima bile edilmedi. Sadece KKTC turizmi
için uçak seferlerinin sayıları hemen artırılacak. Çünkü dev tesisler bir yılı
aşkın süredir konuklarını bekliyor.

KKTC eski Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da Erdoğan’ın Kuzey
Kıbrıs’taki mevcut cumhurbaşkanlığı binasının gecekondu gibi gösterilmesine
tepki göstererek “devletin itibarının binaların ihtişamı ile ölçülemez, hukuka,
adalete saygısı ve yurttaşların refah düzeyi ile ölçülür” dedi. Akıncı’nın
açıklamaları Rum basınında ve politik mahvillerinde fazla alaka görüyor! Ancak sivil
toplumda da tabun bulmuyor değil. Z Nesli bir başka türlü yorumluyor. Hem
nalına vuruyor hem mıhına.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın aralarında
Azerbaycan’dan çok sayıda milletvekiliyle, Türkiye’den üst düzey KKTC
çıkartması batının şımarık çocukları Rum ve Yunan ikilisinin, AB ve ABD’nin
özellikle kapalı Maraş’ın 50 yıl sonra açılması konusundaki girişimin
kafalarını karıştırması konusunda başarılıydı. Fakat uluslararası toplumda
Kuzey Kıbrıs’ın tanıtılmasında sorun yaşayan Türk halkının refah çıtasını
yükseltmekte, covit 19 salgını dolayısıyla turizm sektörünün sorunlarına çözüm
bulmaktaki müjdeler kâfi gelmedi, yeni bir çıkarmaya kaldı. Bunların üstesinden
gelecek Z Nesli için galiba öncelik dağa taşa değil insana yatırımdan geçecek.

Tatil Manyaklığı Sosyolojimiz

100 yıl önce tatil (ta’tîl); durdurma, kapatma, faaliyete son verme anlamlarına (Kamûs-ı
Türkî) gelen bir kelimeden ve Cuma
namazı nedeniyle o gün iş yapmamaktan ibaretti. 10-15 yıl sonra cumadan pazara
alındı, bir 40 yıl geçtikten sonra
da cumartesiyle birlikte 2 güne
çıkarıldı. Yetmedi; ikinci bir 40 yıl
geçmeden tatil bir amaç-hedef ve sınıf atlama uğraşı haline geldi.

 

Günümüzdeyse
tatil 11–11,5 ay çalışmanın Nirvana’sı,
olmazsa olmazı. ‘11 ayın sultanı Ramazan’mış, Bayram’mış hikâye; tek sultan: Yüce Tatil. Az eskiden
bayramlarda tatil beldelerine kaçanlar muhtelif sözlerle hatta skeçlerle
bile yerilirdi; şimdilerde ikisi bir arada olsun diye deliriliyor. Çokluk nerdeyse bayram ordadır.

 

            (Kurban, karâbetti;
yakınlık-makınlık kalmadı aksine et – kesim ve şarküteriye tahvil oldu. Allah’a değil Allah’ın hayvanlarına
yakınlaştık
sadece, o da tek taraflı.. Tatil,
atâletti
; asâlete ve statüye havale oldu. Kavramların ikisi de Arapça ama Arapları ilkinde pek
göremeseniz de ikincisinde mebzul miktar görebilirsiniz, hem de memleketimizin bilfiil her köşesinde.)

 

Bodrum sahillerinde adım atacak yer
kalmadı”, “Marmaris’te trafik
kilitlendi”, “Çeşme plajlarında
günlük nüfus 1 milyonu aştı”, “Avşa
Adası nüfusunu 50’ye katladı”, “Ayvalık’ta
çadır kurmaya yer kalmadı”, “Kuşadası’na
1 günde 10 bin fazla araç giriş yaptı”, “Muğla
Belediye Başkanı ‘Ne olur gelmeyin artık’ dedi”, “Didim‘de Koronavirüs unutuldu”, “Antalya Havaalanı’nda tarihi yoğunluk yaşandı” vs. vs.

 

            Nedir bunun sosyolojisi; sürü psikolojisi mi yoksa teşhircilik
mi, görülme ve gösterme takıntısı mı? Byung-Chul Han, Psikopolitika kitabında buna “neoliberal öz-sömürü rejimi” yahut “’Beğendim kapitalizmi” demektedir. Facebook’u
dijital mabed kabul eden Chul Han, ‘like
tıklamalarını da dijital âmin olarak görmektedir. Sınıfsız öz-sömürü
hakkında da “Bugün herkes kendi şirketinin kendini sömüren işçisidir” ve “Herkes
birey olarak hem efendi hem köledir
” der. Ve kendini yayımlama (tertullian) suretiyle dijital özne
olmasından bahseder.

 

            “Cehennem bir aynılıktır” der
Chul-Han’dan mülhem Kenan Göçer ‘Dostluk
ve Ekonomi
’ makalesinde. Herkesin hep aynı
davrandığı, hep aynı şeylere
tevessül ettiği bir hengâmede insan
da şeyleşir; öznelikten çıkar, nesneleşir. Baudrillard’ın “Aynıyla
yaşayan aynıyla ölür
” önermesini Chul-Han “Tükenmişlik sendromu, aynının
aşırılığından gelip ben’in fazla hararetle kor gibi yanmasıdır

cümlesiyle şerheder Yorgunluk Toplumu
kitabında. Depresyon’u bir yapabilme ve edebilme yorgunluğu olarak tanımlayan
Han’a göre 21.yy toplumu bir performans toplumu, sâkinleri de performans
öznesidir.

 

            Yazar Levi ile filozof Agamben’in literatüre soktuğu Muselmann diye bir tâbir var; şiddetli
depresyon geçirip bütünüyle hissiz kesilen tutuklular
, Auschwitz gibi toplama kamplarında yaşayan ölüler veyahut iskelet
tutuklular
olarak da biliniyorlar. Çalışan hayvan (animal laborans) deyu isimlenen günümüz insancıkları ise semirmiş iskeletler hükmündedir ve kendi kendini otomatik olarak sömürmektedir.
Performans ve ben yorgunudur. Hız
eziğidir, zaman sarhoşudur. Ne diyor
Chul Han, Güzeli Kurtarmak
kitabında: “İdeal müşteri, karakteri olmayan bir insandır”, “Dijital
düzen yeni ideali kutsar; karaktersiz pürüzsüzlük
”.

 

            Parçaları birleştirip başlığa dönersek ibadet
bellediğimiz ritüellerin
Yüce
Yaratıcı
’ya ulaşmada araç
olmaktan çıkıp amaç edinilmesi hatta
mülkiyeten biriktirilmesi gibi, bir
çalışma aralığı sayılabilecek tatilin de ana gayeye döndürülmesi ve insanların bir zaman tünelinde kendini
biriktirerek depolaması
dijital çağın aynı zamanda depresyon çağı
olacağının da işareti. 

 

            Pandemi’de
bizi bir kapatıyorlar, bir açıyorlar; açılmalarda da biz kendimizi tatille kapatıyoruz. Eğitimi çoktan geçtik sağlıktan bile önemlidir tatil. Ülkenin
yada bireyin ekonomisi ne olursa olsun tatil
ibadeti
yerine getirilmelidir. Yüce
Şirketler
emir verse, “Sağ baştan say Müselman!” dese “Efenim, 90 küsur
milyon ama İran sahasından gelen milyonlar var; onları da sayıverem mi?”
diyecek çok; hem Sığınmacılara hava
atmak
karşılıksız çek, tek taraflı rekabet. Malûm Türk’ün Türk’ten başka, Müslüman’ın
Müslüman’dan başka
düşmanı-rakibi-hasmı yok. Sel ve kuraklık, yoksulluk ve
yolsuzluk, virüsler ve istatistikler, dünyada olup biten savaşlar, göçler ve
zulümler karşısında bütünüyle hissiziz. Dijital dualarla hâsıl olan sevabı
sanal ortamda paylaşıp
derhal aramızdaki yarışa odaklanmalıyız.

 

Neka
sıkış-tıkış, oka rahat; neka trafik, oka anlatı; neka
manyaklık oka normallik.

 

Şehit Sadık Ahmet’i Anarken Batı Trakya Türklerini Hiç Unutmuyoruz!

Beş Devir

0

     İnsan ve maddî
tarihin nazarı / bakışıyla, insanların sosyal hayatına bakılsa, görülür ki
siyasî sosyal hayat itibariyle, insanlık beş devir geçirmiştir.

     1. Vahşet ve
bedevîlik devri.

     2. Memlûkiyet /
kölelik devri.

     3. Esir devri.

     4. Ecir / ücretlilik
devri.

     5. Malikiyet /
sahiplik ve serbestiyet devridir.

X

     1. Devir: Vahşet
devri olup dinlerle, hükümetlerle tebdil edilmiş / değiştirilmiş, nim / yarı
medeniyet devri açılmış.

     2. Devir:
İnsanlığın zekileri, kavi  / kuvvetli ve
güçlüleri, insanların bir kısmını abd / kul ve memlûk / köle kabul edip hayvan
derecesine indirmişler.

     3. Devir: Sonra bu
memluk / köleler intibaha gelip / uyanıp gayrete gelerek; o devri esir devrine
çevirmişler. Yani, memlukiyet / kölelikten kurtulmuşlar. Fakat “El hükmü li’l –
gâlip.” / “Gâlip olan hükmeder.” zâlim düsturu / prensibiyle yine  insanların kavî / kuvvetli ve güçlü olanları;
zayıflarına esir muamelesi yapmışlar.

     4. Devir: Sonra,
İhtilâl-i Kebîr / Büyük İhtilâl / Fransız İhtilâli  gibi çok inkılâplar / değişimlerle, o devir
de, ecir / ücretlilik devrine inkılâp etmiş / dönüşmüş. Yani havas / üst ve
zenginler tabakası, avâmı / halk ve fukarayı / fakir ve yoksulları; ücret
karşılığında hizmetçi olarak kabul etmeleri, yani sermaye sahipleri, ehl-i
sa’yi ve ameleyi / emekçi ve işçileri; küçük bir ücretle istihdam etmeleri /
hizmet ettirmeleridir.

     Bu devirde sû-i
istimâlât / kötüye kullanmalar o dereceye vardı ki, bir sermayedar / kapitalist
ve yatırımcı; kendi yerinde oturup, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon
kazandığı halde, bir biçare / çaresiz ve zavallı bir amele / işçi ve ırgat,
sabahtan akşama kadar, yeraltındaki madenlerde çalışıp, ölmeyecek kadar yiyecek
alabileceği, on kuruşluk bir ücret kazanıyor! Şu hal, halka öyle müthiş /
dehşetli bir kin, bir iğbirar / güceniklik verdi ki; havâssa / üst ve zengin
sınıfa karşı isyan  etti.

     Şu asrın
tabiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik / Rus komünizmi suretinde, önce Rusya’yı
zir ü zeber / altüst etti. Birinci Dünya Savaşından istifade ederek /
yararlanarak, her yerde kök saldılar.

     Şu bolşevizm /
kömünist uygulama perdesi altındaki halkın kıyam ve isyanı; havâssa /
zenginlere karşı bir kin ve bir tezyif / hakaret fikrini verdiğinden; büyüklere
ve havâssa / zenginlere ait şeref sebebi her şeyi kırmak için bir cesaret
verdi.

     5. Devir: İnsanın
müteşebbis / girişimci olarak iktisadî hayata teşebbüs etmesi / girmesidir.

İnsanın çalıştığı yerde, aynı zamanda işe ortak olması. Ya
bizzat iş sahibi veya o işin ortağı olmasıdır. Böylece kişinin işine sımsıkı
sarılması, canı gönülden çalışması, başarı için büyük gayret göstermesi
gerçekleşmiştir.

     Bu suretle çalışma
barışı sağlanmış, sosyal huzur ve adalet tam manasıyla kendini göstermiş
oluyor. Zaten insanın fıtrat ve yaratılışında olan özel mülkiyet edinme arzusu;
hayata geçmiş bulunuyor. Nitekim, anonim şirket hisse senetlerinin halka
satılması suretiyle; halka açılma hareketleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

     İnsanı sosyal
varlık haline getiren şey, onun “medenî-i bi’t-tab” / “medenî hayat yaşamaya
uygun  fıtratta yaratılmasıdır”. Çünkü
aile, kabile ve millet olarak dost ve kardeşçe bir araya gelmek; sosyal hayatın
/ sosyal yaşamın zaruri / zorunlu bir etkisi, insanca bir gereğidir. Zira,
faziletli bir insanın en önemli hareket tarzı, tevazu ve mahviyetle / alçak
gönüllülükle sosyal hayat içinde yer almasıdır.

     En iptidaî / ilkel
şekilden en gelişmiş duruma kadar, maddî hayatın her safhasıyla sosyal
münasebet ve ilişki kurmak, her insan için bir mecburiyettir. Çünkü, kimin
himmeti / istek ve gayreti yalnız nefsi / kendisi için ise, o insan değildir.
Çünkü, insanın fıtratı medenidir. Yani hemcinsini / diğer insanları düşünmeye
mecburdur.  Kaldı ki, ancak sosyal hayat
ile, şahsî / özel hayatı devam edebilir.

     Meselâ, bir ekmeği
yese, kaç ellere muhtaç. Ona karşılık o elleri manen öptüğünü ve giydiği
elbiseyle kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla
yaşayamadığından, diğer insanlarla yaratılışı icabı ilgilenmesinden ve onlara
manevî bir fiyat vermeye mecbur olduğundan; fıtratça / yaratılışı bakımından
medenîdir.

     Kaldı ki, bir
Müslüman için sosyal hayat yaşamasının sebebi, yaratılışının gayesine uygun
olarak sorumluluğunu yerine getirebilmesidir.

     Müslümanın en
büyük görevlerinden biri olan “İlâ-yı Kelimetullah” / “Allah’ın adını
yüceltmek”   sadece sosyal hayat içinde
mümkün ve olasıdır. Sosyal hayat / birlikte yaşama mecburiyeti / zorunluluğu
ise, bu gayenin olmazsa olmazı, zarurî bir unsuru ve lâzımıdır.

Uzaya mı Gidiyoruz Hamdolsun

Taha Akyol, 26 Mayıs yazısında, Daron Acemoğlu’nun
endişesini aktarıyordu: “Türkiye dünyadaki dijitalleşme ve yapay zekâ devrimine
dikkat etmiyor, bu yüzden önümüzde on yıl çok daha sıkıntılı olabilir.” Çin’in
başındaki Şi Cinping de Doğu Türkistan’daki katliamdan vakit ayırabildiği zaman
aynı şeyi söylüyormuş. Foreign Affairs dergisinin Temmuz/Ağustos sayısında Jude
Blanchette, Şi’nin Çin’e etkisini anlatıyor:

 

Şi’nin iktidarındaki en sonuç alıcı değişimler, yapay zekâ,
robotik ve biyomedikal mühendislik ve benzeri yeni teknolojilerdeki
ilerlemelerdir. Şi, bu yeni aletlerin “hâkim tepeleri”ni ele geçirmenin Çin’in
ekonomisinde, askerlik gücünde ve jeopolitik kaderinde kritik bir rol
oynayacağına inanıyor. Ülkeyi ileri teknoloji üretim santrali hâline getirmek
için [Çin Komünist] Partisinde seferberlik ilan etti. Bu program,
yarıiletkenlerden bataryaları kadar millî güvenlikte kritik kabul edilen
alanlarda ülkenin Ar-Ge üretim kapasitesini geliştirmek için büyük meblağları
harcamayı da kapsıyor. Şi’nin 2014’te dediği gibi, ilk davranma üstünlüğü,
“bilim ve teknoloji inovasyonu öküzünün burnunu tutanın olacaktır.”

 

Sürekli devrim

Öyle ya. Bundan dört asır önce endüstri devrimine dikkat
etmedik… Sonra ne oldu? Üç kıtada yedi milyon kilometre kare üstüne devlet
kuran “cedlerimiz”, ülkenin yüzde doksanını kaybettiler. Şimdi olup biten de
endüstri devrimine benzer yeni bir devrim mi? Evet ve hayır. Evet, çünkü her
on, on olmazsa yirmi yıl, çok büyük değişiklikler getiriyor. Tsunami
cesametinde değişim dalgaları sahillerimizi dövüyor. Fakat hayır, bunlar yeni
bir devrim değil. Asırlardır süregelen ve geçmişte benzeri bulunmayan, her
geçen gün şiddetini arttıran bir fırtınanın devamı. İsterseniz sürekli devrim
deyiniz. Bu etiket, kime niyetti, kime kısmet oldu!

 

Anlaşıldı. Dijitalleşme ve yapay zekâ devrimine dikkat
edeceğiz, o alanlarda geri kalmayacağız. Acaba nereden başlasak?

 

STEM ve ötesi

İlk akla gelen gençlerimize bol bol matematik, fizik,
programcılık falan öğretmektir. Gerçekten de çağdaş teknoloji yarışına girmek
isteyen ülkeler STEM dedikleri eğitime yöneliyor. STEM, İngilizce Bilim,
Teknoloji, Mühendislik ve Matematik kelimelerini baş harfleri. Aynı zamanda kök
anlamına geliyor; böylece kelimeyle latife yapmış oluyorlar.

 

STEM’i nerede ve nasıl öğreteceğiz diye sormak hatasını
işlersek konu, atıfsız rektörlerin yönettiği, aile yemlikleri hâline getirilmiş
üniversitelere gider ki oraya hiç girmeyelim. Farz edelim ki hiç olmazsa birkaç
okulumuz çatır çatır bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik öğretiyor; orta
öğretimde ve yükseğinde. Bu konularda sadece test çözen değil, bunlara,
uygulayacak derecede hâkim olan öğrenciler yetiştiriyor.

 

Şimdi gelsin efendim inovasyon… mu?

 

Arabayı öküzün önüne koşmak

Şi Cinping, öküzle başlamış, öküzle devam edelim; bu
davranışa, arabayı öküzün önüne koşmak denir. Fakat biz bunu Osmanlı’dan beri
yapıyoruz.

 

Bilgiyi izlemek, bilgiyi memlekete aktarmak, onu
gençlerimize öğretmek, ülkeyi bir ileri teknoloji bilen bilim ve teknik adamlar
ülkesi hâline getirmek… Bunlar çok güzel adımlar. Mutlaka gerçekleşmesi gereken
adımlar. Gerekli adımlar. Fakat matematikte dediğimiz gibi gerek şartlar ama
yeter şartlar değil.

 

 

 

Bir unsur daha var. Ülkenin ekonomisinin, sanayisinin, resmî
ve özel kuruluşlarının bu bilgileri talep etmesi lazım. Bu donanıma sahip
gençleri kendi çatıları altına almak için birbirleriyle yarışması lazım. Ortada
böyle bir talep görüyor musunuz?

 

Bilgi ve bilgi sahibi gençler- veya orta yaşlılar-
teknolojiyle yükselmenin tohumudur. O tohum olmadan bir yere varamazsınız.
Ancak tohumun yeşereceği verimli toprak da gerekir. Bizde bu var mı?

 

Kimin için yetiştiriyorsunuz?

En son ne zaman siz çocuğunuza, kızım, oğlum, STEM öğren,
seni havada kaparlar, dediniz? En son ne zaman kızınız, oğlunuz size, anne,
baba, ben yapay zekâda bir ustalaşayım, bakın nerelere yükseliyorum, dedi?
Yoksa siz onlara, evladım, yanaşıver şu adama, partide yerini sağlama al, bak
nasıl çabucak zengin olursun mu diyorsunuz?

 

Eğer siz bilim ve teknolojiyle donattığınız gençlerinizi
talep edecek bir Türkiye’yi yaratamazsanız, o gençler burada kalmaz. Onları
talep eden ortama göçerler. Siz yetiştirseniz de onlar Türkiye’nin envanterine
girmez. İnovasyon lokomotifiyle ilerleyen, yeniliklerle zenginlik yaratan
ülkelere eleman yetiştirirsiniz.

 

İşte bu yüzden, bir Türk şunu yaptı, iki Türk aşı buldu,
ötekisi Kimya Nobeli aldı haberlerini “at konuştu”, “kedi uçtu” şaşkınlığıyla
okuyoruz. Bizde o insanlar var; yoksa da yetiştiririz. Fakat o insanları talep
eden ülke yok; o ağ ve o ahlâk yok.( https://millidusunce.com/uzaya-mi-gidiyoruz-hamdolsun/)