7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 382

İslâm Ve Seçim

     “İslâm, halife
seçme yetkisini Müslümanlara, danışma meclisine, ilim ve ihlâs (içtenlik)
sahibi kimselere havâle etmiş (bırakmış)tır.

     “Bu bakımdan Hz.
Peygamber (s.a.s.), kendisinden sonra yerine geçecek kişi hakkında hiçbir şey
söylememiş, kimin Müslümanların halifesi ve lideri olacağını bildirmemiştir.
Eğer bildirmesi dinin emirleri (farzları) arasında olup da, bunu açıkça
bildirmek gerekli olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.) bu emri mutlaka (kesinlikle)
yerine getirirdi.

     “Çünkü Allahu
Teâlâ (Yüce Allah) şöyle buyuruyor:

     ‘Ey Peygamber!
Sana Rabbinden indirilen emir ve buyrukların hepsini insanlara ilet. Eğer böyle
yapmazsan, Allah’ın emrini insanlara iletmemiş (yani Peygamberlik görevini
yapmamış) olursun…’ -Mâide Sûresi, 67- (Hz. Ali el-Murteza, Ebu’l-Hasen
en-Nedvî, Tercüme: Yusuf Karaca, s. 90)

x

     “Araplar,
serbestçe görüşler ileri sürerek önemli bir meseleyi karara bağlarlar, aralarında
bir başkan seçerken, yaşTa büyük olan ve görüşü keskin, samimiyeti üstün olanı,
tecrübeli, dünyanın acısını tatlısını görmüş, askerin ve halkın liderliğini
becerebilecek bir kimseyi seçerlerdi. Bu, nesiller boyu devam eden âdetleri
idi. (a.g.e. s. 96)

x

     “İngilizce yazdığı
kitaplarla meşhur Müslüman yazar Emir Ali (üstün mevkili hâkim Seyyid Ali); bu
tarihî gerçeği şu kelimelerle anlatmaktadır:

     ‘Araplar bir
kabilenin liderliğinin miras yolu ile geçmesini kabul etmezlerdi; seçim
yapılır, genel görüş bildirmeye, rey verme prensibine şiddetle uyulurdu.
Kabilenin bütün kişilerinin başkan seçiminde söz hakkı olur, seçim, ölenin
geride bıraktığı kişilerin erkekleri arasında yaş ve yaşlılıkta gün görmüşlük
prensibine dayanırdı.

x

     ‘Hz. Peygamber
(s.a.s.)’in yerine halife (devlet başkanı) seçilmesinde de, bu eski âdet ve
prensibe bağlı kalındı. Çünkü şartların nezaketi, herhangi bir gecikmeye izin
vermiyordu. Bu bakımdan yaşı, Mekke’de iken sahip olduğu değeri ve mertebesi
açısından, Arapların ölçü ve hesabına göre büyük mevkii olan Hz. Ebu Bekir
(r.a.), hiçbir gecikme yapılmadan halife seçildi.

x

     ‘Ebu Bekir (r.a.),
akıllılığı ve mutedil (ılımlı) bir kişi oluşu açısından özel değere sahipti.
Hz. Ali ve Peygamber ailesi mensupları, eskiden gelen âdetlere
bağlılıklarından, İslâm’a saygıları ve gönülden bağlılıklarından dolayı, onun
seçilmesini kabul ettiler.’ (a.g.e. s. 96, 97)

x

     “Hz. Ebu Bekir
(r.a.)’e yapılan biat (onay), doğru, şeriata (dine) uygun ve hukukî bir biattı.
Bu biat (onay) nas yoluyla (Kur’an ve Hadis’e dayanan kesin hükümlerle) değil
de, seçim yoluyla yapılmış, üzerinde de görüş ve kanaat birliğine varılmıştı.
Bu da bir seçim tarzıdır. -Nehcü’l-Belâğa Şerhi, c. I, sayfa 7-” (a.g.e. s. 96,
97)

x

     “Hz. Ali
(r.a.)’den son nefeslerini verirken; ‘Ey Mü’minlerin Emiri! Yerinize birini
bırakmayacak mısınız?’ diye sorulduğunda: ‘Hayır, fakat Hz. Peygamber’in sizi
bıraktığı gibi, ben sizi serbest bırakıyorum.’ buyurdu…

x

     “Fakat Ebu Süfyan
oğlu Muaviye (r.a.); kendisinden sonra devlet idaresini; babadan oğula geçen
miras olarak kabul eden sistemi uyguladı ve oğlu Yezid’in halife olması için
halktan biat (kabul sözü) aldı.” (a.g.e. s. 236)

x

     “Peygamberlik
modeline uygun halifelik, otuz sene sürecektir…” (a.g.e. s. 237)

Covit-19 Salgını ne Zaman Bitecek?

Aralık 2019 yılında Çin’de başlayıp kısa sürede tüm dünyayı
etkileyen bu salgın hastalığı ikinci
yılını doldurmaktadır.Bugüne
kadar ülkemizde 8
milyon insan bu hastalığa yakalanmış ve 75 bini ölümle
sonuçlanmıştır. Dünyada
ise 250 milyon insanın bu hastalığa yakalandığı ve bunların
5 milyonunun ölümle sonuçlandığı bilinmektedir.

                Salgın
hastalıklar insanlık tarihinde her zaman önemli değişimlere sebep
olmuştur.1918’de başlayıp 3 yıl süren İspanyol gribinin savaşın bitmesinde etkili olduğu söylenir. Daha
önceki veba-kolera
salgınları insani ve idari felaketleri yaşatmıştır. Covit-19 salgını da benzeri
zorlukları günümüz insanına yaşatmış ve yaşatmaya devam etmektedir. İşimizde, aşımızda,
komşuluk ilişkilerimizde, ibadetlerimiz
dâhil tüm t
oplantılarımızda direkt veya dolaylı olarak farklı
mecburiyetleri yaşadık, yaşamaktayız. Çevremizdeki bu hastalığın sebep olduğu beklenmeyen ölümlerin
üzüntüsü bir Yana, bir çoğunun cenaze törenlerine bile katılamayışımız;
hastalanan komşu-eş-dost ve akrabalarımızın kapılarını çalıp yüz yüze geçmiş
olsun bile diyemeyişimiz hüznümüzü, acımızı arttıran olaylar zinciridir.

                Covit-19’un
hayvanlardan geçen ve yapı değişikliği ile insanlarda ağır solunum yolu
sorunları yapabilen bulaşıcılık vasfı kazanmış corona grubu bir virüs olduğunu biliyoruz.Virüslerdeki mutasyon dediğimiz yapı değişikliklerinin de etkisiyle ile salgın devam
ettirmektedir.Viral enfeksiyonlarda bu durum bilinen bir gerçektir.Grip
aşılarının her sene yeniden uygulanması bu sebepledir.Alfa,beta,gama,lamda… varyantları bugüne kadar bilinen çeşitleridir.En yaygını delta varyantı
olup 2020’nin yarısında Hindistan’da tespit edilip yayılmaya başlamıştır.Bu varyant bulaşıcılığı daha
fazla,aşısızlar için daha ağır hastalık yapma özelliğindedir.

                Enfeksiyon
hastalıkları için en önemli silah AŞI’dır.Birçok bulaşıcı hastalık aşılar
sayesinde tehlikeli hastalık olmaktan çıkmıştır.Covit-19 yeni bir virüs olduğu
için aşısı yoktur. Ayrıca
tıbbın elindeki viral enfeksiyonlarında kullanılan ilaçların etkisiz olması Covit-19 salgını ile
mücadeleyi  zorlaştırmakta ve salgını
insanlık için daha tehlikeli hale getirmekteydi.

                Yapılan
bilimsel çalışmalar sayesinde aşının bulunması ve 2021 başlarında uygulanmaya
başlaması salgının 3. Dalgasını daha kolay ve daha az ölümlü sonuçlarla atlatılmasını sağlamıştır.Sağlık
çalışanlarının ve risk gruplarının aşılanarak bağışıklık kazandırılması bu
kesimlerdeki hastalanma oranı ve ölüm oranını çok azaltmıştır.Lakin aşılanmanın
gerekli hız ve sayıda yapılamaması,aşı karşıtlığı şeklinde bilimsel olmayan
bilgilere inanan insanların aşılarını yaptırmamaları 2021 sonbaharında 4. Dalga diyebileceğimiz
bir sonucu doğurmuştur.Aşı olmayanlardaki bu durum maalesef ölümlü vaka
sayılarını da arttırmış ve bu dönemde de şu ana kadar 25 binden fazla insanımız
hayatını kaybetmiştir.

                2022
yılına giderken hastalık hala salgın vasfını sürdürmektedir.Ağır karantina
uygulamaları olmasa bile koruyucu tedbirlere uymamız gerekmektedir. Aşının
koruyucu  etkisini  unutmadan hatırlatıcı dozların yapılması
ihmal edilmemelidir.Hastalıklarda bağışıklığın önemini unutmamalıyız. Bu sebep ile
bağışıklığı kuvvetlendirici beslenme, spor, temizlik
ve
benzeri durumlara daha
çok d
ikkat edilmelidir.

                Salgın
ne zaman sonlanır derseniz şu
anda
korunma tedbirleri ve aşılanmanın sağlayacağı duruma bakar. Çünkü burada
virüsün yeni mutasyonlarının ne yapacağını bilememekteyiz.
Sevindirici
bir husus Amerika, Almanya, Japonya’da üretilen, önümüzdeki günlerde kullanma
imkânına kavuşacağımız antiviral bir ilaç(Mona pinavir) bu salgını korkulu olmaktan çıkaracak gibidir. Bu
ilaç grip tedavisinde kullandığımız ilaçlar gibi ağızdan alınan ve akciğer enfeksiyonuna
dönüşmeyi önleyen bir etkiye sahip olduğu iddia edilmektedir. Bu bilgi doğru ve bu ilaç kullanıma girerse
Covit-19 salgını 2022’nin birinci çeğreyi sonunda bitecektir.

                Salgınsız ve hastalıksız nice sağlıklı
günlere.

Devlet İdaresi

    “Eski dönemde,
atadan miras olarak gelen devletin başına geçme sistemi ve soydan soya geçen
bir sülâlenin dinî ve manevî önderliği prensibi vardı. Ne zaman ki İslâm geldi
ve gelişmeye başladığı zaman dünya bu babadan oğula miras gibi geçen iki çeşit
aile saltanatının altında eziliyordu. Bir tarafta sözü kanun olan kralların
idare ettiği bu dünyaya ait ve düzenle ilgili bir devlet idaresi vardı ki, babadan
oğula geçmekte veya babanın vasiyetine göre, ailenin bir kişisinden diğer
kişisine vasiyet gereği verilmekteydi; ya da talihini deneyen bir kişi, kendi
bilek gücü ve iyi idaresi ile hiçbir yetki ve hakkı olmadan, halkın isteği ve
arzusunun ne olduğuna bakılmadan yönetimi eline geçirirdi. Memleketin bütün
gelirleri o kralların elinde ve emrinde idi. İnsanlar; mal, en üstün ve değerli
eşyalar, servetler biriktirme, zevk ve eğlencenin yepyeni tarz ve biçimlerini
ortaya koyarak hayattan zevk alma, hayatı süslü, konforlu hale getirme, mal ve
ihtişam gösterilerinde birbirini geçme mücadelesinde, efsanevî ve inanılması
güç bir noktaya gelmişlerdi…

O dönemin kralları, miras olarak devlet idaresini ele alırlar
ve kendilerini insanoğlundan üstün başka bir tür varlık kabul ederlerdi. Halk
ise onların damarlarında kutsal ve ilâhî bir kan dolaştığını zannederdi.

    “Diğer taraftan
halk son derece yoksul, perişan, sıkıntılı, aç, çıplak bir hayat yaşıyordu.
Öyle ki, anlatılması bugün bile kalbi parça parça eder, gözlerden yaşlar
boşandırır. Bu perişan haldeki insanlar, karınlarını doyurmak ve vücutlarını
örtebilmek için en ağır eziyetlere katlanırlar, yepyeni vergilerin, haraçların
yükü altında ezilirlerdi. Sanki demir zincirlerle bağlanmış olarak iki değirmen
taşı arasında öğütülüyorlardı. Hayatları hayvanların hayatından daha üstün
değildi.

    “İkinci bir
saltanat, diğer bir devlet idaresi de, dinî ve manevî şekilde gözüken
saltanattı. Bu dinî liderlik, özel bir sistemdi. Başkanlık, özel bir sülâleye
aitti ve sülâlenin belirli bir kanadının elinde bulunur, dinî önderlik onun
mülkü olurdu. Kendilerine, kutsallık derecesine varan saygı gösterilirdi.

     “Bu dinî
kutsallık, soydan (Hz. Ali el-Murtezâ, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’den tercüme: Yusuf
Karaca, s. 87) soya, babadan oğula geçerdi. Bu dinî ağalık kurmuş olan
sülâleler, ekonomik menfaatlerini, nefsanî arzularını ve şehevî duygularını
tatmin etme hevesine kapılmışlardı. Yaratan ile yaratılan ve Allah ile kul
arasında vasıta ve aracı olmuşlardı. Çok kere helâli haram, haramı da helâl
kabul edip öyle gösteriyorlar, hiç çekinmeden serbestçe dinî kanunlar
koyuyorlar ve onları uyguluyorlardı…Hristiyanlarda bu sınıfa ‘Oklirus =
Rahipler Sınıfı’ deniliyordu…

     “Eski Mısırlı
kavimlerde ve İbranilerde, ibadet yapmak için bir sınıf belirlenmişti.
Hristiyan kilisesinde daha ilk kurulduğu andan itibaren, idaresini yürüten bir
kısım gözcüler, yöneticiler olurdu. Eğer kilise yoksulluk çıkmazından
kurtularak kalkınır da iyi bir hale gelirse, bu varlık o idareci papazların eline
geçerdi. Bunlar sadece din hizmetkârları ve manevî yetiştiriciler değillerdi.
Hatta o dönemlerde bütün ilim ve kültürün ekseni ve merkezi kabul edilirlerdi.

     “Bizans
İmparatorluğu döneminde bu papazlar, halka ait vergilerden müstesna idiler. Hiç
kimse onlardan halkın refahı ve iyiliği için bir iş yapmasını isteyemezdi.
Kendi çizgileri içinde ve çizgileri dışında halk üzerinde de onların bir tür
saltanat ve idaresi vardı.

     “Aynı durum eski
İran’da da vardı. Dinî liderliğin temsilciliğini özel bir kabile yapardı. Eski
dönemlerde bu önderlik Midya (a.g.e. s. 88) Kabilesi’nin elinde idi. Zerdüşt’e
bağlı olanların döneminde ise el-Muğan kabilesi bu manevî nüfuzu elinde
bulunduruyordu. Manevî önderliği elinde bulunduran kabilenin insanları
kendilerini, ilâha hizmet için yaratılmış olan, yeryüzündeki Allah’ın gölgesi
kabul ediliyorlar ve böyle idarecinin sadece bu kabileden çıkması gerekir diye
düşünüyorlardı. O kabilenin, Allah’ın varlığından bir parça olduğu kabul
ediliyor, ateş mâbedlerinin korunması ve tanzimi, bu sülâlenin mirası olarak
görülüyordu.

     “Hindistan’da da
Brehmenlerin durumu aynı şekilde idi. Bunlar, din ve kutsallığı kendi
mülkiyetlerine almışlardı. Hindu dininin kanunlarına göre onlar, üstün bir
değere ve hiçbir kimsenin ortak olamayacağı merkezî bir öneme sahiptiler.
İsterse günahları ile bütün dünyayı mahvetseler bile, Brehmenlerin günahlarının
bağışlandığına inanılırdı. Vergilerden muaftılar. Birini öldürseler de hiçbir
şekilde onlardan karşılık alınamazdı. Dinî merasimlerin ve ibadetlerin
yapılması ancak onlar aracılığı ile olabilirdi. (a.g.e. s. 89)

     “İslâm, miras yolu
ile geçen bu ağalığın, mülkiyetin ve saltanatın iki şekline de son verdi.
Bunlar insanlığa, örnekleri Bizans, İran ve Hindistan tarihlerinde görülebilen
zulümler yapmışlardı.

     “İslâm, halîfe
seçme yetkisini Müslümanlara, danışma meclisine, ilim ve ihlâs sahibi kimselere
havâle etmiştir. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisinden sonra yerine
geçecek kişi hakkında hiçbir şey söylememiş, kimin Müslümanların halifesi ve
lideri olacağını bildirmemişti. Eğer bildirmesi dinin emirleri (farzları)
arasında olup da, bunu açıkça bildirmek gerekli olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.)
bu emri mutlaka yerine getirirdi.” (a.g.e. s. 90)

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Ünlü yazar
Grigory Petrov’un hayatının farklı dönemlerinde gerçekleştirdiği Finlandiya
gezileri esnasında aldığı notlardan meydana gelen “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”
isimli romanını, bizim ülkemizin yetiştirdiği ünlü yazarlarımızdan Turgut
Özakman’ın belgesel niteliği taşıyan son kitabı “Şu Çılgın Türkler” romanına
benzetiyorum.

Turgut
Özakman da Grigory Petrov gibi sırtçantası’nı omuzlamış, kurtuluş savaşının
geçtiği bütün bölgeleri gezerek notlar almış, “Şu Çılgın Türkler” gibi bir
şaheseri Türk Milletinin evlatlarına armağan etmiştir.

Grigory
Petrov, birkaç aydın ve din adamlarından oluşan ufak bir grubun köyleri ziyaret
ederek özverili çalışmalar gerçekleştirmeleri ve köylerde yaşayan insanları
motive ederek Finlandiya’nın kalkınmasına destek vermelerini anlatır.

 

1923 Yılında
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Finlandiya’daki aydın ve din adamlarının
yaptıklarını Türkiye de Mustafa Kemal Atatürk, 
bizzat kendisi yapmıştır. Harpten yeni çıkmış yorgun bitkin Anadolu
insanını, gittiği her yerde motife edici konuşmalarıyla Türk Milletini şaha
kaldırmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, İsmet
İnönü’yü cumhuriyetin ilk başbakanı olarak atadığı mektubunda: “Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim
kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km kadar demiryolu
var, bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine,
batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Köylümüzü
topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi
yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla
da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.
”(Alıntı Nazmi Kal
“Atatürk’ün Diktiği Fidanlar)

10 Kasım
1938’e kadar Atatürk ve işbaşına getirdiği cumhuriyet kadrosu kiremidi dahi
yurtdışından gelen ülkede 15 senede bakın neler yapmış:

“*Uçak fabrikası, *4 Şeker fabrikası,
Kâğıt fabrikası, Kayseri, Ereğli, Nazilli, Bakırköy’de tekstil, Malatya iplik
ve dokuma, Iğdır’da iplik, Karabük Demir Çelik fabrikaları kuruldu. Bursa
Merinos kumaş fabrikası, Kütahya’da seramik, Paşabahçe Şişe-Cam, Keçiborlu
kükürt, Gemlik suni ipek, İzmir süperfosfat, ispirto, gülyağı, çimento
tesisleri.  Trabzon, Samsun, Zonguldak
limanları yapıldı. Alt yapıda 4 bin 180 km demiryolu yabancılardan satın
alındı, 3 Bin 170 km. yeni demiryolu yapıldı. Tarımda bin 560 balya pamuk üretimi
90 bin balyaya çıkarıldı, Çiftlikler kuruldu, halka modern tarım öğretildi. İstanbul’da
tramvay, tünel, Zonguldak’ta kömür, İzmir’de telefon şirketleri satın alınıp
millileştirildi.

*Türkiye 1938’e geldiğinde, tarımda
kendi kendine yeten, 2. Dünya Savaşı’nda buğday satan, sanayide demir, şeker,
kâğıt, çimento, kauçuk, deri, mensucat ürünlerinde ihtiyacını karşılayan bir
ülke konumuna geldi.

*Her yıl 5 milyon altın Osmanlının
borcunu son kuruşuna kadar ödedi.

15 Yıl gibi
kısa zamanda bunlar başarıldı 83 Yıl sonra G20’nin içindeyiz diye seviniyoruz
ama şuan maalesef G20’nin de gerisine düştük.

Aslında bu
yazımı Türkiye’nin bugünkü meselelerine değil de İsviçre’nin sömürgesiyken çok
kısa bir zamanda Finlandiya’nın kalkınmasında nelerin etkili olduğunu anlatan “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını
tanıtmaktı.

Gazi Mustafa
Kemal Atatürk’ün yaşadığı yıllarda ilk kez Türkçeye çevrilen Beyaz Zambaklar
Ülkesinde, Atatürk’ün de okuduğu ve hayran olduğu eserler arasında yer alır.
Öyle ki Atatürk, kitabı okuduktan sonra kitapta yer alan destansı başarıyı
oldukça takdir eder ve ülkedeki okullarda okutulan müfredata Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserin
de dâhil edilmesini emreder. Bu nedenle Atatürk’ün yaşadığı dönemde ülkemizde
çok fazla ilgi gören Beyaz Zambaklar Ülkesinde, uzunca bir süre Kuran-ı
Kerim’den sonra en çok okunan eser haline gelir.

 

Beyaz
Zambaklar Ülkesinde, çetin doğa koşullarına, yoksulluğa ve her türlü imkânsızlıklara
rağmen Finlandiya’nın bir grup aydın tarafından kalkındırılmaya çalışılmasını
konu edinir. Profesörlerden, din adamlarına, öğretmenlerden doktorlara kadar
her meslek grubundan insanın canla başla mücadele ettiğine şahit olunan bu eserde
verilen büyük mücadele bütün insanlığa örnek olacak kadar anlamlı olması ile de
bilinir.

 

 “Beyaz
Zambaklar Ülkesinde adlı esere göre 1811 yılına kadar İsveç’in egemenliği
altında bulunan Finlandiya’da ticaret, okullar, kiliseler, iktidar ve sanat İsveçlilerin
yönetimine göre işlemektedir. Ülkenin öğretmenleri, askerleri ve doktorlarının
tamamı da yine İsveçlidir ve İsveçliler sürekli olarak Finlandiyalıları küçük
görmektedir.

 

Bir gün ülkeler arasında gelişen
anlaşmazlıklar neticesinde Rusya Finlandiya’ya saldırır ve ülkenin yarısını ele
geçirir. Dönemin Rus Çarı, Finlandiya halkına geçmişte ellerinde bulunan bütün
hakları geri vereceğini beyan eder ve bu olay neticesinde Finlandiyalılar da
kendi öz kültürlerini hiçbir kısıtlama olmadan geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya
başlar. Fin kültürünü yayma görevini ise Johan Wilhelm Snellman ismindeki zeki
bir aydın üstlenir.

 

Snellman, yeni nesil Fin aydınları
içerisinde en gözde ve en çok umut veren temsilcilerden birisi olarak ön plana
çıkar. Finlandiya’nın gelişmesi adına büyük bir mücadele verir ve bunun için de
ilk olarak ülkenin aydınları ile konuşur. Aydınlardan mütevâzi olmalarını ve
Finlandiya halkını küçük görmeden bildikleri her şeyi onlara anlatmalarını ve
halkı bilinçlendirmelerini rica eder.

 

Snellman, aydınlarla konuştuktan ve
onları yönlendirdikten sonra bu defa öğretmenler ile görüşmeye başlar ve
onlardan halkı bilinçlendirmeleri konusunda destek ister. Din adamlarına da
ulaşan Snellman, halkı eğitme konusunda desteklerini alır ve bunun üzerine din
adamları halkı motive ederek ülkenin kalkındırılması amacıyla önemli
çalışmalara başlar.

 

1816 yılına gelindiği zaman ise
Finlandiya ve Rusya yeni bir anayasanın altına imzalarını atar. Bu imza ile
birlikte parlamento sistemi yeniden hayata geçer. Finlandiya’da yaşayan pek çok
devlet memuru ülkenin her yerinden Helsinki’ye gelmeye başlar. Bu sayede devlet
yönetiminde yer alan İsveçli devlet adamlarının sayıları azalır ve yerlerine
Finlandiyalı devlet adamları gelir. Snellman bu aşamada da devreye girer ve
devlet adamlarına vatandaşların adalet duygusu güçlü bireyler olarak
yaşayabilmeleri için destek olmaları gerektiğini öğütler ve adalet konusunda
devlet adamlarından yardım talep eder.

 

Snellman askeri eğitime de büyük önem
gösterir ve ordu içerisinde çeşitli eğitimler verir. Finlandiya’da yaşayan tüm
ailelerin oğullarını askere göndermelerini ister ve aileleri bu konuda
yönlendirir. Kışlalarda ise bilim, kültür ve daha birçok konuda askerleri
bilinçlendirerek ülkeleri için çok daha yararlı birer birey olmalarına imkân
verir.

 

Sonuç olarak Beyaz Zambaklar
Ülkesinde adlı eserde Snellman’ın halk üzerinde meydana getirdiği tüm bu küçük
değişimler sayesinde Finlandiya’nın yavaş yavaş kalkındığı ve gelişmiş ülkeler
arasında girmeyi başardığı görülür. Bir zamanların bataklıklar ve kayalıklar
ülkesi olan Finlandiya, Snellman ve çevresindeki bir grup aydın sayesinde artık
tarım yapılan ve ekonomisi ile refah düzeyi hızla gelişen bir ülke haline
dönüşür.”

Acaba
diyorum güzel Türkiye’miz de Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığındaki kalkınma
hızıyla ilerlemesini devam ettirseydi ülkemiz şimdi nerelerde olurdu?

 

Sağlıklı
kalın

Güvenilir Ve Öngörülebilir Olmamanın Maliyeti

Son on yılda Türkiye
Cumhuriyeti hem içeride ve hem de dışarıda güvenilir ve öngörülebilir
bir devlet olmaktan uzaklaştı.

İçeride vatandaşlar olarak
devletin en önemli kurumlarının bize doğru bilgi verdiğinden emin değiliz.
Devletin kurumlarının biz vatandaşlarına hukuk çerçevesinde, adil ve eşit
davranacağına, Anayasada teminat altına alınmış temel hak ve özgürlüklerimize
tecavüz etmeyeceğine dair güvenimiz yok.

Mesela devletin bütün
ekonomik ve sosyal politikalarının temeli olan istatistik verilerini toplayan,
değerlendiren ve kamuoyu ile paylaşan organı TÜİK’in (Türkiye İstatistik
Kurumunun) açıkladığı verilere inanan yok gibi.

Son olarak vatandaşa
yansıyan enflasyonu gösteren (TÜFE) Tüketici Fiyat Endeksini TÜİK
yüzde 19,9 olarak açıkladı. Buna karşılık Bağımsız ekonomistlerden
oluşan ENAG grubunun açıkladığı TÜFE yüzde 49,9 oldu. Yapılmış iki
çalışmanın arasında yüzde 30 fark olması bilimsel olarak kabul edilemez.

Vatandaşa sorsak
hissettiği enflasyon yüzde 50’nin de üzerinde.

İki araştırmadan inanılmaz
ve güvenilmez olanı maalesef TÜİK’e ait olan. Bunu bir gözlem olarak
söylemiyorum.

Çünkü TÜİK’e göre, Ekim
ayında üretici enflasyonu (ÜFE) yıllık yüzde 46,3 oldu. Yılbaşından bu
yana TÜİK’in açıkladığı ÜFE ile TÜFE oranları arasındaki fark kapanmadığı gibi
gittikçe açılıyor. Üretici fiyat endeksindeki yıllık artışla tüketici fiyat
endeksindeki artış arasındaki makasın yüzde 26’ya yükseldiği görülüyor. Dünyada
ÜFE ile TÜFE farkı bu kadar olan başka ülke yok.

Üreticiler,
maliyetlerindeki artışları bazen kısa bir süre için satış fiyatlarına
yansıtamayabilir. Üreticiler en fazla yüzde 3 mertebesinde bir farka ve en
fazla birkaç ay boyunca katlanabilir. 
Ancak aylar boyunca maliyetlerindeki artışın yüzde 26’sını üstlenen
üreticilerin ayakta kalması mümkün değildir.

Bu bakımdan gerçek
enflasyonun yüzde 45-50 mertebesinde olması daha kabul edilebilir bir sonuçtur.

Bu arada devlet
yıllık vergi ve ceza artışlarında kullandığı yeniden değerleme oranını 2022
yılın için yüzde 36,2 olarak belirledi.
Sadece bu sonuç bile TÜİK’in yüzde
19,9 olarak açıkladığı enflasyonun yanlış olduğunu ispat ediyor.

Devletin diğer kurumları
bu rakamlar üzerinden bütün hesaplarını ve planlamalarını yapacak. Mesela maaş
artışları bu orana göre yapılacak. Yanlış rakamlar ve yanlış planlamaların
ülkemize ağır bir maliyeti olacak.

Bizler vatandaş olarak
devletin en önemli kurumlarından birinin bize yanlış bilgi verdiğini düşünüyoruz.
Bu verilere göre geleceğimizi doğru planlayamamamızın da hem bizlere ve hem de
devletimize bir maliyeti olacak.

*********************************

Dış Politikada
Öngörülebilir Ve Güvenilir Olmak

Türkiye dış politikada
inanılmaz savrulmalar yaşıyor. Çok kısa aralıklarla birbirine zıt açıklamalar
veya eylemler içinde öngörülemez bir devlet imajı veriyoruz.

Mesela Rusya’dan aldığımız,
ama ambalajını açamadan depoda sakladığımız, S-400’lere 2,5 milyar dolar
yatırdık. Öbür taraftan ABD’ye 1,4 milyar dolar ödediğimiz ve proje ortağı
olduğumuz
son teknolojili F-35 savaş uçaklarını alamıyoruz, projeden
dışlandık.

F-35’leri alamayınca,
ödenen paramızı geri almak veya bunun yerine elimizdeki eski model F-16
uçaklarımızın modernizasyonunu ve yenilerle takviyesini istiyoruz.

ABD’yi düne
kadar düşman
ilan eden AKP yönetici ve
yandaşları “Erdoğan ile Biden bir görüşme yaptı” diye sevinçle dostluk çığlıkları
atıyor.

Dışişleri
Bakanımız
Suriye’de askerlerimizi bombalayan Rusya’yı
“stratejik müttefik” ilan etti.
Arkasından Rus mevkidaşı Lavrov “stratejik
müttefik değiliz”
diyebildi.

Atatürk
“yurtta barış, dünyada barış” ilkeli dış politikası
ile öngörülebilir ve güvenilir bir devlet olmayı başardı.
Bu kanaat birçok dış politika konusunun mesele haline gelmeden çözülmesine
zemin hazırladı.

AKP öncesi bütün
hükümetlerin uyguladığı bu politika Hatay’ın ilhakı ile Kıbrıs’a
müdahalemiz ve KKTC’nin kurulması gibi zaferlerimize de meşruiyet
sağlamıştı.

Günümüzde ise yarın ne
şekilde davranacağımızı ne biz ve ne de muhatap devletler öngörebiliyor. Böyle
olunca hiçbir devletle uzun vadeli stratejik iş birliği ve dostluk ilişkisi
içinde olamıyoruz. Dostlarımız azalıyor, düşmanlarımız çoğalıyor.

*********************************

Erdoğan’ın
Sağlığı

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip
Erdoğan’ın sağlık durumu dünya sosyal medyalarında en çok konuşulan (TT= trend
topic) bir konu oldu.

Önce dünya liderlerinin katıldığı
Roma’daki uluslararası toplantılar ve sonrasında Erdoğan’ın hasta ve yorgun
olduğunu gösteren görüntüler dikkat çekti. Erdoğan buradan yine dünya
liderlerinin katılacağı Glasgow’daki toplantılara gitmekten son anda vazgeçti.
Bir de AKP grup toplantısı iptal edilince sosyal medyada “Erdoğan öldü mü?”
diye kıyamet koptu.

Erdoğan’ın sağlığı hakkında kamuoyunun
bilgilendirilmesi için şeffaf ve güvenilir bir mekanizma
oluşturulmadığından dedikodular durmadı.

Saray bürokrasisinin ve AKP yandaşlarının,
panik içinde, Erdoğan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gittiği uçağa biniş ve iniş
görüntülerini paylaşması sorunu çözmedi. Paylaşılan görüntüler maalesef Erdoğan’ın
hasta ve yorgun olduğu
haberlerini doğrulayıcı nitelikte idi.

****

Bir devlet başkanının veya başbakanın sağlığı
bütün toplumu ilgilendirir.

Erdoğan, 2002’de “hasta olan Başbakan Ecevit’in ciddi
şekilde rahatsız olduğunun açıkça anlaşıldığını, bu görevi yerine
getiremeyeceğini”
ileri sürmüştü. Erdoğan bu sebeple “Ecevit’in derhal istifa
etmesini ve acilen seçime gidilmesini”
istemişti.

Erdoğan’ın görevini yapabilecek bir
sağlık hali içinde olması
ülkemizin sağlığı için şarttır. Tek adam
yetkileri ile donanmış, tek imzası ile ülkenin kaderini etkileyebilecek anlaşmalar
yapabilecek bir devlet ve siyaset adamının sağlık durumu çok çok önemlidir. Böyle
bir liderin sağlığı dedikodu malzemesi olmamalıdır.

Devlet güvenilir olmalı, açık ve şeffaf
bir şekilde düzenli olarak Cumhurbaşkanımızın sağlığı hakkında bilgilendirme
yapmalıdır.

Günlük Yaşamda Elekromanyetik Radyasyon Maruziyeti, Sağlığa Etkileri Ve Korunma Yöntemleri

Yaşadığımız çağda, en çok korktuğumuz
çoğu hastalığın ortak nedeni olan radyasyon
maruziyeti
malesef yeterince bilinmemekte. Tüm kanserler, Alzheimer,
genetik sendromlar, otizm, otoimmün hastalıklar ve hatta şizofreninin
nedenlerini araştırdığımızda radyasyon etkeni ile karşılaşıyoruz. Sağlık
alanında teknoloji son hızla ilerlerken, teknolojinin sağlığımızdan
götürdüklerini de konuşmak gerekir.

Radyasyon;
hepimizin bildiği teşhis ve tedavi amaçlı uygulanan, yüksek frekanslı
ışınlardır. İnsanlar bu tip radyasyona ömürlerinde birkaç kez maruz kalır.
Fakat ‘elektromanyetik radyasyon’
dediğimiz düşük frekanslı, gözle görülmeyen bu enerji alanlarının en büyük
riski evde, okulda, arabada, iş yerinde ve hatta uyurken bile mütemadiyen maruz
kalınmasıdır. Çevremizde yüksek akım taşıyan tüm kablolar, uydu antenleri,
verici istasyonları ve günlük yaşamda kullandığımız akımla (Elektrikle, şarjla,
pille, bluetooth) çalışan tüm cihazlar çeşitli düzeylerde elektromanyetik
radyasyon yayarlar.

 

Ülkemizde ve nerdeyse tüm dünya
ülkelerinde; okullarda, kütüphanelerde, evlerde kullanılan wifi ve cep telefonu,
bluetooth radyasyonunda taşıyıcı eşik frekans olarak 2,4GHz kullanıldığı
biliniyor. Yapılan çalışmalarda 2,4GHz
ve üstü
frekanslarda su moleküllerinin kendi etrafında dönerek ayrışmaya başladığının tespit
edilmesiyle  % 60’ı sudan oluşan insan
vücudu için bu frekansın oluşturacağı hücresel
hasarlar
oldukça önemlidir. 

Söz konusu radyasyon; hücre içi
kalsiyumu arttırarak serbest radikal oluşturur ve bu da hücrede oksidatif hasar
meydana getirir. Oksitlenmek hücrenin paslanması, yaşlanması, inflamasyon denilen kaos ortamının oluşması anlamına gelir. Bağışıklık gibi muhteşem yaratılmış bir sistemin
çalışma mekanizması gayet basittir; kaosa neden olan etkeni yok etmek! Bu bir
virüs ise, bakteriyse, toksin ise ya da başıbozuk üremeye başlayan bir kanser
hücresiyse etkeni tanır ve mücadele eder. Fakat bu etken bir radyasyonsa bağışıklık
bu konuda şaşırır, saldıracak etkeni
bulamaz ve bu şok hali devam ettiğinde ‘antijen’
denilen düşman tanıma sistemi
şaşırarak kendi hücrelerine saldırabilir. Böylece otoimünite denilen;  MS, ALS, SMA, Romatoid Artrit gibi net bir
tedavisi olmayan pek çok hastalık oluşabilir.

Güncel çalışmaların sonucunda kanserlerin, genetik sendromların, otizmin, otoimmün
hastalıkların, diyabetin ve hatta şizofreninin bile radyasyonla ilişkisinin
kanıtlandığını görmekteyiz. Bu nedenle, özellikle hücre bölünme hızı yüksek olan bebeklerin ve büyüme gelişim
aşamasındaki çocukların mümkün olduğu kadar radyasyondan uzak tutulması önemlidir. Günlük yaşamda elektromanyetik ölçüm
değeri en yüksek bulgulanan baz istasyonları, wifi yönlendiriciler, cep
telefonları, bluetooth kulaklık ve saatler, mikrodalga fırınlar, bebek
telsizleri, bilgisayar ve tabletler, tasarruflu ampüller, saç kurutma
makineleri, kumanda ve elektronik cihazlar şeklindedir.

Korunma tedbirlerine bakacak olursak
özellikle gebe kadınları, bebek ve çocukları korumak önceliğimiz olmalı. Uzaklaştıkça
yoğunluğunun azaldığını bildiğimiz bu dalgalardan korunmak için cihaza mesafe
oluşturmak, bir fırın ya da buzdolabının başında beklememek, ortamda birkaç cep
telefonu varsa uzak mesafelere taşımak, cep telefonlarını kablolu kulaklık ya
da hoparlörde kullanmak veya aradığımız kişi telefonu yanıtlayana kadar
bekleyip yanıt alındığında kulak hizasında tutmak küçük ama etkili
tedbirlerdendir. Gece uyuduğumuz odada; elektriğe bağlı tüm cihazları akımdan
kapatmak, wifi’ı mutlaka kapatmak, cep telefonlarını uçak moduna almak ve
mümkünse odada bulundurmamak, bluetooth saat ve kulaklıkları kullanmaktan
kaçınmak; özellikle çocukların kullanımına engel olmak mental sağlıkları
açısından önemlidir. Tasarruflu gaz-civa
içerikli, radyasyon yayan led ampüller yerine klasik ampülleri tercih
etmek, en azından çocuk odasında ya da çalışma lambalarında kullanmamak
gerekir. Toplu ortamlarda örneğin eğitim alanında cep telefonlarının ders
süresince uçak moduna alınması; gerek öğrenciler gerekse eğitimciyi korumak
adına alınacak tedbirlerden olabilir. Kontrolümüz haricinde bulunan koşullarda;
baz istasyonu yakınında, çalışma ve
eğitim alanlarında, toplu taşıma araçlarında ya da mecbur bulunduğumuz
koşullarda da koruma bariyerleri
kullanılabilir. Bunlar özellikle yabancı alışveriş sitelerinde revaçta olan ‘EMF protection’ adıyla arayabileceğimiz
aksesuar, ekran koruyucu, telefon kılıfı, çanta ya da kıyafet şeklinde dizayn edilmiş
koruyuculardır.

Her kız bebek, rahminde belli sayıda
yumurta ile doğar ve nesli o hücrelerle devam eder. O yüzden kadınların ve
hatta kız çocuklarının, kromozom kırıkları açısından karın bölgelerini
korumaları, gelecek neslin sağlığına
yön verecek kıymettedir. Ve benzeri şekilde erkeklerin cep telefonları
ceplerinde taşıması, direkt üreme hücrelerini yani neslini hedef alan riski
oluşturur. Son olarak bebeklerde çok sık kullanılan, ebeveynlerin konforunu
sağlarken minicik bedenleri radyasyona teslim eden bebek telsizleri net bir şekilde kesinlikle kullanılmamalıdır!
Yapılan ölçümlerde bebek beşiğine 1
metre
mesafedeki telsizin elektromanyetik kuvveti ile baz istasyonuna 150 metre mesafedeki radyasyonu eşit düzeyde tespit edilmiştir. Unutulmamalıdır ki; kullandığımız herhangi
bir elektrikli cihaz, yaşamınızı kolaylaştırıyorsa, karşılığında da büyük olasılıkla sağlığımızdan
bir şeyler götürüyordur. Sağlıkla kalınız.

Çocuk Eğitiminde Sevginin Yeri

Eğitim,
hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun
beslenmeye alıştırılması, denilebilir ki, in­san neslinin eğitimle tanıştığı
ilk somut anlardır. Annenin güler yüzü, sevgi öpücükleri, konuşup okşaması,
sevgi göndermeleri bu eğitimin devam eden parçalarıdır.

 

Ailede
sevgi, çocuğu yalnız öpmelerin, okşamaların sayısıy­la ölçülecek bir duygu
değildir. Onu açığa vurmanın çok çeşitli yollan vardır. Bir sıcak bakış, tatlı
gülüş, bir şefkatli dokunuş, bir hediye veya bir ödül binlerce sevgi
sözcüklerinden daha et­kili olabilir. Sevgi ve övgüyle gelişen çocuk başarıya
zevkle ve hızla koşar. Yeter ki aile çocuğunu sevmesini ve sevdirmesini
bilebilsin.

 

Eğitim
uygulamalarımızı etkileyen yanlış görüşlerden biri de “çocuğunu beşikte sev”
sözüdür. Hâlbuki bugün anlaşılmış­tır ki, çocuğun psikolojik yapısı sevgi
ortamında gelişmektedir. Bunun için bugünün bilim adamları “çocuğunuzu
seviniz ve sev­diğinizi de gösteriniz”
önerisini yapmaktadırlar.

 

Hemen her
anne baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi
anlayışları çerçevesinde bir eğitime dönüştürmeye çalışır. Ancak sevgi
anlayışları ve sevgiyi göster­me biçimleri aileden aileye değiştiği gibi,
eğitimde disiplin uy­gulama metotları da farklılaşmaktadır. Bazı anne babalar
sevgi cimrisi olurken bazıları da çocukların kelebekleri ve civcivleri severken
öldürdüğü gibi yavrularını severek öldürmektedir.

 

Anne babalar
çocuklarının ilk öğretmenidirler ve bu rollerini de ömür boyu sürdürürler. Anne
baba, çocuğunun okulda kar­şılanamayan ihtiyaçlarını karşılayarak eğitim
öğretim sürecini tamamlayıcı rol üstlenir.

 

Eğitimin en
iyi gerçekleştirileceği yer ailedir. İnsanlar, te­mel değerlerini yeni
nesillere aile aracılığı ile aktarır. Birey ilk dini ve ahlaki bilgi ve
tutumları ailesinden öğrenir. Çocuğun eğitimi her şeyden önce temel ruhi
ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır.

 

Sağlam bir
kişiliğin temel taşlarından olan sevgi, şefkat ve güven duygusu ancak sıcak bir
aile ortamında yaşanarak kaza­nılır. Sevgi, şefkat ve ilgi yönünden fakir
ailelerde çocuklar ruh sağlığı açısından sağlam bir kişilik kazanamazlar.

 

 Bireyi hayat boyu yönlendirecek en etkili ve kalıcı
eğitim aileden alınır. Ailedeki ilişkilerin sağlıklı olması başarıyı artırır.
Çocuk karakterinin temelleri 3 yaşına kadarki dönemde atılır ki bu dönem
çocuğun ailesine en fazla bağımlı olduğu dönemdir.

 

 “Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi
öğretme­li ve sevgiyle yapılmalıdır.” Çocuklar için sevgi çok önemlidir.
Çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle bü­yür ve sevgiyle
eğitilirler. Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi
yaşamaya çalışır. Sevgi, çocuktaki yöneliş­lerin geliştirilmesini sağlayan
kaynak durumundadır.

“Bu yüzden
eğitimin ana hedeflerinden birisi de sevgiyi öğretmek olmalıdır.”

Çocuğun
yetişmesinde rol alan üç öğe vardır: sevgi, eğitim ve özgürlük. Bu üç
öğe bir arada olduğu zaman çocuğun kişiliği istenilen şekilde gelişir. Bu üç
öğenin oluşturduğu temele oturmamış bir eğitim amacına tam olarak ulaşamaz.

 

Eğitim sevgi
ile birleştiği zaman çocuğun yetenekleri en iyi biçimde işlenir, çocuk güven
duygusu kazanır, toplumla uyumlu bir birey olur. Çocuk eğitiminde özgürlük de
önemli bir yer tut­maktadır. Özgürlüğe yer vermeyen eğitim kişiyi bağımlı
kılar, ilişkilerini sınırlar, topluma açılmasını engeller. Özgürlük olma­dan
uygulanan eğitim kalıpçı ve tutucudur, denemeye ve araş­tırmaya imkân tanımaz.
“Özgürlüğün olmadığı yerde sevgi de eğitim de güdük kalır.

 

 Sevgi, eğitimde yararlanılması gereken önemli
bir husustur. Sevgisiz eğitim düşünülemez. Temelinde sevgi olmayan eğitim
başarıya ulaşamaz. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur.

 

Eğiticiler
öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitme­lidirler. Gönül kapılarını
onlara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi
bahçelerinden istedik­leri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.

 

İnsan
yaşamında hayati önem taşıyan sevginin, insan ye­tiştirme amacı olan eğitimde
de egemen kılınmasından neden kaçınılır? Sevginin bulunmadığı eğitim
ortamlarında, “korku, endişe, sıkıntı” gibi psikolojik semptomlara eşlik
eden “neşesiz, sevimsiz, verimsiz” bir eğitimden söz
edilebilir. Sevginin ege­men olduğu ortamlarda ise, “neşeli, esprili, canlı, güven
veren”
; daha kolay, daha etkili öğrenmeleri mümkün kılan
öğrenmeler gerçekleşebilir.

 

Aslında başarı
erdem ve mutluluk
eğitimin insanlara ka­zandıracağı temel ölçülerdir.
Bunların gerçekleşmesinde insanın kendini tanıması ve çevresine sevgi ile
yaklaşması esastır. Bu anlayışla insanlarla ilişkiler kuran bir kimse, “endişe,
korku ve karamsarlıktan” uzak olur. Hayatı, “zevkli, ümitli ve iyimserlik­lerle”
dolu bir yaşayış
olarak sürdürebilir. O halde eğitim ça­lışmalarında bu imkânı çok iyi
değerlendirmek gereklidir.

            Sevgiyle kalın…

Konudan Konuya (20)

     Bazen yazan, bazen
yazılan önemlidir.

     Yazana bakarak
esere bakmamak olmaz.

     Yazılana bakarak,
yazana cephe alınmaz.    

     Fırıncıyı
beğenmeyen, ekmek almaktan vazgeçmeli midir?

     “Huz ma safa, da’
ma keder.”

     Yani “Her şeyin
iyisini al, kötüsünü bırak.” düstur ve prensip olmalı.

x

     “Ummadığın taş,
baş yarar!” sözünü unutmayalım.

x

     Bir söz için: –
Kim söylemiş?

                         
– Kime söylemiş?

                         
– Niçin söylemiş?

                         
– Ne makamda söylemiş?

     Gibi soruların
cevap ve yanıtlarına bakmak lâzım. Onları nazarı itibara almak gerek.

x

   “Türkçe öğrenen Almanların sayıları gittikçe
artıyor!” muş.

     Desenize Almanlar
hakkında “Bahtiyar Alman milleti.” diyen zâtın; bu söz ve hüküm hakkındaki
tespit ve öngörüsü gerçekleşmek üzere. Demek ki, Almanya İslâma hamile / gebe!

x

     “Amaç, araçları
meşru kılar!” diyor menfî Batı!

     İşte Makyavelizm
budur! İslâmî görüşün tam zıddı.

     Oysa dâvâ da hak
olmalı, usûl ve metot da. Bâtıl metotla Hak’a hizmet olmaz ve olmamalı.

     Halkımız bunu çok
veciz bir şekilde ifade etmiştir: “Kem âletle, kemâlât olmaz.”

     Nitekim, usta bir
marangoz; kör bir keserle, iyi bir şey yapamaz. Ustalığını gösteremez.

   x

     Elektrikler
kesilince, âletler çalışmaz. Ampuller söner, ışık vermez.

     Çünkü âlet ve
ampul; elektriğin kaynağı değil, zuhur ettiği, yansıdığı, göründüğü yer;
elektriğin zuhur ettiği ekrandır. Evet ekran; kaynak değil, mazhardır. Tıpkı
sinema perdesinin, oynatılacak filme sahne, ekran, mazhar / zuhur ettiği mekân
olması gibi.

     İşte beden de,
ruhun kaynağı değil; zuhur ettiği, göründüğü ekran, mekân ve ruhun aynasıdır.

     Nasıl ki, aynada
görünen aynadan kaynaklanmıyor. Sadece onda görünüyor, onda yansıyor.

     Yani beden; ruha
ekranlık vazife ve görevini yapıyor.

 x

     Ölüm ile bedenden
ayrılan ruh ölmüyor. Bir nevî / bir çeşit bekaya mazhar oluyor. Kendini başka
bir mekânda buluyor.

     Öğretmen; kara
tahtaya ihtiyaç duyduğu gibi, ruh da beden denen kara tahtaya muhtaç.

  x

     Manânın da
görünmek için, Yûnus’un “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” demesi gibi
harf, kelime ve cümlelere bürünmesi gerekiyor. Yani yazılması icap ediyor. Mâna
ve anlamlar yazı olarak tezahür ediyor, kendini gösteriyor. Yani harfler;
mânanın kendisi değil, tezahür ve zuhur ettiği yer ve ekran oluyorlar. Yoksa
kelimeler; ruh hükmünde olan mânanın kendisi değil, sadece bedenidirler.

 x

   “Vücut (Varlık),
Âlem-i Cismanîde Münhasır (Madde Âleminden İbaret) Değil

 

     Vücudun (varlığın)
hasra gelmez (sınırlanamaz) muhtelif (farklı farklı) envaı (cins ve türleri),

     Münhasır olmaz
(kısıtlanamaz), sıkışmaz şu şahadet âleminde (görünen dünyada).

     Âlem-i cismanî
(Maddî âlem) bir tenteneli perde (arkasını gösteren dantel perde) gibi,

     Şulefeşan (ışık
saçan) gaybî (görünmeyen) avalim (âlemler, dünyalar) üzerinde.”

İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri

0

Eser, yayına
hazırlayıcısı Yahya Kemal Taştan’ın  ‘Takdim’
yazısı ile başlıyor (s:
7-11)
, Ömer Lütfi Barkan’ın mufassal hayat hikâyesi ile devam ediyor. (s: 12-100)

‘Osmanlı Devleti’nin Teşekkülü Meselesi’
başlıklı Birinci Bölümde Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği değerli âlimlerden
biri olan Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın
Osmanlı Devlet ile alâkalı değerlendirmesi son derece isabetlidir:

Osmanlı Devleti
kurulurken cereyan eden ve bizim için hakîkî mâhiyeti henüz karanlık kalan
hâdiseler arasında bir aşiretle bütün bir Bizans dünyasının mücâdelesini değil,
maddî ve mânevî kuvvetleriyle iki ayrı âlemin kucak kucağa gelerek karışması
nev’inden bir kaynaşışın alâmetlerini görmek lâzım gelir. Bu devir böyle büyük
bir karışma ve kaynaşma devridir. Bu devirde yalnız imparator âilesi ve
Rumların dini ve ismi değişmemiş, belki de neticeleri îtibâriyle cok daha
ehemmiyetli hâdiseler olmuş ve meselâ nüfus kütleleri büyük mikyasta yer
değiştirmiş; memleketlerin ırkî terekkübü ve nüfusun yayılış şekli değişmiştir.
Türkler yalnız işgal ordusu ve misyoner göndererek fethettikleri memleketi uzaktan
bir koloni gibi idâre etmemişler, alınlarının teri ve ellerinin emeğiyle bu
memleketi şenlendirmişler ve soylarının bereketiyle oraları kendilerine hakîkî
bir vatan yapmışlardır. Ancak bu sûretle anlaşılması lâzım gelen bir fetih
hareketini müteâkip uzun müddet iç içe ve bütün satıhlarıyla temâsa gelen iki
ayrı âlem arasındaki münâsebetlerin sonunda eğer bu âlemlerden biri diğerine
kendi dinini ve dilini kabul ettirmiş ve kurulan devlete bir İslâm ve Türk
devleti damgası vurulmuşsa, bu neticenin izahını ancak bu sûretle temas hâlinde
bulunan iki kütlenin hacimleri ve tevettürleri arasındaki farkta aramalıdır.
Gerçekten herhangi bir kültürün taşıyıcısı mevkiinde bulunan bir milletin bahse
mevzû kültürün ehemmiyeti ve yayılma sâhalarıyla mütenâsip bir kuvvet ve
hayâtiyeti hâiz bulunması icap eder. Bâzı ideallerin târihin muayyen
zamanlardaki muhitlerinde bir sedâ aksi bırakmaları ve kahramanlarını yaratarak
kütleleri peşlerinden sürüklemeleri için de birtakım şartlar vardır. Her
idealin kudret ve kıymeti, halletmek mecbûriyetinde bulunduğu meselelerin ve
târihî ânın büyüklüğüne ve harekete getirdiği kuvvetlerin mâhiyet ve ehemmiyetine
göre belirir. Şu hâlde Bizans Rumları arasında yeni bir din ve lisanı
yayabilmek kudretini gösteren Anadolu Türklerinin bu sâyede gerçekleşen geniş
bir kültür birliğine dayanan bir devlet kurabilmeleri için müsâit bir vaziyette
bulunmaları ve hizmetlerinde maddî ve mânevî büyük çapta kuvvetleri kullanmış
olmaları lâzım gelir.

Bu kuvvetler
nelerdir? Onları bulmak ve iş başında göstermek millî târihimizin
büyüklüklerini daha fazla meydana çıkarmak için yapılması gereken mühim
işlerden biri olacaktır. Kuruluş devrine hâkim olan bu nevi kuvvet tezâhürlerini
dînî, içtimâî ve iktisâdî muhtelif cephelerden tetkik etmek mümkündür. Fakat itiraf
edelim ki, bu nevi izah tarzları hakîkaten tatminkâr olabilmek için husûsî
mâhiyette birtakım delillere, arşiv vesikalarına ihtiyaç gösterirler. Elde
mevcut târihî kaynaklar bu hususta bize pek büyük yardımda bulunamamaktadır.
Bahis mevzûu olan devrin Anadolu târihi için ise, bu nevi vesikalar pek nâdir
olduğu gibi bu husustaki çalışmaların henüz pek yeni olduğu da hatırda
tutulmalıdır. Hakikatte biz burada ancak bir kalem tecrübesi yapıyoruz.

‘Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri’
başlıklı ikinci bölümde; Osmanlı Devleti’nin zenginliğinin ve toprağın tâbi
bulunduğu tasarruf şekilleri inceleniyor. Bu tarzdaki bir inceleme, ilk defa
Merhum Barkan tarafından gerçekleştirilmiştir. Sözünü ettiği nizamın
açıklamasını da sunuyor.

Üçüncü Bölüm:
‘İskân ve Kolonizasyon Metotları’
başlığı ile 135-145. sayfalar arasında yer alıyor. Fethedilen toprakların, ıkta
sistemiyle sevk ve iskân edilen ahaliye verilmesi, o dönemde hiçbir devletin
bilmediği bir uygulama idi. Belirtilmeli ki sevk ve iskân, ‘sürgün’ değildir. Sürgün hâdisesinde
Stalin’in Kırım ve Ahıska Türklerine yaptığı gibi, insanların ana-baba
ocağından, ata yurdundan, ‘zorla
gönderildiği
bölgede yaşayabilmek
için gerekli şartlar hazırlanmadan cezalandırmak maksadıyla
koparılması’ söz konusudur. Daha iyi
yaşama şartları hazırlanarak uygulanan yerleştirme sistemi ile insanlar, göçebe
hayatından kurtulur, sâhip ve ait olma duygusunu geliştirir, vatan sevgisini
güçlendirir.

Dördüncü Bölümde
Prof. Barkan’ın bir isâbetli teşhisi var: ‘Osmanlı
Devleti’nin kısa zamanda gelişmesini sağlayan etkenlerden biri, sevk ve iskân
edilenler için oluşturulan vakıflar ve kurulan zâviyelerdir
.’ (s: 147-337)

Zâviyelerin
lideri konumundaki Dervişler hem din adamı, hem sosyoloji ve psikoloji ilmine
vâkıf  kâmil insanlardı. Hepsi Ahmed
Yesevî’nin (1093-1166) geliştirdiği ideolojinin gönüllü öğreticileriydi. İsmi
sıkça zikredilenler: Ahî Evran (1171-1261), Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî:
(1207-1273), Şeyh Edebâli (1208-1326), Hacı Bektaş-ı Velî (1209-1271), Sarı
Saltuk (1231-1297), Yunus Emre (1238-1328), Gülbaba (?-1541) Hepsinin
üstlendiği özel görev, Anadolu ve Rumeli’yi Türkleştirmek, İslâmlaştırmak idi.

Beşinci
Bölümde, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ait Fuat Köprülü’nün Prof. Paul Wittek’in,
Velidi Togan’ın görüşleri ve Osmanlı Kroniklerinden elde edilen bilgiler
veriliyor.

Altıncı Bölümde.
Rumeli’nin iskânı, Yedinci Bölümde: Kolonizasyon plânı, Sekizinci Bölümde
Toprak Reformları ve son sayfalarda ‘Dizin’
yer alıyor.

Osmanlı
Devleti, bir insanlık mûcizesidir. Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini öğrenmek
isteyen yerli ve yabancı herkesin okuyup dersler alacağı eser, 14 X 21,5 santim
ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 580 sayfadır.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Ord. Prof. Dr.
ÖMER LÜTFİ BARKAN

     1902 yılında Edirne’de doğdu. İlk ve
orta tahsilini Edirne’de tamamladıktan sonra 1920’de bir yıl Orta Muallim
Mektebi’nde okudu. Üç yıl kadar Edirne’de ilkokul öğretmenliği yaptıktan
sonra 1923’te İstanbul’da Yüksek Muallim Mektebi’ne girdi, daha sonra
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1927’de gönderildiği Strasbourg
Üniversitesi Edebiyat ve Hukuk fakültelerinde ikinci lisansını tamamlayıp
yurda dönünce Eskişehir Lisesi felsefe öğretmenliğine tâyin edildi. 1933
yılında üniversite reformu sırasında doktora ve doçentlik tezi hazırlamadan
doğrudan Edebiyat Fakültesi Türk İnkılâp Târihi Kürsüsü doçentliğine
getirildi. 1937’de bu vazifesi de devam etmek üzere İktisat Fakültesi İktisat
Târihi ve İktisâdî Coğrafya Kürsüsü’ne nakledildi. Şubat 1939’da ‘Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Devrinde Toprak Meseleleri’
konulu tezini bitirerek doçentlik imtihanlarını başarı ile tamamladı. 1941
Şubatında profesörlüğe yükseltildi. 1950’de İktisat Târihi Kürsüsü başkanı
oldu; 1950-1952 yıllarında İktisat Fakültesi dekanlığı yaptı. 1955’te,
emekliliğine kadar müdürlüğünü yürüttüğü Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nü
kurdu. 1957 yılında ordinaryüs profesörlüğe yükseltildi.

     İktisat Fakültesi’ndeki derslerinin
yanında Edebiyat ve Fen fakültelerinin inkılâp târihi derslerini de yürüttüğü
gibi 1939’da Hayriye Lisesi’nde felsefe hocalığı, 1940’ta Yüksek Muallim
Mektebi’nde müzâkerecilik görevinde bulundu. Yine 1940’tan başlayarak Hukuk
Fakültesi’nde Türk hukuk târihi ve toprak hukuku, Edebiyat Fakültesi’nde
Türkiye teşkilât ve müesseseleri târihi; 1963-1972 yıllarında da İstanbul
Özel İktisâdî ve Ticârî İlimler Okulu’nda genel iktisat târihi dersleri
verdi. 1973’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. 23 Ağustos 1979’da vefat etti.

     Ömer Lutfi Barkan yurt içinde Türk Tarih
Kurumu (1940) ve Türk İnkılâb Tarihi Enstitüsü üyeliklerinden başka UNESCO
Türkiye Millî Komisyonu 5 ve 7. dönem genel kurul üyeliklerinde bulunmuş,
1955’te Strasbourg Üniversitesi tarafından kendisine ‘şeref doktoru’ pâyesi verilmiştir. Sırbistan İlimler Akademisi’ne
de üye seçilen Barkan, 1967-1973 arasındaki dönemde Milletlerarası
Şarkiyatçılar Birliği’ne bağlı Osmanlı ve Osmanlı Öncesi Tetkikleri Komitesi
başkanlığına getirilmiştir.

Eserleri:

     *Türkiye’de
Toprak Meselesi
(1980), *Osmanlı’da
Zirâî Ekonominin Hukûkî ve Malî Esasları
(1945), *İstanbul Vakıfları
Tahrîr Defteri (Ekrem Hakkı Ayverdi ile birlikte 1970), *Süleymaniye Cami ve
İmareti İnşaatı 2 Cilt (1972-1979).

     Kitap hacmindeki inceleme-araştırma makalelerinin
sayısı 150’den fazladır. Banların kitap hâlinde yayınlanması kararı alınmakla
birlikte henüz tamamlanamamıştır.

 

KUŞBAKIŞI:

EFENDİ BEY

Olaylar o kadar
çığırından çıkmıştı ki, bir insanın adı bile öldürülmesi için yeterli sebepti.
Ateş düştüğü yeri yakar ya, işte ülkenin her tarafı yangın yerine dönmüştü.

Efendi Bey
telaşlı… Nasıl olmasın ki? Yetişkin altı evlat ve her biri ayrı telden
çalıyor. Kiminin ismi sağcıların esame listesinde, kimininki solcuların. Anarşi
olaylarından ailesi ziyâdesiyle etkilenmiş, ülkedeki kardeş kavgası ailesine de
sirâyet etmiştir. Öyle ki çocukları siyâsî fikirleri yüzünden birbirleriyle
kavgalı ve hatta küskündürler. En küçük iki oğlu Tuna ve Şahin hâriç hepsi
kendi yolunu çizmiş ve aileden kopmuşlardır. En büyük korkusu onların da bir
gün ağabeyleri gibi elinin altından kayıp gitmeleridir. Nitekim korktuğu başına
gelir ve Tuna işlediği garip bir cinayetten dolayı gözaltına alınır. Ardından
Şahin akıllara durgunluk veren bir iş yapar. Efendi Bey’in artık insan içine
çıkmaya yüzü kalmamıştır. Böylece ailenin hayatı hepten yanlışlıklara ve
kavgalara bürünür.

Ve bir sabah… 12
Eylül 1980 Cuma günü… Radyo ve televizyonlarda darbe bildirisi okunuyor.
Efendi Bey, küs olan evlâtlarını barıştırmayı, bir araya getirmeyi hayal
ederken bir oğlu kayıplara karışmıştır. Tuna, bilinmeyen bir yolculuğa
çıkmıştır. Kendisinden en ufak bir haber alınamayan Tuna ve bu süreçte
yaşananların, 80 öncesi anarşinin ve 12 Eylül askerî darbesinin aileye
yaşattığı acıların anlatıldığı Efendi Bey, eşi, çocukları ve torunları
arasındaki çok bilinmeyenli bir denklemin tahlilidir.

Efendi Bey
romanında, Türkiye’nin yakın târihi anlatılıyor. Roman, 1980 Darbesi’nin arka
planında yaşanmış olayları âdeta bir dürbünle okuyucuya yakınlaştırıyor.

Mesut Turan’ın yazdığı roman 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 384 sayfadır.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8
Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ TÂRİHİ

Türklerin en eski
yurtlarından biri olan Doğu Türkistan aynı zamanda Türk kültürünün de en eski
ve en zengin bölgelerinden biridir. Bu önemine rağmen Doğu Türkistan, maalesef
Türk târih araştırmalarında lâyık olduğu yeri alamamıştır. Bunda şüphesiz
yeterli sayıda ve kalitede uzman yetişmemiş olmasının da büyük payı vardır. Bu
bakımdan, Doğu Türkistan târihi üzerine yapılmış olan bu çalışma, büyük önem
taşımakta ve ciddî bir boşluk doldurmaktadır.

Bu çalışmanın birinci
cildinde başlangıçtan on yedinci asra kadar hâdiseler ana hatlarıyla verilmiş,
on yedinci asırdan on dokuzuncu asra kadar ise mümkün olduğu kadar tafsilatlı
olarak ele alınmıştır. İkinci cilt ise tamamen on dokuzuncu asra ayrılmıştır.
Eserde, Çin’in devletlerarası hukuku çiğneyerek Doğu Türkistan’ı nasıl işgal
ettiği, uyguladığı sömürge idâresini nasıl bir baskı rejimine çevirdiği de
belgelerle gözler önüne serilmektedir.

Prof. Dr. Mehmet
Saray’ın telif ettiği 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki eser 328 sayfadır.

BOĞAZİÇİ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44
Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76

Belgegeçer: 0.212-526 09 77 e-posta:
boqazici@bogaziciyayinlari.com //
www.bogaziciyayinlari.com.tr

 

MAKALELER

Hüseyin Nihal Atsız,
bir döneme damga vuran, eserleri ve fikirleri hâlâ geçerliliğini koruyan, dil,
târih ve edebiyat alanında günümüze ışık tutan yaklaşımların sâhibi güçlü bir
fikir adamıdır. Geniş kütleleri etkileyen Atsız’ın hayat felsefesinin çıkış noktasını
ve çalışma alanını ise Türk’e ait olan her şey oluşturmuştur. ‘Makaleler‘, isimli eserin muhtevâsını
oluşturan yazılar farklı dergilerde ve târihlerde yayımlanmış farklı konu
başlıklarından oluşuyor. Târihe ve onun kalem mücâdelesine ait olan bu eser
yazarın kendi ifâdesiyle: ‘Türkçülüğün
türlü konularını ilgilendiren
‘ fikir yazılarını içerir. Türk dili, Türk
Edebiyatı ve Türk kültürü açısından özellikli bir önemi olan bu eser 12,5 X
19,5 santim ölçülerinde 472 sayfadır.

Sâdece yazıldığı
dönem için değil, daha çok yarınlar için kaleme alınmış makaleleri ihtiva eden
kitap, önemi ile birlikte tâzeliğini de korumaktadır.

İRFAN
YAYINCILIK:

 Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 42
Kat: 3 Cağaioğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518 38 66

Belgegeçer: 0 212-516 32 54. E-posta:
irfanyay@qmail.com www.infanyayinevi.com

                                                                                                                                                

KISA
KISA… KISA KISA…

1-ŞİİRLİ
YASTIK:
Sunay
Akın / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

 2-MECBÛRİYET VE HASSASİYET: Dag Solstad
/ Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

 3-HESAP LÜTFEN Vedat Milor ile Söyleşi:
Nurhan Kaya / Kronik Kitap.

 4-TOPRAKYİYEN: Dolores Yeyes – Saliha
Nilüfer / Can Yayınları.

 5-PANDEMİ ZAYİATI: Pınar Öğünç /
İletişim Yayınları.

 

DERKENAR:

‘Koloni’ kelimesinin lügat mânâsı;
1-Sömürge, müstemleke 2-Bir memleketteki göçmen topluluğu ve bu topluluğun
yerleşmiş olduğu yer, şehir veya bölge, 3-Bir ülkedeki küçük bir grup olan
yabancılar topluluğu demektir.. Bu durumda ‘Kolonizatör’
de, bir ülkede yaşayan ahalinin bir bölümü için yabancı bir ülkeden şu veya bu
şekilde toprak, yer, şehir veya bölge almak demek oluyor. Merhum Ord. Prof. Dr.
Ömer Lütfi Barkan’ın eserinden anlaşılan mânâ bu değildir. O; ‘fethedilen toprakların Türkleşmesi ve
Müslümanlaşması için çalışan mutasavvıflar’
dan söz etmektedir. Kitap adının
açıklamasında kullanılan ‘istilâ’
kelimesi ile sayfalarda geçen  ‘Osmanlı İmparatorluğu’
isimlendirilmesinin ise zuhûl eseri olduğun düşünülmelidir. 

‘İstilâ’ kelimesinin; ‘Bir yeri kuvvet kullanarak ele geçirmek;
hükmü altına almak, kaplamak-yayılmak’
mânâları olduğu gibi, ‘zorbalıkla ve haksız olarak el koyma’
mânâsı da vardır. Osmanlı’nın yaptığı, bunlardan hiçbiri değildir. ‘Fetih’tir. Fetih, İslâmî bir kavramdır
ve şartları İslâmî hükümler olarak belirlenmiştir. Osmanlı devleti de, bu
hükümlere dâimâ harfiyyen riâyet etmiştir. İstilâ söz konusu değildir. İstilâ kelimesine
en doğru örnek olarak, günümüzde İsrâil’in Filistin topraklarını gasp etmesi
gösterilebilir.

‘Osmanlı İmparatorluğu’ isimlendirmesine
gelince: Osmanlı kayıtlarında devletin adı; ‘Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’dir. (Âliye ve Osmaniye değil) ‘İmparatorluk’ kelimesi asla
kullanılmamıştır. Osmanlı pâdişahları da hiçbir zaman ve aslâ ‘imparator’ unvânını kullanmamıştır. ‘Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ eski ve
ağdalı bir terkip olduğu için kullanılmak istenmiyorsa, ‘Osmanlı Devleti’ veya ‘Osmanlı
Cihan Devleti
’ denilebilir.

Türkistan’dan Kilis’e; Bir Uygur Tazebay Öyküsü

“O’ndan geldik O’na
dönüyoruz.” Bu inancımızın gereği. Prof Uygur Tazebay Ağabeyimiz (1934-2021) de
87 yaşında ruhunu yaradanına teslim ederek hakka yürüdü. Sosyal medya haberi
hemen dünyanın dört bir yanına ulaştırdı. Doğu Türkistan amaçlı sivil toplum ve
yazılı, sözlü ve görsel basın kuruluşları da başta Amerika ve Avrupa olmak
üzere Prof. Uygur Tazebay’ın vefatı haberine geniş yer verdi, röportajlar
yayınladı.

 

Tabut Üzerinde Gökbayrak

İstanbul’da aziz dostum, Doğu
Türkistanlı Hamit Göktürk bana ortak hemşerimiz hem Türkistanlı (Hoten ve
Turfan), hem de Kilisli Uygur Tazebay için baş sağlığı dilerken, ABD ve
Avrupa’da yaşayan Doğu Türkistanlılar arasında haberin hızla yayıldığını,
dualar edildiğini, Ankara’da ise Doğu Türkistanlıların akın akın cenaze
töreninin yapılacağı Bilkent Doğramacızade Ali Paşa Camii’ne gittiklerini, tabutun
üzerine bir Doğu Türkistan bayrağı olan gök bayrağı serdiklerini anlattı. Dünya
Uygur Kurultayı Vakfı üyelerinin de kocaman bir çelenkle cemaate iştirak ederek
duaya durduklarına işaret etti.

Prof Uygur Tazebay Türk
Dünyasındaki mağdur ve mazlum halkımızın ve özellikle gençlerimizle
mültecilerimizin hep yanında yer aldı. Hamit Göktürk dostumun anlattıklarını
biliyordum ama, bir kez daha gururlandım Prof. Uygur Tazebay Ağabey ile. Hamit
Göktürk’ün tespiti dünkü Uygur Tazebay ile bugün aynı makamda olanların
durumuna kıyas imkânı verdi. Üstelik bunların çoğu da dini eğitim aymış teolog
akademisyenlerden oluşuyor. Çin’in soykırım uyguladığı Doğu Türkistan halkının
uğradığı mezalim karşısında sus pus olanlardan ötürü vay halimize.

 

Türk Dünyasına Gönlünü Ve Yönünü Çeviren Aydın

Hamit Göktürk Anlattı;

-Rahmetli General Rıza Pekin
Paşa ile Uygur Tazebay Ankara’da hep görüşürlerdi. Söz konusu yıllarda Doğu
Türkistanlı öğrencilerin üniversitelere yerleşmesi, diplomalarının denkliği,
yüksek öğrenim ile diğer işlemlere yardım ve hizmette bulunması bizleri
yüreklendiriyor ve duamıza ortak ediyorduk Uygur Bey’i. Özellikle başta
Kayseri’ye yerleşen Türkistanlılar kendisini hep minnet ve şükranla yad
ederler. Doğu Türkistan Türklüğüne çok hizmeti oldu. Nurlarda uyusun.

 

Laf lafı açınca Uygur
Tazebay’ın, bakanlarımızdan Hasan Celal Güzel ve Gaziantep Büyükşehir Belediye
eski Başkanlarından Dr. Asım Güzelbey’in çok yakın akraba olduklarını anlattım.
O zaman Hamit Göktürk Hasan Celal Güzel’e dua ederek şöyle dedi;

-Doğu Türkistan’da hacc’a
gitmek isteyenler Türkiye üzerinden bu ibadet seyahatini gerçekleştirirlerdi.
İmkânları da fazla değildi. Yanlarında getirdikleri ipekli kumaşları satarak
bir gelir girdisi sağlarlardı. Ama gümrükten geçirebilirlerse. İşte bu sorunu
rahmetli Hasan Celal Güzel halletti. Gümrükler Genel Müdürlüğüne telefon
açarak, kolaylık gösterilmesini sağladı. Uygur Bey de Hasan Celal Bey de nurlar
içinde uyusun.

 

Âlimler Sülalesi

Uygur Bey bir kahraman Türk
milliyetçisi idi. Hukuku ve ahlakı önemserdi. Hep insanımızdan yana tavır
koyardı. Ben kendisini Ankara’da tanıdım (1977). Sağlık Bakanlığında Dış
Münasebetler Daire Başkanıydı. Ancak hayata ziraat teknisyeni olarak
Gaziantep’te başlamıştı (1955). Bazı politikacılar kendilerine rakip olabilir
diye bu hususu çok istismar ettiler. TOBB’a girdiğinde (1980) dostluğumuz daha
da arttı. Sonra YÖK’e transfer oldu (1982) ve Yüksek Öğrenim Kurumu Başkan
Vekilliğine kadar yükseldi, 14 yıl gençliğimize ve üniversite eğitimimize
hizmet etti.

 Kilis’te maruf Şıh Efendi’nin torunu idi. Aile
Türkistan’ın köklü ailelerinden Tümenbaylere boyundandı. Aile 1750 yılında
Hoten’den Turfan’a göç etti. 1800 yılında ise Anadolu’ya geçtiler.  Mekân, iklim, coğrafya ve imkân olarak
Türkistan’a çok benzeyen Kilis’e yerleştiler. Aile bir alimler silsilesiydi.
Dergâhları vardı. Cumhuriyet kurulunca tek kapatılmayan tekke burası oldu. Daha
önce bölgenin Mantık Fakültesi olarak hizmet vermiş, çok sayıda alim, şair ve
fikir adamı yetiştirmişti burası.

 

Türk Dünyasına Ve Memleketine Hizmette Öncü

Prof. Uygur Tazebay üçüncü
nesil olarak bu aileyi temsil etti. Kendisiyle Ankara’da sürekli görüşüyordum.
Vefatından birkaç ay önce de ülke eğitimi, kültürü ve gençliğinin aşırı derece ihmal
edildiğini, bu durumun ilerde çok ciddi sorunlara yol açacağını anlatan mailler
gönderiyor ve telefonla sohbetler ediyorduk. Bir hatırlatması da sevgi, saygı,
iyilik ve güzelliklerin çözülmesi konusuydu. Uygur Bey, daha önce de dedesinin
belirttiği gibi kendisinin de bir nezaket mektebi, adab-ı muaşeret okulu
açılmasını çok istiyordu.

Hasan Celal Güzel 1986
yılında Gaziantep’ten milletvekili adayı olunca bütün Ankara bürokrasisi
ilimize taşınmıştı. Başta Uygur Tazebay olmak üzere YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan
Doğramacı’yla birlikte gelerek Gaziantep Üniversitesi’nin kuruluşunu
müjdelediler (1987). GAÜN böylece tüzel kişilik kazandı ve hemen faaliyete
geçti. Kilis’te ise Meslek Yüksek Okulu kuruldu ve müdürlüğüne Mahir Körbeyli
getirildi. Kilis Üniversitesi’nin kurulmasında da katkısı oldu. Kilis
Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. İsmail Güvenç Uygur Tazebay’ı Kilis’e
davet ederek Türk Dünyasının ortak etkinliği ve rengi olan Nevruz konusunda bir
konferans verdirdi, kenti ve üniversiteyi onurlandırdı. Prof. Uygur Tazebay’a
Rektör Güvenç bir plaket takdim etti.

Yayınlanmış Âlimler ve Kimi
Zalimler adında bir kitabı vardır. Keşke yeni baskıları ve Uygur Tazebay’ın diğer
yazı ve röportajları kitap haline getirilse.

 

Türkiye-Kazakistan
Üniversitesi ve Kilis Zirvesi

İki kız babası olan Uygur
Tazebay’ın eşi İlksev Hanım avukattı. Eşim ile birlikte Hasan Celal Güzel’in
hayata geçirdiği Yeniden Doğuş Partisi’nin kurucuları arasındaydı. Zaman zaman
politika sohbetleri yapar ve bu işin güçlüğünü görür, samimiyetini sorgular ve
sıcaklığını yaşardık.

2004 yılında Ankara’da Milli
Kütüphanede düzenlediğimiz ve iki gün süren Kilis Zirvesi’ne katkı verdi, arka
çıktı. Toplantıyı sürekli izledi ve yorumladı. Prof. Uygur Tazebay “Kilis Seni
Çağırıyor Duyuyor musunuz?” mesajlı Kilis İçin Sivil İnisiyatif Platformunun
faaliyetlerini önemserdi.

Çiğdem Mahallesinde
oturuyordu. Korona salgını dolayısıyla hiç dışarı çıkmadığını, ama temaslarını
telefonla da olsa devam ettirdiğini biliyordum. Yıllarca Türkiye -Kazak
Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığını yaparak Türk Dünyası ile olan
ilişkilerin daha da büyümesini sağladı.

 

Uygur Tazebay İsmi Yaşatılmalı

Hakka yürüdüğü güne kadar
hizmet etti Uygur Tazebay. Ankara’da cenaze namazını Diyanet İşleri eski
Başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz kıldırdı. Hemşerileri gibi Doğu Türkistanlı
soydaşları da cenaze namazında ve duada hazır bulundu. Doğu Türkistan’ın
Sürgündeki Hükümet Başbakanı Erkin Sabit de bunlardan biriydi.

Aynı dini tören Kilis’te de
yapıldı. Cenaze namazı, öğleyin çocukluğunun geçtiği evlerinin önündeki
Çekmeceli Camii’nde de kılındı ve hemen caminin karşısında bulunan Şıh Efendi
Tekkesi aile mezarlığında defnedildi.

Nurlar içinde uyusun bu aziz
insan.

Dilerim Ankara Büyükşehir ve
Kilis Belediyeleri Prof. Uygur Tazebay’ın ismini bir sokağa, bir caddeye, bir
bulvara verir, Kilis Üniversitesi de Uygur Tazebay’ın adını bir anfiye yansıtır
ve bir çalıştay gerçekleştirir.