16.6 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 382

Kim Daha Beter?

0

     Oturduğu masa
başında, arkadaşı Celâl çok üzgündü. Kös kös oturuyor, kara kara düşünüyordu!
Sanki kapkaranlık bir ortamda ümitsiz bir hâldeydi! Ağzını bıçak açmıyordu.
Dokunsan ağlayacaktı!

     Arkadaşı Kemâl,
onu bu durumda görünce, masaya doğru yaklaştı. O da masa başındaki arkadaşının
tam karşısına oturdu. Meraklı bakışlarla ona bakarak:

     – Nedir bu hâl?
Karadenizde gemilerin mi battı? Yüzünde kara bulutlar dolaşıyor!

     – Sorma birader!

     – Hayırdır.

     – Çok zor
durumdayım!

     – Söyle nedir bu
hâl?

     – Biliyorsun
üniversitede okuyorum.

     – E ne var bunda,
biliyorum zaten?

     – Memleketten bir
hayır sahibinin maddî desteğiyle okuyorum.

     – Evet biliyorum,
ne var bunda?

     – O kişi beni
görmeye geliyormuş!

     – Gelsin, sen de
iyi bir şekilde karşılarsın olur biter.

     – Sandığın gibi
değil!

     – Neden?

     – Karşısına
çıkmağa cesaretim yok!

     – Canım anlatsana
şunu, nedir seni panikleten husus?

     – O zâtı muhterem
– Allah razı olsun – her ay muntazaman gereken parayı gönderiyor.

     – Eee ne var bunda
telâş edecek?

     – Bildiğin gibi
değil! Arada bir mektup gönderiyordu. ‘Koy sepete’ kabilinden ben de her
mektubu, açmadan bir kenara koyuyordum! Şimdi beni görmeye geliyormuş! Belki
de, mektuplarında benden beklediği hususları dile getiriyordu. Ben ise
tembellik edip hiçbirini açmadığım gibi, merak dahi etmedim! Şimdi beni görmeye
geliyormuş! Mektuplarını sorarsa, ki mutlaka sorar.

     – Eee sorsun ne
var bunda?

     – Evet ama benim
verecek  cevabım yok! İstediklerini
bilmediğim için, yerine de getirmiş değilim. Adamın bunca iyiliklerine karşı,
benim böyle bigâne kalışım karşısında, adam haklı olarak yaptığı maddî yardımı
kesmek zorunda kalacak! Artık ben nasıl okur, nasıl tahsilime devam edebilirim?
Bittim ben arkadaşım bittim! Yüzüm yok karşısına çıkmağa! İşte perişanlığım ve
üzgün hâlim bu yüzden!

     – Üzüldüğün şeye
bak! Asıl üzülecek olan, asıl paniklemesi gereken kimse benim ben! Benimkinin
yanında seninki hiç hükmünde kalır hiç!

     – Benim bu
çaresizliğimden, sen benden daha mı çaresiz ve kötü durumdasın? Hayır hayır
buna  inanmam! Benim durumumdan daha kötü
bir hâlde olamazsın!

     – Öyleyse sus da
dinle beni! Nasıl bir kayıp ve ziyan içinde bulunduğumu sana söyleyeyim. Sen
dünyanı kaybetmekten, ben ise her iki dünyamı kaybetmekten dolayı ıztırap
içindeyim!

     – Uzatma Kemal,
çok şaşırdım doğrusu, nasıl olur da, benden beter bir halde olabilirsin? Hadi
çabuk söyle. Nasıl  olur da benden daha
kötü bir durumda sayılırsın?

     – Yüce Allah bana:
“Ey kulum Ben sana bir değil, altı değil, altmış değil, altı yüz değil,
tam tamına altı binden fazla âyet, mesaj ve haber gönderdim. Birini bile
okumadın, merak bile etmedin! Ne istediğimi, bilenlerden sormadın. Gereğini
yerine getirmedin! Kendine çeki düzen vermedin! Üstelik senden yerine getirmeni
istediklerim; Kendim için değil, hep senin içindi. Zaten Benim hiçbir şeye
ihtiyacım yok. İhtiyaç içinde olan sensin! İkaza, ihtara muhtaç olan sensin.
Kulağı bükülecek olan sensin. Bu nasıl aymazlık ki, doğru dürüst okumadın!
Allahını öğrenmek ve mesajlarını anlamak istemedin! Bunların gereğini yapmayı,
hiç mi hiç düşünmedin! Dünyayı okul, Peygamberi öğretmen, Kur’an’ı ders kitabı,
seni de ey kulum! Öğrenci yaptım. Her konuda seni aydınlattım. Ama sen aldırış
etmedin! Gafletle dünya okulunun biteceği ecel gününü bekliyorsun. Eline
tutuşturulacak olanın diploma değil tasdikname olacağını hiç akıl etmiyorsun!
Sınıfta kalmanın, hayat boyu mahrumiyet olduğunu, dünya okulunda sınıfta
kalmanın ise, ebediyyen hüsranlık ve acı vereceğini niçin akıl etmiyorsun!”
dediğinde apışıp kalacağım! Doğru dürüst bir cevap veremiyeceğim!

     – Mevlânâ’nın
dediği gibi: “İnsan pişman olduğuna da pişman olacak!” Çünkü telâfisi imkânsız
bir pişmanlık girdabı  içinde, çıkmamak
üzere dönüp duracağım!

     – Şimdi anladın mı
benim güzel kardeşim? Benim derdim, benim kaygım, benim endişem karşısında
seninkinin hiçbir önemi, hiçbir hükmü olmadığını?

                                

     Şimdi anladın mı
kim kimden daha beter?

     Hazırlanmak için
bu kadar ömür yeter.

 

     Hiç sormadık ki,
nerdeyiz? Nereden geldik? Ne olacağız?

     Hiç düşünmedik ki
bu durumda belâmızı bulacağız!

 

     Nasıl bir gaflet
gayyasına düşmüşleriz ki, biz

     Pişmanlığımıza
pişmanlık kalıyor çaresiz!

Burhan Hocaları Öğüten Çark

0

Kasım 2020’de
vefat eden Prof. Dr. Burhan Kuzu, Turgut Özal’ın Türk siyasetinde etkin
olduğu dönemde de, Başkanlık Sistemi taraftarıydı. Ancak “Fransa’daki
yarı başkanlık sistemiyle ABD’deki tam başkanlık sisteminin karması bir modeli”
savunuyordu.

Mevcut sistemde
1980 öncesi Cumhurbaşkanı seçilememesi yüzünden tıkanmalar yaşadığı için, Güçlü
Yürütme Erkini
savunan tezi özellikle o zamanın gençlerini etkiliyordu.

O yıllarda Burhan
Kuzu Taksim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan bir açık oturumda, mesleğinde
olgunlaşmış Anayasa Hukukçusu profesörlerin yanında konuşmacı olarak
katılmıştı. Asistan Burhan Kuzu’nun Başkanlık, yarı başkanlık veya karma model
olarak söylediklerine bu hocalarımızın hepsi şiddetle karşı çıkmıştı. Bu
sistemlerin Türkiye’yi diktatörlüğe götürebileceğini ifade etmişlerdi.

Prof. Dr. Burhan
Kuzu
daha sonra AKP
kurucularından oldu. Dört dönem milletvekilliği
yaptı, uzun yıllar Anayasa
Komisyonu Başkanlığı
görevini yürüttü. Adına “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen
“ucube sistemin” en önemli teorisyenlerinden biri oldu.

Üstelik yıllarca “Başkanlık
Sisteminin” övdüğü “denge ve denetim” mekanizmalarının olmadığı; katı
“kuvvetler ayrılığı”
yerine kuvvetlerin birleştiği bir sistemi “Türk
Tipi Başkanlık” diyerek savundu.

Türkiye’yi içinde
bulunduğumuz sistemsizlik ve kötü yönetim batağına sürüklerken, önceki
fikirlerinden çok çok uzaklaştı. “Güçlü yürütme”
diye yasama ve yargıyı
tamamen etkisizleştiren bir sisteme savruldu. Demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler
ayrılığını”
hiçe saydı.

Hep Adalet
Bakanı
veya TBMM Başkanı olmayı bekledi. Ama kendi fikirlerine
bile ihanet eden
Hoca’ya bu makamlar verilmedi. En son Cumhurbaşkanı
Başdanışmanlarından biri olarak Saray’da kendisine bir oda verildi.

**********************************

Kirli İlişkiler

Sedat Peker’in
tweetleriyle ortaya çıktı ki, diğer bazı “başdanışmanlar” gibi Burhan Hoca da,
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi telefonlarından yaptıkları görüşmelerle, “iş
takibi”
yapıyormuş.

Keşke bu kadarla
kalsa.

Dünyaca ünlü uyuşturucu
baronu
Zindaşti 6 Nisan 2018’de gözaltına alındığında telefonunda
yatak odası görüntüleri bulunmuş. Bu görüntülerin AKP’nin eski Beşiktaş
Kadın Kolları Başkan Yardımcısı bir kadın ile Burhan Kuzu’ya ait olduğu
ileri sürülüyor.

Zindaşti
gözaltında iken polise verdiği ifadesinde ilginç ilişkiler anlatmış: Bahsi
geçen AKP İlçe yöneticisi kadın Naci Zindaşti ve misafirlerine alem yapmaları
için kadın ayarlarmış. Bu kadın Zindaşti ile cinsel ilişki yaşadığı gibi Zindaşti’yi
Burhan Kuzu ile tanıştırmış.

Bu arada Burhan
Kuzu ile bu kadının “uygunsuz görüntülerinin” olduğu kasetin çekildiği ve Zindaşti’nin,
şantajla Kuzu’ya her istediğini yaptırdığı
öne sürülüyor.

Burhan Kuzu’nun “Cumhurbaşkanlığı
Külliyesi telefonundan Zindaşti davasına bakan hâkimi aratarak hâkime baskı
yaptığı,
uyuşturucu ticareti ve cinayetlerle suçlanan bu kadar önemli bir
suç örgütü liderinin serbest kalmasını sağladığı iddia ediliyor.
Bunu
söyleyen hâkim olunca inanmak zorunda kalıyoruz.

Cumhuriyet
Gazetesi haberindeki iddiaya göre, “Organize Şube Müdürlüğü’nde görevli bir
polis memurunun Zindaşti dosyasını sızdırması üzerine görüntüler Orhan
Ünğan’ın eline geçti.
(Orhan Ünğan ise Zindaşti’nin hasmı ve kanlısı olan
bir başka baron. RS) Burhan Kuzu bu kez de görüntüleri ele geçiren Orhan
Ünğan’ın isteklerini yerine getirmeye başladı.”

Sedat Peker, “Orhan
Ünğan’ın kendisiyle irtibata geçen Burhan Kuzu’yu kullanmaya başladığını, Kuzu’nun
uyuşturucu davasından 12 yıl hapsi bulunan Ünğan hakkındaki yargı kararını
değiştirmek için Bolu Adliyesi’ne gittiğini
ve diğer bazı konular için
devreye girdiğini” iddia ediyor.

**********************************

“Masa, Kasa, Nisa”
Sınavı

Burhan Kuzu bir bilim adamı
olarak fikir namusundan sapmasa, son yirmi yılın güçlü iktidarında gerçekleşen
Anayasa değişikliklerinde bilim ahlakından ayrılmadan katkı sunsa müthiş
hizmetlere imza atabilirdi. Allah’ın herkese nasip etmeyeceği hizmet
imkanlarını doğru kullanabilseydi, bu dünyada da ahirette de, imrenilecek bir
akıbeti olurdu.

Öyle bir pis çark
ki, içinde Burhan Hocaları kolayca öğütüyor.

Eski danışmanı Sinan
Çiftçi,
Kuzu’nun nüfuzunu kullanarak ihaleler, krediler ve yargıdaki iş
takipleri ile büyük bir servet edindiğini, sadece uyuşturucu baronu Zindaşti’den
aldığı paranın 100 milyon dolardan fazla
olduğunu söylüyor.

Burhan Hoca’nın ölümünün
de aslında koronavirüsten olmadığı
konuşuluyor. Sinan Çiftçi “Kuzu’nun çok
fazla şey bilmesi ve birçok ilişkisinin de ortaya dökülmesi nedeniyle hastanede
fişinin çekildiğini”
söylüyor.

Her yönüyle feci
bir son.
“Işıkçılar Cemaati müridi” olan bir merhum profesör/ siyasetçinin böyle
iddialarla anılması çok ibret verici bir hadisedir.

****

“İslamcı” kanadın önemli
yazarı Abdurrahman Dilipak daha önce de bu çarkın boyutunu yazdı:

“Bizde yılların
açlığı vardı. Makam, para, kadın
(masa- kasa- nisa) bir anda başını
döndürdü birilerinin.

“Bu iş bulaşıcı
bir hastalık gibi yayılıyor. Kimi alkol kumar gidiyor, kimi gizli
nikâhlarla
garsoniyer, rezidans hayatı yaşıyor. Bu şeytan üçgenine girince,
bir ucundan başladın mı, ötekileri peşinden gelir. (Uyuşturucu kullanma ve
uyuşturucu tacirlerine yardım gibi. RS) Bu alemde siyasetçi, iş adamı,
bürokrat, sanatçı, gazeteci, akademisyen, herkes var.”

“Bu alemde gerçek
bir dostluk da yoktur. Tehdit, şantaj, dedikodu, gıybet…”

Tehdit ve şantaja
açık olanlar ise kolayca birilerinin esiri oluyor.

İşin en kötü
tarafı bu pis çarkın içindekiler Türkiye’nin kaderini belirliyorlar.

Felâketler Sarmalı Çağı

0

2020’de Korona Küresel Korkutmasyonu ile
başlayan ve 2040-2050’lere kadar
benzer efektlerle sürmesini beklediğimiz çağ dilimine şimdiden Felâketler Çağı adlandırması yapsak
nasıl olur? Ve ‘depremle yaşamayı
öğrenmek
’ repliğinde olduğu gibi felâketlerle beraber, felâketlerle içiçe
yaşamayı öğrenme vaziyetine el versek?

             Yoksa her hadisede “Çaresiz kalmışım, gözlerim şaşkın” pozu vermeye devam mı edeceğiz?
Oysa her felâket bir umuda çağrıdır ve aynı zamanda her felâket başka
bir felâketi çağırır
. İster Ahmet Arif’in “Yangınlar / Kahpe fakları
/ Korku çığları / Ve irin selleri” şiiri üzerinden git,
ister Tahir Paker’in “Dertler derya
olmuş, ben de bir sandal
” şarkı sözünde eğleş.

            Daha evvel ‘karakterin kaderindir’ demiştik. Yani olaylara bakışın ve algın
kişisel hikâyeni belirler
. Kezâ ‘millî
zihniyet
’ ya da ‘toplumsal karakter
diyebileceğimiz milletçe alışkanlıklarımız, toplumsal algılarımız, olaylara
genel bakış ve yaklaşım tarzımız da halkımızın kaderini tâyin eder. Ve kişisel gelişim denilen karakter değişimi, toplumsal tekâmül denilen zihniyet
değişimi oldukça zordur.

Neil Smith, 15 yıl önce yazdığı “Doğal Âfet Diye Bir Şey Yoktur
makalesinde doğal (olağanüstü) gibi
görülen âfetlerin ve felâketlerin aslında olağan
(doğal üstü) âfetler ve felaketler olduğunu belirtir. Ve âfetlerin/felâketlerin
izlerinin tamirinin âfetleri/felâketleri daha da derinleştirdiğini savunur. Yani
zamanla bir âfet döngüsü, felâketler sarmalı oluştuğunu demeye
getiriyor.

Sel-taşkın, yangın, salgın, deprem-heyelan,
göç-göçmen, kriz-buhran, yokluk-yoksulluk, açlık-susuzluk, kuraklık-kıtlık,
garbaj-müsilaj, tekno obezite, sosyal afazi, şizo egoizm, şiddetokrasi; ve
sâire vesâir.. Kaç Buzul Çağı sonrasında kendi
Buzul Çağı Sonramızı
oluştururken 7.8
milyarlık
dünya nüfusumuzun ne kadarı yol
zayiatı
olarak gözden çıkarılabilir? Güneşe
vergi
mi, insan hacklenmesi mi: Hangisine
‘kesinlikle olmaz’ diyebiliyoruz?

Ama bana sorarsanız en büyük felâket
insan zihninin potansiyelidir
; isterse felâket
makinası
gibi çalışabilir, isterse merhamet
mekanizması
gibi işleyebilir. Eğer istemlerimiz bize aitse.. Ne diyor
Furkan 43: “Arzularını ilâh edineni /
Egosunu tanrılaştıranı / İlkel güdülerine-dürtülerine tapınanı
gördün mü?

Sokakta herkes soruyor; n’oluyoruz, nere
gidiyoruz? Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
gibi pop kitaplar yerine ‘zihniyetimizin
götürdüğü yere sürükleniyoruz
’ diyoruz ve “Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi” şiirini/şarkısını öneriyoruz,
belki ondan sonra ilkeler yahut değerler üzerine yeni bir yaşam bina
edebiliriz diye. Eskisi bizi tamamen tükettikten sonra..

Öbür dünyaya herkes eğer kendi ateşini yani
kendi cennetini ve kendi cehennemini yanında götürüyorsa ayvayı
yedik
; biraz etrafımıza baktıkça nereye gideceğimizi kestirebiliriz
aslında. Ki “Memleketin başındaki en büyük belâ nedir?” deseler; “Git Ali’ye
söyle, Muaviye dişi deveye bile erkek deyince aynen tekrarlayan binlerce
taraftarı var!
” anlayışının anayasa olmasıdır derim. Kur’an “Bu topluluğa ne oluyor ki hiçbir sözü
anlamaya yanaşmıyorlar!
” (Nisa 78) diyor, biz “Söz konusu menfaatse gerisi teferruattır” demeye devam ediyoruz.

2023 için Süper Güçlük düşleri kuruyorduk, şimdi
başka felâketler görmeden tek parça
girelim yeter düşüncesindeyiz. Şiddet
siyaseti
ve göç ticareti yarın ‘Allah
muhafaza’ diyeceğimiz bir iç kavgaya dönerse hepimiz suçluyuz; susan,
konuşmayan, sorumluluk almayan, pasif kalan, suçu başkalarına atan,
vurdumduymaz olan, yolunu bulmaya bakan, çıkar endeksli takılan, ‘iyi’lik
ölçüsü kendisi ve keyfîliği olan…

Değişmeliyiz ama Değişemeyiz.
Değiştirmeliyiz ama Değiştiremeyiz. Ben değişmiyeyim
ama herşey değişsin
. Değiş, Değmeyiş.. Değer, Değmez..

Musibetlerin vereceği en büyük nasihat felâketler dayanışması olsa gerek.

Tarihte Bir-İnci Halîfe Ders Veren Altın Bir Sahîfe (1)

0

     Halîfe Ömer ibni
Abdülaziz (717 – 720), sırf âhiret adamı idi.

     Hilâfetin ağır
yükü altına girmekten çok korkardı. İster istemez halkdan bey’at / olur aldı.

     Ömer ibni
Abdülaziz âlim, fâzıl ve ilmiyle âmil / bildiğini yapan, işleyen çok fazîletli
biriydi.

     Âlimler, Ömer ibni
Abdülaziz’in yanında talebe gibiydi.

     Ömer ibni
Abdülaziz’e öğretmek için gelenler ona talebe olurdu.

     Halîfeler:

     Hz. Ebu Bekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer ibni Abdülaziz olmak üzere beşdir.

     Her kavmin bir
necîbi / soyu ve nesli temiz olanı vardır.

     Benî Ümeyye’nin
necîbi ise Ömer ibni Abdülaziz’dir.

     Kıyamet günü o,
yalnız başına bir ümmet olarak ba’s olunacak / diriltilecektir.

     Emeviye devleti
asrında, Ömer ibni Abdülaziz’in hilâfet zamanı, bir yağız atın alnındaki beyaz
gibidir.

     İki sene beş ay
devam eden hilâfeti sırasında nice sünneti tatbike ve uygulamaya soktu.

     Yerleşmiş ve
kökleşmiş nice kötü âdetleri kaldırdı.

     Zulümler yapılan
âlemi; adaletle doldurmuştur.

     Hilafet zamanı,
dört halifenin hilafet günlerinin, geri dönüşü gibidir.

     Kendisi de Râşid
Halifelerin beşincisi olarak görülür.

     Ne yazık ki zulüm,
tecavüz ve her türlü yolsuzluklara alışmış olan Emevî idarecileri, onun
adaletinden rahatsız oldular. Ona suikast yapmayı bile düşündüler! Nitekim ona
halef olan Yezid, onun adalet şeklini birden bire değiştirmiştir.

     Ömer ibni
Abdülaziz, Hulefa-yı Râşidîn tarzında ve Ömer ibni’l-Hattab tavrında işe
başlayarak büyüklüğünü gösterdi.

     İlk hutbesinde,
halktan arz-ı hâl edemiyecek olanların hâlini arz ve ifade etmelerini,

     Hayırlı işlerde
kendisine yardımcı olmalarını,

     Kendisini hayra
yöneltmelerini,

     Gıybet
etmemelerini,

     Mâlâyâ’ni / boş
şeyler ile uğraşmamalarını istedi.

     Böylece şair ve
hatiplerin övgülerine mazhar oldu.

     Zâhid / zühd
sahibi zâhidlerin ve fukaha / fakihlerin / hukukçuların etrafında toplanmasını
sağladı.

     Kendisine bey’at
olunduktan / olur verildikten sonra, hilafet konağına götürülmek üzere Hilafete
ait bineklere / alay atlarına bindirilmek istendiğinde, kendi atına binmeyi
tercih etmiş, üstelik konak boşalana kadar kıl çadırım dediği evinin yolunu
tutmuştur.

     Doğudan batıya
kadar olan Müslümanların hukukunu ifa edecek olmanın ağırlığını, kendisinde hep
hisseder oldu.

     İlk işi, eşi
Fâtıma binti Abdülmelik’den; ziynet ve mücevherlerini, beytü’l-mâl-i Müslimîne
/ İslâm devlet hazînesine teslim etmesini istedi.

     Bunun üzerine eşi,
bütün ziynet ve mücevherlerini beytü’l-mâle / devlet hazinesine gönderdi.
Fâtımetü’z-Zehra gibi, mânevî süsler ve ruhî meziyetler ile yaşamağa karar
verdi.

     Emîrü’l-mü’minîn
Ömer ibni Abdülaziz, önce adaletini kendinde ve evinde gösterdi.

     Önceki Emevî
idarecileri tarafından ortaya konmuş olan bid’atları / sonradan çıkarılan
âdetleri kaldırdı.

     O yolda her tarafa
ferman ve emirler gönderdi.

     Allah’ın kendisini
şiddetle hesaba çekeceğinden korktuğunu belirtti.

     Tüm ümeraya /
emirlere adaleti yerine getirmelerini tavsiye etti.

     Zâlim olan,
zulmeden emir ve memurları azledip, lâyık olanları iş başına getirdi.

     Bütün islâm
ülkelerinde, hutbelerde Hz. Ali’ye sövme gibi kötü bir âdeti kaldırdı.

 

Çay Paketi Atma Ve Görevden Affını Dileme

0

Prof. Dr. Üstün
Dökmen
günlük siyasete dair pek yorum yapmayan bir bilim insanıdır. Ama
bireysel ve toplumsal günlük davranışlarımızı çok iyi gözlemleyen iyi bir
psikologdur. Dökmen davranışlarımızın arka planındakileri bize fark ettirerek
sosyal terapi yapan bir uzmandır.

Üstün Dökmen, Akdeniz
ve Ege bölgemizde büyük orman yangınları devam ederken, Cumhurbaşkanı R.T.
Erdoğan’ın otobüsten vatandaşlara çay fırlatmasına
dair yorum yaptı. Hoca’nın
Habertürk’teki yorumu zarif üslubuna rağmen anlamak isteyenlere göre adeta bir
demir yumruk gibiydi.

Prof. Dr. Üstün
Dökmen
, “Yangın sürerken krizin tam ortasında çay dağıtmak ne menem iş?
Bu olmadı, hiç olmadı.” dedi.

“Şimdi çay
dağıtıyorlar ki bu dağıtma değil, çay atma/ fırlatma. Şimdi bana “bunun
psikolojik anlamı nedir?”
diye soruyorlar.

Bana göre durum
şu: Doğu toplumlarında, Asya toplumlarında şahlar, padişahlar üç
şeyi yere atarak halka verirdi. Hediyeyi, sadakayı, ihsanı yere atıyor. Vatandaş
elden verir ama şah, padişah yere atıyor. Çünkü bunu almak için eğilmek
gerek.
Bunu kötülük olsun diye yapmıyor, teamül öyle.”

Daha ne desin
Üstün Hoca? Bu vatandaşa çay atma işi doğu toplumlarında ve demokratik
olmayan tek adam rejimlerinde
teamül olan bir davranış biçimi. Şahın,
padişahın hediyesini almak için eğilmek gerek. Çünkü bu rejimlerde
vatanın bütün varlığı O’nun mülküdür.
Oysaki, demokrasilerde vatan
toprakları içindeki her şey milletin yani vatandaşlarındır.

**********************************

Vatandaş Olmak-
Kula Kul Olmak

Vatandaş olmak ile
padişahın kulu olmak
birbirine zıt anlamlar içerir. Vatandaş ülke
kaynaklarını iyi yönettiği zaman devlet başkanına saygı duyar, kendisine ihsanda
bulunsun diye değil.

Çünkü Cumhurbaşkanı
vatanın sahibi değildir, milletin efendisi de değildir. Seçilerek milletin
sınırlı bir süre için yönetme görevi verdiği bir kamu görevlisidir. Cumhurbaşkanının
aldığı kararlarla bazı vatandaşlara verdiği şeyler şahsının hediyesi veya
ihsanı değildir. Milletin malvarlığından bir kısım vatandaşlara aktarılmasıdır.

Devlet Başkanının
her türlü servet aktarma, hediye verme veya makama atama yapması
işlemleri için kamu yararı olması gerekir.

Yangın veya sel
felaketlerinde malı zarar görenlere yapılan yardımlar, şehit yakınlarına
atamalarda öncelik verilmesi gibi uygulamalar kamu yararı olduğu için meşrudur.
Atamalarda liyakatin esas alınması da kamu yararının gereğidir.

Ama seçim
otobüsünden fırlatılan çaylar, bir lütuf/ ihsan algısı yaratmak
için kullanılan bilinçli bir tercih gibi görünüyor.

Bu bakımdan uygulama
Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir teamülü değildir. Osmanlı dönemi
teamülleri günümüz Türkiye’sini bağlamaz.

Bu yüzden vatandaşa
çay fırlatma hem hukuken meşru değildir ve hem de Cumhuriyetimizin kulluktan
vatandaşlığa
geçiş sürecini geriye çevirme görüntüsü vermektedir.  

**********************************

İstifa Edemeyen
Bakanlar

İlk defa “Damat
Bakan” olarak ünlenen Berat Albayrak’ın istifası ile ortaya bir kavram
çıktı: “Görevden affını dilemek.”

Ekonomi ve
Maliye’den sorumlu olması yanında Cumhurbaşkanının damadı olması sayesinde
devletin başındaki 2 numaralı şahıs Berat Albayrak idi. Döneminde hiçbir
hedefi tutmadı, ekonomi her yönden kötüye gitti. Döviz kurları ve faiz birlikte
yükseldi. Merkez Bankasının 128 Milyar Dolar rezervi sorumsuzca yok edildi. İstifa
etmesi veya görevden alınması
beklenen ve doğru olan bir işlemdi.

Ancak Berat
Albayrak devlet teamüllerine hiç uymayan bir yöntemle
Instagram üzerinden
istifa etti.
“At izinin it izine karıştığı bir çetin zamanda” aldığı “görevden
ayrılma kararını” bildirdiği açıklamasını “Allah sonumuzu hayretsin”
cümlesiyle bitirdi.

Sadece istifa
açıklamasının yöntemi değil sonraki gelişmeler de devlet geleneklerine hiç
uymadı. İstifadan sonra bir gün resmî açıklama yapılmadı, yandaş medya istifa
haberini veremedi.

10 Kasım 2020
tarihli Resmî Gazetede “Görevden affını isteyen ve görevden af talebi kabul
edilen
Berat Albayrak’tan boşalan Hazine ve Maliye Bakanlığına Lütfü
Elvan atanmıştır” şeklinde bir Cumhurbaşkanlığı Atama Kararı ile
açıklandı.

Berat Albayrak
istifa tarihi olan 8 Kasım 2020’den bu yana hiç ortalıkta görünmedi.

****

Milli Eğitim
Bakanı Ziya Selçuk’un “istifa” haberi
Resmî Gazetede aynı şablon cümle ile
açıklandı. Ziya Selçuk’un da “görevden affını istediğini ve görevden af
talebinin Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiğini”
öğrendik.

Oysaki istifa kamu
görevlisinin tek taraflı bir irade beyanıdır. “Görevden af dilemek” ise
kendisine bu makamı verene karşı şahsi iradesinin olmadığının açıklanmasıdır.

Bakanların ve üst
düzey bürokratların yeni “görevden af talebi” usulü Türkiye Cumhuriyeti devlet
geleneğine aykırıdır.

Cumhuriyetimiz “kula kulluk”
dönemini sona erdirdi, “vatandaşlık bilinci” oluşturdu. Fakat yapılanlara
bakınca siyasal İslamcıların yeniden kula kulluk dönemini açmak istediklerini
görüyorum.

Cumhuriyetin
kazandırdıklarına sahip çıkmak ve bu zihniyete karşı birlikte mücadele etmek,
hangi siyasi partiye oy verirse versin, bütün “vatandaşların” ortak
görevidir.

Var Olma Sorumluluğu

0

Din
Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen, 12,5 X 19,5
santim ölçülerindeki 224 sayfalık eserinde bâzı derin kavramları farklı bir
bakış açısı ile Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden faydalanarak ikna edici bir üslûpla
açıklıyor.

Eser; alt
başlıkları da bulunan 10 bölümden oluşuyor: 1-Taş, ot, böcek ve insanın
diyalogları. 2-İlk ve sebep. 3-Sorumluluktan kaçamazsın. 4-Gayb âleminden
açılan bir lütuf kapısı: Vahiy. 5-Kibiri bırak inanmaya bak. 6-Yarını düşün.
7-Dönüp huzura çıkmak. 8-Tek ve çok. 9-Yalnız doğuyor, yalnız ölüyoruz ama
yalnız yaşamıyoruz.  10-Sözün özü.

Ele alınan
bütün meseleler, sosyoloji ilminden çok felsefe ilminin metotları ile çok
derinden, çarpıcı fakat kolay anlaşılır bir dille tahlil ediliyor:

Çok hassas ve bir o kadar da netâmeti bir konu olan ‘evrim teorisi’ni şöyle açıklıyor: ‘Evrim kendi kendine değil, Mutlak Kudret,
Yaratıcı’nın eseridir
.’ (s:
32)

Dünyânın gündeminde olan konu hakkında verilen hüküm:
Yapay zekâ inanamaz, inkâr edemez ve
âşık olamaz
.’ (s:
35)

Jilet gibi keskin cümleler: ‘Ferdî irâde seçer, tercih eder. Mutlak İrâde düzenler. Mutlak İrâde
varsa düzen vardır. Düzen varsa kanun vardır. İrâde, düzen ve kanun varsa amaç
vardır. İrâdesiz düzen, kanun ve amaç olmaz. Hiçbiri kendi kendine oluşmaz
.’
(s: 37)

Okuyucuyu derin düşüncelere sevk eden sorular: Aslanın,
geyik anneyi yiyip yavrusuna dokunmamasını, hatta onu korumaya, kendi
himâyesine almasına ne demeli? Bunları hiç görmeyip, düşünmeyip, aslanın
öldürüp yediği geyiğe acıyanlara ne demeli? Acımak normal bir duygu, acımakla
kalmayıp ‘yemesin’ diyenler var.
Aslan hayatta nasıl kalacak? Bunu düşünmezler. Bir soru daha: Erkek ve kız
çocuk doğumlarının, yaklaşık eşit-dengeli olup durması, böyleyken büyük
savaşlar sonrası, erkek ölümleri fazla olduğu için erkek çocuk doğumunun,
kızdan fazla olması tabiatın kendiliğinden bildiği ve maksatsız bir gizli tavır
mıdır?  (s: 38)

Bir soru bir müjde: ‘İmtihan neyin belirtisidir? Hürriyetin mi mecburiyetin mi? Hür olmayıp
mecbur olanlar, yaptıklarından niçin imtihana tâbi tutulsun? … İmtihan sonunda
değerlendirme yapılır, karşılık verilir. Kötü geçmişse, sonu da kötü olur.
Fakat bâzı eksiklere, yanlışlara, yanılmalara göz yumulur. O, çok
bağışlayıcıdır
.’ (s:
55)

Kitaba adını veren kavramla alâkalı bir uyarı: (Meâlen)
Bilerek yapılanla bilinçsiz yapılan
yanlışlıklar bile ayırd edilmiştir. Biz, irâdeli işlerimizden sorumluyoz
.’ (s: 70-71)

İnsanoğlu, inanmaya dâvet ediliyor: ‘İnanmamak değil, inanmak hürriyettir. İnsan,
yalnızca Allah karşısında hürdür. Çünkü onda bizi zorlayan hiçbir şey yoktur
.
Allah karşısında olmanın dışında hiçbir
şeyde, hiçbir yerde hür değiliz. … Yemeden içmeden yaşayabilmek hürriyetine
sâhip değiliz. İç guddeler, hormonlar çalışmazsa, hissî hayatımız olmaz.
Biyolojik, psikolojik, tabiî, sayısız bağlılıklarımız ve bağımlılıklarımız var.
Toplum ve devlet karşısında da aynı durumdayız
.’ (s: 106)

Uyarı ihtiva eden dâvetler devam ediyor: ‘Karanlıkta olan güvende olmaz; aydınlıkta
güvendedir. İmansızlık, karanlıkta olmaktır, yalnızlıktır, dayanaktan mahrum
kalmaktır, boşlukta olmaktır
.’ (s: 114)

Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen özdeyişin farklı bir
libas giymiş şekli: ‘Kiler boş ise kış
zor geçer
.’ (s:
115)

149. sayfada asırlardan beri devam eden problemimiz
hakkında, iyi niyetlilikte cömert din kardeşlerimiz uyarılıyor: Aracılar,
elçiler, çakma hocalar ve merdiven altı şeyhler vesâire… Bunların iddia edilen
yetki ve özelliklerle donatılması İslâmiyet’e ancak zarar verir.

Herkesin riâyet etmesi gereken açık ve net tavsiyeler
158-159. sayfalarda:

Doğru dürüst görevlerimizi yapmadan, ihlâsa ulaşmadan,
Allah’ı görmek sevdası, ciddiyeti zedeler. Yönelmemiz önemlidir. Yönelmede,
ilke ve hedeflerin en önemlisi Allah’ı anmadır (zikir). Bu, Allah’ın istediği bir
şeydir. Bu iş, O’nun adı, sıfat ve isimleriyle yapılır. Güzel sözlerle olur.
Fakat bu güzel sözlere, şart gibi eklenen bir iş vardır: Salih (iyi) ameller.
‘… Ona ancak güzel sözler yükselir
(ulaşır). Onları da Allah’a sâlih ameller ulaştırır…’
(Fâtır-10). Demek
ki iyi işler yapılmadıkça, samîmiyet de olmazsa, ortada, sadece güzel sözü
tekrarlayıp duran bir papağan işi kalır. Kötülük yapıp, tuzaklar kurup, kibir
taslayıp, hak gasp edip, yalan söyleyip, sonra da tutup bin defa zikir çekmek
bir işe yaramaz. Hattâ İslâm, kötülük yapmamayı, hattâ iyilik yapmayı bile
yeterli bulmamış, iyilik yapmaya teşvik etmeyi bile şart koşmuştur (Bk. Mâun
sûresi). Demek istiyoruz ki zikir, krize dönüşmemelidir. Meseleler doğru
tarafından ele alınmalıdır. Yönün önemi dediğimiz de budur. Bir işe tersten
bakılmamalı, tersinden yaklaşılmamalıdır. Gerçek iyiye, doğru yönden
gidilmelidir. Bir eve ön kapısından girilir, arkadan bir yerden, bacadan,
pencereden girilmez. ‘… Evlere
kapılarından giriniz
…’ (Bakara-189).

Yönümüzü tâyin eden ve bizi bu konuda güvende kılan,
kutup yıldızları vardır. Bunlar ibâdetlerdir. İbâdetler zikirin, iyi işlerle
birlikte, uygulamalarıdır. Anma (zikir) ve yönelme, şartlar uygunsa, bir form
(şekil) içinde yapılır. Namaz bunların başında gelir. ‘… Namaz, inananlar üzerine vakitleri belli edilmiş bir farzdır.’
(Nisa-103). Namaz aynı zamanda Allaha bir saygı ifâdesidir. Teslimiyetten
sonra, saygının devamlılığıdır. ‘…De
ki: Allah’ın gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir ve biz Âlemlerin Rabbine
teslim olmakla emrolunduk. Namazı kılınız, Allaha saygı duyunuz, diye de
emrolunduk
…’ (Enam-71, 72). Namaz, kurallara bağlanmış şekil kazanmış bir
duâdır. Diğer ibâdetler de böyledir. Namaz ve diğer ibâdetler, Huzura kabul
edilme arzusunun hazırlığı gibidir.

Prof. Dr. Yümni Sezen’in ‘Var Olma Sorumluluğu’ isimli eseri, ilmî olmasına rağmen kolay
anlaşılır bir Kur’ân-ı Kerîm meâli veya muhtasar tefsiridir.

İRFAN YAYINCILIK:

Alemdar
Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 42 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518
38 66 Belgegeçer: 0 212-516 32 54. E-posta:
irfanyay@gmail.com    www.infanyayinevi.com 

 

Prof. Dr. YÜMNİ
SEZEN

1938
yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul
öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na
bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul
Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek
Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda
doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör
unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi
öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir. Hâlen Arel
Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Çalışmaları
felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji çalışmaları üzerinde
yoğunlaşmıştır. ‘Günümüzde İslâmiyet ve
Milliyetçilik
’ (1978), ‘Sosyolojiye
Göre Halk-Millet-Devlet
’ (1982), ‘Târihî
Maddeciliğin Tahlil ve Tenkid
i’ (1984), ‘Hayatın Manâsı’ (1984, 2004), ‘Sosyoloji
Açısından Din
’ (1988, 1993, 1998), ‘Sosyolojide
Temel Bilgiler ve Tartışmalar
’ (1990, 1997), ‘Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı’ (1993), ‘İslâm Sosyolojisine Giriş’ (1994), ‘Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1996), ‘Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik’ (2003), ‘İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004), ‘Kurban ve Din’ (2004), Hümanizm ve Türkiye (2005), Dinlerarası
Diyalog İhaneti (2006), Kültür ve Din (2011), ‘Kapitalizmin Zulmü’ (2017), ‘Aldatılmamak
İçin Anlamak
’ (2019), ‘Aşk Sarhoşu
Dervişlerin Dini: Tasavvuf
’ (2020) kitapları, ‘Kültür’ adıyla Fransızcadan bir kitap tercümesi, çeşitli dergi ve gazetelerde
makaleleri yayımlandı.

Evli
ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

 

KUŞBAKIŞI

MÂVİ GÖK

İmparatorluğun
Son Akşamı, Yeniçeri, Cem – Esir Şehzâde, Kanlı Mintan – Sultan Abdülaziz,
Kayıp Ruhlar Atlası – Bir Sarıkamış Romanı, Külhanbeyi, Leylâ’yı Sevenler
Kulübü, ve Mâvi Tuna isimli romanların yazarı Hakan Kağan, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 485 sayfalık
romanında;  Aşkın, intikamın, sevginin,
hırsın, direncin ve daha nice duygunun çatıştığı, yer yer de birbirine geçerek
olağanüstü bir hava yarattığı, Türk mitolojisinin zengin öğeleriyle beslenen
tarihî-fantastik romanı Mavi Gök ile
okuyucuyu ilk Türklerin çağına götürüyor. Târihin derinliklerinden efsânevî
yaratıkları, togrılların, it-barakların, alkızların, Almış ın, Demirci’nin,
Ağaç Erlerinin, ejderha binicilerin, Kılbarak’ın, Kızıl Albıs’ın, Göksakal’ın
ve Gökyeleli’nin içerisinde bulunduğu mâcerâları akıcı bir üslûpla anlatıyor. Aynı
zamanda Ötüken’in kapılarını da ardına kadar açıyor.

Romanın
kahramanları Umay Ana, Akpürçekli Koca, Ulu Kağan, Kara Evren, Gökkız,
Göksakal, Cilâsun Han, Kam Ana, Aşina Hâtun, Karaca Hatun, Baykara, Tozkoparan İskender,
Tulpar Han, Karatekin ve daha nice alplar; Ata yurdundan; Kutlu Dağ’dan,
Selenge Irmağından, Issık Göl’den, Ergenekon’dan günümüz insanına, Leon
Cahun’un Gökbayrak’ını, Atsız Ata’nın Bozkurtlar’ını hatırlatarak selâmlar
gönderiyorlar.

Romandan
tadımlık kısa bir bölüm:

Gözlerimin
içine baktı, ‘İki ordunun başında iki
kurt
’ diye söylendi. Yüzündeki tebessüm bu söz ile donup kaldı. ‘Tereken Hatun bahar kurultayına gelir diye
bekledim… Gelmedi
.’ Ellerini avuçlarımın içine alıp, ‘Üzülme’ dedim. ‘Beni affetsin.
Bu evlilik olmasa çok kan akacak, çok
ocak sönecekti
.’ Gözlerindeki pişmanlığı gördüm. ‘Kardeşimin çocuklarına
nasihat edilsin, ordu hizmetine alınsınlar. Babalarının yaptıklarını o
masumlara ödetmeyin.’ dedi. Son nefesini vermeden, ‘Bir olan Tengri’ye şükür,
seni bana dünyâ yurdunda armağan etti.’ dedi. Gözleri puslu bir sabaha
benziyordu. O gözler kısa sürede sisin içinde kaybolup gitti.

‘Hayme Hâtun’un
küçük oğlunun başına gelenleri duydum.

 ‘Çok acı… Bilmelisin ki, bunu her kim
yaptıysa Orhun’un yaptığının düşünülmesini istedi.”

‘Kuşlar tahta uzanan
yolu temizliyor olabilir mi?’

 ‘Bilmiyorum oğlum. Bilmeni istediğim bir şey
var ki bunu her kim yaptıysa ellerinin hanemize kadar uzanacağı gerçeğidir.’

‘Orhun’dan mı
bahsediyorsun?’

‘Orhun’dan ve
Çağatay’dan…’

‘Ne yapmamı istersin?’

‘Babanın yaptığı
şeyi…’

‘Orhun bir isyan
teşebbüsünde bulundu.’

‘Köşeye sıkıştığını
hissetmişti, üzerindeki baskı ve keder aklını bulandırdı.’

‘Benim dönemeyeceğimden
emindi… Ulu Ata olmasa dönemezdim de…’

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3
Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

 

SARI SONBAHAR

Türk Dili ve
Edebiyatı öğretim üyesi Saadettin Koç’un
telif ettiği Sarı Sonbahar isimli
romanı 13.5 X 21 santim ölçülerinde ve 304 sayfadır. Romanda 12 Eylül 1980
Askerî Darbesi’nin mağdur ettiği insanları anlatıyor.

12 Eylül Darbesi,
güya anarşiyi önlemek için gerçekleştirilmişti. Fakat anarşinin, darbe yapmanın
gerekçesi olarak kullanıldığı da pek çok kişi tarafından biliniyordu. Darbeden
sonra da, anarşinin tahribatını önlemek, hiç değilse hafifletmek, en aza
indirmek maksadıyla ve daha da önemlisi kendi can ve mal emniyetlerini sağlamak
için terörle mücâdele eden vatansever gençler; teröristlerle, vatan hâinleriyle
bir tutuldu, hatta anarşistlerden daha fazla mağdur edildi. Milletimizi magazin
bağımlısı hâline getiren rengârenk basınımız da bu haksızlıkları görmezlikten
geldi, böylece devlet terörüne ve cinayetlerine destek oldu. Daha sonra da
Türkiye’de terör hareketlerini başlattıkları için idam edilen elebaşılar, ‘üç fidan’ sloganı ile
kahramanlaştırıldı, romanları yazıldı, filmleri çevrildi. Devrim şehidi(?!)
olarak ilân edildi.

Vatanlarını sevenler
ve koruyanların mükâfatı ise, işkence ve şehitlik oldu.

12 Eylül’ün mazlum
ve mağdurları ancak kendi romanlarını yazabildiler. Yazdıkları kendileri gibi
vatansever birkaç yayınevi tarafından yayınlandı. Saadettin Koç’un Sarı
Sonbahar isimli romanı, işte o kitaplardan biridir.

Öyle anlaşılıyor ki Saadettin
Koç romanını, vakur bir edayla; kin, intikam bir tarafa, husumet ve kırgınlık
gibi kirli duyguların, gönlünün kıyısında köşesinde kalmış tortularını ve
izlerini gözyaşlarıyla temizleyip sildikten sonra yazmış. Vatan-millet aşkı ile
darağacında icra edilen şeb-i arus töreninden sonra bedenleriyle değil,  kalpleriyle kara toprağa giren ülküdaşlarını
saygı ile yâd ederek… 

***

Sabah olunca gün
ışığı nasıl nefes nefese gelip gecenin karanlığını aydınlığa çevirirse, romanın
kahramanı Tuğrul Beğ’de çileli karanlık yıllardan sonra gündüzün aydınlığına
kavuşur. Kazakistan’da ve Kırgızistan’da öğretim üyesi olarak çalışır.

Güzel günlerdir. Cengiz
Aytmatov ile sohbetler, babası Türk dostu bir Ermeni, annesi Rus olan Bayan
Araksiya ve Rus asıllı Bayan Tanya ile dostça gezilerle boş zamanlar
değerlendirilir. Her toplantıda Tuğrul Beğ, ülkesini ve Türk milletini temsil
ettiğinin şuuru içerisinde hareket eder, çevresindeki insanların sevgi ve
saygısına mazhar olur.

Romanın son
bölümünde kahramanımızı ve eşi Zehra’yı, torunları Eliz ile Arhan’ı misâfir
etme hazırlığında görüyoruz.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

TÜRK
TAVRI

İlâhiyatçı Dr. Mehmet Ali Sarı, Kur’ân Tilâvetinde Türk Tavrı ve Merhum Temsilcileri isimli
eserinin birinci bölümünde Kur’an tilâvetinde sesi güzel kullanma, tilâvet ve
mûsıkî,  tilâvet tavırları ve Türk
tilâvet tavrı hakkında bilgi veriyor. Sonraki sayfalarda gördüğü ve dinlediği
hâfız ve mevlidhanlar ile mevlid grupları hakkında kısa bilgiler var. Son bölümde
ise Kur’ân-ı Kerîm’i Türk tavrı ile okuyan mevlid grupları ile grup üyeleri
tanıtılıyor.

Kitap, Kur’ân-ı
Kerîm’i güzel okuyabilmek için gerekli bilgileri vermesi açısından, hâfızlar ve
mevlidhanlar için çok faydalıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okuyanlar hakkında
bilgi verilmesi ise takdire şayan bir kadirşinaslıktır.

Kur’ân’ı güzel
okumak bir sanattır ve bu sanatı icra edebilmek bilgi ve mahâret gerektirir.
Mehmet Ali Sarı Hocaefendi, bu sanatın nasıl öğrenilebileceğini öğretiyor.

Bir başka bölümde
ise mevlid hakkında bilgiler var. Hepsi de Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş grupların
liderleri: Mecit Sesigür, Hâfız Halil İbrâhim Çanakaleli, Hafız Âdem Erim.
Gruplar dışındaki hâfız ve mevlidhanlar: İsmâil Dâniş, Abbas Nazaş, İhsan
Sedef, Hüseyin Küçük, Necâti Özer, Mustafa Göl, Emin Işık, Bekir Sıdkı Sezgin,
Hüseyin Okurlar, Hâfız Fahri Bey, Cemal Bağcı, Hasan Gökdemir, İsmâil Bülbül,
Mahmud Öncü.

on bölümde ise
Ezan-ı Muhammedî hakkında tespitler, uygulamalar ve öneriler yer alıyor.

13,5 X 21,5 santim
ölçülerinde 246 sayfalık eser, 2021 yılında yayınlandı.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8
Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

KISA
KISA… KISA KISA…

1-GEÇMİŞ ZAMAN
KEDİLERİ / Türk Edebiyatında Kedi Metinleri:
Fatih Altuğ / Turkuaz Kitap

2-TERÖR
ÖRGÜTÜ PKK’NIN SAKLI YÜZÜ:
Mehmet Bedri Aluçlu / Berikan Yayınevi.

3-ORHUN
ÂBİDELERİ:
Prof.
Dr. Muharrem Ergin / Boğaziçi Yayınları.

4-FADİŞ: Gülten Dayıoğlu /
Altın Kitaplar.

5- SONSUZA
AKAN IRMAKTA:

Yusuf Alper / Klaros Yayınları.

Öngörüsüzlük Politikası!

Olan bitenlere bakınca bir kaç yüzyıldır öngörüsüzlüğümüzün Türkiye’de
büyük bir sorun teşkil ettiğini görüyoruz…

 

Tabii ki bir çok şey de olduğu gibi bunun da, tesadüf olması imkânsız!

 

Örnek vermek gerekirse bir Türk devleti olan Osmanlı’da Balkan
Savaşları öncesinde Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Gabriel Noradunkyan “Balkanlarda savaş çıkmayacağından
adım ve inancım kadar eminim”
dedikten günler sonra savaş çıkmış ve
kısa bir süre önce 70.000 usta askerini terhis etmiş olan Türk ordusu tarihe
utanç olarak geçen bir bozgundan sonra vatan topraklarının çok büyük bir
bölümünü kaybetmiştik… Halbuki biz böyle derken ve yaparken, İngiliz
gazeteciler savaşı izlemek üzere Londra’da Balkanlara doğru yola çıkmışlardı!

 

Ardından Damat Ferit, İzzet Paşalar başta olmak üzere birçok tanınmış
kişi Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca başta İngiltere olmak üzere ABD ve
Fransız mandası olmayı hatta Yunanistan’ın askeri işgalini kurtuluş olarak
görmüşler ve buna uygun davranmışlardı…

 

Cumhuriyet dönemine gelince İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada bir
takım gelişmeler yaşanmıştır.

 

Ya biz ne yapmışız bu gelişmeler karşısında? Büyük öngörüsüzlükler
içinde, biraz sonra kesilecek kurbanın kasabın bıçağını yalaması misali sadece
olan biteni izlemekle yetinmişiz!

 

Ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu tarihi bir gerçekliktir. Buna
karşın biz 1950’lerden bu yana şehirlerimizde gecekondulaşmayı, çarpık
şehirleşmeyi, plansız yerleşmeyi velhasıl rant uğruna her şeyi
gerçekleştirmişiz… Şimdi başımıza bir deprem(ler) gelmesin diye kara kara
düşünüyoruz!

 

Ülkemizin su kaynakları kısıtlı… Dünyada iklim değişiklikleri ve
kuraklık önümüzde duruyor. Ya biz ne yapıyoruz? Bu sorunla ilgilenmiyor ve
sularımızın yönetimini bile Katarlılara bırakıyoruz! Ancak su için savaşlar
başlayınca veya bir damla suya muhtaç olunca suyun değerini anlayacağız…

 

Kuraklık nedeni ile tarım üretimimiz düşüyor. Bu kuraklık devam ederse
bir topan ekmeğe muhtaç olmamız büyük bir olasılık! Bakın samanı bile ithal
eder hale geldik…

 

Bir de ülkemizde demografik yapımızı değiştirmeye yönelik göçler söz
konusudur… Türkçemiz, milli kültürümüz, örf ve adetlerimiz, huzurumuz,
güvenliğimiz bu sebeple tehdit altındadır. Bunu sağır sultan bile biliyor ama
bizim öngörüsüzler farkında değil! Tıpkı vakti zamanında Damat Ferit, Sadrazam
İzzet, Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve benzerlerinin başımıza gelecekleri
öngörmediği gibi…

 

Ya adına Corona dediğimiz salgına ne demeli? Dünyada herkes biyolojik
savaş ve saldırıları konuşurken biz aşı üretim merkezlerini kapattık! Ne öngörü
değil mi? Değil aşı üretmeyi bütün biyolojik saldırıları def etmeyi planlayan
öngörülerimiz olmalıydı. Biz ise tam tersini yaptık!

 

Günlerdir orman yangınları ile uğraşıyoruz. Bu beklenmedik bir şey mi?
Hayır, kasti veya doğal nedenlerle orman yangınlarının çıkması muhtemel bir
şey… Buna karşı siz yeterli fiziki ve hukuki tedbirleri alıp gereğini
yaparsanız, yangınları az zararla ve kısa sürede atlatmanız mümkün olur.

 

Eğitim, ekonomi, dış politika, üretim, sanayileşme, trafik ve benzeri
konularda dünyadaki gelişmeleri göz önüne alır ve doğru öngörülerde
bulunursanız ülkenizi ve halkınızı tehlikeler karşısında korumuş olursunuz…

 

Gökova’ya termik santral yapılmasın diyen köylülere Turgut Özal’ın
başbakan sıfatı ile 1984 yılında verdiği cevapları izleyince, köylülerin
öngörülerinin bile devleti yöneten siyasetçilerden çok fazla olduğunu gördüm.
Bugün de, başta köylüler olmak üzere halkın değişik protestolarla HES, taş
ocakları, maden aramaları konusunda haklı olarak itiraz ettiklerini
görüyoruz…

 

Siyasetçiler halk kadar akıllı değil mi?

 

Haşa onların aklı var ama Noradunkyan Efendi gibi! Yaptıkları işlerin
adları ve inançları kadar doğru olduğunu söylüyorlar ama işte burada kader
devreye giriyor ve kabak Türk Milletinin başına patlıyor! Yoksa dünyanın en
güzel iç denizi olan İstanbul’daki Haliç’in etrafını fabrikalarla doldurur,
müsilaj çıkıncaya kadar Marmara’yı yok edermiydik? Ne diyor bu iktidar: “Demokrat Parti’nin devamıyız!”
Doğru aynı öngörüsüzlükle devam ediyorlar!

 

Türkiye’de “öngörüsüzlük
politikaları”
devrededir. Bu öngörüsüzlük bilerek ve kasten yapılan
bir öngörüsüzlüktür. Allah bizi bu “öngörüsüzlük
ihaneti”
nin kötü sonuçlarından korusun…

Ormanlarımızla Birlikte Yandık Ziraat Yüksek Mühendisi Prof. Dr. İbrahim Ortaş İle Yangınları Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Târihimizdeki en büyük
orman yangınlarını yaşıyoruz. Memleketimize milletimize geçmiş olsun. Allah
tekrarından korusun. Yangınların sebeplerinden başlayalım. Neden ve niçin bu
felâketle karşı karşıya geldik?

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Akdeniz ve Ege kıyı şeridinde yaşanan
orman yangınları aynı zamanda hepimizin canını da yakıyor. Çoğu zaman her
tarafta çâresiz insanların yardım çığlıkları yürekleri dağlıyor. Bir o kadar da
toprak ve ormanda yaşayan büyük-küçük canlıların çığlıklarını duyuyorum. 

Ekosistemler1 birçok
iç ve dış faktörün eşzamanlı etkisi altında ve kendi tabîi yapısı içinde
varlığını devam ettirir. Toprakla alakalı ekosistemlerde en etkili faktörlerin
başında ortamdaki bitki, hayvan ve mikroorganizma tür çeşitliliği ve zenginliği
gelmektedir. Zaman içinde bu tür çeşitliliği ve zenginliği değişik dış etkiler
sebebiyle değişime uğrasa da, binlerce-milyonlarca yıldan günümüze varlıklarını
koruyabilmişlerdir.  Değişime/bozulmaya
sebep olan etmenlerin biri de orman yangınlarıdır. Hatta orman bilimcilere
göre, mevcut birçok orman ekosisteminde sürekliliğin sağlanması için yangın
sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta Akdeniz makilikleri ile iç içe olan çam
ormanlarının sürekliliği için orman yangınlarının olumlu etkilerinin de olduğu
belirtilmektedir. Günümüzde tarım ve yerleşim yeri açmak için çoğu orman
insanlarca yakıldığı için can ve mal kaybına da sebep olmaktadır. Bugün mücâdele
edilen yangınların ülkemizde yaşanan en büyük, en yıkıcı ve en uzun süreli
yangınlar olduğu değerlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Orman yangınları
başlıca sebepleri nelerdir?

Prof. Ortaş: Orman yangınları % 95 insan kaynaklıdır.

Kıyılarda artan insan nüfusu,
sorumsuz kişilerin piknik yerlerinde bıraktıkları cam şişeler, kırılıp atılan
camlar ve diğer mercek etkisi yapacak malzemeler, sigara izmaritleri vs.
alınmayan veya yönetilmeyen önlemlerden dolayı küçük bir noktada başlayan
yangınlar hızla yayılmaktadır.

Ülkenin orman varlığı, mevsim
etkisi ve karşılaşılabilecek risk yönetimine uygun olarak yangına karşı uzun
vâdeli yeterli hazırlık ve planlamaların yapılması gerekirdi. Bulunduğumuz
iklim kuşağında yazları yağışların olmaması, sıcaklık artışına bağlı toprak
neminin azalması, ortamdaki tek ve çok yıllık bitkilerin kuruması sebebiyle
yangınlar daha hızlı ilerlemektedir. 

Çetinoğlu: Keçilerin ormanlara
zarar verdiği biliniyordu. Siz farklı düşünüyorsunuz…

Prof. Ortaş: Kontrolü keçi otlatılması önemli bir biyolojik yöntemdir.

Keçiler ortamdaki otları ve ağaç
gövdelerinde gelişen sürgünleri tükettiği için yangının gelişmesini engelliyordu.
Ancak bugün keçiler açık alanlardan çok kapalı ağıllarda tutuluyor ve sayıları
geçmişe kıyasla azaldı. Ayrıca tabîi bitki ve hayvan çeşitliliği de azaldığı
için her etki yeni bir sonuç doğuruyor, oluşan sonuç yeni bir etkiye sebepolmaktadır.
Otlar geçmişte olduğu gibi keçi, dağ keçisi, geyik, tavşan ve diğer ot tüketen
hayvanlar tarafından yeşilken tüketilseydi bu kadar kuru ot gelişmez ve
yangınlar da hızla ilerlemezdi. Özetle Yangınla mücâdelede kontrolü otlatma da
önemli olup diğer birçok yönetim yöntemleri ile yangınlar önlenebilir ve en az
hasarla kontrol edilerek söndürülebilirdi. 

Çetinoğlu: Tabiat kendini
yenileyebiliyor mu?

Prof. Ortaş: Tabiatın kendini yenileme mekanizmaları var, müsaade
edilirse tabiat kendini yeniler.

Çetinoğlu: Nasıl?

Prof. Ortaş: Orman yangınları ile çok önemli miktarlarda atmosfere
salınan karbondioksit ve diğer gazlar, iklim ve canlıları da
etkilemektedir.  Sanayi Devrimine kadar
280 ppm (milyonda bir partikül)2 olan karbondioksit salınımı
sonrasında,  özellikle de son 100 yılda
hızla artarak 417 ppm düzeyine ulaşıp iklim değişimlerinin hızlanmasına sebep
oldu. Bu sonuca göre karbondioksidin daha çok tutulması için bütün Dünyâda ağaç
sayısının arttırılması şarttır. Orman ve doğal bitki örtüsünün mikro klima
üzerine etkisi olduğu gibi yangın sonrası oluşacak yeni iklim de bitki
örtüsünün yapısını belirleyecektir.

Çetinoğlu: Yangın sebebiyle
toprağın besleyiciliği azalıyordur. Yanan ağaçların yerine yenilerini dikmekte
de bir yöntem olmalı…

Prof. Ortaş: Yangın Ekologları Prof. Dr. Çağatay Tavşanoğlu ve
Prof. Dr. Doğanay Tolunay; ‘Maksat sadece
ağaç dikmek olmamalı, ekosistemin korunması için tabiatın kendini yenileme
kapasitesinin göz önünde bulundurulması gerekir
’ diyorlar. Ağaçlama
yapılacaksa mono kültür3 olmamalı,  
dışarıdan gelecek yeni türler ortama adapte olmazlarsa başka problemler
de çıkabilir.  Tabiatın bütün renklerinin
ortamda tekrar buluşmasına müsaade edilmeli. Onun için yanan alanların insandan
korunması ve otlatılmanın yasaklanması gerekir. Ağaçlandırmada bölgeye adapte
olmuş kızılçam bitkileri aktarılmalı. Aktarmada mikoriza4 ve tabîi
toprak ile birlikte aşılanmanın yapılması gereklidir.

Çetinoğlu: Yeniden ağaçlandırma
da dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Prof. Ortaş: Kesinlikle toprağa iş makineleri sokularak
işlenmemeli. Yangın sonrası derinlerdeki kökler yeniden gelişebilmekte. Doğanın
her zaman kendini koruma mekanizmaları olup kendini koruyacak enstrümanları olmazsa
varlığı sürdüremez. Meselâ yangın sonrası yapılan gözlemlere göre, bölgedeki
kızılçam gibi bitkilerin kapalı kozalarındaki tohumlar korunmakta ve uygun nem
ve sıcaklık şartlarında hızla çimlenerek yeni fidanlar oluşturmaktadırlar.
Hattâ bâzı bitkiler daha gür bir şekilde gelişebilmektedir.

Ormancı arkadaşları dinlediğimde
bitki türü, çeşit, boy çap konuları konuşuluyor. Soru toprak- bitki ekosistemi
meselesidir. Asıl konu yer yüzeyinin koruyucu tabakası olan toprak ve toprak
içindeki en önemli unsur olan organik materyalin ve tabîi canlılığın yanmış
olmasıdır. Yangın ile oluşan 200-800 santigrat derecelik sıcaklık toprağa
belirli bir derinliğe kadar nüfuz ediyor. Her bölge için ayrı ayrı, yangına
toprak ve toprak minerallerinin nasıl tepki verdiği araştırılmalıdır. Ve yangın
sonrası toprak ve tabîi bitki örtüsü ne düzeyde ve ne hızda kendini
yeniliyor,  hangi türler kendini daha iyi
yeniliyor.

Çetinoğlu: Ağaçlandırma
yapılırken göz önünde bulundurulacak hususlar nelerdir?

Prof. Ortaş: Ağaçlandırma yapılacaksa ekolojik ilkelere5 uygun
olmalıdır.

Genelde yangınlardan sonra
yetkililer ‘hemen ağaçlandıracağız
türünde iyi niyetli söylemlerde bulunuyorlar. 1994 yılında Gelibolu
Şehitliğinde çıkan yangın sonrası hızla ağaçlandırıldı fakat bir süre sonra
ağaçların doğal rizosfer6 ve mikorizası4 olmadığı için
gelişmediği görüldü. Çoğu zaman iyi niyetle başlatılan ‘ağaç dikme seferberlikleri’ beklenen sonucu vermedikleri gibi orman
ekosisteminin doğal gelişimine de zarar verebilir. Orman ve toprak ekolojisi
bilgisine sâhip uzmanlardan görüş almakta yarar var.

Dışarıdan mikoriza, N2 fiksasyonu7
organizmalarının biyolojik habitatlara8 dikilecek fidanlara
aşılanmasının ne kadar önemli etkilerinin olacağının bilinmesi ayrıca önemli.
Şu anda yangın sonrası steril bir yüzey var ortada. Ağaçlanma yapılacaksa
mikoriza olmadan olmaz. Yüksek yapılı orman bitkileri mikorizasız yaşayamıyorlar.
En önemlisi bu aşamada buraları yapılandırmaya müsaade etmeden korumak, sonra
da akılcı bir takım toprak teknolojisi yöntemleri ile ekosistemi geliştirecek
ve koruyacak çalışmalar yapmaktır. Tabiata diğer hayvan varlıkları habitatı da
aktarılmalı.

Çetinoğlu:Aktarılan yeni
bitkiler için durum nedir?

Prof. Ortaş: Yangın sonrası canlı varlığı ve organik maddesi
yandığı için dokulardaki mineral bileşikler yüzeyde kalmış olup kısmen yeni
gelecek bitkiler için önemli besin kaynağıdır. Tabii yeni oluşacak bitki
topluluklarının organik madde biriktirmesi çok uzun zaman alacaktır. Onun için
belirtilen teraslama, sekileme, doğal ortamda yetişmiş tüplü fidan dikimi ve
diğer habitat aktarımı toprak teknolojisi mantığı ile geliştirilmelidir.

Yanan alanların yeniden
restorasyonu için korunmalı ve etrafı çevrilerek bitki ekosisteminin yeniden
gelişmesine koruyucu tedbirlerin alınması gerekir.

Çetinoğlu: Türkiye, sözünü
ettiğiniz bu işlerin gerektirdiği bilgi ve teçhizat donanımına sâhip mi?

Prof. Ortaş: Ekosistem / ekoloji çalışmaları yapacak araştırma
merkezi ihtiyacı oluşmuştur.

Çetinoğlu: Ormanları korumanın,
yeniden ağaçlandırmaya nazaran daha ucuza mal olacağı anlaşılıyor.

Prof. Ortaş: Ormanları korumanın en iyi ve en ucuz yolu yanmalarını
önlemektir. Bu bağlamda ormanların yanmaması, çıkan yangınların hızlı bir
şekilde söndürülmesi veya çok hızlı gelişmemesi,  yanan yerlerin de ekolojilerine uygun olarak
restore edilmesi, iklim değişimlerinin muhtemel etkileri konularında ülke
çapında ciddî, pek çok uzmandan oluşan ilmî araştırma birimlerine ihtiyaç
bulunmaktadır. Liyakate dayalı, konuyu bilen araştırma birimlerinin konuları
bütünlüklü olarak çözüm odaklı değerlendirmeleri ve sonuçlarının yanmış alanlarda
uygulanmalarında fayda görülmektedir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim
Hocam.

 

Kelime ve kavramlar:

1ekosistem: Doğanın ekolojik
yapısı.

 2partikül:
Parcacık.

 3monokültür:
Tek
yönlü bitki üretimi.

 4mikoriza:
Kök
mantarı.

 5ekolojik
ilkeler:
ekolojinin
işleyiş mekanizmaları.

 6rizosfer:
Bitki
kök bölgesi dinamikler.

 7N2 fiksasyonu: Atosferdeki azotu Rizobium bakterileri
üzerinde tutmak. (Bakteriler bitki köklerinde kök nodülleri şeklinde
toplanırlar. Bu nodüllerde havadaki nitrojen amonyaka dönüştürülür ve bu
amonyak bitkiye glutamin ve üreidler gibi organik bileşikler sağlar. Bitki
ise bakteriye fotesentezden elde ettiği organik bileşikleri sağlar. Bu
faydalı ilişki bütün Rhizobium türleri için geçerlidir.)

 8biyolojik
habitat:
Ortamdaki
biyolojik hayat. Mikroorganizma, toprak canlıları.

 

 

 

 

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ    

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz adına
katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

4 Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık
yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34 Münferit proje tamamladı.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Hepten Yanarız!

Konu; Orman yangınları ile mücadele yöntemleri!

Orman yangınlarının söndürülmesi uzmanlık, taktik ve
strateji isteyen bir iştir. Bundaki başarı çıkan yangını iyi incelemeye ve
yangını etkileyecek hususları iyi saptamaya bağlıdır. Orman yangınlarının
söndürülmesi aşamalarını şöyle sıralayabiliriz;

A. Organizasyon

B. Yangın Söndürme Araç ve Gereçleri

C. Yangınlarla Havadan Savaş

***

Yangınla Savaşta Ekip, Organizasyon, Prensip ve Yöntemleri:
Orman yangınlarını söndürmede kullanılacak yöntemlerle sahada ki ekiplerin
organize edilmesi yanında ihtiyaçların tespiti, yangınla savaşacakların
giyimlerinin uygunluğu ve tecrübeleri çok önemlidir.

Yangınla savaşta ekiplerin organizasyon yöntemlerinde ilk
önce 2-3 m genişliğinde bir şerit açılarak şeritteki yanıcı madde uzaklaştırılır
ve şeridin ortasına hendek açılır. Hendeklerin açılması şu yöntemlerle yapılır.

A. Atlama Yöntemi

B. İlerleme Yöntemi

C. Tek Görev Yöntemi

D. Mekanize Edilmiş Yangın Hattı Yöntemleri

Önce yangın yeri gözetlenir, sonra yangın kontrol altına
alınma çalışmalarına başlanır, ve en sonunda da soğutma çalışmaları ile yangın söndürme
işlemi tamamlanır!

***

– yukarıda yazdıklarımın hepsi işin edebiyatı!

Bu işler ormancıların itfaiyecilerin işleri, bize düşen
birlik ve beraberliği sağlamak, onlar yangınla mücadele ederken onlara maddi
manevi destek olmak.

Hani bir şarkının sözleri var!

Biz ne yangınlar gördük, hepsi yandı ve söndü

Biz ne yaralar aldık, hiç biri öldürmedi!

Yani demem o ki yangınla mücadele “tüm doğal afetlerle
mücadele” için, önce birlik ve beraberlik içerisinde olmalıyız.

O yukarıda A şıkkında organizasyon denen şey var ya! İşin
püf noktası O!

Organizasyonun başı; Cumhurbaşkanı

Kolları; Bakanlıklar, müdürlükler, valilikler,
kaymakamlıklar ve belediyeler

Bedeni; Biz, HEPİMİZ.

Aşağının meramı böyle ama yukarıda ne oluyorsa olmuyor!

19 yılda öyle ayrıştılar ki yangında bile bir araya
gelemiyorlar, ve

Ankara’nın yüzünden Organizasyonu yani voltranı
tamamlayamıyoruz!

Cumhurbaşkanımıza göre kabahat, kendi partisinden olmayan
belediyeler ve bütün muhalefet!

Muhalefete göre de Cumhurbaşkanı ve atadığı mevcut hükümet!

***

Kim haklı? Bence Muhalefet haklı!

Bir ailede sorun var ise ki var!

Sorunu çözmek evin en büyüğünün işi! Evin en büyüğünün
sorumluluğu!

Yani, Sayın Cumhurbaşkanın!

Davet etmek, dâhil etmek, ikna etmek, idare etmek evin en
büyüğünün işi!

Ve öyle olmalı.

Bu ayrışmayla bu ötekileşme devam ederken “Allah korusun”
olası bir

İstanbul depreminde hepten yanarız!

Afet yönetim toplantıları ve mücadele yöntemleri Türkiye
Yunanistan

Ermenistan arasında oluyormuş gibi olmamalı!

AKP si de, CHP si de, MHP si de, İYİ si de kötüsü de bizim,
hepsi bizim ülkemizin partileri ve yöneticileri, birlikte rahmet ayrılıkta azap
var sözünü eminim her kes biliyor.

Her şey bir yana Sayın Cumhurbaşkanımızın Osmanlıcılığı ve
din adamlarını ne kadar sevdiğini bilmeyen yoktur, sadece din adamı Şeyh
Edebali’nin

Osmanlının kurucusu Osman Gaziye öğüdünü uygulasa yeter.

Ne diyor Şeyh Edebali!

Ne diyor’u herkes biliyor ama olmuyor!

Yani demem o ki! Önce içimizde ki yangını söndürsünler, biz
zaten ormanlarımızı hem söndürür hem de telafi ederiz inşallah!

İtfaiye işçilerinin belediye işçilerinin hepsi aynı partili
mi?

Ya Ormana kadar siyaset sokulur mu Allah aşkına! Yok o
belediye senin bu bakan benim!

Yeter, TAMAM, Allah aşkına!

Bakın, gelecek günler daha zor geleceğe benziyor! Böyle
devam edersek hepten yanarız!

Derlenip toparlanmaya birlik olmaya bakalım!

Bakın! Afganların da eskiden memleketleri Devletleri vardı!

Biz bütün liderleri sahiplenelim, onlar da hepimizi!
Ayrışmalarına engel olalım, onları sık sık uyaralım nefisleri ve hırsları ile
baş başa bırakmayalım.

Bakın Ortadoğu da pek çok ülke Liderlerinin iktidar
hırsları, Din ve siyaseti birbirine karıştırınca ne hale geldiler!

Ayık olalım, Yoksa hepten yanarız!

VE BİZİ HİÇ BİR ŞEYH KURTARAMAZ!

Cumartesi günümüz de mübarek olsun inşallah.

Ben Yörüğüm! Ben Devletimi İstiyorum!

Bir önceki yazımda, kültür bir insan ömründe inşa edilemez demiştim.
İster bir kişi, ister bütün bir toplum gayret etsin, kültür, bir ömürde
yapılanamıyor. Kültüre ancak nesilden nesile
aktarılarak, üst üste konularak,
biriktirilerek, işlenerek ulaşılıyor. O zirvelere ancak böyle tırmanılıyor.

 

Gerçek dağların zirveleri gibi, çıkmak zor ama gerisin geri düşmek kolay.

 

  Bundan yarım asır önce,
yönetim biliminde
kurum kültürü”
denilen şeyin ne kadar önemli olduğunu okuyunca hayret etmiştim. Fakat bu
tespit, birçok şeyi de açıklayıveriyordu. Üniversite deyince d
ünyada niçin Harvard, Yale, Oxford, Cambridge her
zaman tepelerde anılır? Yurt içinde niçin ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ ve daha birkaçı?
Niçin d
ünyada ordu deyince akla öncelikle
T
ürk ordusu gelir? Türkiyenin en güzide
kurumları sayılırken niçin Dışişleri ilk akla gelenlerdendir? Ç
ünkü bunların arkasında bir kişi, bir nesil değil;
nesiller ve öm
ürler;
nesilleri ve öm
ürlerin
birikimiyle inşa edilmiş k
ültür var. Tıpkı milletlerin kültürü
gibi kurumların da k
ültürü…

 

Ve az önce söylediğim gibi kurmak zor, yıkmak kolaydır. Üniversitelerimizin
hızla düşüşte olduğunu yazmayan kalmadı. Eyyyy esasına göre yönetilen
dışişlerimiz de pek parlak görünmüyor.

 

Yanan ormanlar, çöken kurumlar

Evi, tarlası, bağı, hayvanları yanmış köylülerin videolarını seyrediyorum. Buyurun bir tane de
siz seyredin: https://bit.ly/3ja5ZB6 Her şeyini kaybetmiş çiftçi haykırıyor:
Ben yörüğüm, hükümet istemiyorum, devletimi
istiyorum! Çiftçi hükümet
derken hükümeti değil- hükümetsiz devlet olmaz- yangına çayla
giden siyasîleri kastediyor. Yörüğün aradığı devlet de bir
kurumdur. Devlet; kurumlara dayanan, kurumlar üstünde
yükselen kurumların kurumudur.
Onun da nesillerin mirası bir kültürü vardır. O kurumları çökertirseniz, tekrar kurmak,
yeniden yükseltmek
nesiller alır. Son tahlilde milletlerin gücü de zenginliği de kültüre dayanır: Milletin, devletin ve kurumlarının kültürüne Geri kalmışların bir türlü kalkınamaması bundandır. Üstünlük
ve refahın asırlarca sürmesi de

 

Kurumların bir amacı vardır. Yönetim biliminde amaca bazen misyon deniyor. Kurumu kuranın, yönetenin yapması
gereken; kurumun bütün mensuplarını, tepeden
tırnağa o amaç etrafında kilitlemektir. İşte o kilitlenme, kurum kültürü
ile hedefi yücelten ve
her mensubu saran ruh ile sağlanır. Çoğu insanın sandığı gibi denetimle değil.
Kurum kültürü,
her ferdin içine bir denetim elemanı yerleştirir. İslamiyette takva denilen şey de budur. Dıştan
gelen yap, yapma talimatları değil, gönüllere
yerleşen kontrol memuru.

 

Kurumların çöküşü

Kurumlara siyaset, nepotizm, kayırmacılık girince hedef yok
olur. Çalışanların dikkati artık kurumun yapması gerekende değil, kimin hangi
torpille girdiğinde, nereden ne avantaj sağlanacağında, kendilerini bu işe
sokanlara nasıl çıkarlar sağlayabileceklerinde, başka hangi yandaşları işe
alabileceklerindedir. Bir arkadaşım anlattı. Orman Mühendisi akrabası, yangından birkaç hafta önce
istifa etmiş. Sebebi, Mühendis çalışanlara talimat
veremiyor. Çünkü birçoğunun parti
teşkilatından torpili var.
Başında bulunduğum bir kurumda da aynı olayı gözlemiştim. Çalışanların
morallerinin ve işlerine bağlılıklarının sarsılmasına bir kişinin, sadece bir
kişinin yukarıdan torpille bir noktaya tayin edilmesi yetmişti. İşte böyle çökülür.

 

Eski AKPli
bir tanıdığım şikâyet ediyordu: Yangını
önlemenin tekniğini konuşamıyoruz. İnsanlar öfke içinde, öfke hâkim. Ona soramadım, ortam müsait değildi. Cevabını
bildiğimiz soru şu: Acaba neden?

 

 Bir zamanlar parti
liderlerinin televizyona çıkıp halkın karşısında memleket meselelerini
tartıştıkları bir T
ürkiye
vardı. Hani eski T
ürkiye!
Ecevit, Demirel, T
ürkeş ve
başka liderler. Birlikte oturur, birçok meselede anlaşamaz, bazılarında anlaşır
fakat hiçbir zaman bir birlerini aşağılamazlardı.
Sen yalancısın, her dediğin yalan, senin
akıl sağlığın bozulmuş, doktora git
,
sen teröristlere kol-kanat
geriyorsun, aslında sen de teröristsin

ve benzeri itibarsızlaştırmaları, aşağılamaları onlardan duymazdık. Normal
demokrasi ile yönetilen bir
ülkenin
liderleri gibi konuşurlardı. Bakınız 1991
e
ait bir liderler açık oturumu: https://youtu.be/iooiiwunWlM   Bu da 1989
dan
İnön
ü, Özal, Demirel:
https://youtu.be/HwxfPi_U4o0  Gençler
hatırlamaz, T
ürkiye hep
böyle değildi. Bir zamanlar b
ütün liderler eşitti.

 

Allah Allah, herkes niçin öfkeli?

Her şeye yetkili, fakat hiçbir şeyden sorumlu olmayan; bütün hayırları şahsına tapulayan, bütün
şerlerden ya Allahı yahut da
muhalefeti sorumlu tutan bir iktidarımız var. Yangında bile muhalefet
aşağılanıyor. Siz iktidarın hiç öfkesiz konuştuğunu duydunuz mu? O, öfkeyle
besleniyor, öfke soluyor.

 

Teknik konuşmuyoruz; öfke hâkim! Öyle mi? Acaba neden? Rüzgâr eken ne biçerdi?

 

  Sıkıntılı günler, sıkıntılı konular. Bir
fıkra ile bitireyim. İlgisi var mı, yok mu, siz karar verin. Hiç olmazsa efkâr
dağıtırsınız:

 

Bir zamanlar Sümerbank
diye bir devlet kuruluşu ve onun dokuma, basma fabrikaları vardı. Bunlardan
birinde nizamiye nöbetçileri, bir işçinin zayıf girip, şişman çıktığını fark
etmiş. Günlerce Sonunda adamı yakalayıp paltosunu çıkartmışlar ve
vücuduna sarılı top top kumaş
bulmuşlar. Bekçiler kumaşın ucundan çekiyor, adam kendi ekseni etrafında dönüyor ve şöyle söyleniyormuş:
Allah, Allah! Kim sardı bunları bana böyle!