7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 380

Ekonomiyi Kurtaracak Tek Formül; Robin Hood!

0

Atari salonlarından internet
cafelere geçiş dönemini yaşayan nesiliz biz. Bilgisayar sahibi olmanın araba
sahibi olmaktan daha imkânsız olduğu dönemden, bilgisayarın evlere yeni yeni
girmeye başladığı döneme geçişe şahit olan nesiliz. Her eve bilgisayar girmeye
başlaması, bilgisayar sahiplerine ilim irfan dışında başka nimetlerin akmasına
da yol açıyordu. CINE-5’i şifresiz izlemek gibi örneğin. Evlerinde bilgisayarı
olanların işten anlayanları CINE-5’te yayınlanan maçları ve diğer tüm
programları şifresiz olarak izleyebiliyorlardı. Bilgisayar sahibi olmanın
getirdiği en büyük nimet ise şüphesiz ki bilgisayar oyunlarıydı. Evde atariyle
2 boyutlu olarak Super Mario oynayan çocuklar artık Fifa başta olmak üzere pek
çok oyunu bilgisayarda fevkalade bir keyifle oynayabiliyorlardı.

 

Bizim neslin oynadığı en iyi
bilgisayar oyunlarından biri de hiç şüphesiz ki Age of Empires’dı. İtiraf etmek
lazım ki hala zaman zaman bilgisayara yükleyip oynadığım oluyor. Karanlık Çağ’dan
başlayıp tarımla, demircilikle vs. uğraşarak medeniyeti geliştirmek ve çağ
atlamak; çağ atladıktan sonra da ordu üretip diğer ülkeleri fethetmek bu
strateji oyununu son derece cazip hale getiriyordu. Özellikle ikinci oyunda
Osmanlı medeniyetinin en güçlü medeniyet olması, Yeniçeri üreterek düşman
toprakları fethetme imkânı bulunması Age of Empires II’yi bizler için daha
keyifli hale getiriyordu.

 

Her oyunda olduğu gibi Age of
Empires II’de de bir takım oyun hileleri vardı elbette. Besininiz mi bitti? Ekrana
“CHEESE STEAK JIMMY’S” yazın, besin miktarınız bin birim yükselsin. Odununuz mu
bitti? Ekrana “LUMBERJACK” yazın bin birim odun sahibi olun. Paranız mı bitti?
Ekrana “ROBIN HOOD” yazın, paranız bin birim yükselsin ve zenginleşin.

 

Başlıktaki Robin Hood, oyun
hilesi olan Robin Hood sizin anlayacağınız. Yoksa sizin aklınıza gelen Sherwood
Ormanı’nın Reisi olan değil. Bu ifadeyi “devlet zenginden alıp fakire versin”
şeklinde anlayıp yorumlayanlarda olabilir tabi. Saygı duyarım.

 

Ben de Ekonomistim

 

Ülkede son zamanlarda ekonominin
içler acısı hali hepinizin malumu. Olan biteni burada yazıp malumu ilam etmeye
gerek yok. İşin acı tarafı ise Ak Parti iktidarı ve onun ortağı olan MHP,
ülkenin ekonomi başta olmak üzere hiçbir sorununu çözebilecek beceriye sahip değil.
İşin daha acı tarafı ise ne Ak Parti’nin ne de MHP’nin ülkenin sorunlarını
çözmek gibi bir dertlerinin bulunmaması.

 

Sayın Cumhurbaşkanı, yaptığı
konuşmalarda sık sık “Ben ekonomistim” vurgusunu yapıyor ve ekonomik sorunları
çözecek beceriye sahip olduğunu ileri sürüyor. El-Hak doğrudur. Sayın
Cumhurbaşkanımız ülkenin ekonomik sorunlarını çözecek kalite ve kalibrede
birisidir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki kişiler için aynı şeyleri
ifade edemeyeceğim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafı, sorun çözme becerisinden
yoksun bir güruhla kuşatılmış durumda. Nitekim bu güruhun Sayın
Cumhurbaşkanı’na “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi ekonomi biliminin özüne
aykırı ifadeler kullandırmaları ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri her
kullanmasından sonra dövizin yukarı fırlayıp rekor üzerine rekor kırması
ortada. Ülkenin ekonomik göstergeleri bakımından döviz kuru tek başına bir
ölçüt değil elbette. Ama ülke ekonomisinin genel manada, önüne gelenden 7-8 gol
yiyen San Marino milli takımına döndüğü de ortada.

 

Öyle görünüyor ki, bu ülkede
ekonomiden sorumlu olanlar ekonomiyi düze proje ve aksiyon bilgisinden çok
uzaklar. Bu konuda kesin çözüm getirecek bir reçeteye sahip değiller. İşe
yarayacak formulü ben söyleyim hiç olmazsa; “Robin Hood!” Sağa sola bunun
yazılması, mevcut tedbirlerden daha faydalı olur kesinlikle!

Ekonomisi Allak Bullak Olan Ülkede Enflasyon Durdurulamıyor!

Hemen
telaşlanmayın, başlıktaki haber Türkiye’den bahsetmiyor. Haberi veren iktidar yandaşı
Yeni Akit gazetesi. Bahse konu ülke ise zavallı İngiltere.

“İngiltere’de
eylül ayında yüzde 3,1 olan yıllık enflasyon ile son 10 yılın
en yüksek seviyesine çıktı.
Ekonomisi allak bullak olan İngiltere’de,
enerji fiyatlarındaki keskin artış ve tedarik sıkıntısının maliyetleri
artırmasının etkisiyle, yıllık enflasyon ekimde yüzde 4,2’ye
yükseldi.”

“Yıllık
enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE)
yükselen enflasyonu frenlemek için gelecek ay politika faizi artırımına
gitmesine
ilişkin beklentileri de artırdı.”

Üzülsek
mi, sevinsek mi bilemedim. Bizdeki aylık enflasyonu bir yılda yaşayan
İngiltere ekonomisi allak bullak olmuş!

Bağımsız
ekonomistlerin hesaplarına göre yıllık enflasyonu yüzde 50, TÜİK’e göre
yüzde 20 olan Türkiye ekonomisi ise güllük gülistanlık. “Batı bizi
kıskanıyor.”

İngiltere enflasyon
artışına paralel olarak faiz artışına gidecek. Fakat Türkiye faiz
düşürerek enflasyonu düşürebileceği varsayımında.

Neden?

CB ve
AKP Genel Başkanı R. T. Erdoğan her zamanki inancını tekrar etti: “Faiz
sebeptir, enflasyon neticedir.
Faizle ve enflasyonla mücadelemi sonuna
kadar sürdüreceğim.  Faiz belasını bu
milletin sırtından kaldıracağız. Milletimizi kesinlikle faize ezdirmeyiz”

dedi.

“ABD,
Batı ve İsrail’de faizler düşük” olduğu için enflasyonun düşük olduğunu
sanıyor. Oysa bu ülkeler enflasyonu düşük tutabildikleri için faizler düşük. Düşük
faiz hatta sıfır faizle borç bulabiliyorlar.

Ama “enflasyon
sebep, faiz sonuçtur”
diyen Batı ülkelerinde enflasyon da faiz de düşük.
ABD ve AB gibi gelişmiş ülkelerde halk faize de enflasyona da ezdirilmiyor. Bu
ülkelerin çoğunda yıllık faiz eksi, bazılarında da sıfır ile yüzde 3 arasında.

Dünyanın
en yüksek enflasyonunu yaşayan ve çok yüksek faiz oranlarını uygulayan bir ülke
Türkiye. İyi ki CB Erdoğan faizle ve enflasyonla mücadele ediyor.

Oysaki
uygulamada son 19 yılda, O’nun yönettiği Türkiye sadece Hazine borçları
için devlet bütçesinden toplam 494 MİLYAR $’lık faiz ödedi. 2022 bütçesinin
en büyük payını, yüzde 13’ünü, 241 milyar TL’yi faiz için ayırdı.

*************************************

Kapitalist Devletin Ekonomisine Din Kuralları Uygulamak

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her gün bir önceki günden daha pahalı olan ihtiyaç maddelerini almakta
zorlanan halkımızın dini inançlarına oynuyor:

“Faiz sıradan bir konu değil. Nas ortada olduğuna göre sana, bana ne oluyor? Biz değerler
silsilemiz içerisinde olaya buradan niye bakmıyoruz?
Olaya buradan
bakacağız, ona göre de adımımızı atacağız”
diyerek devleti din
kurallarına göre yönettiği
imajı vermeye çalışıyor.

“Nas” İslami
terminolojide “Allah’ın ve Hz. Peygamber’in sözünü ifade eder.”

Yani
Erdoğan “Allah faizi haram kılmıştır. Biz bu inanç içinde çözüm arayacağız”
demek istiyor.

Öyle
söylüyor ama faizi neden hemen sıfır yapmadığını açıklayamıyor. Eğer
faiz enflasyonun sebebi ise faizi bir emirle sıfırlar, enflasyon da bunun
sonucu olarak sıfır olur.

O’nun
bu “hayırlı” işi yapmasına, “nas” ile belirtilen emre uymasına kim mâni
olabilir ki?

Ama
bu “depolardan kamyonlarca parayı sıfırlamak” kadar kolay bir şey değil.

Türkiye
kapitalist dünyaya eklemlenmiş, bu dünyanın ekonomi kuralları ile ticaret
yapan, borç alan, yabancı paralarıyla, yabancı teknolojileriyle yatırım yapan
bir ülke. Bu dünyada faiz vazgeçilmez bir parametre.

Ban şahsi
işlerimde
ribadan uzak durmaya çalışırım. Ama devleti yönetiyor olsam
oyunu kurallarına göre oynardım.

Elle,
ayakla ve oval bir topla oynanan “Amerikan futbolu” kuralları ile
ülkemizde de oynanan bildiğimiz futbol maçı yapabilir misiniz?

Günümüz
dünyasında faizsiz bir ekonomi modelini koyabilen bir Müslüman devlet
veya bilim adamı çıkmadı.

****

Osmanlı
devletinde bile, Avrupa’da faizin yüzde 3-4 arasında olduğu Kanuni
döneminde, faiz yüzde 12 olarak uygulanıyordu.
Hem de klasik Osmanlı
düzeninin ünlü hukukçusu Ebussuud Efendi’nin fetvası ile.

Çünkü
o zaman da, Avrupa’ya nazaran sermaye birikimi yetersiz olan, Osmanlı’da
sermaye pahalı yani faiz yüksekti.

“Nas ortada olduğuna göre ona göre davranmalıyız” düşüncesindeki Şeyhülislam Çivizade
Muhyiddin Efendi,
para vakıflarının faizle kredi vermesini Kanuni’ye
yasaklatmıştı. Ancak “bu yüzden para vakıfları çökmüş, ekonomik kriz çıkmıştı.
Kanuni’nin yeni Şeyhülislamı Ebussuud Efendi ise ‘kamu düzeni’
gerekçesiyle yüzde 12’ye kadar faize onay (cevaz) vermiş, işler düzelmişti.”

****

Cari
açık değil cari fazla veren, yüksek katma değerli teknolojik ürün ihraç
edebilen, sermaye birikimi yeterli olan bir ekonominiz varsa enflasyonunuz
da faizleriniz de düşük olur.
Yoksa halkınızı, herkesten fazla, faize ve
enflasyona ezdirirsiniz.

Anlaşılan
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanındaki danışmanlar veya fetvacıları Şeyhülislam
Çivizade Muhyiddin Efendi zihniyetinde.

Kanuni akıllı
bir hükümdardı. Baktı ki işler çıkmaza giriyor, fetvacısını değiştirip işi
çözmüştü. Futbolu kendi kurallarına göre oynayınca skor düzelmişti.

Türkiye’de
halen Çivizade zihniyeti güçlü olduğu için, sık sık değiştirilen Merkez
Bankası yönetimleri ekonomide kontrolü sağlayamıyor.

Bu
ekip futbolu oval topla ve elle oynamaya kalkmasa, kendi kurallarına uyarak
oynasa
belki başarılı olacak.

Bunun için Erdoğan fetvacısını değiştirse ve gerekirse bugüne kadar verdiğinden de
yüksek faize fıkhi onay alsa işler kolaylaşacak. Bu inat Hazine’nin 128
Milyar dolarını
eritti, doları 11 TL’ye yaklaştırdı. Enflasyonu,
işsizliği patlattı.

Ekonomi
bir kere daha duvara tosladığında işleri düzeltmenin maliyeti çok ağır olur. Derhal
ama derhal Erdoğan’ın mevcut zihniyetten uzaklaşması, “ekonominin kitabını yazmaktan”
vazgeçmesi gerekir.

Sürekli
cari fazla veren, yüksek katma değerli ihracat yapan, sermaye biriktirebilen
bir ülke olmamızı sağlayacak yapısal reformlar için zaman kazanmamız
lazım. 

Kocaeli’de Bulunan Sağlık Kurumları Hakkında

0

Kocaeli,
sağlık kurumları bakımından oldukça zengin ve şanslı sayılan şehirlerimiz
arasında bulunmaktadır. Bir de günübirlik tedavi maksadıyla İstanbul’a gidip
gelme imkânı bulunduğu da dikkate alınırsa, Kocaeli halkının sağlık hizmeti
alma bakımından ne kadar avantajlı olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir.

Kocaeli
Halkına hizmet vermekte olan sağlık kuruluşlarının başında Umuttepe’de bulunan
Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Eğitim Hastanesi gelmektedir.1994 Aralık Ayında
İzmit Sopalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde hizmet vermeye başlayan
bu hastane, Haziran 2005 yılında Umuttepe’ye taşındıktan sonra, 25 Yeni Doğan
Çocuk Yoğun Bakım, 34 Genel Cerrahi, 11 Hematoloji ve Onkoloji, 4 Çocuk Yoğun
Bakım, 3 adet acil gözlem, 49 Yoğun Bakım üniteleri ile hizmetlerine devam
etmektedir.  Toplam yatak kapasitesi 700
kişi, odaları 1 ve 2 kişilik olup, her odada banyo ve WC bulunmaktadır. Poliklinikler
de günlük ortalama 4500 – 5000 kişiye tedavi hizmeti verilmektedir.

Üniversite
bünyesinde 232 öğretim üyesi, 421 araştırma görevlisi, 342 yardımcı sağlık
hizmetleri, 371 genel hizmetler sınıfı, 65 teknik hizmetler, 41 yardımcı hizmetler,
sınıfı, 712 hemşire, 52 ebe, 87 kimlik destek elemanı 28 hasta ve yaşlı bakım
elemanı, 66 mutfak elemanı bulunmaktadır.

Üniversite
Hastanesinde verilen sağlık hizmetleri, oldukça kalitelidir. Bu sebeple, ilçelerinin
hepsinde Devlet Hastanesi olmasına rağmen, yine de birçok kişi her gün tedavi
maksadıyla buraya gelmektedir. Komşu vilayetlerden dahi birçok hastaların
geldiği görülmektedir.

Sağlık
Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan planlamaya göre, Derince Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’ne bağlı 200 yataklı İzmit Alikahya Kadın ve Doğum
Hastanesinin taşınması düşünülmektedir. Ayrıca İzmit Kar Tepe ve Baş İskele’de
Kadın Doğum Çocuk Uzmanı yoktur.

Kocaeli,
Şehir Hastanesinin açılması ile birlikte
320 yataklı SEKA
Devlet Hastanesi
ile yine 320 yataklı Devlet Hastanesi (Merkez), 469
yataklı Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kısmen taşınmaları
öngörülmektedir.
Ayrıca, İzmit’te bulunan Devlet Hastanelerinden bir
tanesinin tamamen üç tanesinin de kısmen kapatılacağı
söylenmektedir.

Bu
kapatılacak hastanelerden birisinin SEKA Devlet Hastanesi olduğu söylenmektedir.
Şayet bu haber doğru ise, bu durumun adeta bir cinayet olacağını
söyleyebilirim. Zira SEKA Devlet Hastanesi başta Yenidoğan, Serdar,
Derince, Yarımca, Tütün Çiftlik, Hereke, Gebze ve Darıca Halkına sağlık hizmeti
vermektedir. Yeri de tam bu sayılan yerlere yakın mesafede bulunmaktadır.  Şu hususu ifade edeyim ki, kalitesi
fevkalade iyi olan
bu hastane, yıllardan beri beş yıldızlı otel kalitesinde
hizmet vermektedir.

Bazı
hastanelerin kapatılma sebebi, açılacak olan Şehir Hastanesine hasta ve kadro bulmak
ise,
bu durumun son derece yanlış bir hareket tarzı olduğunu ifade edebilirim. Zira
Darıca, Gebze ve Hereke’ den gelen vatandaşlar tek vasıta ile Yenidoğan SEKA
Devlet Hastanesine gelme imkânına sahip oldukları halde, yeni açılacak Şehir
Hastanesine ise, en az iki vasıta değiştirmek suretiyle, gidip
gelebileceklerdir. Bu durumun vatandaşlar, bilhassa da hastalar için ilave
külfet ve fazladan zaman kaybı olacağı hususu izahtan varestedir.

Bu
arada Ankara’da bulunan ve tarihi geçmişi olan, köklü sağlık kurumlarından Ankara
Numune Hastanesi, Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi, Zekai Tahir Burak Kadın
Doğum Hastanesi ve Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi
de aynı gerekçe ve
sebeplerle kapatılmış bulunmaktadır. İsmi geçen Hastanelerden bilhassa Ankara
Numune Hastanesi ile Ankara Yüksek ihtisas Hastanesi
sadece Ankara halkına
değil, yurdun dört bir tarafından gelen hastalara da hizmet vermekle isim
yapmış hastaneler arasında bulunmaktadır. Ankara Şehir Hastanesine hasta
kazandırmak için yapıldığı tahmin edilen bu kapatmalarda da isabet
bulunmamaktadır.

Ehemmiyetine
binaen şu hususu da ifade edeyim ki, 19 – 20 yıldan bu tarafa sağlık ile
alakalı hizmetler de adeta reform niteliğinde ilerlemeler kaydedilmiştir. En
basitinden “Aile Hekimliği” kurumu
ihdas edilmek suretiyle, vatandaşların en basit bir ilacı dahi yazdırmak için
sabahın karanlığında sıraya girip saatlerce kuyrukta bekledikleri günler bugün artık
geride kalmış ve unutulmuştur.  Bilindiği
üzere, bugün her vatandaş bağlı olduğu Sağlık Ocağından istediği bir saatte
randevu alıp, hiç sıra beklemeden ilaçlarını yazdırıp, reçetede yazılı olan
ilaçlarını da istediği eczaneden alma hakkına sahiptir.

Hastanede beklenen sıra ile
alakalı olarak bir hatıramı anlatmak suretiyle, yazımı tamamlamak istiyorum.
Kuyrukların kalkmasından kısa bir süre sonra bir gün çarşıda SEKA’dan emekli
bir arkadaş ile karşılaştım. (İsmi bende saklıdır.) Konuşurken, mevzu eskiden hastanelerde
yaşanan uzun bekleme kuyruklarına geldi. Ben kuyrukların kalkmasının çok iyi
olduğundan, hastaları çok rahatlattığından filan bahsettim. Arkadaşın beni
tasdik etmesini beklerken, O “Ben memnun
değilim”
dedi. Tabii ki, bu cevap hayretimi mucip oldu. Sebebini
sorduğumda ise, çok şaşırtıcı bir cevap verdi: “Kuyruklarda beklerken
arkadaşlar ile sohbet ediyorduk.  Şimdi
ise, o imkân kalmadı”
dedi.
Bu hatırayı ilginç bulduğum için siz değerli okuyucularımile paylaşayım
istedim. 

Enver Paşa

0

Enver Paşa,
(1881-1922) Türk târihinin, lehinde ve aleyhinde en uç noktalarda konuşmalar,
değerlendirmeler yapılan çok mühim isimlerinden biridir. Adını, Kurmay Yüzbaşı
olarak ilk tâyin yeri olan Makedonya’da duyurdu. Burada Balkan komitacı ve eşkıyalarının
zararlı faaliyetlerini önlemekle vazifelendirilmişti. Çok başarılı idi. Enver
Bey, bulunduğu yerde kalmayı düşünmeyen hareketli bir insandı. Asker olmasına
rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Berâberindeki pekçok subayın da
cemiyete girmesini sağladı. Zaman içerisinde cemiyetin önde gelen liderlerinden
biri durumuna erişti. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilmesi
maksadıyla çıkartılan karışıklıklarda aktif rol oynadı.  

O târihte,
İngiltere Kralı ile Rus Çarı, bir toplantıda görüşerek, Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasını sağlayacak çalışmalara başlanmasını kararlaştırmışlardı. Sarayın,
bu bilgileri ciddiye almayışını sebep göstererek İttihatçılar Makedonya’da bir
miting düzenledi. Bu hareketin öncüsü Enver Bey idi. Makedonya’da Meşrutiyet’i
ilân ettiler. Aynı gün Sultan İkinci Abdülhâmid Han da İstanbul’da Meşruutiyet’i
ilân etti. Bunun üzerine Enver Bey İstanbul’a geldi. Bir kahraman gibi
karşılandı. Saray kendisini önce Makedonya Müfettişliği’ne 1909 yılında ise
Berlin’e Askerî Ateşe olarak  tâyin etti.
Burada koyu bir Alman dostu oldu. 31 Mart olayı sebebiyle tekrar İstanbul’a
geldi. Trablusgarp’a gönüllü olarak gitti. Albaylığa yükseltildi. Artık
yükselişini önlemek mümkün değildi. Pâdişah Sultan Mehmed Reşad’ın yeğeni Naciye
Hanım’la evlendi.

Enver Bey,
saraydan habersiz paşa yapıldı. Yine sarayın tasvibi alınmadan Harbiye
Nâzırlığına getirildi.

Ali Oğuzhan Cengiz, 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 183 sayfalık eserinde, Enver Paşa’nın 41 yıllık ömrüne
sığdırdığı; romanlara, dizi filmlere konu olacak kadar çok sayıda hâdisenin
yaşandığı hayatı, hiçbir bölümünü atlamadan, eskilerin tâbiriyle müfit ve
muhtasar / faydalı ve özetlenmiş bilgilerle, efrâdını câmi, ağyarını mâni
ölçülerle sunuyor.  Klâsik târih
metinlerinde yer almayan ilgi çeçi hâdiseleri eserine almak suretiyle, merakla
tâkip edilecek hızlı tempolu bir üslûp kullanıyor.

Sayfa
sayısının az olmasına rağmen Enver Paşa hakkında bilgi edinmek için başka bir
kaynağa ihtiyaç hissettirmeyecek kadar geniş kapsamlı olan Oğuzhan Cengiz’in eseri,
her biri 4 ilâ 16 sayfadan oluşan 19 bölüm hâlinde düzenlenmiş. Eserin sonunda
73 parçadan oluşan ‘Kaynakça’ ve ‘dizin’ bulunuyor. ‘Enver Paşa Şecerenâmesi’ olarak da isimlendirilebilecek olan kitap,
Enver Paşa’nın amcası Halil Kut Paşa ile ana-baba bir kardeşi Nuri Killigil
paşalar hakkında da bilgi ihtiva ediyor. Her iki paşa da Osmanlı döneminin,
Nuri Killigil Paşa ise kurduğu mühimmat fabrikası ve mâruz kaldığı suikast
sebebiyle Cumhuriyet döneminin de önemli ve çok konuşulan, değerli
insanlarıdır. Esâsen Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir paşalar
başta olmak üzere Osmanlı döneminin son paşaları, aynı zamanda Cumhuriyet
döneminin de ilk 10 yılında önder devlet adamlarıydı.

‘Enver Paşa’ isimli eserden heyecanları
doruğa çıkaran kısa bir bölüm:

Enver Paşa, Birinci
Dünya Savaşı’nın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine, İttihat ve Terakki’nin
diğer önde gelenleri gibi yurt dışına gitti. Almanya’da bulunduğu dönemde,
Bolşeviklerin öne çıkan isimlerinden Karl Radek aracılığıyla Lenin hükümetiyle
temas kurdu.

Enver Paşa,
Almanya’dan hareketle Moskova’ya gitmeyi denemişse de bazı aksaklıklar yüzünden
ilk denemesinde başarısız oldu.

Mayıs 1919’da
Bahattin Şâkir Bey ile birlikte uçakla yeniden Moskova’ya geçmek üzere
Berlin’den hareket etti. Uçağın yolcu listesine Ali Bey takma adıyla kaydoldu.
Ancak bu isimle ilgili güvenlik görevlilerinde bazı şüpheler oluşunca uçak
verilen bir emirle âcil iniş yaptı.

Enver Paşa, Kovno
Hapishanesi’ne gönderildi. Bir süre burada tutuklu kaldıktan sonra Berlin’e
dönmek şartıyla serbest bırakıldı.

Berlin’de on beş
gün kaldıktan sonra kiraladığı bir uçakla Riga üzerinden Moskova’ya gitmek için
yeniden harekete geçti ancak bu defa Riga’da tutuklandı. Pasaportunda vize
olmadığı gerekçesiyle Volmar Hapishanesi’ne kondu. Kendisinin Osmanlı
Devleti’nin eski Başkumandan Vekili olduğunu ispat etmesinden sonra serbest
bırakıldı. 15 Ağustos 1920’de Moskova’ya vardı.

Enver Paşa ve
maiyeti, Kremlin’in üst tarafında, eski sarayların birinde kendilerine ayrılan
bir odaya yerleştirildi. Moskova’da Lenin, Radek, Çiçerin, Zinonyev gibi
tanınmış komünist liderlerle görüşme fırsatı buldu. Görüşmeler sırasında Enver
Paşa, kendisini Türkiye’nin temsilcisi olarak gösterdi.

Enver Paşa’nın Turancı
ve İslâmcı kimliğini iyi bilen Bolşevikler, O’nun İslâm dünyâsında ve şark
milletleri nezdindeki şöhretinden istifâde etmeyi düşünüyorlardı. Rusların,
Enver Paşa’yla iş birliğine girmelerinin temel sebepleri şunlardır:

1-Doğu milletlerine
Enver Paşa ve arkadaşları vasıtasıyla bağımsızlık vaat ederek Orta Asya ve
Hindistan’da İngiliz sömürgeciliği ile mücâdele etmek.

2-Enver Paşa ve
arkadaşlarının Türk ordusunu takviye maksadıyla Anadolu’ya götürecekleri
Azerbaycan piyadeleri ile Kafkas süvarilerinin arkasında Üçüncü Enternasyonale
bağlı ve kendilerinin vücuda getirdikleri Türkiye Komünist Partisi’nin
teşkilatını Anadolu’ya sokmak.

3-Doğu milletlerini
Sovyetlerle iş birliği yapmaya teşvik etmek.

Enver Paşa’nın
Lenin nezdinde görüşmelerde bulunmak üzere Moskova’ya gelmesi, Ruslara
maksatlarına ulaşma noktasında bir fırsat tanıyordu. Yapılacak iş birliği
Bolşevikleri, hem İslâm hem Türk dünyasında etkin hâle getirebilirdi. Onlar
açısından bu Bolşevik ihtilâlinin geniş bir coğrafyaya yayılması anlamına geliyordu.

Enver Paşa’nın
görüşmelerdeki amacı, Türkistan’a geçmeden önce orada ilan edeceği Turan
imparatorluğu için gereken silah ve mühimmatı Ruslardan sağlamaktı.

Enver Paşa,
heyetiyle birlikte Lenin tarafından Kremlin Sarayı’na dâvet edildi. Enver Paşa,
bir süre misâfir salonunda bekletildikten sonra Lenin’in kabul odasına alındı.

Görüşmelerin
yapıldığı oda, büyük ve sessizdi. Heyettekilerin dikkatini oturdukları
sandalyeler çekiyordu. Çünkü sandalyelerin her biri, birer elektrikli bataryaya
bağlıydı. Ayrıca görüşmeleri kaydetmek üzere ses sistemi kurulmuştu.

Görüşmeler, Enver
Paşa’nın yaptığı uzun bir konuşmayla başladı. Enver Paşa, Moskova’ya geliş
sebeplerinden, ihtilâle olan ilgisinden ve bağlılığından bahsetti. Kendisine
müsaade edildiği takdirde Afganistan’da Bolşevik ihtilâlini yürütebileceğini
belirtti. Ayrıca İngilizlerin Afganistan ve Hindistan taraflarındaki faaliyetlerini
engellemek maksadıyla ölümü pahasına elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz
verdi.

Enver Paşa’nın
konuşması bittikten sonra Lenin söz aldı. Lenin, Orta Asya’daki kabileleri bir
araya getirmek için burada onların kendi gelenek ve göreneklerine göre bir idâre
tesis edilmesinin uygun olacağından bahsetti. Görüşme neticesinde Enver Paşa,
isteklerinin büyük kısmı için destek sözü aldı. 

Sonrası
hazindir. Sebebi ise Rusların güvenilmezliği ile birlikte Enver Paşa’nın
hayalhânesini zenginleştiren ihtirasları…

Şurası
muhakkaktır. Oğuzhan Cengiz’in de
sık sık vurguladığı gibi, Enver Paşa, Türkçüdür. Türk milliyetçisidir. Mutlak bir
vatanseverdir. Kavi inançlı bir Müslümandır. Şâirdir, ressamdır, mükemmel bir
hatiptir, ikna gücü yüksektir, üstün vasıflara sâhip akıllı, cesur ve zeki bir
insandır. Ancak çok az insanda bulunan bu üstün vasıflar, O’nun ihtirasının
gölgesinde kalmıştır. En büyük ihtirası da İslâmiyet’i ve Türklüğü yüceltmekti.

Oğuzhan Cengiz’in değerlendirmesi de
eserinde…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

 

OĞUZHAN CENGİZ

     19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da
doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde
aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul
Ülkü Ocakları
Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları
yaptı. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa kapısı, Edirne, Malatya ve
Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

     Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır. 2020 yılına kadar
1000’den fazla kitap yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü
görevine devam etmektedir. 

Eserleri:
     1-Yanık
Kale(1999-2015)
, 2-Kapıaltı (2000-
2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan
Erk Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020),
25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı (2021)

 

 

 

KUŞBAKIŞI

DÜNYÂDA DEDE KORKUT ARAŞTIRMALARI

Millî Kültürümüzün
kadim eseri olan Dede Korkut Hikâyeleri, ‘Kıpçak
Bozkırları
’ olarak anılan târihî Türk Yurdu Orta Asya’dan Kafkasları aşarak
Anadolu’ya, oradan Balkanları geçerek Orta Avrupa’ya, Romanya ve Macaristan’a, Kırım’a
kadar uzanan geniş bir alanda nesilden nesile aktarılagelmiş  Türklerin en önemli kültür mirâsı ve klasikleşmiş
edebî şaheseridir.

Önsöz ile başlayan
kitapta 12 hikâye vardır. 2020 yılında bir hikâye daha bulunmuştur. Hikâyelerde
yer yer masal ve destan unsurları görülür. Anlatımda nazım ve nesir karışıktır.
Kitabın çok zengin, temiz ve zengin bir Türkçesi vardır. 15. yüzyılın sonu ile
16. yüzyılın başlarında adı ve kimliği bilinmeyen bir şahıs tarafından sözlü
edebiyattan yazılı edebiyata intikal ettirilmiştir. Kitabın tam adı: ‘Kitâb-ı Dede Korkuda alâ Lisan-ı Tâife-i
Oğuzhan / Oğuzların Dili İle Dede Korkut Kitabı
’dır.

Prof. Dr. Fikret Türkmen ve Dr. Gürol Pehlivan tarafından hazırlanan 14
X 21,5 santim ölçülerindeki sert kapaklı cilt içerisinde 464 sayfalık eserde
yer alan makalelerin başlıkları, yazarları ve tercüme edenlerin isimleri
aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.  

MAKALE BAŞLIĞI

YAZARI

TERCÜME EDEN

Türk
Destanları ve Kafkaslar

Wilhelm
Barthold

Gülcihan
Pehlivan

Kitâb-ı
Dede Korkut’un Yeni  Bir Yazma Nüshası

Ettore
Rossi

Mikail
Acıpınar

Dede
Korkut  Kitabı Üzerine Araştırma

Ettore
Rossi

Mahmut
H. Şâkiroğlu

Kitab-ı
Dede Korkut’un Bir Edisyon Kritiği Hakkında İlk Mülâhazalar

Ettore
Rossi

Mikail
Acıpınar

Kitâb-ı
Dede Korkut’a ve Kitâb-ı Mukaddes’e İlişkin Motifler

Ettore
Rossi

Türk Devletleri Teşkilatı mı Dediniz?

Ortamektep talebesi iken Ömer
Seyfettin’in bütün eserlerini okumuştum. Nereden edindiğimi hatırlamıyorum ama
aralarında bir tane de Ömer Seyfettin’in “Yarınki Turan Devleti” diye mavi kapaklı
bir kitapçığı vardı. İçerek okudum (1959). Böyle bir rüya bile görmeye
başladım. Ama bunun için bir yarım asır beklememiz gerekiyormuş.

 

Üniversite ve askerlik
tamamlanınca Tercüman’da çalışıyordum (1974). Kadıköy’de oturan ve 86 yaşındaki
Ord. Prof. Dr. Hüseyin Şükrü Baban’dan telefonla dış politika yazılarını almak
benim görevimdi. Şık giyimli, papyon kravatlı, sinek kaydı tıraşlı Şükrü Baban
Cağaloğlu’ndaki gazeteye çok az uğrardı. Dolayısıyla yazdıklarını telefonda
dikte ettirirdi. Şükrü Baban’ın yazı ve sohbetlerinde daha sonra ismi Avrupa
Ekonomik Topluluğu (AET) olan Avrupa Ortak Pazarı’ndan (AOP) sürekli bahsederdi.
Bir daha Avrupa’da savaş çıkmaması için Fransa ile Almanya arasındaki Kömür
Çelik Antlaşmasıyla başlayan serüven yarım asrı aşkın sürede 27 ülkenin üye
olmasıyla sürüyor (2021). Türkiye’de çoğu mahvilde “Hristiyanların
birlikteliği” diye değerlendirilen ve bizi almamakta direnen Avrupa Birliği’nin
güçlenmesinden ABD de çekinmiyor değil.

 

Türk Konseyi’nde Türk Devletleri Teşkilatı’na

 

Bunun alternatifi; bölgeye ve
dünyaya barış ve istikrar getirecek ise Avrupa Birliğindeki 62 yıllık bir
dönemin, zayıfta olsa bize getirdiği haklarımızdan vazgeçmeden Türk Devletleri
Birliği’ni kurmaktı. Bunun manevi mimarları ise Sadri Maksudi Aksal, Ord. Prof.
Dr. Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, “Dilde, Fikirde ve İşde
Birlik” diye meydanı aydınlatan İsmail Gaspıralı başta olmak üzere günümüzde Türkocağı,
Prof. Dr.Turan Yazgan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Nurullah Çetin’e
kadar uzanıyor. O günden bugüne konu hep tartışıldı, değerlendirildi ve yazıldı.
Nitekim sonunda öyle de oldu. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Nahcivan
Anlaşmasının (3 Ekim 2009) bizlere kazandırdığı imkânlar zemininde yedi Türk
Devleti ile bir birlik oluşmasının yolu açıldı. Bunun arka planında ise Başbakan
Süleyman Demirel’in Türk Cumhuriyetleri’nden 10 bin öğrenciyi Türkiye’ye
getirmesi, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Prof. Dr. Ercüment Konukman,
Prof. Dr. Ahat Andiçen, Namık Kemal Zeybek, Ayvaz Gökdemir, Acar Okan, Önder
Kabasakal ve Umut Arık gibi aydınlarımıza devlet üst kademesinde görev vermesi
yatmaktadır.

 

Bugünlere Adım Adım

 

Sovyetler Birliği dağıldığında
bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan Türkiye oldu. Haydar
Aliyev’in “Azerbaycan ve Türkiye iki devlet bir millettir” açıklaması ülkeleri
yüreklendirdi. Artık “yedi devlet, tek millet” olmak zamanıydı. Ancak bölgede
Rus tahakkümü devam ediyor, ülkelerin sanayi ve üretimi de tamamen durmuş
vaziyetteydi (1992). Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyinin Kurulmasına
Dair Nahcivan Anlaşmasına önce Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye
imza attı, Özbekistan ve Türkmenistan gibi devletlerin katılması için kapı açık
bırakıldı. Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov egemenlik haklarında sakınca
gördüğü gerekçesiyle girmedi. Daha önce de Türkiye’de üniversite eğitimi gören
10 bin öğrenciyi geri çekti!. Türk Dünyasının önemli diplomat ve lideri Nursultan
Nazerbayev Kazakistan’da Rus nüfus ağırlıklı olduğundan imzaladı ama beklemeye
girdi. Dolayısıyla yapıyı oluşturan Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri
Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi, Aksakallar Konseyi hemen devreye
girmese de sekretarya çalışmasını sürdürdü. Bugünlere gelindi.

 

Yedi Devlet Tek Millet

 

Nihayet Türkçe Konuşan
Ülkeler İşbirliği Konseyi-Türk Keneşi 8. Zirvesi İstanbul’da Barış ve Özgürlük
Adası Yassıada’da toplandı(Kasım 2021). Ortak deklarasyon yayınlandı. Barış ve
işbirliğini öne çıkaran İstanbul Bildirisi’nde “siyasi dayanışma, ekonomik
işbirliği, ticari ve kültürel temaslar, beşeri ve toplumsal ilişkilerin
gelişeceğine” vurgu yapılıyor. İsmi de Türk Devletler Teşkilatı olarak
değiştiriliyor. Toplantıda işgal altındaki Karabağ’ı yeniden Azerbaycan’a
geçmesine sağlayan savaşta Rusya ve Çin’in bütün muhalefetine rağmen Türkiye’nin
Savunma Sanayinin gelişmesi ve SİHA’ları dikkat çekti. Dolayısıyla Türk Dünyası
Ali Nişanını alan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Nahcivan-Zengezur güzergahının
tamamlanmasıyla Türk Dünyasının gelişmesine katkı vereceğini açıklaması da
önemliydi. Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta İlham Aliyev (Azerbaycan), Kasım
Cömert Tokayev (Kazakistan), Sadır Caparov (Kırgızistan) ve Şevket Mirziyoyev
(Özbekistan) yanında; Türkmenistan Gurbangulu Berdimuhammedov ile temsil edilirken,
Macar Başbakanı Victor Orban da gözlemci olarak hazır bulundu. Dilerim ilerde
KKTC de temsil edilen Türk devletlerinden biri olur. Genelde konuşmaların özünü
ekonomik, bilimsel, kültürel, teknolojik ve sosyal konular teşkil etti.

 

Türk Birliği mi, Avrupa Birliği mi?

 

Hayatını ilme ve Türk
Birliği’ne vakfeden Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın “Avrupa Birliği mi, Türk
Birliği mi? 21 Asır Yayınları 2010” adlı eserinde belirttiği gibi “Avrupa
Birliği’ndeki haklarımızdan vaz geçmeden Türk Birliği hedefine doğru
ilerlemeli, bu birliğin inşasına katkısına bulunmalıyız. Bu yolda “millet” ve
“gelecek” şuurumuzu daima güçlendirmemiz gerekiyor. Tarih sadece geçmişi
öğrenmek için değil, geleceği inşa etmek için de okunmalıdır.” Emperyalist
ülkelerden elbette eleştiriler gelecek. Ajanlar ortalıkta fır dönecek.

Belki ambargolar bile
yaşanacak. Ancak Türk Birliği dayanışmasını artırarak sağlam durdukça bunlar
programladıkları kadar etkili olamayacak. Çünkü Türk Birliği ile devletler
artık yalnızlığa itilemeyecek, denize açılımı olmayan ülkeler Türk Birliği ile
böyle bir imkânı yakalayacak, yeni bir medeniyet inşası faaliyeti hızlanarak
devam edecektir. Bunun için de önce insana, bilime, kültüre ve sivil topluma öncelikle
yatırım yapılması gerekiyor. Liyakat, adalet, hukukun üstünlüğü, canlı hakları,
demokrasi gibi evrensel normlar gecikmeden ülke şartlarına göre hayata
geçirilmelidir. Türk Cumhuriyetleri arasındaki gidip gelmeler artırılmalı,
husunan aydınlar, yazarlar, fikir adamları ve üniversiteler arasındaki işbirlikleri
sıkılaştırılmalıdır. Bunun güzel bir örneğini de sivil toplum olarak 37. Yaşını
kutlayan Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, Türk Cumhuriyetlerindeki
Üniversitelerle ortaklaşa düzenledikleri “Türk Dünyasını Aydınlatanlar”
Uluslararası sempozyumunu ve yayınlanan eserlerin karşılıklı Türk lehçelerine
tercüme edilmesi faaliyetini örnek olarak verebilirim.

Hepimize Yüce Allah zorumuzu
kolay eylesin.

RTE Ekonominin Kitabını Yazmış!

Türkiye Cumhuriyet tarihinin en derin
ekonomik buhranını yaşıyoruz. Vatandaşların büyük

çoğunluğu gittikçe artan bir yoksulluk ve önceki standartlarının
nimetlerinden yoksunluk hissi içinde. Ekonominin makro dengeleri
önceki dönemlerde yaşanan krizlerde görülenden daha bozuk.

Bütün dünya paraları karşısında değer
kaybeden Türk lirasının değeri adeta serbest düşüşe geçti. Merkez
Bankası enflasyon ve kurları kontrol edemiyor. MB rezervleri eksi
35 Milyar dolar mertebesinde.

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’de 1,67
TL vererek 1 dolar alabiliyorduk. Şimdi 10 TL vermek gerekiyor. 1,66 TL vererek
aldığımız 1 Euro için ise 11,5 TL ödemek zorundayız.

Bu durumda ülkeyi yöneten ben olsam mahcup
olur, mazeret beyan eder veya özür dilerdim. Ama O bu muazzam çöküşü bir başarı
gibi pazarlama derdinde.

“Biz ekonominin kitabını evelallah
yazdık,
yazmaya devam ediyoruz.”

Bu sözün sahibi 19 yıldır ülkeyi yöneten, ekonomiyi
de tek başına yönlendiren CB ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan.

Son zamanlarda “ben ekonomistim” diye
başlayan cümleler kuruyordu. Her ne kadar diplomasını kimseye göstermemiş
olsa da
beyanına inanmak durumunda idik.

Şimdi birkaç basamak daha atlayarak kendini
bile aştı. “Ekonominin kitabını yazdık” demek suretiyle, müthiş bir
özgüveni olduğunu gösterdi. “Evelallah” kelimesiyle güçlendirerek
ekonomi ve siyaset dünyasına meydan okudu. (Böyle bir özgüven Nobel ödüllü
ekonomistlerde bile yoktur.)

**************************************

Yazdığı Ekonomi Kitabının İçeriği

R. Tayyip Erdoğan’ın yazdığını söylediği
ekonomi kitabı henüz yayımlanmadı. Basılırsa içeriğinde olabileceğini düşündüğüm
bazı bilgiler var. Kitabın bazı bölümlerine dair birkaç tahminde bulunmayı
deneyebilirim.

****

Enflasyon Nasıl Kontrol Edilir? “Ekonomist
Erdoğan’ın” bu konuda uyguladığı iddialı projelerinin bazılarının teorisi ve
pratiğinin bu kitapta yer aldığından veya alacağından eminim.

Bütün sene satabilmek için “depolarda patates,
soğan istifleyen üreticilere” karşı yapılan baskınlar
, önünde “varlık
kuyruklarının”
oluştuğu seyyar Tanzim Satış mağazalarının kurulması dünyaya
örnek olacak nitelikte sayılacaktır.

6 zincir mağazaya 2,7
milyar TL ceza
keserek, bunların “fahiş fiyat etiketlerine”
katkısını sıfırlamak çok dahiyâne bir uygulamadır.

TÜİK’e göre Ekim 2021 tüketici fiyatları %108
artış göstermiş. Ama aynı dönemde üretici fiyatlarındaki artış oranı %203
olmuş. Meğer marketlerimiz daha önce 100 TL’ye satın aldığı ürünün fiyatı 300
TL’ye çıkmasına rağmen ürünü hala 200 TL’ye satıyormuş. Bu “kahraman marketlere”
ceza yazılması TÜİK’e inancı zayıflatsa da, cesur bir iktidarımızın olduğunu
gösterir.

Aslında TÜİK’in enflasyonu yüzde 19,9’da
tutabilmesi
müthiş bir başarı(!) hikayesidir. Gerçi enflasyonu kontrol
etmek hükümetin ve Merkez Bankasının görevi ama olsun. “Enflasyon size uymazsa,
enflasyon rakamlarını size uydurmak” gibi bir projenin uygulayıcısı TÜİK’in bu
başarısını herkes kıskanacaktır.

****

Yap İşlet Devret Projeleri:
Erdoğan Çanakkale Köprüsü için yapılan törende YİD projelerini savundu. 2,4
milyar Euro’ya çıktığını söylediği bu köprü için 6,5 milyar Euro ödeme
yapılacak.

Bu finans yöntemiyle yapılan diğer köprüler,
otoyollar, havalimanları ve şehir hastaneleri de devletin kredi bulup
yaptırması usulüne göre 4-10 kat yüksek maliyetle yapılıyor. Bunlar için
verilen yüksek garantiler karşılığı getirisi yetmediğinden her yıl milyarlarca
lira Hazineden ödeme yapılıyor. Bu sene 65 milyar lira civarında ödeme
yapılacak.

Sadece şehir hastanelerinin 25 yılda
kamuya getireceği yük 142,4 milyar doları bulacak. Bir şehir
hastanesinin 25 yıllık maliyetiyle 1200 yatak kapasiteli yaklaşık 29 hastane
yapılabiliyor.

Bu maliyetlerle yaptırılan şehir hastaneleri
daha çok kâr etsin diye şehir içlerinde halka kolay ve kaliteli hizmet sunan
hastanelerin kapatılması da müthiş bir zekâ ürünü olsa gerek.

****

Milletin Zenginleşmesi:
Bir ülkeyi yönetenlerin başarısı öncelikle halkının refahını yükseltmesi ile
ölçülür.

Vladimir Putin 2000 yılında Rusya Devlet
Başkanlığına seçildiğinde 260 milyar dolar ekonomik büyüklük ile 20. sırada
bir
ülke devralmıştı.

Dünya Bankası verilerine göre, 2019 yılı
itibariyle Rusya 1,7 trilyon dolar GSYH büyüklüğü ile artık dünyanın 11. büyük
ekonomisi
durumuna geldi.

19 yıldır ülkemizi yöneten ekonomist
Erdoğan
2013’te 958 milyar dolara ulaşan milli gelirimizi 2020’de 720
milyar dolara düşürme başarısını(!)
gösterdi. Dünya ekonomileri büyüklük
sıralamasında uzun yıllardır 16-17. sıralarda olan Türkiye 21. sıraya düştü.

2002 yılında Romanya, Bulgaristan,
Litvanya, Letonya, Rusya ve Polonya
gibi ülkelerde ortalama kişi başına
yıllık gelir (dolar bazında) Türkiye’nin altında iken, 2020’ye geldiğimizde bu
ülkeler bizi geçti.

2000 yılında yüksek katma değerli teknolojik
ürün ihracatının
, toplam ihracat içindeki payı yüzde 6 iken, 2020 yılında yüzde
3’e düştü…
İhracatın kilogram değeri 1,57 dolardan 1 dolara geriledi. Bu
veriler gelişmiş bir ülke olamadığımızı ve gerilemekte olduğumuzu gösteriyor.

Türk-İş ve TÜİK verileri birlikte dikkate
alınarak, Türkiye’de 2018 yılında açlık sınırı altındaki kişi sayısı 10 milyondu.
Açlık sınırın üzerinde olup yoksulluk sınırı altında olan kişi sayısı ise 42,7
milyon idi.
Bunlar salgın öncesinin rakamları. 2021 yılı rakamlarının daha
da kötü olacağı kesin.

“Asrın liderimiz”
her ne kadar milletimizi 8 yıldır sürekli fakirleştirmekte ise de Putin
gibi halkını zenginleştiren, ekonomisini büyüten bir dünya lideriyle kanka
olmasından gurur duyuyoruz (!).

Erdoğan’ın kitabında “faiz sebep,
enflasyon sonuçtur”
tezini geniş bir bölümde anlatmış olacağını
düşünüyorum. Okuyunca “MB’nın 128 milyar dolar rezervi nerede? sorusunun
cevabını da öğrenmiş oluruz.  

Erdoğan’ın yazdığı ekonomi kitabı çok faydalı
olabilir. Ama son sözünde “aman benim gibi yapmayın” notu olursa…

“Türk Milleti ebru[1] desenidir”

Bizi dilim dilim bölmek isterler

Babam Türkmen anam Şabsuğ kime ne?

Bizi il’im il’im bölmek isterler

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Biz mozayık asla değil ebruyuz

Albayrakta tek kan olmuş kübrayız

Gökyüzüne demir kazık* ibreyiz *(Kutup
Yıldızı)

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Türkiye’ye birliği çok gördüler

Başımıza bin bela saç ördüler

Hem cahiller hem nefsi aç kördüler

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Babam Gurmanc anam Türkmen Türküz biz

Anam Torbeş babam Çeçen Türküz biz

Babam Oset anam Alban Türküz biz

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Babam Nogay anam Varsak Türküz biz

Anam Abhaz babam Abzeg Türküz biz

Babam Avşar anam Kınık Türküz biz

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Hem Çerkezim hem Tatarım Türküm ben

Hem Pomağım hem Lezginim Türküm ben

Hem Kafkas’ım hem Balkanım Türküm ben

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Zaza Türkü Gurmanc Türkü adımdır

Türk Birliği ebedî bir katımdır

Cahil olan bana düşman yadımdır

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Kıpçak Gürcü Tomris benim kanımdı

Asparuğ’um Kafkas Bulgar hanımdı

Başkurt, Özbek, Kırgız, Azer canımdı

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Abdal oldum nice türkü söyledim

Kundaktaki bebeleri eyledim

Obaları ocakları beyledim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Alban oldum Adriyatik dar geldi

Uygur oldum Sarı deniz ar geldi

Türkmen oldum bir güzelden yar geldi

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Boşnak benim Kazak benim Laz benim

Gök Börülü Oğuz denen Guz benim

Tarihteki şanlı Alan Az benim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Hem Giritli hem Moralı Türk benim

Teselyalı hem Adalı Türk benim

Barbaros’a torun adlı Türk benim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Oğuz oldum Hemşin oldum şenlendim.

Dedem Korkut sazı ile dinlendim

Muhammed’e biat kıldım ünlendim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Yörük oldum yayla yayla gezerim

Kilimleri damga damga bezerim

Türk’e düşman yedi düvel ezerim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Altaylarda anlatılan kuğuyum

Çınarların söğütlerin oğluyum

Ali Bektaş şerbetiyle doluyum

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Ağaçlardan ismi kaba bizdedir

Tacik dede Haydar baba bizdedir

Nice Sultan Âli Aba bizdedir

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Özden der ki Türk’ü Türk’ten ayırma

Sakın ola haksız güçlü kayırma

Hem masuma hem güçsüze bağırma

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Canımızdan Aziz Türk Milletinin
ebrucularından

[1] EBRU DESENİ MOZAİK GİBİ DEĞİLDİR.
BİRİ BİRİNDEN AYRILMAZ BİR 
DESENDİR. DESEN BİRLİKTE VARDIR.
BİRLİKTE DEĞİŞİR. TÜRKLERİN 
BİNLERCE ASIRLIK TARİFİ İÇİN EN GÜZEL
BENZETME EBRUDUR.

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor:

Bizim Yûnus, Yeni Sağılmış Süt Gibi Temiz,
Su Gibi Aziz Ve Mübârek Bir İnsandır
.’

 

(07 Haziran 2021 Târihinde ebedî âleme yolcu etiğimiz Merhum YAMAN
ARIKAN ile vefatından önce yapılan mülâkat)

 

Oğuz Çetinoğlu: Hayatınızın 40 yılını Yunus Emre araştırmalarına
hasrettiniz. Meydana getirdiğiniz eser, inşallah yakında gün ışığına çıkacak.
Bu eserinizle, Yunus Emre hakkında en kapsamlı çalışmaya imza atmış bir kişi
olarak uzmanlığınız tescillenecek. Bu sebeple röportajımızın konusu Yunus Emre
olmalı.

 

Okuyucularımıza
Yunus Emre’nin şahsiyeti hakkındaki belirlemelerinizden söz eder misiniz?

 

Yaman Arıkan: Oğuz Beyefendi, bilirsiniz, bir kişinin şahsiyetini,
gerçekci bir gözle ve tam olarak belirtmiş olmak için onun şahsının
husûsiyetlerini, özelliklerini, meziyetlerini, müsbet-menfî yönlerini,… ayrı
ayrı sayıp dökmüş olmak gerekir. Bizde umûmiyetle, bir kişinin şahsiyeti
belirtilirken, daha çok, müsbet yönleri üzerinde durulur; meziyetleri,
fazîletleri ve müsbet yönleri sayılıp dökülür. Bir insan olması hasebiyle,
menfî taraflarının da bulunabileceği hemen hemen hiç düşünülmez. Ancak, nâdir
olmakla berâber, hiç şüphesiz, Allah’ın kullarının içinde, menfîliklerden
arınmış şahsiyetler de vardır. Benim 40 yıllık berâberliğimde müşâhede ettiğim
kadarıyla, Bizim Yûnus, menfîliklerden arınmış nâdir şahsiyetlerden biridir. Bu
bakımdan, bu sorunuza cevap olarak onun şahsiyetini farklı bir yöntemle anlatma
ihtiyâcını hissediyorum.

 

Bilirsiniz, Türkçe’mizde; bir şeyin
temiz, arı, saf, pâk ve gıll u gışsız olduğunu belirtmek için, ‘süt gibi’ veya ‘süt gibi temiz’ ifâdelerini kullanırız. İşte, Yûnus’un şahsiyeti
bahis konusu olunca benim zihnimde dâima ve hep bu ifâdeler yankılanır. Bu
sebeple; onun husûsiyetlerini, özelliklerini, meziyetlerini, fazîletlerini,
yüksek insânî hasletlerini teker teker sayıp dökmek içimden hiç mi hiç gelmez.

 

Yine, meselâ ‘su’ kelimesinin şümûlüne giren sulardan bazılarını hatırlayalım.
Bilindiği gibi su, insan bünyesinin başta gelen en zarûrî ihtiyâç mâddelerinden
biridir. Meselâ şehir şebeke suyu bir sudur. Bununla berâber, içme suyu
dediğimiz diğer sulardan birine sâhipseniz, ondan içmeyi tercîh eder, şehir
şebeke suyunu içmek istemezsiniz. Hâlbuki o da sudur. Şurada-burada öyle
çeşmeler veya kaynaklar vardır ki, suları pek yavan ve kabadır. Mecbûr
kalmadıkça onlardan içmez veya içmek istemezsiniz. Bu tip sular, halk ağzında ‘kaba’ kelimesiyle ifâde edilir. Deniz
suyuna su değil diyemezsiniz. Deniz suyu da bir sudur. Bununla berâber, onu
içmezsiniz veya içemezsiniz.

 

Bütün bunlardan başka, bazen Türk
yurdu Anadolu’nun yalçın kayalı dağlarından veya çam ormanları arasından
fışkıran öyle kaynak suları da vardır ki; içtikçe içeceğiniz, dönüp dönüp
içeceğiniz gelir. Halk arasında, böyle sular için, ‘Âb-ı hayât gibi’ ifâdesi kullanılır. Bilindiği gibi, ‘Hayât Suyu’ ma’nâsına gelen Âb-ı hayât
yâni Bengisu, içenleri çok uzun yıllar yaşamağa veya ölümsüzlüğe kavuşturan su
olarak bilinir. İşte, Yûnus’un şahsiyeti bahis konusu olunca benim zihnime
dâimâ ve hep, halkımızın Bengisu’ya yâni Âb-ı hayâta benzettiği o yalçın kayalı
dağlardan veya çam ormanları arasından fışkıran o kaynak suları gelir. Bu
arada, Yûnus’u tanıdıktan ve onunla 40 yıl berâberlikten sonra, sanki Bengisu (
= Âb-ı hayât )dan içmişçesine bahtiyârlık duyduğumu da cân ü gönülden ifâde
etmek isterim.

 

Çetinoğlu: Yunus Emre, batılıların ‘misyon’ olarak adlandırdıkları
anlamda, bir ‘özel görev’in temsilcisiydi. Bu özel görevi yorumlar mısınız?

 

Arıkan: Oğuz Beyefendi, kabul buyurursanız, önce sizi harâretle
kutlamak isterim. Zîrâ, ‘Yûnus’
denince, birinci derecede ve evveliyetle bilinmesi gereken husûsa temâs
ettiniz. Gerçekten, Yûnus’un misyonunu bilmeyen, gerçek ma’nâda O’nu anlamış
olmaz. Bu bakımdan, daha sohbetimizin başında onun misyonuna temâs etmeniz
fevkal’âde isâbetli olmuştur. Şimdi, önce bu Firenkçe kelimenin hem ma’nâsına,
hem de kullanılış şekline kısa bir göz atalım. Daha sonra
d
a ‘Yûnus’un misyonu’na
geçelim.

       

Misyon, ‘Bir şahsa veya bir heyete verilen ve husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan
vazîfe-görev-hizmet
’ demektir. Firenkler, bilhâssa haçlı-Hıristiyanlar,
kelimeyi bu ma’nâda kullanırlar. Türk halkının yabancısı olmayan ‘misyoner’ kelimesi de aynı kökten gelir.
Misyoner, ‘Husûsî ve yüksek bir gâye ile
vazîfeli kişi
’ demektir. Haçlılar, özel sûrette ve ajanlık rûhuyla yetiştirdikleri
adamlarını, Hıristiyan olmayan ülkelere bilhâssa Türk-İslâm ülkelerine çeşitli
isim ve kılıklar altında salarlar. Bunların, gittikleri ülkelerdeki vazîfeleri
yâni misyonları, başta Hıristiyanlık propagandası olmak üzere, o ülke halkı
arasına fitne-fesât ve ayrılık tohumları saçmak, yerleşik inançları za’fa
uğratmak, topluluklar arasında ihtilâflar çıkarmak ve kargaşalıklar
oluşturmaktır. Misyonerin ta’rîfinde, ‘…yüksek
bir gâye
’ ifâdesini kullanmıştık. Görüldüğü gibi, uygulamadaki durum hiç de
yüksek değil, bil’akis, ‘denî’ ve ‘alçak’. Hak dîndeki bir insanı yâni bir
Müslüman’ı, bâtıl dîne yâni Hıristiyanlığa çekmek, temiz ve ma’sum halk
arasında fitne-fesâd ve ayrılık tohumları saçmak, hak ve doğru inançları za’fa
uğratmak, topluluklar arasında ihtilâflar çıkarmak ve kargaşalıklar oluşturmak,
bütün bu denî ve alçak fiillere bir de 
‘…yüksek gâye’ kılıfını
giydirmek, haçlıların cibilliyetlerinin îcâbıdır. Yâni onlar cibilliyetlerinin
îcâbını yapmaktadırlar. Türk’ün vazîfesi ise, haçlının cibilliyetinin îcâbını
Türk vatanında sergilemesine meydan ve fırsat vermemektir.

 

Firenkçe bu misyon kelimesinin
Türkçe karşılığı, ‘vazîfe-görev’dir.
Yûnus’un misyonu demek, ‘Yûnus’un
vazîfesi-görevi
’ demektir. Atatürk’ün misyonu demek, ‘Atatürk’ün vazîfesi-görevi’ demektir. Bunları biraz daha geniş
şekliyle ifâde edersek, Yûnus’un misyonu dediğimiz zaman bu, ‘Yûnus’un husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan
vazîfesi-görevi
’ demek olur. Atatürk’ün misyonu dediğimiz zaman bu, ‘Atatürk’ün husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan
vazîfesi-görevi
’ demek olur.

 

Şimdi burada bir husûsa dikkat etmemiz gerekiyor. Misyoner, bir misyon
yükleniyor. Yâni misyonerin uhdesinde bir misyon ( = vazife-görev ) bulunuyor.
Fakat ona bu misyon, kendisini özel sûrette ajan rûhuyla yetiştirenler
tarafından veriliyor. Gâzî Paşa ile Yûnus’un uhdesinde de birer misyon ( =
vazîfe-görev ) bulunuyor. Fakat Yûnus da, Gâzî Paşa da,
bir teşkîlât tarafından özel bir rûhla yetiştirilmedikleri gibi, uhdelerindeki
misyonu herhangi bir teşkîlâttan almış da değiller.
Onlara bu misyon ( = vazîfe-görev ) yücelerden veriliyor, yücelerden tevdî’
ediliyor. Bunu biraz sonra göreceğiz.

 

Şimdi gelelim Yûnus’un misyonunun
ne olduğuna. İstesek, bunu burada hemen bir tek cümle ile ifâde edebiliriz.
Fakat o zaman mesele, havada kalmış mücerred bir iddiâ olarak görülebilir. Bu
sebeple, önce Yûnus’un misyonunu tescilleyen delilleri açık-seçik ortaya
koyalım. Daha sonra da o tek
cümlelik ifâdeyi görelim.

 

Yûnus’un misyonunun ne olduğunu
anlamak, iki husûsun bilinmesine bağlıdır. Bunlardan biri, ‘Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancı’dır.
Diğeri de, ‘Yûnus devrinde Türklüğün
Anadolu’daki durumu
’dur. Bu iki husûsu bâriz bir şekilde gözler önüne
serdiğimiz an, Yûnus’un misyonunun ne olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

 

Yerleşik târihî millî inanca göre,
ilâhî irâde, Türk Milleti’nin uhdesine cihanşümûl ve mukaddes bir vazîfe tevdî’
etmiştir. Kıyâmete kadar devam edecek olan bu vazîfe, ‘Î’lâ-yi Kelime-t-ullah’ veya ‘Nizâm-ı
Âlem Ülküsü
’dür. Buna göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni
yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfelidir.
Nitekim; ulu ceddimiz, ilk büyük Türk Hâkanı Oğuz Han’ın, hâkan olur-olmaz dört
bir yana yolladığı yarlığların üslûbu bu husûsu te’yîd eder mâhiyettedir. Oğuz
Han, hâkanlık tahtına oturunca büyük bir toy ( = ziyâfet ) verir. Bütün Oğuz
Beyleri ve halk oradadır. Yenilir, içilir. Toydan sonra Oğuz Han, beylere ve
halka bir hıtâbede bulunur:

 

Ben sizlere
oldum hâkan,

Alalım yay ile
kalkan,

Nişan olsun
bize buyan,

Kurt olsun
bize uran,

Demir kargılar
olsun orman,

Av yerinde yürüsün
kulan,

Daha deniz daha müren,

Güneş bayrak
gök kurukan!

 

Oğuz Han, kendi halkına îrâd etdiği
bu hıtâbeden sonra, dört bir yana yâni yeryüzündeki diğer insan topluluklarına da yarlığ ( = emir, fermân, irâde, buyrultu )lar
gönderir. Bu buyrultularda şöyle denilmektedir:

 

– Ben Türklerin hâkanıyım! Yeryüzünün dört bucağının hâkanı da olmam
gerek. Sizden baş eğmek dilerim. Bana baş eğenleri dost edinirim. Baş
eğmeyenleri düşman sayarak üzerlerine ordumla yürürüm!…

       

Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm
ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli
tutulunca, onun adının ve sanının hiçbir zaman yok olmaması gerekir. İşte bunun
içindir ki, Cenâb-ı Hakk, Türklüğün yeryüzündeki millî varlık ve bekası
tehlikeye düştüğü an; ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın diye
’ bir millî önder, bir millî mürşid, bir millî
kahraman, bir millî âbide şahsiyet gönderir. Ulu ceddimiz Göktürk hâkanı Bilge
Han, ilk büyük Türk hâkanı Oğuz Han’dan bu yana var olan yerleşik târihî millî
inancımızın bu yönünü Göktürk Kitâbelerinde pek güzel dile getirir:

 

– Tanrı, Türk Milleti’nin adı-sanı
yok olmasın diye, önce babam İlteriş-Kutluk Hâkan’la annem Bilge Hâtun’u tahta
oturttu. Türk Milleti’ne il ( = ülke, vatan, yurt ) verdi. Daha sonra, yine
Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın diye, beni tahta oturttu!…

 

Görüldüğü gibi, gerek Göktürk
Hâkanı’nın bu tesbîti, gerekse, bilinen ilk büyük Türk Hâkanı Oğuz Han’dan bu
yana târihimizin akışı, yerleşik târihî millî inancımızın doğruluğunu te’yîd
eder mâhiyettedir. Gerçekten, Türk Milleti, bugüne kadarki târihi boyunca pek
çok bunalım  = buhrân)larla karşı karşıya
kalmıştır. Fakat dikkat çekicidir, yine çok kerre, bunalımın atlatılmasında
ümitlerin nerdeyse tamâmen kesilmek üzere bulunduğu bir sırada, ortaya çıkan ve
milletin başına geçen bir millî önder, bâdirenin bertaraf edilmesine vesîle
olmuştur. Târihimizin sînesinde işte bir de böyle millî önderler, millî mürşitler,
millî kahramanlar ve millî âbide şahsiyetler bulunmaktadır. Bu silsilenin
bilinen ilk büyük halkası, ulu ceddimiz Oğuz Han’dır. Şimdilik, son büyük
halkası da Gâzî Mustafa Kemâl Paşa’dır. İkisi arasında, buhrânlı-bunalımlı
devirlerde Türk Milleti’ne önderlik ve mürşitlik etmiş pek çok halka bulunmaktadır…

 

Öyle sanıyorum ki, ‘millî önder’ veya ‘millî mürşid’ denince, çoğumuzun aklına, sâdece devlet reîsi veya devlet yöneticisi, veyahut da ordu komutanı olarak
milletin başında bulunmuş şahsiyetler gelir. Bu, doğru olmakla berâber, eksik
bir değerlendirmedir. Zîrâ, biraz önce sözünü ettiğimiz; târihimizin millî
önderleri, millî kahramanları, millî mürşitleri ve millî âbide şahsiyetleri
silsilesinde, devlet reîsi veya yönetici veyahut da ordu komutanı olmadığı
hâlde o silsileye dâhil olan şahsiyetler de vardır. Meselâ BİZİM YÛNUS
bunlardan biridir. Gerçekten Yûnus, ne bir devlet reîsidir, ne bir devlet
yöneticisidir, ne de bir ordu komutanıdır. Sâdece, kendi köşesinde, mütevâzîce
ve mahviyetkârlık içinde hayât süren sıradan bir Türk evlâdıdır. Fakat bu hâl,
onun zâhirdeki ve görünürdeki durumudur. Gerçekte ise o, Türklüğün çok
bunalımlı bir devrinde, ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın
’ diye, ilâhî irâdece gönderilmiş bir ‘millî mürşid’dir, bir ‘millî önder’dir, bir ‘millî kahraman’dır, bir ‘millî âbide şahsiyet’tir. Şimdi, önce
bunu îzâh edelim. Hemen peşinden de, Yûnus’un misyonunu anlamamızı sağlayan iki
husûstan ikincisine yâni ‘Yûnus devrinde
Türklüğün Anadolu’daki durumu
’ bahsine geçelim.

 

Milletlerin veya devletlerin varlık ve bekaları, iki temel unsurun
dâimî ayakta olmasıyla mümkündür. Bu iki unsurdan biri, o devletin mâddî-fizîkî
varlığıdır. Diğeri de ma’nevî-kültürel varlığıdır. Devletin mâddî-fizîkî
varlığı, başta vatan ( toprak ) olmak üzere müstakil idâre ve idârî
teşkîlâttır. Eğer vatan (toprak ) elden giderse veya millî-idârî teşkîlât
çökerse ortada devlet yok demektir.
Vatan ( toprak ) ve millî-idârî teşkîlât, bir devletin ve milletin mâddî
ayağıdır. Bir devletin ve milletin ma’nevî ayağı ise millî dil ( lisân ) ve ona
bağlı olarak millî kültür ve millî rûhtur. Eğer millî dil yok olursa veya millî
rûh ve millî kültür çökerse ortada yine devlet yok demektir. Kısacası, bir
devletin iki ayağı vardır. Bunlardan biri, onun mâddî-fizîkî ayağıdır. Diğeri
de ma’nevî-kültürel ayağıdır. Vatan ( toprak ) ve millî-idârî teşkîlât, o
devletin mâddî ayağıdır. Dil ve ona bağlı olarak millî kültür ve millî rûh da
ma’nevî ayağıdır. Bir devlete devlet denilebilmesi için, onun her iki ayağının
da sağlam olması ve kendi iki ayağı üzerinde duruyor olması gerekir. İki ayaktan
biri ortada yoksa, gerçek ma’nâda devlet
de yok demektir. Hemen ifâde edelim ki, ehemmiyetçe ve hayâtiyetçe bu iki ayak
birbirinden çok farklıdır. Diyebiliriz ki, dilden ve ona bağlı olarak millî rûh
ve millî kültürden ibâret olan ma’nevî ayak, hayâtî ayaktır. Öyle ki, eğer bu
ayak tamâmen çöker ve yok olursa, artık o devletin veya milletin tekrâr dirilip
ayağa kalkması imkânsızlaşır. Aksine, bir devletin yalnız mâddî-fizîkî ayağının
çökmüş olması durumunda ise, onun her an doğrulup kendi ayakları üzerinde
varlığını devam ettirmesi imkân dâhilindedir. Sözün kısası, sâdece vatan veya
idârî teşkîlât elden giderse, onların tekrâr kazanılması her ana için
mümkündür. Fakat esas millet mefhûmunu doğuran ve ona vücûd veren dil (lisân)
ve ona bağlı olan millî kültür ve millî rûh yok olursa, artık o devleti veya o
milleti diriltmek imkânsızlaşır. Bu husûsu daha müşahhas bir misâlle şöyle
açıklayabiliriz:

 

Her insanın bir bedeni (mâddî-fizîkî
varlığı ) vardır, bir de rûhu (canı) vardır. Zaman zaman, insanın bedenî
(mâddî-fizîkî) varlığında birtakım ârızalar, sıkıntılar ve râhatsızlıklar
meydana gelebilir. Bu ârızalar, yerine göre şiddetli veya zayıf, ağır veya
hafif olabilir. Fakat can (rûh) bedende bulunduğu yâni can çıkmadığı müddetçe,
o ârızalar zamanla giderilebilir, beden sıhhate kavuşturulabilir. Ancak, eğer
can bedeni terk etmişse, artık yapacak bir şey yoktur. O insanı (bedeni) tekrâr
diriltmek mümkün değildir. Çünkü rûhu (canı) yitmiştir. Bu misâli bir millete
uygularsak, o milletin mâddî-fizîkî varlığı yâni vatanı, müstakil idâresi ve
idârî teşkîlâtı o milletin bedeni mesâbesindedir. Dili (lisânı) ve dile bağlı
olan millî kültürü ile millî rûhu da yine o milletin canı (rûhu) mesâbesindedir.
İşte, nasıl ki rûhu yitmiş (canı çıkmış) bir insanı tekrâr diriltmek
imkânsızsa, dilini ve millî kültürünü yitirmiş bir milleti diriltmek de aynı
şekilde imkânsızdır.

(Hayat hikâyesi son
bölümle birlikte verilecektir.)

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU.
İkinci Bölüm 21 Kasım 2021 Pazar günü yayınlanacaktır.)

Utanmazlık, Allah Vergisi Bir Yetenek midir?

0

Lise yıllarında, E******* adında
(bundan sonra kısaca sadece E diyelim) bir arkadaşım vardı. “Kişinin sevmediği
ot burnunun dibinde biter” düsturunca bu herifle arkadaşlığımı çok fazla devam
ettirmek istemesem bile ilginç bir şekilde arkadaşlığımız bugüne kadar devam
etti, hala da ediyor.

 

Her insan gibi E’nin de pek çok
özelliği vardır ama bence E’yi E yapan en önemli özellik onun gerçek anlamda
bir utanmaz olmasıdır. Yanlış anlaşılmasın buradaki utanmazlığı bir hakaret
yahut olumsuz bir özellik olarak değil, bilakis gayet takdire şayan bir vasıf
olarak dile getiriyorum. Nitekim E’nin yüzüne karşı da defalarca dile
getirdiğim gibi; ben E’yi tanımadan önce utanmazlığın çok kötü bir özellik
olduğunu düşünürdüm ancak E’yi tanıdıktan sonra anladım ki utanmazlık aslında
Allah vergisi bir yetenekmiş!

 

Bu utanmazlık yeteneği, bir emekli
memur çocuğu olan E’nin kolayca finans kaynakları bularak ticaret hayatında
hızla ilerlemesini sağlamıştır. Üstelik ilginç bir şekilde hiç kimseyi
kandırmadan, dolandırmadan, kimseye tek kuruş borcu kalmadan…

 

E kişisinin ticaret hayatı lise
son sınıfta cep telefonunu kaybetmesiyle başlar. Babasından korktuğu için
telefonunu kaybettiğini söyleyemez. Öte yandan, yeni bir telefon almaya yetecek
parası da bir telefon parasını borç verecek kadar kalantor bir arkadaşı da
yoktur. İşte tam da burada, baba korkusunun verdiği motivasyonun da
tetiklemesiyle E’nin utanmazlık yeteneği gün yüzüne çıkar. Evet, etrafında bir
cep telefonu parasını borç verecek kadar varlıklı bir arkadaşı yoktur ancak cep
telefonu parasının yirmide birini (1/20) borç verecek yirmi tane arkadaşı
vardır! O halde yirmi arkadaşının her birinden cep telefonunun yirmide birini
karşılayacak kadar borç alacaktır. Ve alır!

 

Bu taşra Jet Fadıl’ının kurduğu
sistem işlemeye başlar. Yirmi kişiden aldığı borçla kaybettiği telefonun
aynından yepyeni bir cep telefonu alır. Herifçioğlu adeta kâr-zarar ortaklığı
esasına dayalı bir kooperatif kurmuştur. Üstelik tek kuruş sermaye koymadan!

 

Borç alınır alınmasına ama bir
de bu borcun geri ödenmesi gibi küçük ve önemsiz (!) bir detay bulunmaktadır.
Gel gör ki bizim Taşralı Fadıl’ın borçlarını ödeyecek parası yoktur. İşte tam
da burada utanmazlık yeteneği ikinci defa devreye girer. Henüz borç istenmemiş
pırıl pırıl beş yeni arkadaş bulur. Bunlardan yine cep telefonunun yirmide
birine tekabül edecek miktarda borç ister. Bu yepyeni pırıl pırıl beş kişiden
aldığı borçla, daha önce borç aldığı beş kişinin borcunu kapatır ve bu
arkadaşlarının gözünde kredi puanını yükseltir. Böyle böyle derken borç isteme
networküne yeni yeni kişiler dâhil eder. Kurduğu sistem öyle bir hale gelir ki
sisteme dâhil ettiği her yeni kişiden borç almakta ve bu borçlarla eski
borçlarını ödemektedir. E, bu networkü o kadar genişletir ki, E’nin networküne
girmeniz için paranız olması bile gerekmemektedir. Yürüyen ve hatta yürümeyip
sadece nefes alan bir canlı olmanız E’nin sizden borç istemesi için yeterlidir.

 

Zaman gelir E’nin networkü doğal
sınırlarına ulaşır ve artık kendi kendisini idare eden bir sisteme dönüşür. E,
sistemine önceden dâhil olan yani ilk borç aldığı kişilere olan borçlarını
ödeyebilmek için sonradan borç istediği kişilere borçlanmış ve bu sonradan
borçlandığı kişilere olan borçlarını da daha önce borçlanıp da borcunu ödediği
kişilerden yeniden borç isteyerek sistemi çevirmeye başlamıştır. E’nin arkadaş
çevresi, birbirinden asla haberdar olmayan insanlardan oluşan ve borcun borçla
çevrildiği masonik bir tarikata dönmüştür adeta!

Bir cep telefonundan yola
çıkarak kurulan bu sistem, aradan bir-iki yıl geçtikten sonra arkadaş
çevresinin iş hayatına atılıp da ellerinin az da olsa para görmeye başlamasıyla
birlikte hedef büyütür. E bu yıllarda üniversiteye henüz yeni başlamış sefil
bir öğrencidir ama Türkiye’nin önde gelen iş adamlarının ve şirketlerinin bile
sahip olmadığı bir networke ve kredibiliteye sahiptir. Madem bunlara sahiptir o
zaman bu sefil üniversitelinin bir araba almaması için hiçbir sebep
bulunmamaktadır. Hemen networkünü devreye sokar. Bir araba alacak parası yoktur
ama etrafında bir araba parasının ellide birini verebilecek güçte elli tane
arkadaşı vardır!

 

E’nin kurduğu bu saadet zinciri
makine gibi işlemeye devam eder. E bu sistemle henüz bir üniversite
öğrencisiyken arabasını alır, internet cafe kurar, sigorta şirketi kurar.
Sigorta şirketini birlikte kurduğu ortakları sayesinde elinde siyasi gücü
bulunan kişilere yakın hale gelir. Bu siyasi bağlantılar E’yi ve ortaklarını
büyük bir telekomünikasyon şirketinin bölge bayisi olmaya kadar götürür. Bir
zamanlar kıytırık bir cep telefonu alabilmek için saadet zinciri kurmak zorunda
kalan E, Range Rover jeeplerle gezen kalantor bir iş adamı haline gelir. Ama
saadet zincirinden asla vazgeçmez çünkü işlerinin asıl bereketi tamamen
oradadır.

 

Aslında hakkını teslim etmek
lazım; E’nin borç alıp da ödemediği vaki değildir. Zaten E’nin olayı borç alıp
ödememek değil, borcu borçla çevirmektir. Kesin olarak emin değilim ama öyle
zannediyorum ki bu E yirmişer kişilik iki veya daha fazla grup oluşturmuştu.
Birinci yirmi kişilik gruba A takımı, ikinci yirmi kişilik gruba da B takımı
dersek A takımından borç alıp işlerini hallediyor. Sonra B takımından borç alıp
A takımının borcunu ödüyor, sonra C takımından borç alıp B takımının borcunu
ödüyor ve sonra başa dönüp tekrar A takımından borç alarak C takımının borcunu
ödüyor ve doğurgan döngüyü böylece devam ettiriyordu. Belki de işin içinde
bizim asla bilmediğimiz D takımı, E, takımı diye Z’ye kadar devam eden yirmi
kişilik takımlar vardı. Bunu asla bilemeyeceğiz!

 

Bu meselenin beni ilgilendiren
kısmı E’nin bu A takımında veya belki de B takımında yer alıyor olmamdı.
Kendimi bildim bileli E’yi finanse ediyordum ve aradan bir hayli zaman
geçtikten sonra hiç ummadığım bir anda bana borcunu ödüyordu. Ben E’ye borç
vermekten bıkmıştım ama o benden borç istemekten bir türlü bıkmamıştı!
Utanmazlık yeteneği E’yi borç isteme konusunda bıkkınlıktan da alıkoyuyordu. E
benden her borç istediğinde “İnşallah bu defa geri ödemez de kurtulurum”
diyerek borç veriyordum ama o aksi gibi her defasında borcunu ödüyor ve bir
sonraki seferde miktarı artırmış olarak tekrar borç istiyordu.

 

Konunun çok uzadığının
farkındayım. Fazla uzatmadan sadede gelelim. Türk siyasetine baktığım zaman
görüyorum ki utanmazlık sadece bizim E’ye ait bir yetenek değil. Türk
siyasetinde de gerek iktidar da olsun gerek muhalefette olsun mebzul miktarda
utanmaz var çok şükür (!) Millet işsizlikten sürünürken “iş çok insanlar iş
beğenmedikleri için çalışmıyorlar” diyeni mi ararsın, “ekonomi çok iyi, bunu
görmüyorlarsa gözlerine dizlerine dursun” diyeni mi ararsın, ülkenin gerçek
sorunları farklıyken “çakma” sorunlarla milleti uyutmaya çalışanı mı ararsın.

 

Siyasetin utanmazlarına bakınca,
bizim E’ye olan sevgim ve saygım artıyor ve can-ı gönülden şunu söylüyorum; bu
utanmazlar bizim E’ye kurban olsunlar!

Arap Anadolu’dan Anadolu Federasyonu’na…

Bu sütunları takip edenler adeta işgal altında bir görünüm
veren Fatih’te yeni
bir
binanın önünde oldukça dikkat çekici ve madeni harflerle yazılmış “ARAP
ANADOLU” yazısının resmini hatırlayacaklardır. Her tarafta vurdumduymazlık ve
milli hassasiyet kaybı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, bu zafiyet Anadolu’ya
sahip çıkmak isteyecek olanları tahrik etmektedir. Kurtarılmış bölgelerin
ortaya çıkması beklenebilir. Buna müsamaha gösterenler ileride çok zor duruma
düşeceklerdir. Yabancılara vatandaşlık verilmesi de yanlış olmaktadır. Türkiye
ne göçmen ve mülteci nüfustan medet umacak bir Belçika gibidir; ne de yolgeçen
hanıdır. Batı ülkeleri ve bazılarımız adeta demografik yapının bozulması için
ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yabancıların Türk toplumuyla bütünleşmesi
hedef alınmaktadır. Araştırmalar ise bunun tersini söylemektedir. %86 ve hatta
%90 yabancıların ülkelerine dönmelerini istemektedir ve rahatsızdır. Bu eğilim
zamanla daha da güçlenmektedir.

            Şimdi de
yine Fatih’te Halıcılar caddesinde yeni bir binanın önündeki tabelada “ANADOLU
FEDERASYONU” yazısı dikkati çekmektedir. Bu yazının altında da pek tanınmayan
bazı dernek isimleri vardır. Aslında Türkiye’yi federal yapıya geçirerek milli
devlet olmaktan uzaklaştırıcı sözde demokratikleştirme sürecini bazıları çoktan
başlatmışlardır. Anlaşılmaz bir hoşgörü hastalığı ve virüsü yayılmaktadır.

            Hakaret hak
değildir. Bir milletvekilimizin bilmeden bir şehit yakınına yaptığı çirkin ve
kabul edilemez hakareti ülkenin en önemli sorunu haline taşıyanlar, neredeyse
Sultanahmet’te yeni idam sehpaları kurmaya özenenler Türk milletine ve devlete birçok
hakaret yapılırken sesleri bile çıkmamıştır. “Türkiye sadece Türklerin
değildir; başka milletler de vardır”, “Türk olmadığımızı partimiz sayesinde
öğrendik” ve “Anayasadan milli kimlik çıkarılmadan Türkiye demokratikleşemez”
gibi vicdanları yaralayıcı, kendi kendini inkâr edici birçok hakaret ve
saçmalamaları yapanlar hiç dikkat çekmemiş; gerekenler de yapılmamıştır. Bunlar
çok önemli birer sorun değil miydi? Bu yanlışlar ve çelişkili davranışlar Türkiye’de
istikrar ve huzurun baş düşmanıdır.