7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 383

Katır İnadı- Denenmişi Denemek

Katır ve
eşeklerin çok inatçı hayvanlar olduğuna
dair yaygın
bir inanç vardır. Prof. Dr. Üstün Dökmen bu kanaatin bir önyargı
olduğunu, objektif ve bilimsel bilgiye aykırı bir görüş olduğunu anlatır.

Meğer katır ve
eşeklerin gözleri çok keskinmiş.
200 metre ileriyi net görebildiği için,
mesela bir yılan veya mayın gördüğünde, binicisini tehlikeden korumak için
olduğu yerde dururmuş. Ancak inatçılıkla suçlanıp dayak yermiş.

Ayrıca katır ve
eşeklerin hafızası da çok güçlü
olduğu için daha önce bir tehlike yaşadığı
yerden, yıllar sonra bile geçerken o tehlikeyi hatırlayarak o yerden geçmek
istemezmiş. Ne kadar çekilse, itilse veya dövülse bile oradan geçirmek mümkün
olmazmış.

Şimdi bu bilgiyi
öğrendikten sonra, bu gözleri keskin, hafızası güçlü olup binicisini
tehlikelere karşı uyaran hayvanlara “inatçı” deyip suçlamak herhalde doğru
olmasa gerek.

****

“Denenmişi
denemek ahmaklıktır”
diye bir atasözümüz var.

Bu sözün bir benzerini Albert
Einstein
“Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp her seferinde farklı sonuç
beklemek aptallıktır”
şeklinde söylemişti.

Bu iki veciz sözden
şunları anlıyoruz: Bir konuda başarısız olduğu önceden denenmiş bir yöntemin
yeniden denenmesi akılsızlıktır. Aynı şekilde başarısızlığı, beceriksizliği
önceki denemelerle ortaya çıkan birine “bu defa başarır” diye
yeniden görev vermek, mantıklı ve doğru davranış değildir.

****

Bir de Temel fıkrası
anlatalım:

Temel ile
İdris
sinemaya bir kovboy filmi seyretmek için gitmişler. Filmin bir
sahnesinde kovboy karşıda bulunan yaklaşık 2 metre yüksekliğinde bir duvarı atıyla
birlikte atlayarak geçmek istemektedir.

Temel “kovboy atıyla bu
duvarı geçer”, İdris ise “geçemez” der. Yüz lirasına iddialaşırlar. Film devam
eder, kovboy hızlanır, hızlanır duvarın önünde atını havalandırır fakat duvara
çarparak atıyla beraber yere düşer.

Temel “kardeşim iddiayı
sen kazandın ama sana bir şey itiraf edeceğim. Ben bu filmi daha önce beş defa
seyretmiştim” der.

İdris şaşkınlıkla, “yahu
Temel madem öyle niye benimle ‘duvarın üstünden atlayarak geçer’ diye iddiaya
girdin?” diye sormuş.

Temel, “ne bileyim bu defa
ders çıkarmış ve öğrenmiştir diye düşündüm” demiş.

*********************************

Merkez Bankasına
Söz Dinleyen Başkan

Bana bunları hatırlatan o
kadar çok şey var ki… İlk aklıma gelen Merkez Bankası Başkanlığının daha
doğrusu Cumhurbaşkanının faiz politikası.

Merkez Bankası Başkanları
artık bağımsız değiller. Yukarıdan gelen işarete uygun davranmadığında hemen
görevden alınıyor. Kim gelirse gelsin, Cumhurbaşkanı’nın “Faiz enflasyonun
sebebidir”
teorisine göre davranmak zorunda.

Bu teoriye inanan bir tek
bağımsız ekonomist yok. Sırf bu teoriyi ispatlamak için yapılan deneme yüzünden
Hazinemizin 128 Milyar doları çarçur oldu. Ama şimdi denenmiş olan
yöntem yeniden denenecek.

Tecrübelerden ders
çıkarmadıkları gibi, ileriyi de görmüyorlar. Önceki tecrübeleri bilen, uzağı
iyi gören ve tehlikelere karşı uyaran uzman bürokratları “inatçı” bulup,
“söz dinlemiyor” diye görevden alıyorlar.

“Söz dinleyen başkan ve
üyelerle” aynı şeyleri yaparak başarılı olacaklarını sanıyorlar.

Biz bu filmi
ve bu sahneyi defalarca gördük.
Ama yine de
“bu defa başarılı olabilirler” demek mantıklı olabilir mi?

Temel’in iyi niyeti ve
kovboyun aklına, yeteneğine safça güvenmesi beklediği sonucu almasına yetmezdi,
yetmeyecektir.

Merkez Bankası Başkanına
talimat veren, “ben ekonomistim” diyen Cumhurbaşkanı’na safça güvenen
vatandaşlarımızın beklentisi yine olmayacak. Fakat zararını bu defa da bütün
vatandaşlar çekecek. Enflasyon, kurlar ve hayat pahalılığı kontrol
edilemeyecek. Türkiye küçülmeye, insanlarımız fakirleşmeye devam edecek.

*********************************

Cumhurbaşkanlığı
Sistemi Çok Başarısız

Daha Cumhuriyet ilan
edilmemişti. 1923 Eylül’ünde Atatürk, Lazar isimli bir yabancı gazeteciye
mülakat vermiş, “Biz Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve sorumlu Bakanları olan bir
Cumhuriyet olacağız”
demişti.

Türk Anayasası’nın ilk
maddesinin “Egemenlik, kayıtsız, şartsız milletindir. Yönetim tarzı,
milletin geleceğini bizzat kendisi ve gerçekten belirlemesi ilkesine dayanır”
şeklinde
olacağını bildirmişti.

Ancak Osmanlı’nın çöküşüne
giden olaylar, savaşlar sonrasında Millî Mücadele TBMM’nin yönetiminde “kuvvetler
birliği”
ilkesiyle yapılmıştı. İç ve dış şartlar (Avrupa’nın bile çoğunda
demokrasi yoktu.) Cumhuriyetimizin de “kuvvetler birliği” ile kurulmasını
gerekli kıldı.

Cumhuriyetimiz yaşanan
onca tecrübeden sonra “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile yani “demokrasi”
ile taçlanmakta iken CB Sistemine geçtik.

Şimdi, Atatürk’ü “tek
adamlıkla, diktatörlükle” suçlayan siyasal İslamcılar gerçek bir “tek
adam yönetiminin” ne olduğunu gösterdiler.

****

“Demokratik hükûmet sistemlerinde egemenliğin sahibi halktır. Buna göre siyasi sorumluluk da doğrudan halka veya halkın temsilcileri olan seçilmiş meclislere karşı
olmalıdır.”

Cumhurbaşkanlığı
Sistemi
2017 referandumu ile kabul edildi ve 9
Temmuz 2018 tarihinden itibaren uygulanmaya başladı. Bu yeni sistemle CB tek
başına yürütme erkini kullanmaktadır.

Bakanlar
Kurulu
kaldırılmıştır. Başbakanı olmayan bu
sistemde, Bakan adı verilen atanmış sekreterlerin halka ve TBMM’ne karşı
siyasi sorumluluğu yoktur. Bu yüzden Bakanlar Meclis’ten ve halktan
kopuklar.

Yeni sistemde TBMM
işlevsizdir.

Özetle, bir
kişiyi CB seçtik, geride kalan herkesi ve her şeyi O belirliyor.

****

Üç yılı aşan
tecrübe ile gördük ki,
ekonomiden dış politikaya,
eğitimden güvenliğe, tarımdan sanayiye, adaletten hak ve özgürlüklere kadar her
şey eskisinden çok daha kötü.

Geçmişin tecrübesi, akıl
ve bilimin rehberliği ile hatalardan ders çıkarmak zorundayız.

Başarısızlığı kesinleşmiş sistem
ve şahısları tekrar tekrar denemek ahmaklığından kurtulmamız şart. 

Amin

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce
kendini en net hatırlayabildiğin çocukluk yıllarına dönmeni rica ediyorum.

Okumaya devam etmeden önce de,
o yaşlara ait hatırlayabildiğin birkaç g
üzel
anı göz
ünün önüne getir!

***

Ailen ile ilk alışverişin,
ilkokula başladığın g
ün, ilk samimi
arkadaşın, ilk oyuncağın, ilk öğretmenin, ilk aşkın
…

Bisikletten düşüp dizini kanattığın
ilk an, komşu amcalar-teyzeler, annen-baban, deden-ninen!

***

Çok şey geçti gözünün önünden değil mi?

Şimdi yazıyı okumayı bırakıp
arkana yaslan ve o yılları d
üşünmeğe devam et varsa albümleri
karıştır,

O resimdekiler kim bilir şimdi
nerede desem!

Bir süre
sonra duygulanıp gözlerin bile dolabilir, belki de ağlarsın!

***

Peki, şimdi ayağa kalkıp
aynaya bakmanı rica etsem, kendini hatırladığın o ilk yaşların da ki y
üz hatların ile yüzünün şimdiki halini
kıyaslamanı istesem!

Resmen evrim geçirmişiz değil
mi?

Hey gidi günler hey!

Evet; Zaman durduğu yerde
durmuyor, o çocukluk yıllarımız, çocukluk arkadaşlarımız, mahalle b
üyüklerimizin pek çoğu!

Belki anne babamız, belki dede
ve ninemizin bazıları hayatta değil!

Tıpkı ondan öncekiler gibi.

Bu vesile ile Allah hepsine
gani gani rahmet eylesin.

Şimdi yaşayanlar da bir zaman
sonra ölecek!

Bizde!

***

Evet; İfadesi bile hiç hoş
değil ama bir g
ün biz de öleceğiz

Hayat böyle, düşün ki peygamberler
bile ölm
üş?

Yani Allah hem geçinden hem de
sıralı öl
üm versin, eninde sonunda sıra bizlere de gelecek, ne
tuhaf bir duygu değil mi?

Biz de o ne olduğunu
bilmediğimiz duyguyu bir g
ün yaşayacağız!

***

Kimler kimler ölmemiş ki!

Mısır piramitlerinin
inşaatında çalışan en gariban köle de ölm
üş
firavun da!

Göbekli tepenin mimarı da ölmüş, etrafındaki yardakçıların tanrılaştırdığı

Kral Odin’de,

Aşık Veysel, Aristo, Pir
Sultan Abdal, Diyojen, Fatih, Atat
ürk …

Şimdide sıra biz de ve biz de
bizi yönetenlerde!

Yani bir gün hak vaki olduğunda Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli,
sayın

Kılıçtaroğlu ve diğerleri…

Hepsi!

Yani herkes bir gün tarih olacak, yaşadıkları ve yönettikleri dönem
gibi,

Vahdettin, Abdulhamit, İsmet
İnön
ü gibi, Sevdiklerimiz de sevmediklerimiz de!

Yani demem o ki şu fani
olduğunu kabul ettiğimiz d
ünyada her şey gittikçe
zorlaşırken ÖLÜM VARKEN!

Herkes birbirine adım atsa ve
kalan hayatı biraz g
üzelleştirse ne olur!

Önce kendimizle barışsak!
Sonra kiminle bir hesabımız varsa! Tabuta girmeden, son g
ün gelmeden!

Arayıp Desek ki, kardeş gel
bir çay içelim! Artık kiminle bir hesabımız varsa!

Helalleşsek!

Şu virüs
y
üzünden kimsenin ölümüne şaşıramaz
yadırgayamaz yetişemez olduk, yakaladığını göt
ürüyor.

***

Yani ben Cumhurbaşkanımız
Recep Tayyip Erdoğan
’ın yerinde olsam ararım sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nu!

Ya Kemal Bey tamam rakibiz ama
d
üşman değiliz, siyaset bir yana ikimiz de bu  ülkeyi yönetme isteği
ile yola çıktık, her seçimde halk beni seçti, göz
üken
o ki 10 kere daha seçim olsa, dolar bin lira dahi olsa, bu millet yine beni
seçecek, seçecek, ama senin de ekibinin de tecr
übe
ve yetenekleri var
…

Hep ben seçilince sizin bu
yetenekler ziyan olacak, gel uzlaşalım!

Kürsülerden birbirimize söylediklerimize bakma, sen de ben
de bu
ülkenin iyiliğini istiyoruz,

Gelin bir masa etrafında
toplanalım, Sayın Devlet Bahçeli Bey
’de gelsin, sen de
topla son 5 yıl içerisinde kurulan t
üm siyasi partilerin
Genel Başkanlarını sohbet edelim, gör
üş alışverişinde bulunalım,
millet bizi birlik ve beraberlik içerisinde görs
ün!

Kırıp dökmeden birbirimize
tavsiyelerimizi aktaralım, Partilerinizde görev yapan Milletvekillerinizden
alanları ile ilgili ihtiyaç varsa bakanlıklar m
üsteşarlıklar
talep edelim, faydalanalım!

Vatandaşlarımıza moral olsun,
dostlarımız sevinsin, d
üşmanlarımız

üzülsün! Dört nala geldiğimiz uzak Asya’dan Akdeniz’e bir
kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim! Dese!

***

Ya inanın bu küçücük adım var ya, şu zor günlerde
o kadar iyi gelir ki.

İnsanlarımız mutsuz, umutsuz,
gergin, parası olan da öyle olmayan da!

İşi gücü olan da böyle, olmayan da.

Toplumsal barışa acilen
ihtiyacımız var.

Lütfen
Allah rızası için, herkes kendi siyasetçilerini uyarsın, yazsın çizsin söylesin.

Toplumsal barış, evvela
siyasetçilerin barışmasından geçer, siyasetçilerin barışmasından geçer.

Onlar barışmadan yüzler gülmeyecek, en cesur
olanlar ilk adımı atsın.

Bize kürsülerden boğuk sesleri kızgın suratları ile bağıran nutuk
atanlarlar yerine, umut veren, sevgiye barışa kardeşliğe dostluğa, adalete, yoksullukla
savaşa, birlik ve beraberliğe çağıran g
üler
y
üzlü siyasetçiler lazım.

Haberleri izleyemez olduk, lütfen şu ölümlü olduğumuz dünyada kalan ömrümüz ağız tadı ile geçsin.

Ekonomi idi, dış güçlerin müdahalesi idi,
işsizlik, kontrols
üz göç, kadın cinayetleri, ötekileşme, torpil, mülakat dini istismarı derken…

Artık bu böyle gitmez.

***

Müslüm Gürses hazretlerinin
de bir şarkısında dediği gibi!

Sev bütün insanları, say bütün insanları, kin gütme
unut gitsin, geçmişte olanları

Dürüst ol insancıl ol, düşün öbür dünyayı, rakiplerini bile, incitme sakın evlat

Şu canım memleketi siyasetçilerin
hırsları için heba etmeyelim, önce kendimizi sonra birbirimizi affedelim, amin.

Kocaeli: Muhalefeti Olmayan Şehir

20
yıl önce bizim Âhenk Dergisi için “İzmit: Seveni Olmayan Şehir” yazısını
yazmış ve İzmit’ten nemalanan, İzmit’te hane olan, İzmit’in imkânlarıyla
ekmeklenen; ticarette ve siyasette bir yerlere gelebilen hatta cenazesi bile
İzmit civarındaki mezarlıklara gömülenlerin yarım asır – bir asır önce
geldikleri diyarlara tüm sevgilerini ilettiklerinden İzmit’in sevgi bakımından öksüz
kaldığını betimlemeye çalışmıştık; başta benim Rize Güneysu kökenli dayıspor
olmak üzere.

Başiskele ve Kartepe,
İzmit’in nüfus-u muhesebâtından düştüğünden beri yeni ilçeler de bahtsız
bedevî; varsa yoksa Trabzon, Rize, Artvin yahut etnisite veya göçülke. Siz onu Kocaeli geneline şâmil edin, durum
aynı. 2 milyonluk şu Koca İlin kadr u kıymeti 80 binlik Bayburt kadar
bilinmiyor
. Doğal güzelliklerini, iklim özelliklerini, baraj-deniz-göl-yayla
hususiyetlerini saymıyorum bile. Sanayi de neymiş; de get!

‘Halife’ sözcüğü ile ‘muhalefet’ sözcüğü aynı kökten geliyor.
Halife:
ardıl temsilci, sorumlu idareci. Hilâfet: yönetişim, tarz-ı idare. Muhalefet:
yönetsel karşıt, idarî takibât. Ne diyor Sad 26’da Allah: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife /
sorumlu olarak görevlendirdik. İnsanlar arasında adaletle hükmet. Keyfi
davranma!”
Demek ki sorumluluğunu yerine getir(e)meyene, adaletten
ayrılanlara, heva ve heveslerine râm olanlara muhalefet şart. Yoksa insanın
yeryüzü sorumluluğu / halifeliği ne anlam ifade eder?

Doç.
Ömer Aslan “Halîfe Sözcüğü Bağlamında
Kur’ân’da Hilâfet – Muhâlefet

Münasebeti”
makalesinde (KSÜ İlahiyat Fak. Der. 29/2017) Âdem ile Havva’nın Bakara
35’deki ‘Ağaca (şecere) yaklaşmayın’
emrine muhalefet etmesini, bir insan olarak halifenin hem hilâfet hem de
muhalefet edebilecek bir yapıya sahip
olduğu tespitiyle açıklamaktadır. Gel
gör ki zamanımızda ne hilâfet eden
var ne de muhalefet eden.

            Korona
kapanmalarında yatan belediyelerimizin tam
açılımlı
dönemlerde İzmit, Başiskele, Körfez, Gebze ve sair ilçelerde
yolları mıncıklayıp mıncıklayıp bırakmasını; boş-beleş işleri halkımızın sükût
ikrarından cesaret alarak gerçekleştirmesini, şehir merkezlerinde hatta okul
önlerinde ay’ın yeryüzü şekillerinin hükümferma olmasını Hz. Âdem öncesi
güdülere mi bağlasak?

Siyasî partilerin il ve ilçe
örgütleri
iktidar sırası beklemekten başka ne yapar Allah aşkına? Kapının
önünü süpürmek olan biten olumsuzlukları halının altına mı üfürmek? Onlarca sendika, onlarca oda var; kaç tanesi hilâfeten muhalif yani sorumluluğu
olanlara karşı takipçi? Yüzlerce STK; dernek-ocak-vakıf var ama türküleri tek:
‘Ezberim
biçim biçim
/ Ölürem ezber için’

Güzel
kafa! Ya Mehdi gelir kurtarır ya Atatürk’ün ruhaniyeti; ya 2023’ün ilk saat tik-taklarıyla uçuşa
geçeriz yahut sayın genel başkan
başa geçince memleketi uçurur. ‘Uçun kuşlar uçun’, uçmuyorsa siz uçurun. Olmadı
dışarıdan adam gönderirler, bizi adam etmek için. Bakarız sıcak para durumuna; sonra “Amerika’nın adamı”, “Avrupa’nın madamı”
deriz.

Muhalefet
özgürlüğü anayasal güvence altında olan basın
bile tek tip torna atölyesi pozisyonundaysa ört ki ölem. Görece en
kötüsü belki de en cafcaflısı hakkı, hakikati haykıranların tek kalmasıdır. Ki bu teklik yek başına torna tekelini dengeler. Zira
farklılıklar kutsal, karşıtlıklar varoluşsaldır. Ve hakikat arayışıdır insanın
vahiy sonrası yaşamı..

Siz
siz olun, bu aykırı seslerin farz-ı kifaye olarak kesilmemesini sağlayın; yoksa
yeryüzünün ırmakları kurur, sular çekilir ve siz de kurursunuz yaprak yaprak
lâkin hesaptan kurtaramazsınız. Kocaeli’nin muhalif seslerine sahip çıkın.
Göreceksiniz ki siteminizle birlikte şehrinize sevginiz artacak. Hey sen;
vicdanını rahat bırak!

Basın Sorduğu Sorularda Dikkatli Olmalıdır!

Basın mensuplarının soru sorma
hakları tabi ki önemlidir ve olmalıdır. Ancak bilhassa yabancı devlet başkanı
ve diplomatlara her akıllarına geleni sormak yerine biraz düşünerek hareket
etmeleri gerekir. Soruların önceden hazırlanıp sordurulduğu izlenimini daima
uyandırabileceği unutulmamalıdır. Yabancı diplomat ve siyasiler sorulara
muhataplarının soruları gibi bakabilirler. Bazı sorular ülkemizin itibarını
kırıcı ve küçük düşürücü de olabilir. Görüşmelerde Türk tarafını da zor duruma
düşürebilir.

Geçen hafta Roma’da G20 toplantıları
dolayısıyla ABD Başkanı Biden ve Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan Dış İşleri
Bakanları ile bir araya gelip bir görüşme yaptılar. Türkiye ve ABD arasında gündemde
olan konuları ele aldılar. Bu maddeler arasında Türkiye Rusya ilişkileri
karşısında ABD’nin tavrı, FETÖ’nün Türk düşmanlığını esas alan ABD’deki yayınları,
terör örgütü YPG’ye artık destekten vazgeçilip terörün desteklenmemesi,
kronikleşmiş S400, parası ödenmiş olan F35 uçakları, F16’ların satın
alınabilmesi, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve hukuk dışı Türkiye’ye baskılar,
Libya’daki durum ABD ve başkaları tarafından darbeci liderin desteklenme
yanlışı gibi konuların ele alındığı anlaşılmaktadır. Buna Batılı on
büyükelçinin hapiste olan malum iş adamının serbest bırakılma çirkin talepleri
de ilave edilebilir. On büyükelçinin desteklediği kişi, ceset yüzlü malum
işadamı Türkiye karşıtı birçok düzenlemenin arkasındaki maddi ve manevi destek
olarak tanınmaktan suçludur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Dış İşlerinin
gösterdiği tepki doğru bir tavırdır. Sorunun büyümesi taraflarca önlenmiş ve
elçilerin geri gönderilmelerinden vaz geçilmiştir. Ancak unutulmamalı ki bu Batılı
ülkeler de bizim büyükelçilerimizi geri gönderebilirlerdi. Konulara iç
politikayı düşünerek ve onu tatmin edecek tavırlarla duygusal yaklaşmak iç
politika ile dış politikayı birbirine karıştırmaktır. Türkiye, anlaşılan daha önce
bazı yanlışlar yaparak bu Batılı ülkeleri cesaretlendirmiş ve yapacakları
baskıdan sonuç alacakları yanlışına sürüklemiştir.

            Eğer siz
Almanya adına çalışan Türk asıllı görevliyi hapisten çıkarıp gönderirseniz ve
daha sonra ABD’li papazı baskı ile serbest bırakma yanlışlarını yaparsanız,
ülkenin bu konudaki haklı tepkilerini yıpratır birtakım beklentilere yol
açarsınız.

            Basın
mensuplarımız korku ve çekinmeyi ve zihinlere yerleşmiş peşinen yanlış
olduğumuzu var sayarak soru sormaktan vaz geçmelidirler. Aslında basında çok
değerli dış politika görüşüne sahip ilgili isimler de vardır. Bu basın
mensuplarının gerekli uyarıları yapmalarına ihtiyaç vardır. Muhabirler yabancı
yetkilileri medeni usuller içinde zor duruma düşürmek yerine Türkiye’ye yapılan
haksız suçlamaları kabullenmiş gibi davranmamalıdırlar. Türkiye’nin sanki
tavize hazır intibarını uyandırmamalıdırlar. Soru sordukları yabancı yetkililer
ve ülkelerinin Türkiye ile ilişkileri konusunda yeterli ön bilgiye sahip
olmalarına ihtiyaç vardır.

            Başkan
Biden’e sorulan F16’ları satacak mısınız, paramızla aldığımız F35 uçaklarına
müsaade edecek misiniz benzeri sorular hiç de uygun değildir. Bu ve benzerleri
yabancıların yanlış kanaat edinmelerine yol açabilir. Yabancı basının yapmadığı
ve çok dikkatli olduğu soruları bizim sormamız yanlış sonuçlar doğurmaktadır.
Çoğu yanlış soruların yerini itibar kaybettirmeyici sorular almalıdır.  

Ziraat Y. Mühendisi Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ ile Gıda Fiyatlarındaki Artış Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Son günlerin gündeminde gıda fiyatlarındaki artış var.
İzniniz olursa, sizinle Hocam, bu meseleyi konuşmak istiyorum. Sebepleri
hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

 

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Son
dönemlerde gıda fiyatlarındaki artış, konuyu yakından tâkip edenler ve
araştıranlar için bilinmeyen veya beklenmeyen bir durum değildir. Gıda fiyatlarında
yaşanan yüksek artışın en önemli sebebi üretim yetersizliği değil, tamamen
üretim ve taşıma mâliyetlerinin çok yüksek olmasından kaynaklanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Nakliye masrafı her zaman vardı. ‘en önemlisi’
dediğinize göre başka sebepler de olmalı Onlara da bakabilir miyiz?

 

Prof. Ortaş: Özelliklede
petrole dayalı gübre, mazot ve taşıma girdi mâliyetlerinin doların yüksek                kuruna bağlı olarak oluşturduğu
mâliyet yükselmesi de önemli sebeplerdendir. Tabiî bütünlüklü bir plânlama ve
organizasyon problemi de eklenince gıda tedâriki ve gıdaya erişim problemi can
alıcı bir şekilde yaşanmaktadır. Özellikle geliri ve satın alma gücü düşük
milyonlar için gıdaya erişimi daha da zorlaşmaktadır.

 

Çetinoğlu: Plânlama ve organizasyon probleminin detaylarını
konuşabilir miyiz?

 

Prof. Ortaş: 20 Ekim 2021
tarihinde Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birlliği (TMMOB) tarafından
düzenlenen ekonomik, ekolojik ve Mühendislik Boyutları ile GIDA HAKKI konulu
panelde konuştum.

 

Çetinoğlu: Neler söylediniz?

 

Prof. Ortaş: Ana başlıkları
ile vereyim:

 

1-Temel ihtiyaçların başında
gıda temini gelmektedir.

İnsanın geçmişten günümüze temel mücâdelesi ve kaygısı gıda temini ve
sonra da güvenilir ve rahat hayat isteği bulunmaktadır. Abraham Maslow‘un
ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin temel basamağını mecbûrî fizyolojik
ihtiyaçlardan besin ihtiyacının karşılanması yer alır. Gıdayı sağlıklı ve
güvenli temin etmek temel bir insan hakkıdır ve bu hakkın temininde ‘insanı bütün alt kimliklerinden bağımsız
düşünüp sâdece insan olarak gıdasını sağlayabilmeleridir
.’ İnsan yaşadığı
Dünyâ’yı ve içinde bulunduğu evrende kaygılandığı gıda teminatını tehdit eden
temel faktörlerin başında;

Hızla artan dünya nüfusu,

Kullanılabilir tarım alanlarının amaç dışı kullanılması,

Artan çevre sorunları,

Temiz su kaynaklarının hızla azalması,

Hızla azalan verim düşüşü ve ürün kalitesi,

Dünya kaynaklarının dengesiz dağılımı, gibi yapı ile alâkalı birçok
temel problemler bulunmaktadır.

 

Günümüzde 7.8 milyar insan dünyanın gelişim farklılıkları, gelir
dağılımındaki adâletsizlik gıdaya erişimi engelleyen önemli bir faktördür. Dengesiz
gelişim bir bütün olarak doğayı, insanlığı ve gıda teminini tehdit eden temel
faktörlerdir. Hızla artan nüfusun tarım üzerinde yaratığı gıda temin etme hakkı
toprağın aşırı kullanılmasına yol açmakta. Diğer tarafta nüfus artışının
yerleşim yerleri üzerinde yarattığı barınma meselesi tarım topraklarının
maksadı dışında kullanılmasına yol açmaktadır. Şehrin tabiî sınırlarının
dışında büyümesi sonucu birinci sınıf tarım topraklarının yapılanmaya yerleşime
açılınca tarım alanlarının maksat dışı kullanımının yaygınlaşması insanın gıda
kaynaklarını azalmaktadır.

 

Çetinoğlu: Teknoloji çağındayız. Topraksız da sebze ve meyve
yetiştirilebiliyor. Dönüm başına verimi artıracak yöntemler devreye alınabilir.
Diye düşünüyorum. Fakat üreticilerin düşüncesinde destek alımları ön plânda yer
alıyor. Ne dersiniz Hocam?

 

Prof. Ortaş: Evet,
düşünebilir, düşünülmeli. Çiftçiler desteklenmese gıda fiyatlarındaki artışlar
daha da artabilir. Diğer tarafta artan fakirlik, gelir ağlımı
dengesizliği çiftçilerin pahalıya mal olan tarım girdilerinden gübre, mazot ve
kaliteli tohum alamaması küçük üreticiyi üretim yapmaktan çıkararak kentlerin varoşlarına
yığarak, işsiz ve gıdaya erişmede problem yaşar duruma getirmektedir. Üretimin
üzerindeki mâliyet artışların azaltılmaz veya üreticiye destek sağlanmazsa kışa
girerken başta sebze üretimi ve gelecek yılın buğday üretimi verimi düşüklüğü
yaşanabilir. Son yıllarda artan gıda fiyatlarındaki artışın sebepleri arasında
gösterilen girdi mâliyetlerinin ötesinde ciddi plânlama problemlerinin de olduğu
görülmektedir.

 

Çetinoğlu: Hoşgörünüze sığınarak arz edeyim Hocam, Bütün
çözümleri, ‘destek, alabildiğine destek, sonsuza kadar destek beklemek’
suretiyle devletten beklemek, çağ dışı bir yönetim sistemidir. Devlet desteği
talepleri aslâ bitmez. ‘Plânlama’ demiştiniz. Aksaklığın ana kaynağı plânlama
hatâsı olabilir mi?

 

Prof. Ortaş: Tarım ürünleri
ithalat yerine tarım alanlarının üretime alınması plânlanmasının yapılması
gerekir. Türkiye’de ihtiyaç duyulan tarım ürünlerin yeterlilik sınırı
altındaki ürünleri için çiftçiler ile birlikte üretim plânlanmasının yapılması
eksikliği çekilen ürünlere özel ekim alanları ve teşviklerin sağlanması dışa
bağımlılığı azaltabilir.

 

Çetinoğlu: Türkiye bir tarım ülkesidir. Toprağı geniştir, ürün
verimi yüksektir. Daha da yükseltilmeli. Gıdada ithalât imkânını kullanma
mecburiyetinde kalınması ayıp ötesi bir yönetim zâfiyetidir.
 

 

Prof. Ortaş: Ciddî bir plânlama
yapılarak çiftçi, tarım ve tüketici korunarak gıda güvencesi sağlanabilir.

Ülkenin ihtiyaç duyduğu temel gıda üretiminin uzun vâdeli olarak
devletçi anlayışla plânlanması gerekiyor. Üreticilerin üretimden kopmaması ve
sürdürülebilir tarım yapmak için çiftçilerin gübre, mazot ve ihtiyaç kredileri
desteklenmesi yanında alım garantisinin verilmesi gıda güvencesi için elzem
gözüküyor. Tarladan sofraya gıda güvencesini sağlamak için araçların fiyat
üzerindeki spekülatif etkilerinin kaldırılması, taşıma ve lojistik giderlerin azaltılması
ve küçük çiftçilerin ürünlerini doğrudan halka ulaştıracak mekanizmaların oluşturması
gıda güvencesinin sağlanmasına yarımcı olacaktır.

 

 

 

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ    

     1960
yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde doğdu. İlköğretimini
Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep Atatürk Lisesi’nde
tamamladı. 1985 yılında Çukurova
Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında Çukurova
Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi. 1990-1994
yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora öğretimi
yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

     İlmî araştırmaları
dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak felsefesi,
tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda çok sayıda
gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplântılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

     SCI de taranan dergilerde 38, Türkiye’deki
hakemli dergilerde 31, milletlerarası kongrelerde 87 bildiri, Millî
kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap,
12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme almıştır.

     Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 2
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır.
Bilim-felsefe, eğitim
üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak ve çevre
konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

     4
Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34
Münferit proje tamamladı.

     1 TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek
Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

     Toprak Biyoteknolojisi ve Kök Biyolojisi
laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok sayıda
projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Sahi aklından ne geçiyordu?

Merkez Bankası Faiz’i
düşürecek, dolar başını alıp gidecek… Maliyeti dövize bağlı mallar
pahalılaşacak. Samanı bile ithal eden bir ülkede, sayın bir bakalım bunlar
hangi mallardır. Bütün üretimin, bütün mal ve hizmetin temelinde bulunan enerji
fiyatları yükselecek. Dolayısıyla enflasyon fırlayacak. Bunların hiçbiri sır
değil. Hiçbiri Einstein’ın İzafiyet Teorisi, Şrödinger’in, Heisbenberg’in
Kuantum Teorisi, veya bir başka dâhinin karmaşık, zor anlaşılır ve derin
çözümlemelerinden ancak çıkarılabilecek sonuçlar da değil. Gayet belirli, gayet
dolaysız… Üstelik bu bir değil, iki değil, üç değil. Biz bunu hep yapıyoruz.

 

Peki, niye yapıyoruz?

 

Amerikan dizilerindeki karı-
koca kavgalarında, eşlerden biri, yanlışlığı besbelli bir iş yapar ve beklenen
kötü sonuç ailenin başına gelince eşlerden diğeri, yanlışı yapana şunu söyler:
“Aklın neredeydi?” Veya aynı düşüncenin biraz değişik tarzı: “Ne düşünüyordun?”
Dizilerin klişeleşmiş sözlerindendir bunlar. Genellikle, eğlendirir, güldürür
de. Fakat o dizileri seyrederkenki kadar rahat olamıyorum. Çünkü sıkıntı bir
oyuncunun değil doğrudan benim başıma geliyor. Enflasyon beni ve benim insanımı
vuruyor. Aynı miktarda, hatta daha fazla çalıştığımız halde, emeğimizin
karşılığında daha az mal alabiliyoruz.

 

El âlemin şu kadar ay
çalışarak satın alabileceği bir telefonu, bir arabayı satın almak için benim
insanımın ya yıllarını vermesi gerekiyor; veya o hayalleri hiç kurmaması.

 

Ekmeği dolarla alıyorsunuz!

Bu kaçıncı hata dedim. Hani
kafasını cama vuran karasinek gibi, dönüp dönüp tekrar vuruyoruz. Bu çukura ilk
düştüğümüzde, “Ekmeği dolarla mı alıyorsun?” gibi lâflar sarf edilirdi. Bu da,
“Dolara dokunan yanar!” saçmalığının hemen komşusu bir laftı. Aslına bakarsanız
evet, ekmeği dolarla alıyorsunuz ama galiba farkında değilsiniz. O ekmeğin
yapıldığı buğdayın yetiştiği tarlayı süren traktörün yakıtı dolarla alınıyor. O
traktörün parçaları da… O tarlaya atılan gübrenin kendisi veya ham maddesi
dolarla alınıyor. O buğdayı, değirmene, taşıyan aracın yakıtı da, araç da,
öğüten değirmenin kullandığı enerji de, pişiren fırının yakıtı da… Ekmeği
dolarla alıyorsunuz ama farkında değilsiniz.

 

Bir de dünya kadar dolar
borcunuz var ve her gün onu ödemekle meşgulsünüz. Bunun da farkında değilsiniz.
Benim dolar borcum yok demeyin, var. Bakın geçiş garantili köprülerin parasını,
uçuş garantili hava limanlarının parasını döviz olarak siz ödüyorsunuz. O
paralar, sizden vergi olarak kesiliyor, sonra onlarla dolar alınıyor ve o
müteahhitlere ödeniyor. O yüzdendir ki elektrikten benzine her şeyde kat kat
vergi ödeyen, yalnız gelirinizden değil, aldığınız eşyadan da ÖTV ödeyen, sonra
da ÖTV’nin KDV’sini ödeyen sizsiniz. Bu vergilerden ötürü birçok malı dünyada
en pahalıya siz satın alıyorsunuz. Ama dünyanın gelişmiş ülkelerindeki
insanların kazandığının yarısı kadar kazanmıyorsunuz.

 

Hadi Amerika’da temizlikçilik
yapalım

Dün ABD’ye ait bir iş ilanı
gördüm. Ev temizliği için işçi aranıyordu. Adamına ve şartlara göre haftalığı
600 ilâ 800 dolarmış.  Kabaca aylık 3.000
dolar eder. Şu andaki kurla 28- 29 000 TL/ay falan tutuyor. Eh sizin de
maaşınız o kadar vardır değil mi! Ne? Yoksa Amerikan temizlikçisi kadar almıyor
musunuz?

 

Temizlikçiyi, asgarî
ücretliyi bir yana bırakalım. O asgarî ücretleri TL’ye çevirince insanın morali
sıfırlanıyor.

 

 

 

Ya daha iyi gelir ve daha iyi
ortam bulduğu için yurdu terk edip dışarı giden hekimlerimiz, mühendislerimiz,
teknik adamlarımız, üniversite hocalarımız. Onlara teklif edilecek ücretler ne
kadardır dersiniz? O insanlarımız da göçe başlar. Daha öğrenciyken çıkıyorlar.
Cari açığımızı kapatalım derken cari beyin açığımız doğdu. Birincinin çaresi
bulunur; beyinsizliğin çaresi yoktur.

 

Piyasa sizlere ömür

İş yapanlarla, iş yapmaya
çalışanlarla bir konuşun. Piyasa diye bir şey kalmamış. Beni ilgilendiren
kitap-kâğıt işlerindeki insanlarla konuşuyorum. Kâğıt tamamen ithal. Satış
garantili kâğıt fabrikası açmadık henüz. Vadeyle işleyen bu piyasada kâğıdı,
“para buraya, kağıt oraya” diye satıyorlar. Çünkü yarınki fiyatın ne olacağı
bilinmiyor. Kimse sattığı malı kaça yerine koyabileceğini hesaplayamıyor. Bir
malın fiyatını piyasada öğrenmeye çalışın. Aynı malı 100’e de satan var 500’e
de.

 

Şimdi anlıyor musunuz niçin
onlar zengin, biz fakiriz?

 

Ve siz bütün bunları
yapanlar, bunlara yol açanlar: Ne vardı aklınızda? Sahi ne düşünüyordunuz? 
https://millidusunce.com/sahi-aklindan-ne-geciyordu/

İnsan Onuruna Yaraşan Tek Rejim: Cumhuriyet

0

Büyük
Önder Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra başlatmış olduğu
Kurtuluş Savaşımızın zaferle sonuçlanmasından sonra, 29 Ekim 1923 yılında ilan
ettiği Cumhuriyet, Türk milletine verilmiş en büyük miras ve emanettir. Türkiye
Cumhuriyeti; dili, bayrağı, marşı ve başkenti, temel nitelikleri ile ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütündür. Cumhuriyetimizin kurucu iradesine bağlı
olarak, Anayasanın ilk dört maddesinde yer alan temel niteliklerin varlığı,
devletimizin bekasının teminatıdır. Atatürk’ün kurduğu ve bize emanet ettiği
Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatmak, her Türk’ün asli görevidir.

 

Biz
Cumhuriyet sayesinde, üniter yapıda millî, 
laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin
onurlu bir yurttaşı olduk, millet olma bilincine ulaştık.

 

Biz
Cumhuriyet sayesinde,  uygar dünyanın
özgürce düşünebilen ve eşit hakları olan onurlu bireyleri olma imkânını
kazandık.

 

Biz
Cumhuriyet sayesinde,  kişilerin,
ailelerin,  zümrelerin veya belli bir
sınıfın değil, kendi irademizle seçtiğimiz temsilciler eliyle yönetildiğimiz
demokrasiye kavuştuk. 

 

Türkiye
Cumhuriyeti’nin 98 yıllık hayatı, bir başarı hikâyesidir. Bugün ülkemiz, İslâm
ülkeleri ve komşularımız arasındaki en uygar ülke, tek laik ve demokratik
Cumhuriyettir. Başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere kadın haklarını çağdaş
dünyanın birçok ülkesinden önce hayata geçiren, 
Türkiye Cumhuriyeti’dir. 
Kadınların eğitimine ve mesleki eğitime ilk önem veren Ulu Önder
Atatürk’tür. 

 

Cumhuriyetimiz;
demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat,
bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk
devletlerinin temel kavram ve ilkelerini benimser. Egemenliğin kayıtsız şartsız
Türk Milletine ait olduğu, kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, hukukun
üstünlüğü ilkesinin özümsendiği bir devlet yapılanmasını zaruri görür. Çok
partili demokratik parlamenter sistemin geliştirilerek uygulanması gerektiğine
inanır. Türk milleti olarak Cumhuriyet’in bize kazandırdıklarını görmek ve değerini
bilmek zorundayız. Bunun için milletçe Cumhuriyet’in kazanımlarını her türlü
imkân ve vasıta ile korumalıyız.   

 

Bunun
için Cumhuriyet’i

Bilmek
yetmez, öğretmek gerek.

Anlamak
yetmez, anlatmak gerek.

Sevmek
yetmez, sevdirmek gerek.                                                               

Övünmek
yetmez, savunmak gerek.

Yaşamak
yetmez, yaşatmak gerek…

 

Mustafa
Kemal, hayatı, ilkeleri ve devrimleriyle bize büyük bir emanet bıraktı.  Bizlere aklın ve bilimin aydınlattığı çağdaş
uygarlığın umut dolu ışıklı yolunda ilerlemeyi hedef gösterdi.   Onun kutsal emanetine sahip çıkabilmek ve
gösterdiği hedefe ulaşabilmek için çok çalışmak, yılmadan ve yorulmadan
çalışmak gerekir.

 

Atatürk’ü
sevmek demek; O’nun izinde yürümek; 
fikirlerini öğrenmek , özümsemek demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; aklı, bilimi ve tekniği rehber kabul etmektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; dilimizi, kültürümüzü ve sanatımızı korumak ve geliştirmek
demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; Türkiye Cumhuriyeti’ni milletler topluluğunun bağımsız, egemen,
şerefli ve itibarlı bir üyesi olarak etkin bir bölgesel güç ve lider ülke yapmak
demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; Türklüğün gurur ve onurunu yaşamak ve “Ne mutlu Türk’üm”
demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; milli menfaatleri şahsi menfaatlerin üstünde tutmak demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; vatanını, milletini, aileni ve kendini sevmek demektir.

 

Yokluklar
içinde yapılan büyük bir Milli Mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir
imparatorluğun küllerinden kısa sürede genç ve zinde bir Cumhuriyet kurmayı
başaran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, canından aziz
bildiği vatanı için kanlarını bu toprağa dökmüş 
aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet,  minnet ve şükranla anıyoruz.

 

CUMHURİYET
BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

Cumhuriyet, Atatürk’ün Türk Milletine Bahşettiği En Büyük Hazinedir.

“Cumhuriyet Bayramı” Türk Milletine Kutlu Olsun!

Ben son
yıllarda “29 Ekim Cumhuriyet
Bayramı”
nı buruk kutlar oldum.

 

Neden
derseniz, bu Cumhuriyet’i hakkıyla değerlendiremedik ve ona layık vatandaşlar
olamadık diye düşünüyorum.

 

Gazi Mustafa
Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bize bahşettiği nimetin idrakine hala bile
varmış değiliz…

 

Geri
kalmışız ileri gitmişiz bunlar önemli değil ancak zihinlerimizin ortaçağ
karanlığından beter halde oluşu çok korkutucu!

 

O yüzden
Cumhuriyetin bize sunduklarını elimizin tersiyle itmiş durumdayız!

 

Geri
kalışımız, teknolojiyi ıskalayışımız ve çağ açıp çağ kapatan devrimlerin
farkında olmayışımız ancak berrak ve saf zihinlerle, güçlü karakterlerle
aşılabilir. Olaylar karşısında gösterdiğimiz refleksler; bize ne zihinlerimizin
ne de karakterlerimizin doğru halde olduğunu gösteriyor.

 

Kızıyorsunuz
bunları okurken, biliyorum! Ancak gerçek bu… Umarım kendimizle yüzleşiriz.

 

İnananlar,
iman edenler sizde bilirsiniz ki, Allah vefalı kullarını sever vefasızları
sevmez… Bu ülkede Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, gururlu ve onurlu vatandaşlar
olarak bağımsız bir ülkede yaşamımızı sağlayan Atatürk ve arkadaşlarına
özellikle biz Türkler vefasızlık ediyoruz.

 

Ben
Cumhuriyet’in 40. yılında doğdum, 50 ve 75.yıllarını, o yıllardaki coşkuyu
gördüm. İnşallah 100.yılını da görürüm.

 

Ey Atatürk!
Durum ve ahval bu olsa da, içine düştüğümüz girdaptan bizi çekip çıkaracak Türk
çocukları olarak nöbetteyiz…

 

Türk
Milleti, bu duygu ve düşüncelerle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’n kutlu olsun.

 

Ne Mutlu
Türk’üm Diyene…

Şeytan Üçgeni Kıskacında Türkiye!

“En
ileri sıçrayışlar iki adım geriden başlar
” sözünü sanıyorum Alman şair
Gothe söylemiş.

AKP’nin Türkiye’yi bugüne taşıdığı
dönemlerin analizini zaman tünelinde değerlendirmez isek tarihe haksızlık
yapmış sayılırız. Çünkü içinde yaşadığımız Türkiye şartları bugün ki duruma kendiliğinden
ve birdenbire gelmedi.

 

AKP iktidara gelirken iddialı bir
şekilde üç “Y” ile işe başladı. Bunlar; Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklardı.

 

Ancak AKP, gerek kendi ağırlığını,
gerekse iktidarının ağırlığını topluma hissettirmek için mevcut yasakların
üzerine daha yenilerini ekledi. Burada ister istemez bazılarının aklına türban
meselesi gelecek. O konu daha evvel zaten halledilmişti Ak Parti meydanlarda
sadece konunun edebiyatını yaptı.

 

2.”Y” Yolsuzluktu…17-25 Yolsuzluk
olaylarını hatırlayın. Ayakkabı kutularından çıkan milyon dolarları, bakan
çocuklarının yatak odalarında çıkan para sayma makinaları ve para kasalarını,
bakanların kollarındaki 750 Bin liralık rüşvet kokan kol saatlerini.

 

3. “Y” Yoklukla mücadelede haklarını
yememek lâzım iktidarlarının 2002-2011 yılına kadar ki zaman diliminde gerek
Kemal Derviş’in ekonomik tedbiriyle, gerekse dünyada para bolluğu nedeniyle
fert başına düşen milli hasıla 12 Bin dolarlara kadar yükseldi.

***

 

Türk Askerine Yapılan Operasyonlar

4 Temmuz 2003 yılında 150 kadar ABD
askeri, Kuzey Irak’ta Türk Özel Kuvvetler karargâhında görev yapan Türk
askerinin başına çuval geçirerek Bağdat’a götürülmüşler ve orada bir hafta
rehin tutulmuşlardır.

 

O günün başbakanına bir gazetecinin
sorusu: “Efendim ABD ye nota verecek misiniz?” sorusuna alınan cevap: “Ne notası, müzik notası mı?” Olmuştur.

 

ABD AKP FETÖ Tarafından askere
yapılan Ergenekon ve Balyoz operasyonları, orduda büyük travmalara sebep
olmuştur ki, Kozmik Odaya girilmiş, dönemin genelkurmay başkanı dâhil birçok
üst rütbeli subay yargılanıp hapse mahkûm edilmişlerdir.

 

2003 yılında ABD Güvenlik Danışmanı, Condoleezza
Rica(2005-2009 yılları arasında dışişleri bakanı) tarafından kaleme alınan ve
Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini yazdığı makale “Transforming
the Middle East” 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde
yayımlanmıştı. Bu makalede sınırları değişecek ülkeler arasında Türkiye’nin de
bulunduğu yazıyordu. Olay o günlerde çok tartışılan konuların başında geliyor
olmasına rağmen ABD tarafından “Ortadoğu
Eş Başkanlığı
” gibi bir unvanla ağzımıza bir parmak bal çalınmış ve
neticesinde kendimizi birden “Arap
Baharı
” projesinin suç ortaklığı içinde bulmuş olduk.

 

AKP’nin yanlış icraatları Türkiye’ye
pahalıya mal olmuştur. Çözüm süreci gibi bir uygulamanın neticesinde sadece
hendek ve çukur operasyonlarında 793 şehit verilmiştir.

 

Yine Kuzey Irak’tan Suriye’nin
kuzeyine kendi elimizle Türk topraklarını çiğneterek geçirdiğimiz Peşmerge,
bugün karşımıza PYD olarak çıkmış askerimize kurşun yağdırmaktadır.

 

FETÖ, AKP sayesinde devletin kılcal
damarlarına kadar girmiş, Türkiye bedelini 15 Temmuz 2016 yılında 252 şehit
vererek ödemiştir.

 

2004 yılından buyana Ege denizinde bize ait olan 19 ada ve
bir kayalık Yunanistan tarafından işgal edilmiş, bugün hala Taşoz adasından
Yunanistan petrol çıkarmaktadır.(İddia sahibi: Eski Milli Savunma Bakanlığı
Genel Sekreteri Emekli Kurmay Albay Ümit yalım)

 

***

Bu Günkü Durum

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum, AKP’nin 2002
Yılında hükümeti devraldığı günlerden çok daha ağır şartlar içinde
bulunmaktadır. 2002 Yılında ülkenin sadece ekonomik meseleleri vardı ama bugün maalesef
çok daha derin problemlerimiz var.

Türkiye, “ABD AB ve RUSYA” şeytan üçgeni tarafından kıskaca
alınmıştır. Askeri otoriteler ve dışişleri uzmanları bu konuda sürekli
endişelerini dile getirmektedirler. Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti AB’ye girerken
AB, GKRC. Üzerinden Doğu Akdeniz de söz sahibi olmuştur.

 

Rusya, Ortadoğu ve Suriye konularında çok sinsi planlar
içerisinde. FETÖ terör örgütü yöneticiliği ve casusluk suçlamasıyla hakkında 42
yıla kadar hapsi istenen eski MİT mensubu Enver Altaylı’nın araştırdığı gizli
belgeler, Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın vasıtasıyla bizzat
Cumhurbaşkanına iletiliyor olmasına rağmen bu belgelerin FETÖ dosyasının içinde
yer alması sizlere de ilginç gelmiyor mu?   Olayın geniş detayını, gazeteci Müyesser
Yıldız’ın araştırmaları sonucunda kaleme aldığı yazıyı aşağıda verdiğim linkten
okuyabilirsiniz. https://t.co/FWJJfjDKA3?amp=1

 

Siz bakmayın iktidarın ve muhalefetin televizyonlarda günü
kurtarmak için birbirleriyle lâf dalaşına girdiklerine. Cumhuriyet tarihi
boyunca Türkiye bugün olduğu kadar zor durumda kalmamıştır.

 

İYİ PARTİ Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’in 10 05 2020
tarihinde yaptığı konuşmada: “Gelin
memleket masası etrafında toplanalım, ortak aklı kullanalım
” tarihi
çağrısı, iktidar ve destekçisi MHP tarafından sert bir şekilde reddedilmiştir.

 

İYİ Parti İzmir Milletvekili Aytun Çıray, Sayın Akşener’den
önce 8 Ocak 2017 de Uğur Dündar’la yaptığı röportajda: “Sayın Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum bir Milli Mutabakat Hükümeti,
birliğimiz beraberliğimiz ve küresel saldırıları defetmemiz için şarttır
.”
Demiştir.

Ben de aynı kanaati paylaşıyorum bugünün şartları her
zamankinden daha ağır olduğuna göre bir “Milli
Mutabakat Hükümeti
” kurulması acilen şart görünüyor.

 

Sağlıklı kalın