7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 381

Doğaya Sahip Çıkalım “O Geçmişin Mirası Ve Gelecek Kuşakların Emanetidir”

Otlar,
ağaç, börtü, böcek yanıyor

Denizde
su gökte bulut kanıyor

İnsan
dünya niçin bitmez sanıyor

Hatırlamaz
barış diyen Oğuz[1]’u

 

Sabah
seher gece kutup yıldızı

İnsan
ömrü her gün düşer yaldızı

Günü
gelir kalmaz tadı hem tuzu

Hatırlamaz
bahşedilen sonsuzu

 

 

Adaletli,
ilmi, ahlâk liyakat

Düstur
idi evvel emir hakikat

Ana-ata,
baba-evlat hakikat

Hatırlamaz
garip mahzun suçsuzu

 

Özden
sende özü sözü olgun ol

Her
dem taze nefes ile birlik dol

İşlerinde
tutmaz isen doğru yol

Hatırlamaz
güzün insan nevruzu

Saygı
ve dostlukla

[1] Zükarneyn 

Diğer Partileri Kapatalım, AKP İktidar, MHP Muhalefet Olsun

Bu hafta ciddi ciddi
“Gazeteci” Mehmet Barlas ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi
konuşuyoruz. Nasıl konuşmayalım ki, biri basının en kıdemlilerinden ve diğeri
en eski Genel Başkan olan bu iki zat şaşırtıcı ve tuhaf açıklamalar yaptılar.

Mehmet Barlas profesyonel gazeteciliğe Cumhuriyet Gazetesinde başlamış eski bir
devrimci. Daha sonra kim iktidarda ise o tarafa yanaşmış, kendi tabiriyle “kalbi
solda ama cüzdanı sağda olan”
biri. Kenan Evren’den Turgut Özal’a, S.
Demirel’den Tayyip Erdoğan’a kadar bütün Cumhurbaşkanı ve Başbakanlarla çok
özel ilişkiler kurmayı becerebilen her devrin adamı.

Halen 79 yaşında ve havuz
medyasının gazetesi Sabah’ın başyazarı. Bilindiği gibi, Sabah Gazetesinin
sahibi Eski Bakan Damat Berat’ın ağabeyi Serhat Albayrak.

Mehmet Barlas’ın eşi Canan
Hanım’ın kardeşi Can Paker, Soros’un “Açık Toplum Vakfı” Türkiye ayağının ve
TESEV’in eski Başkanı.

Devlet Bahçeli halen 73 yaşında. Ömrünün son 24 senesinde MHP Genel Başkanı.
Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu 57. Hükümette (ANASOL-M) Başbakan Yardımcılığı
yaptı. Önceden keskin bir AKP muhalifi iken son yıllarda AKP’ye eklemlenmiş
durumda.

Bahçeli, AKP’ye sağladığı
destek ile R. Tayyip Erdoğan’ı otoriter tek adamlığa götüren sistem
değişikliğinin mimarı oldu. Partisinin programında parlamenter sistem savunulurken,
“fiili durumu hukuki hale getirelim” sözü ile tarihe geçti. “Türk
tipi başkanlık”
denilen ucube sistemi getiren iki aktörden biri oldu.

“Türk Milliyetçiliğinin
siyasi partisi MHP”
, Bahçeli’nin liderliğinde “Türk
milliyetçiliğini de ayaklarımız altına aldık diyen”
AKP ve lideri
Erdoğan’ın en sadık müttefiki oldu.

Bahçeli defalarca kritik
dönemlerde aldığı
sürpriz kararlarla Türkiye siyasi dengelerini değiştirdi.
Bunlar O’nu dikkate alınması gereken bir siyasi aktör yaptı.

Barlas’ın köşe yazısı ve
Bahçeli’nin açıklamaları muhtemeldir ki aynı plan kapsamında kamuoyunu
hazırlamak maksatlı hamlelerdir.

********************************

CHP ve İYİ Parti’yi
Kapatma Hayali

Mehmet Barlas’ın “Bir
bakarsınız, Kılıçdaroğlu’nun yönettiği CHP kapatılmış ve seçime girmesi
yasaklanmış olabilir”
ifadesi çok tuhaf ve şaşırtıcı. O kadar ki, bu
kadar tecrübeli bir yazarın kendi iradesiyle yazılmış olamaz.

Ortada CHP’nin
kapatılmasına dair herhangi bir hukuki süreç yok. Ama Barlas’ın
iddiasına göre, “CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun meşruiyeti kalmamış.” Peki,
bu iddianın gerekçesi ne? CHP lideri “sürekli yalan söyleyen, kendi
ülkesini yabancı ülkelere jurnalleyen, ülkenin geleceği hakkında olumlu hiçbir
görüşü olmayan bir siyasetçi” imiş.

Barlas, sadece CHP’yi
değil, İYİ Parti’yi de tehdit etmekten çekinmemiş: “Bu gerçeklerin
ışığında gerek CHP’nin gerek İYİ Parti’nin dikkatli davranmaları gerekiyor”

deyivermiş.

Bu zihniyete göre, MHP
gibi, iktidarı kayıtsız ve şartsız desteklemezseniz sorumsuz
politikacı
sayılırsınız. Ve partinizin kapatılma gerekçesi
ortaya çıkıverir:

“85 milyon insanın
kaderini 2-3 sorumsuz politika heveslisinin gayrimeşru çabalarına
kurban edemeyiz.”

Bu bakış açısı iktidar
kanadının görüşünü yansıtıyorsa
(ki bu çok muhtemeldir) dehşete kapılmamak
mümkün değildir.

Muhalefet partilerini
kapatarak girilecek bir sözde seçimle iktidarlarını devam ettirme
ihtimalini ciddi ciddi düşünüyor olabilirler mi? Yani Türkiye’de Nikaragua
modelini
uygulamaya kalkabilirler mi?

Bu saçma gibi duran
ihtimaller Devlet Bahçeli’nin açıklamasından sonra güçlendi.

********************************

AKP İktidar,
Küçük Ortağı Muhalefet

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,
“Milliyetçi Hareket Partisi Cumhur İttifakı’nın bir ortağı olsa da
işlevi ve üstlendiği demokratik sorumluluğu muhalefettir, bunun yanı sıra
TBMM’de denge ve denetleme göreviyle mesuldür”
dedi.

Çok şaşırdık elbette. AKP’nin
bütün günahlarını kayıtsız şartsız destekleyen, iktidarın küçük ortağı MHP
meğer muhalefet görevi yapıyormuş.

Şimdi Mehmet Barlas’ın
yazdıklarıyla birlikte yorumladığımda, Cumhur İttifakının bileşenleri olan AKP
ve MHP’nin planını sezer gibi oluyorum.

Ellerinden gelse hemen uygulamak
istediklerini düşündüğüm plana göre, CHP ve İYİ Parti birer bahane ile
kapatılacak veya seçime katılmaları engellenecek.

Ama diktatörler bile
dünyaya karşı ülkesinin rejiminin demokrasi olduğu ve hukuk devleti
ilkesine bağlı olduğuna inandırmak isterler. Göstermelik seçimler yaparak, milli
iradenin kendilerini istediği
iddiasında bulunurlar.

Mesela Nikaragua’da
Başkan Ortega
önce rakiplerini tutuklattı. Sonra seçim yaptı. Yüzde 20
katılım oldu ama seçimi katılanların yüzde 75’inin oyu ile kazandı. “Teröristler
ve şeytanlara karşı milli iradenin demokrasi zaferini
kutladı.”

Ancak muhalefetsiz bir
demokrasiye
nasıl inandıracaklar? Bahçeli’nin dediği gibi, “İktidar
her rejimde, her sistemde bulunmak durumundadır, muhalefet ise yalnızca
demokrasilerde mevcuttur.”

İşte Bahçeli’nin partisini
“TBMM’de denge ve denetleme göreviyle mesul muhalefet partisi” olarak
konumlandırmaya çalışması muhtemelen bu sebepledir.

Yani MHP sayesinde,
CHP ve İYİ Parti’nin kapatılmasından sonra, ülke muhalefetsiz kalmayacak.

AKP yine ve daima iktidar,
MHP ise “sorumluluk bilinciyle hareket eden” bir muhalefet olacak. Böylece görünüşte
iki partili ama aslında tek partili bir model
hayata geçirilecek.

****

Böyle bir plan veya
düşünceyi Türkiye açısından “deli saçması” gibi görenler de olacaktır,
ciddiye alanlar da.

Ama en azından çaresizlik
içinde her türlü çılgınlığı yapmaya temayülü olan bir iktidarın
bu konuları
ciddi ciddi düşündüğü anlaşılıyor.

Kanaatimce, Türkiye
bunları aşabilecek bir demokrasi tecrübesi ve olgunluğuna sahiptir.
Böyle çılgınlıklara halkımızın izin vermesi mümkün değildir. Cumhur ittifakı
en zayıf dönemini yaşamakta, halk desteğini süratle kaybetmektedir.

Eğer bu planın sızdırılmasının
maksadı halkı korkutmak ise bu da tutmaz. Çünkü muhalif olanlar iktidarın
yarattığı korku ikliminden çıkmış durumdadır.

Ayrıca “dış destek” olmadan
bu tür çılgınlıklar hayata geçirilemez. Türkiye bölgede bütün dengeleri
etkileyebilecek büyüklükte ve önemde bir ülkedir. “Dış güçler” sağlık durumları
ve yaşları itibarıyla Cumhur ittifakı liderlerine böyle uzun vadeli yatırım
yapmazlar.

Hz. Ali’den Devlet Adamlarına Ö ğ ü t l e r (2)

     “Kalkınmış ülkeler
yük taşımaya mütehammil (dayanıklı)dır, yüklediğin kadarını götürebilir.
Memleketin harap olması ise halkının sefalete düşmesindendir. Ahaliyi sefil
eden sebep de ancak, valilerin; servet toplamaya düşkünlükleri, mevkilerinde
uzun müddet kalamıyacaklarını, zannetmeleri, bir de geçmiş ibretlerden yeteri
kadar ibret alamamalarıdır…

     “Şayet
memurlarının hatâsını görür de, aldırmazsan; kendin utanacak ve ayıplanacak bir
duruma düşersin…

     “Hele alt
kesimdeki, her türlü çareden mahrum fakirler ve çaresizler ile felaketzedeler,
kötürümler hakkında Allah’dan korkmalı, hem de çok korkmalısın…

     “Ben Peygamber
(s.a.s.)’den birkaç yerde işittim şöyle buyurmuştu:’İçindeki zayıfın hakkı
serbestçe, kuvvetlisinden alınamıyan bir millet; hiçbir zaman kuvvetlenemez.’
Bir de bunların münasebet almayan (münasebetsiz) sözlerini, yahut da dertlerini
anlatabilmedeki acizliklerini hoş gör, kendilerine karşı hırçınlık etme,
büyüklük gösterme…

     “Bir de her günün
işini o gün gör, çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi vardır…

     “Şayet namazında
halka imam olmuşsan; sakın ne bıktıracak kadar uzun, ne de bir hayra
yaramıyacak gibi kıldırma. Çünkü halkın içinde öyleleri vardır ki hastalık
sahibidirler. Öyleleri de vardır ki iş sahibidir. Peygamber (s.a.s.) beni
Yemen’e gönderirken: ‘Onlara namazı nasıl kıldırayım?’ demiştim. ‘En
zayıflarının namazı gibi kıldır.’ ve ayrıca ‘Müminlere karşı çok merhametli
ol.’ buyurmuşlardı…

     “Her hal ü kârda
halktan uzak kalmak hoş bir şey değildir. Özellikle eğer senin görevin halkın
ihtiyaçlarını ve dileklerini göz önüne almak ise, halk tarafından sana arz edilecek
ve çoğu ya bir zalimden şikayet, ya bir muamelede adâlet taleb gibi dileklerin;
seni asla ürkütmemesi lâzımdır…

     “Sonra valinin
etrafında seçkin kimseleri ile kendisine pek yakın olanları vardır ki bazen
bunların iltimasları (kayırıcılıkları), haksızlıkları ve muamelelerinde
insafsızlıkları görülebilir. Sen, bunların zararını bu gibi hallerin
sebeplerini ortadan kaldırmak suretiyle gidermelisin. Etrafındakilerden, ileri
gelenlerinden ve akrabandan hiç birine kat’iyyen toprak (devlet elindeki bütün
imkânlardan yararlanma hakkı) verme ve bunlardan hiçbiri senden cesaret alıp
da, müşterek su yahut müşterek diğer bir iş tutarak, etrafındakilere zarar
verecek ve zahmeti başkalarına yükletecek sûrette zahîre biriktirmeye katiyyen
tama’ (açgözlülük) edemesinler. Çünkü, bunun kârı senin değildir.  Fakat onların ârı (utancı) ise dünyada ve
ahirette sana döner. Sonra, senin yakının olsun veya olmasın herkesi, hakkı
kabul etmeye zorla. Eğer has adamların ve yakınlarından biri yasaları çiğnemiş
ise, senin için ne kadar güç olursa olsun, cezasını eksiksiz icra et. Bu
hususta sabır, sebat ve dikkat göster ve davranışın sonunu gözet. Çünkü bunun
sonu hayırdır…

     “Düşmanın
tarafından sana teklif olunan sulh (barış), rıza-yı ilâhiye’ye (Allah’ın
rızasına) muvafık (uygun) ise katiyyen reddetme. Zira barışta askerine
istirahat, sana endişeden rahat, ülken için de selâmet vardır. Lâkin barıştan
sonra, düşmanından sakın ve hem de çok sakın. Öyle ya belki düşmanın, seni
gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihtiyata sarıl, bu
hususta asla hüsn-ü zanna (iyi niyete) kapılma…

     “Şayet düşmanla
aranızda bir sözleşme akd etti isen, yahut ona karşı bir taahhüdün varsa,
yapılan sözleşmeye riayette bulun, ahdini yerine getir. Verdiğin sözü muhafaza için,
icap ederse hayatını bile feda et. Çünkü arzularının birbirinden farklı,
düşüncelerinin ayrı olmasına rağmen insanların ilahî farizalar arasında,
ahidlere vefa (tam yerine getirilmesi) kadar üzerinde birleştikleri bir şey
yoktur. Hatta müşrikler de hıyanetin vahim neticelerini gördükleri için
müslümanlara karşı ahde vefayı iltizam ediyorlar. Binaenaleyh sakın verdiğin
sözden dönme; sakın ahdine hıyanet etme. Sakın düşmanını aldatma…

     “Sonra, kandan ve
onu haksız yere dökmekten son derecede sakın. Çünkü haksız yere kan dökmek gibi
felaket getiren; bunun kadar mesuliyeti büyük, bunun kadar nimetin zevalini;
devletin mahv olmasını hak eden bir şey yoktur. Allah Teâlâ, kıyamet günü
kulları arasında hükmünü verirken ilk olarak döktükleri kanlardan başlayacaktır.
Sakın haram bir kanı dökerek saltanatını kuvvetlendirmek sevdasına kapılma.
Zira bu hareket onu zaafa düşürecek, daha doğrusu zevâle erdirerek başka ellere
geçirecek sebeplerdendir…

     “Bir de sakın
kendini beğenme. Sakın, nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme. Sakın yüzüne
karşı övülmeyi isteme. Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsini mahv etmek
için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sonra sakın halkına
yaptığın iyilikleri, onların başlarına kakma. Yahut yaptığın işleri mübalağalı
gösterme. Yahut kendilerine verdiğin sözden dönme. Çünkü başa kakma, iyiliği
bitirir. Mübalâğa hakikati söndürür. Sözden dönme ise Allah Teâlâ’nın da,
halkın da nefretini celb eder…

     “Hiddetine,
gadabına (öfkene), eline ve diline hâkim ol. Bunların hepsinden korunabilmek
için de badirelerden (tehlikeli durumlardan) geri durup şiddetini tehir et ki,
öfken geçsin de, iradene sahip olabilesin…” (Seha Neşriyat)

Atatürk Bu Savaşı Da Kazanacak

0

 Türk milleti, tarihi boyunca
büyük komutanlar, hükümdarlar, liderler ve kahramanlar yetiştirmiş büyük bir
millettir. Bu kahramanlar zincirinin son halkası, Mustafa Kemal Atatürk’tür.  Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluk ve öğrencilik hayatı hariç, bütün ömrü
askerlik hayatı savaş meydanlarında geçmiş ve bu savaşların hepsinden zaferle
çıkmıştır.

                Mustafa Kemal, bir
tümen komutanı olarak katıldığı Çanakkale Savaşlarında Anafartalar ve
Conkbayırı’nda dönemin en güçlü devletleri İngiltere, Fransa ve İtalya’nın
ordularına, donanmalarına ve en modern silahlarına karşı kazandığı zaferle
“Anafartalar Kahramanı” olmuştur. I. Dünya Savaşı’nın son aşamasında 26 Ekim
1918 tarihinde, Türk Kuvvetleri ile Arap-İngiliz Müttefik Kuvvetleri arasında
gerçekleşen
Katma Muharebesi’ni Yıldırım Orduları Komutanı olarak kazanmış,
Arap-İngiliz Müttefik Kuvvetlerini Kilis’in güneyinde durdurmuş, Toros
geçitlerine ulaşarak buradan Anadolu içlerine sızmalarını önlemiştir.

                Düşmanlarının
çeşitli saldırıları karşısında bunalan ve bitişine kesin gözüyle bakılan, Türk
milletinin başına geçip onu Kurtuluş’a götüren de Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Vatanının üçte ikisi işgal edilmiş, orduları dağıtılmış, bazı yöneticileri ve
aydınları ihanet içinde olan
yoksul
ve yorgun Türk milletini “Ya istiklâl, ya ölüm!” diyerek özgürlük ve
bağımsızlık hedefine kilitlemiştir. 1919 – 1923 yılları içinde devam eden
Kurtuluş Savaşı içinde gerçekleşen Sakarya Savaşı (22 Ağustos-13 Eylül 1921)’nı
ve Büyük Taarruz (26 Ağustos-18 Eylül 1922)’u bizzat Başkomutan olarak yönetmiş
ve düşmanın 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize dökülmesini sağlamış ve bu zaferler
sonucunda “Mareşal” rütbesini ve “Gazi” ünvanını kazanmıştır.

                Atatürk, Türk
milleti ile yürüttüğü
Kurtuluş
Savaşı sırasında, sadece İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanistan güçlerine
karşı savaşmamıştır. Bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da Padişah
ve onun etkisinde kalan bürokratlar, din adamları, mandacı gazeteci ve
yazarlar, düşmanla işbirliği yapan, devlete isyan eden vatan hainleri, otorite
boşluğunda oluşup düzenli orduya katılmak istemeyen çeteler ve gayrı nizami
kuvvetlerle de savaşmıştır. Savaş sırasında zaman zaman kendi kurduğu
Meclis’teki milletvekillerinin bir kısmının, hatta Kurtuluş yoluna beraber
çıktığı bazı silah arkadaşlarının bile muhalefetleriyle de mücadele etmek zorunda
kalmıştır. Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te toplantıya katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle
kabul edilmiştir. Hâlbuki o tarihte mecliste 334 milletvekili vardı, fakat 176
milletvekili bu toplantıya katıldı. Görüldüğü dibi Atatürk hiçbir hedefine
savaşmadan kolayca ulaşmamıştır.

                Atatürk’ün
zorluklarla savaşı, Cumhuriyet’ten sonra da devam etmiştir. Osmanlı devletine
son verilip Cumhuriyet rejiminin kurulmasından rahatsız ve karşı olanlar, Cumhuriyet’in
ilanı ile cahil halkın üzerindeki nüfuzları azalan mütegallibeler ve ağalar,
tekke ve zaviyeleri kapanan şeyhler ve dervişler, Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim’i
tercüme ve tefsir ettirmesinden sonra halkı dinle kandıramayan inanç bezirgânları,
İstiklal Harbi’ne ve Mustafa Kemal’e karşı çıktığı, düşmanla işbirliği yaptığı
için İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp cezalandırılanlar, dış güçlerin teşviki
ile devlete karşı isyan edenler, sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yapılan
inkılaplarla modern hayat tarzı kurulmasına karşı çıkan karşı devrimcilerle de
savaşmıştır. Atatürk, bu savaşları da meşru yollarla, akıl ve bilimin
aydınlığında ve diplomatik bir zekâyla kazanmayı başarmıştır.

                Atatürk ve
Cumhuriyet’e karşı olanlarla savaş, onun fani varlığının aramızdan
ayrılmasından sonra da devam etmiştir. Ama 29 Ekim 1923 tarihinde kurduğu
“üniter yapıdaki milli devlet” yapısı ve devrimleri ile millete sunduğu “medeni
hayat”; okuryazar ve eğitimli nüfusun artması, kadınımızın toplumdaki
statüsünün yükseltilmesi ve etkinliğinin artması, milli kültür ve sanatımızın
ortaya çıkarılması, milli ekonomi ve sanayiyi kurma yolunda önemli adımlar
atılması, Türk milletinin büyük bölümünce benimsenmiştir. Dünyayı tanıdıktan
sonra anladık ki, Türkiye’yi, bütün İslam ülkelerinden, birçok Asya ve Afrika
ülkesinden, Doğu Avrupa, Balkan ve Kafkas ülkelerinden daha medeni ve modern
bir ülke haline getiren, Atatürk’ün ilkeleri ve inkılaplarıdır. Atatürk, ilke
ve inkılâplarını, hayata geçirirken de, eski alışkanlıklarını terketmek
istemeyenlerin direnciyle karşılaşmış, ama yılmadan mücadele etmiş ve sonunda
kazanmıştır.  İmparatorluğun kozmopolit
insan coğrafyasında yüzyıllarca itilip kakılan Türk insanı, Atatürk sayesinde
Türklük bilincini ve onurunu kazanmış, padişahın tebaası olmaktan çıkıp,
bağımsız bir ülkenin özgür ve eşit bir yurttaşı haline gelmiştir.  

                Büyük Atatürk!
Sen, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” demek suretiyle Türklere milli bir ruh, kimlik
ve onur kazandıran en büyük TÜRK’sün. Aramızdan ayrılışının 83., Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 98. yılında görüyor ve inanıyoruz ki, bugün de
sana, inkılâplarına ve Cumhuriyet’e karşı olanların verdikleri savaşı, yine sen
kazanacaksın. Cumhuriyet’in ilanından bu yana bu savaşı sürdürenlerin hevesleri
bu sefer de kursaklarında kalacaktır. Çünkü milletimiz, yıllar geçtikçe senin
ilke ve inkılâplarının önemini, düşüncelerinin anlamını daha iyi anlıyor ve
kavrıyor. Her gün sana olan sevgi ve saygı da eksilmiyor, geometrik olarak
artıyor. 

                Sen bizi aklın ve
bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlığın
en üst seviyesine çıkma” hedefine yönelttin. Gözün arkanda kalmasın, bu savaşı
senin açtığın aydınlık yolda ilerleyen ve büyük mücadelenden güç ve ilham alan
evlatların, senin adına kazanacaktır. Çünkü biz ilhamımızı, Amasya Tamimi’ndeki
“Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”
talimatından alıyoruz. Bizlere emanet bıraktığın yüce eserin Türkiye
Cumhuriyeti’ni, senin ilke ve inkılâplarının aydınlığında ve gösterdiğin hedef
doğrultusunda sonsuza kadar yaşatmak en büyük ülkümüzdür. Nur içinde yat aziz
Atam.

Büyük Vatan Zaferi Karabağ Azerbaycandır

Hz. Ali’den Devlet Adamlarına Öğ ü t l e r (1)

      Halife Hz.
Ali’nin Mısır’a vali olarak atadığı Malik bin El-Haris El Eşter’e göndermiş
olduğu  emirnamede geçen; devlet yönetimi
ile ilgili önemli kavram ve esaslardan bazıları:

     “Halk için
kalbinde sevgi ve merhamet duyguları ile lûtuf meyilleri besle.
Sakın…(onların) başına kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar
kesilme! Çünkü bunlar…ya dinde bir kardeşin, ya yaratılışta bir eşin…

     “Kendin hakkında,
sana yakınlığı olanlar hakkında, tebaan (idaren altındaki halk) arasında
kendilerine meyil beslediklerin hakkında; Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı
adâletten kat’iyyen (asla) ayrılma. Şayet böyle yapmazsan zulmetmiş olursun.
Halbuki Allah’ın kullarına zulmedene karşı bu mazlumların davacısı bizzat Hz.
Allah’ın kendisidir…

     “İnsanlar
hakkındaki bütün kin düğümlerini çöz; seni intikama doğru sürükleyecek iplerin
hepsini kes. Sence açıklık kazanmayan şeylerin tümü hakkında anlamamış görün,
şunu bunu gammazlıyanın (ispiyoncunun) sözüne sakın çarçabuk inanma. Çünkü
gammaz ne kadar saf görünürse görünsün yine hilekâr (hileci)dir. Sakın, ne seni
yokluk ihtimaliyle korkutarak ikram etmekten geri çevirecek cimriyi, ne zor ve
ağır işlere karşı azmini gevşetecek korkağı, ne de zulme saparak sana ihtirası
(aşırı isteği) iyi gösterecek hırslıyı danışma meclisine sokma. Çünkü cimrilik,
korkaklık ve hırs öylesine ayrı ayrı tabiatler (huylar)dır ki ancak, Allahu
zü’l-celal (Yüce Allah) hakkında beslenen sû-i zan (kötü san, kuşku) bunların
hepsini bir araya getirir. Sana müşavir (danışman) olacakların en kötüsü;
senden evvel, şerli kimselerle işbirliği yapmış ve onların suçlarına ortak
olmuş kimselerdir. Böyleleri kat’iyyen (asla) senin mahremin (sırdaşın)
olmamalı. Çünkü bunlar cânilerin yardımcıları ve zâlimlerin dostlarıdır…

     “Bir de sâdık ve
kanaatkâr adamları kendine sırdaş edin. Eğer bunlar seni alkışlamazlar ve
yapmadığın bir takım işleri sana isnad ile (dayandırarak) keyfini getirmezler
ise, bunu da anlayışla karşıla. Zira alkışa ve yersiz övgüye müsamaha etmek
(hoşgörülü davranmak); insanı büyüklenmeye sevk eder ve kibre (benlik ve
büyüklenmeye) yaklaştırır. Sakın insanların iyisi ile kötüsü, senin yanında bir
olmasın. Zira onları böylece eşit görmek; bir tarafta iyileri iyilikten
soğuturken, kötülerin de fenalığa olan meylinde onlara cesaret verir…

     “Memleketin
yararına olan tedbirleri tespit etmek ve senden evvel insanlara huzur, güven,
doğruluk ve iyilik sağlayabilmiş şeyleri devam ettirmek hususunda; âlimler ve
ârifler ile sürekli olarak görüş ve danış…

      “Valiler için,
ülkede adaletin ayakta durmasından, bir de halkın kendine karşı sevgi
göstermesinden daha büyük bir saadet ve huzur vesilesi yoktur…

     “Altından
kalkamadığın hâdiseleri (olayları), kestirip atamadığın işleri Allah’a ve
Resulüne gönder. Zira Cenab-ı Hak doğru yola gitmesini dilediği bir topluma:
‘Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve içinizden olan ulü’l-emre
(emir ve kumanda sahiplerine) itaat edin. Şayet bir şeyde anlaşamazsanız onu
Allah’a ve Peygamber’e gönderin’ buyuruyor. Allah’a gönderin demek, kitabındaki
muhkemâta (anlamı kesin ve açık olan âyetlere) sarılmak demektir. Resule
göndermek demek, onun toplayıp, birleştiren ve tefrikaya (ayrılığa) meydan
vermeyen sünnetine (yoluna) uymak demektir…

     “Halk arasında,
hüküm vermek için öyle bir kimse seç ki, sence onların en değerlisi bulunsun…

     “Tayin edeceğin
diğer memurlar konusunda da dikkatli ol, çünkü en çok menfaat düşkünü kimseler
şahsî çıkarları için bu görevlere haristirler. Sakın şahsî yakınlık veya tesir
altında kalarak hiçbir kimseye vazife tevdî etme. Çünkü bencillik ve
tarafgirlik zulüm ve hıyanete götüren iki sebeptir…

     “Halkın hepsi
vergi gelirlerine dolayısı ile vergi ödeyenlerin mevcudiyetine muhtaçtır. Bu
bakımdan memleketin imarına sarf edeceğin emek, vergi toplamaya harcayacağın
himmet ve gayretten fazla olmalı. Zira ödeme gücü ancak ülkenin kalkınması ile
elde edilebilir. Kalkınmasız vergi toplamak isteyen kimse ülkeyi harabeye
çevirir. Halkı helâk eder defteri de pek kısa zaman içinde dürülüp kapanır…”
(Seha neşriyat)               

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde İki İlke

Millet İttifakını
oluşturan CHP, İYİ Parti, SP ve DP’nin yanında Deva ve Gelecek
Partilerinin de dahil olduğu 6 partili muhalefet bloğu iktidar hazırlığı
içindeler. 6 parti, düzenli olarak iktidar olduklarında uygulamayı taahhüt
ettikleri, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin esasları ve ayrıntılarını
görüşüyorlar.

3 yıllık “Partili Cumhurbaşkanlığı
Sistemi”
uygulamasının ülkeyi her bakımdan kötüye götürdüğünde herkes
hemfikir. Ama eski parlamenter sistem uygulamalarında yaşanan sıkıntılar da
istenmiyor.

Eski sistemde en çok
yaşanan sorun koalisyon hükümetlerinin kurulmasındaki güçlük ve yıkılmasının
kolaylığı sebebiyle hükümetsiz ve istikrarsız dönemlerin yaşanmasıydı.

Bu konularda dünyada
parlamenter sistemi başarıyla uygulayan, koalisyonlar olsa bile istikrarlı olan
ülkelerin getirdiği çözümler var.

Hangi sistem olursa olsun güçlü
bir parlamento desteği varsa
zaten orada yönetim istikrarlıdır. Ancak bir
parti tek başına meclis çoğunluğunu elde edemiyorsa
istikrar sağlamak için
ilave düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.

Güçlendirilmiş
parlamenter sistemin esası
sağlam bir parlâmento
çoğunluğuna dayanmayan hükûmetlere güç ve istikrar kazandırmaya yönelik hukuk
kurallarını içinde barındırmasıdır.

Bu ülkelerde, anayasalara
konulan hükümlerle, hükümetin kurulması kolaylaştırılırken, düşürülmelerini
zorlaştırılmakta ve istikrar sağlanmaktadır.

Sadece istikrar
yeterli değildir. Yönetimin aynı zamanda etkin ve hızlı olması da
gereklidir. Parlamenter sistemlerde hükümetin etkinliği anayasalara
konulan “kanun çıkarılmasını kolaylaştırmaya yönelik araçlar” ve “hükûmetin
kararname çıkarmasını kolaylaştırıcı araçlar” ile artırılmaktadır.

********************************

Yapıcı
Güvensizlik Oyu

Parlamenter sistemi
isteyen 6 partinin görüşmelerinde, “Yapıcı Güvensizlik Oyu” denilen,
istikrar sağlayıcı temel bir yöntemin öne çıktığı görülüyor.

Saygın Anayasa Hukukçusu Prof.
Dr. Kemal Gözler
’in “
Rasyonelleştirilmiş
Parlamentarizm
” adlı makalesinde yer alan Almanya
örneği ile açıklayalım:

“1949 Alman Anayasasına
göre, Millet Meclisinin Başbakanı güvensizlik oyuyla düşürebilmesi için
üyelerinin çoğunluğunun ilk önce yeni bir Başbakan seçmesi gerekir. Yeni bir
Başbakan seçmedikçe,
Millet Meclisinde hangi ç
oğunluk toplanırsa
toplansın, Baş
bakanı düşüremez.”

“Görüldüğü
gibi bu sistemde, yıkmak iç
in önce
yapmak gerekmektedir.
Bu nedenle de bu tür güvensizlik oyuna
“yapıcı gü
vensizlik oyu” denmektedir. Yapıcı güvensizlik oyu
usu
lü, ülkede hükümet
krizinin olmasını, ü
lkenin hükümetsiz kalmasını önlemektedir. Zira bir başbakanın düşürülebilmesi için, öncelikle yeni
bir baş
bakan üzerinde anlaşmak
gerekmektedir.”

Böylece “Hükümet
gitsin”
fikrinde birleşen fakat “yerine şunlar hükümet olsun” diye
birleşemeyen çoğunlukları etkisiz bırakmakta ve mevcut hükümeti devirmeleri
mümkün olmamaktadır.

****

Millet İttifakı
iktidarında “Yapıcı Güvensizlik Oyu” benimsenirse, AKP Genel Başkanı ve
CB Tayyip Erdoğan’ın şu eleştirileri boşa çıkacak:

“Parlamenter
demokrasi artık bizim için mazi oldu. Hiçbir istikrarı olmayan
koalisyonlarla
iç içe dönemleri yaşadık biz. Türkiye çok partili
sistemden huzur bulamıyor
, netice de alamıyor.”
(Çok partili sistem istememesinin sürçü lisan olduğunu kabul etmek
istiyorum. Herhalde çok partili iktidar demek istemiştir.)

Kaldı ki mevcut “Partili
Cumhurbaşkanlığı Sistemi”
de ülkeyi “koalisyonlara” mahkûm etti.
Parlamenter Sistemden farklı olarak adına “ittifak” denilen “koalisyonlar”
seçimden önce kuruluyor. Cumhur İttifakını oluşturan AKP+ MHP+ Vatan P.+
BBP de bir koalisyondur. Dahası bu sistemde oyu yüzde 1 bile olmayan partiler
yanında, cemaatler, tarikatlar bile hükümet politikasında ve devlet içinde
kadrolaşmada etkili olabiliyor.

*********************************

Siyasetin
Finansmanı

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” isteyen 6 muhalefet partisinin mutabık
kaldığı ilkeler çok kapsamlı. Fakat bence en önemli başlıklardan biri “Siyasetin
finansmanın şeffaflaştırılması ve parti içi demokrasinin güçlendirilmesidir.”

Hazine yardımı alan partiler arasındaki uçurum
bir yana, hiç hazine yardımı almadan seçime giren partilerin aynı kulvarda
yarışması asla demokratik olamaz.

AKP her seçime, gerek aldığı devasa hazine
yardımı
ile gerekse uzun yıllar iktidarda olduğu için devlet gücünü ve
belediyelerin imkanlarını
kullanarak ve ayrıca devlete iş yapan iş
adamlarından aldığı “bağışlarla” adeta sınırsız maddi imkanlarla
girmektedir.

Buna karşılık hazine yardımı alamayan veya
az yardım alan partiler ciddi finans sıkıntısı çekerler.

Partilerde zengin olmayan veya birilerinden
maddi kaynak desteği bulmayan
adayların parti yönetimlerine gelmesi,
milletvekili seçilmesi çok istisnai hallerde mümkündür. İstisna hali çok azdır
ve ancak parti vitrinine konulması gerekli az sayıda kişi bu
kapsamdadır.

Bazıları da Sedat Peker gibi suç örgütü
liderlerinden çantalar dolusu paralar alır. Bazıları iş adamlarından aldığı
örtülü yardımla engelleri aşar. Ama milletin değil, yardım aldığı kişilerin
vekili olurlar.

Türkiye’de siyaset çok pahalı bir iştir. Bu
yüzden siyasi yarışta parası olan öne geçer. Böyle bir sistemde ehliyet
ve liyakatin
hâkim olduğu bir kadro çıkmaz, çıkamaz. Bu partilerde parti
içi demokrasiyi
işletmek mümkün olmaz.

Parası sayesinde öne çıkarılan; parti
yöneticisi, milletvekili veya bakan olan kişilerde parti sadakati veya dava
bilinci
daha az olur. Layık olmadıkları makam ve mevkilere
gelenlerin partilerine ve ülkelerine katkıları yetersiz, söylem ve eylemleri
kifayetsiz, zararları faydalarından çok olur.

Bu bakımdan siyasetin finansmanının
adil ve şeffaf olmasını
sağlayacak düzenlemeler yapılabilirse bundan sadece
Millet İttifakı değil, nitelik, ehliyet, liyakat ve sonuçta ülke kazançlı
çıkar.

Kimlik Kalpazanlığı Üzerine

 

                Türkiye’de
kimlik sosyolojik değil psikosomatik algıdır
. En çok da siyasi partiler, spor kulüpleri, şehir ve semt
aidiyetleri
ile sülâle birlikleri üzerinden gider. Millet, ümmet ve insanlık gibi
geniş plakalar ise ancak diş dolgusu
kadar iş görürler. Fakat geniş kesimler için kamuflaj en çok da bu alandan tedarik edilir.

            Kendini kıymetsiz
bilen bir kısım, terapi vaziyetinde
toplanarak din gibi mühim bir değer
üzerinden kıymetlenme yoluna
gittiler. Aynen halı sahalarda formanın üstüne giyilen yeşil yelekler gibiydi, giyen başka bir dünyaya ışınlanıyordu.

            Zamanla yelekle
tanımlamanın yüksek getirisi
alttaki kıyafetten
karaktere kadar birçok şeyi
unutturdu. Yeşili bir kimlik yapıp hem ticarete hem siyasete soktular; her iki alanda kârlar maksimum düzeyde idi. Ve dinin değeri altı üstü bir renkten ibaret
zannedildi.

            Başka bir halı sahada başka bir yelek modeli üzerinden
başka bir takım oluşmadaydı. Milliyet,
sarı olsun. Onu giymekle saygınlık
kazandığını düşünen sıradan insanların grup
terapisi
o kadar etkiliydi ki yelekten
önceki zamanları zihinlerde
adeta sıfırlanmıştı.

            Bir başka yerde, bir başka yelek: pembe. Sosyallik ve toplumsallık kavramları artık bir halı
saha takımının maskotuydu, renk ayrımıydı. Klasik
bir tribün sloganı ve ‘çak’ yapmaktan öte bir anlamı yoktu.
Veya ötekilerin berisinde olmaktan başka bir tanımlaması.

            Necisin? İslamcıyım,
Müslümanım. Barışın ve esenliğin
temsilcisi misin? Hayır! Doğru ve güvenilir misin? Nein! Elinden – dilinden
çevrendekiler zarar görür mü? He! Zulme ve haksızlığa karşı duruşun ne? Hiç!
Çıkarına düşkünlüğün ve menfaatperestliğin nasıl? Âlâ! Bir yeleğe gizlenip
defolarını deri gibi dökmektesin hâlâ.

            Necisin? Milliyetçiyim,
ülkücüyüm. Milletinin ihtiyaç
sahipleriyle aran nasıl? Yok! Türk insanıyla problem yaşadın mı? Çok! Ülkün ne?
Yükselmek. Nereye? Tepeye! Hangi tepeye? Everest! Milletinin diğer fertlerine
ne dersin? Rest! Bir türkü daha? Ha a..

            Necisin? Sosyalim,
demokratım. Ne zaman? Seçim zamanı.
Ne kadar? İncir çekirdeği. Bak; garibanlar, ezilenler? Güneş gözlüğümden
gözükmüyor. Cehalete karşı savaş? Ben söverim arkadaş! Rahatladın mı? Hı hı.. Hereke’nin
hoşafı!

            Necisin? Liberal.
Özgürlükle aran nasıl? Tanışmıyoruz. Toplumsal akıl? Konuşmuyoruz. Para-pul?
Allahallahallah…

            Necisin? Atatürkçü.
Atatürk milleti nasıl harekete geçirdi? Rozet takarak. Kurtuluş Savaşı’nı nasıl
kazandı? Mum yakarak. Ya sonrası? Estarabim, estarabim; sağdan – soldan estarabim!.

            Çözüm – çözümleme: İdeolojiler kılıf, partiler geçimlik,
vaziyetler de kimlik olmuş. Değerler,
kavramlar araç; erimler, varımlar amaç kılınmış. Teşkilatlar,
organizasyonlar atış mevzisi;
makamlar, rütbeler savaş mermisi.

            Milletin için
ürettiğin kadar milletseversin
. Müslümanlık demeden Müslümanlık yapmak.. Ahlâkın kadar Müslümansın, faydalı işlerin
kadar mü’min
. Solculuk oynamadan sosyalistlik yapmak.. Sosyal adalet için varsan yok değilsin.

            Senden etrafa özgürlük esintileri yayılıyorsa liberal, Atatürkvari bir azim ve
kararlılık içindeysen Atatürkçü,
insanlık için yaşıyor ve yaşatabiliyorsan hümanist,
paylaşabiliyorsan zengin, kendinle
hesaplaşabiliyorsan cesur, alttan
alabiliyorsan yüksek, yaratılanlarla
barışıksan meşhur, dost
biriktirmişsen kazançlı sayılırsın.

            İdeolojiler
hakikatte vardı
fakat belki de Türkiye’de
hiç olmadı
. Son yıllarda yaşadıklarımız
tam bir turnusol kâğıdı. Bu saatten
sonra kafalarımızı resetleyerek ilke
demekten, etik demekten, hukukun üstünlüğü demekten, demokratik kazanımlar demekten, hak ve özgürlükler demekten, gelir dağılımda eşitlik demeden, herkes
için onurlu bir hayat standardı
demekten ve farklılıklarımızı zenginlik bilip farklı fikirlerle sinerji üretmekten başka bir çıkışımız
gözükmüyor.

 

(NOT:
İşbu yazı Kimlik Dezenformasyonu ve Toplumun Yeniden Yapılanması – I başlığıyla
Nisan 2017’de yayınlanmıştı.)

M. Halistin Kukul İle Türkçe Hakkında Mülâkat

Oğuz Çetinoğlu: ‘Türkçe, yazıldığı gibi
okunan, söylendiği gibi yazılan bir dildir
’ deniliyor. Siz de aynı kanaatte
misiniz?

M. Halistin Kukul:
Türkçe’mizde, bizlere, öğretilen bir kaide vardır. Bu umûmî kaideyi de, şahsen
bana, ilkokula başladığım 1949-1950 öğretim yılından îtibâren öğretmişlerdir: “Türkçe, okunduğu/söylendiği gibi yazılan ve
yazıldığı gibi okunan/söylenen bir dildir
.”

Bir soru da burada sorulabilir
ve denilebilir ki: “Peki, hakîkatte bu,
böyle midir? Şâyet değilse, bunu, ‘Türkçe, okunduğu gibi yazılmayan ve
yazıldığı gibi okunmayan bir dildir’ diye kaideleştirip, sebebinin de ilmî
olarak ortaya konulması gerekmez miydi/gerekmez mi
?’

Böylece; nasıl
okunuyorsa/konuşuluyorsa/söyleniyorsa, yazılışı da buna göre, gerekli işâretler
tespit edilerek açıklığa kavuşturulmalı ve tatbik edilmelidir.

Yine sormamız lâzımdır:
“Türkçeleşmiş kelimelerde, niçin, bilhassa, Arapça’nın, Farsça’nın,
F(ı)ransızca’nın veya İngilizce’nin hançeresini/ağız/gırtlak yapısını düşünüyor
ve kullanmaya kalkışıyoruz?’

 Bu hususta; sıkça, örnek olarak verdiğim bir
kelime vardır: Bu kelimeyi, nasıl, “Trabzon’
yazıp, ‘Tırabzon’ diye okuyoruz
? Ve niçin?”

 Efendim; “nane”
veya “galiba” yazacaksınız ammâ
bunları “naane” , ‘gaaliba’ gibi
okuyacaksınız! Bunun îzahı nedir?

Efendim; “gaye/gâye” yazacaksınız ammâ, bunları, “gaaye” gibi okuyacaksınız! Bunu,
“dilbilim”in hangi sahasına dâhil ederek cevaplandıracaksınız?

Konuşulanın/okunanın
kaidesini, dilbilimci/g(ı)ramerci, koymalıdır. Dilbilincinin kendisi, “söz icatçısı” değildir. Kaide
koyucu’dur.

Türkçe; bir taraftan
menşesinin/kökünün/etimolojisinin derdinde iken, bir taraftan da,
sesbilgisinden/fonetiğinden mahrûmdur.

Çetinoğlu: Peki,
bunu, nasıl çözeceğiz?

 Kukul: Elbette ki, ilimle!.. Ancak, bu hususlarda yeterince
düşünüldüğü kaanatinde değilim. İstişâre ve bu iştişârede mutabakat irâdemiz
yok gibi!..       Meselâ; “Efendim, ‘Kazım’ yazın, onu, ‘Kâzım’ diye
okuyun!; ‘tren’, ‘kravat’, ‘Trakya’, ‘profesör’, ‘plan’ yazın…bunları, ‘tiren,
kıravat, Tırakya, purofesör, pilân’ diye okuyun
!..” Peki, nasıl olacak bu
iş? Bunun bir uzlaşması, bir kaidesi bulunmayacak mı?

Farsça’dan dilimize
giren “tıraş” kelimesini bile,
F(ı)ransızca’ya benzetip “traş” diye
yazanlar var. Garip değil mi?

Hele de; Türk dili
p(u)rofesörü kitap yazmış…Kitabına, “Türkçe’nin
Grameri
” veya “Türk Dilinin Grameri”
diye, isim koymuş!.. Niçin ve niçin? “Türkçe
Dilbilgisi
” veya “Türkçe’nin
Dilbilgisi
” değil, anlamak mümkün değil!.. Kaldı ki, “gramer” kelimesini de F(ı)ransız’ın yazdıgibi yazmış. Hâlbuki,
Türkçe’ye göre, ‘g(ı)ramer’ yazmalıydı, değil mi?

Çetinoğlu: ‘A’
harfini uzatarak söylediğimiz ‘gaye’ kelimesini ‘gâye’ şeklinde yazamayız.
Yazarsak, ‘a’ harfini uzatarak okuyamayız. Nasıl olacak bu iş?

Kukul: Çok fazla
sıkıntıdayız!.. İfâde için mâdemki yeterli harfimiz yok -öyle söyleniyor- o
zaman,  istişâre edip çâre arayalım ve
çözüm bulalım. Böylece; Türkçe’mizi, iki başlılıktan değil, birkaç başlılıktan
da kurtarmış olalım!…

Çetinoğlu: Sizce,
bu,  mümkün müdür? Nasıl olacak?

Kukul: Olmayacak hiçbir şey yoktur. Yeter ki, ciddiyetle masaya
oturulsun, düşünülsün ve fikirler paylaşılsın. “A” harfini örnek verdiniz: “İ”
harfi de aynı durumdadır. Bu hususu, tekrar açıklığa kavuşturmalıyım: Birçok
yazımda söyledim, “gaye” mi? “gaaye” mi? “Gaaye” mi? Hangisi ise, onu yazalım!.. Biz ki bu kadar bocalıyoruz,
çocuklarımızın ve gençlerimizin hâlini düşününüz. Türkçe öğretmenlerimiz
çelişkiler içinde. Biri, başka öğretiyor; diğeri başka!..

Bakınız; inceltme
işâreti (^) diye bir işâretimiz var. Bunu, sonradan, “düzeltme işâreti” diye değiştirdiler. Bir de, buna, “uzatma işâreti” unvanını (!) yüklediler,
sonra da beğen beğen kullan dediler!..

Vaziyet dehşet
vericidir.

Çetinoğlu: Yâni;
aynı işâretin üç karşılığı var, öyle mi?

Kukul: Lütfen, TDK
Sözlüğü’nü açıp bakınız. Ne göreceksiniz, biliyor musunuz? İnceltme işâretinin
aynı zamanda “düzeltme işâreti”
olduğunu!.. Nasıl iş, bilemem!.

 İsterseniz: İlhan Ayverdi’nin Misallli Büyük
Türkçe Sözlük’ünde, bu bahise göz atalım. Çok önem verdiğim bir sözlüktür,
bu!.. Fakat, bakınız ki, durum nasıldır!..Aynen okuyorum:

“İnceltme işâreti: Düzeltme işâreti.” (Bknz. A.,g.,e.,Sf. 561)

“Düzeltme işâreti:  Uzun olan
kalın seslilerle birlikte söylenen alıntı kelimelerdeki ‘g’, ‘k’ ve ‘l’
harflerini ince okutmak için kullanılan işâret, inceltme işâreti (Arapça’dan ve
batı dillerinden Türkçe’ye geçen bâzı kelimelerde bulunan ince ‘l’den sonra
sesli üzerine bu işâretin konması doğru değildir): Telâffuz-telaffuz,
lûtuf-lutuf, lâtife-latife, lûgat-lugat, lâik-laik vb.)
” (Bknz. A.,g.,e.,
Sf. 318)

Devam edelim: “Uzatma işâreti: Yabancı dillerden alıntı
kelimelerde uzun okunması gereken seslileri belirtmek için kullanılan işâret
(^),
şapka. Bk. İnceltme Latin
harflerinin kabûlünden îtibâren hem uzatma hem inceltme maksadıyle
kullanılmışsa da karışıklığa sebebiyet verdiği için son yıllarda daha çok
uzatma için kullanılmaya başlanmıştır. Sâkin ayın ile biten heceler uzun sesli
olarak telaffuz edildiğinden dilimizde çok kullanılan kelimelerdeki bu seslere
uzatma işâreti konulmaktadır: Ya’ni-yâni, mi’mar-mîmar, a’mâ-âmâ,
i’tibar-îtibar, mu’cuze-mûcize, i’lan-îlan. Ayrıca sözlüğümüzde, daha çok
Arapça’dan Türkçe’ye geçen kelimelerde bulunan gayın ve kaf harflerinden
sonraki uzun a ve u’ları göstermek için bunların üzerine g ve k harflerinin
ince okunmasnı önlemek amacıyla düz çizgi (-) kullanılmıştır: Katil, mukabil,
ittika, galip, gazi, megazi, ukûbet,ukulü vb
.”; (Not: Burada, sırayla, ilk
altı kelimenin a harfleri üzerinde birer çizgi ve 7. Ve 8. Kelimelerdeki ikinci
u’lar üzerinde de yine birer çizgi bulunmaktadır. M.H.K) I ve ince k’den sonra
gelen uzun a ve u’ların üzerine ise hem uzatma hem inceltme fonksiyonunda şapka
işâreti (^) konmuştur: Lâzım, lâyık, lâle, lâf, lâm,
hilâl, celâl, kâmil, kâfir, mükâleme, sükûn, hükûmet, sükûnet, ulûfe vb.)
(Bknz. A.,g.,e., Sf. 1292)

Çetinoğlu: Aynı
işâret, hem inceltme, hem düzeltme ve hem de uzatma işâreti oluyor, öyle mi?

Kukul: Oluyor da,
olmuyor işte!.. Bir de “şapka”
deniliyor!.. Anlamak mümkün değil!..Şapka!? Çok gülünç!..İyi ki, kasket falan
dememişler.  F(ı)ransızca’sını değil de,
Bulgarca’sını tercih etmişler!..

Şimdi biz, dilimiz
hakkındaki kaideleri, başka dillerin okunuşuna göre mi tanzim edeceğiz, diye
sormamız gerekmez mi?

Arapça’daki (ayın),
(gayın) veya (kaf) harflerinin veya F(ı)ransızca’daki şu veya bu harfin
okunuşunun benim dilim Türkçe’nin okunuşuyla ilgisi ne olabilir?

F(ı)ransızca’daki “laique” kelimesi, -(i) harfinin üzerinde
iki nokta vardır- (laik) diye mi okuyalım yoksa söylediğimiz/okuduğumuz gibi,
bizim hançeremizden çıktığı gibi (lâik) diye mi? Ne dersiniz? Bana/bize ne,
şunun bunun okumasından!..Zâten, F(ı)ransız bile bunu “lâik” diye okuyor.

Çetinoğlu: Sözü
biraz daha açar mısınız
?

Kukul: Ben, bir kelime
nereden gelirse gelsin, şâyet Türkçeleşmiş ise, onu, kendi gırtlağıma/hançereme
göre okumam lâzımdır ve öyle okurum, diyorum. Yok ayın, yok gayın veya kef,
bunlara göre Türkçe’ye ayar vermek olmaz ve çâre değildir. Bizi şaşırtır ve
şaşırtmıştır da!

 Necip Fâzıl, Edebiyat Mahkemeleri adlı
kitabında şöyle diyor: “Dilimize, kılık
ve tabiyet değiştirerek girmiş, yani hançere dehamıza uymuş ve öz kaynağı ile
alâkasını kesmiş her ecnebi kelimenin, aslî maddesi kime ait olursa olsun, o
kelime, öz, hâlis, saf Türkçedir.

(…) Davayı aynile Arapça ve Farsça kelimelere de tatbik
edebiliriz: Bunlardan ya hançeremize, ya hayatımıza, ya ifade ruhumuza uymuş,
fakat herhâlde kendi sarf ve nahvile alâkasını kesmiş her kelime, buz gibi, bal
gibi Türkçedir
.” (Bknz. b.d. yayınları,
İstanbul 1997, Sf. 213)

 Adamlar; fabrik, biz ise fabrika diyoruz.
Adamlar; plan yazıyor, pilân diye okuyor; biz de ‘pilân’diye okuyoruz da niçin
onlar gibi (plan) yazıyoruz? F(ı)ransız, doktör, motör diyor, biz ise, doktor,
motor diyoruz.

 Çetinoğlu: Peki ne yapmalıyız? Çâre nedir?

Kukul: Cevabım, tek
cümledir: Her harfin hakkını vermeliyiz!.. Hiç kimsenin ‘harflerle oynamaya
hakkı’ yoktur!..

Bir şey; hem inceltme,
hem düzeltme, hem uzatma işâreti olamaz. Peki, düzeltilen nedir, onu da anlamış
değilim!..

Ya, “kesme işâreti” ne olacak? Al başına
belâyı mı diyeceğiz? Yok öyle şey!..

İnce okunması
gerekenlerin üzerine inceltme işâreti (^) konulacaktır. Bakınız, işâret
kelimesindeki (a)’nın üzerine bu işâreti koydum.

Uzatma ne midir? Bir
iki örnek üzerinden soralım: Kabiliyet midir, kâbiliyet midir, kaabiliyet
midir? Çok defa yazdım ve bu soruyu sordum, cevabını da verdim. Hiçbiri
değil!..Bir defa, (â) değil!..Onu çıkaralım. Peki, bu (a) bir tane mi?
Hayır!..Kaç tane? Bir de değil, iki de!..Öyleyse, bu (a)nın üzerine bir uzatma
işâreti (-) gereklidir. Niçin? (A) harfini biraz daha uzun okumak için!.. Aynı
durumda olan çok kelimemiz var. Bunlar tespit edilir ve kaideleştirilir.

 Katil mi, kaatil mi? İkisi de!.. Nasıl yâni?
Katil, katledilendir/ölendir; kaatil olursa öldüren olur. Tabiî ki, burada da,
katil mi, kâtil mi, kaatil mi? Diye soracağız ve üçüncüdeki iki (a) değil de,
biraz uzatılmış (a)’nın üzerine bir çizgi çizip, onun uzun okunması gerektiğini
ifade edeceğiz. Kimse, “katil” yazıp,
“kaatil” okumamalı/okuyamaz!..Kâtil,
hiç!..

 Bu durum, gaye-gâye ve gaaye için de
geçerlidir!..

Sonra? “Kesme işâreti” var!..Yani mi, yâni mi
yoksa ya’ni midir? Bunu nasıl okuyoruz? Ya’ni, bunu, bir Türk nasıl okuyor
demek istiyorum. Ne birinci, ne de ikinci, tamamen üçüncü gibi okunuyor.
Mes’ele kelimesi de böyle!.. Bunların tespit edilmeleri zor bir iş değil!.. Şunu
da düşünebiliriz ve diyebiliriz ki, biz Türkler, “mes’ele” değil de “mesele”
diyoruz, deniliyor ve buna karar veriliyor ise, o zaman, tamam arkadaş; mesele
yazar, mesele okuruz.

 Çetinoğlu:
Bâzı yerli ve yabancı dil
uzmanları, ‘dilde devrim/inkılâp olmaz’ diyorlar. Yapanlar, ‘Biz yaptık oldu!’ Diyor. Bence ‘yaptık’ değil, ‘yapıyoruz, yapmaya devam ediyoruz’ demeleri lâzım.

 Kukul: Bir defa “devrim”
değil, ıslahat-sâdeleştirme demeyi uygun bulurum. Öyle diyenler, bu mes’eleyi
bilmeyenlerdir, Dil konusuna yabancı kimselerdir. Devrim, âdeta “söküp atma”dır.

 Elbette ki, siz de bunu, onların ifade
ettiğini söylüyorsunuz. Yanlışta ısrar etmenin hiç kimseye faydası olmaz.
Türkçe’ye de!.. Dünyada, bizdeki gibi, böyle ucûbe bir cereyan da yoktur.

F(ı)ransız, asırlardır
hâlâ ‘liberte’ yâni hüriyet, diyor!..Biz ise, İstiklâl Marşı’mızdaki hür ve
hürriyeti, uydurma/yanlış kuruluşlu ve yanlış mânalı özgür-örgürlük’e değiştik.
Meselâ; bir partinin afişinde gördüm: “Cumhuriyet
özgürlüktü
r”, yazmışlar!.. Bu, ne demektir?..Bunlar, hür- hürriyet veya
serbest-serbestlik ise, “Cumhuriyet
hürriyettir
” veya “Cumhuriyet
serbestliktir
” ne demek oluyor?..

Meselâ; Çin Halk Cumhuriyetindeki
veya İran İslâm Cumhuriyetindeki “cumhuriyetler
için
” bu ifadeyi kullanabilir miyiz? Boş lâf!..

 Dil; tabiî seyrinde giderse/yürürse mâkul olur
ve îtibâr görür, millî birliği sağlayıcı olur. Halkın kullandığı kelimeler,
ilim adamlarınca mercek altına alınıp, müştereklik sağlanmalıdır. Ben yaptım
oldu veya ben dedim oldu ile yürütülen bir faaliyetinin bizi getirdiği yer,
işte burasıdır. Yazık!…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Mesele önemli değil, çok
önemli. Sorular çok… Başka bir mülâkatla devam ederiz inşallah…

M.
HÂLİSTİN KUKUL
(Em. Öğretim Görevlisi – Şâir ve Yazar)

01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu.
İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek
aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan
ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve
Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre
liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve
Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. İlk şiirini, 1961
yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı,
Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür
ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye,
Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye
Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi,
Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün,
Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz
gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv yaygınağ (internet) sitelerinde
şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır. Edebiyât
ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir
yarışması 2. Teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu
(1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu
(1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite
Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre
şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992);
Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994). Yayınlanmış Eserleri:
Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987);
Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak
Zamanı (2017) Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri Kitapları: Parayı Veren
Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya
Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006);
Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı
Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989) Manzûm
Destanları: Kıbrıs Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı
1992-1995-1997); Kanije Destanı (1992-1997) Tiyatro dalında: Gelincikler
Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 ) Hikâye dalında: Zincirli Tepe (1985);
Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998) İnceleme dalında: Şeyh Şâmil
ve Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013) Mektup
dalında: Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ). Hâtıra dalında: Darbelerde Harbiyeli
Olmak (2021) Binin üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul
hakkında, hazırlanmış dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış
edebiyât ve fikir dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır. Kukul’un
iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

Yiyebildiğiniz kadar yiyin!

Geçen gün bir sohbette lüks bir sitede ev alan bir
arkadaşım, evin taksitlerini ödeyebilmek için eskilerin tabiri ile dişinden
tırnağından arttırdığını ve özellikle mutfak masrafından kıstığından söz
etmişti!

Düşündüm de maalesef çoğumuz bu yanlışı yapıyoruz!

Lüks bir evde oturmak, konforlu arabalara binmek, iyi
giyinebilmek için çoğu zaman beslenmemizden taviz veriyoruz.

Kahvaltıyı hangi şartlarda ne tür ürünler kullanılarak
yapıldığı belli olmayan hazır ürünler, öğlen yemeklerini en ekonomik haliyle
geçiştirme, akşam yemeklerini de Allah ne verdiyse “genellikle doymak amaçlı”
görev gibi yerine getirerek!

Televizyonun geniş ekranlısına, telefonun son modeline,
arabanın hava yastıklısına, evin çok odalısına sahip olabilmek için
beslenmemizden bile taviz veriyoruz.

***

İhtiyaç anında açılıp açılmayacağı belli olmayan hava
yastığına verdiğimiz özeni her gece kafamızın altına koyduğumuz yastığa verip vermediğimiz
tartışılır!

Arabamızın bakımını kaskosunu, evimizin Dask’ını ihmal
etmiyoruz ama yılda bir sağlık kontrolünü ve biraz pahalı diye doğal ve
besleyici ürünleri kendimize çok görüyoruz!

Bence aylık gelirimizin en önemli kısmını beslenmemize
harcamalıyız!

Yiyebildiğimiz kadar kalitelisini yiyebilmeliyiz.

Artarsa ev araba vs…

Artmıyorsa kendimizi paralamamalıyız, sadece beden değil ruh
sağlığımız da zarar görüyor!

Pek çok hastalık ya protein ya da vitamin eksikliğinden
kaynaklanıyor!

***

Sadece arabanın lüksünden tasarruf edeceğimiz para ile
ömrümüzün sonuna kadar içerisinde incir, üzüm, kayısı, pekmez, bal olan ve tüm organlarımıza
şifa olacak besin maddeleri ile kahvaltı yapabiliriz!

Yakıt alırken arabamızın motorunu düşünerek ucuz yakıt
almayan bizler midemizi ne kadar düşünüyoruz, varın cevabını siz verin(!)

Yani demem o ki taksit ödeyeceğim, teknolojiden, konfordan
“eşin dostun aldıklarından” geri kalmayacağım diye harala gürala yaşadığımız
hayatın sonunda taksitler tükenince biz de tükeniyoruz!

Ondan sonra Allah TAKSİraTını affetsin!

Sana hastane yolları bana Check Up’ lar

***

Önceliğiniz kaliteli beslenme olsun.

Gideceğiniz yere 100.000 liralık araba da gidiyor, 400.000
liralık araba da!

Arabanın modelini yükseltmeden önce yaşam kalitenizi
yükseltin.

***

1999 depremini yaşayanlar bilir!

150 metre kare evlere sığamayan bizler için deprem sonrası
içinde tuvaleti duşu olan 20 metre kare prefabrik yapılar ultra lüks değerinde
idi.

Önce sağlık, onun için de iyi ve kaliteli beslenme, yiyin
yedirin, gülün eğlenin, 3 günlük dünya!

Bir de siyasetçiler için birbirimizi yemeyelim yeter!

Afiyet olsun.

Selam ve dua ile.