17 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 379

Sığınmacılar Bir Güvenlik Sorunudur

0

Türkiye’ye yeniden şekil verme ve kuşatma süreci sözde dost
ve müttefiklerimizce sürdürülüyor ve ülke sıkıştırılıyor. En azından Lozan’ı
Sevr’e çevirme çabaları da görülmektedir. Son yıllarda bizi fazlasıyla meşgul
eden Suriyeli sığınmacılar sorunu ülkenin önüne dikilen sorunlar yumağının bir
parçasıdır.

            Sözde
dostlarımız ekonomiden milli kimlik ve birlik konusuna, milli bağımsızlığımıza
ve egemenliğimize sahip çıkma gayretlerimize, Ege ve Akdeniz’deki
milletlerarası hukukun aleyhimize çiğnenmesine kadar sorunlar
çeşitlendirilmektedir. Batı kesinlikle Suriye, Irak, İran ve Afgan
sığınmacıların Türkiye’de kalmasını, vatandaşlığa geçirilmelerini
beklemektedir. Sosyal yapımızın çokkültürlülük virüsü ile zarar görerek anayasa
değişikliklerinde çeşitli baskılar sürdürülmektedir.

            Ülkemiz için
tehlike bazı yöneticilerimizin çokkültürlülük
tuzağına düşürülmesidir. Demokrasinin gereği olan çok seslilik ile
çokkültürlülük sürekli karıştırılmaktadır. Sığınmacıların hepsini vatandaş
yapma baskıları vardır. Hatta daha ilerisi bunların siyasi olarak tanınması
beklenmektedir. Hedef Türkiye’nin nüfus dengesini bozmak, Anadolu’da Türk
kültürünü hakim kültür (dominant kültür) olmaktan çıkarmaktır.  

            Sığınmacıların
sorunu insan hakları meselesi değildir. Türkiye’de egemen alanlar ve
kurtarılmış bölgelere müsaade edilemez. Ege’de Yunanistan tarafından
sığınmacılara katliamlar yapılmaktadır. Bu konuda tabii ki Türkiye bir
Yunanistan seviyesine düşmemiştir ve düşmez. Tersine kurtarıcı rol
oynamaktadır.

            Romantik ve
duygusal bir yaklaşımla konuya bakamayız. Sözde ümmeti çoğaltıyoruz şeklinde yeni
sorunlar yaratamayız. Bugün ümmetin varlığı bile tartışılıyor. Müslüman kardeş
diye kucakladığımız ülkeler ve devletçikler neden ümmeti düşünmez de; onun
koruyucusu ve savunucusu olan dün Osmanlı’ya, bugün de T.C.’ye düşmanlık
yaparlar? BM’de aleyhimize oy kullanırlar. Ortadoğu ihanetler coğrafyası neden
yapılmıştır?

            Bir ara
Suriye’nin kuzeyindeki Araplar etnik temizlik ve ileride kullanılma uğruna
Türkiye sınırına göçe zorlanmış, terörist devlet ABD tarafından bölge PKK ve
YPG’ye teslim edilmiş ve boşaltılmıştır. İleride plesibit ile Türksüz bölgeler
yaratılabilir. Daha şimdiden Arapların sahip olduğu binaların dışına madeni
harflerle “Arap Anadolu
yazılmaktadır. Yaz uykusuna dalmış büyükbaş, küçükbaş görevliler ise; bunu çapaklı
gözleriyle seyretmektedirler. Göç politikası aslında 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü
darbe ve işgal politikasının bir devamıdır. Dün Osmanlı’ya ihanet edenlerin
bugün T.C.’yi hedef almaları bir sürpriz olmayacaktır.

            Bu
gelişmelere dikkat çeken değerli ilim adamı Prof.Dr.Ümit Özdağ “Stratejik Göç Mühendisliği” kitabında
(sh. 29) göç sürecini ve mühendisliğini Anadolu’ya yönelik sessiz istila olarak
değerlendirmekte; üstelik Türkiye’nin bu göçün ekonomik altyapısını da karşıladığına
işaret etmektedir.

            Yönetenler
tarihten ders almalı ve geleceği bağlayacak yeni yanlışlar yapmamalıdır.
Osmanlı döneminde bile Arapların kitleler halinde Anadolu’ya yerleşmesi kabul
görmemiş ve engellenmiştir (Aynı eser sh. 52). Bugün 18 yaşından küçük 3 veya
daha fazla çocuğu olan ailelere ekonomik yardım yapılmakta; sağlık ve ticaret
alanında anlaşılmaz imtiyazlar sağlanmaktadır. Suriyelileşen şehirlerin
artmasının teşvik edilmesi milli çıkarlarımızla taban tabana zıttır. Batı bunu
zevkle seyretmekte ve kültürel bütünleşmeden bahsetmektedir.

            Anlaşılan
2020’li yıllarda da Amasya Tamimi’nin, Erzurum ve Sivas Kongre kararlarının
canlı tutulmasına ihtiyaç vardır.  

Konudan Konuya (14)

0

     İnsan maddî beden
ve manevî akıl-kalb ikilisinden ibarettir. Biri maddesi, diğeri mânâsı. Maddî
bedenin el, kol, bacak ve iç organları gibi uzuv, aza ve organları olduğu gibi.
Bir bakıma mânevî bedenin de, iki temel sütunu olan akıl ve kalbin tecellîleri
/ görünümleri demek olan akletmek, tefekkür / düşünmek, tahayyül / hayal etmek
gibi, birçok manevî uzuv ve organları, arzu ve istekleri vardır. Bir bakıma
maddî tarafları; manevî taraflarının zuhur ettiği / göründüğü, akıl ve kalbin
fonksiyon ve işlevlerinin ortaya çıktığı yerlerdir.

     Göz görür, kulak
işitir, el dokunur, ayak yürür. Bunlar işin maddî yönü. Akıl ve kalb bunları
yorumlar. Bunlar ise işin manevî tarafı.

     Akıl ve kalbin
akletmesi, fikretmesi, hayal etmesi, tasavvur etmesi ise, maddî uzuvların
onlara veri / bir bakıma malzeme vermesi ile mümkündür. Çünkü insan görmediği,
duymadığı şeyler hakkında; fikir ve akıl yürütemez. Biri işin maddî, diğeri
mânâ yönüdür.

     Madde-mânâ ikiz
kardeş gibidir. İnsan ancak akıl ve kalple gerçeklere muhatap olur. Ancak bu
ikisinin ittifakı ve birbirine destek olması ile gerçeklerle yüzleşmek imkânı
bulur.

     Sadece akılla
gittiği takdirde, vehim ve şüphelere düşmesi olmayacak şey değil.

     Gerçeklere
ulaşmada şüphenin yeri önemlidir.

     Tabii aşırı
gitmemek, muvakkat / geçici olmak şartıyla.

     Kavrayış ve
anlayışımızı kesinleştirmek ve pekiştirmek ve aklî bir anlayış zeminine kavuşturmak
için şüphe; bizi derin bir araştırmaya sevk eder. Konuyu iyice anlamamızı
sağlar. “Metodik bir şüphe”nin anlama ve anlaşılmada rolü büyüktür. Üstelik bu
yola başvurmak elzem, zaruri ve zorunludur.

     Gerçeğin peşinde
olmak istiyorsak; bunun ancak aklın rehberliği ile olabileceğini bilmemiz
gerekir. Çünkü iyiyi kötüyü ve bilimi anlayan, sebeplerden sonuç çıkaran,
yapılandan yapana geçmesini sağlayan en önemli hassa ve özelliğimiz olan aklın
rehberliğinde yola çıkmamız şart.

     Ancak aklın
sayesinde düşünme ve anlama kabiliyetimizi harekete geçirebileceğimizi
bilmeliyiz.

     Zihin, zekâ,
fehmetme / anlama, irade / istek ve ne yaptığımızın bilinç ve şuurunda olmanın;
ancak akıl sayesinde mümkün ve olasılık kazanacağı muhakkak. Yalnız akıl da
nurunu, yani aklın aydınlatıcı ışığını kalpten alır. Eğer parlak fikirler
kalpdeki basiret ve idrakten beslenmezse, fikirler yumağı olan ilim ve basiret
meydana gelmez. Kısaca akıl kalbsiz yapamaz. Biri ampul, diğeri elektrik
gibidir.

     Beş duyu ile
hissedilemeyen şeyleri; manevî bir nur olan akıl ile idrak edip kavrayabilir,
sebep sonuç münasebetini akılla kurar, anlar ve biliriz.

X

     Büyük zâtlar
başlarına bir belâ, bir musibet geldiğinde veya kötü birinin musallat oluşu
durumuyla karşılaştıkları zaman; muhatabı / karşısındakini, kendisini rahatsız
edeni değil, bilakis kendilerini itham edip suçlarlar.

     “Evet ben
haklıyım, hakkım yenilmiştir! Bana yanlış davranılmıştır! Ama ben ne
yapmalıydım, nasıl hareket etmeliydim ki, onun bana musallat oluşuna fırsat
vermemeliydim, yaptığını engellemiş olaydım.” derler. “Hatalı olmadığım halde,
yine de onlara karşı nasıl bir tavır içinde olmalıydım ki, belâ, musibet ve
sataşmayı; ta işin başında savabilseydim.” diye düşünürler.

X

     Aynada görülen
aynadan değildir. Sadece aslın aksi, görüntüsü ve yankısıdır.

    Tıpkı televizyonda
görülen suretlerin, işitilen seslerin kaynağı; televizyon olmadığı gibi.

    Çünkü kaynak, yayın
yapılan merkezdir.

    Tıpkı vücudun;
ruhun kaynağı değil, ruhun tecellî ettiği / göründüğü ekran ve sahne olması
gibi.

    Tıpkı ampüldeki
ışığın kaynağı, ampül olmadığı gibi.

    Tıpkı resmin
kaynağı, tuval / üzerine resim yapılan şey olmadığı gibi.

      X

     Bir dua: “Kur’an’ı
gönlümün enîsi (arkadaşı), göğsümün nûru yap.”

Normal Şartlar Altında Değiliz

0

Kimyada Normal
Şartlar Altında (NŞA)
diye bir kavram vardır.

Bazı ölçümler ve deneyler
standart sıcaklık ve basınç şartlarında yapılır. Böylece sonuçların
dünyanın her yerinde aynı sonucu verebilmesi veya farklı veri setlerinin
mukayese edilebilmesi mümkün olur.

 

Genellikle 0°C sıcaklık ve 1 atmosfer
basınç
olarak belirlenmiş standart şartlar kullanılmaktadır. Bu şartlara göre
belirlenmiş veriler Normal Şartlar Altında (NŞA) notuyla
bildirilir. Böyle referans şartlarda belirlenmezse, gazların ve sıvıların hacimleri
ve diğer
nicelikleri konusunda kargaşa olur.

 

“Su 100 derecede
kaynar, 0 derecede donar”
diye biliyorsunuz değil mi? Bilginiz eğer cümlenin başında
Normal Şartlar Altında derseniz doğrudur. Gerçekten “su 1 atmosfer
basınçta, 100°C’ de kaynar, 0°C’ de donar.”  Basınç değişimi olduğunda veya tuz vs.
kattığımızda kaynama, donma noktası değişir. Mesela “düdüklü tencere”
dediğimiz basınçlı kaplarda su yaklaşık 130 derecede kaynar.

 

Bir de dünyadan
uzaya çıkalım.
“Uzay neredeyse tamamen boştur ve bu nedenle basınç,
inanılmaz düşüktür. Bir sıvının üzerindeki basınç ne kadar düşükse, kaynaması o
kadar kolay olur.”

 

Bu yüzden Astronotlar
uzaydaki idrarlarını uzay boşluğuna bıraktıklarında, idrar hızlıca kaynayarak
buharlaşır.
Bu buhar, birden kırağılaşır (yani gaz fazından direkt katı
faza geçer) ve ufacık idrar kristallerine dönüşür. Dış uzayda sıcaklığın eksi
270 derece
olduğunu hatırlatalım.

 

Tam tersi bir
durumun da olabileceği deneyle ispatlandı. ABD’nin en iyi üniversitelerinden MIT’de
bir grup bilim adamı, özel şartlarda 105 derecede suyu katı hale getirmeyi
başardılar.

*********************************

Demokraside Normal
Şartlar

Dünyanın farklı
yerlerindeki devletlerin ve toplumların davranışlarını mukayese edebilmek için de
standart şartların referans olarak kullanılması gerekir.

 

Türkiye’deki
demokrasi ve yönetim kalitesini
ölçebilmek için bu yöntemi kullanabiliriz.

 

Demokrasinin temel
referans değerleri ile ülkemizdeki uygulamaları mukayese edebiliriz.
Yani normal
şartlar altında
olması gerekenler yerine bugün ülkemizde yaşadıklarımıza bakmak
yararlı olur.

 

Ülkemizde demokrasinin
en temel kuralı “kuvvetler ayrılığı” rafa kaldırılmış. Yasama, yürütme,
yargı, medya, STK’lar ve sermaye bir kişinin kontrolüne girmiş.

 

Anayasa’nın 60’a
yakın maddesi fiilen askıda.
Uygulamada Atatürk, Laiklik ve demokrasi rafa kaldırılmış
durumda.

 

Yolsuzluk,
yoksulluk ve yasakların
boyutu hiçbir demokrasinin kaldıramayacağı dereceye
gelmiş. Fakat iktidardan istifa, özür, mazeret beyanı bile yok.

 

Sığınmacılar,
Covid-19 salgını, sel afetleri ve orman yangınlarındaki

beceriksizliklerin maliyeti apaçık ortaya çıkmış. İktidar hala ülkeyi
şahlandırma nutukları atabiliyor.

Kesinlikle eminim
ki normal şartlar altında değiliz. Bu ülkede suyun 105 derecede donduğu,
0 derecede kaynadığı anormal şartları görebiliyoruz.

*********************************

Bunlardan Biri
Normal Şartlarda İktidarı Yıkardı

Avrupa, ABD ve
bazı Asya ülkelerinde yaşanan demokrasi “Normal Şartlar Altında”
diyebileceğimiz şekilde uygulanmaktadır. Yani referans değer olarak bu
ülkelerdeki uygulamaları alabiliriz.

 

Bu ülkelerde,
hakkında uyuşturucu ticareti yaptığı ve yasal olmayan yollardan inanılmaz
servet edindiği iddia edilen siyasetçiler
(hangi mevkide olursa olsun)
derhal istifa ederler ve haklarında soruşturma açılarak şeffaf bir şekilde
yargılanırlar.

 

Bu ülkelerde,
mesela afetlere yeterince hazırlıklı olmayı sağlayamadığı için ilgili
siyasetçi ve bürokratlar özür dileyerek istifa ederler.

 

Normal şartlar
altında yaşayan ülkelerde Hazinenin 128 Milyar dolarının nerede olduğu
sorularına açık ve şeffaf bilgiler verilir. Makul ve mantıklı bir izah
yapamayan sorumlular görevden alınır ve yargılanır.  “128 Milyar dolar nerede?” sorusunu
soranlar, bırakın yargılanmakla muhatap olmak, milletin varlıklarına sahip
çıktıkları için alkışlanır.

 

NŞA yaşayan
ülkelerde, iktidarın güçlü bir figürünün uyuşturucu baronları ile yakın
ilişkisinin
ortaya çıkması ülkeyi ayağa kaldırırdı. Hakimlere baskı
yapılarak suç örgütü liderlerinin serbest bıraktırılması ve Adli Tıp’tan
siyasi baskıyla adaleti çökerten raporlar alınması söz konusu olmazdı. Olursa
hükümet düşerdi.

 

Normal şartlar
altında olan bir ülkede 5,5 milyon Suriyeli sığınmacı ile 1,5 milyon diğer
ülkelerden sığınmacı kabul edilemezdi.
Ülke kaynaklarından 80 milyar doları
bunlara harcayan bir iktidar ayakta kalamazdı. Bu defa da Afganistan’dan yani 4
bin km uzaktan gelen sığınmacılar sınırlarımızı kevgire çeviremezdi. Güya
sınırdan kaçak giren, fakat düzenli bir askeri birlik sevkiyatını andıran Afgan
sığınmacılara ait bir tek resim karesi bile iktidarı sarsardı.

 

Normal Şartlar
Altında ülkenin birliğini temsil eden, bütün vatandaşların güvenliğinden
sorumlu
Cumhurbaşkanı, Muhalefet liderleri Kemal Kılıçdaroğlu ve
Meral Akşener’e, Deva Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’a, İYİ Parti
İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’ya, tanınmış bağımsız gazetecilere yapılan
saldırılar karşısında istifa eder veya en azından halktan ve muhalefetten özür
dilerdi. “Geçmiş olsun” bile diyemediği mağdure liderine: “Bu daha iyi
günleriniz”
diye tehdit edemezdi.

 

Normal şartlar
altında olmadığımız kesin.

Ancak iktidarın
baskı ve propagandasının yarattığı sanal denge hali kalıcı değil.
Toplumdaki değişim, şartların normale dönmesinin yakın olduğunu gösteriyor.

Polis Memurlarının Garibanlığı, Emniyet Teşkilatının Çelişkisi

0

Sene 1990 veya 1991.
Ankara Esenboğa Havalimanı’nda görevli bir polis memuru VIP kapısından tek
başına geçmek isteyen bir kişiyi durdurur. Kişi kendisinin Muğla Valisi
olduğunu söyler. “O zaman kimliğinizi
göreyim Sayın Valim
” der polis memuru. Vali hiddetlenir. “Ben şimdi sana kimliğimi gösteririm!”
der. Bu basit kimlik sorma olayı polis memuru hakkında soruşturma açılması ve
polis memurunun açığa alınmasıyla sonuçlanır.

 

***

 

Sene 2011. Hatay
Dörtyol’da Emniyet Müdürlüğü’nün kantinini AKP Hatay milletvekilinin oğlu ile
AKP Dörtyol Gençlik Kolları Başkanı işletmektedir. Bu iki kantinci kafadar bir
sebepten dolayı birkaç polis memuruyla tartışma yaşarlar. Olayı tetkik eden
Dörtyol Emniyet Müdürü o esnada emniyette görevli ne kadar polis memuru varsa
hepsini bu iki Ak Partili çocuğun karşısında sıraya dizer. Hatta bu sıraya
dizilen kişiler arasında bir de komiser vardır. Emniyet Müdürü, “ayırt edicilik” söz konusu diye bu
komiserin apoletlerini de çıkarttırır ve bu iki Ak Partili çocuğa sorar; “Sizinle tartışan bunlardan hangisiydi?”

 

***

 

Sene 2019, Şubat
ayı. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü olan zat “hukuka aykırı” bir şekilde
çakarlı arabasıyla işe giderken bir trafik polisi bu arabayı durdurur ve
“hukuka uygun” olarak İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü’ne ceza yazmaya başlar.
Sen misin ceza yazan!!! Ortalık karışır. İl Emniyet Müdürü’nden Valisine kadar
herkes aranır. Netice malum. Hukuka aykırı olarak çakarlı arabayla gezen İl
Milli Eğitim Müdürü onore (!) edilir, hukuka uygun bir şekilde vazifesini yapan
polis memuru hakkında soruşturma açılır. İl Emniyet Müdürü’nün görevini yapan
bu polis memuruna tepkisi ilginçtir; “Bizi milli eğitim camiasına rezil ettin!”

 

***

 

Ve tarih 18 Temmuz
2021. Ak Parti Mersin Milletvekili Zeynep Gül Yılmaz’ın aracı Mersin’in Erdemli
ilçesinde polis ekipleri tarafından durdurulur. Akabinde de videolarda da
açıkça görüldüğü üzere şu diyalog yaşanır;

 

Zeynep Gül Yılmaz    : Beni
niye durdurdunuz?

Polis                           : Aracınız milletvekili aracı olarak çıkmıyor.

Zeynep Gül Yılmaz    : Bu
benim sorunum mu? Yok, ama milletvekili aracı olarak geçiyor. Lütfen pencereden
çekilin pencereden çemkirme içeriye tükürük giriyor. Senin adın ne? Kim benim
arabamı ihbar ediyor?

Polis                           : Ekipler…

Zeynep Gül Yılmaz    : Ekibine
tükürürüm. Böyle terbiyesizlik mi olur.

Polis                           : Milletvekili aracı olarak çıkmıyor.

Zeynep Gül Yılmaz    : Ne
zaman Erdemli’ye gelsem bu pislikle uğraşıyorum. Bu benim sorunum mu
terbiyesize bak. Bana adını verir misin?

Polis                           : Hanımefendi bir saniye lütfen bilgi vereceğim.

Zeynep Gül Yılmaz    : Şerefsize
bak

Polis                           : Lütfen küfür etmeyin, hakaret etmeyin lütfen.

Bu olaydan sonra ne
oldu dersiniz? Kendisine bildirilen ihbar üzerine görevini yapan ve üstelik
milletvekilinin ağır hakaretlerine maruz kalan polis memuru hakkında soruşturma
başlatıldı. Polis memuru açığa alındı.

 

***

 

Babam emekli polis
olduğu için hayatım boyunca polis teşkilatının içinde bulundum. Hala daha bu
teşkilat içerisinde çok samimi dostlarım var. O nedenle teşkilatın içyapısını
iyi bildiğimi zannediyorum.

 

Polis memurlarının ezici
çoğunluğu Anadolu’nun yoksul ailelerinden gelen kimselerdir. Bu nedenle de çok
gariban kimselerdir. Polislerin bu garibanlığı mesleki yaşamlarında da devam
eder. Kazançları kendilerini geçindirecek kadardır. Yaptıkları işin riski ve
psikolojik stresiyle orantısız derecede düşük bir kazançları vardır.
Mesleklerinin psikolojik stres boyutu mesleki yaşamları boyunca amirleri ile
vatandaş arasında sürekli preslenmelerinden kaynaklanmaktadır. Doktorlar nasıl
ki mesleklerinden dolayı sürekli sağlıksız kişilerle muhatap oluyorlar,
polisler de aynı şekilde meslekleri gereği “toplumsal olarak” sağlıksız
kişilerle veya sağlıksız durumlarla muhatap olurlar. Hapçısı, torbacısı,
gaspçısı, hayat kadını, travestisi, katili, hırsızı, uğursuzu vs. polisin
günlük mesleki yaşantısında muhatap olduğu kişilerden bir kısmıdır.

 

Özellikle toplumsal
olaylar, polisin amirleri ile vatandaş arasında preslendiği en bariz
durumlardandır. Gezi Olayları gibi, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektör
protestoları gibi, kadına yönelik şiddete karşı eylemler vs. gibi polislerin
büyük kısmının bireysel olarak destek vereceği eylemlerde “yukarıdan” gelen
emir nedeniyle polis haklı olan halk kitleleriyle karşı karşıya gelir. Kimsenin
tasvip etmeyeceği hukuka aykırılıklar yaşanır. Hukuka aykırılıkların emrini
verenler değil, “ekmek kavgası” uğruna emri uygulayan polisler günah keçisi
olur.

 

***

 

Polis memurlarının
görevlerinin gereği olarak hukuka uygun uygulamalarının muhataplarının siyasi
kimliklerinden dolayı ceza yaptırımına tabi olduğunu yukarıda örneklerle anlatmıştık.
Çok ilginçtir polis teşkilatı içinden bazıları görevleri esnasında hukuka
aykırı fiiller işlerlerse bu hukuka aykırı fiilleri işleyenlerin teşkilat
tarafından koruma altına alındığını, hatta bu kişiler için yargı makamlarına
pres uygulanarak ceza almalarının önlendiğini veya çok basit cezai
yaptırımlarla geçiştirildiğini görmekteyiz. Hatta bu tip hukuka aykırılıklarda
çoğu zaman faillerin saklanarak dosyanın “fail-i meçhul” statüsüne alınmaya
çalışıldığına şahit olmaktayız.

                                                                                                             

Ethem Sarısülük, Ali
İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Dilek Doğan, Gökhan Açıkkollu gibi kişilerin
ölümleriyle alakalı soruşturma geçiren polislerin hem teşkilatları tarafından
hem de teşkilat yöneticilerinin yargı organları ile kurdukları temasın sonucu
olarak yargı organları tarafından korundukları görülmektedir. Bu tür olaylarda
delilleri yok etme, delil karartma, suça ilişkin eylemin yorumlanmasında
şüpheli/sanıkların daha az cezayı alacakları şekilde yorum yapma (taksir veya
en fazla olası kast gibi) şeklindeki yaklaşımlarla hukuka aykırı eylemleri
gerçekleştirenlerin koruma altına alındıkları gözlemlenmektedir. Yine özellikle
son dönemlerde daha çok artan gözaltında işkence ve bir kısım şüphelilerin gözaltına
alınması yerine kaçırılması şeklindeki iddialarda da benzeri bir koruma
yaklaşımı göze çarpmaktadır.

Tüm bu saydığımız
durumlarda Emniyet teşkilatının hukuka uygun işlemler gerçekleştiren polislerin
arkasında durmaması ve üstüne bu polis memurlarını cezalandırma yoluna gitmesi
ancak öte yandan hukuka aykırı fiiller gerçekleştiren polisler için de
sistematik bir koruma kalkanı oluşturması bir çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Türk milletinin
güvenliğini sağlamak, toplumda huzuru tesis etmek, hukuku hâkim kılmak ve tüm
bunları gerçekleştirirken de hukuk kurallarına uymak zorunda olan Emniyet
teşkilatının bu tutumu hem teşkilatın bizzat kendisine hem de Türkiye
Cumhuriyeti’ne zarar vermektedir. Emniyet teşkilatının bu konularda doğru tutum
ve tavır sergilemesi elzemdir. Zira yakışanı da budur.

Kelimelerin Dünyasında KKTC’deki Uzay Şairi

Şarkılarını dinliyorum cüce beşparmak! 
Şarkılarını dinliyorum binlerce kilometre uzakta 
Taymis`in süt mavi sisleri ortasında 
Evrensel sevgi, ümit ve gerçekten 
Beş bin müzik yılı sonra gelecekten 
Koparıp zevkimize armağan ettiklerin: 
Defne kokan, laden kokan bestelerin 
Öyle renkli, öyle candan, öyle derin 
Ezgilerin, sezgilerin, çizgilerin 
Senin. 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde iki defa Nobel’e aday
olmuş en etkili ve milli sanatçı-edip olmayı hak eden şair Osman Türkay’dır
(Girne/Ozanköy 1927-2001) Beşparmak Melodileri şiirinde böyle sesleniyor.
Kendisini 40’a yakın ülkeden şairlerin katıldığı ve Bursa’da tertip ettiğimiz Türkçe’nin
Uluslararası Şiir Şöleni’nde tanımıştım. Osman Türkay çalışmalarındaki
mesajında insanları, dünyanın dengesi içini barışa ve uyuma çağırır, dolayısıyla
dizelerini buna endekslemiştir. Şiirlerinde Türk mitolojisini, kainatı, bilimi,
Yunus ve Mevlana’daki hoş görüyü, insana olan sevgi ve saygıyı öne çıkarır. İyi
bir şair olduğu kadar denemeleri, tiyatro eserleri ve eleştiri yazıları da
dikkat çeker.

 

Pandemi dolayısıyla beş aydır kaldığım Ozanköy Meydanındaki
Osman Türkay anıt ve parkı önünden her gün geçerim. Osman Türkay’ı anıtı
üzerine serpiştirilmiş dizelerini okur, rahmet ve minnetle anarım.

 

1974 Barış ve Özgürlük harekâtından sonra Kuzey Kıbrıs’a
onlarca defa gittim. Hala da oradayım. Ramazan, Kurban, Barış ve Özgürlük
Bayramlarını bu defa daha fazla coşkuyla birlikte Girne’de kutladık. Rahmetli Osman
Türkay’la tanıdığımda, KKTC’de Maarif Koleji Müdürü Işılay Arkan ve kardeşi
Atay Bey, Bayrak Radyo Televizyonu Genel Müdürü merhum Özer Berkem (sonra TGRT
Genel Müdürü), iş adamı Erhan Arıklı (Öğretim üyesi Prof. Dr., Yeniden Doğuş
Partisi Genel Başkanı, milletvekili ve bakan), Zorlu Töre (Milletvekili ve KKTC
Meclis Başkan Vekili), Oktay Öksüzoğlu (Basın Yayın, Information Genel Müdürü)
hemen aklıma gelen dostlarımdı. TRT Kıbrıs Bürosu temsilciliğim sırasında
dostlarımla hukukumuz daha da arttı.

 

Hele bu yurtseverlerin okuyan, yazan, memleket ve millet
meselelerinde endişesi olan aydınların olması bana daha cazip geliyordu. Hem
KKTC ile ve hem dostlarımla hiç irtibatımız kopmadı. Bütün Türk Dünyasında
olduğu gibi KKTC’de de hala sürüyor.

 

Din Adamlarının
Divanı Olduğu Ülke

 

Kıbrıs Türkleri okuyan, düşünen, sorgulayan ve okutan bir
toplum.

Bilmiyorum bunda; Kıbrıs ilk feth (1571) edildiğinde kurulan
Mevlevi Tekkesinin etkisi var mıdır? Ne de olsa tasavvuf ve tekke edebiyatı klasik
edebiyatımız içinde kendine özel bir fasıldır. Tuhfe-i Naili adlı eserde
Osmanlı Coğrafyasının 5000 şairi arasında 10 tane de Kıbrıslı sanatçı yer
alıyor (1949 baskısı). Osmanlı Cihan Devleti’ni son dönemdeki en önemli
padişahlarından Sultan 2. Mahmut (1785-1839) zamanında Sultan’üs Şuara ünvanlı
günümüzdekilere pek benzemeyen Kıbrıs’ın duayen ve önemli Şairi Müftü Hasan
Hilmi Efendi’nin (1782-1847) şiirlerine bakıldığında edebiyatın düzeyi kendini
hemen belli ediyor. Kıbrıs’ta üst görevlerde bulunan divan sahibi Şair Handı (?-1860)
ile Hala Hatun Tekkesi Şeylerinden Divan Şairi Mehmet Şem’i Efendi (1808-1881) ve
yine divanı olan aynı dönemde bir başka şair Hasan Nesibi hatırlandığından
Kıbrıs Türklerinin divan edebiyatı geleneğinin izleriyle buluşabiliriz.

 

1890 yılından itibaren Kıbrıs’Ta din ve dil ağırlık bir
edebiyat akımının yaşadığını görürüz. Ziya Paşa (1825-1880) mutasarrıf olarak
Kıbrıs’a atandığında şiirlerini de yanında mı getirdi? Vatan Şairi Namık Kemal
görüşlerinden dolayı Magosa’ya sürgüne gönderildiğinde şiirleri kendinden önce
mi Kıbrıs’a ulaşmıştı? Namık Kemal’in (1840-1888) yakın dostu Kaytazzade Mehmet
Nazım (1857-1924) bu çizginin devamı niteliğindedir. Kıbrıs’ta 20. Asrın
başlarında edebi ve sosyal etkinlikler artar. Ahmet Refik Efendi’nin Eski Şeyler
adlı kitabı bu dönemin ip ucudur. Edipler Türk Dünyasıyla da özellikle alakadar
oluyorlardı.

 

İngilizler Taç
Kolonisi Diyordu

 

Dünya dönmesini sürdürürken, Osmanlı Cihan Devleti’nde
birinci ve ikinci meşrutiyetin ilanı, 31 Mart İsyanı, Trablusgarp ve Balkan Savaşları,
Osmanlı bölgesindeki isyanlar, Girit ve Mora’nın elden çıkışıyla bölgede tek
bir Müslüman kalmamacasına yapılan Türk katliamları, sonra İstiklal Savaşı’mız
ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, sosyal, kültürel, siyasal
değişimler Kıbrıs Türkü’nün yakında takip ettiği, en sonunda Ankara ile
güvenceye kavuştuğu bir zaman dilimi. Lozan anlaşmasıyla Kıbrıs Türkiye’den
tamamen koparıldı, Büyük Britanya’nın taç kolonisi (crowon colony) olarak
İngiltere’ye verildi (1925). Kıbrıs Türkleri için üçüncü bir göç dalgası
başladı böylece. İngilizlerin Adadaki 50. Yıldönümlerinde görkemli kutlamalar
yapıldı ve Ada latin harflerine geçti (1929). Adada Rumlar İngilizlere karşı isyan
başlattı (1931). Kıbırs’ta edebi hareketlenme de böylece filiz verdi. Kıbrıslılara
örnek olsun diye Lise Müdürü, ünlü edebiyat tarih araştırmacısı İsmail Hikmet
Bey (Ord.Prof. Dr.Ertaylar) Efenin Düğününü yazdı, Korsanın Gözdesi sahneye
konuldu. Türkiye’de Romanlar yazılması, 1940’larda garip akımının başlaması,
Kıbrıs Türkleri üzerinde etkili oldu. Heceden serbest vezne geçti sanatçılar. Hikmet
Arff Mapolar (1919-1989) dikkat çekti.

 

2. Dünya savaşından sonra Osman Türkay’ın şiirleri
gazetelerde yayınlanmaya başlanınca isminden söz ettirir. Önceleri hece veznini
kullanan Osman Türkay, daha sonra serbest vezne geçer. Şair Osman Türkay Batık
adlı şiirindeki dizelerinde şunları söylüyor;

Ulur içimde, ulur bir görkemli, birçok
güzel su.
Ulur sürekli uğultularla liman liman, kıyı kıyı:
Girne`de bir at nalı, Magosa surlannda güvercinler u! u! u!
Ulur koşaraktan bir daha, ulur bir daha:
Ufuktan ufuğa şimşek şimşek çakan kahkaha!

Sular zincirini kırmış, sular özgür
Sular mavi mavi, sular püfür püfür
Her an biraz daha hırçın, biraz daha gür:
Ben tutsağım zamana,
Sular beni öncesizden sonrasıza götürür!
Sular gürül gürül, sular özgür.

Aşar başımın üstünden mor dalgalar,
Aşar da gene aşar, gene aşar;
Uzun yeleli deniz atlatınca
Bir bitmeyen koşuda
Ellişer ellişer, altmışar altmışar 

Onur Mührü Alan Şair

 

Kıbrıs Türklerinin önemli ve maruf şairi Osman Türkay
İngiliz okullarında okudu. Sonra İngiltere’de gazetecilik ve felsefe eğitimi
gördü. Daha ortaokul talebesi iken yazdığı şiirler Varlık ve Beşparmak
dergilerinde yayınlandı. Londra’ya yerleşti. Şiirlerinin çoğuna yakını başta
İngilizce olmak üzere bazı dünya dillerine tercüme edildi. Şiirlerinde insanın
kainattaki yerini göstermeye çalışır. Bu bakımdan kendisine uzay şairi de
deniyor. Albert Einstein Özel Şiir Ödülünü aldı. Edebiyat doktorası unvanı
verildi.

 

Şiirleri Yedi Telli, Beethoven’la Aydınlığa Ulaşmak, Evrenin
Düşünde Gezgin, Kıyamet Günü Gözlemcileri, Variation, Seçme Şiirler, Gaipten
Gelen Sesin Haritası adlı kitaplarda toplanmıştır. Dünyanın değişik
ülkelerinden 50 kadar ödül ve unvan almıştır. Bunlardan bazıları şöyle; Evrende
Rastgele Bir Gezinti adlı şiir kitabıyla Amerikan Başarılar Enstitüsü Yılın
Adamı seçildi. Bir Yılın Şöhretler Sarayı Ödülü’ne sahip oldu. ABD Biyografi
Enstitüsü Altın Plak Ödülü yanında Başkanlık Onur Mührü verildi. Avustralya’da
ise Uçan Altın Kumru Ödülüne layık görüldü. İtalya’da 1987-1988 Şiir ödülü
aldı, iki ayrı üniversiteden fahri doktora verildi.

 

Yaşlılığa bağlı olarak organ yetmezliğinden hayata gözlerini
kapayan Osman Türkay dünyada en çok fazla mektup olan bir şairdi. Hayranları
arasında Tayland Prensi Vemulchadra, ünlü Tükoloğ Prof. Dr. Anna Masala,
Hindistan eski Başbakanının eşi Sheila Gürjal isimleri hemen akla gelen
okurları. Şair Osman Türkay Besmele dizelerinde de şöyle anlatır;

 

Ne ün, ne onur, ne şan
Besmele besmele büyüdü kafam
Ne bulut ne ufuk ne yıldız 
Besmele besmele gerindi akşam

Ne sinir, ne pazu, ne kemik, ne kan
Besmele besmele uzadı kollarım bacaklarım

Ağzım, gözlerim, kulaklarım 
Alıcı ve verici cihazlarım

Besmele besmele başıboş 
Yapayalnız

Esirgeyen bağışlayan Tanrı adıyla 
Uzanıp samanyoluna yatıyorum

Sanat, Edebiyat,
Kültür Ve Medeniyet Hareketi Devam Ediyor

 

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı (1927-1993) sivil toplum
kuruluşumuz adına bir defasında Çankaya Köşkünde ziyaret etmiştik. Kültürel,
sosyal, edebi ve ilmi uluslararası sempozyumlar konusunda sohbet ediyorduk.
Demez mi “Arkadaşlar ulusların hükümetleri değişir. Bunu takiben de
başkentlerinin siyaseti yeni bir hüviyete girer. Fakat ülkelerin değişmeyen
politikaları kültürel, sanat ve medeniyet hareketidir. Bunda başarılı olan
kazanır. Ancak bunun için de saygın ve ses getirebilecek aydın sanatçılara,
kültür adamlarına, bu organizasyonu yapabilecek beklentisiz gönüllü kuruluşlara
gerek vardır. Mesela bunu siz yapabilir misiniz?” İyi ki o gün “evet” demişiz
merhum cumhurbaşkanımıza. Gerçekten de 70 yıllık Sovyetler döneminde hükümetler
değişti ancak sanat, kültür, edebiyat, spor, ilim, çevre ve şehircilik
politikaları değişmedi, başta Rusya hala eski üye ülkelerde artarak devam
ediyor. Demokratik ülkelerde de, diğerlerinde de öyle. Uzak doğu ve
Hindistan’da Beydeba, İran’da Sadi, Yunan’da Sokrat, Eflatun vs, Fransa’da
Baudelaire, Moliere, İngiltere’de Shakespeare, İspanya’da Cervantes, İtalya’da
Dante, Rusya’da Puşkin hala ülkelerinin tanıtımına katkıda bulunuyor.

 

KKTC’de de Osman Türkay onlardan biri.

 

Kıbrıslı Şair Osman Türkay Çocuğun Sabah Duasında şöyle
diyor;

 

Tanrım ne olur bir ömür boyu
Gönül yanığı türküler söylesin çobanlarımız
Unutulsun tarla tarla yeşeren sızılarımız
Hora tepsin halay çeksin oğlaklar
Kaval çalsın kuzularımız

Tanrım ne olur ulu aydınlıklarla
Uçur bizi iri çiçeklerin gönlüne mutlu
Dağdan dağa savrulsun kelebek tozlarımız
Anaç tavuklar açsın kapımızı
Çalar saat gibi vaktinde ötsün
Uyku sersemi horozlarımız

Mühihimdir, Diyanet İşleri Başkanlığı’na

0

Muhterem Başkanım, Selamünaleyküm. Önce
selam eder, Cenâb-ı Allah’tan hayırlı günler niyaz ederim. Şahsım tarafından
mühim olarak telakki etiğim bir meseleyi Teşkilatın başkanı olarak Zat-ı
Alinize arz etmek istiyorum. Mevzu şudur,

 Sabah Namazlarını Allahın
izniyle devamlı olarak camide kılmaya gayret eden bir vatandaşım. Bu cümleden
olarak bugüne kadar muhtelif camilerde Sabah Namazı  kılmak 
nasip oldu.. Fakat üzülerek ifade edeyim ki, imam efendilerin birçoğu maalesef
Sabah Namazlarına gelmemektedir. Bu husus sadece bir caminin imamına mahsus bir
mesele değildir. Vazifelerini aksatmadan
yerine getiren imamları tenzih ederim
. Gittiğim yerlerde de ayni durum ile
karşılaşıyorum. Tabii ki bu durum cemaat arasında memnuniyetsizliğe sebep
olduğu gibi her sabah acaba, imam efendi namaza gelecek mi, gelmeyecek mi  tedirginliğine sebep olmaktadır.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, İmamların büyük bir
kısmı,  vazife yaptıkları caminin hemen
bitişiğinde bulunan lojmanlarda ikamet etmektedirler. Hal böyle olmasına
rağmen,  bilhassa Sabah Namazlarında
imamların sık sık vazifelerini ihmal ettikleri görülmektedir. Diğer vakitlerde
de cemaat, namazın ilk sünnetini kılındıktan sonra camiye gelmektedirler. Hatta
öyle ki, Minare de merkezi sistem ezan okunurken lojmanın bahçesinde çapa
yapanı da muhabbet edeni de görülmektedir. Bu gibi durumlar Cami Dernek Başkanı
ve cemaat tarafından müteaddit defa Müftülüğe bildirilmiş olmasına rağmen,
değişen bir şey olmamıştır.

Bu sabah namaz kıldığım
camide meydana gelen bir durumdan bahsetmek istiyorum. Her zaman ki gibi mutat
olduğu üzere, bu sabah imam efendi yine Sabah Namazına gelmedi. Onun yerine
cemaat dan birisi imamlık yaptı. Fakat namazı bariz bir şekilde yanlış
kıldırdı. Bunun üzerine eve geldikten sonra 
ben namazı tekrar kıldım.. Öyle tahmin ediyorum ki cemaatin birçoğu
benim gibi yapmıştır.
.

Acizane kanaatime göre,
bu duruma meydan vermemek bakımından, Merkezi Ezan Okuma sistemi kaldırılıp,
eskiden olduğu gibi yine her imam kendi ezanını okuyup, Namazını kıldırmalıdır.

Buna ilaveten, Başkanlık
olarak alacağınız başka tedbirler ile de imamların Sabah Namazlarına mutlaka
gelmeleri temin edilmelidir.
Zira bu güne kadar bize, Hocalarımız tarafından
sık sık Sabah Namazının Camide cemaat ile kılmanın sevabının çok büyük olduğunu
anlatılmıştır.

 Çok Değerli Başkanım
keyfiyeti

 

Not. Bu yazı namaz
kıldığım caminin Dernek Başkanının bilgisi dâhilinde yazılmıştır.

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (15)

     Allah bizden salih
amel istiyor. Mu’az b. Cebel’in belirttiği gibi,

     İçinde ilim,
niyet, sabır ve ihlasın bulunduğu ameli yapmamızı arzu ediyor.

     Oysa:

   “Onlar öyle (fâsık)
kimselerdir ki (‘İman ettim, müslüman oldum.’ dedikleri halde)

     Allah’a vermiş
oldukları taahhüdü (teslimiyet ve itaat sözünü) bozarlar,

     Hem de Allah’ın
birleştirilmesini emrettiği (akraba ve müslümanlar,

     Din ile ahlâk ve
din ile dünya işleri arasındaki) ilişkileri / bağları keserler

     Ve yeryüzünde
(Allahın emrine aykırı hareket ve uygulamalarla toplumda)

     Bozgunculuk
yaparlar. İşte (dünya ve âhirette) ziyana uğrayanlar onlardır.”

 

     (Bu bağlar
kesildiği zaman, insanlar Allah’a karşılık dünyalık rabler edinirler.

     Din yalnız âhirete
yönelik zannedilmeye başlanır.

     Ahlâk menfi ve
çıkarcı hale dönüşür. Böylece toplum bozulur.) (Feyzü’l-Furkan, s. 4)

 

     Öyleyse, İslâm’ı
sırf Ahirete yönelik sanmamalı.

     Böyle düşünmek,
insanı ahlâken çökertir. İnsanı ahlâk dışı, çıkarcı bir hâle dönüştürür.

     Gaye için her şeyi
mübah gösterir.

     Halbuki dava hak
olduğu gibi, ona ulaştırıcı metot ve usuller de hak ve doğru olmalı.

     Kısaca, dava
İslâmî olduğu gibi, ona götüren yollar da

     İslâm’da,
Kur’an’da ve Sünnet’te aranmalıdır.

     Zaten ârif olan
halkımızın veciz / özlü ifadesiyle:

                                                                      
      

   “Kem âletle kemalât
olmaz.”

 

     Yani usta da olsa,
bozuk âletle güzel bir şey ortaya konamaz. 

     Aslı cinlerden
olan ve şeytanların başı bulunan İblis de,

     Allah’ın varlığını
biliyor ve inkâr etmiyordu. Fakat Allah’ın emri karşısında

     Aklı, bilgisi,
kibri ve gururu Allah’ın hikmetini / maksat ve gayesini anlamaya yetmedi.

     Aksine anlamasına
birer perde oldu! Çünkü akıl sahibi olmakla mesele halledilmiyor.

     Aklı nerede, nasıl
ve ne şekilde kullanmayı bilmek de gerekiyor.

     Üstelik, akıl; akıl olmalı. “Aklım var.”
diye meçhul / kendini yetiştirmediği

     Yani bilmediği
konularda akıl yürütmeye kalkışmamalı. Velhasıl o akıl; akıl olmalı.

     Mücerretlikten
müşahhaslığa / soyutluktan somutluğa yükselebilmiş bir akıl olmalı.

 

   “Hz. Musa Tur
dağında bulunduğu sürede, Samirî’nin onların altınlarını eriterek yaptığı

     Sarı bir buzağı
heykeline ilah olarak tapmaya başlamışlardı.

     Çünkü küfürleri
yüzünden buzağı sevgisi, kalplerine işlemişti.

     Aynı zamanda Allah’a
inandıklarını söylüyorlardı.” (Feyzü’l-Furkan, s. 9)

 

     “Siz Kitab’ı
okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutup da,

     (Diğer) insanlara
iyilik yapmalarını (ve takvayı) mı emrediyorsunuz?

     (Bunun çirkin
olduğunu) hiç düşünmüyor musunuz?”

     (Bakara: 44, 
Prof. Dr. Hasan Tahsin FEYİZLİ meali.)

 

     İnsan yapmadığı
şeyin yapılmasını isterse, inandırıcı olamaz. Sözü etkisiz kalır.

     Nitekim hâl dili,
kaal dilinden / konuşmaktan daha tesirli ve işleyicidir.

     Zira:

   “Âyinesi iştir kişinin
lâfa bakılmaz.

     Şahsın görünür
rütbe-i aklı eserinde.”

 

   “Bîrunî (972 –
1080), ‘Kötülüğü bilmeyen, ondan sakınamaz,

     İyiliği bilmeyen
de ona ulaşamaz.’ demiştir.” (Feyzü’l-Furkan, s. 15)

 

     Yani “yapmak” için
de, “yapmamak” için de bilmek gerekiyor.

     Velhasıl kabul
edip etmemek, inanıp inanmamak için de konuyu bilmek gerekiyor.

     Fakat sadece
bilmek de yetmez! Bilgiyi kullanmayı da bilmek lâzım.

     Nitekim bir
kibritle ocak da yakılır, yangın da çıkarılabilir!

     Çünkü zâtında /
aslında doğru olan bir şey;

     Yerinde
kullanılması bilinmediği takdirde, faydadan çok zarar verir.

     Demek ki, sadece
bakmak değil; basîret ve görmek de lâzım.

     Sadece bilmek
değil, idrak ve anlamak da gerekli.

     Zira herkes bakar,
fakat herkes göremez!

     Herkes bilir,
lâkin herkes anlayamaz.

Hudut Namus Değildir

0

İşte buraya yazıyorum: İktidarı eleştirmek suçtur ve
her geçen gün daha bir ağır suç hâline gelecektir. Tek başına yapılırsa suçtur.
Birkaç kişi bir araya gelip yaparsa terördür. Eski iktidarları eleştirmek suç
değildi. Ama insaf var, onlar nerede, bu nerede! Bu iktidarı eleştirmek suçtur,
hatta günahtır.

 

Ne demek, “Hudut namustur!” Bu sapkınlar mukaddesleri
hep karıştırırlar. Bilindiği gibi namus belden aşağımızla ilgili bir kavramdır.
Aslında sadece kadınlarla ilgilidir. Hudutla namusun ne ilgisi var? Bunlar bir
ara yolsuzluğa da hırsızlık demişti de Karaman Hoca ağızlarının payını
vermişti.

 

Haberler, Birlik Ve
Beraberlik İçinde Verilmeli

“Hudut namustur!” diye pankart asmak, açıktır ki
muhterem iktidarımızı zayıf göstermek, küçük düşürmek için düzenlenmiş bir
komplodur. Tıpkı yangınları felaket diye televizyonda göstermek gibi. Neyse
RTÜK ağızlarının payını verdi. Yangını gösteren kanalların hepsine ceza
yağdırdı. Halbuki önceden uyarmıştı: “Sadece yanan alanların ısrarla ekranlara
taşınması, kaos havası beklentisinde olan çevrelerin istediği yönde bir
yayıncılıktır” Bre gafiller! Bilmez misiniz ki memleketimiz içerde ve dışarda
kaos havası beklentisi içindeki hâinlerle sarılıdır! Bunlara karşı birlik ve
beraberlik içinde iktidar devamlı övülmelidir. Akıllı kanallardan hiç mi örnek
almazsınız. Baba filminde Marlon Brando’nun fısıldadığı gibi, “Akıllı ol;
akıllı!”

 

RTÜK aslında mutedil davranmış. Yanan alan gösterin
ama söneni de gösterin diyor. Hâlbuki hiç yanan alan göstermemeliydiler. Yazın
ortasında insanlara yangın göstermek tahrik değildir de nedir? İnsan serin bir
şeyler gösterir; mesela penguen gösterir.

 

 

 Bunlar yakında,
“Afganlar, sınırdan askerlik düzeni içinde marş marş geçiyor!” diye yalan haber
yapıp sonra da yalan haberin görüntüsünü yayınlarlar. Şu hassas günlerde,
televizyon haberleri iktidarımızın bilge merkezinde düzenlenmeli ve
görüntülerle birlikte televizyon kanallarına servis edilmelidir. Böylelikle
birlik ve beraberlik sağlanır, iktidarımızı iktidarsız göstermek suçu
engellenir. Üstelik beş altı kanalın birden muhabir, çekim ekibi, kamera ve
benzeri masraflara girmesine gerek kalmaz, tasarruf sağlanır. Yazılı basın için
de aynı şey geçerlidir.

 

RTÜK’e de hudut namustur saçmalığını kovuşturanlara da
müteşekkiriz.

 

Yanmayan, Patlamayan
Yerleri Göstersenize!

Bakın, bir hatıramı nakledeyim. Suudi Arabistan’da
iken yaşadığımız Dhahran’ın birkaç kilometre doğusundaki Khobar’da büyük bir
patlama oldu. Sarsıntıyı biz bile hissettik. Hemen radyo başına koştuk.  O yıllar televizyonun hâkimiyeti tam
kurulmamıştı; internet de henüz sivilleşmemişti. Hangi radyo başına dersiniz?
Tabiî ki BBC ve Amerikanın Sesi radyolarına. Suudi3 Arabistan bir nevi
başkanlık sistemiyle yönetilen ciddî bir ülkeydi; gerçi krallık denir ama
olsun. Koskoca ülkede birçok patlamayan yer varken patlamanın haberini
vermezdi.

 

RTÜK, daha önce de, gayet başarılı şekilde, muhalif
laflar yayımlayarak suç işleyen kanalları tedip etmişti. RTÜK Hukuk
Müşavirliği’nin 20.07.2020 tarihinde bu konuda mahkemeye gönderdiği görüşe
bakınız:

 

 

 “Medyanın
iktidarın yıkılmasına sebep olabilecek, ekonomik kararlara hükmedebilecek, daha
açık ifade ile, istediğini başa getirebilecek istediğini alaşağı edebilecek
derecede önem arz ettiği bir durumda, her program konuğunun medya kanalı ile
istediğini söyleme özgürlüğünden bahsetmek asla mümkün olmayacaktır.”
https://bit.ly/2MnexYs

 

Yalancılık Kanunu Bir
An Önce Çıkmalı

Haklı değil mi? Önüne gelen iktidarı eleştirirse,
sonra da iktidar yıkılırsa- maazallah… Adı üstünde, “muhalefet”, iktidarı
alaşağı etme niyeti demektir. Muhalefete televizyonlarda yer verilemez.
İnternet’te ve yazılı basında da yer verilemez de o – şimdilik- RTÜK’ün görevi
değil. Muhalefete hiçbir yerde yer verilemez aslında.

 

Şimdi de yalancıları mahkûm eden kanun hazırlanıyor.
Büyüklerimizin buyurduğu gibi, “Muhalefetin her söylediği yalandır.” İşte şimdi
layıklarını bulacaklar. Geç bile kalındı. İki notum var:

 

Kötü niyetliler bu kanunu iktidar mensuplarına da
uygulamaya kalkarlar. Sayın Binali Yıldırım uyarmıştı, dünyada bütün
iktidarların seçimden önce söyledikleriyle sonra söyledikleri birbirini tutmaz
diye. Şimdi, bozguncunun biri, mesela 2011 seçimlerine giderken iktidarımız
Altay Tankı yollarda demişti, yalan söylemişti diye çıkarsa ne olacak? Dünya
ekonomilerinde ilk ona girmek… Ve benzerler. İktidarın ve partisinin yalan
kanunundan masun tutulması teklife mutlaka eklenmelidir.

Yalan kanununu uygulama görevi, bu konuda başarıdan
başarıya koşan RTÜK’e verilmelidir. Kurul’un adında yapılacak küçük bir
değişiklik, yetkisinin bu alana genişletilmesini sağlayabilir. Mesela, Kutsal
İktidarı Koruma Üst Kurulu- KİKÜK olabilir.

Burası Dingo’nun ahırı değil!(https://millidusunce.com/hudut-namus-degildir/)

Ya evrensel değerler ya da hiç –III

0

Dijital iletişimle sarmalanan bir dünya gerçeği ile
yüz yüzeyiz. E-ticaretin girmediği bir kulübe bile kalmayan böyle bir dünyada
ideolojik eğilimlerin dayanabilmesi mümkün mü?. Elbette değil. Fiziksel anlamda
sınır-gümrük tanımayan bu dev sarmala karşı, millî hisleri galeyana getirip
zulmü lanetlemek ancak vicdani bir rahatlama olabilir.  “Kahrolsun” söylemiyle hiçbir kavim
kahrolmamıştır. İlahi irade kimsenin arzusuna göre orayı-burayı mahvetmesi
gereken bir kutsal kavram değil. Kaldı ki, kâinatta işleyen kanunlar herkes
için aynıdır. Kimine az, kimine çok işlemez. İsterseniz sahra yeşil bir hayata kavuşur.
Ya da miskince o sıcak çölde oturur “humaniter
yardım”
beklersiniz. Ya toprağınıza sahip olup onun bir “vatan” olduğuna inanırsız. Ya da bütün
kutsal değerleri mahveden “vatansız”lara satar, vatanı “sızlatan’ olursunuz. Ya
teknolojinizi geliştirir silisyum-germenyumdan mikroişlemciler üretirsiniz. Ya
da her bir kırk ton narenciye karşılığında o bir avuç elektronik ürünlerden
alırsınız. 

Bizim de dâhil olduğumuz İslam dünyası bir milyar
altıyüz milyon bir nüfusa sahip. Yani dünya nüfusunun beşte biri. Buna karşılık
uygarlığa-teknolojiye (nüfusa oranla) katkısı nedir? Yüzde 3 bile değil. Hep
söylenir, “elli sekiz İslam ülkesinin bütçesi bir Almanya bütçesi etmiyor” diye.
Sorun nerde? Sorun; eğitimde, kurulamayan iş ve meslek ahlakında, adalet ve
hukuk sisteminin işleyişinde, milli hedeflerin kısır döngülerle köreltilmesinde,
bilimin göz ardı edilmesinde, sanat es geçilmesinde. 

Türkçemizde bir deyim
var; “işin sonuna bak” derler. İşin sonunda ideolojik akımlarla sürüklenen
toplumun mutlu olduğu görülmemiştir. Çünkü içine katılan değerler eser miktarda serpiştirilmiş. Bu da, sonuçta kitlesel tatminsizliğe
dönüşmektedir.  Yolun sonunda hiç makul olamadık. Sevmeyi öğrenemedik. Yol boyunca, “ya biz, ya ötekiler!” dedik. Mutlu
olamadık.

İnsanlığın da kabul ettiği değişmeyen ortak evrensel
değerler vardır. Bu değerler temel hak ve özgürlükler esas alınarak
düzenlenmiştir. 
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık
1948 tarihinde yayınlanan “İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi
”nde bu haklan anlatırken ilk maddesinde;
“Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana
sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar” der.
Diğer maddeleri de seyahat- serbest dolaşım hakkı, yurttaşlık hakkı, sığınma
hakkı, aile kurma hakkı, güvenliğin sağlanma hakkı,.. gibi evrensel niteliği
olan insanî haklardır. Bütün dünyayı daha iyi, daha özgür, daha saygılı ve
başkalarıyla paylaşmak için daha mutlu ve güvenli bir yer haline getirmek amacıyla
evrensel değerler tüm sosyal gruplar için vazgeçilmez olmalıdır. Bu anlamda;
birlikte yaşam için, paylaşmak için, daha güzel bir dünya kurmak için genel
kabul gören ortak evrensel değerler; özgürlük, insana ve canlı hayata saygı duymak, dürüstlük,
adalet, dostluk, iyilik
gibi değerlerdir. 

Anayasamızda genel ahlak kuralları, “toplumun
büyük çoğunluğunca kabul edilen değer yargıları” olarak ifade edilmiştir. Ancak
bu genel ahlak anlayışı tanımlaması
her zaman tartışmalı bir kavram olmaktan kurtulamamıştır. Bir Bayburt’un, Adıyaman-Kâhta’nın
genel ahlak kriteri ile Kuşadası’nın, Bodrum’un aynı olması beklenemez. Bu
anlamda ahlaki değerler, bölge insanının kabul ettiği ölçüde belirlenmektedir.
Bu değerlerin oluşmasında; dindarlık ve gelenekler etkilidir. Bununla birlikte,
ve meslek etiği bölgesel değişim göstermez, daha
çok evrenseldir. Ahlaki davranış, ancak bir eylem sonucunda belirlenir.  Ahlaklı duruş -bir beden duruşu olsa da- iş
yapmayınca bu kavram anlaşılamaz. Genel ahlak kurallarının uygulanmasında yazılı kurallar tek başına etkili değildir. Sosyal alanda kınanmış olan
aykırılıklar bile, ayrı bir âlemde hesabı görülmek üzere “günah” kavramına
havale edilir. Sosyal alanda benimsenen
davranışlar zaten ortak ahlak
değerlerini oluşturur. Mesela, İngiltere’nin yazılı anayasası yoktur. Ancak
trafik ikazlarına uyulur, yere çöp atılmaz, kaldırıma park yapılmaz. Kaldırım
yüksekliği 4 cm bile olsa bu genel kural değişmez.  Kişi ile onun vicdanına-insafına bırakılmaz.
Kuralları çiğnerse ne olur?. İşte o zaman sistem denetleyici olarak gereğini
yapar. Seküler batı denetlemeyi kişilerin iç dünyasına bırakmıyor, sistemle
yapıyor. Kişilerin içindeki ahlak ölçüsüne havale etmiyor. Bu nedenle “gecenin
bir yarısında kim görecek” anlayışının yeri yoktur.  Herkes bilir ki kamu alanlarında her bireye
eşit mesafede “bir sistem var”. Caydırıcıdır. “Kaçak elektrik” diye bir
kavram bilinmez. Burada sistem sosyal ahlakı denetlemektedir. Şunu da kabul
etmek gerekir ki, enerji kesildiği anlarda, ABD’deki AVM’lerin yağma edildiği
de bir gerçektir. Yani sistemin sosyal ahlakı yalnız bıraktığı durumlarda.

Sonuçta evrensel değerler yaşanabilir bir dünya için vaz geçilemez olmalıdır. Beşeri ölçülerde mutlak doğru yoktur, göreceli
doğru vardır. Ancak sevgide sınır yoktur. Bir fidanı seversiniz size dallarını
uzatır. Merhamet bu dünyanın güvencesidir. Muhtaçların çarpan yüreklerini
duymak bir vicdandır. Vicdan daima doğruyu gösterir. Dünyanın asıl sevgiye
ihtiyacı var, hem de çok.

Selam ve sağlıkla.  

Yavuz Bülent Bâkiler’le Yeni Başlayanlar İçin Türkçe Dersleri

Oğuz
Çetinoğlu:
Bunların kafasında ve gönlünde ne bilim, ne teknolojiden
eser yok
. cümlesinde çarpıklık görüyor musunuz? Nasıl olmalıydı,
neden?

Yavuz Bülent
Bâkiler:
Çarpıklık ne demek? Bu,
cinlerin çarptığı bir cümle! Türkçede böyle bir cümle olmaz! Veya bir Türk
böyle cümlelerle konuşamaz ve yazamaz! Çünkü:

Türkçede bir cümle “ne” bağlacı ile başlarsa, cümle,
olumlu bir kelime ile biter. Birkaç örnek vermeme müsaade ediniz. Biz, Türkçe
konuşurken: “Ne annem, ne de babam
gelmediler
!” demeyiz. “Annem, babam
gelmediler
” deriz. Ama cümlenin başına “ne” bağlacı koyacaksak o zaman: “Ne annem, ne de babam geldi…” diye
konuşur ve yazarız. Aynı şekilde, “Ne
sabah, ne akşam acıkmıyorum
” veya “Ne
Türk liram, ne de Amerikan dolarım yok
!” denilmez. “Ne sabah, ne akşam acıkıyorum” veya “Ne Türk liram, ne de Amerikan dolarım var!” denilir. İlh…

Çetinoğlu: İstanbul
Beşiktaş’ta işyeri yandı
’ şeklindeki cümle, düzgün bir cümle mi?

Bâkiler: “Başımdaki gözlerim artık görmüyor” cümlesinde,
“Başımdaki” kelimesi fazladır. Çünkü gözlerimiz, vücudumuzun herhangibir
uzvunda değil, sâdece başımızda bulunur. O bakımdan, “Gözlerim artık görmüyor” dememiz kâfidir. Gözlerimiz, ayak
uçlarımızda veya omuz başlarımızda da olsaydı, o zaman, baştaki cümle doğru
olabilirdi.

Beşiktaş ilçesi de sâdece İstanbul’da olduğu için,
burada İstanbul kelimesi fazladan konulmuştur. Cümlenin doğrusu: “Beşiktaş’ta bir işyeri yandı” şeklinde
olmalıdır. Ayrıca, okuyucuyu meraktan kurtarmak için, işyerine de bir açıklık
getirilmesi doğru olur. Mesela: “Beşiktaş’ta
bir kundura atölyesi yandı
” veya “Beşiktaş’ta
bir kitabevi yandı
” gibi.

Çetinoğlu: Devrik cümle
kullanmadan edebiyat yapılamaz mı?

Bâkiler: Devrik cümle bizim konuşma dilimizde vardır ama yazı
dilimizde yoktur. Mesela biz, konuşurken: “Bekledim
ben bugün vapur iskelesinde seni
” veya “Başladı
yağmurlu günler İstanbul’da yavaş yavaş artık
” diyebiliriz. Ama yazarken “Seni, bugün vapur iskelesinde bekledim
veya “İstanbul’da, yağmurlu günler, artık
yavaş yavaş başladı
” deriz.

Ben şahsen, devrik cümlelerle yazılmış bir metin
okurken, kendimi, nadasa bırakılmış bir tarlada yürüyormuşum gibi yorgun
hissediyorum. Cümleleri dönüp dönüp tekrar okuyorum. O bakımdan ben, devrik
cümlelerle uzayan metinleri sevmiyorum. Bir yazıya tabiîlik vermek için, zaman
zaman devrik cümleler olabilir. Ama baştan sona kadar, paldır-küldür devrik
cümlelerle karşımıza çıkan kimseleri, doğrusu sevmiyorum.

Çetinoğlu: Günümüzde
bilhassa bâzı gazete yazarlarının modalaştırdığı bir tâbir var: ‘
Linç edilmek’…
Eskiden beri mâlûmumuz olan bu tâbir şimdilerde yeni bir kullanış şekli
kazandı: ‘Beni Linç ettiler’, ‘Linç
edildim
’, ‘Filânca san’atkâr Münbiç
Harekâtını desteklediği için linç edildi
’ gibi… Acabâ böyle bir kullanış
isâbetli midir?

Bâkiler: Bu kullanış, ilk bakışta tuhaf geliyor. Çünkü “linç”,
bir kimsenin, anonim sayılacak kadar geniş bir topluluk tarafından, ciddî bir
tahkîkat yapılmadan, usûlüne uygun bir sorgu-suâle muhâtap kılınmadan,
aleyhinde sağlam delîller toplanmadan ve kendisine mâsûmiyetini müdâfaa hakkı
tanınmadan suçlu îlân edilip (yumruk, taş, sopa, bıçak, ateşli silâh gibi)
muhtelif vâsıtalarla öldürülmesidir. Kelime, Amerikalı (Virjinyalı) Hâkim
Charles Lynch’in (1736-1796) ismine izâfeten, evvelâ (1837’de) “Lynch Law” (Linç Kanûnu veya Hukuku)
şeklinde kullanılmıştır. Bu hâkim, Amerikan İhtilâli esnâsında, başında
bulunduğu mahkemede, İngiliz tarafdârı olanları, üstünkörü bir muhâkemeyle
suçlu îlân edip cezâlandırıyordu.

Kelimenin bu aslî mânâsına göre bir kimsenin “beni linç ettiler” demesi tabiî ki
imkânsızdır. Zîrâ linç edilmiş birisi, Gayb Âleminden yeryüzü insanlarına hitâb
ederek “beni linç ettiler” diyemez!

Şu var ki zaman içinde, bilhassa “sosyal medya”
sâyesinde, kelime, mecâzî bir mânâyla kullanılmaya başlamıştır. Bu mânâda, daha
açık bir ifâdeyle, “medyatik linç
denmektedir. Bu tâbirle kasdedilen, bir sosyal medya kampanyasıyla herhangi bir
şahsın îtibârını yok etmek, onu tamâmen gözden düşürmektir. Bu çerçevede, “linç edildim” demek, aleyhimdeki bir
sosyal medya kampanyasıyle beni bitirdiler, îtibârımı sıfıra indirdiler
demektir ve böyle bir kullanış, herhalde yanlış olmaz…

Çetinoğlu: Şarkı sözü yazarı
ne menem bir iştir? Şarkılarında kullandıkları sözlerin sanat değeri
taşımadığını bildikleri için mi, ‘güfte’ diyemiyorlar?

Bâkiler: Güfte, Farsça asıllı bir kelimedir. Bir mûsıkî
eserinin söz kısmıdır. Yâni bir şiirin tamamı veya bir kısmı bestelenince, biz
ona “güfte”diyoruz.

Dünün bestekârları, beğendikleri şiirin bir bölümünü
ele alarak onu besteliyorlardı. Yâni dünün güfteleri beğenilen, bilinen şiirler
arasından seçiliyorlardı.

Şimdi durum çok farklı, bestekârlarımız, ya eşin
dostun tavsiyelerine uyarak beste yapıyorlar veya kendi yazdıklarını
besteliyorlar. Bu bakımdan ortaya “şarkı
sözü yazarları
” dökülmeye başladı. Bu şarkı sözü yazan kimseler, şiiri
ciddî ölçüler içinde ele alan, iyi şiir yazan, şiirden anlayan kişiler değillerdir.
İşte bunlara “şarkı sözü yazarı
deniliyor.

Ben o kişilerin bestelenmiş şarkı sözlerini zaman
zaman okuyor ve dinliyorum. Gerçekten şiir adına utanıyorum.

Bir sokak külhanbeyinden “beyefendi”veya bütün edep
duygusunu kaybetmiş bir fahişeden “hanımefendi”diye bahsetmek, nasıl bir
köksüzlüğün, bir seviyesizliğin belirtisi ise, bazı türkülerimizin ve
şarkılarımızın “sözleri” de, aynı seviyesizliğin bir tezâhürüdürler. (Bunlara
“güfte” demeye insanın dili varmıyor…) Meselâ “söz yazarlığı”na kalkışan
İbrahim Tatlıses’in bir türküsü…Tatlıses’in sesine hiçbir diyeceğim yok!
Mükemmel, muhteşem bir ses! Ama bestelediği bir türkünün sözleri, kötünün de
ötesinde kötü, bir zavallılık, utandıracak derecede bir zavallılık örneği:

Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Tam ümidi kesmişken
Onu gördüm karşımda

Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri
Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri”

Son yıllarda, bazı türkülerimizin ve
şarkılarımızın sözleri, Türkçemizdeki büyük çöküntüyü ortaya koyması bakımından
çok üzüntü verici bir durumdur.

“Miyav! Miyav!” der gibi “Mavi!
Mavi!” diye sayıklayan bir türkü sözü yazarına, on üzerinden değil, ancak bin
üzerinden bir veriyorum!

Çetinoğlu: Mutluluğu nerede
ararsınız
’ sorusuna, ‘Mutluluk aramakla bulunabilecek bir meta değildir
şeklindeki cevabı tahlil eder misiniz?

Bâkiler: Gerçekten de öyle. Mutluluk, daha doğrusu saâdet,
aramakla bulunacak, hele hele satın alınacak bir metâ değildir; elle tutulur,
gözle görülür bir nesne değildir. O, bir güzel duygudur. Bir hâdiseden sonra,
kendiliğinden çıkar gider veya kendiliğinden gelir. Bir tek vak’a, bir tek
cümle, bir tek haber, hatta bir tek kelime… insanı çok sevindirdiği, huzura
kavuşturduğu gibi çok üzebilir, çok ağlatabilir, çok elsiz-ayaksız bırakabilir.
Doğrusu biz, saâdetin ne zaman geleceğini, ne zaman başını alıp gideceğini pek
bilemeyiz.

Çetinoğlu:
‘…’
Tırnak
içerisindeki cümle bittikten sonra (.) (nokta) koymak ve sonraki kelimeyi büyük
harfle başlatmak gerekir mi? Örnek cümle: Bana dedi ki: ‘Sen bu işi bilmiyorsun.’ Kendisine cevap verdim: ‘Doğrusunu sen söyler misin?’ Söyleyince
hatâmı anladım.

Bâkiler:Evvelâ şu hususu belirteyim: Türkçemizde, cümle
sonlarına mutlaka bir nokta konur ve noktadan sonra yeni cümleye mutlaka büyük
harfle başlanır. Alfabe ağalığına son vermek, bu yüzden, cümle başlarını büyük
harfle yazmayarak “harfler arasındaki eşitliği korumak”isteyen “muhteşem”
yaratılışlı kimseler biliyorum! Ben, o insanların arasında değilim! Ben, her
cümlenin sonuna bir nokta koyan ve her noktadan sonra, yeni cümleye büyük
harfle başlayan, “alfabe ağaları”ndan biriyim!

Asıl soruya gelince, esâs cümle içinde tırnakla
nakledilen bir başka cümle yer alıyor ve esâs cümle tırnaktan sonra da devâm
ediyorsa, tırnak içindeki cümlenin sonuna nokta (veya nidâ, istifhâm
işâretleri) konur ve tırnaktan sonra küçük harfle devâm edilir. Meselâ
sorunuzdaki cümleyi biraz değiştirerek bu kaideyi ona tatbîk edersek, onu şu
sûretle yazarız:

“Bana:
‘- Sen bu işi bilmiyorsun!’ deyince, kendisine: ‘Pekâlâ! Doğrusunu sen söyler
misin?’ şeklinde mukabele ettim.”

Çetinoğlu: Aşağıdaki
yazılışlardan hangisi doğru? Neden?

Sultanahmet Camisi / Sultanahmet
Camii,

 

-Tevazusu / tevazuu

 

-Mısrası / mısraı, 

 

-Eski Eskişehir Valisi  / Eskişehir ilimizin eski valisi

 

-Eski Bayındırlık Bakanı Sayın X  / Bayındırlık eski bakanı Sayın X 

 

-Necip Fâzıl Kısakürek’in ‘Sakarya’
şiirinde… /  Necip Fâzıl Kısakürek’in
‘Sakarya’ başlıklı

şiirinde…

 

-Mehmet Âkif Ersoy’un
Safahat’ında…  / Mehmet Âkif Ersoy’un
Safahat isimli eserinde…

 

-Gülfem Sokak / Gülfem Sokağı…

 

Bâkiler: Sultanahmet Camisi değil, Sultanahmet Camii.

Tevazusu değil, tevazuu.

Mısrası değil, mısraı.

Eski Eskişehir Valisi değil, Eskişehir ilimizin eski
valisi.

Eski Bayındırlık Bakanı değil, Bayındırlık eski bakanı
demek lâzım.

Gülfem Sokak ifadesi yanlıştır. Gülfem Sokağı diye
yazmalıyız.

Bu misâllerdeki gibi, Resmî Dilde tereddî ve
alafrangalık almış başını gidiyor!

Nihal Atsız, galiba 1950 yılında çıkardığı ORKUN
dergisinde ikaz etmişti: “Kapı numaralarından önce No. dememeliyiz, Nu
demeliyiz” diye dikkat çekmişti veya okuyucularını uyarmıştı. Ben de 1950
yılından beri bir defa olsun “No” demedim. Hep “Nu” diye yazdım. Konuşurken
“Numara” diyoruz. Yazarken, bir Fransız gibi, neden “No” diyelim?

Yalnız Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya başlıklı
şiiriyle Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat isimli eseri çok meşhurdur. Bu
bakımdan biz, konuşmalarımızda ve yazılarımızda; Necip Fazıl Kısakürek’in
Sakarya şiirinde veya Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat’ında da diyoruz.
Bence bu beyanlar da yanlış değildir. Yani biz, Mehmet Âkif’in Safahat’ı
dediğimiz zaman, kimse, Mehmet Âkif’in hayatındaki safhalardan bahsettiğimizi
düşünmüyor. Herkesin aklına, sadece O’nun Safahat isimli eseri geliyor.

Necip Nazıl Kısakürek’in Sakarya şiiri dediğimiz zaman
da herkes anlıyor ki, biz O’nun Sakarya başlıklı şiiri hakkında konuşacağız.

 

Çetinoğlu: Bağdat Cadde’ denilmezken; nasıl oluyor da, ‘Bağdat Sokağı
yerine  ‘Bağdat Sokak
denilebiliyor? (Bu tür çarpıklıkları, belediyelerin koyduğu sokak ismi
tabelalarında da görmek mümkün)

 

Bâkiler:“Bağdat Sokağı” yerine “Bağdat Sokak” demek, yanlış
olmasına rağmen, belki de insanların kolayına gidiyor.  Bağdat Caddesi söyleyişinde ise böyle bir
kolaylık yok gibi… “Sokağı” yerine sokak demek, oradaki üç heceyi iki heceye
indirmek kolay. Ama o kolaylık üç heceli “caddesi” kelimesinde yok. Yâni
“sokağı” yerine “sokak” denmesi, Türkçenin mantığına göre yapılmış bir tercih
değil.

Şu var ki bazı belediyelerimiz, yakın bir gelecekte,
levhalarını “BAĞDATSAL CADDE” diye değiştirebilirler!

 

Çetinoğlu: Neden ‘Ev atıkları’ değil de ‘Evsel atıklar’? Bu iş sonunda
Sanayisel atıksallıklarsaçmasallıklarına kadar uzanabilir mi?

 

Bâkiler: Elbette uzanabilir. Benim bu değişiklikten hiçbir
şüphem yok. Neden yok? Söyleyeyim: Ben 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ne
kaydoldum. 1955 yılında, Fakültemizin hemen yanı başında bir “SİYASAL BİLGİLER
FAKÜLTESİ” vardı.

1955 yılında “-sAl
eki, sadece siyâset veya siyâsî kelimesinin kuyruğunda bulunuyordu. Belki başka
kelimelerde de vardı da ben bilmiyordum. Sonra, birdenbire çoğaldı. Birtakım
kimseler, Arapça-Farsça kelimeleri Türkçeleştirmek için, derhâl onların
arkasına Latinceden aldıkları bir                     “-sel” veya “-sal” ekini
yapıştırdılar. Ve böylece o kelimeleri Öztürkçe yaptıklarını sandılar. Mesela:
Tarih, şiir, asker, siyaset… kelimeleri Arapça mıdır? Yapıştırırsınız onların
arkasına Latinceden veya Fransızcadan aldığınız bir “-sAl”, “-Al”ekini;onları “tarihsel, şiirsel, askersel, siyasal…” yapar,
hemen Öztürkçe kelimeler elde edersiniz!

Ferman, günah, hasta, künde… kelimeleri Farsça mıdır?
Ne gam: “Fermansal, günahsal, hastasal,
kündesel…”
der, bir çırpıda onları da “Öztürkçe”leştirirsiniz!

1955 yılında, bir-iki “selli-sallı” kelime vardı. Elli
yıl sonra karşımıza yüzlerce “selli-sallı” kelime dikildi.

Dilin millet hayatındaki ehemmiyetini bilmeyenler,
Fransızcadan devşirme bu “-sAl”, “-Al”,                         “-Ul”, “-Il”, “-l” eklerini kullana kullana, elli yıl,
yüz yıl sonra, Türkçeyi iyice tanınmaz hâle getireceklerdir! Bir ilim
adamımızın söylediği gibi: “Türkçe sal’a
bindirilmiş, sel’e verilmiştir
!”

Ben şahsen, bu “-sel
/ -sal
” eklerinden nefret ediyorum. Birçok kimsenin, ya cehâlet yüzünden
veya Batı karşısında tam bir aşağılık duygusu içinde bulunduğu için selli-sallı
kelimelerle konuştuklarını görüyorum.

Bozulma, önce devlet kuruluşlarında başlıyor, sonra
vatandaşlara geçiyor. İstanbul’da şuraya-buraya gidip gelmek için, zaman zaman
vapurlara biniyorum. Hareketten biraz sonra, teybe alınmış bir sesle yolcuların
dikkati çekiliyor. Çeşitli uyarılardan sonra: “Çevresel temizliğe dikkat ediniz!” deniliyor. Ne demektir “çevresel temizlik”? Bunun doğrusu ve
Türkçesi, “çevre temizliği”dir. Ama
bakın devlet ulaştırma vasıtalarında bile Türkçe katlediliyor. Hastahanelerde
görüyorum. Bazı kovaların veya plastik bidonların üzerinde: “Evsel atık” yazılı. Düşünüyorum:
Hastahane ev değildir. O zaman hastanelerimiz için ayrılan bidonların üzerine
de: “Hastahanesel atık” diye yazmak
gerekecek! Çok büyük bir bilgisizlik ve aptallık örneği! Hâlbuki bu gibi
barbarca uydurmalar yerine “ev atıkları
demek kâfi ve çok daha güzeldir! Benzeri şekilde “fabrika atıkları”, “zehirli
atıklar
”, “kimyevî atıklar”, “tıbbî atıklar” demek lâzımdır.

Nedir bütün bu alafrangalıklar?

Spor sunucularımızdan Halit Kıvanç, bir gün bir TV
programında demişti ki, “Dünyanın
gezmediğim ülkesi kalmadı. Gördüm ki, en güzel vedâ kelimesi