7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 385

Saygıdeğer Yargıç ve Değerli Jüri Üyeleri

Biz
hukuku ve yargı teşkilatını Amerikan dizilerinden/filmlerinden öğrenen bir
milletiz. Bunun iki nedeni var; ilki Amerikan sinema endüstrisinin hukuk
alanında zengin bir repertuara sahip olması, ikincisi ise Türk hukuk sisteminin
dizi/film çekmeye pek uygun olmaması.

 

Elbette
Türk sinema tarihinde de salt hukuk sistemini anlatan, eleştiren güzel yapımlar
var. Rahmetli Kemal Sunal’ın rol aldığı 1986 yapımı Davacı filmi bunlardan
biri. Yine rahmetli Kemal Sunal’ın rol aldığı Mübaşir adlı dizi de gerçekten
çok güzel bir yapım. Ancak bizim hukukumuzda yargılamaların çok uzun sürmesi ve
yine Anglo-Saxon hukukundan farklı olarak bizde yazılı yargılama usulünün
yaygın olması hukuk konulu bir dizi/film senaryosu yazma konusunda bizim
senaristlerimizin ilhamlarını söndürüyor.

 

12
Öfkeli Adam, Jüri, Şeytan’ın Avukatı gibi hukuk temalı Amerikan filmleri ile
Ally McBeal, Suits, The Goof Wife gibi hukuk temalı Amerikan dizilerinde
standart bir takım cümleler görürüz. Avukatların duruşmadaki konuşmalarının
başlangıç cümlesi olan “Sayın Yargıç ve saygıdeğer jüri üyeleri”; tanık
sorgulama esnasında söylenen “Maktulle olay günü kavga ettiniz mi Mrs.
Allison?”, ve tabi tanığı sıkıştırılan avukatın can havliyle ayağa kalkıp hâkime
doğru “İtiraz ediyorum Sayın Yargıç!” diye bağırması bu standart cümlelerdendir.

 

Aslında
Türk mahkemelerinde de benzer şekilde kalıplaşmış bir takım cümleler vardır ve
bu cümlelerin hiçbirisini herhangi bir film veya dizide göremezsiniz. Mahkemeye
dava hakkında 20 sayfalık dilekçe sunan avukatın kendisine beyanı sorulduğunda
söylediği “Yazılı beyanlarımızı tekrar ediyoruz Sayın Hakim” sözü; avukatların
her duruşma ağzında sakız haline gelen “İzahtan varestedir” sözü; avukatın
duruşma esnasında konuşmasını fazla uzun tutması karşısında bezen bir hakimin
adeta yalvarırcasına söylediği “Avukat Bey bunları yazılı sunsanız” sözü (ki
yazılı sunulan beyanları da genellikle okumazlar); Açıkça hatalı karar veren
bir hakimin kararını açıkladığı zaman kendisine itiraz eden avukata yönelik
söylediği “Valla avukat bey ben kararımız verdim, beğenmiyorsanız temyiz edin”
sözü (Dosyanın Yargıtay’dan geri gelmesi 5 sene!); öğleden sonra saat 14:00’deki
duruşması için saat 13:50’de duruşma salonu önündeki mübaşire “bizim dosyayı ne
zaman alırsınız?” diye soran avukata “Valla hakim bey geç geldi, daha saat
09:00 duruşmalarını alıyoz avukat bey” diyen mübaşirin sözü bunlardan
bazılarıdır.

 

Türk
hukuk sisteminde ilginç ve orijinal, üstelik hiç söz içermeyen sahneler de
vardır mutlaka. Örneğin sanık sırasındaki müvekkilin duruşma esnasında yardım
bekleyen gözleriyle avukatına attığı bakış bunlardan biridir. Sanık bu
bakışlarla avukatına adeta “Kaçır beni buradan” demektedir. Hâlbuki bilmiyor
ki, nikâh salonuna girip sevdiceğini nikâh masasından alıp kaçıran aşığın
hikâyesi duruşma salonunda pek gerçekleşmez. Avukatı, o sanığı elinden tuttuğu
gibi kaçırıp Çiçek Abbas’ın minibüsüne atamaz.

 

Orijinal
sahnelerden biri de ceza davasında hâkimin karar vermek için duruşmaya 5 dakika
kısa ara vermesidir. Hâkimin ricası üzerine sanık, avukatlar, katılan,
tanıklar, izleyiciler, kısaca salondaki herkes duruşma salonundan dışarı çıkar.
Bu dışarı çıkma esnasında sanık avukatıyla duruşma savcısı göz göze gelirler.
Duruşma savcısı hâkimin yanındaki koltukta oturmaya devam etmektedir. Hâkim,
kararını belirlerken savcı da onun yanında oturmaya devam edecektir. İşte o an,
yani sanık avukatının savcının göz bebeklerine baktığı o anda avukatın gözlerinden
“hani silahların eşitliği ilkesi”, “hani iddia makamıyla savunmanın eşitliği”,
“hani evrensel hukuk” şeklinde bir isyanın varlığı okunur.

 

Hele
hele, basit bir suçtan yargılanan sanık hakkında hâkimin “sanığın 1 yıl 8 ay
hapis cezasıyla cezalandırılmasına, sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri
bırakılmasına” dediği anda sanığın gözlerindeki korku, dehşet, merak, “ceza mı
aldım, hapse mi gireceğim yoksa beraat mı ettim” şeklindeki sorgulayan meraklı ama
bir o kadar da korku dolu bakışları Rönesans ressamlarına tablo çizdirecek
türdedir.

 

Hülasa,
Türk hukuk sistemi dizi veya film çekmeye pek uygun olmayabilir. Ancak Türk
hukuk sisteminin bizatihi kendisinin bir tiyatro olduğu inkâr edilemez bir
gerçektir!

“Kapıyı fiilî dualar açar”

“İnsan
İçin Ancak Çalışmasının Karşılığı Vardır” 
(Necm/29.Ayet)

Bu şiir dostum İSMAİL GÜL Beyin

“Kapılar duasız açılmaz oğul”

Şiirinden esinlenerek kaleme alınmıştır

Teşekkürlerimle

Kapıyı fiilî[1] dualar açar

Tembeller el açıp boş göğe bakar

Arif ol kendine özün[2]den dile

Zamanın ateşi her ömrü yakar

 

Âlemi arşları[3] boş mu
sandılar

Sadece hileye nefse kandılar

Nesiller boyudur konuşan dile

Baksınlar yıldızlar[4] neyi andılar

 

İnsana arınmak[5] kurtuluş olur

İlimi irfanı yakinen bulur

Nice nasipleri gelirmiş ele

Binlerce rüzgârı bir nefes solur

  

Özden uyan gayri sabah olacak

Binlerce Salih kul arza dolacak[6]

Cümle lisanları dökseydik bile

Bir damla[7] misali hepsi
solacak

 




[1] İnsan için ancak
çalışmasının karşılığı vardır.(Necm/29.Ayet)

[2] Biz insanı
yarattık; nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz. Çünkü Biz ona
şahdamarından daha yakınız
.(Kaf/16.Ayet)

[3] Yedi gök, yer ve
bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih
etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız.
Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.
 (İsrâ /44.Ayet)

[4] Geceyi, gündüzü,
Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emriyle bir
hizmete boyun eğmiştir. Bütün bunlarda, aklını çalıştıran bir topluluk için
elbette ibretler vardır.(Nahl/12.Ayet)

[5] Benliği temizleyip
arındıran, gerçekten kurtulmuştur.(Şems/9.Ayet)

[6] Yemin olsun,
zikirden sonra Zebur’da şunu yazmıştık: Yeryüzüne benim iyilik ve barış seven
kullarım vâris olacaktır.(Enbiya/105.Ayet)

[7] Eğer yeryüzündeki
ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa,
Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç
sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.(Lokman/27.Ayet)

 

 

Sağlık Muayenesi Hakkında

0

12 Ekim 2021 tarihinde ikamet etmekte olduğum
yere yaya olarak, 30 – 35 dakikalık
mesafede olan sağlık ocağına saat 14.30 sıralarında,
ihtiyacım olan ilaçları yazdırmak üzere gittim. Sağlık Ocağı araba ve dolmuş
güzergâhında olmadığı için ya yürüyerek veya taksi ile gidilmesi icap eden bir
yerde bulunuyor. Ben yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Sağlık ocağına vardığım da
bana bakacak olan aile hekimi yerinde yoktu.
Nerede olduğunu sorduğumda ise, o doktor “esnek çalışmaya tabi”
olduğu için saat 15.30 da geleceğini söylediler. Bu “esnek çalışma” tabirini de
ilk defa o gün duydum. Verdikleri bilgiye göre, esnek çalışmaya tabi olan bir
doktor sabahtan saat 10.30-14.30, öğleden sonra da15.30–19.30 saatleri arasında
çalışıyormuş.Bu duruma göre,aile hekiminin gelmesi için bir saat beklemem icap
ediyordu.

            Fakat o sağlık
ocağında bana bakacak olan doktor haricinde iki doktor daha vardı.  O saatte her ikisi de vazifelerinin başında idi
ve sırada bekleyen hastaları da yoktu. Bir saat beklememek için birsinin
odasına girip durumu izah ederek,yazdırmak istediğim ilaçların listesini
verdim. Fakat doktor, istediğim ilaçları yazamayacağın söyledi. Sebebini
sorduğumda ise,” Ben sizin aile hekiminiz
değilim”
dedi. “Aile hekimim yerinde değil, bir saat sonra gelecekmiş” dediysem
de“ Ben yazmak istesem dahi sistem
müsaade etmiyor diyerek”
,  benim
ilaçları yazmadı. O saatlerde başka bir yerde mühim işim olduğundan bir saat
bekleme imkânım olmadığı için ilaçlarımı yazdıramadan ayrılmak mecburiyetinde
kaldım. Tabii ki tekrar 30-35 dakikalık yolu yürüyerek geri döndüm. Ertesi günü
tekrar aynı yolları takip ederek, gidip ilaçlarımı ancak yazdırabildim. Allah’a
şükür benim sıhhatim yerinde olduğu için sağlık ocağına yürüyerek gidip gelmek
suretiyle işimi halledebildim. Bir de yürüyemeyecek durum da olanların durumunu
düşünün. Bunlar haliyle, mutlaka taksi ile gidip geleceklerdir ki, bu ise,
onlar için ilave bir külfet demektir.

            Bu sistem denilen şey nedir Allah aşkına?

Devlet sağlık ile alakalı hizmetlerde
fevkalade iyileştirmeler yaptı. Eskiden doktora gidecek olanlar, sabahın alaca karanlığında
hastaneye gidip sıra numarası almak için kuyruğa girerlerdi, Sıra numarası alanlar
mesai saati başladıktan sonra muayene olmak için tekrar sıraya girerlerdi.
Muayene olup, reçetelerini aldıktan sonra bu defa da ilaçlarını alabilmek için
eczanede sıraya girerlerdi. Zira o zamanlar istediğin eczaneden ilaç alma imkânı
yoktu. Ancak hastanenin eczanesinden ilaç alınabiliyordu. Bugün artık böyle bir
uygulamanın olduğuna, olacağına inanan kimsenin bulunacağını zannetmiyorum.İnsanlarımız
rahata çok çabuk alışıyorlar.

Hastaneye yolu düşen herkes tarafından kabul
edileceği üzere, bugün artık hastanelerin fiziki ve hizmet kalitesi bir hayli
yükselmiş bulunmaktadır. Bütün Devlet hastaneleri adeta beş yıldızlı otel haline
getirilmiştir. Buna ilave olarak Üniversite Araştırma Hastaneleri de fevkalade
kaliteli sağlık hizmeti vermektedir.  Ayrıca
hastanın istediği doktora muayene olma hakkı tanınmıştır.

Diğer taraftan birçok şehirde devasa
Şehir Hastaneleri yapmak suretiyle hastalara verilen sağlık hizmetlerinin
kalitesi artırılmış bulunmaktadır. Hatta öyle ki, memleketimizde verilen sağlık
hizmetleri, dünyanın birçok ülkesinde verilen sağlık hizmetinin çok önünde
bulunmaktadır. Bu itibarla, Sadece 2020 yılında 1.200.000 kişi tedavi olmak maksadıyla
dünyanın muhtelif ülkelerinden Türkiye’ye gelmiştir.  Bu sayının 2021 yılında %80 civarında
artacağı tahmin edilmektedir.

Netice itibariyle, Memleketimizde
hastalara verilen sağlık hizmetleri genel olarak memnuniyet verici bir durumda
bulunmaktadır. Ancak yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi hastalar aleyhine
bazı uygulamalar hasta memnuniyetini azaltmaktadır.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, son yıllarda ortaya çıkan
salgın hastalığa yakalanmamak için vatandaşlarımıza düşen mühim bir vazife bulunmaktadır.
O da, Temizlik şartlarına azami derecede riayet etmek suretiyle, maske takıp,
fiziki mesafeyi muhafaza etmeleri ve mümkün olduğu kadar kalabalık yerlerde ve
kapalı alanlarda bulunmamaya gayret etmeleridir.

Ses Etme Dinle Gönül

Vardır Hakk’ın bildiği

Ses etme dinle gönül

Nice yazgı sildiği[1]

Ses etme dinle gönül

 

Gayretin yarış olsun

Cihana barış dolsun

Ömür bir karış yolsun

Ses etme dinle gönül

 

Bizler geldik gideriz

Bir tek Hak’tan dileriz

Çalışanı severiz

Ses etme dinle gönül

 

Ölü için kıyamet

Diri için selamet

Hak işe dur kıyam[2] et

Ses etme dinle gönül

 

Allah ant etti asra[3]

İtibar etme kasra

Viran oldu bin Basra

Ses etme dinle gönül

 

Özden harfsiz yaz bir gün

Okunur gözsüz o gün

Hasîb[4] tutarmış yekûn

Ses etme dinle gönül

 

[1] Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kitap O’nun katındadır.(Rad/39.Ayet)

[2] Kıyam insanın bedeniyle ve kalbiyle yalnızca ve yalnız Cenab-ı Allah’ın  (CC) huzurunda ayakta durmasıdır.

[3] Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Asr /1, 2, 3. Ayetler

[4] Halkı zulmetmekteyken helâk ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır!(Hac/45.Ayet) 

[5] Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ):  “Hiç kuşkusuz Allah Hasîb’dir, her şeyi güzelce hesaplamaktadır (Allah, şüphe yok ki her şeyi hakkıyla hesaplar (Nisa/86.Ayet))

Dış İlişkilerde Bağımlılık, Bağımsızlık, Karşılıklı Bağımlılık

ABD, Almanya ve Fransa
dahil 10 ülkenin Ankara büyükelçisinin, cezaevinde bulunan Osman Kavala’ya
ilişkin açıklamaları çoğumuzu rahatsız etti.

“Osman Kavala hakkında
devam eden davanın, Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğüne gölge
düşürdüğünü
ileri sürerek, Kavala’nın serbest bırakılması çağrısında
bulunmaları” rencide edici. Çağrının diplomatik kural ve teamüllere aykırı
olarak sosyal medyadan yapılması da çirkin.

Konuyu öfkelenmeden ve
sükunetle değerlendirirsek iki soruya cevap aramamız gerekir:

·        
Bu uyarının “ülkemizin
bağımsızlığına saygısızlık”
kapsamında değerlendirilmesi doğru mudur?

·        
Başta CB yardımcısı olmak üzere
yetkililerin “Türkiye’de yargı bağımsızdır ve Türkiye tam bağımsız bir
ülkedir.
Bazı ülkelerin büyükelçilerinin, hadlerini aşarak, ‘siyasetin
yargıya müdahalesini’
talep etmeleri kabul edilemez” diyerek
gösterdikleri tepki inandırıcı ve etkili olmuş mudur?

****

“Etkili İnsanların 7
Alışkanlığı” adlı eserinde Stephen Covey, insanların daha etkili
birer birey olmaları sürecindeki
birbirini izleyen aşamalarda Bağımlılık,
Bağımsızlık ve Karşılıklı Bağımlılık
kavramlarına yer verir.

Yaşamaya tam bağımlı
bir bebek
olarak başlarız. Sonra doğumu izleyen aylar ve yıllar boyunca,
fiziksel, duygusal ve ekonomik açıdan gitgide bağımsızlık kazanırız. Özellikle
çocukluk ve gençlik çağında bu bağımsızlığımızı kabul ettirmek en önemli
amaçlarımızdan biri olur.

Devletler de böyledir. Henüz
yeni yeni devletleşen ülkelerin çoğu bağımlıdır.
Zamanla bir kısmı bağımsızlık
yolunda gelişmelerini tamamlar.

Gelişmemiz ve
olgunlaşmamız sürerken doğada her şeyin birbiriyle karşılıklı bağımlı
olduğunu anlarız. Yani insan hayatında da devletlerin hayatında da başkalarıyla
ilişkinin önemini kavrarız. Çok daha olgun, çok daha gelişmiş bir durumu
gösteren, karşılıklı bağımlılık kavramını keşfederiz.

“Ben yapabilirim. Ben
sorumluyum. Ben kendime güvenirim. Ben bir seçim yapabilirim” yerine “Biz bunu
başarabiliriz. Biz işbirliği yapabiliriz. Biz yeteneklerimizi ve becerilerimizi
birleştirip birlikte daha büyük bir şey yaratabiliriz” sürecine gelişiriz.

****

Hz. Mevlâna bir şiirinde “Dünyaya
tek başına meydan okumayı
öğrendim genç yaşta… Sonra kalabalıklarla
birlikte yürümek
gerektiği fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün,
kalabalıklara karşı olması
gerektiğini kavradım” diyor.

Mevlana’nın “dünyaya
tek başına meydan okuma”
dönemi “bağımsızlık” dönemini, sonra “kalabalıklarla
birlikte yürüyüş”
dediği aşama ile “karşılıklı bağımlılık” dönemini
işaret ettiğini düşünüyorum.

“Asıl
yürüyüşün, kalabalıklara karşı olması
gerektiğini
kavradım”
sözüyle Mevlâna, daha yüksek bir olgunluk aşamasına dikkat
çekiyor. Liderlik, rehberlik etmek ve ilham kaynağı olmak suretiyle
etkili olmanın en üst mertebesini tarif ediyor.

Mevlana’dan asırlarca
sonra, Stephen Covey’e “8. Alışkanlık” kitabını yazdıran da aynı
farkındalıktır. “8. Alışkanlık iç sesinizi bulmak ve insanlara kendi
seslerini bulmaları için ilham vermektir.”

*******************************

Uluslararası
Sözleşmeler Ve Kurumlar

Dünyadaki çoğu gelişmiş
veya gelişmekte olan devletler “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi
içindedir. Tek başına dünyayı yönetebilen bir devlet yok. Bunun için devletler çeşitli
örgütlerin çatısı altında farklı ticari, siyasi, dini, teknolojik işbirlikleri
ile dünyayı daha yaşanabilir, daha gelişmiş bir gezegen haline getirme
çabalarının paydaşıdırlar.

Elbette bu ülkelerin bir
kısmı emperyalist ve sömürgeci zihniyetlerini tamamen terk etmiş değiller.
Ancak mesela küresel Covid-19 salgınında olduğu gibi insanlık birlikte çözüm
üretmeye mecbur kalmakta.

İnsan hakları, özgürlükler
geçen yüzyıla göre daha iyi durumdaysa bu da yine belli yapılar altında devletlerin
bağımsızlıklarından kısmen feragat ederek
ortak ilkeleri uygulama çabasının
eseridir.

Türkiye “bağımsız bir
devlet” olmasına rağmen, kendi iradesiyle Birleşmiş Milletler, AB, NATO gibi
uluslararası örgütlerin üyesidir. Birçok uluslararası sözleşmenin de tarafıdır.
Bu örgütlerin çatısı altında veya bu sözleşmeler kapsamında diğer devletler
gibi Türkiye de tam bağımsız değildir.

Bu kapsamda Anayasamızın
90. Maddesi’ne göre,
“milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. (Hatta)
Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz.”

Türkiye bu şekilde Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinde (AİHS)
taraftır. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin
(AİHM) kararlarına uyacağını taahhüt etmiştir. AİHS’ne taraf
olmak Türkiye’ye çok şey kazandırdı.

AİHM, 10 Aralık 2019 tarihli kararında, Kavala’nın “makul şüphe
olmadan, siyasi nedenlerle tutuklanmasını, yeterli delil olmadan uzun süre
tutuklu kalmasını” hak ihlali olarak değerlendirmiş ve tahliye edilmesi
gerektiğine karar vermişti.

Türkiye bu “hak ihlali
kararına” rağmen 4 yılı aşkın süredir tutuklu olan Kavala hakkında hala karar
vermedi.

On yabancı büyükelçi, (Rahip Brunson olayındaki gibi) gerekçesiz bir siyasi müdahale
talebinde bulunmadı. AİHM kararının uygulanmasını talep ettiler. Çünkü
AİHM kararlarına uymak
aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olmanın bir şartı.

Türkiye’nin yapması
gereken 4 yıldır tutuklu olan Kavala suçlu ise ceza kararı vermek,
suçsuz veya gerekli şartlar yoksa tutukluluğu sona erdirmektir.

Türkiye bu türlü müdahalelere maruz kalmak istemiyorsa “bağımsızlık”
yerine, “yapılanlar hukuka uygundur” tezine sarılabilmelidir. 

***************************

Türkiye Hukuk
Devleti Mi?

Türkiye’nin bir “hukuk
devleti”
olduğuna ve “siyasetin yargıya müdahale etmediğine” önce
kendi vatandaşlarımız inanmıyor.

Rahip Brunson’un ABD Başkanı Trump’ın tehdidiyle, Alman vatandaşı gazeteci Deniz
Yücel’in
Merkel’in baskısıyla nasıl tahliye edildiğini hatırlamaktan utanç
duyuyoruz. PKK’lı teröristlerin ayağına gidip Habur’da kurulan seyyar
mahkemeyi
de unutamıyoruz.

Muhalefet liderlerine ve
muhalif gazetecilere yapılan saldıranlar ve hakaret edenler yargılanmıyor. Sedat
Peker’in dehşet verici iddia ve ifşaları
soruşturulamıyor. Ama iktidara
yönelik eleştiriler bile suç kabul ediliyor. Bunlar siyasetin yargıya
müdahale
ettiği kanaatini pekiştiriyor.

AİHM kararlarını, Anayasa
Mahkemesi kararlarını uygulamayan hakimler terfi ettiriliyor. HSK’nın bir üyesi
Genel Başkanı Bahçeli’nin kararı ile istifa ediyor.

Daha sayfalarca
verebileceğim benzeri örnekler varken “Türkiye’de yargı bağımsızdır”
sözünüze kimse inanmaz.

“Dış güçlere karşı
bağımsız ülkemizi savunuyoruz” sözüne itibar eden olmaz.

Böyle şeylere
harcayacağınız enerjinizi hukukun üstünlüğünü sağlamak için kullanın.
Ülke de rahat etsin, siz de…

Bazı Siyasetçiler İçin Cezaevi Rehberi

Bu yazının muhatapları başlıkta
da ifade edildiği gibi “bazı” siyasetçilerdir. Yüreklere korku ateşi düşmesin
diye bu “bazı” kavramıyla ne kast edildiğine açıklık getirmek lazım. “Bazı”
siyasetçiler derken siyaseti tamamen şahsi çıkarları için kullanan kişileri
kast ediyoruz. Tabi bi bu tanım da çok açıklayıcı olmadı çünkü siyasetle
iştigal edenlerin kısm-ı azamı zaten şahsi menfaati için siyaset yapıyordur. O
zaman şöyle bir tanımlama yaparak çemberi biraz daha daraltalım. Bu “bazı”
siyasetçiler siyasetin kendilerine sunduğu imkânları siyasetin asıl amacı olan
ülkenin sorunlarına çözüm üretmek için değil, tamamen hukuka aykırı fiilleri
gerçekleştirerek menfaat elde eden ve bu şekilde suç işleyen kişilerdir.
Çemberi daha fazla daraltmanın lüzumu yok, siyaseti rahatça suç işlemeye vasıta
olarak kullanan herkes bu tanımı üzerine alsın, bu yarasından gocunsun.

 

Suç işleyen her kişi yargı
organları önünde hesap verdiğine göre, siyaseti suç işleme aracı olarak
kullanan kişiler de elbette bir gün yargı makamları önüne çıkartılıp hesap
vereceklerdir. İşledikleri suçun ne olduğuna göre de bu kişilere bir ceza
verilecektir. İşte bu yazı, yalnızca suç işleyen ve gün geldiğinde yargıya
hesap verecek olan mücrim siyasetçilere hitap etmekte ve bu kişilerin
gelecekteki hayatlarını kolaylaştırma amacı taşımaktadır.

 

Gözaltına
Alındığınızda Yanınızda Bir Allah’ınız Bir de Avukatınız Vardır

 

Ey mücrim siyasetçi kardeşim.
Yapman gereken ilk iş bir kenara ciddi bir miktar para ayırmak olacak. Hoş
senin en iyi yaptığın iş bir kenara ciddi miktarlarda para istiflemektir ama bu
defa bu parayı kendin veya ailenin yemesi için değil ihtiyaç duyacağın avukatın
için ayırman lazım. Çünkü yargı makamları önünde hesap verme süresince, gözaltına
alındığın günden cezaevinden tahliye edildiğin güne kadar tek yar-ı vefadarın
ne eşin ne annen ne baban ne çocukların ne de arkadaşların olacaktır. Tek yar-ı
vefadarın avukatın olacaktır. O nedenle her şeyden önce avukatın için şimdiden
kenara güzel bir meblağ ayırman lazım. Bu durumu bizim Üstatlardan Av. Ömer
Kavili’ye ait şu sözle özetleyeyim; “Gözaltına alındığınızda yanınızda bir
Allah’ınız bir de avukatınız vardır. İnanmıyorsanız sadece avukatınız vardır!”

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Sana ikinci tavsiyem sen sen ol gözaltına alındığında avukatın
gelmeden hiç kimseyle hiç birşey konuşma. Sorulan hiçbir soruya cevap verme.
Sırf sorguda değil, seninle nezarethanede sohbet eden hiçbir kişiyle tek bir
söz konuşma. Aksi halde içine düştüğün gayyadan seni avukatın bile kurtaramaz.

 

Sevgili mücrim siyasetçi kardeşim!
Savcı seni tutuklama talebiyle sulh ceza hakimine sevk ettiği zaman sakın ha
serbest kalacağın duygusu ve/veya düşüncesine kapılma. Polisin seni gözaltına
aldığı gün, evden ayrılırken eşinle çocuklarınla vedalaş çünkü büyük ihtimalle
tutuklanacaksın ve ailenle en iyi ihtimalle haftada bir gün görüşebileceksin.

 

 Sevgili mücrim siyasetçi kardeşim! Tutuklanıp
cezaevine gönderildiğin zaman sakın ha “bir-iki gün yatıp çıkarım” düşüncesine
kapılma. Çünkü tahliye edilmediğin her gün senin yaşama sevincini ortadan
kaldıracaktır. O nedenle her zaman en kötüsüne hazır ol.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde koğuş arkadaşların yine senin
gibi mücrim siyasetçiler ile sizin finans kaynağınız olan kişiler olacaktır. O
nedenle içerde çok fazla yabancılık çekmeyeceksin.

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Cezaevinde yapabileceğin en iyi şey bol bol kitap okumak olacak.
Kitap okumanın sana yabancı olduğunu biliyorum ama o kadar çok boş vaktin
olacak ki, şu an sana yabancı olan kitap okuma o zaman geldiğinde senin
vazgeçilmezin olacak.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Cezaevinin sana katacağı çok şey olacak. Bunların en önemlisi ve en
değerlisi de hukuk nosyonu kazanman olacak, su katılmamış bir odun değilsen
tabi. İçeride masumiyet karinesini öğreneceksin, suçta ve cezada kanunilik
ilkesini öğreneceksin, cezaların şahsiliği ilkesini öğreneceksin. Halk arasında
yatar hesaplama olarak bilinen ceza infaz hukukunu yani denetimli serbestliği,
koşullu salıvermeyi, hangi şartlarda açık cezaevine geçeceğini falan
öğreneceksin.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Hukuka dair öğrendiğin konular ceza hukukuyla sınırlı olmayacak tabi.
Medeni hukuk alanında da bilgin artacak. Söz gelimi, hakkında mahkûmiyet kararı
verilip de bu karar onanıp kesinleştiği zaman hükümlü sıfatını taşıyacaksın.
Hükümlü olduğun zaman malvarlığın üzerinde tasarruf yetkin olmayacağı için sana
bir vasi tayin edilecek. Sana vasi tayin edilecek kişinin kim olacağını
bugünden kararlaştırmalısın mesela. Yarın bu konular senin için biraz sıkıntılı
olabilir.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim!  “Ben varlıklı adamım, güçlü
adamım, cezaevinde bana krallar gibi bakılır” şeklinde bir düşünceye sakın ola
kapılma. Çünkü kanuna göre suçtan elde edilen malvarlığı müsadere edilebilir.
Senin de zaten cezaevinde olma sebebin suç işleyerek kazanç elde etmek olduğuna
göre senin malvarlığın da müsadere edilecektir. O nedenle parana puluna fazla
güvenme.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! “Falanca bürokrat benim tanıdığım, filanca bürokrat benim dostum”
gibi düşünceleri kafandan sil. Çünkü düşenin dostu olmaz. Bürokrat takımı da
düşenle asla ahbaplık kurmaz.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Sen sen ol avukatınla aranı çok iyi tut. Çünkü cezaevinde olduğun
dönemde herhangi bir sınırlamaya takılmadan görüşebileceğin tek kişi yine
avukatın olacak. Avukatınla aranı ne kadar iyi tutarsan avukatın seni o kadar
çok ziyarete gelir. Ki sen cezaevindeyken avukatın sadece sana hukuki
yönlendirme yapan kişi değil, aynı zamanda seninle ailen arasındaki en sağlam
köprü olacaktır.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Avukatın için kenara sağlam bir meblağ ayır demiş miydim?

Türk Romanında Göç Olgusunda “Kadercilik”

Giriş

Türklerin kader algısı asırlardır tam bir kadercilik teslimiyetine
dönüşmüştür. Bu dönüşümün sebebi Maturidî gelenekten gelen Türklerin zamanla
Eşarî geleneğe yönelmeleridir.

Bunu İslâm’ı yorumlamadaki kolaycılığa yahut siyasî erkin arzusuna bağlamak
mümkün olabilmektedir. Kerbela’da İmam Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra
Emevi saltanatı kaderciliği topluma kabul ettirmiştir. Bu kaderci anlayış Semerkant
uygarlığının kurulduğu coğrafyada da daha sonraki yüzyıllarda egemen olmuştur. Hâlbuki
Semerkant topraklarında yaşamış İmam Mâtüridî (852- 947), insanın kendi
fiillerindeki hürlüğü düşüncesi konusunda ileri noktalara varmıştır. Abdülhamit
Sinanoğlu İmam Mâtürîdî’nin Düşüncesinde İnsan Hürriyeti Sorunu isimli
çalışmasında “Onun yaşadığı dönemde Merkezî İslam dünyasında din ve siyaset iç
içe girmişken Orta Asyadaki serbest tartışma zemininin bulunduğunu unutmamak gerekir.
Ehl-i Sünnet’in diğer kanadı olan Eş’arîlik’te ise aynı serbestliği bulmak
mümkün değildir. Çünkü Eş’arîlik tepkisel bir hareket olarak doğmuş, bu
meseleye o dönemin siyasîleri çeşitli biçimlerde müdahil olmuşlardır” (Sinanoğlu,
2016: 265) demektedir. Maturidî gelenek seçme hürriyeti ve sorumluluğu birlikte
ele almış ve kesb etme yani kişinin fiillerini edinmesini, kazanmasının
kendisine bağlı olduğunu da ifade etmiştir. Recep Önal, Osmanlı Coğrafyasında Sünnî
Düşüncenin Resmî İdeoloji Olarak Benimsenmesi Üzerine Sosyo-Jeopo-Teolojik Analizler
isimli çalışmasında:

“Eş‘arîlik, Osmanlı ilim hayatında hâkim konumda olmuş, Mâtürîdîlik ise
ikinci planda kalmıştır.

Bu durum bilhassa medreselerde daha belirgin hale gelmiş, eğitim programlarında
Mâtürîdî âlimlerinin eserlerinden daha ziyade Eş‘arî geleneğine mensup
âlimlerin eserleri tercih edilmiştir.

Bunun doğal bir sonucu olarak Osmanlı düşünce hayatında Eş‘arîlik hâkim
konuma gelmiştir”(Önal, 2018: 1272) tespiti ile bu gerçeği teyit etmektedir.

Anadolu coğrafyasında akılcı Maturidîlik yerine nakilci Eş’arî geleneğin
artışı Yavuz

Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra İstanbul’a Eşari âlimlerini
getirilmesi ile başlamıştır.

Bu gelenek zamanla Türk halkının anlayışını da etkilemiştir. Halen Türk
halkı Maturidî itikad ekolüne dâhil olduğunu beyan etse de uygulama ve kader
yorumları Eşarîlik anlayışı çerçevesinde kalmaktadır. Mehmet Niyazi
Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği başlıklı eserinde Eşarî anlayışın
yerleşmesini şu şekilde açıklamaktadır:

“Yavuz Sultan Selim Mısır’ı ülkenin bir parçası haline getirdikten sonra
bine yakın bilim insanı ve sanatkârla İstanbul’a dönmüştür. Müslüman olan
kalabalık Arap camiası da Osmanlı’ya dâhil edilmiştir. Böylece itikatta
Eş’ariliği benimseyen Araplardan Kadı, Beylerbeyi gibi bürokrat yetiştirmek
medreselerimizin görevleri arasında yer almıştır. Medreselerimizde okutulan Eş’arilik
zihniyet olarak belki de hiç farkına varmadan ilim dünyamızda zamanla benimsenmiştir”(Niyazi,
2007: 35).

Eş’arîlikte yaratılışta hikmet ve sebep aranmazken Maturidîlikte sebepler
akılcı ve Kur’anî bir yöntemle anlaşılmaya çalışılır. Eş’arîlikte iyilik ve
kötülük akılla bilinmezken Maturidîlikte bilinmektedir. Metin Özdemir’in
Matüridî’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı makalesinde Matüridî’ye göre kader
kavramı “her bir nesnenin kendisine uygun olarak varlık alanına çıktığı ilahi
ölçüdür”(Özdemir, 2011: 401). Maturidî “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına
gelen kötülük ise nefsindendir”(Nisâ Suresi/79.) ayetini örnek vererek kader
kavramına açıklık getirir. Maturidî “insanın fiillerini gerçekleştirmede hür
olduğu bilincine sahiptir”(Özdemir, 2011: 402) böylece kaderi kadercililikten
ayırmıştır.

Kur’an’ın haber verdiğine göre cahiliyye müşrikleri de şöyle diyecek kadar kaderciydiler:
“Şirk koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız asla
şirk koşmazdık.” (Enam Suresi/ 148. Ayet). İslâm toplumlarında zaman içinde
siyasetin dini araç haline getirmesi ile kader olgusu kadercilik hurafesi ile
yer değiştirmiştir. Hâlbuki henüz 8. yüzyılda Hasan el-Basrî’nin (642-728)
Kader Risalesi’nde “Allah’ın izni(dileği)” ifadesini “Allah’ın tahliyesi”
olarak açıklamaktadır. Bu açıklama Kader Risalesi’nde tahliye, “özgürlük” kelimesinin
tam karşılığı olarak kullanılmıştır. Kök anlamı, bir odaya kapatılmış birine “yol
vermek, izin vermek, müsaade etmek, serbest bırakmak” manasına gelmektedir.
Esasen bu bağlamda kader “iradeyi özgür bırakmak” vurgusuna sahiptir (El-Basrî,
2015: 161-162).

Hüseyin Atay’ın ve Yaşar Nuri Öztürk’ün kadere bakışları Hasan el-Basri ve

Maturidî’ye benzemektedir. Her ikisi de kader kavramını “etimolojik olarak
miktar: ölçü anlamında ele almakta kaderi ölçülü yaşamak akla uygun hareket
manalarına geldiği şeklinde yorumlamaktadır” (Atay, 2013: 121; Öztürk, 2015:
77). Dolayısıyla Türk toplumunun bu noktada kavramları yeniden düşünmesi
gerektiği görülmektedir. Mustafa Macit’in Kadercilik eserine göre de kaderci
bakış açısı olayların önceden belirlenmiş bir seyir içinde ilerlediğinin itaatkâr
bir kabulüdür. Yaşamın tümünün insan iradesi dışı güçler tarafından belirlenmiş
olduğuna inanılması nedeniyle “kadercilik”, insan sorumluluğunu oldukça bulanık
hâle getirmektedir. İnsanı kendi dışındaki güçlere bağımlı ilan eden ve böylece
insan sorumluluğunu bulanıklaştıran, onu pasifliğe iten bu yönünü dikkate alarak
Fromm, kaderciliği, insanın kendine yabancılaşması olarak değerlendirmektedir
(Macit 2014: 18- 19).

Türk Göç Romanlarında Kadercilik

Azap Toprakları’nda Batı Trakya Türklerinde kader düşüncesi Ak Hoca ve
Kazım

Hocanın düşüncelerinde ele alınır. Ak Hoca aydın fikirli bir insan iken
Kazım Hoca kaderci tam Yunan hükümetinin istediği biridir: Yunan idareciler Ak
Hoca’dan tedirgin olurlar. “Ak Hoca Yunanlılar için tehlike arz etmektedir.
Çünkü o dini kuralları hurafelerden arındırmış yorumlarında halkı aydınlatıcı
bir dil kullanmaktadır. Kazım Hoca ise Ak Hocanın yerine Yunanlılar tarafından getirilen
bir imamdır. Cahil, Yunan hükümetinin yaptıklarına tepki göstermeyen ve
insanlara sürekli olarak kaderciliği öğütleyen bir karaktere sahiptir ”
(Işınsu, 1980: 79). Kasım Hoca Gümülcine’de Müslüman mezarlığının yerine park
ve otel yapılmasını köylülere “ -Demek ki Allah öyle istemiş, abe hiç o
emretmese bu gavurlar dokunabilirler miydi mezarlarımıza! diye vaaz vermiştir”
(Işınsu 1980: 80). Bu sözlerinde de görüldüğü gibi Kasım Hoca tipik bir kaderci
insandır. Bir kanaat önderi olarak Batı Trakya Türklerini kader hususunda
yanlış yönlendirmektedir. İki Kasım 1943 romanında kaderciliğe Karaçay’da bahsedilen
bir ermişin şu sözü örnek gösterilebilir: “Dağ önünde bir halk olur/Güneş
altında yok olur” (Bayramuk 1995: 39). Köylü bu sözle sürgünü ermişin haber
verdiği kuruntusunu taşımaktadır. Bu romanda Gokka’nın nedense Puşkin’in sözleri
aklına gelmiştir: “Nerede olursan ol, kötü yazgıdan kurtuluş yoktur”
(Bayramuk 1995: 166). Kaderciliğe Viran Dağlar romanından şu sözler örnek
verilebilir:

“1910 yılında hemen her köyde ya da yakınında her gün yeni bir terör olayı
yaşanıyordu. Can mal güvenliği kalmamıştı. Makedonyalılar arasında Kaderci bir
görüş yaygınlaştı. Dillerde “Allah sonumuzu nasıl yazdıysa öyle olur”,
“kısmetten fazlası elden gelmez”, “ecel her gün gelir kapımızı çalarsa hoş
geldi sefa geldi”, sözleri dolaşır olmuştur. Sırasız ölümler doğal
karşılanmaktadır. Bütün bu olanlar Makedonya Türkleri arasında yeni sonuçlar yaratmıştır.
Doğup büyüdükleri topraklar üzerinde günlerinin dolmuş olduğuna karar verenler
İstanbul’a, İzmir’e, Anadolu’nun başka yerlerine göç etmeye başladılar. ”
(Cumalı, 2012: 76).

Bulgar ve Sırp komitacıları Türk köylerini basmakta, samanlıkları ateşe
vermekte çoluk, çocuk, yaşlı demeden öldürmektedirler. Uçana’ya bir saat
mesafede Köseler köyünde bir

düğünü basan Bulgar çetecileri, evi ateşe verirler. Korkudan gelin ile yedi
genç kız arkadaşı evin bodrumuna sığınır ve dumandan boğularak ölür. Bulgar köylerinde
çetecilerin bulunması için bölgedeki güvenlik kuvvetleri aramalar yaparlar.
Yüzlerce kişi tutuklanır. Çetecilere yataklık eden yedi kişi köylerinde kurşuna
dizilir. Viran Dağlar’da Hz. Musa’nın kutsal göçü ile Balkan göçünü kaderci bir
anlayışla Hüseyin Ağa birleştirir. Hüseyin Ağa: “Çıktık bir yola gideriz ama
nereye, sonumuz ne? Bilemeyiz! Ne zaman Alasonya’dan düzüldük yola, dağa doğru
tırmanırız, bir iki saat geçti geçmedi hem arabayı sürerdim hem düşünürdüm. Anladım
kitaplar ne yazmıssa hep doğru. Musa, İsa, Hazreti Muhammet efendimiz ne
demişler ne buyurmuşlarsa doğru! Eski kitaplar hep doğru yazar. İnsanın en büyük
çilesi göç! Musa’dan beri değişmeyen çilesi! Ne mutlu doğduğu yerde yaşlanıp
ölenlere! Yakup’un oğulları yersiz yurtsuz oradan oraya süründüler durdular.
İbraniye’den Mısır’a göçtüler, firavuna köle oldular. Onların başında Musa
peygamber vardı. İndirdi değneğini, Kızıldeniz’i yardı, kavmini karşı kıyıya
geçirdi, firavunun askerlerinden kurtardı. Kim geçirecek bizi Yunan’ın içinden?
Kim yaracak o kan denizini?” (Cumalı, 2012: 191) diyerek dinî örnekler
vermektedir.

Hüseyin Ağa’nın peygamberler üzerinden vermiş olduğu örnekler Balkan
göçlerinin sebeplerini ve sonuçlarını kadere bağlamaya uygun değildir. Çünkü
peygamberler mücadele sahibi ve kendilerine verilmiş olan aklı en üst düzeyde
kullanan insanlardır. Hz Musa Tanrıya yalvarırken “İçimizdeki beyinsizlerin
yaptıkları yüzünden bizi helâk eder misin?” (Araf Suresi/155.Ayet) diyecek
kadar kaderciliği değil kaderin miktar/ölçülük anlayışını sergilemektedir.
Sokrates’in ahlakın önemli bir ilkesi olarak ölçülülüğe işaret etmesi de filozofun
kader algısının arka planını göstermektedir.

Hasan Kayıhan’ın Acı Su romanında Akbalta Azam Hocaya “her şey
Allah’tandır.

Amenna. Lakin kader nedir hocam? Ya kaderi şer olarak bulmak nedir? Hayra
değil şerre

sarılmak nedir?” diye sorar. Azam Hoca cevap verir: “ Haddini aşan sabır
rıza göstermektir!”(Kayıhan, 1978: 116). Akbalta ile Azam Hoca arasında geçen
konuşma

kaderciliğin kaderden farklı olduğunu gösteren hakikate işaret etmektedir.
Akbalta akılcı bir Kırgız Türkünün olayları doğru kader algısı içinde sorgulamasına
örnektir. Azam Hoca’da bu yaklaşıma katkı da bulunarak Ruslara gösterilen aşırı
sabra tepkisini anlatmak istemektedir.

Emine Işınsu’nun Tutsak romanında Ceren’in çocukluğundan beri hassas devam
eden içine kapanık kaderci bir karakteri vardır. İsteklerinin dikkate
alınmaması yahut herhangi bir arzusunun reddedilmesi onu üzmüştür ve içe dönük
bir çocuk olmuştur. Kuşkucu, mutsuz insanlara güvenmeyen biridir Kocasını
koruyucu bir liman gibi görmektedir. Fakat beklediği gerçekleşmez tam tersi
Orhan’ın beklentileri küçük şımarık bir çocuk gibidir. Çocuklarında ailesini
kırmamak için vaz geçtiği istekler evliliğinde kocası Orhan’ın tutumu ile daha
da artacaktır. Artık onun için kadercilik kaçınılmaz olmuştur. Ceren
sorunlarının tutsağı olduğunu anlayamamıştır. Tarık’la tanışmasına kadar bu
devam edecektir. Ondan sonra kendi ayakları üzerine durarak kaderinin inşasında
kendisine düşen kısmını yazmaya başlamıştır.

Sonuç

Kader ve kadercilik algılarının biri birinin aynı değil tam tersine zıddı
olduğu anlaşılmadığı takdirde, Türk Milleti kendi kendine çok tehlikeli
engeller çıkarmaya devam edecektir. Üstelik bu engelleri de ilahî bir sebebe
bağlayarak dinî olmayanı dinî bir takdir olarak kabullenecektir. Bu ön
kabullerin sorgulanması ve her alanda kullanılan kavramların zihin ve günlük
hayatımızda yeniden ele alınması şarttır. 21. yy kadercilerin yeryüzünden
silindiği bir yüz yıl olacaktır. Bu cümlenin aşırı bir yorum olduğunu düşünenler;
Türk yurtlarının birer birer kaybedilişini ve göç facialarımızı okumaları
gerekmektedir. Ev sahibi iken önce azınlık sonra sığıntı daha sonra da top
yekûn sürgün ile Türk vatanlarının kaybediliş acılarını hissetmeleri
yeterlidir. Kırım, Kuzey Kafkasya, Balkanlar, Doğu Türkistan ve Türkmeneli
bunun şahitleridir. Günümüzde Beş Bin yıllık TÜRK YURTLARI’nın asli sahipleri
öz vatanlarına dönme mücadelesi yahut o topraklarda tutunabilme çabası vermektedir.
Vatan “Kadercilik” anlayışı ile ebediyen kaybedilebilir. Kaderi, ölçülü/dengeli
ve sorumluluk bilinci içinde “bir gelecek tasarımı” olarak algılayanlar ise ebediyen
Tanrı’nın hikmetini insanın hakikati ile tevhit ederler. Bu tevhit vatanı ebediyen
Türk Kılar Ve Vatan Türklerle Korunur.

“Türk Vatanı Korusun Ve Yüceltsin” Sorumluluk Bilinci İle Yaşayanlara Selam
Olsun.

Kaynaklar

Sinanoğlu, A. (2016). “İmam Mâtürîdî’nin Düşüncesinde İnsan Hürriyeti
Sorunu”, Hitit

Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C: 15, No: 30, ss. 249- 267.

Önal, R. (2018). “Osmanlı Coğrafyasında Sünnî Düşüncenin Resmî İdeoloji
Olarak

Benimsenmesi Üzerine Sosyo-Jeopo-Teolojik Analizler”, e-Şarkiyat İlmi
Araştırmalar Dergisi,

C:10, No: 4 (22), ss. 1258- 1275.

Niyazi, M. (2007). Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği, Ötüken Yayınevi,
İstanbul.

Özdemir, M. (2011). Matüridî’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı, Mâtürîdî’nin
Düşünce Dünyası, Ed: Şaban Ali Düzgün, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara.

El-Basri, H. (2013). Kader Risalesi ve Şerhi, çev. Mustafa İslâmoğlu, Düşün
Yayıncılık,

İstanbul.

Atay, H. (2013). Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu, Atay Yayınları,
Ankara.

Öztürk, Y. (2015). Özgürlük ve İsyan, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

Macit, M. (2014). Kadercilik, Ötüken Neşriyat Yayıınları, İstanbul.

Işınsu, E. (1980 ). Azap Toprakları, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Bayramuk, H. (1995). İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç, (Aktaran: Yılmaz
Nevruz), Ötüken Yayınevi, İstanbul.

Cumali, N. (2012). Viran Dağlar, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.

Kayıhan, H. (1978). Acı Su, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Işınsu, E. (1979 ). Tutsak, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Mehmet Akif 148, İstiklal Marşımız 100 Yaşında

2021 İlkbaharından çıkmak
üzereydik. Epeyi süredir ikamet ettiğim KKTC’de Girne Ozanköy’de idim. Prof.
Dr. Arzu Terzi ve Prof. Dr. Cezmi Eraslan hocalarımızdan bir davet aldım.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi olarak
gerçekleşecek “100. Yılında İstiklal Marşı ve Mehmet Akif” konulu uluslararası
sempozyuma böylece “Mehmet Akif Ersoy ve Safahat’ın Tanıtımı ve Dünya Dillerine
Tercüme Sorunu” başlıklı tebliğimle iştirak ettim. 18-19 Ekim 2021 tarihlerinde
iki gün süren sempozyumun açılışı yüzyüze, sonraki 7 oturum ise zoom ile
yapıldı.

Böylesi etkinliklerin nasıl
zor gerçekleştiğini, içinde kaynak kadro ve imkânlarının yeterli olmaması
dolayısıyla fedakarlıkların daha çok öne çıktığını, 13 ayrı uluslararası
sempozyumun içinden birisi olarak anlamam hemen mümkün idi. Bu sempozyum
koronalı günlerde pek faydalı oldu ve çok başarılıydı. Baştan sona izledim. 30
kadar tebliğ sunuldu. Tümü de dolu dolu idi. Hiçbiri tekrar değildi. Özellikle
yeni ve genç akademisyenlerin sunumları, kıdemli hocaları gibi yarınımız için
daha da umut verdi. Böylesi toplantılarımıza da önemli bir kazanım oldu. Üç de
sivil isim (bendeniz, Beşir Ayvazoğlu ve Mehmet Rüyan Soydan) bu programın
dikkat çeken bir başka yönü idi. Bittabi sevindim. Bu ara her soruna hızır gibi
yetişen Dr. Sinem Serin ve etkinlik mutfağındaki diğer kahramanların da gayret
ve başarılarını gördüm.

 

Bütün Mağdur Ve Mazlum Milletlerin Marşı

Yabancı ülkelerden gelen üç
katılımcı vardı. Makedonya Elbasan Üniversitesi’nden Dr.İlirjama Kaceli ve Balkanlardan
bir başka akademisyen Doç. Dr. Şener Bilali tebliğlerini sundular. Ancak
Mısır’dan Prof. Dr.Hazem Sait Muhammet Montasir gelemedi veyahut teknik olarak
zoma bağlanamadı. Oysa tebliği çok önemli idi. Konusu da 6 Arap Milli Marşı’nın
Türk İstiklal Marşı ile mukayesesiydi.

Prof.Dr. Hazem Sait Muhammet
Montasir İstanbul’daki bir başka uluslararası sempozyumda (12 Mart 2012)sunduğu
tebliğde “Türk İstiklal Marşı bütün mağdur ve mazlum milletlerin de,
coğrafyamızın da milli marşıdır. Dolayısıyla benim de marşımdır” demişti.

Rahatsızlığı dolayısıyla
tebliğini gönderen ancak sunamayan Prof. Dr. Nurullah Çetin ise İstiklal Marşımızın
arka planını anlatacaktı. Telefon açarak kendisine hem “geçmiş olsun” dedim ve
hem de sordum “Sunumunda neler söyleyecektin?” Prof.Dr. Nurullah Çetin
tebliğinde

İstiklal Marşı’nın 10
kıtasının da Kur’an ve hadislerden ilham alınarak yazıldığını, bunların
referanslarını tek tek inceleyip ortaya çıkardığını söyledi. Gerçekten İstiklal
Marşımızın “Korkma” ile başlayan bölümü İslam Peygamberiyle Hazreti Ebubekir’in
Hıra Mağarasına sığındıkları sırada, müşriklerin onlara yetişmesi üzerine inen
ayetin “La Tahzen-Korkma” diye başladığını “İstiklal Marşını Anlamak” adlı
kitabında belirtmişti. Söz konusu tebliği bunun devamı niteliğinde olmuş.

 

Yeni Ve Taze Bilgilendirmeler

Sempozyum sonrasında
notlarıma baktım. Tebliğlerde sunulan bu önemli tespitleri sizlerle paylaşmak
istedim. Böylece, gürül gürül akan düşünce ırmağından birer tas alarak fikir tenceremi
doldurmaya çalıştım. Tebliğleri satır başlarıyla sıralarsam eskilmezlerimi
tekrar ettim, ayrıca yeni, çok taze bilgiler öğrendim;

*İstiklal Marşımız anayasanın
teminatı altındadır. Hem güfte ve hem de beste yarışması aynı anda başladı ve her
biri için 500’er TL armağan verilmiştir.

*İlk Osmanlı marşı ise
Mahmudi’yedir. Bunu Hamidiye, Mecidiye ve Muradiye Marşları takip etmiştir.
Sultan 2. Mahmut zamanında başlayan Osmanlı Arması çalışmalarını Sultan 2.
Abdülhamit tamamlayarak son kararı vermiştir. Sultan Abdülaziz çok iyi vals
yapardı. Sultan 2. Abdülhamit ise batı müziğini tercih ederdi. Sultan Reşat hep
geri planda kaldı. İttihat ve Terakki önde göründü.

*İstiklal Savaşı
kahramanlarından Kazım Karabekir en entelektüel olanı idi. Her konuyla alakadar
olmuş ve ilgilenmiştir. Kendisi de “Ya İstiklal Ya Ölüm” adında bir İstiklal
Marşı yazmış, bestelemiş, yetim talebelere okutarak plağa aldırmıştır.
Karabekir Paşa’ya göre; muhterem olan millete ”arkadaş” denmez, “ kim bilir?”
ve “medeniyete canavar” da denilmez. Akif’in İstiklal Marşı bir ilahi gibi.
Halkın seviyesine göre değil. Mevcut besteyi kendileriyle savaştığımız
ecnebiler ve Fransızlar nasıl anlar?

*İstiklal Marşı’na karşı
zaman zaman değiştirilmek için girişimler başlatılmış, Ulus Gazetesi kampanya
açmış, ama netice alınamamıştır. Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu Marşı da
İstiklal Marşı olarak kaleme alınmıştır.

 

Akif Ve Kazanlı Âlimler

*Mehmet Akif’in Başyazarı
olduğu Sıratımüstakim ve Sebilürreşat Kırım, Kazan, Bakü ve Yeni Delhi’ye kadar
gitmiştir. Kazanlı alimler yazılar yazmıştır. Ama Kazan Matbuatında Mehmet Akif
ile alakalı bir yazıya rastlanmamıştır. Fakat Namık Kemal ve Ahmet Mithat
Efendi’nin bazı eserleri Kazan Tatarcasına tercüme edilmiştir. Oysa Kazanlı
Alimler İstanbul’a geldiklerinde Sebilürreşat İdarehanesine gidiyor, Akif ile
görüşüyorlardı.

*Japon sevgisini Müslümanlara
Kazanlı Alim Abdürreşit İbrahim Sebilürreşat’taki yazılarıyla sağlamıştır.
Abdürreşit İbrahim Mehmet Akif’e “Afrika ve Türkistan’a gitmelisin, oradaki
Müslümanları da uyarmalısın” dediğinde İstiklal Marşı Yazarı “Beni de senin
gibi serseri mi yapacaksın?” demiştir. Safahat’taki Süleymaniye Kürsüsü’nün
fikir babası Abdürreşit İbrahim’dir. Abdürreşit İbrahim’in Tokyo Üniversitesi
mezunu oğlu Ahmet Münir’e Ruslar bürokraside ve devlet hizmetinde imkân
tanımamış ve görev vermemişlerdir.

Akif, Yusuf Akçora ile iyi
dosttu. Sorbon Üniversitesi mezunu Kazanlı Halim Sabit, Akif’in Kur’an
Tercümesini istemiş ve bundan etkilenmiştir. Osmanlılar zamanında Hasan Fehmi
ve üç genç Tokyo Üniversitesine okumaya gönderiliyor.

Ayaz İshaki de dahil çok
sayıda Kazanlı Alimlerin İstanbul ile ilişkileri var. Akif Türk Dünyasıyla
alakalı olarak onlardan bilgi alıyor ve yazıyordu. Hacca giden Kazanlılar da
önce İstanbul’u ziyaret ederek yola düzülüyorlar.

 

Akif’e Önce Basın Sonra Yönetimler Ambargo Uyguladı

*Mustafa Kemal Atatürk’e
tapacak kadar seven Mithat Cemal Kuntay Akif’i de çok sever. Dostluklarında ve
sevgilerinde böyle bir iklim var. Mehmet Akif’in en iyi biyografisini de Mithat
Cemal yazmıştır. Ama Üç İstanbul adlı romanıyla birlikte okunmalıdır.

*Klasik metinlerden
toplumumuz ve gençler kopmuş vaziyette. İlişki olağanüstü aşağıya çekildi. Ayrı
düştük. Topluma aşırı yabancı yükleme yapıldı. Bugün Akif’in yakın dostu
Süleyman Nazif’i kimse anlamıyor. Yeni bir biyografi çalışmasına ihtiyaç var.

*Akif’e önce basın, sonra
politikacılar ambargo uyguladı. Adı yıllarca unutturulmak istendi. Ancak bunu
Safahat Hafızları giderdi. Safahat ve Mehmet Akif’in tanıtılması konusundaki
tercüme faaliyetleri yeterli değil. En fazla tercümeyi Mehmet Akif Ersoy Fikir
ve Sanat Vakfı gerçekleştirdi. Özellikle kamu kuruluşları TEDA, Yunus Emre
Enstitüsü, kültür ataşelikleri, Cumhurbaşkanlığı Sanat ve Kültür Politikaları
Kurulu daha etkin olmalı.

 

Afrika Ve Avrupa Seyahatleri Yeni Bir Akif İnşa Etti

*Akif Mısır’a son olarak işsiz
kalması, borca girmesi, sürekli takip edilmesi ve eşi İsmet Hanım’ın hastalığı
dolayısıyla gitti. Gemi ile 11 yıl sonra İstanbul’a döndüğünde ise başında bir
şapka vardı.

*Mehmet Akif savaşlardan
ötürü, yollarda can ve mal güvenliğinin kalmaması dolayısıyla Hacc’a gidemedi.
Yolculuklar haftalar sürüyordu. Ama Avrupa ve Afrika seyahatleri doğru bir Akif
inşa etti. Gözlem gücü yüksekti.

*Akif doğrudan doğruya bir
Balkanlıdır. Yani balkanların kendisidir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın sahada çalışan
bir süvarisi idi. Akif yaşadığı dönemde Kiliseler sürekli ırkçılık ve
milliyetçilik pompalıyorlardı. Batı ayrıca Osmanlıyı hasta adam olarak
görüyordu. Cihan devletini sorgulama sürece başlamıştı. Ama öyle olmadığını
Akif Çanakkale Destanında çok güzel anlatır.

*Endüstri kapitalizmi
Balkanlarda milliyetçiliği tetikledi. Batının “ben merkezli politikası”
rahatsızlık yarattı. Bölgedeki sol akımlar da milliyetçilerle birlikte oldu.
İhanetler, isyanlar, göçler, katliamlar başladı. ABD sahneye indi. Modernleşme
içinde yer alan Akif bu fotoğrafa çok üzülüyordu. İttihatçıların Arnavut
politikası, sonunda Akif’i sahaya soktu.

*Mehmet Akif tenkit ve
teklifleri olan bir şairdi. Milletin dertlerini ele aldı. Merhamet ve sevgiyle
baktı.

 

Analizci Ve Sosyal Bilimci Aydın

*Akif doğulu ve batılı âlimleri
hep okumuş, incelemiş, istifade etmiş, görüşlerini süzgecinden geçirmiştir.
Dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy hala anlaşılmış bir aydın değildir. Ufku büyüktü.

*Sebilürreşat Dergisi İstiklal
Savaşı’nda yerini almış ve katkı vermiştir. Bu dergi ve Akif istiklalcidir.
Savaş yıllarında Akif bölgede İslam Şairi olarak tanınıyor. Anadolu da İslam’ın
son yurdu olarak biliniyordu.

*Mehmet Akif kritik bir
dönemde yaşadı. 19 ve 20. Asrın olaylarını yaşaadı. Geleneklerin İslam ile
örtüşmediğini gördü. Modernistti. Sadi ve Mevlana’ya özel bir önem veriyordu.
Abduh ve Afgani’ye sıcaktı. Uygarlık savaşına özgün bir birey olarak
katılmıştır. Analizci ve sosyal bilimci bir aydındır. Hakikati ortaya koyma
ideali vardır.

* Akif’in musikiye özel bir
merakı vardı. Bestekar dostu Şerif Muhittin Targan’ı sevdiği kadar, Bach’ı da
dinlerdi.

*Mehmet Akif Ersoy batı
emperyalizmini ve uygarlığını ayrı ayrı Berlin seyahatinde daha iyi gördü ve
tespit etti. Gerçek batı uygarlığını ve sömürücü batıyı fark etti. Reel batıda
ilim, teknoloji ve edebiyat, ama emperyalist batıda tutuculuk, hurafecilik,
katliamlar, önyargılar vardı. Batıda ırkçı ve milliyetçi görüşler mevcuttu. Müslümanların
da insan olduğunu batının anlaması gerekti. Görmezden geldiler. Müslüman
toplumun sorunlarını hep batı ortaya atmış ve çıkarmıştır.

*Mehmet Akif Ersoy uygarlık
ve kültürleri de birbirinden ayırır. Akif idealizm sahibi bir münevverdir.

*Akif ile alakalı Arnavutça
ilk yazı 1937 yılında vefatından bir sene önce yazılmıştır.

 

2021 Nasıl Geçecek?

Notlarıma aldığım
akademisyenlerimizin görüşünü, tebliğler yayınlanınca bunları daha geniş ve
detaylı olarak orijinalinden okumak mümkün olacak.

İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi’nin “100. Yılında İstiklal Marşı ve
Mehmet Akif Sempozyumu” koronalı günlerde aydınlarımız için bir örnek çalışma
oldu.

200’ü aşkın üniversitemizin
çoğu sus pus iken bir ikinci uluslararası sempozyumu da Mehmet Akif Ersoy
Üniversitesi Burdur’da 27-31 Ekim 2021 tarihleri arasında gerçekleştiriyor.
Dileğim bu tür ilmi etkinliklerin sayısının artması, yayınlanması, yabancı
dillere tercüme edilmesi ve medyaya yansımasıdır.

Oysa bu yıl en azından yerel
yönetimlerimizden bütün şehirlerimizi bilbortlarla donatmalarını, ay yıldızlı
Türk Bayrağı içinde İstiklal Marşı posterlerinin bütün kamu ve özel kuruluşlara
dağıtılarak bir şölen havası içinde çerçevelenmesini görmekten hepimiz mutlu
olurduk. Ayrıca 2021’de televizyonlarımızın kısır çekişmeleri konu alan
tartışmalardan biraz uzaklaşarak İstiklal Marşı ve yazarı Akif’e ilişkin yayın
yapmasını, gazetelerin ekler vermesini, bazı imkan ve kaynak sahibi
kuruluşlarımızın da sponsor olarak yarışmalar tertip etmesini, ekrana ve beyaz
perdeye evrensel boyuttaki filmler yansıtmasını, ödüller vermesini ne kadar çok
isterdik.

Sağlık olsun.

Şimdilik iki üniversitemiz
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi ile
Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi böyle bir açığı kapatıyor.
Teşekkürler her ikisine de.

Covid-19 Aşısı Olmayan İşçinin İş Akdi Tazminatsız Olarak Feshedilebilir mi?

Covid-19 salgını ile salgın sonrası
aşı uygulamalarının başlaması iş hukuku bağlamında da bir takım sorunların
ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın
geçtiğimiz ay (3 Eylül 2021 tarihinde) yayınladığı “COVID-19 aşısı olmayan
işçilerden 6 Eylül 2021 tarihi itibariyle zorunlu olarak haftada bir kez PCR
testi yaptırmaları işyeri/işveren tarafından istenebileceğine ve test sonuçlarının
gerekli işlemler yapılmak üzere işyerinde kayıt altında tutulabileceğine”
ilişkin yazısı ortalığı tam anlamıyla karıştırdı.

 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın bu yazısından sonra ülkenin her tarafında işverenler aşı olmayan
ve PCR testi de yaptırmayan işçileri işyerine almayacaklarını çalışanlarına
ilan etmeye başladılar. Hatta bazı işverenler PCR testini de kabul
etmediklerini, aşı olmayan işçileri işyerine kabul etmeyeceklerini ve bu
işçilerin gelmediği her gün için devamsızlık tutanağı tutarak işçilerin iş
akitlerini haklı nedenle feshedeceklerini yazılı veya sözlü olarak
çalışanlarına bildirmeye başladılar. Bu bahsettiğimiz işverenler arasında
ismini hepinizin bildiği Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarından olan
işverenler de var.

 

Gerek işveren müvekkillerimizin veya
dostlarımızın bize bu konuda ne yapabileceklerini danışmaları nedeniyle,
gerekse bu firmalarda çalışan pek çok işçinin “böyle bir şey var, ne yapalım,
nasıl hareket edelim?” diye sormaları nedeniyle problemin hukuki durumuna
ilişkin olarak kamu oyunu bilgilendirme ihtiyacı hasıl oldu. Bütün işçi ve
işverenlerimizin bu yazıyı okuyarak konunun hukuki durumunu görmelerini ve
problemin çözümünde hukuki kıstaslara göre hareket etmelerini tavsiye ediyorum.
Çünkü yarın gerek işçi gerekse işverenlerin yüksek mali külfetlerle karşı
karşıya kalmaları riski söz konusu.

 

İşveren İşçiyi Aşı Olmaya Zorlayabilir mi?

 

Bir önceki yazımızda (yazıya ulaşmak
için https://www.kocaelihalkgazetesi.com/makale/7967008/
gurkan-uysal/devlet-covid-19-asilarini-zorunlu-kilabilir-mi
) devletin
vatandaşı aşıya zorlayıp zorlayamayacağı hususunu incelemiş ve sonuç olarak
Covid-19 aşısının yapılmasının zorunlu hale getirilmesine ilişkin kanuni bir
düzenleme bulunmadığını ve böyle bir kanuni düzenleme yapılmadan da hiçbir vatandaşın
aşı olmaya zorlanamayacağını ifade etmiştik. Çünkü aşı meselesi kişinin vücut
bütünlüğüne karşı bir müdahaledir ve her birey vücut bütünlüğünü koruma, başka
bir ifadeyle kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunma ve karar verme hakkına
sahiptir. Ancak Anayasa’nın 17/2. maddesinde bu hakkın “tıbbi zorunluluk ve
kanunda yazılı haller” söz konusu ise bu hakkın sınırlanabileceği hüküm altına
alınmıştır.

 

Covid-19 aşısı için kanuni bir
düzenleme bulunmadığını zaten ifade etmiştik. Covid-19 aşısı için tıbbi bir
zorunluluk olup olmadığı hususunu dile getirme hakkı ise sadece uzman hekimlere
aittir.  Burada yalnızca Dünya Sağlık
Örgütü’nün (DSÖ) Covid-19 aşılarıyla ilgili resmi açıklamalarını aktaracağız.

 

DSÖ tarafından yapılan açıklamalarda,
bazı Covid-19 aşılarının yüksek düzeyde etkinliğe sahip olduğunu gösteren
çalışmalar olmasına rağmen Covid-19 aşılarının %100 etkili olmayacağına yer
verilmektedir. Buna ek olarak DSÖ Covid-19 aşılarının son aylarda geliştirilmiş
olması nedeniyle aşının koruma süresinin bilinmesi için henüz erken olduğunu
vurgulamakta, aşıların koruma sürelerine ilişkin olarak belirsizliğin söz
konusu olduğunu ifade etmektedir. DSÖ, mevcut verilerin Covid-19 hastalığını geçiren
çoğu kişinin enfeksiyona karşı en azından bir süre koruma sağlayan bir
bağışıklık tepkisi geliştirdiğini göstermesinin cesaret verici olduğunu; ancak
bu korumanın ne kadar güçlü olduğunun ve sürdüğünün hala bilinmediğini ifade
etmektedir. (
https://www.who.int) Durum böyle olunca, ne devletin vatandaşını ne de işverenin
işçilerini Covid-19 aşısı olmaya zorlayamayacağı ortadadır.

 

Aşı Zorunluluğu Konusunun İş Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi

 

Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 417 ve
devamı maddelerinde işverenin işçinin kişiliğini koruma hakkı düzenlenmiştir.
Madde hükmüne göre işveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve
saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla
yükümlüdür. Yine aynı maddenin ikinci fıkra hükmüne göre İşveren, işyerinde iş
sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almakla
yükümlüdür. Nitekim bu son hüküm 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile
özel olarak düzenlenmiş ve daha somut hale getirilmiştir.

 

 İşverenin işçinin kişiliğini koruma, iş
sağlığı ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak yasama
kuvvetini elinde bulunduran Meclis’in Covid-19 aşını zorunlu kılmadığı,
Covid-19 aşısının uygulanması için kanuni bir düzenleme yapmadığı bir yerde
işverenden işçisini Covid-19 aşısı olmaya zorlaması beklenemez, işverenin böyle
bir zorlamada bulunmaması işverenin iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerini
almadığı şeklinde yorumlanamaz. Dolayısıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın ilgili yazısıyla öngördüğü aşı olmayan işçiye PCR testi
yaptırılması talimatı kanuna aykırı bir talimattır, hukuken geçersizdir ve ne
işveren ne de işçi açısından bağlayıcı değildir.

 

TBK’nın 399. maddesinde işverenin
yönetim hakkı düzenlenmektedir. Buna göre işveren, işin görülmesi ve işçilerin
işyerindeki davranışlarıyla ilgili genel düzenlemeler yapabilir ve onlara özel
talimat verebilir. İşçiler, bunlara dürüstlük kurallarının gerektirdiği ölçüde
uymak zorundadırlar. Ancak, işverenin yönetim hakkı sınırsız ve mutlak bir hak
değildir bilakis birçok sınırlamaya tabidir. Bu sınırlamalardan birisi de
işçinin kişilik haklarıdır. Aşıya zorlama hususu işçinin kişilik haklarına
karşı bir müdahale olacağından işverenin işçileri bakımından aşıyı zorunlu
kılma gibi yönetimsel bir hakkı kesinlikle bulunmamaktadır. Ancak kanunla
düzenlenebilecek aşı gibi bir konuda işverenin yönetim hakkı kapsamında talimat
vermesi, işçileri aşı olmaya zorlaması söz konusu bile olamaz. Bu nedenle bu
zorlamayı yapan işverenler hukuken devasa bir hata yapmaktadırlar.

 

Mevcut hukuki durumda Covid-19 aşısı
olmamak, çalışma engeli oluşturmamaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın bu konuda yayınladığı ve yukarıda ifade ettiğimiz yazısı hukuki
bir düzenleme değildir. İdari bir talimattır ve ne işverenler ne de işçi
bakımından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Dolayısıyla işçinin Covid-19 aşısını
reddetmesi ne haklı ne de geçerli bir fesih nedeni olmaz. İşçinin Covid-19
aşısı olmaması nedeniyle iş akdinin feshedilmesi durumunda işçi tazminata da
hak kazanır, 4857 sayılı İş Kanunu’nda belirtilen şartlar varsa iş
güvencesinden yararlanabilir yani işe iade davası da açabilir.

 

Burada aşı olmayan işçilerin iş
sağlığı ve güvenliğini tehlikeye attıkları ve bu nedenle 4857 sayılı İş
Kanunu’nun 25. maddesi bağlamında iş akdinin haklı nedenle feshedilebileceğini
öne sürenler çıkabilir. Bu görüşü öne sürenlere de cevabımız hayır olacaktır.
Çünkü kanunen zorunlu olmayan bir aşıyı yaptırmamak işçi açısından iş sağlığı
ve güvenliğini tehlikeye atan fil olarak değerlendirilemez. Covid-19 aşısı ne
zaman “tıbbi ve kanuni” zorunluluk haline gelir, aşı olmayan işçi de o zaman iş
yerinde iş sağlığı ve güvenliğini tehlikeye sokan fiil işlemiş olur.

 

 

 

 

İşverenin İşçiyi Aşı Olmayı Teşvik Etmesi

 

Bazı işverenler, çalışanlarını
Covid-19 aşısı olmaya teşvik etmek amacıyla aşı olan işçilere bir maaş ikramiye
ödenmesi, prim verilmesi, aşı bonusu verilmesi veya çeyrek altın verilmesi gibi
uygulamalarda bulunmaktadırlar.

 

Doktrinde bazı yazarlar bu uygulamanın
eşit işlem yasağına aykırı olduğunu iddia etmektedirler. Ancak, kanaatimizce
işverenin çalışanlarını aşı olmaya teşvik etmek için bu tip uygulamalarda
bulunması eşit işlem yasağına aykırılık olarak değerlendirilemez. Çünkü
Covid-19 pandemisinin tehlikesi zaten herkesin malumu. Bu hastalıkla ilgili
olarak hali hazırda mevcut olan tek tıbbi önlem de aşı uygulamasıdır. Ancak
aşıya ilişkin olarak yasal bir düzenleme bulunmadığı için işverenin işçilerini
aşıya zorlama hakkı da bulunmamaktadır. Öte yandan, işverenin işyerinde iş
sağlığı ve güvenliğini sağlaması lazım. İşçiyi aşıya zorlama konusunda eli kolu
bağlı olan işverenin hiç olmazsa pozitif güdüleme yoluyla ve tamamen aşıya
teşvik amacıyla aşı olan işçilere bu tür ikramiye ve bonuslar verebileceğinin
kabul edilmesi gerekmektedir. Aksi halde işvereni tamamen eli kolu bağlı hale getirmiş
oluruz ki bu durum başlı başına iş barışını olumsuz etkiler.

 

Sonuç olarak, işçiyi aşı olmaya
zorlama hakkı bulunmayan işverenin hiç olmazsa işçisini aşı olmaya teşvik
edebileceğini kabul etmek lazım.

 

(Not: Bu yazı Covid-19 aşısı olmanın
hukuken zorunlu olmadığına ilişkindir. Aşı hukuken zorunlu olmamakla birlikte,
bütün okurlarıma –güvendiğim uzmanların aktarımları nedeniyle- Covid-19 aşısı
olmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Sağlıklı günler dilerim)

Hz. Ömer Farkı

Enaniyet ve benliğin yanlış kullanılışına  müşahhas / somut bir örnek:

     “Mısır fatihi ve
valisi Amr b. As (r.a.) Hazretlerinin..oğlu Muhammed ile bir Mısırlı arasında
at yarışı yapılmış, Mısırlının atı ileri geçmişti. Amr b. As’ın oğlu Muhammed
:‘Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, benim atım ileri geçti.’ dedi. Mısırlı
da:‘Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, benim atım ilerde idi.’ diye yemin etti.
Muhammed öfkelenerek Mısırlı’ya kırbaç vurdu ve:‘Al bunu, ben keremlilerin
(üstün değerde olan kişilerin veya başkanın) çocuğuyum’ dedi.

     “Mısırlı, Hz. Ömer
(r.a.)’in huzuruna gelerek durumu bildirdi, hakkının alınmasını istedi. Hz.
Ömer (r.a.) valisi Amr b. As (r.a.)’a mektup yazarak, oğlunu ve kendisini
(Medine’ye) çağırdı. İkisi de gelince, Hz. Ömer (r.a.) Mısırlı’ya: ‘İşte
kırbaç, onunla üstün değerde olanların çocuğuna (Başkan’ın çocuğuna) vur
bakalım.’ dedi. Ve Amr b. As Hazretlerine: ‘Siz ne zaman insanları kendinize
köle yaptınız. Hâlbuki anaları onları hür insanlar olarak doğurdu.’ buyurdu.”
(Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

X

     “Hz. Ömer’den
(r.a.); onun sağlam karakterini, demir gibi iradesini ve ahlâkî davranışlarının
en yüce ölçüsünü gösteren; şöyle bir söz söylediği de rivayet edilmiştir:

     “ ‘İslâm,
palazlanmaya başlamıştır. Kureyş, Allahu Teâlâ’nın malını kendileri için Allah
vergisi bir yardım kabul etmeyi ve ona ibadet etmekten (farzları yerine
getirmekten) gafil kalmayı istiyor. Fakat onlar iyice bilsinler ki, Ömer sağ
olduğu sürece öyle olmayacaktır. Ben, köşeye dikilmiş kontrol ediyorum. Sakın
ola ki onlar ateşe düşmesinler diye, Kureyş’in yakasını ve ayaklarını iyice
tuttum.’ ” (Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

X

     “Hz. Ömer (r.a.),
korumasız veya yanında herhangi bir muhafız bulundurmadan geceleri dolaşır,
insanların gerçek durumlarını öğrenmek isterdi. Kendi döneminin en büyük ve en
muhteşem bir gücüne sahip olan mutlak idarecinin durumu işte buydu.

     “Sir William Muir
şöyle yazıyor:

     “ ‘İslâm
devletinde, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra Ömer en büyük
insandı. Azmi ve zekâsı sayesinde o, bu 10 sene içerisinde, Suriye’yi, Mısır’ı
ve İran’ı İslâm gücünün karşısında baş eğdirmiş, o günden bu güne bu ülkeleri
İslâm’a bağlamıştır.

     “ ‘Bununla
birlikte o, büyük bir devletin çok büyük bir hakimi idi. Hiçbir zaman meselenin
özüne ulaşmakta, hikmetle, kuvvetle her meselede adaletle karar vermekte hata
yapmadı. Kendisine şatafatlı ünvanlar verilmesine, büyük isimlerle çağrılmasına
hiçbir zaman razı olmadı. Halkın dilinde her zaman kullanılan sade bir lâkap
ile kendisine hitap edilir ‘Arapların Başkanı / Emîrü’l-Mü’minîn /
Müslümanların Halifesi’ denilirdi.

     “ ‘Uzak
diyarlardan ona heyetler gelirdi de; ‘Halife veya başkan Ömer nerededir?’ diye
araştırırlar, mescidin köşelerinde oturan insanlardan; ‘Mü’minlerin emiri
mescitte midir?’ diye sorarlardı. Hâlbuki o, onların karşısında sade elbise
içerisinde oturmuş olarak bulunuyor olurdu.’ ” (Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

X

   “Şihab oğlu Tarık
(r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir:

   “Hz. Ömer (r.a.),
Suriye’ye giderken yolda büyük bir çayla karşılaştı. Bunun üzerine gayet sade
bir davranışla deveden indi, kundurasını (çarığını) çıkartıp eline aldı, devesi
ile birlikte suya daldı ve karşı tarafa geçti. İnsanlar buna hayret edip
kaldılar. Çünkü ayakkabıyı taşımak ve devenin yularını çekmek, hizmetkârların
yapacağı işti.

     “Ebu Ubeyde (r.a.)
Hazretleri: ‘Buranın insanlarına göre siz, aşırı sadeliği tercih ettiniz.’
deyince, Hz. Ömer (r.a.) onun göğsüne elini vurarak şöyle buyurdu: ‘Ebu
Ubeyde…Sen (yani Araplar) insanlar arasında aşağı, değersiz ve adi bir millet
sayılırdınız. İslâm şerefi sayesinde değer ve haysiyet kazandınız. Eğer İslâm’ı
terk ederek başka bir yolla değer ve şeref kazanmak isterseniz, Allah sizi
tekrar adi ve değersiz kılar.‘ ” (Ebu’l-Hasen en-Nedvî)