15.5 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 384

İnsan Görünüşlü Değil, İnsan Olabilmek

“Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi
yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi
yaşamak.”
 Martin Luther

“Dünya çok acı çekiyor: kötü
insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.”
Napolyon

 

İnsanı diğer canlılardan ayıran en
önemli özellik; “güçlü zekâsı, üstün
düşünme kabiliyeti, sınırsız öğrenme gücü, içgüdüsel davranışlarının azalmış
olması ve konuşma yeteneğidir.”

Her insan, yaratılışı gereği “mükemmel” olmasına karşın, çoğumuz bu
mükemmelliğimizin farkında değiliz. İnsanın mükemmelliğini algılaması ve hayata
geçirmesi için, “kendisini tanıması”
öğrenmesi ve gerçek “kim” liği ile
buluşması gerekmektedir.

 “Kendini
tanımak; hayran hayran kendini seyretmek demek değildir. İnsanın ne olduğunu ve
ne olması gerektiğini araştırmasıdır.

Bireyi “iyi bir insan” olmaya götüren yolla,” insanlığa” taşıyan yol aynıdır. İnsanın makamı ve mevkii ne
olursa olsun, O’ndan öncelikle insan olmanın gereklerini yerine getirmesi
beklenir.

Mevlânâ’nın, “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde
insan yok”
özdeyişini göz önüne alırsak; insan zannettiğimiz fertlerin
bazılarında, insan olduğumuzdan utanacak davranış ve eylemleri görebilmekteyiz.

“İnsan görünüşlü” olmakla, “insan olmak” başka şeydir. Kişi
olabilmek için yalnızca insan görünüşlü olmanın, insan türünün herhangi bir
bireyi olmasına yetmeyeceğinden, insanda belli bir takım niteliklerin bulunması
da gerekmektedir.

Bunlardan bazıları; Vatanını, Milletini, Bayrağını, Milli ve Manevi değerlerini canından çok
sevmek, değer vermek, korumak, bu değerlere ihanet etmemek, olumlu katkıda
bulunmak, dürüstlük, mertlik, merhamet, bütün varlıkları sevmek, vb.
özellikleri sayabiliriz.

Son günlerde Cennet Vatanımızın
güzide ormanlarını; hain, nankör, kalleş ve bir o kadar da korkak, insanlıktan
yoksun, satılmışlar tarafından kasten yakıldığına gözyaşları ile şahit
olmaktayız.

Bu nasıl bir vicdansızlık, nasıl bir
merhametsizliktir ki, nimetlerinden bol bol istifade ettiği ülkesine, Milletine
acımadan kıyabilmektedir. İçindeki canlılar dâhil, bir çok insanımızın da şehit
olduğu bu vahşeti, vicdanı sızlamadan işleyenlere yakıştıracak sıfat
bulamamaktayız.

Düşmanlığın bile dürüstçe
kurallarının olduğu insanlık tarihi, böyle bir kin ve nefret örneği
görmemiştir. Üstelik de kendi ülkesine ve insanına karşı. “Zulüm payidar kalmaz” özdeyişi tarihte hep tekerrür etmiştir. Yanan
ağaçların, kuşların, böceklerin, telef olan yabani ve evcil hayvanların, şehit
düşen masumların ve mağdur olan biçarelerin ahı, bu merhametsiz canileri ve
zalimleri elbette bir gün helak edecektir.

Savaşta bile; “kadınlara, çocuklara, yaşlılara, kadınlara, ağaçlara, ekinlere zarar
vermeyiniz”
diyen bir Peygambere uymuyorsanız, siz kimlerin satılmış
uşaklarısınız? Her kötülüğü normal gören, kalbi şeytanlaşmış, öfkesi yanardağ
olmuş böyle bir düşmanlık şimdiye kadar tarihlerde görülmemiştir.

Devletimize düşen, bu canileri
ivedilikle tespit edip gereğini yapmak olmalıdır. Çünkü artık vicdanlar
durmadan kanamakta, bağırlar her gün daha bir haşlanmaktadır. Ormanlarımızın
yangını içimizde anbean büyümekte, bizleri daha çok yakmaktadır.

Bazı kalemler de her fırsatı
siyasete kanalize etmenin telaşı ile, bu vahim ve elim felaketten rant
çıkarmaya çalışarak kendilerini küçültmemelidirler. Milletçe birlik olmanın,
yaralarımızı topyekûn sarmanın zamanıdır.

Bir de birkaç ağaç için ülkeyi kaosa
çeviren sözüm ona çevre gönüllülerine, sanatçı zannettiğimiz sahte kahramanlara
sesleniyorum. Sesinize ne oldu? Ormanları yakanlara gösterdiğiniz tepkiyi
Milletimiz somut olarak ivedilikle görmek istiyor. Yoksa tatil yapmaktan
gündemi mi takip edemiyorsunuz. Üşüttünüz de sesiniz mi kısıldı?

 

Başkan Theodore Roosevelt’in
belirttiği gibi, “Bir insanı “ahlaken”
eğitmeden, sadece “zihnen” eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır.”

Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru
ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı, doğru ve iyi olanı yapacak
bir karaktere sahip olmaktır.

 

Almanya’da bir Lise Müdürü, her
eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş:

”Bir toplama kampından sağ
kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri
gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları,
iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen
hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının
vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.

Sizlerden isteğim şudur:
Öğrencilerinizin “insan olması için” çaba harcayın. Çabalarınız bilgili
canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik,
çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem
taşır.”

Neticede insan olmak: Ülkesini, milletini, tüm canlıları,
doğayı ve tüm insanları koşulsuz sevmek, değer vermek korumak ve geliştirmek.
Kin, nefret, kıskançlık, nemelazımcılık, vb. duygulardan uzak olmak. Çağını
anlamak, çağının gerisinde kalmamak, geçmişle bugünün doğru sentezini
yapabilmek, geleceği bugünden görebilmek, sözcüğün tam anlamıyla uygar
olabilmektir.

Kendinin ve içinde yaşadığı toplumun özgürlüğünü, bağımsızlığını sağlamak;
sağlanmışsa titizlikle korumaktır. İnsanlığın refah ve mutluluğuna katkıda
bulunmak. Vicdanı özgür kuşaklar yetiştirmek; bu kuşaklar içinde yer
alabilmektir. Onurlu, dürüst, mert, adil ve adil  olmak. Kendi onuru kadar başka insanların da
onuruna saygı göstermektir. Dünyanın
barış içinde yaşamasını ilke edinmektir. Başka din, cinsiyet, dil ve ırktan
olanlara saygı göstermektir. Mevkii
kendi çıkarları için değil, demokrasiye katkıda bulunmak ve topluma yararlı
olmak için kullanmak demektir. İnsana, doğaya, kendine karşı sorumluluk
taşımak; yaşamayı sevmek; sevinçleri olduğu kadar acıyı da paylaşmaktır.  İnsan olmak, “değer bilir” olmak, insanlık için yapılanları unutmamak
demektir.

 

Şimdiye kadar çoğumuz daha iyi
hayatlara sahip olmak istedik, ama çok azımız “daha iyi bir insan” olabilmeyi arzuladı. Belki de artık daha iyi biri olmanın zamanı çoktan
geldi bile, ne dersiniz? Dünya, insan olanların sayesinde güzeldir.

 

Sevgiyle kalın…

Bedevileşen Osmanlı – Türk İmparatorluğu

0

Ötüken, Türk’ün
Töresi’nin Geçerli Olduğu, Türkleri Türklerin Yönettiği Ülke Demektir.

Bir Ülkede Türk’ün
Töresi Geçerli Değilse, Orası Ötüken Değildir.

Bir Ülkede Türkleri
Türkler Yönetmiyorsa Orası Ötüken Değildir.

Orkun Kutlu Bitiğinde
Türk kavramının açıklaması vardır.

Türk, Türkçe konuşan,
yazan, Türklük Bilincinde olan kişilere denilir.

Türk budunu kapsamı
içinde, topluluk adıyla anılanlar da vardır. Onların adı ne olursa olsun
soyadları Türk’tür.

Oğuzlar, Türkişler,
Kırgızlar, Türk Topluluklarıdır, onların tümü Türk’ümüz, Budunumuzdur.

Bugünküler de öyledir.

Azerbaycanlılar,
Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Başkurtlar, Çuvaşlar,
Altaylar, Sahalar, Tıvalar, Hakaslar, Karaçay-Malkarlar, Kumuklar, Nogaylar, Gagavuzlar
İran, Irak, Suriye, Balkan Türkleri, Türkiye Türkleri ayrı ayrı varlıkları olsa
da tümünün ortak adı Kutlu TÜRK adıdır.

Bu şaşmaz mana ve anlayışta
Türkler
tarih boyunca:

16 İmparatorluk

38 Devlet

37 Hanlık

33 Beylik

10 Cumhuriyet

4 Atabeylik kurdular.

Ne hazindir ki Halifelik
Makamına sahip olma adına Bedevi Kültür Emperyalizminin tahakkümü altında
düşürüldüğü Osmanlı’nın içler acısı durumu izleyelim, görelim.

*

 

-Halife olmayı
olmazsa olmaz sanan Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve
diğerleri Türk Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık
ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler, bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla
artık halifelik Türklerindi.

-Ama çok büyük
sorunlar çıkar, çünkü Arap dünyası, Halifeliğin kendilerinden alınmasına
şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler. İşte bu sorunu
çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir
orta yol bulunur;

-Bu yol Mısır’dan ve
Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, mollanın, “Ebu
Suud Efendilerin” İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de
verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlayarak imparatorluğu Araplaştırmak,

– …İmparatorluğu
Araplaştırmak, diğer bir değişle Türk İslam’ı terk edilerek, Arap İslam’ına
doğru evirilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar…

-Arapların da
desteğiyle proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta
“bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır! “Türk’üm!”
“Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye damgalanır, aşağılanır, dışlanır, kafası
kesilir. Hala Türküm diyene faşist diyorlar!

 

*

 

Türk; Yavuz
Sultan Selim’e göre, eşek idi…

Türk; Koçi
Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi…

Türk; Hoca
Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı…

Türk;
Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi…

Türk;
Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı…

Türk;
Baki’ye göre, kabaydı…

Türk; Hafız
Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi…

Türk;
Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…

Türk;
Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu…

Türk;
Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı…

Türk;
Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi…

Türk;
Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi…

Türk;
Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı…

Türk;
Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı…

Türk;
Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı…

Türk;
Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…

Siniriniz
bozulmasın devam etmeyeyim!

Osmanlı…


Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…

– Araplara,
“Kavm-i Necip”..

– Rumlara, “Romalı”
anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.

Peki, Türk
kendini nasıl görüyordu?

 

Türk’ün hali

*

 

Şevket
Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam”
kitabında böyle anlattılar Türkleri…

Yazarın
ifadesiyle;

“İlk ders
beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu
köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu
gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl
şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu
askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da
bilmiyorlardı.

‘Biz hangi
milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:

‘Biz Türk
değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.

Türklüğü
kabul etmiyorlardı.

Hâlbuki biz
Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren
maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.

Fakat ne
çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap
verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…)

Dininde,
milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki,
devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini,
başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş,
vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu
bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”

 

Vatandaşlık
Bayramı

Falih Rıfkı
Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son
çocukları olarak tanımladı:

“Kendime ilk
defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’,
kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş
dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.

‘Vatan’ sözü
yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm.
Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.

Biz padişah
kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’
diye bağırırdık…”

Buraya kadar
yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:

Mustafa
Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından
nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü
Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk”
sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti ve Türklere, “İdrâki biidrak”
-anlayışsız Türkler- diyorlardı!)

Oysa…

Türk;
Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…

Tarih: 23
Mayıs 1928.

TBMM, 1312
sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece…

Asırlardır
hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.

Osmanlı ile
Cumhuriyet farkı buydu…

“Türk”,
Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.

Zamanın ruhu
değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…

Atatürk
başarmıştı.

Dil, Kültür ve Zaman

Türkçenin zirvedeki uzmanı, Türkolog, eski Türk Dil Kurumu Başkanı ve –
en önemlisi– 60 yıllık dostum Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 18 Temmuz Pazar
yazısında, dil, lehçeler ve alt lehçeleri anlatırken bir yerde “dil nedir?”
diye sormuş. (https://millidusunce.com/dille-ilgili-bazi-terimler/) Cevapları
arasında rahmetli Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Türkoloji öğretiminde yaygın
olarak kullanılan tarifi var:

 

“Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine
mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir
varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi,
seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.”

 

 Dikkatle okuyun. Bilimkurgu gibi bir tanım. Sanki başka bir evrenden
gelen bir mahlûktan bahsediliyor. Fakat doğru. Dil gerçekten eşsiz bir yetenek,
bir toplum kurumu, kendi kendini yaratan, geliştiren, değiştiren, bazen de
fakirleştiren bir canlı ama ne bitki ne de hayvan. Dili, belirli zamanda
yaşayan bir insan veya toplum da inşa etmiyor. Dil, toplumun zaman nehrindeki
akışı sırasında, nesillerden nesillere devrolundukça oluşuyor. Dil milleti,
millet de dili inşa ediyor.

 

Orta Oyununu Terk Edersek Millî Kültür Çöker Mi?

 

Buradan gençliğimizde bir türlü içinden çıkamadığımız bir meraka geçebiliriz.
Kültür nedir?

 

Kültür, millî midir, evrensel mi? Yoksa Gökalp’ın dediği gibi evrensel
olan medeniyet midir? Millî kültür nedir? Onu korumalı mıyız? Koruyacaksak
bunun bileşenleri nedir ki koruyalım? Korumak mı geliştirmek mi? Geliştirmekse
biz bunu nasıl başarırız? Yer sofrası, kara saban, çarık mıdır millî kültür?
Yoksa Fuzûlî, Karacaoğlan, Mevlana mıdır? Orta oyununu bırakıp televizyon
dizisi seyretmeye başlarsak millî kültür çöker mi?

 

 Umarım günümüz gençleri de bu meraklara sahiptir. Kültür gibi,
medeniyet gibi şeyleri düşünüp araştırıyorlardır? Yoksa şeytan taşlamaktan
ibadete vakit bulamıyorlar mı? Buluyorlarsa da pek az buluyorlar herhalde.
Çünkü genç veya orta, hatta ileri yaştakiler, ne zaman mikrofona, ekrana çıksa,
kendi dışındakilerin ne kadar kötü ve tehlikeli olduğunu çemkiriyor. Kendisine
ait bir problemi, cevabını merak ettiği bir sorusu yok.

 

Kültür Bir Ömre Sığmaz

 

Siyasetçi dövmeyi burada bırakayım, zaten haddim değil. Soruya döneyim:
Kültür nedir? Rahmetli Muharrem Ergin Hoca’nın dil tarifinin yanına, millet-
milliyet sosyoloğu Ernest Gellner’in, sık tekrarladığım kültür hükmünü
yerleştirirsem belki bir adım daha ilerleyebiliriz: “Dil, kültürün bir bileşeni
değildir; dil kültürdür!” O halde kültürün tarifi de Muharrem Ergin Hoca’nın
dil tarifine yakın olmalı. Bir deneyelim: “Kültür, toplumda anlaşmayı ve
yakınlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve
ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen
zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, bilgiden örülmüş içtimaî bir
müessesedir.” Hiç de fena olmadı. Ancak birkaç noktaya müdahale ettim, ses
yerine bilgi koymak gibi. Başlangıcını da şöyle değiştirebiliriz: “Toplumda
anlaşmayı, yakınlaşmayı, velhasıl toplumun canlılığını sağlayan…“.

 

Şimdi başka sorular doğuyor kafamda. Bir kültür unsurunun, kültür
unsuru olabilmesi için ne kadar eski olması gerekiyor? “Temeli bilinmeyen
zamanlarda” atılmışsa, bilinmeyen zamanlar hangi tarihte biter, bilinenler
hangi vakitte başlar?

 

Ne ekonomik, ne de aletli hayvan. İnsan, kültürlü hayvan

Burada, bugünlerde aşk yaşadığım, Başarımızın Sırrı (The Secret of Our
Success) kitabındaki kültür tanımlamasına göz atmak gerekecek. (Joseph
Henrich’in, 2016 tarihli kitabının Türkçesi maalesef hâlâ yok.)

 

Henrich’e Göre Bir Kültür Ögesi:

 

Bir insan ömrü içinde keşfedilemez, yaratılamaz.

Bir kişi ve bir grubun keşfi değildir.

Toplumdaki iletişim-ilişki yoğunluğuyla zenginleşir.

Nesilden nesile aktarılıp birikerek, üst üste konularak, bilenip
iyileştirilerek oluşur.

Toplum içindeki yoğun iletişim, kültürün yatay boyutunu anlatıyor.
Nesilden nesile birikerek akması da düşey boyutunu. Şöyle yazıyor Henrich:

 

“İnsanın nasıl evrildiği ve diğer hayvanlardan nasıl bu kadar farklı
oluğumuzu anlamanın anahtarı, türümüzün bir kültür türü olduğunu kabul etmekten
geçer. Belki bir milyon yıldan daha uzun bir zaman önce, bizim evrim çizgimizin
üyeleri, bir birlerinden öyle bir tarzda öğrenmeye başladılar ki, kültür bir
birikim hâline (kümülatif hâle) geldi. Yani avlanma usulleri, alet yapma
ustalıkları, iz sürme marifetleri ve yenebilir bitki bilgisi- başkalarından
öğrenilerek- gelişme ve birikme yoluna girdi. Her nesil, geçmiş nesilden miras kalan
hünerleri ve marifeti alıp bunlara ilaveler, geliştirmeler yapmaya başladı.

 

 “Avcı-toplayıcıların gelişmiş ok ve kayıklarından modern dünyanın
antibiyotiklerine, uçaklarına kadar türümüzü karakterize eden çarpıcı
teknolojiler, tek tek dâhilerin icadı değildir. Bunlar, nesiller boyu bir
biriyle yoğun temas içindeki insanlar arasında, 
fikirlerin, uygulamaların, talihli hataların ve tesadüfî derin
görüşlerin bir nehir gibi akması, karışması ve yeniden birleşmesinin eseridir.”

 

Çok karmaşık! Anlaşılır hâle gelmesi için örnek vermek gerekir. Dil,
edebiyat, sanatlar böyle değil midir? Bunları yücelten zirveler vardır ama bu
mirasın tamamı bir kişinin veya bir dâhinin eseri olamaz. Bir insanın ömrü
içinde inşa edilemez. Hatta bu akışa büyük katkılar yapan altın çağlar
gözlemlesek de, bunların tamamı belli bir zamanda yaşamış bir toplumun eseri de
değildir. Nesiller boyu insanlar arasında sürüp gelmiş ve nesilden nesile
aktarılmış, her neslin şuurlu veya şuursuz ilaveleriyle, budamalarıyla bugünkü
hâlini almış canlılardır.

 

Dilimizde ve kültürümüzde, tıpkı genlerimizdeki gibi, atalarımız
yaşıyor.

Orman Yangınlarında Başarısızlık Neyin Eseri?

0

Ülkemizin 20’den fazla bölgesinde üç gün önce orman yangını
çıktı. Çıktımı çıkarıldımı onu da bilmiyoruz. Bu konuda kesin kanıt olmadan
konuşmak çok yanlış olur. Bunu ortaya çıkarmak MİT, İçişleri ve Milli Savunma
Bakanlıklarının işidir. Ben konunun başka bir boyutundayım.

Bu yangınlar her yıl çıkıyor, fakat bir türlü ciddi bir
önlem alınmıyor, bir hazırlık yapılmıyor. Bu konuda en etkili tedbir, yangın
söndürme uçaklarıdır. Bu yangınlarda Rusya’dan kiralanan 3 adet Beriev BE-200
yangın söndürme uçağı ile 20 helikopter kullanılıyor, fakat yeterli olmuyor. Hâlbuki
Türk Hava Kurumu envanterinde 9 adet CL-215 Bombardier yangın söndürme uçağı
son yıllarda hangarda bekliyor. Bu uçaklarımız arızalı ise neden gerekli
onarımları yapılıp hizmete sokulmuyor. Bu uçaklarımız hangarda beklerken niye
yurt dışından çok yüksek fiyatlar ödeyerek yangın söndürme uçağı kiralıyoruz?

Şimdi bizimle Akdeniz ülkesi olan Yunanistan, İtalya, Fransa
ve İspanya’da kaç yangın söndürme uçağı var, buna bakalım.

Türkiye’nin nüfusu 84 milyon, yüz ölçümü 83.615.000 km2,
yangın söndürme uçağı yok. 6 kiralık uçakla 20 yerdeki yangını söndürmeye
çalışıyor.

Yunanistan’ın nüfusu 11 milyon, yüz ölçümü 131.957 km2, 20
yangın söndürme uçağı var.

İtalya’nın nüfusu 60 milyon, yüz ölçümü 301.340 km2, 19
yangın söndürme uçağı var.

Fransa’nın nüfusu 67 milyon, 640.679 km2, 29 yangın söndürme
uçağı var.

İspanya’nın nüfusu 47.450.000, yüz ölçümü 506 bin km2, 17
yangın söndürme uçağı var.

Bizim bu ülkelerin hepsinden büyük yüz ölçümümüz, nüfusumuz
ve ormanlık alanımız var. Her yil da ülkemizde orman yangınları çıkıyor.
Yunanistan’ın nüfusu 1/8’imiz, yüz ölçümü 1/6’ımız, 20 yangın söndürme uçağı
var. Bizim doğru dürüst hiç yangın uçağımız yok. 13 tane protokol uçağımız var.
Hâlâ neyi bekliyoruz, niye yeteri kadar yangın söndürme uçağı almıyoruz? Seneye
yine orman yangınları çıkacak, yine öyle bakacak mıyız? Bu aymazlık niye?

Kavim Seferleri Ve Göç Ekonomisi

¾   
Kavim Seferleri
nedir usta?

¾   
Kavimler Göçü
ile Haçlı Seferleri’nin bileşimi
çekirge.

¾   
Niye geliyorlar
usta?

¾   
Gelmiyorlar, gönderiliyorlar çekirge.

¾   
ABD Afganistan’dan çekilmiş, Afganlılar da Tâliban’dan kaçıp geliyormuş usta.

¾   
Tâliban’ı
Pakistan İstihbaratı’na Amerika kurdurdu

çekirge. Çekilme gibi gözüken Çin ve

Rusya’nın ABD’nin yerini belâya bulaşma bâbında doldurması. Hedef; Afganistan,
Kuzey Pakistan, Keşmir ve hatta Tacikistan da dâhil edilebilirse Ortaasya’da bir Ortadoğu bataklığı üretilmesi.

¾   
IŞİD’çiler de
oraya gitmiş usta.

¾   
Müslümanların İslam algısını Selefîleştirdikçe
birbirlerini katletme pariteleri yükseliyor
çekirge.

¾   
HTŞ de mi öyle?

¾   
He de örgütleri
bırak, örgütlenmeye çalışan cemaatlara ve tarikatlara bak.

¾   
Suriye’de savaş
bitmedi mi usta?

¾   
Köşe ve yer kapmaca
oyunu çoktan bitti; Esad 5’te 3, PYD 5’te 1.5, kalan 5’te yarım da bizim

kontrolümüzde.
İşte o yarım yüzdedeki yerlerden bir tek İdlip’te
Heyet-i Tahrir’üş-Şam (Türkiye
destekli) ile Esad Kuvvetleri (Rusya
destekli) arasında zaman zaman çatışmalar yaşanabiliyor.

¾   
O zaman
Sığınmacılar niye dönmüyor usta?

¾   
Uluslararası
garantörlüğe bağlı ortak anlaşmanın imzalanmasını yani paylaşımı bekliyorlar.

Türkiye,
Rusya, ABD ve İran mevcut durumdan ekonomik
kâr
elde ettikleri için acele de etmiyorlar.

¾   
Ama milyonlarca
Suriyelinin kahrını Türkiye çekiyor?

¾   
Çekmiyor,
karşılığında Avrupa Birliği’nden milyar
milyar avro alıyor hatta gitmesinler diye kendi

vatandaşlarına
bile yapmadığı oranda Suriyelilere pozitif ayrımcılık yapıyor.

¾   
Ama çok fazlalar
be usta ve bu iş çok uzadı.

¾   
Sandığından da
çoklar çekirge. Resmî yani kayıtlı 4
milyon
, kayıtdışıyla birlikte 6-7
milyon
ve bu

nüfusun
yüzde 10’dan fazlası son 10 yılda burada doğdu.

¾   
Bir de Afganlılar var, öbürleri var.

¾   
Hâlihazırda en az
1 milyon Türkî Cumhuriyetler, Afganistan,
Pakistan, Bangladeş başta olmak

üzere
Asya, Afrika ve Ortadoğu’dan çeşit çeşit insan var Türkiye’de; onbinlerce kaçak Çinli ve Ermenistanlı bile var.

¾   
 Nüfusumuz epey kalabalık desene..

¾   
85 milyon normal
nüfus, normalin dışındakilerle birlikte 92-93
milyonuz
. Bir de 40 milyonluk

Afganistan’ın
4’te 1’inin göçürülmesi hazırlıkları
var; herhalde bize de birkaç milyon düşer ve Millî Hedefimiz olan
2023’te 100 milyon nüfusa yaklaşırız. Sonraki 10 yılda da imparatorluk kurarız
artık.

¾   
Afganistan
bize yakın mı usta?

¾   
Kalben ama
coğrafî olarak aramızda 4-5 bin
kilometre
mesafe var. Hatta arada koskoca İran var.

¾   
Avrupa’ya geçmek için mi bize geliyorlar?

¾   
Yok, Avrupa bize
geçmelerine çalışıyor.

¾   
Avusturya Başbakanı “Afgan mülteciler için komşu Türkiye daha uygun bir yer” demiş.

¾   
“Ordular, ilk
hedefiniz…” demiş, adres göstermiş.

¾   
Ama Dışişleri Bakanlığımız “Türkiye Avrupa
Birliği’nin sınır muhafızı veya sığınmacı kampı olmayacak” demiş?

¾   
İyi ya işte,
onlar da ‘adres güvenli’ demeye getirmişler. “AB masrafları üstlenirse sınır

muhafızlığı
da yaparız, kamp da kurarız” demektir bu. İş
paraya bakar çekirge
!

¾   
Ekonomi göçle mi ayakta duruyor yani usta?

¾   
İnşaat ve turizm de vardı amma velâkin ilki obez oldu, hareket yeteneği kalmadı,
ikincisi içinse

maske-mesafe,
aşı-maşı tanımıyoruz, yeter ki para dönsün.

¾   
Yangınlar ne
ayak usta?

¾   
Onlar istihbarat yangınlarıdır çekirge; 10
günlük Bayram Tatilinde öyle sirkülasyon oldu ki

Yunanistan hasedinden çatladı. Onlar da yerli işbirlikçiler üzerinden nazara uğratma telaşındalar. Bizim de
göçmenler gündemini değiştirmemiz
gerekiyordu, işimize geldi.

¾   
Usta bana niye ‘çekirge
diyorsun?

¾   
Çünkü 15 yaşındasın evladım ve zıplayarak level atlamaya çalışıyorsun. “Bıdı, bıdı, bıdı; çekirge”

Sayın Dostlarım

0

“Prof. Dr. Yasin Aktay 
“İşverenler, yatırımcılar, sanayiciler Suriyelilerden çok memnun. Çok
önemli bazı yerlerde Suriyelileri çekin, bu ülke ekonomisi çöker” sözleri ile
uluslar arası suç işlemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Suriyeli
sığınmacıları çalıştıran işverenleri uluslar arası hukuk karşısında töhmet
altında bırakmaktadır. Bu sözleri dolayısıyla şahsına dava açılmazsa ilerde
Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında dava açtırılmasına zemin hazırlamıştır.
Çünkü İnsan hakları Bildirgesine göre sarf ettiği cümleler insanları eşitlik ve
kardeşlik zihniyetinden uzaklaştırmakta ucuz işçi çalıştırmak ve modern köleliğe
işaret etmektedir. 21. Yy. da bu suçtur. Aşağıda İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’nin ilk maddeleri alınmıştır.

 

Saygılarımla

 

“İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (Universal Declaration of
Human Rights ), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Haziran 1948’de
hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948’de, BM Genel
Kurulu’nun Paris’te yapılan 183. oturumunda kabul edilen 30 maddelik İnsan
hakları evrensel beyannamesi’nin ilk dört maddesi”:

 

Madde 1

 

Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit
doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti
ile hareket etmelidirler.

 

Madde 2

 

Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer
herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer
bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün
hürriyetlerden istifade edebilir.

 

Bundan başka, bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet
altında bulunan, gayri muhtar veya sair bir egemenlik kayıtlamasına tabi ülke
uyruğu olsun, bir şahıs hakkında, uyruğu bulunduğu memleket veya ülkenin
siyasi, hukuki veya milletlerarası statüsü bakımından hiçbir ayrılık
gözetilmeyecektir.

 

Madde 3

 

Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.

 

Madde 4

 

Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz;
kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.

Yüküm Şiir

Kimseye benzememek gibi

Bir duygunun ağırlığı

Hep şiire akıyor

Var say ki tren geçiyor üzerimden

Tıkır tıkır, tıkır tıkır

Onca yük

Onca vagon

Ve onca gurbet

Gıkım çıkmasa da

Şiirim yine ciyak ciyak

 

Yükü hayalim olmayan

Ne çok gemi geçti gitti içimden

Olmaz ki böyle

Haksızlık bu dedim

Karadan çıkartma yapıyorum maviye

Yüküm şiir

Batma ihtimalim hiç yok

Yağmurlar hele bir yağmaya başlasın

Çoğaltsın kendini deniz

Uzakları yakın edeceğim

Sen o zaman gör beni

 

Gör beni ki

Nasıl diklenmişim haksızlığa

Nasıl sevmişim insanı

Dağı taşı otları

Ağaçları, kurtları kuşları

Bir güneş doğmuş alnımın çatına

Hilal gamze olmuş gül yanağıma

Sular serpmişim ciğer yangınıma

Pır pır kanat takmışım mavi göğün bulutlarına

Uçmuşum uçmuşum uçmuşum…/Zeytin Kelimeler

Konudan Konuya (12)

0

Ezber bozmak nasıl bir şey?

     Tren ezberi
bozarsa, yani raydan çıkarsa olacaklar mâlûm!

     Belli saatlerde
giriş çıkışlar, çalışmalar, yeme ve içmeler, nefes alıp vermeler bir çeşit
ezber.

     İlk, Orta, Lise’de
aynı dersleri, aynı gerçekleri izlemek; bir bakıma ezber değil mi?

     Her sanat erbabı,
aynı araç ve gereçleri kullanması ezber değil mi?

     Memur, öğrenci,
asker ezberci değiller mi? Ezber olmasa, eğitim ve öğretim olur mu?

     Ezber olmasa,
hayat çekilir yaşanır bir hâl alır mı?

     Her gün her an
değişen yönetmeliklerle, hayat çekilmez bir cendereye dönüşmez mi?

X

     Ölü bir insan,
sarayda olsa ne yazar? Cennet gibi bahçede olsa neye yarar? Ha var ha yok!

     Çünkü kendisi yok
ki, var olanı bilsin, görsün, fark etsin!

     Yok nazarında; her
şey yoktur. Hiç hükmündedir.

X

     Bir üniversiteden
elli sene içinde, Nobel kazanan biri çıksa;

     Üniversiteye yapılan
yatırım boşa gitmiş sayılmaz. Çünkü: “Kırk gün kar yağar, bir gün av olur.”

     Beyin göçüne dur
demek zamanı gelsin artık.

X

     Bir değil mi aziz
vatan?

     Bir değil mi aynı
dine inanan?

     Bir değil mi aynı
dili konuşan?

     Peki öyleyse
kimdir bu;

     Her telden çalan
kalpazan?

X

     Her şey zıddıyla
bilinir. Anarşiyle de: Asayişin, huzurun, rahatlığın kıymeti anlaşılır.

     Gönül ister ki,
anarşi olmadan; bu kavramların kıymeti, tarihten fikren bilinsin, anlaşılsın.

X

     Kim ne derse
desin:

     Kendini adamış kutsal vatana,

     Ordumuzla iftihar
ediyoruz.

     Vebaldir,
dokunmayın bu arslana,

     Ordumuzla iftihar
ediyoruz.

  X

     “Ol (o) mâhiler
(balıklar) ki derya içredir, deryayı bilmezler!”

     Balığa suyu
sorsak, inkâr eder! Çünkü sudan başka bir şey yok.

     İşte Allah da,
zuhurunun şiddetinden ötürü görülmez.

     Çünkü O’nun isim
ve sıfatlarının tecellisinden başka bir şey yok ki  görülsün.

     Üstelik, her şey O
değil; fakat her şey O’ndan.

     Kaldı ki
görülmeyen her şey yok demek değildir. Mikroskop icat edilmeseydi;

     Görmediğimiz için,
mikrobu kabul etmeyecek reddedecektik!

  X

     Mevlânâ
Mesnevîsinde diyor ki: “Ceyhun nehri suyunun hepsi birden içilemiyorsa,

     Susuzluğu
giderecek kadarını olsun, içmemek gerekmez ya.”

     Zira bir şey bütün
bütün elde edilmezse, bütün bütün terk edilmez.

     Ya hep ya hiç
yerine,

     İhtiyacın kadar
dal derine.

     Bir ohhh çek,

     Gerine gerine.

Suriyeli Ve Afgan Göçü Beka Meselesidir

Türkiye’ye (kayıtlı ve
kayıtsız) 5,3 milyon Suriyeli bir “stratejik göç mühendisliği”
ile süpürüldü. 
3 milyon civarında
Suriye sınırları içindeki Suriyelileri de Türkiye besliyor. Şimdi de Afganistan’dan
bir o kadar daha sığınmacı
getirme projesi yürürlüğe konulmakta.

 

ABD’nin, İsrail’in
güvenliği ve enerji kaynaklarının kontrolü için geliştirdiği, “Büyük
Kürdistan”
kurma projesi devam ediyor. Dört parçalı Kürdistan projesinin
iki parçası Irak ve Suriye’de gerçekleşti.

Projenin Türkiye
ayağı için Suriyeli göçü planlandı ve uygulandı.

 

Türkiye’deki Suriyelilerin
yüzde 5,1 gibi müthiş yüksek doğurganlık hızı var. Eğer ülkelerine
gönderilmezlerse 20 sene sonra 15 milyonluk bir Suriyeli nüfustan
bahsedeceğiz.

 

Daha bugünden
Gaziantep, Kilis, Hatay’da birçok ilçede Suriyeliler Türk nüfusu geçmiştir.
İstanbul’da 1 milyon Suriyeli, 500 bin diğer yabancı sığınmacılar vardır.

 

Suriyeliler milli
güvenlik tehdididir.
Çünkü demografik yapımızın bozulması yakın
gelecekte bir iç savaşa hazırlık için yapılmaktadır. Bu proje Türkler
için de Suriyeliler için de büyük tehlikedir.

****************************

Devlet Adamları
Böyle Olanın

“Kılavuzu karga
olanın …”
diye bir atasözümüz var. Devleti yöneten kadro içinden bazı kişilerin
açıklamalarını okuyunca içinde bulunduğumuz sıkıntıların, açmazların, belaların
sebebini bulduğumu görüyorum.

 

İlk örnek halen
AKP Genel Başkan Yardımcısı, Yerel Yönetimler Başkanı Mehmet Özhaseki. Bu
zat geçici koruma statüsündeki “Suriyeli sığınmacıların ülkelerine
geri dönmesinin mümkün olmadığını”
şu gerekçelerle izah etti:

 

“Şimdi bazı
şehirlerde sanayiyi onlar ayakta tutuyorlar.
Gaziantep sanayisine gidin yüz
binlerce insan en ağır ve en zor işlerde çalışıyorlar. Kayseri
sanayisinde de öyle. Bunları kimse geri gönderemez.”

 

AKP Genel Başkan
Yardımcısı Mustafa Şen de “Suriyeliler gitmeden önce, Türkler Orta
Asya’ya dönsün”
mealinde bir paylaşım yaptı.

 

Bir de Ak
Parti’nin göç politikaları konusunda önemli isimlerinden, Genel Başkan Danışmanı
Prof. Dr. Yasin Aktay’ın aynı konudaki sözlerine bakalım:
“Suriyeliler
bir gitsin ülke ekonomisi çöker.”

Demek ki bu görüşler
AKP içindeki bireysel görüşler değil. Devleti bu zihniyet yönetiyor.

****************************

Asıl Irkçı Ve
Sömürgeci Bunlar

“Suriyeliler
dönmesin” diyen AKP’liler demek istiyor ki, biz Suriyeli ve Afgan sığınmacıları
Türklerin çalışmak istemediği işlerde, sosyal güvencesiz, çok düşük ücretlerle,
günde 14-16 saat ve kötü şartlarda çalıştırıyoruz. Kurmuş olduğumuz köle
düzeni
ile ucuz işgücü sağladık, rekabet edebilirliğimizi ve ihracatımızı
artırdık.”

Utanç verici
cümleler bunlar.

 

Türkiye’ye sığınan
5,3 milyon Suriyelinin sadece 30 bin kadarı kayıtlı çalışıyor.

Geri kalanlardan
çalışmak zorunda olanları “köle düzeni içerisinde çalıştırıyoruz” diye
övünmek ne demek?

 

Biz de bunların “Muhacir
kardeşlerine Ensar olma”
maksadıyla sığınmacılara kucak açtıklarını
sanıyorduk.

 

Meğerse
politikalarının arka planında ırkçı- faşist bir zihniyet ve Müslüman
kardeşini sömürme niyeti
varmış.

****************************

Sorular

·        
Türk vatandaşlarının içinde 12 milyon işsiz varken, daha
ucuza çalışıyorlar diye, sığınmacılara iş vermek ne kadar doğru?

·        
 

·        
Yarın Suriyeli ve Afganlar insanlık dışı şartlarda
çalıştırıldıkları için davalar açarlarsa
bunları çalıştıran işverenlerin
hepsi ileride tazminat ödemek zorunda kalır. Ucuz işgücünün aslında hiç
de ucuz olmadığı görülür. Bu durumda ne diyeceksiniz?

·        
 

·        
Bu şartlarda da iş bulamayanların ise suç örgütlerinin
eline düşmesini veya bireysel olarak birer suç makinesine dönüşmesini
nasıl engelleyebilirsiniz?

·        
 

·        
Bir de kaçak çalışmalarına göz yumduğunuz yaklaşık 20
bin Suriyeli kayıtdışı şirket
var. Bu şirketlerin vergi, sigorta, ruhsat
gibi bir sorunları yok. Bu kaçak şirketlerin haksız rekabeti ile zarar
eden devletine sadık vergi mükellefi Türk esnafı/ tacirinin kul hakkı
sizi hiç mi rahatsız etmiyor?

·        
 

·        
“Suriyeliler olmasa ekonomi çöker” denilse de Suriyeliler
gelmeden daha zengindik. Suriyelilerin gelmeye başladığı yıllarda yaklaşık 12
bin dolar olan Türkiye’deki kişi başına milli gelirin 8 bin dolar mertebesine
düşmüş olmasını
nasıl açıklarsınız?

·        
 

****************************

Sığınmacılar
Vatanlarına Gönderilebilir

AKP Genel Başkan
Danışmanı Yasin Aktay doğruyu söylemiyor: “Ülkeye sığınan
Suriyeli mülteciler belli bir hukuki statü elde etmiş oluyorlar.
Uluslararası göçmen hukukuna göre bu insanlar gerekçesiz bir biçimde herhangi
bir suç işlememişlerse gönderemezsiniz.”

 

Cenevre
Konvansiyonu
’na göre, “mültecilerin” dahi kamu güvenliği
gerekçesiyle
statüleri sona erdirilebilir. Kaldı ki, Suriyeliler T.C.
kanunlarına göre mülteci bile değildir, Geçici Koruma Statüsündedir.

 

“Yabancılar ve
Uluslararası Koruma Kanunu”
muz ve “Geçici Koruma Yönetmeliği”ne göre de “Cumhurbaşkanı,
milli güvenliği, kamu düzenini, kamu güvenliğini veya kamu sağlığını tehdit
edebilecek şartların oluşması durumunda, geçici koruma tedbirlerinin
durdurulmasına karar verebilir.”

 

Yönetmeliğe göre,
“Geçici koruma, Cumhurbaşkanı kararıyla sonlandırılır.
Cumhurbaşkanı,
sonlandırma kararıyla birlikte; Geçici korumayı tamamen durdurarak geçici
korunanların ülkelerine dönmesine karar verebilir. Cumhurbaşkanının geçici
korumanın sona erdirilmesi kararını müteakip, geçici korunanların Türkiye’den
çıkış yapması esastır.”

 

Ak Parti “Suriyelileri
Türkiye’de tutma ve vatandaşlık verme politikası”
izlemekte fakat kendi
vatandaşından niyetini saklamaktadır.

 

Bu politikayı
izleyenler ve destekleyen herkes milli güvenlik tehdidi oluşturmanın suçuna
ve vebaline
ortak olmaktadır.

Meleklere Danışma!

0

     “İşte o zamanı
tasavvur edin ki, BİR ZAMANLAR hani RABBİN MELEKLERE: ‘Muhakkak, şüphesiz ki,
BEN, arzda / YERYÜZÜNDE emirlerimi tebliğ ve infâza memur, mutlaka BİR HALİFE /
bir insan, bir âdem / bir ülkeyi yönetmek için, otorite sahibi tarafından
kendine verilen yetkileri; asıl yetki / otorite sahibinin namına / onun yerine
kullanan; Allah’ın kendisinde sınırsız bir düzeyde bulunan sıfatlarından
sınırlı bir seviyede vererek; O’nun temsilcisi olan  / kendisine gerçek Hakim olan Allah
tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip olmayan şuur / bilinç sahibi
birini YAPACAĞIM, yaratacağım’ DEMİŞTİ. Onlar da demişlerdi ki: ‘ORADA fesat
çıkarıp / BOZGUNCULUK YAPAN ve KAN DÖKEN BİRİSİNİ Mİ HALİFE YAPACAKSIN, meydana
getirecek ve tayin edeceksin? OYSA BİZ SENİ 
hamd ve sena ile / ÖVEREK TESBİH EDİYOR sübhanellahi ve bihamdihi
diyerek yüceltmekte ve Seni ulu tutmaktayız. SENİ TAKDİS EDİYORUZ.’ DEDİLER.
Bizler seni ayıplardan, eş koşmaktan, eksikliklerden tenzih edip dururken;
arılığını söylemede, Seni kutlamada iken, bizler bu durumda iken mi  insanı yaratacaksın? ‘Üstelik Biz Seni yerde
hamdinle tespih ederek, kulluk yaparak, kudsiyetini her türlü eksiklikten berî
oluşunu dillendirmiyor muyuz?’ Dediler. Allah buyurdu: ‘BEN SİZİN
BİLMEDİKLERİNİZİ, bilemeyeceklerinizi her halde BİLİRİM. Ben sizin
bilmediklerinizin âlimi / bilginiyim!’ DEDİ.”

     Öz olarak: “Bir
zamanlar Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yapacağım,’
demişti.(Melekler): ‘Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife
yapacaksın? Oysa biz seni överek tespih ediyor ve seni takdis ediyoruz,’ dediler.
(Rabbin): ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim,’ dedi.” (Prof. Dr. Süleyman
Ateş, Bakara: 30)

X

     “Cenabı Allah da
‘Yeryüzünde bir halife yapacağım deyince, KENDİLERİNİ BİR DANIŞMA MAKAMINDA
gören melekler, bir taraftan bundaki şerefi takdir ettiler, diğer taraftan da
yeryüzündeki bir yaratığa Allah tarafından böyle yüksek bir irade yetkisi
verilmesinde bir şer ihtimalinden de korktular…Acaba bu selahiyeti (yetkiyi)
alan  güzel kullanabilecek mi? Acaba bunu
asalet zannederek kendi çıkarına hükümler icrasına kalkışırsa, yeryüzüne fesat
vermeyecek mi?..Bu şekilde maksatları hâşâ itiraz olmayıp hikmetini bir
İSTİFSAR (açıklanmasını istemek) olduğunu bildirdiler. Bununla beraber
hilafete, zımnen (üstü kapalı olarak) bir istek de ortaya attılar… 

     “Görülüyor ki,
Cenabı Allah Âdem’i halife olmak üzere yaratmış ve durumu meleklerine İSTİŞARE
EDER GİBİ kısaca tebliğ etmiş ve mâlûm cevap üzerine onu isimleri öğretmekle
terbiye etmiş ve sonra melekler ile beraber imtihandan geçirip, meleklere
güçsüzlüklerini açıklatmış ve ona bilfiil ehliyetini ispat ettirmiş.” (Elmalılı
M. Hamdi Yazır)

X

     “Daha insan yok
iken, ölü hükmünde bir hiç iken Allah, meleklere ‘yeryüzünde bir halife var
edeceğini’ bildiriyor. (Sanki onların nabzını yokluyor.)

     “Melekler akıl ve
bilgi sahibidirler. Yüksek düzeyde bilinç taşırlar. İtaat ederler ve varlık
âleminin yönetiminde ve düzenin sürdürülmesinde görev almaktadırlar. Ancak aksi
seçeneklerde bulunacak, emirlere karşı çıkacak iradeden yoksundurlar. (Böyle
oldukları halde onlara danışırcasına bir üslûp takınılması düşündürücüdür.)

    “Sanki melekler,
ima yoluyla ‘Biz dururken niye Âdem diye birini yaratıyorsun, bizden üstün biri
olmayacak ki’ demeye çalışıyor…

     “Yüce Allah
yapmakta olduğunu MELEKLERE HABER VERMEKTEDİR. Bu sayede melekler, insandan,
başka bir deyişle yeni bir türden haberdar edilmiş oluyorlar…

     “Melekler insanın
makam ve görevine göz dikmiş değildirler. İnsanın yaratılış hikmetini öğrenmek
istemektedirler. Cenabı hak da meraklarını gidermek, belki ilave sorularına
açıklayıcı cevaplar vermektedir. (Dikkat edersek, Allah meleklere, SORMAK
CESARETİNİ VERİYOR. Âdeta bunu onlardan istiyor.)

     “Bu da gösteriyor
ki, kişi hangi makamda olursa olsun, sorulan suallere cevap vermek, bazı
konularda açıklamalar yapmak durumundadır. Yüce Allah, meleklerin sorularına
açıklama getirdiğine göre; soranların susturulması, konu otoritesi tarafından
bilgilendirilmekten yoksun bırakılması meşru değildir. Soru sorma ve olup
bitenler konusunda bilgi alma da bir haktır.” (Ali Bulaç)

     “Allah’ın,
yeryüzünde bir halife kılacağını meleklere açmasındaki hikmet, insana ve
meleklere MÜŞAVERE (DANIŞMA) yolunu öğretmek(tir).

     “(Nitekim
meleklerin sorusu) bir itiraz değil, hüküm ve icraatın hikmetini öğrenme
maksadına yöneliktir. Bu soru münasebetiyle vurgulamak gerekir ki, Allahın her
emrine derhal ve şartsız itaat eden melekler, Cenabı Allah’a icraatının
hikmetini öğrenme adına O’na sormaktan geri durmamış, Cenabı Allah da,
sorularından dolayı onları azarlamamış, sorularına en müşahhas (somut) ve
objektif delillerle cevap lütfunda bulunmuştur.” (A. Ü.)

X

     Allah; hiçbir
şekilde, hiçbir kimseye, hiçbir hususta sorma, fikrini alma gibi ihtiyaçlardan
uzaktır. Böyleyken meleklere DANIŞIRCASINA SESLENMESİ; bizlere istişare,
müşavere, şura ve meşveretin kısaca DANIŞMANIN; ne kadar hayatî, mühim ve
önemli temel bir husus olduğunu göstermek içindir.