17 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 380

Ya Evrensel Değerler Ya Da Hiç –II

0

Demokrasi yolunda birçok tehlikeli dönemeçler geçirse
de bugün Türkiye’nin artık sağ(cı)lık-sol(cu)luk adıyla bir ideolojik kavgası kalmamıştır.
Böyle kalsa bir anlamda ‘iyi olmuştur’ denilir. Görünen, gürültü kabilinden göstermelik
kuru-sıkı atışmalar”dır, dipteki eski
tortulardır. Bu kavramların içi zaten çoktan boşalmıştır. Var(mış) gibi
görünmek isteniyor. Siyasi sataşmalara malzeme dışında kayda değer bir anlamı
yok. Çünkü yapının çökmemesi lazım. Öyle olmasaydı yarım yüzyıl öncesindeki
hadiselere bugün durmadan atıf yapılır mıydı.  Malum, iflas eden yahudi tüccarlar eski
defterleri karıştırırmış. Aradan yarım asır geçmiş dünya değişmiş, şartlar
değişmiş onlar daha eski plakları çalıyorsa bu handikaptır. Hayatta olan
68’liler kuşağının bir kesimi bu anlamda vebal altındadırlar. Gerçekle
yüzleşmeleri gerekir. O dönem siyasi unsurların Anadolu gençliğine ideolojik pozisyon seçmek yerine, önce “nasıl
adam olunur”u öğretmedikleri için sorumludurlar. Ayrıca hiçbir yer “kurtarılmış bölge” olmadı; Fatsa da,
Maraş da, Malatya da, Sivas-Erzurum-Kars da. Onlarca yıl sonra hayırsever
birkaç müteahhitler hasır betonlu binalarla bunları kurtarmış oldu. Ülke gençliğini kaybetti, kaynaklarını kaybetti.
Toparlanması onlarca yıl sürdü. Elde var ağır bir ideolojik fatura.   

Siyasal ideoloji temelindeki sivil oluşumların ve daha
çok bu temeldeki siyasi partiler, toplumun sosyal refahına ya da yaşam
kalitesine kattığı kayda değer bir şey olmamıştır. Ya hamaset söylemleri ya da birkaç kallavi sloganlar. Hepsi bu. Geriye
dönüp baktığımızda iki kuşak ömrü bu gürültülerle geçti. Bir ülkenin bu kadar zamanını ve gücünü çalmak gelecek için nasıl bir kayıptı, yaşayarak buna tanık olduk.
Batıda beyin dalgalarıyla denetlenen ileri protez teknoloji üretilirken, burada
gündem elini kalbin üzerine koyarak tesbih çekmenin faziletini tartışmak oldu. (Tesbihin
de uzakdoğu’nun 102’lik boncuktan geldiğini söyleyen de olmamıştı). Navigasyon
ve robotik teknoloji piyasaya sürüldüğü yıllarda tarihçi diye lanse edilen bazı
zevat, ütopik hedeflerle “üç kıtaya yeniden hakim olunacak” müjdesini veriyordu.
Nasıl olacaktı? Bu pek sorulamazdı. Allah nasip etse elbette olurdu, yoksa bir
şüphe mi var, denilirdi. Haçlıları “ Varna’da, Mohaçta, Niğbolu’da, Kosova’da
biz bozguna uğrattık” gibi kahramanla gurur duymak akıncı ruhu verse de etkisi
kısa sürerdi. Asıl hedef neydi, bütün Avrupa’yı feth etmek mi?. Hatta hızını
alamayıp bütün kıta Amerika’sını da mı?. Hedef İlâyı kelimetullah mı?(yani
Allah’ın hükümlerini yaymak ve yüceltmek). Yoksa kızıl elma mı? Nasıl olacaktı
bu. Sorgulanmayan bir yapı söz konusuydu. Milli hedefler net değildi,
tanımlamalar çok karmaşık ya da ideolojikti. Teknolojiyi satın alan ve
tüketmeye bayılan bir kitle (yani hedef kitle) çoktan oluşmuştu.  Ancak milli hedefler olmasa da bireysel hedefler
kısa ve netti: Bir iş sahibi olmak, 3+1 daire ve bir araba sahibi olmak. İleriki
yaşlarda da, çocuklara birer daire bırakmak. Hepsi bu.

Yüzleşmek lazım. Boşa akıp giden onca yıllarda “Biz
bugün neredeyiz?” sorusu neden hiç sorulmadı ve gerçeklerle yüzleşmek
istenmedi. Neden hiç bir teknolojik markamız, dünya piyasasında olan yerli
arabamız yok?..diye tartışılmadı. Neden 1930’lu yıllarda o kurucu irade, devasa
zorluklar ve yokluğa rağmen yerli uçak üretti ve pazar buldu. Fabrikalar kurdu,
tarımda çığır açtı. Madenciliği millileştirdi. Bunları kuran aynı milletti.
Neden hedef seçilmedi. Türk ekonomisinin büyümede en yüksek değere ulaştığı
yıllar neden model alınmadı?  Kırk yıl bu
tip narkozalama etkisi yapan hamasî söylemlerle geçti. Çağın teknolojik gelişimini
bilmeden dünyaya ayar vermek nasıl olacaktı, bilen yoktu. Yani; “bana borç para
ver, sana hükmedeceğim” gibi bir çelişki ile mi?.  Geçelim.

Günümüz teknolojisi baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
Deniz aşırı bir yerden, binlerce km uzakta fabrikasındaki imalatı denetlemekten,
adrese teslim füzelerden,  akıllı
sistemlere, otomatik pilot sisteminden nano teknolojiye, yapay zekâya, ürün
istifleyen robotlara kadar. Hiç birinde imzamız yok. Satın alıyoruz ve
bağımlıyız, kullanıcıyız. Demetlerce para ödüyoruz erişebilmek için. Yani eli
mahkûm bir tüketici modunda. Yani tonlarca alın teri bir avuç entegre için. Bu
hiç adil değil.

Nedendir bilinmez, bilgi
çağının bilgi teknolojisinin kas gücünü aştığı gerçeği o yıllarda
önemsenmiyordu.

Ne kadar idealist olursanız olun, sermayenin gücü
karşısında diz çökmek gibi bir gerçekle yüz yüzeyiz. Nitekim bütün insanlığa
kablosuz bedava enerji nakli için çırpınan Nikola Tesla bile, Edison kartelinin
insafsız kıskacında borçlu bir idealist mucit olarak can vermiştir.

Kabul etmek gerekir
ki, kapitalizm bütün beşeri akımlara diz çöktürmüştür. Dev gibi sarsılmaz
görülen sosyalist bloklar, sermayenin azgın dişlileri arasında pes etmiştir.
Sovyetler birliği, mecburen açıklık ve yeniden yapılanma (Glastnost, Perestroyka)
yoluna gitmiştir. Çin faşizan kapitalizmi hedefleyerek dünyanın yeni baş belası olma yolunda.  Diğer bir-iki diktatörlükler de dış dünya
iletişimini baskılayarak gerçekleri
kapatmak istiyor. Nereye kadar?

İdeolojileri tamamen gömmek insaf ölçüsüne sığmaz elbette. Onun toplumla bütünleştiği
reddedilemez. Daha çok siyasi görünümlü olsa da alt yapısında hukukî, ilmi,
felsefi manevi ve estetik düşünceleri barındırdığı gerçeği var.
Ancak söylemek istenilen şudur; Global Dünyada olduğu
gibi, ideolojiler bizde de çökmüştür.
Kapitalizm azgınlaşmıştır. Öyle olmasa dünyayı adeta bir hedef kitle gibi
görüp mütevazı soframıza kadar hükmedebilir miydi? Bazen atarlanıp kola
boykotuyla sakinleşsek de ticaretin-arz ve talep gerçeğini kabullenip
diyetimizi bozuyoruz. Çünkü dış dünyada ihracat hacminiz kadar bir önceliğiniz
olur. Paranızın satın alma gücü kadar etkilisiniz. Gerisi ayrıntıdır. 

Ey İman Edenler! İman Ediniz (14)

Kur’an cihanşümul / evrensel, tam ve mükemmel bir talimat ve
tebligattır.

     Allah Kur’an’ı
müminlerin / inananların dilinden kalbine aksedip,

     Hayatlarına hâkim
/ egemen olması için indirmiştir.

     Kur’an; insanların
yalnız Allah’a kul olmaları,

     Yalnız O’nun
emirlerine uyma emel ve gayesiyle okunması, anlaşılması, anlatılması

     Ve gereğini
yapmaları için indirilmiştir.

     Allah’ı tanımak,
Kur’an’ı tanımak, okumak ve anlamakla olur.

     Kur’an’ı tanımak
ise, lafzını / sözünü okumakla yerine gelir.

     Prensip, ilke,
temel inanç ve esaslarını hayata geçirmek, tatbik etmek ve uygulamakla olur.

     Allah’ın varlığına
inandığımız halde, Allah yokmuş gibi hareket etmek Müslümana yakışmaz.

     Kur’an’a
inandığımız halde, Kur’an’a aykırı bir yaşayışı hoş karşılamamalıyız.

     Bunun doğuracağı
tehlikeleri ve bizleri sokacağı cendereleri iyice düşünüp akıl etmeli.

     Sıratı Müstakim’in
/ Doğru Yol’un, ancak Kur’an’ın çizdiği yol olduğunu,

     Bir an için bile
aklımızdan çıkarmamalıyız.

     Kaldı ki, biz
dâhil İslâm Âlemi’nin dünyadaki düşkün hâli, geri kalmışlığı,

     İslâm’a lâyık bir
seviye ve düzeyde olmazlığın tek sebebi;

     Kur’an’ın ve onun
uygulaması olan Sünnet’ten gereği gibi istifade edemeyişimiz ve

     Yararlanamadığımız
yüzündendir.

     Kendimiz İslâm’a,
Kur’an’a ve Sünnet’e uymamız gerekirken;

     İslâm’ı, Kur’an’ı
ve Sünnet’i kendi anlayış çerçevesine sokmuş olmamızdandır.

     Kur’an sadece
inanmamızla yetinmez.

     Aynı zamanda
yaşantımızın her anını ve her hareketini;

     Onun çizdiği
çerçevede kalarak gerçekleştirmemizi de ister.

     Unutmayalım ki,
Sahabe-i Kiram vahyedilen / indirilen bir âyeti iyice anlayıp,   

     Hayatlarına tatbik
etmedikçe, onu uygulamayı devamlı kılmadıkça,

     Başka bir âyeti
ezberlemezlerdi.

     Ezberle uygulamayı
paralel olarak yerine getirirler.

     Hz. Peygamber gibi
yaşayan bir  Kur’an olurlardı. Öyleyse
onların örnek aldıkları gibi:

     Bizim için de,
Kur’an eşsiz bir rehber,

     Hazreti Peygamber,
daimî bir önder.

     Önümüzde yürüyen
bir kılavuz.

     Maddî – manevî
tertemiz bir havuz.

     “Yalnız sana
kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fatih: 5)

     Derken bunun
Allah’a verdiğimiz bir taahhüt olduğunu hiçbir zaman unutmamamız

     Ve bundan gafil
olmamamız gerekirken;

     Kasten değil ama,
ne yazık ki şuursuz ve bilinçsiz bir vurdumduymazlık içindeyiz.

     Oysa gerçek
kulluk; yalnız ibadet etmekle yerine gelmez.

     Aynı zamanda emir
ve yasaklarına uymakla da mükellef ve yükümlüyüz.

     Çünkü gerçek
kulluk; Allah’ın tüm emir ve nehiylerine / yasaklarına uymakla gerçekleşir.

     Kaldı ki: “Bir’e
kul olmayan bine kul olur.”

     Nitekim İslâm
öncesindeki Araplar; Allah’ı inkâr etmiyorlar

     Fakat, O’nun
hayatlarına çeki düzen vermesine, asla imkân tanımıyorlardı.

     Doğru Yol’a girmek
belki kolay ama Doğru Yol’da daimî olmak; işte bütün mesele bu!

     Sıratı Müstakîm
yani Doğru Yol’da olmanın ve bunu devamlı kılmanın kolay olmadığı,

     Şu hususu ortaya
koymakla, çok daha iyi anlaşılır:

     Günde beş vakit
kıldığımız namazlarda,

     Tam kırk kere
Fâtiha Suresi’nde geçen “İhdinassıratal müstekiym.” (Fatiha: 6)

     “Bizi doğru yola
(İslâm’a) ilet (İslâm ile yaşat.)”

      Diye Allah’tan
bizi Sırat-ı Müstakime / Doğru Yol’a hidayet etmesini / iletmesini istiyoruz.

Ya evrensel değerler ya da hiç –I

0

İdeolojik refleksler hasımla beslenir. O olmadan gelişmez. Öteki olmadan bu, hayat
bulamaz. Adeta mihenk taşı gibi, o ne kadar tehditkâr ise, berikine o kadar
muhtaçsınız. İdeolojik temelli devletlerin de hep çantada bir düşman cephesi vardır. O düşmanın güçlenmesini istemez. Ama yok olup
tükenmesini de. Bazı devletlerin ideolojisi ırka dayalı ya da dine dayalı
olabilir. Mesela İsrail siyasal dinci ve aynı zamanda ırkçı bir
devlettir. Zaten ilkeleri yahudilik üzerine kurulu üstün ırk iddiasıdır. Bu
tip devletler için evrensel değerler söz konusu olmaz. Genelde ideolojik
teoriler, olmayan-müphem bir tehlikeye göre belirlenmez. Olmayan bir düşmana kılıç
sallanmaz. Bir emare olmalı ki ilkeleri ona bina edilsin. O emareler de mebzul miktardadır
ve bulmak zor değil. Birilerini potansiyel
düşman görmek ve ona göre pozisyon
almak yeterlidir. Uluslararası ilişkilerden de bilinen bir realitevar, “ne
kadar komşunuz, o kadar çok sorununuz var demektir”. Tarihte bunun yüzlerce
örnekleri görülür.


Türkiye, uzunca bir dönem ideolojik bataklığın çıkmaz
yollarında heder oldu. Kuzeyden esen
sosyalizmin sert rüzgârlarına karşı sivil
tepki de çok büyüktü. Milli
hislerimiz en yüksek frekansta titreşip duruyordu. Siyaset radikalleştikçe kaos
büyüyor her tarafı etkiliyordu. Devletin kolluk kuvvetleri ve istihbaratı, hariçten rejim ithal edenleri etkisizleştirebilirdi. Ancak
öyle olmadı, sağ blokta ülkücü gençlik, solda ise devrimci gençlik ve türevlerinin
(TKP, THKPC acilciler, Tikko v.diğ) silahlı çatışmaları için ortam
hazırlanmıştı. Polis teşkilatı bile Polder-Polbir diye ikiye bölünmüştü. Zıt
görüşteki bir polis memurunun görevini yapmada tarafsız olması beklenebilir mi?
 


Ülkenin ideolojik çalkantılı sürecinde, ABD-pentagon güdümlü
bazı generaller uzunca bir süre işi ağırdan
alarak denize düşen ve umudu tükenen halkın onlara sarılıp benimsenmesi
istendi. Öyle de yapılmıştı. İçteki parçalanmaya beş kala, 1980 -12 Eylül
ihtilali ilan edildi. Parlamento dâhil her şey askıya alındı. Halk bu ihtilale
methiyeler düzerek önemli destek verdi. Sonuç; her iki kesim için yıllarca
süren cezaevi işkenceleri, akla hayale gelmeyen hukuksuzluklar, ezik ve
sindirilmiş bir toplum. İlave olarak da kayıp yıllar.  Nitekim taammüden
ihtilal planı, yıllar sonra
ihtilalci bir cunta mensubu tarafından kamuoyuna itiraf edilecekti. Ancak burada gözden kaçmayan bir durumdan
bahsetmeden olmaz. Her iki ideolojik kesim öldüresiye bir birini kırıp geçirirken,
üçüncü bir kesim vardı ki, ortalıkta hiç görünmüyordu. Kendilerini “müslüman gençlik” olarak takdim eden bu üçüncü grup henüz sahne almak
istemiyordu. Her ne kadar kendilerini “mücahit
olarak tanımlansalar da, daha çok ortamın havasına göre yön belirledikleri
anlaşılıyordu.  Çeyrek asırdır hep “uygun bir ortam” bekleyen bu
kitle dindar muhafazakârlar olarak gündeme geldiler. Beklenilen şartlar
oluştu.  Artık daha güçlüydüler ve
seçilmiş bir iktidara sahiptiler. Önceleri “demokrasi batı hegomanyasıdır” diye
tepki gösterilse de onun sağladığı imkânları sonuna kadar kullanageldiler.


Yakın siyasi tarihimizde de ideolojik kavgalar
arasından hep sıyrılan bu kitle, sağ ve sol cenahın ideolojik boşluğunu
doldurmakla kalmayıp, siyasi bir hüviyet de kazanarak muhafazakâr İslam’dan siyasal İslam’a yönelmişlerdi. Bu geçiş uzun süre tartışmalara sebep
olmuştur, “..karar verin, siyasal mı, islam mı?” diye.  Aynı zamanda, dünya İslam birliğinin
kurulmasını sağlamak ya da onun tesisine çalışmak da önemli hedeflerindendi. O
zamanlar böyle bir umut olsa da S. Arabistan ve Mısır gibi bir dizi ülkeler-emirlikler
ABD güdümünde kaldığı sürece erişilmesi imkânsız bir hayal olacaktı. Bu oluşum
her ne kadar demokratik yolla seçilmiş bir iktidara sahip olsa da dış dünya
“ideolojik İslam“olarak tanımlanmaktaydı. Bilindiği üzere, batı dünyası bu tür muhafazakâr
oluşumlardan önce faydalanmak ister, beklentisi tükendiğinde ise karşı hedef
göstererek islamofobi der ve bunu
medyasında köpürtür.

Toplumda Ahlak Sorunu!

Bireysel ve toplumsal ahlakın, milletlerin hayatiyeti bakımından önemi
büyüktür. Toplumların geçirdikleri bunalımın en büyük sebeplerinden biri “ahlaki çöküş” tür. Ahlakın
istenilen düzeyde olması bir toplumu yaşatan en büyük kuvvettir ve bu husus
birçok tarihi hadise ispatlanmıştır.

 

Yaşadığımız topraklarda biz Türklerden önce hükümranlık kurmuş olan
Roma ve Bizans (Doğu Roma) İmparatorluklarının yok oluşu bu toplumlarda görülen
ahlaki çöküşle çok ilintilidir. Keza Osmanlı-Türk İmparatorluğunun yıkılmasında
da bu etkeni çok açıkça görmekteyiz.

 

Bunu anlamak için 1910-1915 yılları arasında İstanbul’a Orenburg Vakit
Gazetesini temsilen gelen Kırım Türk’ü Fatih Kerimi’nin yazılarına (İstanbul
Mektupları) bakmak yeterlidir diye düşünüyorum. Fatih Kerimi bu yazılarında
belirttiğimiz tarihler arasında geçen hadiseleri dışarıdan biri olarak takip
etmiş; İstanbul’daki sosyal hayatı, meydana gelen felaketler karşısında halkın
tutumunu, savaşın sivil halk üzerinde yaptığı tahribatı, gazeteleri ve
dergileri de takip etmek suretiyle aydınlar ve devlet adamları arasındaki
siyasi ve fikir münakaşalarını derin ve objektif tahlilleri ile yansıtmıştır.
Bu yazılarda görülen o dur ki; o yıllarda Türk toplumunda tam bir ahlaki çöküş
söz konusudur ve bu nedenle devlet ancak üç dört yıl yaşayıp sonunda yıkılıp
gitmiştir.

 

İnsan mantık okumak ile akıllı olamayacağı gibi hayırlı ve faziletli
şeyleri okumakla da ahlaklı olamaz!

 

Beden gibi insan ruhu da hastalanabilir. Ahlaki bakımdan; hırsızlık,
dolandırıcılık, yalancılık, rüşvet almak, haksızlık yapmak, yolsuzluğa
karışmak, namus ve ırza tasallut etmek, şiddet uygulamak, dini ve milli
değerleri istismar etmek, yüksek ego (nefis) sahibi olmak, iftira, kıskançlık,
kin ve ülkesinin istikbalini şahsi menfaatler için tehlikeye atmak birer ahlaki
hastalıktır.

 

Bu sebeple ahlak insanların mutluluğu, huzuru, güvenliği ve refahı ile
doğrudan ilgili bir olgudur. Bir toplumda ahlaksızlık egemen olmaya başlamışsa
bu saydıklarımızın hepsi tehlikeye düşmüş demektir.

 

Şunu bilmeliyiz ki; ahlakın temel konusu insanların yaptıkları veya
yapmadıklarıdır. Yani insan yaptığı işlerin amacını bilir. Ortalama insan
zekası ile iyi ve kötüyü birbirinden ayırt eder. İnsan hangi davranışlarının
tasvip hangilerinin de ceza göreceğini öngörür. Bu nedenle tercih daima insan
aittir.

 

Din âlimi Ahmet Hamdi Akseki ahlakı; insanın kişisel ve sosyal
vazifelerini bilmesi ve bunları dini emirlere uygun olarak yapması şeklinde
anlatır. Akseki’ye göre bu vazifeler; Allah’a ve Peygamberine, kendi şahsına,
ailesine, ülkesine ve milletine nihayette bütün insanlığa yönelik olmak üzere
beşe ayrılır.

 

Şimdi dönüp bir de kendi vatan topraklarımız üzerinde yaşayan
insanlarımıza ve toplumumuza bir bakalım…

 

Gelin başımıza gelen bütün felaketleri teker teker inceleyelim. İnsani
davranışlarımızın hedeflerini bir bir görelim. Bunlara bakarak sizce bir ahlaki
sorun yaşıyormuyuz? sorusuna samimi cevaplar verelim….

 

Fikrimce bir “ahlaki çöküş”
içindeyiz!

 

Bu sayede mutsuzuz, huzursuz ve emniyetsiziz ve her geçen günde
yoksullaşıyoruz… Bu “ahlaki
çöküş”
Allah göstermesin devletin yıkılması ile sonuçlanır.

 

Eğer aksi fikirde iseniz, o zaman bana niye bireysel ve toplumsal
ahlaksızlığa prim verdiğinizi ve de onun bir parçası olduğunuzu anlatınız.
Çünkü başımıza gelen yangın, sel, yolsuzluk, hırsızlık, terör, eğitimsizlik ve
zenginlik içinde fakirlik çekenler gibi felaket ve sorunlardaki insan ve insan
davranışları boyutunu hepimiz görüyoruz. İnsanlarımızın bu olaylar karşısındaki
tavrı bize ülkemizde bir “ahlaki
çöküş”
içinde olduğumuzu gösteriyor.

 

Cezayir, Fas, Tunus, Lübnan, Mısır, Libya, Irak ve Suriye’de olanlar
gözümüzü açmadı ise bari Afganistan’da olanlar gözünüzü açsın. Oralarda da
büyük bir “ahlaki çöküş”
yaşandığı bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Bu sebeple bu ülkelerin
vatandaşları ve orduları memleketlerini savunmayarak kaçıyorlar!

 

Kimse de bir kabahat aramıyoruz. Bir kabahatli varsa o da hepimiziz
diyoruz! Ancak bilmeliyiz ki; “ahlaki
çöküş”
yaşayan milletler ilk önce devletlerini kaybetmiş ardından
esarete düşüp yok olmuşlardır.

Talibanlaşan Mücahitler

0

 ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’dan çekilmesi
ve Taliban’ın ülkeye tek hâkim olması üzerine Türkiye’de sevinenler ve
kutlayanlar oldu.

Ayasofya Camii
eski baş imamı
Prof. Mehmet Boynukalın da “Taliban işgale karşı duran
bir milli mücadele hareketidir”
diyerek bu sevincini açığa vuranlardan
oldu.

Oysaki, aynı anda
Afganistan havaalanında ABD uçaklarına binmek için yüzlerce Afgan birbirini
eziyor, uçak kanadına tutunmaya çalışan üç kişi düşerek ölüyordu. 4 bin km yol
kat ederek gelen binlerce Afgan varını yoğunu insan kaçakçılarına veriyor;
Türkiye sınırlarındaki duvarları aşıp, çeşitli şehirlere dağılıyordu.

Oysaki, Taliban’ın
zaferine sevinenlerin, destekledikleri AKP döneminde, Türkiye 20 yıldır
Taliban’ın karşı tarafında
yer alıyordu. Bir ABD dostu ve NATO ülkesi
olarak Taliban’a karşı güçler içinde aktif rol alıyordu.

“Ümmetin lideri”
diye kutsadıkları Cumhurbaşkanı
, ABD’nin isteği üzerine, herkesin çekildiği Afganistan’da,
Kabil Havaalanının gönüllü bekçiliği rolüne talip oluyordu.

Afganistan’daki iç
savaşta Türkiye’nin desteklediği tarafın karşısında olan Taliban’ın “zafer”
kazanmış olmasına İslamcı kesimden böylesine sevinenler olması çelişkili ama
şaşırtıcı değil.

*************************

Erdem Bayazıt’ın
Anlattığı Olay

Afganistan’da
bugünkü gelişmelerin tohumları 1979-1988 Sovyet-Afgan Savaşı’nda atıldı.

Sovyetler Birliği
Afganistan’daki Marksist hükûmetin daveti üzerine Afganistan’a girmişti. SSCB’nin
İslamcı mücahitlere karşı yürüttüğü 9 yıl süren bu savaşta “mücahitler” diye
anılan, işgale direnen Afgan güçlerinin mücadelesine halkımız gönülden destek
verdi.

Bu destek
kapsamında muhafazakâr kesimin sevilen şairlerinden, yazar ve eski Milletvekili
Erdem Bayazıt’
tan (1939-2008) dinlediğim bir anısını hatırlıyorum.

Erdem Bayazıt’ı
1990 yılında Özbekistan- Azerbaycan seyahatinde tanıdım. O sırada ANAP
milletvekili idi. Edebiyatımızı çok iyi bilen bu naif ve kültürlü insanla, çok
samimi sohbetlerimizin olduğu, uzun zamanlar geçirdik. İşte bu sohbetlerden
birinde şu anısını anlattı:

Erdem Bayazıt, ünlü film
yönetmeni Yücel Çakmaklı ile bir film ekibi Afgan mücahitlerinin Ruslara
karşı mücadelesini filme çekmek için Afganistan’a giderler. Afganistan
dağlarında “cihat” yapan mücahitlerle beraber katır sırtında taşıdıkları
malzemelerle mücahitlerin hayatını belgeselleştirirler.

Ancak mücahitlerin
en çok korktuğu şey Rus askeri helikopterleridir. Rusların havadan silahlı
taraması karşısında mücahitler sığınacak bir yer bulamadıklarında çaresiz
kalmaktadır. Dağlarda nakil işlemi yaptıkları bir sırada, düz bir arazide yük
taşıyan katırlarla birlikte yürümekte iken, Rus helikopterlerinin sesi duyulur.

Bundan sonrası
Rahmetli Erdem Bayazıt “hepimiz tekbirler ve dualarla Allah’tan canhıraş
yardım dilemeye başladık. Büyüklerin ruhaniyetinden istimdat eyledik. O sırada
umulmadık bir şey oldu. Hava karardı, bulutlandı ve helikopterler aşağıdaki mücahitleri
ve bizi görmeden uçup gitti” diye anlatmıştı.

İşte buralarda
çekilen filmler Milli Gençlik Vakfı vb İslamcı kesimde VHS videolardan
yıllarca seyredildi ve bu anıya benzer anlatılan hikayeler, yazılan romanlar
okundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bugün devletimizi yönetenlerin çoğu bu
bilgilerle yetişti.

Şimdi Taliban
zaferine sevinenlerden bir kesim
o günün Mücahitleri ile Taliban’ın aynı
olduğunu düşünmekte.

Halbuki
Mücahitlerin CIA bağlantıları, Bin Ladin ve El Kaide örgütlenmesi, Taliban
iktidarının İslam’a aykırı uygulamaları biliniyor olsaydı farklı
düşüneceklerinden eminim.

Nitekim bu
videolarla yetişen bir vatandaşımız sosyal medyada yaptığı yorumda “Nereden
bilirdik ki dünyayı cehenneme çevirerek cennete gitmek isterlermiş”
diye
özeleştiri yapmış.

*************************

Taliban

“80’lerin başından
beri, Afganistan’ın Ruslar tarafından işgaline karşı başlatılan cihadı
sürdürmesi için mücahitler CIA tarafından silahlandırıldı ve Suudiler
tarafından finanse edildi.”

“Sovyet güçlerinin
çekilmesi sonrasında
Batılı güçler bölgeden ayrılsa da geride farklı
ülkelerden gelerek Sovyet karşıtı cihadı sürdüren 40 bin militanı bıraktı.”

Afganlara destek
amacıyla ülkeye gelen bu Arap mücahitlerle, cihada devam edilmesi için Ağustos
1988’de Usame bin Ladin‘in liderliğinde el-Kaide’nin kuruluşu
gerçekleştirildi.

Taliban lideri
Molla Ömer
, 1989’da Sovyetler Birliği güçlerini yenerek ülkeden çıkartan
“mücahitlerin” komutanlarından biriydi. Taliban’ı 50 medrese
öğrencisiyle birlikte 1994’te kurdu.

“Taliban ABD,
Pakistan ve bazı körfez ülkelerinden para ve silah desteği alarak büyüdü.
1996’da Başkent Kabil’i
de ele geçirerek kendi hükümetini kurdu. Resmi olarak “Afganistan İslam
Emirliği”
adını alan Taliban, kurucusu Molla Ömer’i de “müminlerin
emiri”
ilan etti. Taliban iktidarı, katı Selefi yorumlarına
göre, şeriatı temel alan bir anayasal sistem uyguladı.

Kadınlar
hayatın her alanından soyutlandı. Kız çocuklarının okula gitmesi ve
eğitim görmesi tamamen yasaklandı. Kadınlara peçe, erkeklere ise takke
ve sakal zorunluluğu
getirildi. Sakalını kesenler 6 ay hapis cezasına
çarptırıldı, yüzü görülen kadınlar ise kırbaçlandı. Şeriat yasalarını
çiğneyenlerin uzuvları kesildi, baskıya karşı çıkanlar “hain” ilan
edilerek asıldı.”

Taliban, el-Kaide
ile
yakın ilişkiler kurdu. “11 Eylül 2001’de ABD’ye ikiz kuleler ve
Pentagon’u hedef alan saldırıdan sonra El- Kaide elebaşı Usame Bin Ladin’i
Afganistan’da sakladı.”

Dönemin ABD Başkanı
George Bush, Taliban’dan Bin Ladin’i talep etti. Taliban talebi reddedince ABD bu
bahaneye dayanarak Afganistan’ı işgal etti. Gerçek niyeti nükleer güç olan Çin,
Rusya ve Hindistan’ın bu stratejik mevkiden kontrolünü sağlamaktı.

75 bin kişilik Taliban
ordusu zaman içinde, ABD destekli merkezi hükümetin 300 bin kişilik ordusuna
karşı mücadelesinde başarılı oldu. ABD güçleri çekildi ve Taliban yeniden
Afganistan’a hâkim oldu.

****

Cumhurbaşkanı
Erdoğan (20 Temmuz 2021’de) “Türkiye’nin Taliban inancıyla ters bir yanı yok
dedi.

Taliban totaliter
bir
Selefi
örgüttür.
Binlerce Müslümanın kanına girmiş, dünyayı kadınlara zindan etmiştir.
Bu örgütün liderlerinin resimlerine baksanız İslam’dan soğursunuz. Milyonlarca
Müslüman Afgan, Taliban zulmünün korkusundan ülkesini terk ediyor.

Taliban’la
diplomatik ilişki kurulabilir hatta kurulmalı. Fakat bilelim ki, bizim Taliban’ın
inancıyla ortak tarafımız yoktur.

Memleketi de Christina Haak mı Kurtarsın?

0

Televizyonla pek
arası olmayan biriyim ancak “Flip or Flop” (Rüya Gibi Evler) programını ve “Masterchief
Türkiye”yi ne zaman denk gelse izlerim. Flip or Flop’da emlak girişimcisi evli
bir çift (genelde California sahilinde) harabeye dönmüş evleri satın alarak
restore edip üzerine de güzel bir kâr marjı koyarak satıyorlar. Evlerin eski
hali ile yeni hali arasındaki fark gerçekten harika. Masterchief Türkiye’yi ise
zaten biliyorsunuz. Gecenin bir vakti buzdolabının başına geçip bir şeyler
atıştırma ihtiyacı uyandırıyor insanda.

 

Bu iki programı
sevmemin sebebi, her iki programda da insanlar yaratıcı (creativ) yeteneklerini
konuşturup bize basit, sıradan gelen konularda bile ortaya fevkalade eserler
koyuyorlar. Her şeyden önemlisi, insanların işlerini hem aşkla hem de
ciddiyetle yaptıklarını görüyorsunuz. Bir önceki köşe yazımız olan Türk’ün
Ustalarla İmtihanı (*) adlı yazımızı okumuşsunuzdur. İşte o yazıda betimlemeye
çalıştığımızın aksine olarak, insanların işlerini aşkla, ciddiyetle ve muazzam
bir özenle yapmaları beni gerçekten mest ediyor.

 

Bu programlar
içinde, Flip or Flop’un yeri gerçekten başka. Program eski tarihli olduğu için,
programın yapımcı ve sunucuları o tarihlerde evli ve iki çocuk sahibi olan
Tarek El Moussa (aslında bildiğiniz Tarık el Musa) ile Christina El Moussa
çifti. Christina Hanım daha sonra Tarek Bey biraderimizden boşanıp Ant Anstead
adlı bir başka yapımcıyla evlenerek Anstead soyadını aldı. Programı da
“Christina on the Coast” (Rüya Gibi Evler Sahilde) ismiyle tek başına yaptı.
Ant Anstead adlı beyefendiden de bir çocuk sahibi olduktan sonra boşanan
bahtsız Christina şu an bekârlık soyadı olan Haak’ı kullanıyor. Özel hayatı
kendisine kalsın, Allah O’nu çoluk çocuğuna bağışlasın.

 

Flip or Flop’da
satın alınan harabelerin, özellikle Christina Hanım’ın hayal gücü ve estetik
dokunuşlarıyla gerçek birer saraya döndüklerini görüyorsunuz. Kâr marjını
yüksek tutmak için hem evin satış bedeli konusunda sağlam pazarlık yapıyor hem
de harcama kalemlerini kısmaya gayret gösteriyor. Ancak öte yandan malzeme ve
işçilik konusunda kaliteden asla taviz vermiyor. Çünkü kâr etmenin asıl yolunun
düşük maliyetten değil kaliteli işten geçtiğini çok iyi biliyor.

 

Yeri geliyor, eve
ferahlık kazandırma adına bir duvar yıkıp mutfakla salonu birleştiriyor, yeri
geliyor çocuklara özel alan açmak için odanın ortasına yepyeni bir duvar
örüyor. Salonla ayrı, mutfakla ayrı, banyolarla ayrı, bahçe peyzajıyla ayrı
alakadar oluyor. Ve en önemlisi de yaklaşık doksan (90) günün sonunda devasa
bir harabeyi gerçek bir saraya çeviriyor. Bravo doğrusu.

 

Christina Hanım’ı
izlerken bazen diyorum ki; keşke Türkiye’de ülkeyi gerçekten seven işin ehli
kimseler iktidara gelse ve bizim harabeye dönmüş eğitim, yargı, güvenlik,
ekonomi, şehircilik ve diğer tüm konulara bir el atsa bizim ülkede küçük bir
saray yavrusuna dönse. Şimdiye kadar müteahhit ve “ustaların” elinde gerisin
geriye giden canım ülkemin bir gün yüzü gülse. Hani soruyorlar ya “Erdoğan
giderse ülkeyi kim yönetebilir?” diye. Ben de diyorum ki çok şükür ülkede bu
işi başarıyla yapabilecek cevher çok. Ülkede bu kadar cevher varken, bu işi de
illa Christina mı yapsın?

 

(*)http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/13341

Muharrem Ayında Güya!

İslam ansiklopedilerinde ve ya İslami internet sitelerinde
Muharrem ayında neler olmuş “özellikle muharrem ayının 10. Günü neler olmuş!”
Diye araştırdığınızda!

Karşınıza çıkacak bilgilerin tarih kısmının önemli bir kısmı
uydurmalardan ibaret!

Hem de “bilinçli olarak” Ve profesyonelce!

***

Başına rivayet yazdıkları halde öyle iddia, öyle ısrar
etmişler, “nesilden nesile” öyle ezberletmişler ki !

Dersin ki haşa sanki hepsi ayet!

Sadece ansiklopedilerde değil, Cuma hutbelerinde ve ya
Muharrem ayında ki vakit namazları öncesi sohbetlerde de çok dinledim.

Dinledim ama Aklım almadı.

***

Ben camide dinlediğim hiçbir öğretiyi masal diye dinlemedim.

Benim dinim anlatılıyordu, önemliydi!

Can kulağı ile dinlediğim için can kulağı ile düşündüm,
aklım almadığı için de araştırdım!

***

Bırak yılı, bırak yüz yılı, daha hangi bin yılda yaşandığı
halen daha ispat edilemeyen bir olayın gününde ki ısrarın sebebini düşündüm,
öyle ya örtbas etmek istedikleri ne olabilir diye düşündüm!

Bulmam zor olmadı, her şey ortadaydı!

O gün Hz. Hüseyin şehit edilmişti.

Dönemin sözde İslam Halifesi Yezidin ordusu tarafından ve
Kerbelada, Hz.

Hüseyin şehit edilmişti.

O önemli gün onun için karambole getirilmeye çalışılmıştı.
Katliamın saati bile belliydi, o halde örtbas edilmeli unutturulmalıydı.

Evet! 10 Muharremde, yani muharrem ayının 10. Gününde peygamberimizin,
adı güzel kendi güzel Muhammed Mustafa’nın dizinde büyüyen terbiyesini alan
kanından canından olan torunu Hüseyin şehit edilmişti!

Emeviler de dediler ki!

Evet öyle olmuş ama o gün bir de Hz. Adem’in işlediği
günahtan sonra tövbesinin kabul edilmiş!

Daha Adem peygamberin yaşadığı bin yıl belli değil! Tövbesinin
gününü bulmuşlar!

Yetmemiş! Yakup aleyhisselam o gün oğlu Hz. Yusuf’a
kavuşmuş!

Googleye Hz. Yakup ne zaman doğmuş hangi yıllarda yaşamış
yazdım 2 saat aradım iz bulamadım ama kılavuzu emeviler olanlar baba ile oğlun kavuştuğu
günü bulmuşlar!

Yetmemiş, o gün Nuh tufandan kurtulmuş!

Yetmemiş, Yunus peygamber balığın karnından kurtulmuş!

Yetmemiş, Hz. İdris diri diri o gün göğe yükselmiş!

Yetmemiş, Hz. Musa o gün nil nehrini yarmış,

O gün dünya oluşmuş!

O gün dolar düşmüş, işsizlik azalmış, yaz gelmiş!!!

Bizim memlekette bir söz var, biri çok atıp tuttuğu zaman
ciddiye bile alınmadığı anlamında söylenir.

Yoooğ eeee!

***

Yani o gün yas günü olmasın, matem günü olmasın, o üzücü
hadise anlatılmasın, yezid denilen yezid oğlu yezidin hint ve muaviyenin oğlu olduğu
dedesinin ebu süfyan olduğu ve sülalece Mekkenin fethinden sonra kılıcı görüp Müslüman
olmak durumunda kalanlardan olduğu hatırlanmasın!!!

Kurulu düzenleri yıkıldığı için “aslında sekteye uğradığı
için” her savaşta müşrikler tarafında ki atalarını Peygamberimizin emriyle
telef eden Hz.

Ali’ye ve onun soyuna düşmanlıkları belli olmasın diye o
tarihi sulandırmak için ellerinden geleni yapmışlar!

Uydurma tarihler, uydurma hadisler, uydurma bilgiler ve daha
neler neler!

Dinimizin bunlara ihtiyacı yok! Gerek de yok.

Bakın nesil ne hale geldi bu uydurmalarla yaşayanların çocukları
bile deist oldu! Yazık!

Çok yazık.

Bu tarih uydurmalarının yakıştırmaların, ne bize ne de
dinimize hiçbir yararı olmaz.

Ha bu arada ben sünniyim alevi ve ya şii değilim, değilim
diye de Hüseyinin davasından vaz geçecek de değilim.

Yezitlik yaşıyorsa Hüseyin de yaşıyor.

***

Yetmemiş o gün Hz. İbrahim Ateşten kurtulmuş!

Yetmemiş, Hz. Eyüp de o gün iyileşmiş! “diyesen
yanındaydılar!

Yoooğ eeee!

***

Ez cümle, kapı gibi kitap varken! Kur’an varken uydurma
hadislerle, uydurma bilgilerle ravilerle ruvilerle milleti hem doğrudan hem de
dinden uzaklaştırdılar.

Bunlara bizim gücümüz yetmez, bunları Allah durdursun yoksa
bu bağnazlık ve yobazlık devam ederse çok sürmez bütün Ortadoğu Afganistan
olur!

Kuran’dan akıldan ve gerçekten uzaklaştıkça İslam dünyasının
geldiği noktayı gördünüz, lunapakta otomatik silahlarla çarpışan otoya binen
korkunç korkunç insanlar!

Öyleyse bir an önce şekli İslam’dan uzaklaşıp akli İslam’a
kalbi İslam’a dönmeliyiz.

Öyleyse yezid’den muaviye’den ebu süfyan’dan arınıp, Muhammed’in
şehrine Ali kapısından girmeliyiz.

Kendimizi 4 kapıda 40 makamda aramalıyız.

Sadece bize değil tüm dünyaya dayatılan Siyasal İslam’ı
reddedip Kuran’ın

İslam’ını öğrenmeliyiz.

Öyleyse tövbe edip, kendi siyaset ve otoritelerinin devamı
için coğrafyamızı yaşanmaz bir yer haline getirenleri terk etmeliyiz.

Öyle ise İslam’ı uçakların kanadına tutunularak kaçılan bir
karanlık değil, özenilen imrenilen kurtuluşun formülü olan bir aydınlık şekilde
yaşamalı ve özendirmeliyiz.

Öyle ise bu gün vesilesi ile Selam olsun Hüseyn’e kerbelada
onu yalnız bırakmayan 72 iman ehline, aşk ile…

Bu gün müminlerin yas günüdür, unutmamak dileği ile.

Bir İslâmi Terör Devleti Kurmak

0

¾   
İslâmi terör
olur mu usta?

¾   
Yok, yoktur
çekirge; Budist terör bile olur, dükkân/portföy
geniş.. Sen Kuran’dan bir kavram
bul, biz sana silâh bulur, örgüt de kurdururuz.

¾   
Tâlibân ne
demek usta?

¾   
 Talebeler demek çekirge, medrese talebeleri;
Diyobend ekolünden..

¾   
Afganistan
acayip bir yer, di mi usta?

¾   
Afganistan dâhil Kıta-yı Hind tümden bir acayiptir. Müslümanlar kıtayı fethetti, Hint
tarikatları da Müslümanları fethetti.

¾   
Nası yani usta?

¾   
Pakistan, Keşmir, Bangladeş hatta Hindistan’ın
büyük kısmı demiryollarından çok medreseler ağıyla sarılmıştır. Ve fakat
arka planda feodal güçler, büyük sülâleler vardır.

¾   
Bizim Doğu ve Güneydoğu gibi mi usta?

¾   
Aynen öyle
çekirge; feodalizm şahane, İslam bahane.
Tıpkı Ortadoğu ülkeleri gibi, “Ortadoğululuk
gibi..

¾   
DAİŞ’i mi
kastettin usta?

¾   
IŞİD deneysel bir
sonuçtur çekirge; asıl mevzu, sebebin Ortadoğu
zihniyeti
olmasıdır. Yani zihnimiz öyle bir bataklık ki her türlü
haşerat ve virüs üretebiliyor
.

¾   
Nasıl kurtuluruz be
usta?

¾   
Zihninin çalışma şeklini,
algılamanı ve bakış açını değiştirerek. Yani aklederek, okuyarak – düşünerek ve değer üreterek.

¾   
Atatürk’ün
dediği gibi mi?

¾   
Aslında Kuran’ın dediği gibi ve Batı Medeniyetinin son yüzyıllarda
geldiği evrensel çizgi gibi. Ama Atatürk’ün hakikî mürşit olarak ilmi ve hakikî tarikat olarak da medeniyeti görmesini/göstermesini
kastediyorsan doğrusun/haklısın.

¾   
Bu arada IŞİD ne
oldu usta?

¾   
Ne diyordu Arif
Nihat Asya: “Ebu Leheb ölmedi yâ
Muhammed
/ Ebu Cehil kıtalar
dolaşıyor
Irak-Şam İslam Devleti üzerinden kısa ömürlü oldu, Tâlibân
İslam Devleti
üzerinden belki daha uzun ömürlü olur; ne vereyim abime, Terör Devleti mi?!

¾   
İşin içinde Amerika var, di mi?

¾   
O zaten fabrikanın sahibi; imalât ekibinde Pakistan ve Suudî Arabistan var.

¾   
Ama Pakistan Çin’e yakın duruyor?

¾   
O da bizim gibi
ikili oynuyor. Yarın ihtiyaç hâsıl olursa Pakistan’ı karıştırmak
Afganistan’ı karıştırmaktan daha kolay
.

¾   
Tâlibân 3 ayda alacağı yeri 3 günde aldı ama, kimse direnemedi?

¾   
Amerika artık
ihtiyarladı; poker oynarken elini açık ediyor. Afganlılar bile anladı; Merkezî Hükümet ve ‘savaş ağaları’ denilen bölgesel güç odakları direnmedi, yeni
kurguya göre vaziyetlenmeye
çalıştılar.

¾   
Çin Tâlibân’a
yakın galiba?

¾   
Çin çıkarına yakın. Doğu Türkistan’da namaza ve oruca terör muamelesi yapan Çin, Şeriat
Devleti’yle anlaşma yapmak için en önde koşuyor
; elçiliğini bile kapatmadı.

¾   
O zaman Afganistan patron mu değiştiriyor?

¾   
Ekonomik
olarak öyle ama istikrarsızlığın
yarım asırdır istikrar olduğu bir
coğrafyada bunlar cicim ayları sayılabilir. Kısa ve orta vadede yeni bir Keşmir doğacaktır; Rusya, Çin, İran ve Pakistan için..

¾   
ABD uçaklarına
üşüşen ve tekerlerinden düşen adamlara ne diyorsun usta?

¾   
Adam
demiyorum çekirge. Soruna soruyla karşılık vereyim: Batı’nın en büyük keşfi nedir sence?

¾   
Cep telefonu
mu usta?

¾   
Yok evlât, İslam Dünyasındaki karakter zaafiyetidir.
Müslümanı Müslümana boğdurmak sigortasız işçiyle ucuz üretim yapmak gibidir.
Artı, en muhterislerini de ustabaşı yaparsın. Çarkları dolarla yağladığın
sürece sistem tıkır tıkır işler. 

Rüşvet Ekonomiye Karşı

0

İnsanların neyi, kaça
satın alacakları, ekonominin ana konusudur. Bir aralık “tek sayfada ekonomi”
diye bir proje ortaya atılmıştı. Sonra bu “tek cümlede” ve nihayet “tek
kelimede ekonomi”ye dönmüştü. Yanlış hatırlamıyorsam, Milton Friedman’ın tek
kelimeye verdiği cevap, “Fiyat!” idi. Fiyatı kim tayin eder? Adam Smith’e göre
gizli el. Neyin çok, neyin az üretileceğine, neyin kaça ve ne kadar satılacağına…
Hepsine gizli el karar veriyordu; daha doğrusu hepsini gizli el düzenliyordu.
Gizli el sayesinde her şey olabileceğinin en iyisi hâline geliyor ve orada
dengeleniyordu. Bu düşünceye sonradan liberal kapitalizm dendi.

 

Benim sormak istediğim
soru şu: İnsanlar nereye yatırım yapacaklarına, nasıl karar verir? Bir iş
kurmak isteyen girişimci, iş seçimini nasıl yapar?

 

Ekonomi var, bir de rüşvet
ekonomisi var

 

Bu soruya biri ekonominin,
diğeri rüşvet ekonomisinin verdiği iki farklı cevap vardır. Öncelikle, kısaca,
eski ekonominin cevabına bakalım: İnsanların satın alacakları bir mal ve hizmet
bulunur. Bunun üretimi planlanır. Kuruluş masrafları, sonra işletmeyi ayakta
tutmak için gereken günlük giderler hesaplanır. Bunlar, yıllara göre bir
cetvele dökülür. Aynı cetvele, işten beklenen gelir de işlenir. Her yılın
gelir-gider farkı hesaplanır. Bu hesaba, projenin nakit akışı deniyor. Nakit
akışı bugünkü değerine indirgenir. Bugünkü değer ne demek? O yatırımı yapmasak
ve paramızı faize yatırsak o yıllarda kaç paramız olurdu? “İş mi kuralım, yoksa
faizle mi yetinelim?” sorusunun cevabı aranır. Hangisi daha kârlı çıkarsa o
yolun seçileceği var sayılır. Yatırım kararı sadece bir kâr/zarar hesabına
değil; o kârın veya zararın ne zaman gerçekleşeceğine de sıkı sıkıya bağlıdır.
Yalnız kurulacak işlerin değil, kurulu ve bugün devam eden işlerin,
şirketlerin, değeri de böyle hesaplanır.

 

Bu ekonomi teorisi. Peki,
rüşvet ekonomisinde? Sözüm ülkeden dışarı. Geçen ay Çin bahsinde küçük değil
büyük rüşvetlerin, yatırım kararlarını nasıl etkilediğini anlatmıştım.
Hatırlıyor musunuz? Bir önceki yönetim zamanında Çin, imalat sanayii
yatırımları yerine büyük alt yapı yatırımlarına ve inşaata dönmüştü. Niçin?
Çünkü imalat sanayiinde ürününüze pazar bulacak; piyasadaki diğer oyuncularla
rekabet edeceksiniz. Bunun için ya onlardan daha kaliteli ürününüz veya daha
verimli üretiminiz olacak. Yatırımınızı yukarıdaki gibi hesaplayıp
planlayacaksınız. Makine, teçhizat, fabrika, mühendis, işçi, ham madde temin
edeceksiniz… Zor işler.

 

Havada vurup tavada yemek

 

Hâlbuki sizi çok daha
hızlı servete kavuşturacak işler var. Mesela:

 

Otoriteyle müteşebbis bir
olup, imarsız bir arsanın müteşebbise satışı sağlanır. Satışın ertesi günü
otorite arsaya imar izni verir. Arsa alındığı değeri katlar. Çin’deki bir
örnekte değer, 35’e katlanmıştı. Arsa satılır. Bitti.

 

 

 

Otorite büyük projeleri,
on, yüz milyar dolarlık projeleri, ihaleye çıkarır. İhale kanunları müsaitse
ihaleyi bizim müteşebbisin kazanması ayarlanır. İhale kanunu müsait değilse,
kanunlar müsait hâle getirilir. İş, maliyetinin çok üstünde bir fiyatla,
müteşebbisimizde kalır. O da işi taşerona gerçeğe yakın bir fiyata yaptırır.
Aradaki fark otoriteyle müteşebbis arasında kırışılır.

 

Rüşvet ekonomisini
çalıştırmanın daha birçok yolu var. Yap-işlet- 
garantili kâr et gibi… Limana, gümrüğü yüksek mal getirip gemi boşalana
kadar gümrüğü sıfırlayıp sonra tekrar yükseltmek gibi biraz daha zahmetli
yolları da dâhil.

 

Rüşvet ekonominin yapısını
değiştirir

 

Bunlar bilinen
mekanizmalar. Benim dikkatinizi çekmek istediğim, rüşvet ekonomisinin başat
hâle geldiği ülkelerdeki yapısal değişmeler. “Yapısal değişme” ekonomistlerin
sevdiği bir ifade. İşte yeter sayıda otoriter-müteşebbis ikilisinin, üçlüsünün,
beşlisinin bulunduğu ülkelerde, yakın zaman Çin’indeki gibi ekonominin yapısı
değişir.

 

Nasıl? Mesela büyük
teşebbüslerin hacmi ve ekonomide tuttukları yer hızla büyür. Esnafa, küçük
girişimciye kredi de yatırımcı da kalmaz. Tarım örselenir. Kârsız hâle gelir.
Niçin? Bakın bakalım bunlarda hızlı kârlar mümkün müdür? Bunlardan rüşvet almak
kolay mıdır? İki ineği, bir traktörü, birkaç dönüm arazisi olan çiftçiden ne
kadar rüşvet alabilirsiniz ki? Tek tek almaya kalksanız, bu da zor. Bütün
çiftçileri bir organizasyonun içine toplasanız ve organizasyonu rüşvete
bağlasanız, belki… Ama zor iş. Rezil olmak da var. Bunun yerine, iki tane dev
proje çektiniz mi yedi sülalenize yetecek birikimi sağlayıverirsiniz.

 

 

 Bu felsefeye bir aralık, “Havada vurup tavada
yemek.” denirdi. Tek sıkıntınız bu kadar parayı nasıl, nerede tutacağınızdır.
Bakın Panama Belgeleri denilen skandal, bu yeni ekonominin hâkim olduğu
ülkeleri nasıl sarsmıştı. Panama, bu başarılı ve çok kısa vadeli yatırımların
gelirleri saklayan Mossack Fonseca firmasının bulunduğu ülkeydi. Çin’in yerli
ve millî arama motorunda yıllarca Panama maddesi bulunamıyordu. Geri geldi mi
bilmiyorum.

 

Bu anlattığım da yeni bir
teori. Eski teoriye göre yatırımı en kârlı alana yönelir. Yeni ekonomide,
rüşvet alması en kolay sektöre. Bu da ülke ekonomisinin yapısını imalat
sanayiinden, teknolojiden, tarımdan uzaklaştırır; büyük alt yapı yatırımlarına
ve inşaatlara çevirir. Kanser, nasıl hücrelerin yapısını değiştirirse,
yolsuzluk da ülkenin yapısını değiştiriyor./
https://millidusunce.com/rusvet-ekonomiye-karsi/

 

Taçlı Küçük Canavar

0

Eserin yazarı
Dr. Oğuz Paköz salgın sırasında bir
özel hastanede çalışan sağlık görevlisidir. Taçlı Küçük Canavar O’nun salgın
sırasında Sağlık Bakanı’nın beyanları eşliğinde bulunduğu bölgede ve Türkiye
genelinde salgının seyri ile birlikte varlıkları gerçek, isimleri hayâlî
insanların günlük hayatlarını, endişe ve çilelerini anlatmaktadır. Duygunun
olduğu yerde elbette sevgi de aşk da vardır.

Olaylar 2020
yılının Mart ayının başında Kovit-19 salgınının duyulduğu günlerde başlar.
Salgın devam etmekte iken Ağustos ayının ortasına gelindiğinde sona erer.

13,5 X 21
santim ölçülerinde, 112 sayfalık eser, hâfızalarda yer edecek vasıftadır.  

Koronaya
yakalanmasından endişe edilen sağlık çalışanı Pembegül ile yakın çalışma
arkadaşları ayrı odalarda tutulmaya başlandılar. Pembegül’ün korona testinin
pozitif çıktığı söylendi. Onu özel bir adaya aldılar. N95 maskesi ile
olabildiğince sıkılmış bir biçimde oda içinde zaman öldürüyordu. Ona okuması
için birkaç roman verdiler. Televizyon sürekli açıktı. Yoğun bakımda çalışmış
biri olarak hiç sıkıldığı olmamıştı. Şimdi yalnız başına ikinci testin sonucu
beklemek zoruna gidiyordu. Kapı, üstüne kilitlenmişti. Üç dört saatte bir
görevli bir arkadaşı gelerek onu denetliyor, ilaçlarını veya yemeğini
getiriyordu. İlk gün, bir dinlenme gibi gelmişti ona. Fakat ikinci gün
sıkılmaya başladı. İkinci test de pozitif çıkınca O’nu yeniden sarmaladılar,
ambulans ile üniversite hastanesine yolladılar.

Burada da ilaçlar
veriliyordu, yoğun bakım cihazları yatağının yanı başında duruyordu. İlk defa
yüreğini korku kapladı. Nefes alması güçleşmişti. Bir oksijen eksikliği
çektiğini anlamıştı. Burada özel eğitimli sağlık personeli vardı ama kendisi onları
beklemeden oksijen solumaya başlıyordu. İyice zayıflamıştı. Görevli doktorlarla
hemşireler yatmasını söylediler. Odaya yüksek teknolojili hayat destek
cihazlarını yerleştirdiler. Entübasyon âleti de getirilmişti. Bu tanıdık
cihazların başucuna getirilmesi ile iyice bir korkuya kapıldı. Kendisini çok kötü
olarak görmüyordu ama ya akciğer vazife yapamaz hâle gelirse… Ya entübasyon uygulamaya
başlarlarsa ne olacaktı? Ağızdan veya burundan o cihazın borusunu gırtlağa
kadar sokmak, öylece hayata tutunmaya çalışmak hiç de kolay değildi. Bu işlerin
çok acı verdiğini iyi bilenlerdendi. Daha da kötüsü oksijen eksikliği yüzünden
kalbi ve karaciğeri dumura uğrarsa ne olacaktı? Bu hastalığı atlatanların hayatı
son derece kısıtlı olurdu. Akıl sağlığını da kaybedebilirdi. Yoksa psikoza da
mı giriyordu?

Gerçekten bir
ölüm korkusu kaplamıştı içini. Bu korku pat diye bitebilecek bir son korkusu
değildi. Ağrı, sızı içinde, büyük sıkıntılar içinde geçen ağır ve uzun bir
süreçti, ötesi yoktu. Varsa da başkaları için vardı. Geçmiş hiç gelmiyordu
aklına. Gelecek de yoktu. Varsa yoksa korona ile geçecek ağır bir süreç sonra
da ölüm. Derken sürecin çoktan başlamış olduğunu anladı. Belindeki ağrı, başka
hiçbir ağrıya benzemiyordu. Belinin bütün katmanlarını, her katmanın içini, dışını,
ortasını sarmıştı. Dahası oturamıyor, yatamıyordu. Derken astronot gibi
giyinmiş bir doktor ile yardımcısı geldi. Ona ‘ek hastalığın yok, yaşın genç, ateşin çok yüksek değil’ dediler,
yeni ilaçlar verdiler. Üç beş günde bitebilir diyerek O’na ümit aşıladılar.
Yemek geldi. Çok sevdiği bezelye vardı. Fakat bezelyenin kokusunu da tadını da
alamıyordu. 

Telefonla
arandığında çok memnun oluyordu. Fakat telefonu elinde tutmaya takati yoktu. Ara
sıra ağrıları çok artıyor, yeniden ilaç alıyordu. Tam düzeldi derken üşüme ile
titreme başlıyor, birden ateşi yükseliyordu. Zaman zaman da sıvı kaybını
engellemek için su içmesi gerektiği aklına geliyordu. Fakat boğazından su bile
geçmiyordu. Bir ara sevdiği erkek arkadaşı Tekin’den telefon geldi, ‘iyiyim iyiyim’ dedi ve hemen kapattı.
Onunla konuşunca gerçekten de kendisini biraz iyi imiş gibi hissetti.
Uyuyamıyordu, uyanık olduğunu da bilmiyordu. Odasındaki tuvalete gitmesi
gerektiğinde iki adım yürürken bile çok zorlanıyordu. O kadar bitkindi. Uyumak
istedi ama ağrılarından uyuyamadı. Tekin, telefondan görüntülü aradığında
açmadı. Kimseye böyle görünmek istemiyordu. Düşünmek de yoruyordu. Oysa
anasını, babasını, kardeşini, arkadaşlarını ne çok özlemişti. Bu yoğun bakımdan
çıkıp kendi hastanesinde yoğun bakım hastalarına yardım etmeyi de özlemişti.

Zor şartlar
içerisinde beş gün geçti. Kafasını da duygularını da toparlayamıyordu. Öyle bir
halsizliği vardı ki su içmek, telefonda konuşmak bile ona zor geliyordu. Boğazı
kuruduğunda suyu ağzına alıyor ama dilinin, boğazının ıslandığını bile algılayamıyordu.
Ancak yatmakta olduğunu biraz biraz farkında idi. Bu düşüncelerle belli
belirsiz bir uykuya daldı.

Uyandığında
ağrılarının iyice azaldığını hissetti. Fakat çok halsizdi. Yataktan kalkmak,
tuvalete gitmek bile zor geliyordu. Soluk soluğa kaldı, çalan telefona
aldırmadı. Zar zor işini bitirince telefona baktı. Tekin aramıştı. Arayıp, ‘iyiyim, teşekkür ederim’ dedi ve
kapattı. Bu sırada burnundan birkaç damla kan geldi. Bu hastalıkta kanama
görülmesinin ne mânâya geldiğini biliyordu. Arkasından bir iki gündür
görünmeyen kuru öksürük onu ürküttü. Öleceğini düşündü. Burnuna toprak kokusu
geldi. Birden sevindi. Burnu koku alıyordu. Bu iyileşme alâmeti miydi yoksa
gideceği yerin kokusu mu? Daha fazla düşünemedi. Dalmıştı… (s: 35-40)

KLASÖR
YAYINCILIK:

Atatürk Bulvarı Nu: 105 Sanlı İş Hanı Kat: 5 Bölüm 502                                                      Çankaya, Ankara Telefon: 0.542 764 71
45

 

OĞUZ PAKÖZ

     Maraş’ta doğdu. Aile kökleri Horasan’dan
kalkıp Anadolu’yu yurt edinen Kayaoğlu Türk boyunun Eminoğlu koluna uzanır.
Eğitimine mahalle hocalarından Ku’ân, Arapça ve Osmanlıca dersleri alarak
başladı. İlk ve orta öğrenimini Maraş’ta tamamladı. Kahramanmaraş Lisesinde
başlayan lise öğretiminin son sınıfını Gaziantep’te tamamladı. İstanbul
Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ni 1974’de bitirdi.
Hekim            olarak görev aldı. Adana Çukurova
Üniversitesinde Biyokimya alanında ihtisas yaptı. Biyokimya uzmanı olarak
kendi özel laboratuannı kurdu. Biyokimya uzmanı ve Başhekim olarak hizmet
verdi. Sivil Toplum Kuruluşlarında görev alarak sosyal faaliyetlerin
içerisinde oldu. Türk Ocağı Kahramanmaraş Şube Başkanlığı ve Tabipler Odası
Kahramanmaraş Şube Başkanlığı görevlerini yürüttü. Kahramanmaraş Güreş
İhtisas Kulübünde yönetici olarak bulundu ve Karakucak Güreşlerinin
yaygınlaşması için çalıştı.

     İlk yazısı Adsız dergisinde 1973’de
yayınlandı. İlk dönem yazılarında Oğuz Alp Paköz ismini kullandı. Yaşadığı
şehri konu edinen deneme, şiir ve hikâyeleri Kahraman Kent, Aksu, Yorum,
Doğuş, Madalyalı Tek Şehir, Milad, Türk Yurdu gibi mahallî gazete ve
dergilerde yayınlandı. Erciyes ve Nehir dergilerinde de yazıları neşredildi.
1997 yılında Türk Tabipler Birliği Behçet Aysan Anlatı Özendirme ödülünü
aldı.

Şiir
ve yazılarında sözlü geleneğin ürünü olan masallardan, destanlardan
yararlandı.

     Gazete yazılarından oluşan ilk eseri ‘Kılgı’ 1998’de yayınlandı. ‘Var Varanın’ ise 2000’de okuyucu ile
buluştu. Eser 1957’den 2000’e kadarki zaman aralığında Kahramanmaraş’ın ve
Kahramanmaraşlıların gelişimini ve bununla berâber değişimini vurgalamak
maksadıyla yazılmış hikâye ve masal tarzında yazılmış şiirlerden meydana
gelmektedir.

     Mahallî radyo ve televizyonlarda kültür
sanat programları hazırladı. Şevket Yücel, Ömer Kaya, Sıddık Elbistanlı,
Tanyal Sünbül, Haydar Okur, Nihat Yücel, Mustafa Okumuş, Ali Büyükçapar,
Serdar Yakar gibi sanatsever dostları ile birlikte 2002’de Kahramanmaraş
Kültür Sanat Evi (KÜSEV)’i kurdu. Başkanlığını üstlendi. Kahramanmaraş Kültür
Sanat Evi adına yayınlanan ‘Alkış
dergisinin sâhipliğini üstlendi ve yazı çalışmalarını burada neşretti.

     2000’de yayınlanan ve büyük ilgi gören ‘Var Varanın’da yer alan manzum
masallar 2010’da yayınlanan ‘Sür
Sürenin’
de yeniden ele alındı. Bu defa masallarla günümüz sosyal
olaylarına da göndermeler yaptı. Özellikle çocuklara iyiliği, doğruluğu,
sevgiyi ve mutluluğu aşılarken büyüklere saygı da dile getirildi.

     Maraş millî mücâdele destanını ‘İlk Çıngı İlk Çılgınlık’ta ele alırken
âdetâ şehrin târihini şiirleştirdi. Ayağı yere basan bir târih bilinciyle
Maraş’ın ve Türkiye’nin yakın târihini mercek altına aldı. Maraşlıyı târifi
de yine şiirle oldu:

Her yönden göç almış Maraş                                                                                                                               
Her yere göçmen salmış                                                         
                                                                        Türk’ü,
Kürt’ü                                                                                                                                                   
Alevî’si, Sünni’si                                                                                                                                          Çerkez’i,
Çeçen’i                                                                                                        
                                    Ermeni’si,
Yahudi’si                                                                                                                                       
Birlikte barınır olmuş                                                                                                                               Kapı
komşu iç içe                                                                                                                                             
Birlikte yaşamışlar                                                                                                                                           
Hoşnut olmuşlar birbirlerinden                                                                              
                                                Mutlu
olmuşlar

     Maraş destanının ardından Maraş’ın
sırtını dayadığı emin belde Ahırdağı için de bir destan düzdü ve 2014’de
yayınladı. ‘Bombalar Öldürmez Sevgiyi
(2013) ve ‘Türkülerle Giden İlbey
(2013) öykülerini topladığı eserler oldu. Maraş’a dâir ne varsa bir bohça
yapıp ‘Maraş Senin Nazın Var
(2017) da şehrengiz tadında sundu okura. ‘Kurtlar
Köyünün Görkemlisi
’ (2018) ise uzun bir hikâye veya kısa bir roman oldu.
Bu eserinde de yine Kahramanmaraş ve Kahramanmaraşlı anlatıldı her bir
satırında.

Politika
ile de ilgilendi. Kendisi ile yapılan bir söyleşide politika üzerine
düşüncelerini şu cümlelerle dillendirdi:

     ‘Politika
güzel insanların güzel yapması gereken bir eylemdir. Politikayı toplum adına,
toplum için yapmak gerekli. Şahsî veya menfi bir çıkar için değil, toplumun
faydası için yapıldığı zaman saygı kazanır. Bütün inançlarda da olduğu gibi
insanlık adına alkışlanacak bir şey
!’

 

ACIMI PAYLAŞAMADIM

Fahrettin Mâsum Budak, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 224
sayfalık eseriyle 1915 yılında yaşanan Türk-Ermeni ilişkilerinden kesitler
sunuyor. Kitap 4 bölümden oluşuyor. ‘Gamzeli
Yanağı Gül Açmıştı
’ başlıklı birinci bölümdeki olaylar Kars’ın Kağızman
İlçesi’ne bağlı köylerde geçiyor. Ermeniler bâzı köyleri basmışlar, eli silah
tutan erkekleri cephede olan korumasız ailelere saldırmışlar, yaşlıları ve
çocukları öldürmüşler, orta yaşlı kadınlarla genç kızların ırzlarına geçtikten
sonra kol ve bacaklarını keserek kuyuya atmışlardı. Bu hâdiseler kurban
bayramında vuku buluyordu. Anne ve babaları önceki yıllarda Ermeniler
tarafından katledilen 14 yaşındaki Mehmet Ali ile 13 yaşındaki kız kardeşi
Kudret, Erhacı’daki halalarına sığınmak üzere koşarak köyden ayrılırlar.
Sığındıkları çadırda da iki kardeşi birbirinden ayırırlar. Acılarla devam eden
mâcêra yeni başlamıştır. Mehmet Ali, Kâzım Karabekir’in himâyesindeki yetim
çocuklar kampına gönderilir. Kendisine verilen vazifeleri canla başla yapmaya
çalışırken kız kardeşi Kudret’i de aramaktadır.

İşte Kurbanlığınız’ başlıklı ikinci
hikâyede; aynı köyde yaşayan ve çok yakın dost olan biri Müslüman Türk Özgede,
diğeri Ermeni Mıgırdıçyan’dır. Özgede, Mıgırdıçyan’ın çevresinden bir Ermeni
kızına âşık olur. Ortam onların evlenmesine müsâit değildir.  Anne ve baba oğulları Özgede’yi bu sevdadan vazgeçirmeye
çalışırlar. Anne – baba çok katıdır. Özgede ise aklını bir türlü duygularının
önüne koyamamaktadır. Mâcerâ devam eder…

Üçüncü bölümün
başlığı: ‘Sara Gözlerine Benziyor’ Bu
bölümde de sâhipsiz ve korumasız Türklerle akıllarını batılılara, ruhlarını
Ruslara satmış Ermeni cânileri vardır.

Ağrı Canımdır Benim’ başlıklı dördüncü
bölümdeki olaylar yine Türklerle – Ermeniler arasında geçmektedir. Rusya, Ekim
Devrimi sebebiyle Birinci Dünyâ Savaşı’ndan çekilince Hınçak ve Taşnak Ermeni
cinâyet şebekeleri desteksiz kalmışlardı. Fırsat buldukça, düşmanlıklarının
gereğini yapmaktan geri durmuyorlardı. Ruslardan kalan silahları ve aldıkları
askerî eğitimleriyle pusu kurmak ve vur-kaç taktikleryle Türklere zarar vermeye
çalışıyorlardı. Başa çıkamasalar bile, ne zaman ne yapacakları bilinmediğinden
huzursuzluğa sebebiyet veriyorlardı. Türkler, tedbirli davranırlarken, ruhunu
Rusya’ya satmamış akl-ı selim sâhibi Ermeniler dağılan çete artıklarını
dizginlemeye çalışıyorlardı. Bu bölüm, Türklerin huzura kavuştukları müjdesiyle
sona eriyor.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI: 

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

KARAMANLILAR

Karamanlılar kısaca;
Yunan harfleriyle Türkçe yazan, Türkçe’den başka bir dil bilmeyen Ortodoks
Hıristiyan Türklerdir. Lozan Anlaşması’na ek Ahali Mübâdelesi Sözleşmesi ile
Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Köken itibariyle Hıristiyanlaşan Türkler mi,
Türkleşen Hıristiyanlar mı olduğu hakkında ileri sürülen tezler farklıdır.

Diğer bilgilerde de
boşluklar vardır. Meselâ: Türkçeyi resmî dil olarak bir fermanla tebliğ eden
Karamanoğlu Mehmed Bey’in Karamanoğulları Beyliği ile Karamanlıların ilişkisi
hakkında net bilgi yoktur. 1256-1474 yılları arasında hüküm süren
Karamanoğulları Beyliği, Klikya Ermeni Beyliği’nin toprakları üzerinde
kurulmuş, zamanla günümüzdeki Kayseri, Nevşehir, Tokat, Niğde, Konya ve Aksaray
bölgelerini fethederek genişlemiştir. Yunanistan’a gönderilen Karamanlılar da
bu bölgelerde dağınık olarak yaşıyorlardı. Karamanoğullarının halkı Oğuzların
Afşar boyuna mensup Türkmenlerdi. Selçuklulardan sonraki en güçlü en uzun ömürlü
beylik olan Karamanoğulları’nın dînî yapısı İslâm ile bütünleşmiştir. Bu bilgi;
Beylik topraklarındaki sanat değeri çok üstün, çok sayıda câmi, medrese, tekke,
zâviye, türbe, imâret gibi binaların varlığıyla temellendirilmektedir. Aynı
topraklarda yaşayan Karamanlıların Hıristiyan oluşu hakkındaki bilgiler de
yetersizdir.

Dr. Öğretim Üyesi Nilüfer Erdem, Sorularla Karamanlılar / Anadolu’lu Ortodoks Türkler isimli
eserinde, farklı ve yetersiz bilgilerin, incelemeler devam ettiğinde yeni
çalışmalarla netleşeceğini belirtiyor.  

Târih Araştırmaları
Dizisi’nden yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 220 sayfalık eser Haziran
2021’de kitap raflarındaki yerini aldı. Eser, çok bilinmeyenli bir konu olan
Karamanlılar hakkında çok önemli ipuçları veriyor. Bulunacak yeni belgelerle,
benzer eserlerin yayını çoğaldıkça daha sağlıklı değerlendirmeler ortaya
çıkacaktır.

Dr. Nilüfer Erdem’in,
eserinde cevaplandırdığı sorulardan dikkat çeken örnekler:

-Karamanlılar hayatında Türk kültüründen
izler var mı?

-Karamanlılarda rastlanan Türkçe isimler.

 -Yunan
hükümetinin Karamanlılar üzerindeki baskısı.

  –Karamanlıların
yayınladığı Anadolu isimli gazete.

 -Karamanlılar
ve Fener Rum Patrikhânesi.

-Karamanlılar ve mübâdele kararları.

 -Karamanlılarda
ağıt yakma geleneği.

 -Millî
Mücâde döneminde Karamanlıların Tutumu.

-Karamanlıların hayatında  Anadolu’nun yeri ve mânâsı.

 -Yunanistan’a
yerleştikten sonra Karamanlılar.

 -Karamanlıların
Osmanlı yönetimi hakkındaki değerlendirmeleri.

 -Karamanlılar
için Ortodoks Hıristiyanlığın mânâsı.

1...379380381...1.3911.391 Sayfanın 380. Sayfası