15.5 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 383

Yunus Emre Kurt Hakkında.

2021 yılının Cumhurbaşkanlığı tarafından Yunus Emre yılı
olarak seçilmesi ile Ülkü Ocakları Başkanı Yunus Emre Kurt’un Milliyetçi
Hareket Partisi

Kocaeli İl Başkanlığına atanması çok güzel bir tevafuk oldu.

Hakikaten güzel oldu.

Kocaeli’nde bir Ülkü Ocağı Başkanı Milliyetçi Hareket
Partisine İl Başkanı oldu.

Herkes sevindi, taraflı tarafsız herkes.

Sadece O olduğu için değil, Ülkü Ocaklı olduğu için!

Onun yerinde, kendisinden önce görev yapan hangi Ülkü Ocağı
başkanı olsa sevinirdik.

O da sevinirdi.

***

Hakkında daha önce hiç kimse olumsuz bir şey duymamıştı.

Tıpkı Fırat Yılmaz Çakıroğlu gibi!

Fırat Başkanı da ege üniversitesinde okuyan, tanıyan
tanımayan herkes seviyor, saygı duyuyordu.

Hainler-Bölücüler kötü insanlar hariç!

Nasıl ki! Onun şehadetini duyan herkes üzülmüştü!

Onun Ülküdaşının il başkanlığına da herkes sevindi.

Siyasetten umudu olan, hatta umudunu yitirmek üzere olan
herkes!

Çünkü ikisi de aynı yolun yolcusu, aynı sevdanın
mecnunuydular.

Fark ettiniz mi Yunus Başkan da gülünce Fırat gibi gülüyor!
Samimi, içten, tıpkı bütün Ülkü Ocaklılar gibi.

***

Makamında ilk gördüğümde “çok duygulandım” oturduğu koltuğa
tek başına oturmadığının bütün Ülkü Ocaklıların adına oturduğunun “aldığı sorumluluğunun”
farkındaydı.

Hafta sonu kongrelerinden daha kalabalık bir katılımın ile
“binler ile” görevine başladı.

Hem hafta içi, hem de mesai içi bir saatte olmasına rağmen!

Binler ile, dualar ile!

***

Peki, bundan sonra ne yapmalı Yunus Başkan!

Yunus başkan bunda sonra, bundan önce ne yapıyorsa aynısını yapmalı!

Yani, yeni hiçbir şey yapmasına gerek yok.

Zaten bundan önce yaptıklarıyla önce Ülkücü, Sonra Ülkü
Ocağı Başkanı ve nihayet Milliyetçi Hareket Partisinin İl Başkanı olmadı mı.

Kendisini tanıyan herkesin gönlünü kazanmadı mı?

Gittiği yol doğruydu vardığı yerde doğru oldu!

Yolunu ve yöntemini değiştirmesin, yeterli.

Biz onu Yunus diye sevdik, “Yunus” kalsın yeter(!)

Zaten “Allah korusun” değişmesine ne ailesi ne de
Ülküdaşları müsaade etmez. Etmeyiz.

Çünkü onu seven hiç kimsenin kendisinden onun ve davasının iyiliğinden
başka, şahsi hiç bir beklentisi yok!

***

Her şey bir yana arkasında dağ gibi Ülkücü bir babası,
babası gibi toplumda sevilen-sayılan bir abisi ve onu her koşulda sahiplenen
eşi ve ailesi var.

***

İşi kesinlikle çok kolay.

Hatta bu güne kadar İl ve İlçe başkanlığı yapan herkesten
daha kolay.

Evet; Yunus Başkan bundan sonra;

Kurulduğu günden atandığı güne kadar Milliyetçi Çalışma
Partisine,

Milliyetçi Hareket Partisine, Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisine…

Genç Ülkücüler teşkilatına, Türk Ülkücüler Teşkilatına,
Büyük Ülkü

Derneğine, Ülkü Yolu Derneğine, Taş Medreseliler Derneğine,
Türkav’a, Kamusen’e, Ülkü Ocaklarına…

Başkanlık, üyelik, yöneticilik yapmış emek vermiş
“zaman-paraenerji harcamış” herkese kapısını ve yüreğini açarak muhabbet ile
görevini yapsın yeter.

Sadece Milliyetçi Hareket Partili olanların değil, başka
partili olsa da, başka partilere gitmek zorunda kalmış olsalar da, hala gözü
kulağı umudu

MHP’de, Ülkücülerde, olan…

Kendisini Milliyetçi ve vatanperver olarak tanımlayan
herkesin İl Başkanı olduğunu unutmasın yeter.

***

Sağa sola savrulmuş nice insanların, kendi partilerinde
umduğunu bulamamış, hayalleri suya düşmüş nice insanların Milliyetçi Hareket
Partisinin önünden geçerken binaya asılı o dev bayraklara bakarak…

– acaba buyurun gelin diye “samimi” bir davet gelir mi diye
beklediğini bilsin yeter.

Görev yaparken, neye ihtiyaç duyarsa duysun!

Aramasına istemesine bile gerek kalmadan sadece sosyal medya
hesabından paylaşacağı bir yazı ve ya atacağı toplu bir sms ile…

Adamsa adam, paraysa para, zamansa zaman, fikirse fikir,
zikir se zikir, artık partiye ve davaya lazım olan her ne ise!

En kısa zamanda ve fazlasıyla tedarik edebilecek Kocaeli’nin
en güçlü İl Başkanı olduğunu unutmasın yeter.

***

Sadece dünün olumsuzluklarını unutsun!

Bu yaşına kadar kazandığı tecrübe, birikim ve dostlukları
aklının bir köşesinde tutarak!

Onları ahde vefa ve kazanım bilerek.

İl Başkanlığı makamına gelinceye kadar geçen süreç
içerisinde şahsi ve ya siyasi kime karşı olursa olsun Üzüntüsü ve kırgınlıkları
varsa onları unutsun, yeter.

Her şey çok güzel olacak inşallah.

Amin

Misal Ve Temsil

0

     Bir hususu
anlatmak için, misal vermek, örnek getirmek; o konunun açık seçik görülmesini
ve açıklanmasını sağlar. Tıpkı, uzağı yakın edip, açık seçik görülmesini temin
edip sağlayan dürbün gibi.

     Bazıları misalin
konuyu rahatça anlamamızı sağlamasına karşı çıkmakta. Daha doğrusu körü körüne
savundukları fikirlerin yanlışlığının ortaya çıkmasından dolayı rahatsız
olmakta. Örnek verilmesine tahammül edememektedirler. Misal ve örneğin
gösterdiğine bakmak yerine, misalin kendisine takılıp kalmakta; böylece karşı
fikri güya reddetmiş olmaktadırlar.

     Aynen, dürbünün
gösterdiğine bakacağına; sözü dürbünün yapıldığı maddesine, dış yapısına
getirerek; konudan uzaklaşılmasını arzu etmektedirler. Bu şekilde dikkati
yanlış yere çekerek dürbünün işlevini boşa çıkarmak isterler.

     Oysa asıl olan,
dürbünün kendisi değil; gösterdiğidir. Bunun gibi, asıl olan misal ve örneğin
kendisi değil; dürbün gibi göstermek ve anlatmak istediğidir. Çünkü âletin
başka, yaptığı şeyin bambaşka olması gibi. Âleti, âlet olduğu için değil;
yaptığı iş için kullandığımız gibi. 

     Misal ve örneği
de, konuyu daha iyi anlatmak ve ortaya koymak için veririz ve zaten bunun için
vermek gerek. Nitekim öğretmen sınıfa dünyayı temsil eden bir küre getirir.
İşte dünya da bu küre gibi yuvarlaktır der. Elbette top şeklindeki o küre,
dünya değildir ama, o körpe zihinler için dünyayı temsil eder. Çocukların
dünyayı algılamalarını sağlar. Şüphesiz ki, dünyanın büyüklüğü karşısında, o
küre / o yuvarlak şey; zerre hükmünde bile değildir. Fakat çocuğun zihninde
dünya hakkında bir fikir verir. Çocukta dünya algısı oluşur.

     Demek ki, temsil
bir şeyin benzer halidir. İşte bu yüzden ahlâk, edep ve âdapla ilgili kıssa ve
hikâyeler de; güzel ahlâkı müşahhaslaştıran / somutlaştıran, tecellî ettiren /
onlara görünür hâl aldıran; birbirinden güzel görünüm sağlayan birer dürbün
hükmündedirler.

     Evet, temsilin /
bir şeyin aynısını veya mislini yapmanın ve benzetmenin hasiyeti / fayda ve
yararı şudur: Aklî / mücerret ve soyut bir şeyi, hissî bir şeyle tasvir
etmektir. Yine aslı olmayan mevhum / vehmedilen bir şeyi, muhakkak ve mevcut
bir şeyle anlatmaktır. Gaip / görülmeyen bir şeyi, hazır bir şeyle tasvir etmek
/ canlandırmaktır.

     Ancak temsil;
Allah’ın zatında değil, sadece şuunatında / işlerinde vardır. Çünkü bütün
kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi
hikmetli / gayeli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı / zerreleri muntazam
/ düzgün memurlar gibi istihdam eden / hizmet ettiren Zat-ı Akdes-i İlâhînin /
İlahî Kutsal Zat’ın yani Allah’ın şeriki / ortağı, naziri / benzeri, zıddı,
niddi / aynısı olmadığı gibi:

     “O, gökleri ve
yeri (varlık gayesine uygun olarak yoktan) yaratandır. Size kendi cinsinizden
eşler  yaratan ve bu suretle üreyip
çoğalmanızı sağlayan, aynı şekilde hayvanları erkekli dişili yaratan da O’dur.
(Tek olan, var olmak için başkasına muhtaç olmayan sadece O’dur.) O’nun (eşi)
benzeri (dengi olan veya olabilecek) hiçbir şey yoktur. O (yarattıkları sınırlı
işitirken, kendisi her şeyi işiten) Semî’ (O, yarattıkları sınırlı görürken,
kendisi her şeyi, her an gören) Basîr’dir.” (Şura: 11, Veli Tahir Erdoğan
Meali)

     Sırrıyla sureti,
misli, misali, şebihi / benzeri dahi olamaz.

     Fakat…”(Evreni,
hayatı ve ilk insanı) yaratmaya başlayan, sonra onu (kıyamete kadar devam
ettiren, kıyametin ardından onu ebedî âlemde) tekrarlayacak olan (da) O’dur.
(İlkini yapan O olduğu için) bu (diriliş, ilk dirilişle kıyaslandığında) O’na
göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. (Kâinat onu
tanıtmak için vardır.) O (vaat ettiği her şeyi yerine getirecek mutlak güç
sahibi olan) Aziz (her şeyi hikmetli yaratan) Hakîm’dir.” (Rum: 27, Veli Tahir
Erdoğan Meali)

     Sırrıyla, mesel ve
temsil ile şuunatına / işlerine, sıfat ve esmasına / isimlerine bakılır. Demek
mesel ve temsil şuunat / işleri, isim ve sıfatları nokta-i nazarında / görüş ve
bakış açısı bakımından vardır.

Konak Meydanı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Hakkında.

Arama motorlarına İzmir’de gezilecek 20 yer de yazsan, 5 yer
de yazsan, çıkan sıralamanın içinde muhakkak konak meydanı, saat kulesi ve
Kemeraltı çarşısı olur.

Askerlerin hafta sonu çarşıya çıktığında…

 Üniversiteyi kazanan
öğrencilerin İzmir’in diğer güzelliklerini tanıyana kadar her fırsat
bulduğunda…

Yerli ve yabancı turistlerin İzmir’e adımını attığında ilk
uğradığı yer diyebiliriz, Konak meydanı için.

İlk kurşun, ilk uğrak ve ilk buluşma yeri.

***

Bende hep öyle yapmıştım zaten.

Gaziemir’de askerlik yaptığım süre içinde her çarşı iznimde…

Balıkesir de okurken 9 Eylülde ki arkadaşlarımı her ziyaret
edişimde…

Ailem ve dostlarımla her İzmir’e gelişimde onlarca fotoğrafım
olmasına rağmen bir daha bir daha resim çekilir, boyoz ve kumru yer, dua ederim.

Osman Nevrez’e.

Mustafa Kemal’e…

***

Yine öyle yaptık birkaç gün önce…

Alpay ve Aysel kardeşlerimizin Aydın ilinde ki düğününü
bahane edip bir merhaba daha dedik o güzelim İzmir’e.

Güzel ve bakımsız İzmir’e

***

Şehit Fırat Yılmaz Çakıroğlu kardeşimizin kabrini ziyaret
ettikten sonra vardık konak meydanında ki her zamanki ilk uğrak yerlerimize…

Daha mezarlıkta başladı ilçeye ve şehre vah vah
deyişlerimiz!

Dolaştıkça üzüldük, baktıkça üzüldük, düşündükçe üzüldük
canım

İzmir’e…

Yani en nihayet diyeceğim o ki yazık İzmir’e!

***

Nasıl ki, yerel seçimlerde aday kim olursa olsun Cumhurbaşkanına
oy verir gibi oy verdiği için Ak partilileri eleştiriyoruz ya!

İzmir’de öyle.

Her geldiğimde daha bakımsız buluyorum O güzelim Cumhuriyet
şehrini.

Yeni projeler neyse de var olanı koruyamamak, bakımsız
bırakmak…

Parayla değil her şey, muhalif partinin belediyesi olmak
kesinlikle bahane değil!

***

Evet İzmir de CHP’den başka parti kazanamamış ama maalesef
İzmir kaybetmiş!

Hasan Tahsin anıtı bakımsız, ne anıtı olduğu yazmıyor,
turistlerin anlayacağı dilde olayın anlatıldığı o ruhun yaşatıldığı bir levha
yok.

Veya Osman Nevrez’e ait bir bilgi!

Saat kulesi bakımsız, çeşmeleri akmıyor, etrafında
oturulacak yer yok!

Saat kulesinin karşısında ki tarihi Yalı Cami!

Ne bileyim insan istese neler neler ilave eder o meydana…

O şehre…

Oraya doğru yürürken geçtiğimiz sokak araları bakımsız…

Binalar sönük!

Tadilat yapanların verdiği şantiye görüntüsü ayrı dert!

İzmir’in girişi böyle ise gerisi kim bilir nasıldır diye
geziyi kısa tutup yolumuza devam ettik, İzmir çekemedi bizi içine!

İzmir İzmir gibi değil yani.

Yerel seçimlerde partiler değil, şehir kazanmalı.

Bir belediye bir ideolojinin kalesi oldu mu o şehir kale
komutanının ve etrafında ki atanmışların insafına kalır ki kalmış!

Bir sonra ki dönem Kocaeli’nde değişimler olması gerektiği
gibi İzmir de de değişim olmalı.

Şehirlerimizin menfaati için.

Hepimizin menfaati için.

Bakın İzmit’te değişim oldu nasıl canlandı hareketlendi
güzel ilçemiz.

Darısı bütün garanti gözü ile bakılan il ve ilçe
belediyelerimize…

Tanısaydım teessüf etmek isterdim İzmir Büyükşehir Belediye
Başkanı

Tunç Soyer’e de…

Neyse…

Yönetemiyorlar Vaziyeti İdare Ediyorlar

Orman
yangınlarında 8. gününde hala kontrol altına alınamayan çok sayıda yer var.
Yangının sirayet ettiği alan ve hasar yönünden şimdiden ülkemizde yaşanan en
büyük orman yangınları
olarak tarihe geçti.

 

Yangınların söndürülmesi
için canla başla ve kahramanca mücadele eden görevli ve gönüllü herkese
minnettarız ve başarılı olmaları için duacıyız.

 

Türkiye zor
zamanlarda içinden kahramanlar çıkarır ve onların kahramanlıkları sayesinde
felaketlerin verdiği zarar azaltılır. Bu iyi bir şey.

 

Fakat bütün
felaketler ve savaşlarda kahramanlara ve kahramanlıklara ihtiyaç duymak
övünülecek bir durum değil.

 

Daha önce yazdığım
bir yazının başlığı “Sisteminiz iyi ise kahramanlara ihtiyaç azalır” idi.
Bu yazıda demiştim ki, “Eğer çok kahramana ve kahramanlıklara ihtiyacınız
varsa karargâhınızın eksiklerini gözden geçirmeniz gerekir.”

 

Yangınla mücadele
de, salgınla mücadele de, terörle mücadele de birer savaştır.
Bu savaşların ön
hazırlığı iyi yapılmamışsa, karargahınızda eksikler var ise ve yönetim
zafiyetiniz varsa başarılı olmanız için bireysel kahramanlıklar yetmez.

 

Koronavirüs
salgınına
Hıfzıssıhha gibi aşı geliştirmede uzman müessesemiz kapatılmadan; yerli
aşı, test kiti vb malzemelerin üretimleri için devlet desteği var iken
yakalansak herhalde hasta ve ölüm sayılarımız daha az olurdu. Ve herhalde
sağlık çalışanlarımızın bu kadar kahramanca mücadelesine daha az ihtiyaç duyardık.

 

Bakın bir de
olumlu örnek verelim: Terörle mücadelede İHA / SİHA’lar ile diğer
teknolojik imkanların devreye girmesi mücadelenin daha etkin olmasını sağladığı
gibi, askerlerimizin daha az riskle netice alabilmesini sağladı.

 

Yangınların bu
boyuta gelmesinde
karargâh açısından, mücadele birimlerinin eğitim ve
teçhizatı yönünden eksikler ve hatalar olduğu açık.

*******************************

Zamanında Ve
Yerinde Etkin Müdahale

 

Avrupa’da yangın
riski yönünden bizim şartlarımızda olan ve bize göre daha küçük olan ülkelerde
30-80 adetlik yangın söndürme uçak filoları var. Fakat biz “envanterimizde
uçak yok”
iken yangınlara yakalandık.

 

Yangınlarla
mücadelenin etkin olması için öncelikle yangın olmasını önleyici
tedbirlerin
alınmış olması gerekir. Kurban Bayramı sonrasında, 40 derece
civarında ve düşük nem ortamında ormanlarda piknik yapımına izin verilmesi;
yangın çıkarması muhtemel terör unsurlarının etkin izlenmesi yerine sınırlarımızın
kevgire dönmesi
bu alanda yapılmış ihmallerdir.

Her şeye rağmen
yangın çıkmışsa da zamanında ve yerinde etkin bir müdahale
yapılmalıdır. Bunu yapamazsanız her geçen dakika yangının boyutunu
büyütür. Daha çok uçak, daha çok helikopter, daha çok itfaiye vd. araç ve
gereçler bile yetersiz kalır.

 

Ancak yangının
8. gününde
yangınla mücadeleye dahil olan uçak sayısı 16 oldu.
Bunlar dış ülkelerden kimisi kiralık, kimisi yardım olarak gelen uçaklar.

 

2002 yılında
THK’nun elinde 19 yangın söndürme uçağı ve bu alanda çok tecrübeli 19 pilot
bulunuyordu.

 

Şimdi bu imkân
aynen devam ediyor olsaydı yangınların çoğu büyümeden söndürülmüş olacaktı.

19 senede daha modern uçaklardan oluşan, daha güçlü bir uçak filomuz olması
gerekirken “sıfır uçak” ile yangınlara yakalanmayı sadece “talihsizlik” olarak
nitelendiremeyiz.

 

Elbette bu sene hava
sıcaklığı, nem ve rüzgâr
gibi şartlar olumsuz etkiliyor. Ancak yangınları
zamanında ve yerinde tespit edip müdahale edilebilseydi sonuç asla bu kadar
olumsuz olmayacaktı.

*******************************

Orman Köylüleri –
Liyakatin Önemi

 

1980 ve 1990’lı
yıllarda
orman yangınları sayımız ne kadarsa 2020 yılında da aynı olmuş. Fakat 2020
yılındaki yanan alan
o yıllara göre yüzde 50 fazla olmuş.

 

O dönemde teknik
imkanlar bu kadar yok iken nasıl oldu da mücadele etkinliğimiz azaldı?

 

Uzmanlar bunda
(çoğu Yörük olan) orman köylülerinin şehirlere indirilmesinin ve orman
teşkilatında işe alımların ormanı iyi tanıyan orman köylülerinden değil,
liyakate göre değil, parti aidiyetine göre yapılmış olmasını
gösteriyorlar.

 

“Orman köylüleri
eskiden yangını ilk aşamalarında görüp müdahale ediyordu. Onları ormandan
çektikten sonra yerine anlık gözlem ve acil müdahale sistemleri kurulmadı”
diyorlar.

 

Bakanlıkta sadece
alt kadrolarda değil, üst kademelerde de liyakat arka planda kalmış. “Tarım ve
Orman Bakanlığı’nın üst düzey sorumluları olan bakan ve 4 bakan
yardımcısının ormancılık konusunda eğitimi ve ihtisası olmadığı ortaya çıktı.”

*******************************

Kriz Masaları

 

Ben uzun yıllar Petkim
ve Tüpraş’ta yani yangınla mücadelenin çok önemli olduğu tesislerde
çalıştım. Aldığım eğitimler ve yaşadığım tecrübelerime göre, yangınla
mücadelede ilk yapılması gereken iş, bir kriz masası kurmaktır.

 

Bu kriz masasında
yangın mahallinin harita veya planları olur. Tıpkı savaş esnasında karargâhta
yapıldığı gibi, yangında ilk korunması gereken yerlerin tespiti, yayılmanın
önlenmesi için yapılacak soğutma ve malzeme taşıma işlerine karar verilmesi;
çeşitli yerlerden gelen itfaiye araç ve personelinin birbirine mâni olmayacak
şekilde görevlendirilmesi gibi kararlar verilir. Gerekirse daha az önemli bazı
bölümlerin yanmasına izin verilir.

 

Bu masanın
yetkilisi yangın söndürme konusunda yetkin bir kişi olmak zorundadır.
Diğer görevliler makamı ne olursa olsun bu kişiye yardımcı durumundadır.

 

Devam eden orman
yangınlarında uzun süre bu organizasyonu sağlayacak etkin kriz masalarının
kurulamadığını
düşünüyorum.

 

Daha sonra teşkil
edilen kriz masalarına yörenin CHP’li Belediye Başkanlarının dahil
edilmemesi ise gafletten öte bir şeydir.

 

Bu ülke hepimizin
ve böyle bir yangında bile partizanca düşünce ile hareket edenlerin olduğunu
görmek utanç vericidir.

Kendini (Bizi De) Kandıran Halk!

Bir ülke düşünün ki, yüzlerce yıldır (1923-1938 hariç) kırılganlıklar
yaşasın ve inanılmaz sorunlarla boğuşsun!

 

Ve en azından bu ülkenin azımsanmayacak sayıda aydını da, halkı bu
müzmin sorunlarla ilgili uyarmamış olsun!

 

Ancak yine de hiç bir şey değişmesin ve aksine sorunlar ağırlaşarak
yaşamsal hale gelsin…

Niçin?

 

Küçük şahsi menfaatler için!

 

Bir halk düşünün ki, aydınlanmanın kıyısında yaşasın ama ondan hiç
nasiplenmesin! Ortaçağ benzeri bir hayat sürsün, gelişmesin, feodalitenin,
yozluğun ve yobazlaşmanın içinde debelensin ondan sonra da başına gelenlerden
şikâyetçi olsun…

 

Düşünün ki; Allah, bu halkın önüne nimet diye bir önder çıkartmış
olsun ve birçok fikri ile de bugüne ışık tutsun ama onun dediklerini yapmayı
bir gram dahi olsa başaramamış olsun…

 

Devletini kendinden gayrı; nesebi ve etnisitesi bozuk insanlara teslim
etsin ondan sonra da başına gelen felaketlerden dolayı dert yanıp dursun!

 

Okumasın, araştırmasın, dedelerinin ninelerinin anlattıklarını unutsun
sonra da “başıma bunlar niye
geliyor?”
diye sızlansın!

 

Ey bre gafil, sana milyon kere “tarih
tekerrürden ibarettir”
diye anlattıklarına ben şahidim…

 

Eğer sen, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabında anlattığı gibi “Siz Türk değilmisiniz?”
sorusuna red mahiyetinde “estağfurullah”
cevabını verirsen günümüzde de Türklüğüne sahip çıkmayarak yaşarsan vatan(daş)ın
başına gelenlerden hiç şikâyet etmeye hakkın olmaz!

 

Türklüğe hakaret ederler sesin çıkmaz, vatanına ortak bulurlar
kulaklarını tıkarsın, memleketin zenginliklerini peşkeş çekerler görmezden
gelirsin, hazineyi soyarlar sana da bir pay verirler mi, diye düşlersin, doğanı
katlederler üç kuruş menfaatin için geri adım atarsın sonra da dert yanarsın!

 

Ey Türkoğlu Türk!

 

Biraz samimi ol… Aksi halde sadece kendini aldatırsın! Binlerce
yıldır kaybettiğin ve esaret altına düştüğün topraklara Türkiye’de ekleniverir!

 

Sen öyle deyyusların “bize
bir şey olmaz”
dediğine bakma… Bak koskoca Rumeli gitti! Halep,
Musul, Kerkük gitti! Girit, Rodos, Midilli, İstanköy başta olmak üzere Ege’deki
adaların gitti! Tebriz, İsfahan gitti! Doğu Türkistan gitti! Kıbrıs’ın yarısı
gitti! Kırım, Ahıska gitti! Daha da sayarım ama iyice moralimiz bozulur…

 

Bugünkü vatan Türkiye’de fiili hâkimiyette gitti sadece kağıt üzerinde
egemenlik kaldı… Onu da “yeni
anayasa”
diyerek halletmeye çalışıyorlar!

 

Aptallığın lüzumu yok!

 

Seni terör denilen hadise uyandırmadı, iklim değişikliği ve kuraklık
uyandırmadı, borç batağına sokulman uyandırmadı, ekonomik işgal uyandırmadı,
üretimsizlik uyandırmadı, yoksulluk uyandırmadı, ülkenin göçlerle istila
edilmesi uyandırmadı, küreselcilerin çıkardığı coronavirüs salgını uyandırmadı
ve nihayetinde ormanların yanıyor yine mi, uyanmayacaksın? Ya da seni ne
uyandıracak? 1918’de olduğu gibi düşman çizmesi mi, tecavüzler mi, katliamlar
mı? Ne uyandıracak?

 

Kusura bakmayın böyle bir tabloda bile doğruyu yapmayı başar(a)mayan
bir halkın (Türklerin) samimiyetini sorgularım. Eğer samimi değilseniz ne
kendinizi ne de bizleri kandırın!

 

Bizi (başta beni) doğruları yaparak, vatanınız Türkiye’ye ve Türklüğe
sahip çıkarak, devletinizi ve siyasetinizi Türkleştirerek yanıltın!

 

Bunları yapmazsanız o zaman Asya’ya doğru ricad için pılınızı
pırtınızı toplamaya başlayın çünkü ülke elinizden kayıp gitmiş! Düşman projesi
adım adım işliyor…

 

Bütün bunlara karşın biliniz ki; Türklerin geleceğini, yine Türklerin
azim ve kararlılığı kurtaracaktır…

Büyük Selçuklular Alparslan, Büyük Selçuklular ve Safahât Bilgeoğuz Yayınları’nın Sâhibi Velût Yazar Ali Oğuzhan Cengiz, Üç Eserini Birden Okuyucularına Sundu.

0

Selçuklu
İmparatorluğu (1040-1308), Türklerin; Hun İmparatorluğu (MÖ 209-MS 567),
Göktürk Cihan Devleti (552-840), Karahanlılar (840-1212)’dan sonra kurduğu
geniş topraklara sâhip, uzun yıllar târih sahnesinde kalabilen dördüncü büyük
siyâsî yapılanmadır.

Oğuzhan
Cengiz, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 144 sayfalık eserinde; 1040 yılında
kurulup 1157 yılında Sultan Sencer’in vefatı ile dağılan Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nu, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluş safhasındaki
gelişmeleri, Haçlı Seferleri ile mücâdeleleri, 1077 yılında Süleyman Şah
tarafından kurulan Anadolu Selçukluları Devleti’ni, O’nun şehid oluşunu,
Birinci Kılıç Arslan’ın yönetimi ele almasını ve 1308 yılında İkinci Gıyâseddin
Mesut’un ölümü ile Anadolu Selçuklu Devleti’nin târih sahnesinden silinmesini,
akılda kolayca yer edecek cümlelerle anlatıyor. Târihin akışı içerisinde önemli
hiçbir olay ihmal edilmiyor.

Eserin son
bölümlerinde Anadolu Selçklularında devlet yapısı, Atabegler ve Atabeglikler,
hakkında bilgi veriliyor. Lise öğrencilerine Selçuklu târihi hakkında bilinmesi
gereken her türlü bilgiyi veren kitap, Türk târihine meraklı olup da
teferruatlı metinleri okumaktan sıkılan okuyucuyu da tatmin edecek yapıdadır.

 

Büyük Fâtih Alparslan

Büyük Fâtih
Alparslan, sâdece Anadolu’nun kapılarını açmakla kalmamış, İstanbul’un fethinin
de alt yapısını oluşturmuştur. Oğuzhan Cengiz, 13,5 x 21 santim ölçülerindeki
166 sayfalık eserine, yazdığı ‘Önsöz’e, dikkatlerden kaçan bu büyük hakîkati belirterek
başlıyor. Önsöz’de dikkat çeken başka bilgiler de var: ‘Osmanlı Devleti’nin de
zeminini hazırlayan Alparslan’dır. Ancak Osmanlı kroniklerinde Malazgirt
Savaşı’na dâir kayıtlar yer almaz. Müneccimbaşı’nın Sahafiyü’l-Ahbâr*’ındaki
bilgi de sâdece üç dört satırdır. 23 Temmuz 1908 târihinde ilân edilen İkinci
Meşrutiyet’ten sonra millî uyanışla birlikte bahsedilmeye başlanmıştır.

Eserin birinci
bölümünde Alparslan’ın hayatı, ikinci bölümde Alparslan’ın taht mücâdelesi
hakkında bilgiler yer alıyor. Bu mücâdele çok çetin geçti. Sonrasında yeni ve
daha zorlu şartlarla karşılaştı. Selçuklu hükümdârı Tuğrul Beğ, Abbasi Halifesi
Kaim biemrillah ile 1058 yılında yaptığı anlaşmaya,  halife dînî otorite, Tuğrul Beğ ise siyâsî ve
askerî lider olacaktı. Halife, Tuğrul Beğ’in 1063 yılında vefatı üzerine
Selçukluların bütün yetkilerini iptal ettiğini açıkladı. Halkın ayaklanması
sebebiyle çıkan karışıklıklar, Sultan Alparslan’ın müdâhalesi ile Hutbenin
Alparslan adına okunmasının kabul edilmesi üzerine 1064 yılında bastırılabildi.
Hemen ardından vezirlik çekişmesi yaşandı. Bu meseleyi de kendi görüşleri
istikametinde neticeye bağladı.

Bu gaileleri
hallettikten sonra, babası Çağre Beğ’in başlattığı Anadolu akınlarına devam
etti. Oğlu Melikşah da babasına yardımcı oluyordu. Akınların semeresini de 1071
yılında alındı.

Bütün bu
olaylar, mâcerâ romanlarını andıran heyecanla sayfalarda yer alıyor.
Alparslan’ın Bizans ile mücâdelesinde, 1890-1915 yılları arasında Osmanlı
Devleti aleyhine hareket eden 
Ermenilerin Selçukluların safında yer alması, satır aralarında ibretle
okunuyor.

Bu bilgiler 90
adet kaynağın incelenmesiyle elde edilmiştir. Eserin son 7 sayfasında, kitapta
adı geçen şahıs isimleri dizini bulunuyor.

2000 yılında
kurulan Bilgeoğuz Yayınları ‘Büyük Fâtih
Alparslan
’ isimli eserle 1070. Kitabını okuyucuya sunmuş oluyor.

……………………….

*‘Müneccimbaşı Târihi’ olarak da anılır. Yazarı
Müneccimbaşı Ahmed Dede’dir. Arapçadan Türkçeye İsmâil Erünsal tarafından
çevrilmiş, 197? yılında, Tercüman Gazetesi’nin 1001 temel eser dizisinden
yayınlanmıştır.

 

Safahât – Mehmet Âkif Ersoy

14 X 22 santim
ölçülerinde, sert kapalı cilt içerisinde 573 sayfalık eser, Oğuzhan Cengiz tarafından yayına
hazırlanıp Haziran 2021’de okuyucuya sunuldu.

Eserin
editörlüğünü üstlenen Dr. Cengiz Zengin,
Önsöz’ başlığı altında şu bilgileri
veriyor:

Mehmet Âkif deyince, bütün şâirleri bir
tarafa, Âkif’i bir tarafa ayırmamız gerekir.

Âkif, millî hassasiyeti yüksek samimî bir
Müslümandır

Millî Mücadele’yi desteklemek için Ankara’ya
geçmiş ve İstiklâl Marşı’nı yazmıştır.

 İstiklâl
Marşı, hiçbir şiiri olmasa bile başlı başına O’nu ‘Mehmet Âkif’ kılan bir
olgudur.

Kaldı ki, her bir şiiri birer manifesto,
birer hayat düsturudur.

 Âkif’i
diğer şâirlerden ayırın asıl özellik de O’nun bu ‘düsturlar manzumesi’dir.

Âkif, zevk için değil, hayata teşne ruhun
doyumu için okunur.

  Öyle
bir zamanda yaşadı ve yazdı ki, herkes Âkif’te, fikrî problemini çözecek bir
dokuyu mutlaka bulur.

Safahât, ilk defa Nisan 1911’de 272 sayfa
olarak yayınlanmıştır. Bu kitapta yer alan şiir 42’dir. Bir şiiri de önsöz
yerine konmuştur ve başlıksızdır. Safahât’taki şiirler kendisinin yayınına
öncülük ettiği, Türk fikir hayatında müstesnâ yeri olan ‘Sırat-ı Müstakim’ dergisinde çıkmıştır. Sırat-ı Müstakim, sonra
yayınına Sebilüreşad olarak devam etmiştir.

Birinci kitap Safahât, 44 şiirdir ve tamamı
3084 mısradır. Âkif’in sağlığında, 1918 ve 1928’de basılmıştır.

Safahât’ın ikinci kitabı, ‘Süleymâniye Kürsüsünde’ önce, 1912’de,
Sebüürreşad’da dokuz bölüm olarak yayınlanmıştır. 1002 mısradır. 1916, 1918 ve
1928’de de basılmışür.

Safahât’ın üçüncü kitabı, ‘Hakkın Sesleri’ dir. 10 şiir ve 482 mısradır.
1914, 1918, 1928’de basılmıştır. Dördüncü kitap ‘Fâtih Kürsüsünde’, 1692 mısradır. Tek şiirdir. 1914’te üç, 1924’te
dört baskı yapılmıştır. Beşinci kitap ‘Hatıralar’,
10 şiirdir ve tamamı 1314 mısradır. 1917,1918 ve 1928 baskıları vardır. 

Altıncı kitap ‘Âsım’, 2292 mısradır. 1924 ve 1928 baskıları vardır.

 Yedinci
ve son kitap ‘Gölgeler’, 41 şiirdir.
Tamamı 1374 mısradır. 1933 yılında Mısır’da basılmıştır.

Safahât’ın tamamı bir arada, Lâtin harfleriyle
ilk defa 1943 yılının sonunda yayınlanmıştır.

Mehmet Âkif,
İstiklâl Marşı başta olmak üzerine, birçok şiirini Safahât’a almamıştır. Bu
şiirlerden bazılarını Bilgeoğu Yayınları baskısının son sayfalarında yer verilmiştir.
 Safahât a girmeyen ‘Berlin Hatıraları’ şiirinin bir bölümü de bu baskıda bulunmaktadır.
 Âkif, dönemin şartlan gereği,
zamanımızda hiç kullanılmayan Arapça, Farsça kelimeler ve terkipler
kullanmıştır. O terkiplerin açıklamalarına da kitapta yer verilmiştir. Her
manzumenin bilinemeyecek, açıklanmaya muhtaç kelime ve terkiplerini o şiirin
altındadır. Değişik şiirlerde kullanılan aynı kelimeye, farklı anlamlar
yüklendiği görülmektedir.

‘Önsöz’den sonra 13-30.
Sayfalarda, ‘Mehmet Âkif Ersoy’un Hayatı
ve Edebî Kişiliği
’ başlığı altında önemli bilgiler veriliyor.

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

OĞUZHAN CENGİZ

     19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da
doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde
aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul
Ülkü Ocakları
Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları
yaptı. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa Kapısı, Edirne, Malatya ve
Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

      Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır.      

      2020 yılına kadar 1000’den fazla kitap
yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü görevine devam
etmektedir. 

ESERLERİ:
     1-Yanık
Kale(1999-2015)
, 2-Kapıaltı (2000-
2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan
Erk Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020),
25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı (2021), Hacı Bektâş-ı Velî (2021).

 

 

DERKENAR:

‘Kitâbiyat’a Bir Mektup Var! Çoook
Teşekkürler Ederim


SADIK KEMAL TURAL <turalsa1771@hotmail.com>

29 Temmuz 2021 10:50

Alıcı: OĞUZ ÇETİNOĞLU
<oguzcetinoglu@gmail.com>

OĞUZ BEYEFENDİ

1.”Önce
Vatan” Daki  Kitâbiyat Sayfanıza Hayran  Kaldım. Helal
Olsun. Şahsım Ve Arkadaşlarım Adına Teşekkürler Ederim.

 
SANIRIM 27  YIL OLDU,  “Yeni kitap ve  dergilerin 
tanıtımı ve tahlili  konusunda büyük bir eksiklik olduğundan, yayınevlerinin
bu konuda yeterince duyarlı  çabalar göstermediğinden yola çıkıp 
yılda dört sayı olmak üzere yayınlanan  B İ L G E  adıyla bir
derginin yayınını başlatmıştım.  Atatürk Kültür Merkezi  Başkanlığı’nın
olan bu derginin yayını –haset başta olmak üzere– makul ve meşru olmayan
sebeplerle  o t u z uncu sayıya ulaşmadan durduruldu. Düşünmenin, Tanıtım
Ve Tahlilin Olmadığı Yerde Bilim Sanat Bilgelik Nasıl Yeşerip Ağaç Olur,
Bilmiyorum…

Sizin
Kitabiyat Sayfanıza Yansıyan  Işıklar,   Çölleşen  Fikir 
 Ve Sanat Hayatımız      İ Ç İ N,   Cehalet
Ve İdeolojinin, Merdiven Altı  İman, Bilim Ve Hikmet Satma 
Bezirganlarının Yüzünden  Çoraklaşan    Bilgelik
Toprağımız  İ Ç İ N   Can  Suyu  
Hükmündedir. Değerini Erbâbı Bilir. Rabbim Sizden Razı Olsun…

Tarihin
Ruhunu, Ataların Ruhunu, Toprağın Ruhunu Memnun Eden Bu Hizmetleriniz İçin
Ben Minnet Ve Şükranlarımı İfade Etmekten Başka Bir Şey Yapamamanın
Mahcubiyetiyle Bunalıyorum.

2.
HOŞ SADA’nın  KETEBE  yayınevince  yeni baskısı 
–diğer eserlerini de basmaları için anlaşmaya varıldı — yapılması
öncesinde   İŞ BANKASI  baskısını yeniden okudum. 
TRT  Müzik dairesi başkanlığı yapmış,  şef, besteci  ÖZGEN
GÜRBÜZ HOCA ‘dan   Sayın Nevzat Atlığ’ın Bir Yazı Yazmasını
İstirham Ettiğim Hususunda  A R A C I  Olmasını İstedim. Sayın
Atlığ çok güzel bir yazı yazdı, minnettar kaldık.

3.Anarhan
Hanım Kardeşimin Kitabı Konusundaki Duyarlılığınız İçin Teşekkürler
Edrim… O’nu Tanımanızı Da Çok İsterim… O’nun Kitabının Tanıtılmasıyla
İlgili Faaliyetleri   Kırgızistana Da İletiyorum, Çok Mutlu
Oluyor.

4.ÜZERİNDE ADIM BULUNAN YAYINLAR 
 VE ŞAHSIM İÇİN    İLTİFAT, TEŞVİK VE TAKRİZ
HÜKMÜNDEKİ  CÜMLELERİNİZ İÇİN VALLAHİ TEŞEKKÜRLER EDERİM. A B D ‘DE
yaşayan oğlum ve torunlarıma –İnşaallah 2022’de temelli dönecekler– yaklaşık
yirmibeş kişilik  daimi  yazıştıklarıma o sayfalarla ilgili
linklerin adreslerini ileteceğim… EĞİTİM DOSTLARI VAKFI’nın  web
sayfasında da  EYLÜL ayında  benimle ilgili olanları –SİZİN
İZNİNİZİ  ALIP — yer alacağını  az önce  BAŞKAN 
 bildirdi.

5.Sanıyorum HOŞ SADA 
SİZE ULAŞTI, İBNÜLEEMİN MERHUMUN ONİKİ SAYFALIK  METNİNE BENİM GİBİ
SİZ DE HAYRAN OLMUŞSUNUZDUR.  SAYIN ATLIĞ’IN HATIRLADIKLARI VE
HATIRLATTIKLARIYLA ZAMANA DÜŞTÜĞÜ NOTLAR İSE YARININ ARAŞTIRICISINA EL
FENERİ OLACAK TÜRDENDİR.

SELAM SAYGI  VE SAMİMİ DİLEKLERİMİ
İLETİYORUM… HAKKINIZI HELAL EDİN, LÜTFEN. 29 Temmuz 2021
 

Prof.
Dr. SADIK KEMAL TURAL

 

KUŞBAKIŞI

HZ.
PEYGAMBER’İN VEDÂ HACCI HUTBELERİ

Sempozyum
Tebliğleri / 2-3 Kasım 2019

Türkiye Millî Kültür
Vakfı, kuruluşunun 50. yılı vesilesiyle düzenlediği sempozyumda sunulan
tebliğleri, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın katkıları ile, 16 X 23,5 santim
ölçülerinde kuşe kâğıda   basılı 405
sayfalık kitap hâlinde yayınladı.

Vakıf Başkanı Prof.
Dr. Salih Tuğ, Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy, Diyânet İşleri Başkanı
Prof. Dr. Ali Erbaş’ın protokol konuşmaları, İslâm Düşüncesi Enstitüsü Başkanı
Prof. Dr. Mehmet Görmez’ın konferansından sonra Prof. Dr. Nâil Yılmaz
Başkanlığında, Dr. Mustafa Özel, Prof. Dr. Recep Şentürk, Prof. Dr. Ali
Bardakoğlu ve Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın iştiraki ile Birinci oturum
gerçekleştiriliyor. Tebliğ konuları: Vedâ Haccı Hutbelerinde İktisat Ahlâkı,
Veda Hutbelerinde İnsan Hakları, Veda Hutbelerinde Hukuk, Vedâ Hutbelerinde
Kulluk Bilinci.

Prof. Dr. Hûriye
Martı başkanlığındaki ikinci oturumun tebliğ sunucuları ile konuları: Prof. Dr.
Mustafa Sabri Küçükaşçı: Mekke’deki Dînî Görevler. Prof. Dr. Mustafa Fayda:
Câhiliye Araplarında Takvime Müdâhale. Prof. Dr. Adnan Demircan: İslâm’dan Önce
Araplarda Hac. Prof. Dr. Cengiz Kallek: Hac ve Ticâret İlişkisi.

Prof. Dr. Adem Apak
Başkanlığındaki Üçüncü Oturum: Prof. Dr. Halit Özkan: Hadis ve Târih
Kaynaklarında Vedâ Hutbesi Rivayetleri. Prof. Dr. Ahmet Özel: Hz. Peygamber’in
Haccı ve Umreleri. Prof. Dr. Ahmet Önkal (merhum) – Prof. Dr. Bünyamin Erul:
Hz. Peygamber’in Tebliğ Yükümlülüğü Açısından Vedâ Hutbeleri. Dr. Öğr. Üyesi M.
Kâmil Yaşaroğlu: Hitâbet ve Belâgat Özellikleri ile Vedâ Hutbeleri. Doç. Dr. M.
Suat Mertoğlu Başkanlığında Dördüncü Oturum: Prof. Dr. Zekeriya Güler: Dinin
iki Kaynağı: Kuran ve Sünnet. Doç. Dr. Ülfet Görgülü: Vedâ Hutbesi Ekseninde
Âilede Haklar ve Sorumluluklar. Prof. Dr. Âdem Apak: Müminlerin Kardeşliği.
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı: Vedâ Hutbelerinde Ahlâk İlkeleri.

Değerlendirme: Oturum
Başkanı Doç. Dr. M. Suat Mertoğlu. Konuşmacı Prof. Dr. Adem Apak, Doç. Dr. Hâlit
Özkan.

TÜRKİYE
MİLLÎ KÜLTÜR VAKFI:

Nişanca Mahallesi, Fethâne Caddesi,
Kızıldeğirmen Sokağı Nu: 1 Eyüpsultan, İstanbul.

Telefon: 0.212-417 64 78 Belgegeçer:
0.212-417 61 85 e-posta:
bilgi@üktv.odg.tr  //  www.tmkv.org.tr 

 

OSMAN GAZİ OĞLU
ORHAN GAZİ

 

Orhan Gazi, üç kıtaya yayılan cihan ülkesi, Devlet-i
Aliyye’nin, yâni Osmanlı Devleti’nin ikinci padişahıdır. Babası, Devletin
kurucusu Osman Gazi’den devraldığı mesuliyetin idrakinde olan Orhan Gazi, bu
sorumluluğun hakkını vermiş ve daha babası hayatta iken Bursa’yı fethedip
başkent yapmış, Avrupa kıtasına ilk defa o asker çıkarmış, civar illeri
fethederek Osmanlı Devletini büyütmüştür.

 

Orhan Gazi ile Osmanlı Devleti sistemleştirilmeye
başlanmış, muhtelif müesseleler ve teşkilât kurularak, Devlet’in önü
açılmıştır. Yapılan imar ve ihya çalışmaları ile Osmanlı şehirleri, câzibeli
birer ticâret ve sanat merkezi hâline dönüşmüştür. İlk Osmanlı parası olan akçe
sikkelerini bastıran, ilk vezir tâyin eden, Başşehir Bursa’ya bağlı sancaklara
kadılar tâyin eden ve civardaki beylikleri Osmanl

Covid 19 Salgınında 4. Dalga Korkusu!

      Tarih boyunca
insanoğlu önemli olaylar yaşamış ve bundan gerekli dersler-bilgiler alarak
geleceğini daha yaşanabilir kılmıştır. Tabii felaketler ve savaşlar bunların
önemlileridir. Şu günlerde de bir salgın hastalıkla karşı karşıyayız ve bununla
baş etmek için uğraşmaktayız.
 

 

        Bu,
2020 Mart ayında DSÖ tarafından 
pandemi (büyük
salgın) kabul edilen ve 
covid 19
adı verilen bir virüs hastalığıdır. 
Coronalar, insanlar ve hayvanlarda çoğunlukla sessiz duran, zaman zaman
çoğunlukla basit hastalıklara sebep olan virüslerdir. 
Covit 19 ise ilk önce Çin’in Wuhan kentinin bir hayvan pazarından gelen insanlardaki solunum yolu
enfeksiyonu etkeni olarak Aralık 2019’da teşhis ve tespit 
edilmiştir . Yarasalarda bulunan fakat bir mutasyon geçirerek bulaşıcılık
ve insanlarda önemli solunum yolu enfeksiyonu yapma özelliği kazandığı
öğrenilen bu virüs 
covit 19
adı ile tanımlanmıştır. Hastalık kısa sürede yayılarak büyük salgın vasfını
kazanmış, bugüne kadar dünyada iki yüz milyon kadar insana bulaşmış ve dört
milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Ülkemizde ise ilk vaka Mart 2020’de
görülmüş Haziran 2020’ye kadar süren birinci dalgasında bir milyon insanımız
hastalanmış ve beş bini ölümle sonuçlanmıştır. Mart 2020 de uygulanmaya 
başlanan 
karantina
 tedbirleri
ile vaka sayıları azalmış, Haziran 2020’de kısmi normalleşmeye geçilmişti.
Sağlık ordusunun olağanüstü gayreti ve halkımızın tedbirlere riayeti ve yaz
mevsiminin etkisi ile salgın kontrol edilebilir hale gelmişti.
 

 

         
Tedbirlerdeki gevşeme ve sonbaharın etkisi ile 
Eylül 2020 de vaka sayıları yeniden artmaya başlamış, Ekim 2020’dehalkın sağlığını tehdit eder
hale gelmişti. Bu sebeple yeniden karantina tedbirleri (okulların açılmaması,
lokanta, kahve, sinema salonlarının, stadyumların kapatılması, sokağa çıkma
kısıtlanmaları, düğün-cenaze merasimleri dâhil toplu yapılan etkinliklerin
kısıtlanması) uygulanmaya başlanmıştı. Karantina tedbirlerinin yanında
insanlarımızın maske, mesafe ve temizlik konusunda hassasiyet göstermeleri
konusunda da daha kontrollü bir dönem yaşanmıştı. Ocak 2021’e kadar süren bu
ikinci dalgada da iki milyon insanımız hastalanmış ve maalesef yirmi beş bini
ölüm ile sonuçlanmıştır. Bu iki dalgada sağlık çalışanlarımızın neredeyse %
50’si  bu hastalığa yakalanmış, beş yüze yakın hekim
dâhil sağlık çalışanımız vefat etmiştir.
 

 

           
Salgın hastalıklarına karşı insanoğlunun en önemli tedbiri bulaşma zincirini
kırarak hastalığın yayılmasını önlemektir. İkinci ve daha önemli bir tedbir ise
AŞI’ 
dır. Salgın yapan ve bulaşıcı olan hastalıklara
karşı bulunan aşılar insanlığı bu hastalıklardan kurtarmıştır. Aşıların
bulunması, uygulanır hale gelmesi zor 
ve  uzun bir süreç ister. Covid 19 virüsüne karşı 
etkili
 bir
ilacımız olmadığı gibi aşısı da yoktu. Neyse ki ilim adamlarımızın yoğun
çalışması 2021 başında sonuç aldırıcı seviyeye gelmiş ve uygulanabilir birkaç
aşıyı insanlığa kazandırmıştır. Bu 
sayede 
şubat
 2021 den  itibaren önce sağlık çalışanlarına aşı uygulanarak bağışıklanma sağlanmıştır. Hastalığın ağır yaşandığı ve
ölüm oranı yüksek risk gruplarına da öncelik tanıyarak yapılan aşılanma
çalışmaları peyderpey diğer 
kesimleri 
de
 kapsayacak
şekilde uygulanarak toplumsal bağışıklık elde edilmeye çalışılmaktadır. 
 

 

             Covid 19 salgını ülkemizde üçüncü dalgasını Nisan- Mayıs 2021’de
yapmıştır. Bu dönemde de iki buçuk milyona yakın insanımız hastalanmış yirmi
bine yakını ölümle sonuçlanmıştır. Bu üçüncü dalgada öncelikle aşılanan sağlık
çalışanları ve altmış beş yaş üstü grupta hastalanma ve hastalananların ölüm
oranında ciddi bir azalma görülmüştür. Bu 
dalgada 
sağlık
 ordusunun
yoğun gayreti ve halkın tedbirlere uyumunun sağlanması ile vaka sayısının
günlük beş bine kadar düşmesiyle Haziran 2021’de yeniden normalleşmeye geçilmişti.
 

 

                 
Ağustos 2021’e girdiğimiz bu günlerde maalesef günlük vaka sayılarımız yeniden
yirmi binleri geçmektedir. 
Covid 19’un
dördüncü dalga tehlikesine işaret eden bu durumun önlenmesi gerekir. Bunun
yeniden karantina tedbirlerine başvurulacak bir boyuta dönmemesi gerekir. Bunun
için de insanlarımızın günlük hayatında bulaşma zincirini kıran tedbirlere
dikkatle uymasına ihtiyaç vardır. Kalabalıklar oluşturmamak, topluluk
durumlarında maskeyi dikkatle kullanmak, insanlarla ilişkilerimizde temizlik
şartlarına dikkat ve mesafe konusuna riayet bulaş zincirini kıran önemli
tedbirler olup mutlaka uyulmalıdır. Tabii ki en önemlisi aşı olmak. Hastalığa
karşı bizi koruyacak bu 
imkan asla ihmal edilmemeli, kuralına uygun
olarak aşılarımızı yaptırmalıyız. Aşıyla ilgili yalan yanlış bilimsel hiçbir
yanı olmayan söylentilere kulak asmamalıyız.
 

 

                             
Salgının bittiği daha sağlıklı günler dileği ile…
 

Konudan Konuya (13)

0

      Günü görmek basar
/ maddî görüş,

      Yarını görmek
basîret / manevî görüş.

      Günü gün etmek
isteyenler;

      Olur sonunda bin
beter!

                              
x

      “Yirmi altı bin
beyitle altı cilt teşkil eden Mesnevî, bitmiş değildir. Mesnevî’de Kur’an’ın,
Mevlânâ’da da Hz. Muhammed’in ruhunu aramalıdır. Mesnevî’de Kur’an’daki vahyin
görünüşleri, Mevlânâ’da da Peygamberimizin kutsal ruhunun parıltıları vardır.”
(Mithat Baharî Beytur)

                              
x

     “Felsefe’nin
üzerinde durduğu üç konu Allah, Âlem ve İnsan’dır.” (Mutahhari)

     Fakat Felsefe;
dîne âmir / emreden değil, dîne memur / onun emrinde olmalı.

     Felsefe dîne hâkim
değil, hâdim / ona hizmetkâr olmalı. Ona hizmet etmeli.

                              
x

     Söyleyen bildiğini
söyler. Dinleyen bilmediğini öğrenir. İki kulak bir ağzımızın olması da sanki:
Bir söyle iki dinle, der gibidir. Nitekim “Söz gümüş ise, sükut altındır.”

     Kuş yavrularının
yumurtalarından çıktıktan sonra, bir süre suskun kalmaları; söyleyecek sözleri olmadığındandır.
Bir müddet dinleyecekler, yani öğrenecekler ki dolsunlar. Çünkü taşmak için
dolmak gerek. Konuşabilmek için de bir müddet susmak ve dinlemek icap eder.

                                 x

     Büyük zatların
kuşe-i uzlete / yalnızlık köşesine çekilmeleri; insanlardan kaçmak için değil.
Kendileriyle baş başa kalmak içindir. Dış âlemden ve insanlarla meşgul olmaktan
ayrı düşerek; kendileriyle hasb ü hal etmek / sohbet içindir. Kendi içinde,
kendinden kendine bir seyahate / geziye çıkmak / seyr ü sülûkta bulunmak
gayesine mâtuftur.

                                x

     Münakaşa ve
çekişmeye fırsat ve sebebiyet vermemek için, söyleyeceğimizi nefsimize /
kendimize hitap ederek söylemeli. Çünkü bu durumda dinleyene itiraz hakkı
olmaz. İsterse ale’r-re’s ve’l-ayn / başım gözüm üstüne diyerek kabul eder veya
etmez. Zira dinleyici mevkiindedir.

     Hitap / sesleniş
ise önce avama / halka yapılmalı. Havassa / aydına hitap; avama / halka hitabın
satırlarında mündemiç olup, aydınlar onun farkına varmakta mâhirdirler.

      Misal ve
örneklerle konuşmak; avama / halka hitap tarzı. Çünkü avam çocuk hükmündedir.
Çocuk ise, duyduğundan çok gördüğüne inanır. İzah, açıklayarak konuşma üslûbu
ise, havassa / münevver ve aydına karşı yapılan hitap ve sesleniş şeklidir.

     Ayrıca hatip
mes’eleyi ortaya koyup, baskıyı ima edecek sözlerden de uzak durmalı. Kısaca:
Akla kapı açmalı, ihtiyarı / kabul veya reddi dinleyiciye bırakmalı.

                                 x

     Akıl büyük bir
nimet. Nitekim aklı olmayan dinen mes’ul ve sorumlu bile olmuyor. Akıl göz
gibidir. Şüphesiz göz büyük bir nimet. Ama ışık olmayınca göz neye yarar? Akıl
da göz gibi büyük bir nimet. Onun da ışığa ihtiyacı var. O da vahiy ışığıdır.
Ancak vahiy ışığı sayesinde yol alabilir. Demek ki akıl kendi başına yol almak
için değil; gösterilen vahiy yolunda / ışığında yol alabilsin diye lûtf edilip
verilmiştir insan olan insan.

     Meselâ: Aklım var
diye fizik eğitimi almamış biri; fizikçi ile fizik konusunda tartışmamalı.
Ancak iki fizikçi, fizik konusunda tartışırlarsa; bundan hayırlı, müspet
sonuçlar çıkar. Nitekim:

     “Çıkar âsâr-ı
rahmet; ihtilâf-ı rey-i ümmetten.” denmiştir. Yani ancak aynı konuda, aynı
konuyu bilenler arasında fikir alış verişi olduğu zaman; rahmet eserleri yani
güzel ve faydalı sonuçlar ortaya çıkar.

     Yoksa kör dövüşü
olur.
     Nitekim dünyadaki bütün Kapitalizm,
Sosyalizm, Nazizm, Komünizm vb. …izmler; düşünen bazı insanların; insanların
hayrına diyerek ortaya koydukları ekonomik, sosyal hayat ve yaşam örnekleridir.
Hepsinde birer hakikat payı olmakla beraber tamamında, bütün olarak ifrat ve
tefritten / ileri – geri aşırılıklardan kurtulamamış yönler ve hususlarla
lebaleb / tamamen doludur. Ve bilhassa Komünizm; arkasında milyonlarca insanın
kanından oluşan bir kan gölü bırakmıştır.

     Evet dinimiz akıl
dinidir. Fakat o akıl “akıl” olacak. Kendini yetiştirdiği sahada aklına
başvuracak. Fakat ehli olmadığı konularda; o konuyu bilenlere soracak.

     Zaten âyet de
böyle demiyor mu?

     “Ve emrühüm şura
beynehüm.” (Şura: 38)

     Onların
aralarındaki işleri istişare / meşveret etmek / fikir danışmak / müşaverede
bulunmak iledir.

Yine Yalan Üzerine

0

Ülkemizin dört bir tarafı yanıp, ormanlarımız içindeki
canlılar ile birlikte kül olurken, yalan üzerinden muhalefet edenlerin piyasaya
sürdükleri yalanlar ile prim yapmaları sade bir vatandaş olarak, beni
ziyadesiyle rahatsız etmektedir.

            Yapılan
açıklamalarında bir seviyesi olması icap etmez mi?

Görünüşü insan olup, ancak yapıp
ettiklerine bakıldığın da yüzüne bakılmayacak olan insanların, yalan kaynaklı
havadisler üzerinden meydana getirilen yalan rüzgârlarının etkisi ile
yayıldıkça yayılan yangınların savrulduğu yerleri gördükçe bir vatandaş olarak
sadece üzülmüyorum ayni zamanda kahroluyorum.

İsmini yazmaya değmez, müptezel bir
köşe yazarı, bir yazsında aynen,

“ Darbeye pek ihtimal vermem. Zira darbe ihtimalini en az görenlerdenim.
Darbe hem de bugünün koşullarında darbe yapabilecek kabiliyet yok.  Teknik açıdan darbe yapmak bana göre çok zor.
Peki, neler olabilir? Tayyip Erdoğan’ın gitmesi içi çok büyük bir halk
öfkesinin olması lazım. Büyük bir doğal afet, büyük bir deprem, büyük başka
doğal bir afet,…Çok büyük sel, çok büyük yangınlar… Hani Avustralya’yı yakan
yangın vardı ya, ülkenin her tarafı neredeyse (yanarak kül olacaktı). O kadar
büyük yangınlar, deprem, çok büyük can kaybına yol açacak bir sel felaketi gibi
Ama esas en korkutucu olanı, Türkiye’nin düşmanla tutuştuğu  bir sıcak savaşta ordusunun mağlup duruma
düşmesi, askeri başarısızlık elde etmesi. “
diyor. Simdi bunu diyen  vatan  millet, Devlet düşmanı bir yazara ben diyeyim.
Hakkında söyleyecek müsait bir kelime bulamıyorum.  Bu sebeple, durumunu önce  Yüce Allah’a, sonrada değerli okuyucularımın takdirlerine
arz ediyorum.

Devlet ve hükümet aleyhine olabilecek
bir zerre miktarı kadar haber, mikroskop altında öyle bir büyütülüyor ve
kocaman bir ucube haline getirilerek pazarlanıyor ki, şaşmamak mümkün değildir.

“Dinde yaya, imanda piyade olan bu yaratıklar” (Ali Akben Yeni Akit ) için Peygamber
Efendimizin, “Benim ümmetim asla yalan
söylemez”
sözünün ne bir önemi, ne de bir değeri  bulunmaktadır

             Ehemmiyetine binaen, şu hususu ifade edeyim
ki,  atalarımızın “ BU DA GEÇER YAHU “  dedikleri gibi elbette, bugünlerde geçecek ve
yaşayanlar geçmişte olduğu gibi yine yalancının mumunun yatsıya kadar dahi
varmadan söndüğünü görecek, görmesine de ancak, bıraktıklarını temizlemek yine
vatandaşlarımıza düşecektir.

            Yangında yok
olan canların gündem olması bu kesime prim getirmediği için nerede ise, hiç
konuşulmadı.

Konuşulanlara baktığımızda ise, üç
beş cümle ve ayni şeyler tekrarlanıp durdu. Helikopterlerin uçaklara göre daha
doğru bir tercih olmasının bilimsel temelinin olmasına rağmen, hiçbir değeri ve
ehemmiyeti yokmuş gibi hiç şekilde üzerinde durulmadı.

 Maşallah, papağan gibiler.

Uçaklar niçin kullanılmıyor?

Ormanları niçin korumuyorsunuz?

Ormanları turizme açıp, otel yapmak
için mi yakıyorsunuz?  ( El insaf. )

Yakanlar ile alakalı olarak ise, her
hangi bir sorgu sual yok

Devletin Orman Bakanı canlı yayında
bu konular hakkında sorulan bütün sorulara en ince teferruatına kadar
samimiyetle cevap veriyor. Orman Bakanının bu konu ile alakalı olarak  söyledikleri  hususlar ezcümle şudur.

“3  uçak, 9  İHA, 1 insansız helikopter, 1 yangın söndürme
tankı, 38  helikopter, 680 arazöz, 55  iş 
makinesi ve 4  bin personelle
yangınla mücadele ediyoruz.”

Eski yıllarda Türkiye’nin askerinde
İHA yoktu ki, Orman Bakanlığın da IHA olsun. Önceki yıllarda hiçbir kurumun
insansız helikopteri yoktu ki, yangınla mücadelede de insansız helikopteri
olsun. Orman Bakanı ayrıca, teşkilat da 27 olan helikopter sayısını 39 a
çıkardıklarını söylemektedir

Kaldı ki, THK.nun elindeki uçaklar
saat de 12 ton su atıyor en fazla. Elimizdekiler ise, 84 ton, 7 misli su
atıyor. Havada neyi uçurduğumuz değil yere, ne kadar su attığımızın önemli
olması lazım”

Ayrıca,  orman yangınları sadece memleketimiz de olmuyor.
Bir çok Avrupa Ülkelerinde de yangınlar 
meydana  gelmektedir. Bu ülkelerde
10 yıllık ortalama yangın başına yanan alan miktarı  Yunanistan’da  41.91 hektar, İtalya’da 12.72 hektar, İspanya’da
6.83 hektar, Türkiye’de 3.73 hektardır. Yunanistan da nerede ise
Türkiye’dekinin 10 katı orman yangını meydana gelmiş bulunmaktadır.

İşte bu doğruları yazacak, söyleyecek
ve gerekirse, bu yalanlarını yüzlerine vuracak cesareti gösterebilen insanları
da yalan kampanyası ile susturmaya çalışıyorlar.

            Memleketin
muhtelif yerlerin de meydana gelen ve 
hepimizin  yüreğini  yakan, orman  yangınları sebebiyle, bugün sosyal medyada
birbirlerini, tebrik eden veya orman kundaklamak üzereyken suç üstü yakalanan  teröristlerin varlığına rağmen, yangınları PKK.nın
çıkardığını gizlemek suretiyle, siyasileri suçlamaktadırlar.  Söylenen yalan havadisleri, yapılan bu
ihanetleri anlamak ve kabullenmek mümkün değildir.

            Netice
itibariyle,   Dinimize göre, yalan
söylemek günahtır. Bilhassa bile bile yalan söylemek büyük bir günahtır.
İnsanları küçücük menfaatleri için bile olsa, kandırmak için yalan söylemenin vebali
büyüktür. Tabii ki, anlayan ve inananlar için.  

Kötü Yönetim Afeti

Bakanlığın son
açıklamasına göre, “5 gün önce çıkan yangınlardan Manavgat ve Gündoğmuş ile Muğla’da
Marmaris, Köyceğiz, Milas, Kavaklıdere yangınları devam ediyor.” Yangın
felaketinin görüntülerini izlemeye bile ruhum dayanmıyor.

 

Yangınların sebebi
ne olursa olsun
yangın söndürme konusunda devlet yönetiminin bir zafiyet
içinde olduğu ortaya çıktı.

 

Yangınlar terör
saldırısı, otel yeri açma niyeti, orman içinden geçen elektrik hatları ve
trafolar, vatandaşların bıraktığı cam şişeler veya tamamen sıcaklar ve düşük
nemden kaynaklanmış olabilir. Ama devletin görevi bütün bunlara
hazırlıklı olması ve en az zararla yangınları söndürmesidir. Bu yapılamamıştır.

 

Çünkü on milyon
nüfuslu komşu Yunanistan’ın bile 39 adet yangın söndürme uçağı varken
bizde sadece kiralanmış üç uçak vardı.

 

İspanya’nın 17’si
kendilerine ait, 57’si kiralık, 74 adet; Fransa’nın 32 adet, İtalya’nın
19’u kendilerine ait, 88 yangın söndürme uçakları varken “yeni Türkiye’nin”
yangın söndürme uçağı olmamasını neyle açıklayabilirsiniz?

 

“Türk Hava Kurumu
uçak filosunu yenileyemedi”
diyerek THK’yı suçlamak, devleti yönetenleri
sorumluluktan kurtarmaz. THK’nun onursal Başkanı Cumhurbaşkanı R.T.
Erdoğan’dır. THK yönetimine iki sene önce AKP’li eski bir Bakanı kayyum
olarak tayin ettiren
aynı makamdır.

 

Kaldı ki, THK
görevini yapmamış olsa bile, devletin ister Bakanlık, isterse TSK
bünyesinde faal bir yangın söndürme uçağı filosu olmasını sağlamak devleti
yönetenlerin görev ve sorumluluğundadır.

 

Kanaatimce, Rize
ve Artvin’de yaşanan sel felaketlerinde, ülkemizin sınırlarının kevgire
döndüğü kanaati uyandıran Afgan göçünde ve orman yangınları
esnasında yaşadıklarımızı tek cümle ile özetleyebiliriz: KÖTÜ YÖNETİM AFETİ
YAŞIYORUZ.

 

Bu bir siyasi
tespit değildir, tamamen teknik bir değerlendirme sonucudur.

****************************

Kötü Yönetim
Nedir?

Prof. Dr. Emin
Akçaoğlu “İyi Yönetim- Kötü Yönetim” başlıklı makalesinde diyor ki, “Yönetim
becerisi” bir firmanın veya kurumun içindeki en önemli kaynaktır.”
Bu hüküm
kamu yönetimi için de aynen geçerlidir.

 

“Daha iyi, daha
tecrübeli, daha yetenekli, daha becerikli olan yönetici aynı malzemeyle ve
hatta daha azıyla daha iyi iş çıkarır.”

 

Yöneticinin kurum/firma
içindeki en önemli işlevi karar vermedir.
Yönetici karar veren kişidir. O
halde “iyi yönetici doğru karar veren yönetici” iken “kötü yönetici
yanlış karar veren yöneticidir.”

 

Orman yangınları
yöneticilerimizin “yönetim beceriksizliğini” bir kere daha ortaya
çıkardı.

 

****

“Türkiye büyük
devlettir.”
Şüphesiz doğrudur.

 

Sadece Suriyeli
sığınmacılara 80 milyar dolar
harcayabilmiş bir ülkeyiz.

 

Cumhurbaşkanlığı
sarayımız
dünyanın süper gücü ABD Başkanının sarayından daha büyüktür. Başkanımızın
1.150 küsur odalı sarayı, 300 odalı yazlık sarayı, Ahlat’a göl manzaralı sarayı
var. Osmanlı’dan kalan saraylarımız da O’nun kullanımında.

 

Cumhurbaşkanımızın
son makam uçağı
ABD Başkanının uçağından daha ileri modeldir. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı
envanterinde 13 uçaktan oluşan çok modern bir uçak filomuz var.

 

Kamudaki araç
sayımız
bırakın Almanya’yı, bütün Avrupa’nın kamu araç sayısından çoktur.

 

Başkent Ankara’da Eski
Belediye Başkanı bir parka 750 milyon dolar gömmüş hakkında soruşturma
bile açılmamıştır.

 

Ziraat Bankamız Demirören
Grubuna
geri dönüşü sağlanamayan 750 milyon dolar kredi vermiştir.

 

****

 

Mesela Anka Park’a
gömülen 750 milyon dolar ile Türkiye Avrupa’nın en güçlü yangın söndürme
uçakları filosunu kurabilirdi.

 

Devleti
yönetenlerin önceliğinin yangın söndürme uçakları almak veya kiralamak olmadığı
ortadadır.
İtibarı sarayda, makam uçakları ve araçlarında gördüğü, merkez
medyayı yandaş hale getirmeyi
çok önemsediği için öncelik sıralaması
böyle olmuştur.

 

Yöneticilerin
görevi
kamunun kıt kaynaklarını en doğru yerlerde ve en verimli bir şekilde
kullanacak kararları vermektir.

 

İşte bu ve benzeri
konularda karar vermede isabetli davrananlara “iyi yönetici”, isabetsiz
kararlar verenlere “kötü yönetici” denir.

 

****************************

Türk Hava Kurumu
Söndürme Uçakları

 

Orman yangınlarını
söndürme işi, 2018’e kadar Orman Genel Müdürlüğü tarafından THK’na verilmekte
iken, daha sonra dışarıdan uçak kiralama yöntemi tercih edilmiş.

2019’da ihaleyi
THK kazanmış ama teklif ihale bedelini sadece 1.000 dolar aştı diye ihale iptal
edilmiş.

2020’de THK’nın
uçaklarının 4.900 kg olan su kapasitesi bilindiği için, ihale şartnamesinde
istenen su taşıma kapasitesi 5.000 kg olarak değiştirilmiş.

 

THK ihaleye
girememiş. Pilotları işten çıkarmış.

 

Türk Hava Kurumu’nun
başına, 2 sene önce, AKP’li eski bakan Cenap Aşçı Kayyum olarak atanmış.

 

Aşçı’nın bir
açıklamasına göre, orman yangınlarını söndürme hizmeti veren THK’nun elinde 9
uçak
varmış. Bunun 3 tanesi hurdaya ayrılmış.

 

Kayyum Başkan geçen
sene
“bir Kanada
firmasına bakımlarını yaptırdım, sertifikalarını yenilettim, 7 senelik yedek
parça garantisi de aldım. 6 adet faal uçağımız var, hizmete hazırız”
mealinde açıklama yapmış. 3 gün önce yaptığı açıklamada ise “4 milyon
dolar harcanarak bakım yapılırsa 6 uçağımız görev yapabilir” dedi.

 

Orman Bakanı ve
Cumhurbaşkanı ise “THK’nun uçabilecek uçağı yok” diyor.

 

Birileri hem
görevini yapmıyor hem de doğruyu söylemiyor. Halktan gerçekleri saklıyor.

Ve tek sorumlu ve en
yetkili kişi, Cumhurbaşkanı afetzedelere çay paketleri fırlatıyor…

Ormanlarımız ve
içimiz yanmaya devam ediyor…