7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 379

Konudan Konuya (21)

0

     Hz. Mevlânâ’yı
bilmeyen tanımayan ve sevmeyen yoktur. Fakat en ünlü eseri Mesnevî’yi okudunuz
mu diye soracak olursanız; kem küm ettiğini görür, doğru ve müspet bir cevap
alamazsınız. Oysa o Mesnevî ki, Amerika’da bile tercümesi en çok satılan
eserler arasındadır.

     Çünkü Mesnevî:
“Gönüllere şifa, hüzünlere cilâdır..Ruhların huzuru, ruhlara şifa”dır. “Hastayı
alır doktoruna götürür. Âşığı alır sevdiğine ulaştırır…Mihnet ve ıstırap
çekenlerin dertlerini ve kederlerini azaltır, güç işlerini kolaylaştırır.”

x

     Hz. Ali diyor ki:

   “İlâcın sende, ama
bilmiyorsun sen.

     Derdin kendinden,
ama görmüyorsun sen.

     Harfleriyle
gizlinin apaçık olduğu

     Kitab-ı mübînsin
sen.

     (Hakkı ve Kâinatı;
madde ve mânanla, hakkıyla açıklayan bir kitapsın sen.)

 

     Küçük bir cisim
sanıyorsun kendini.

     Oysa sende dürülü
en büyük âlem.

     Kendinden
başkasına  ihtiyacın yok senin.

     Bir düşünsen nefs
(öz varlığın) üstünde, ama düşünmezsin sen.”

 

     İnsanı öyle güzel
tarif ve tasvir ediyor ki, hakkında bir kitap yazılabilir. Fakat gel gör ki:

   “O mâhiler
(balıklar) ki derya (deniz) içredir, fakat deryayı bilmezler!”

     Balığa sudan
bahsetseniz, inkâr eder. “Hani nerede?” der! Balık suyu nasıl görsün ki, çünkü
sudan başka bir şey yok. Tıpkı zuhurunun şiddetinden / varlığı her yanı ve her
şeyi kapladığından görünmeyen Yüce Allah gibi. Evet Allah’ın görünmeyişi
zuhurunun / her yerde ve her şeyde mânen oluşu yüzündendir. Balık suyu nasıl
görsün ki, çünkü sudan başka bir şey yok nazarında.

     İşte burada ilim
gözü, gönül gözü devreye girmeli ki, zahir gözüyle göremediklerini; bâtın / iç
gözü / mânâ gözüyle görebilsin.

     Ne yazık ki, insanların
çoğu; her şeyi baş gözüyle görebileceklerini sanıyor; kalp, gönül, bâtın ve
ilim gözünü hiç hesaba katmıyor!

     Su kovasına
sokulduğunda, baş gözüyle kırık görünen çubuğun; aslında kırık olmadığını ilmen
bilen insan; aynı akıl yürütmeyi; ne yazık ki mânevî âlemler için yapmayı akıl
etmez, üstelik  kendini akıllı sanır!

     Allah; âlemde
tecellî edip, kendini maddeten göstermediği gibi, kaldı ki Allah maddeden
müstağnidir, maddeyle alâkası yoktur. Yani madde değildir. İnsanın ruhu da
vücut ve bedeninde tecellî ettiği halde, insana görünmediği, insanın onu
göremediği gibi. Yine insanın kaldırdığı kolunu görüp de, onu asıl kaldıran
ruhunu göremediği gibi.

x

     Hadise ve olaylara
çıplak gözle, yani hikmetsiz olarak baktığımızda; nice çirkinlikler,
uygunsuzluklar, birçok haksızlıklar ve zulümler görürüz. Oysa işin mahiyetine /
iç yüzüne muttali olduğumuz / nüfuz ettiğimiz, olayın özünün farkına vardığımız
zaman; zahiren gördüklerimizin bir kabuktan ibaret olduğunu anlar ve olaya
bakış ve yorumumuz bambaşka bir hâl alır.

     Nitekim cevizin
kabuğundan ibaret olmadığını, içindekini yiyince anlarız. Bunun gibi çok şeyler
var ki, içleri dıştan göründükleri gibi değildir.

     Bu hususta da Hz.
Mevlânâ taşı gediğine koyarak, bizlerin gerçekleri görmemizi veciz bir şekilde
sağlamıştır:

   “Sopayla kilime
vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır; Allah da sana
sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır.”

Müslümcünün Çilesi

Galip Erdem’in “Ülkücünün
Çilesi
” bakışı ve kitabı ‘ülkü’yü
idealizm ve adanmışlık mânâsında anlayanlar arasında meşhurdu.
Rahmetli derdi ki; “İç Türklere rağmen milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı,
Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür.”

            Bir soğan cücüğünde hasbelkader
konumlanmayı ‘ülkücülük’ zannedenlere 15 yıldır ‘gönüllü kerizlik’in neye tekabül ettiğini yaza-çize anlatmaya
çalışıyoruz. Şimdengerü  Müslümcü de diyebiliriz.

Gayrı sözü ‘Galip
Abi
’ye bırakalım:

“Gün olur,
ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı şairin
söylediği gibi:
«Akl-ı şuur»ları vardır; güzel severler, «bade» içerler ve nihayet göçüp giderler.
            Ülkücülerin
hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimî bir
mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman
çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile..

Belli bir
ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden
kudret sahipleri de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belâya girer;
gene de sinmezler. Bu halleri
«kalabalık»a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de
yılmamak.
            Ülkücü,
dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma,
bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki halkın hayretine
sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz.

Kendi zevkleri
dışında zevk tanımayanların gözünde
«zevksiz» bir adamdır. Küçümserler onu; hayatı
anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle
davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki inandığına dokunulmasın!
            Kalabalığın
nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış
öylece uyumakta, başkalarını da uyumağa teşvik etmekte..
            Bir
gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, o’na karşı hiç kimse
«aferin» demez. Üstelik «böyle
olacağı zaten belli idi
» buyrulur.
            Ülkücünün
ülküsü ile münasebeti; hakikî bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer.
Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez; incinmeğe de hiç
gelemez.

Diğer sahalarda
umumiyetle dikkatsiz hareket eden ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu
baştanbaşa hassasiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama
ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez,
mükâfat istemez; bir garip kişidir. Ülküsüne hizmet edenlere son derece
hürmetkârdır.

Gerçek âşıklar
gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin
gururu yegâne süsüdür.
            Ülkücünün
en çok dinlediği
«nasihat»dır. «Yapma» derler, «hayatını heba etme» derler, «gününü gün et» derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama
hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.
            Ülkücülerin
en amansız düşmanları
«eyyamperest»lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha
çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da ülkücüyü hep
ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki ülkücünün gayretlerinden en çok
faydalananlar da
«eyyamperest»lerdir.
            Gün
gelir, ecel hükmünü icra eder; ülkücü dünyasını değiştirir. Kalabalık o’na
acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda
yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca
«kalabalık»a acımıştır.”

            Ülkücü Hareket kendi içinden engellendi ve asıl Müslümcü
Hareket
engellenemeyecek!

İşsizlik Yokmuş, İş Beğenmeme Varmış

Yandaşların,
iktidarı ne pahasına olursa olsun, savunma refleksi çok yüksek. Bu
alışkanlıkları yüzünden yüksek enflasyon, yüksek kur ve yüksek işsizlik
ortamında çok tepki çeken
, tuhaf savunma mekanizmaları geliştiriyorlar.

Mesela,
iktidara yakınlığıyla bilinen Türkiye Gazetesi, “8 bin TL maaşla çalışacak
işçi yok”
manşetiyle çıktı.

Gazetenin
birinci sayfasında, manşetten ve çok büyük puntolarla verilen haberin
içeriğinde “Türkiye’nin yıllardır çözemediği ‘iş beğenmeme’
problemi artık üretime de ket vurmaya başladı. Anadolu’da birçok sektör ve
işletme maaşları 8 bin TL’ye kadar yükseltti. Ancak yine de çalışacak eleman
bulamıyorlar.
Böylece üretim ve gelir azalıyor. Yeni siparişler de
alınamıyor!” denildi.

Baksanıza
meğer üretimin aksamasının, gelirlerin azalmasının sebebi iş beğenmeyen, tembel
ve nankör işsizlermiş. İktidarımız her türlü sorunu çözmüş ama bu “iş
beğenmeme sorununu”
çözememiş.

Habere
konu edilen Tersan Tersanesi kurumsal iletişimi, söz konusu ajansa böyle
bir röportaj vermediklerini ve haberde bahsi geçen rakamların da doğru olmadığını
açıkladı. Yani haber yalan çıktı.

Diyelim
ki haber doğru. Türkiye Gazetesi’nin verdiği haberde aranan işçilerin vasıfları
da belirtilmiş: “Paslanmaz ve argon kaynak bilen, kaynak konusunda uzmanlaşmış
personele ihtiyacımız var. Mobilya ve panel montajlarında da yetişmiş eleman
lazım” denilmiş. Bu vasıftaki işçilere 8 bin TL veriliyor olmasına rağmen
işyeri bu tür işçiler bulamıyorsa sebebi “iş beğenmeme” değildir.
Bu konularda uzman, nitelikli usta bulmakta yaşanan bir sıkıntı varsa, okullarımızdan
sanayinin istediği özelliklerde, belli alanlarda ustalaşmış kişiler yetişmediği
içindir.

RTE 81
ilimize yayılmış üniversitelerin sayılarını 207’ye çıkartmış olmakla
övünür. Yine çok övdüğü İmam Hatip Lisesi sayısını 2015-2016 eğitim
yılında 1149 iken, 5 yılda 1651’e çıkarttı.

Ama
bahsi geçen haber doğru olmasa da kendi gözlemlerimizden de biliyoruz ki eğitim
sistemimiz sanayicilerimizin aradığı vasıfta bilgi ve beceriye sahip eleman
yetiştiremiyor.

Bunun
da ayıbı ve kusuru, vasıfsız oldukları için iş bulamayan milyonlarca işsizin
değil, devleti yönetenlerindir.

Sosyal
Güvenlik Kurumu (SGK), 2020 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15,2 milyon kayıtlı
çalışanın yüzde 42’si asgari ücretle çalışıyor. Asgari ücretin çok az üstünde
olanları da dahil ettiğinizde her 3 çalışandan 2’si asgari ücret civarında
ücret alıyor.
Kayıtsız olanların ise çoğunun asgari ücretin de altında
ücret aldığı malum.

Yine
TÜİK’in rakamlarına göre bile, Genç işsizlik oranı yüzde 23. Geniş
tanımlı işsizlik olarak da nitelendirilen “âtıl iş gücü” oranı
ise yüzde 27,5 mertebesinde.

Bu
ortamda “8 bin TL maaşla çalışacak işçi yok” diye manşet atmak,
gazetecilik bakımından da ahlaki açıdan da utanç vericidir.

*************************************

Akp Politikalarının Getirdiği Yer

AKP’liler
yıllarca uyguladıkları “yüksek borç, düşük kur, yüksek faiz”
politikasının yarattığı yalancı cennetle övündüler. Geldiğimiz nokta ise
“yüksek borç, yüksek kur, yüksek faiz, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik.”

AKP
iktidarları, dünyada para bolluğunun yaşandığı, dışarıdan uygun şartlarda bol
döviz girişinin olduğu ve AB çıpasının etkisiyle dış yatırımcının geldiği bir dönemi
heba etti.

Bu
dönemde israf, yolsuzluklar ve usulsüzlüklerle belli kesimleri zengin
ettiler. Seçim kazanmak için çok verimsiz ve önceliği olmayan gösterişli
yatırımlar
yaptılar. Bunların da çoğunu Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) veya
Yap- İşlet- Devret modeliyle
yaparak yükünü gelecek nesillerin üstüne
yıktılar.

Dışarıdan
para gelmeye devam ettikçe sürdürülebilecek bir saadet zinciri idi. Para
gelişi durunca zincir artık koptu. Yüksek faizle bile dış borç
bulamıyorlar.

19
senede öyle bir sanayi yapısı oluşturdular ki, ihraç edebilmek için
yüksek oranda ithalat yapmak zorundayız. Tarımda kendi kendine yeten
ülkeydik. Yanlış politikalar yüzünden çiftçi tarlasını ekmez oldu. Köylü
ücretli veya emekli olarak şehire yerleşti. Marmara Bölgesi kadar bir arazimizi
boş bıraktık. En fazla tarım ve hayvancılık ürünleri ithal edenlerden biri
olduk.

Şimdi parası en fazla değer kaybeden, en yüksek faiz uygulayan, en
yüksek enflasyon ve işsizlik oranına sahip olan bir ülkeyiz.

*************************************

“Reis’in Bir Bildiği Vardır!”

Bir
gazeteci, AKP’li eski Belediye Başkanı olan (ve halen Büyükşehir’de kendisine
bir görev verilmiş olan) bir arkadaşımın beyanlarını yazdı:

“Sayın
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir bildiği var. O bildiğini yapacaktır.
Bir yöntem deniyor ve oradan bir istikrar çıkarmaya çalışacaktır. Yoksa
doların yükseleceğini bilmiyor olamaz. Biraz sabredelim. Bu işin sonu iyi
olacak.”

Okudum ve utandım.
Çünkü bu arkadaşımız geçmişte başarılı ve dürüst bir Belediye Başkanı olduğu
için sevdiğimiz bir insan. O, Reis’in yanlış politikaları yüzünden ülkemizin
neler kaybettiğini bilebilecek donanımdadır. “Şu gerekçelerle Reis’in yaptığı
doğrudur” deseydi saygı duyardım.

Buna
rağmen “Reis’in bir bildiği vardır” gibi tuhaf bir gerekçeyle savunma
mekanizması oluşturması beni çok üzdü.

AKP’de
“aklını, iradesini ve vicdanını bir başkasına teslim etme” anlamına
gelen “biat kültürü” çok yaygındır. Nikah törenlerine şahitlik için
davet edilen bütün AKP’li yetkililerin eşlere tavsiye olarak “biat et, rahat
et!”
tavsiyesinde bulunması bu kültürün bir yansıması olsa gerektir.
Arkadaşımın, partisindeki yerleşik kültürün tesiri altında kalmış olduğunu
görmekten üzüldüm.

“Aklını, iradesini ve vicdanını bir başkasına teslim eden” Fetö müritlerinin yarattığı tehlikeyi
tecrübeyle yaşadık. Koca koca generaller “Hocaefendi’nin bir bildiği vardır”
diye darbeye kalkıştılar, insanlarımızı öldürttüler. Bu tecrübeye rağmen, bir
kısım müritler hala “Hocaefendi” dedikleri kişinin 15 Temmuz darbe
teşebbüsünde dahli olmadığına inanıyor ve savunuyorlar.

AKP’li müritlerin aynı
biat kültürünü, “Reis” kültü üzerinden, devam ettirmesinin bekamız
açısından ciddi bir risk oluşturduğunu görüyor ve endişe ediyorum.

Şehrimizin Bir Değerine Vefa

İnsanların
birlikte yaşama özellikleri; onların küçükken büyüğe yerleşim yerleriyle
bütünleşmelerini sağlar. Köylerden şehirlere doğru büyüyen yerleşim alanları
böyle şekillerımiştir. Bu yerleşim alanları ise giyimden yemeğe, evlerden ortak
yaşam yerlerine kadar birçok alanda o toplumun kendine has kültür özelliklerini
şekillendirir. Bu şekillemede bazı insanlar rehber özellikleri ile iz
bırakırlar. Bu insanların önemi çoğunlukla vefatlarından sonra anlaşılır,
farkedilir. Halbuki bu insanların hatırlanması, özelliklerinin konuşulup,
yayılıp sağlıklarında paylaşılması diğer insanlar için örnek alınmasını ve
benzerlerinin artmasını sağlar.

İşte
Akçakoca Kültür Platformu‘nun çalışmasına bu göz ile bakmalıyız. Abdullah
Köktürk’e ait bu etkinlikte kendisine ait muhtelif anılar paylaşılmış şahsında
öncü insanların kişilikleri konuşulmuştur. Ben ise şöyle bir değerlendirme
yaptım.

 

2017
tarihinde onu tanıtıcı yazımda Abdullah Köktürk, umutları, sevinçleri, tasaları
ile yalnız kendisi için değil, çevresi için de var olan örnek insanlardan
biridir şeklinde yazmıştım. Yine o yanımda onun birleştirici, bütünleştirici
yönüne değinmiştim. Buna İzmit Kaymakamlığı’ndaki ve O’nun Bekirpaşa Belediye
Başkanlığı döneminde yapılmış olan Atatürk Anıtının bitişiğindeki rölyefi örnek
gösterebilirim. Bu rölyefte: Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın “üstte mavi gök
basmadıkça, altta yağız yer delinmedikçe, ilini, töreni kim bozabilir? Ey Türk!
Titre ve kendine dön.” cümlelerinin de bulunduğu ünlü uyarısı; Osmanlı
Devleti’nin kuruluş felsefesi olarak kabul edilen, Şeyh Edebali’nin Osman
Gazi’ye nasihati olarak bilinen “Ey oğul, bundan böyle öfke bize uysallık
sana, güceniklik bize gönül almak sana, suçlamak bize katlanmak sana…”
diye başlayıp, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” diye biten nasihati;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Yurttaşlarım, az zamanda çok ve büyük işler
yaptık…”diye başlayan ve “daha büyük işler yapmak mecburiyeti ve
azmindeyiz.” diye devam eden ” Ne mutlu Türküm diyene!” diye biten
söylemini görür ve okursunuz. İşte Abdullah Köktürk kardeşimiz, yalnız sözle
değil, ortaya koyduğu icraatleri ile de birleştiriciliğinin,
bütünleştiriciliğinin ve yol göstericiliğinin hakkını veren biridir. Tabi ki
bir konuda yazmak ve konuşmak kolaydır. Ancak işi eyleme dökmek, icraat yapmak o
kadar kolay değildir. O’nun diğer önemli bir ilgisi yurtdışından şehrimize gelen
öğrencilere yönelik çalışmalandır. Bunlardan birisini 2018 yılında Başiskele
Çocuk Kasabası Anaokulu sponsorluğunda değişik ülkelerden şehrimize gelmiş olan
üniversite öğrencileri ile birlikte yapmıştır. Bu yemekte gençlerin umudunu,
güvenini arttıran sohbetler, onlara ufuk açıcı sorumluluk verici
bilgilendirmeler yapılmış, yarınları için önlerini aydınlatacak işaret fişekleri
diye adlandırabileceğimiz değerlendirmeler ortaya konulmuştu.

Toplumda
rehberlik-önderlik yapan insanların bu ve benzeri etkinliklerle hatırlanması, o
kişiler üzerinden şehirlilik bilincinin gelişmesine, aidiyet duygusunun
oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bu ve benzeri faaliyetlerin devamı ve çoğalması
dileklerimle emeği geçenlere takdirlerimi belirtirim. Abdullah Bey kardeşimize
de hizmetlerinin devam ettiği, sağlıklı, mutlu, eş ve ailesi ile birlikte
yaşayacağı hayırlı ömürler dilerim.

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor: (2)

‘Bizim
Yûnus, Türk Milleti’nin Adı-Sanı Yok Olmasın Diye,  İlâhî İrâde Tarafından Gönderilmiş Bir Millî
Mürşidtir.’

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus
Emre’nin yaşadığı dönemdeki Türk milletinin durumuna bir göz atalım mı?

 

Yaman Arıkan: Geriye doğru târihin derinlikleri, dillerini ve millî
kültür ve millî rûhlarını kaybettikleri için kaybolup giden milletlerle
doludur. Bizim târihimizde de devletimizin mâddî-fizîkî ayağının yıkılış ve
çöküş hâlleri az değildir. Fakat ekseriyetle dil ile millî kültür ve millî rûh
diri, canlı ve ayakta kaldığı için mâddî-fizîkî varlığı kısa zamanda yeniden
toparlamak, her seferinde mümkün olmuştur. Yine, târihte, ma’nevî ayağımızı
yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz devirler de vardır. Türklüğün
ölüm-kalım devirleri diyebileceğimiz bu devirlerden biri de Yûnus’un devridir.

 

Yûnus, Türk Milleti’nin Anadolu’da
mâddî-ma’nevî büyük sıkıntı ve kargaşalıklara düştüğü
bir devirde yaşadı. Batıdan gelen ve iki asra yakın bir zaman diliminde
dalgalar hâlinde devam eden haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, Türk Yurdu
Anadolu’da devletimizi sarsmıştı.
Vâkıâ, cengâver Selçuklu Hâkanları ve Türk Halkı, haçlı-Hıristiyan çapulcularının
büyük bir kısmına Anadolu’yu mezar etmişti. Ama savaş savaştı. Yapacağı yıkım
ve tahrîbâttan kaçınılamazdı.

 

Çetinoğlu: Batıdan Haçlı ordularının tahribatı onarılamadan,
doğudan gelen Moğollar Anadolu’daki Türk varlığı için büyük bir tehlike
oluşturuyordu.

 

Arıkan: Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzlarının meydana
getirdiği yıkım ve tahrîbâtın izleri henüz tam olarak silinmemişken, Türk Yurdu
Anadolu, bu sefer de doğudan gelen bir tecâvüz ve taarruz hareketiyle karşı
karşıya kaldı. Bu da, putperest Moğol tecâvüz ve taarruzuydu. İşte, bu iki
tecâvüz ve taarruz, sınırları bir zamanlar doğuda Kaşgar’a, batıda Marmara
sâhillerine dayanan, ancak, daha sonraları Anadolu’ya hapsolmuş bulunan
Selçuklu Türk Hâkanlığını mâddî-fizîkî olarak çökme noktasına getirdi. Öyle ki,
13. asrın sonlarında, mâddî-fizîkî olarak ortada gerçek ma’nâda devlet kalmamıştı. Ülkede tam bir kargaşa hâkimdi.
Gücü yeten yeteneydi. Halk; önce haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, daha
sonra da Moğol baskınları netîcesi
hem kırılmış, hem de yok-yoksul duruma düşmüştü.
Nitekim, Yûnus, Türk Milleti’nin içine düştüğü o acıklı ve bunalımlı devreyi,
âdetâ bir feryâd-figân hâlinde bize aksettirmektedir. Dinleyelim:

 

 

Müslümanlar Müslümanlar,

Bu ne acep zaman oldu?

İşâreti bilenlere

Kıyâmetten nişân oldu!

 

Ecel bir sel olup geldi,

Ömür harmanını deldi,

Bu ibret cümle Hakk’dandır,

Bahâne bir çıban oldu!

 

Ana, oğul diye ağlar,

Oğul, kardeş diye göyner,

Kız, ana ciğerin dağlar,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

İşitirdik âlimlerden,

Kıyâmet vasfını her dem,

Eğer âkıl isen hâlin,

Sana küllî ayân oldu!

 

Her kande kim varır isem,

Figân günü gelir bana.

Sanasın kim her mahalde,

Kılıç oynar kıran oldu!

 

Şol evler kim düğün gibi,

Galabası kesilmezdi.

Bugün kim ben anı gördüm,

Söyünmüş bir kovan oldu!

 

Ey bîçâre Yûnus sen bil,

Bu dünyânın vefâsı yok.

Sana dahi
gele bir gün,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve
taarruzları ve putperest Moğol baskınları netîcesi, ‘analar oğul diye ağlar,
oğullar kardeş diye göyner
’ olmuştu. Bir zamanlar, her yaştan insanların
cıvıldadığı yuvalar, hâneler, âile ocakları,… şimdi, sönmüş yâni arıları
kırılmış boş birer kovan hâline gelmişti. Her yerde feryâd-figân vardı. Bu
durum, meselenin mâddî-fizîkî boyutuydu. İşin bir de ma’nevî, rûhî ve kültürel
boyutu vardı ki, asıl tehlike de o idi. Zîrâ, devrin bir kısım aydınları ve
bazı yöneticileri, Türkçe ve millî kültür bahsinde gaflet, dalâlet ve hattâ
hıyânet içindeydiler. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Bilhassa Anadolu Selçuklu
hâkanlığımızın son devirlerinde; Türkçe, millî kültür ve millî irfân bahsinde
iş o noktaya gelmişti ki, saray ve çevresinde Farsça konuşuluyor, Farsça
yazılıp çiziliyordu. Yazışmalar Farsça yapılıyordu. Üstelik, Türkçe horlanıyor,
ayak ( avâm ) takımının konuştuğu dil olarak görülüyordu. Medrese, âdetâ
“kaale-yekuulü”den başka bir şey tanımıyordu. Türk’ün Şehnâmesini yazacak çapta
bir dâhî olan koca Mevlânâ, yaşadığı Türk denizi içinde, şiirlerini Türkçe
değil, Acemce (Farsça) söylüyor, Acemce yazıyordu. ‘Türk Denizi’ ifâdesini bilhâssa kullandık. Zîrâ o devirde, doğuda
Kaşgar, hattâ Çin Seddi ile batıda Marmara Denizi sâhilleri arasındaki
coğrafyada Türkler hâkimdi. Öyle ki, devrin bir Ermeni tarihçisinin ifâdesine
göre; Anadolu, karınca yuvaları gibi Türk kaynıyor, dünyâ Türklere âdetâ dar
geliyordu. Yâni, mülakatımızın baş tarafında da
ifâde ettiğimiz gibi, Kaşgar ile Marmara sâhilleri arası, âdetâ, Türklerin
kaynaştığı bir Türk denizi idi. Ahâlînin kahir ekseriyeti Türk idi ve Türkçe
konuşuyordu. Ordu komutanları ve devletin yöneticileri Türk idi ve Türkçe
konuşuyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, Mevlânâ ve çevresi, akıl almaz bir
mantıkla, Türk yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma garâbetini
gösterebiliyordu.

 

İşte Yûnus; devrinin bazı
yöneticileri ile bir kısım aydınlarının bilerek veya bilmeyerek Türkçe’nin,
millî kültürün, millî irfânın ve millî rûhun yok olmasına yol açtıkları böyle
felâketli bir devirde gelmiş ve ufukları karartılmak istenen Anadolu Türklüğünün
üzerine bir güneş gibi doğmuştur. Daha doğrusu,
ilâhî irâde onu, ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın
’ diye, batı Türklüğüne bir millî mürşit olarak
göndermiş, o da, Türk Yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma
garâbetini gösteren Mevlânâ ve benzerlerine karşı Türkçe haykırmıştır. Hem de,
dağdaki çoban ile, okuması yazması bile bulunmayan ninelerin dahi
anlayabileceği bir Türkçe ile:

 

 

Taşdın yine deli gönül,

Sular gibi çağlar mısın!

Akdın yine kanlı yaşım,

Yollarımı bağlar mısın!

 

Nidem elim ermez yâre,

Bulunmaz derdime çâre,

Oldum il’imden âvâre,

Beni burda eyler misin!

 

Yavu kıldım ben yoldaşı,

Onulmaz bağrımın başı,

Gözlerimin kanlı yaşı,

Irmak olup çağlar mısın!

 

Karlı dağların başında,

Salkım salkım olan bulut,

Saçın çözüp benim için,

Yaşın yaşın ağlar mısın!

 

Esridi Yûnus’un canı,

Yoldayım illerim kanı,

Yûnus düşde gördü seni,

Sayru musun sağlar mısın!

 

Bunları BİZİM YÛNUS söylüyor. Sırf
mûsikîden ibâret bu hârika Türkçe’yi BİZİM YÛNUS kullanıyor. Ne zaman? 13.
asırda. Yâni zamanımızdan yedi asır önce. Nasıl bir devirde? Türkçe’nin
küçümsendiği, horlandığı, aşağılandığı, ayak takımının konuştuğu dil olarak
görüldüğü bir devirde. Bazı yöneticilerle bir kısım aydınların, bu güzelim
Türkçe’yi bırakıp da Acemce’ye tapulandıkları, Türkçe’den başka bir dil
konuşmayan millete rağmen Acemce yazıp Acemce söylemekte ısrâr ettikleri bir
devirde. Türkçe’nin saf dışı bırakıldığı; millî kültürün, millî irfânın, millî
şuur ve bilincin, millî rûhun,… yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu
bir devirde. İşte bu sebeplerle diyoruz ki:

 

– Yûnus, Türk Milleti’nin adı-sanı
yok olmasın diye böyle bir devirde, ilâhî irâdece gönderilmiş bir MİLLÎ
MÜRŞİD’dir.

 

Türk Milleti olarak bizim millî varlık
ve bekamızın iki temel direği, iki temel istinâtgâhı, iki temel dayanağı
vardır. Bunlardan biri ve birincisi dilimiz TÜRKÇE’dir. İkincisi de dînimiz
İSLÂMİYET’dir. Türkçe bizim canımızdır, rûhumuzdur, hayât damarımızdır, hayât
kaynağımızdır. Bizi Türk olarak yaşatan esas ve temel unsur odur. Nasıl ki
rûhsuz-cansız beden için hayât düşünülemezse, yaşama
d
üşünülemezse ve hayât mefhûmu tasavvur edilemezse, aynen
bunun gibi, Türk Milleti için de, Türkçe’siz, Türk olarak yaşamak ve varlığını
devam ettirmek düşünülemez. Bir beden rûhsuz-cansız kalmışsa yâni rûh bedenden çıkıp
gitmişse, artık o bedene ‘insan’
denmez. Bil’akis, ‘ölü’ denir, ‘cesed’ denir, ‘na’ş’ denir. Ona tekrâr insan denmesi, ancak rûh tekrâr bedene
geldiği takdirde mümkündür. Yâni rûhun ayrılmasıyla beden ölür, yaşaması
imkânsızlaşır. İşte beden için rûh ne ise, Türk Milleti için Türkçe de odur.

 

Sözümüzün başında, istesek Yûnus’un
misyonunun ne olduğunu bir tek cümle ile hemen ifâde edebileceğimizi
söylemiştik. İşte, ‘Yûnus’un misyonu
neydi?
’ sorusunun tek cümlelik cevâbı:

 

– Millî varlık ve bekamızın iki
temel direği olan DİLİMİZİ ve DÎNİMİZİ olabildiğince sağlamlaştırmak!…

 

Oğuz Beyefendi bir mülâkatta,
Yûnus’un misyonu hakkında verilebilecek bilgilerin özünü verdiğimizi sanıyorum.
Okuyucularımız, bu konudaki daha geniş bilgiyi “BİZİM YÛNUS” isimli eserimizde
bulabileceklerdir. Şimdi, varsa diğer
sorularınızın cevâbına geçebiliriz.

 

Çetinoğlu: Efendim daha pek
çok sorumuz var. Onlardan biri de şu:

 

Yûnus’un;
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî ile birlikte Pîr-i Türkistân
Ahmed Yesevî’nin yönlendirmesi ile Anadolu’ya geldiği söylenir. Aynı şekilde,
Sarı Saltuk’un da Balkanlara gönderildiği belirtilir. Bu konuda inandırıcı
bilgiler var mı?

 

Arıkan: Evet. Ahmed Yesevî’nin menkıbevî hayâtını anlatan eserlerde
bu tür iddiâ ve ifâdeler vardır. Bu husûsta, günümüzde dillerde dolaşan aynı
söylentilerin kaynağı da o eserler olsa gerek. Ancak, bu konuda bir noktaya
hemen dikkat çekmemiz gerekiyor. Menkıbe, târih demek değildir. İşte, adı
üstünde menkıbedir; yâni hikâyedir, destândır. Binâen’aleyh, ortada belge
niteliğinde müşahhas deliller yoksa, iddiâ edilen husûsun doğruluğu havada
kalır. Esâsen, menkıbevî hayât, târihî bir şahsiyetin târihî-takvim hayâtında
belirsizlikler bulunduğu takdirde devreye girer. Nitekim, Ahmed Yesevî’nin
târihî-takvim hayâtında da çok büyük
belirsizlikler bulunduğu için menkıbevî-destânî hayâtı devreye girmiştir.
Târihî büyük şahsiyetlerin menkıbevî-destânî hayâtları, umûmiyetle onların
bağlıları ve müntesipleri tarafından yazılır. Bunu yaparken de, hemen hemen
hiçbir ölçüleri yoktur.

 

Bütün bunlardan başka, Ahmed
Yesevî, mîlâdî 12. asrın ortalarında vefât etmiştir. Mevlânâ, Yûnus ve Sarı
Saltuk ise 13. ve 14. asırlarda yaşamış şahsiyetlerdir. Bu durumda, Ahmed
Yesevî’nin onları yönlendirmesi nasıl düşünülebilir? İlmî zihniyet ve araştırmanın
iyice yerleşmediği ülkemizde ve benzeri ülkelerde, böyle meselelerde
ekseriyetle işin kolayına kaçılır ve meseleler sığ ve derinliksiz îzâh ve
açıklamalarla geçiştirilir. Şimdi biz, gerek Ahmed Yesevî’nin gerekse diğer üç
büyük şahsiyetin yaşadıkları târih îtibâriyle, Pîr-i Türkistân’ın onları
yönlendirmesinin bahis konusu olamayacağına bir nokta koyalım ve meselenin
özüne ve esâsına gelelim:

 

Biraz önce, Yûnus’un misyonunu tespit
ederken Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancından söz etmiştik. Buna
göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak,
korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli idi. Bildiğiniz gibi, bu inanç, ‘Î’lâ-yi
Kelime-t-ullah, Kızıl Elma, Nizâm-ı Âlem Ülküsü’ gibi ifâdelerle dillendirilir.
Geçmiş asırlarda, bu millî inanç, sâdece devletimizin yöneticilerinde değil
milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Nitekim,
daha Osmanlılar devrinde bile, herhangi bir şekilde pâdişâhla karşılaşan bir
halk topluluğunun, hep bir ağızdan, ‘Kızıl
Elma’ya, Kızıl Elma’ya
!’ diye tempo tuttuğunu târih kitapları yazmaktadır.
Bazılarının sandığı gibi, gidilecek o yerde, bir ‘Kızıl Elma’ yâni ‘Altın Elma’
falan yoktur. Türk halkı, pâdişâhına karşı, rûhunda yaşattığı o târihî millî
inancını haykırmaktadır. Yine bazılarının sandığı gibi, Türk fetihlerinin
özünde itici güç, ‘cihangîrlik sevdâsı’ değildir. Öyle olmadığı içindir ki,
fethedilen ülkelerin halkı, önce o güne kadar başlarında bulunan zâlim
imparator, kral, derebeyi ve tekfurlardan kurtarılmış, sonra da insan haysiyetine yakışır nizâm-intizâm ve
düzen te’sîs edilmiştir. Kısacası, Türk fütûhâtının rûhlardaki itici gücü,
ülkeler fethetmek ve cihangîrlik sevdâsı değildir. Bil’akis, yeryüzünde ilâhî
nizâm-intizâm-düzen ve adâleti te’sîs edip yaşatmaktır. Bunun içindir ki,
yeryüzünün neresinde bir küfür ve zulüm merkezi varsa orayı ‘Kızıl Elma’ ilân
etmiş ve kendisine hedef seçmiştir. Bu arada, ülkeler fethedilirken, Türk
Hâkanlarının, ‘Maksadımız kuru mülk
kavgası değildir
!’ sözünü sık sık tekrârladıklarını da unutmamak gerekir.
Hâlbu ki, meselâ Makedonya’lı İskender ile Napolyon’un fetihlerinde itici güç,
insan haysiyetine yaraşır nizâm-intizâm ve düzen kurmak değil, bil’akis,
cihangîrlik sevdâsı ve fethedilen ülkelerin halkına cebir ve tahakkümle
hükmetme emel ve arzusudur.

 

Biraz önce belirttiğimiz gibi,
yerleşik târihî millî inancımız, o devirlerde sâdece devletimizin
yöneticilerinde değil, milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde
yaşamaktaydı. Millî inancın gereğini yerine getirmek, başta ordu ile
yöneticilerin vazîfesi olmakla berâber, seçkin bazı erenler, ermişler ve alp
erenler, o ülke insanları arasına girerek bu vazîfeyi kendi çaplarında
münferiden de yapıyorlardı. Târihimizin geçmiş asırlarında bunun müşahhas ve
canlı örnekleri pek çoktur. Bu, hasbeten lillâh, gönüllü olarak ve kendi
çapında yapılıyordu. Bunun için, birilerinin onu yönlendirmesi de gerekmiyordu.
Zîrâ onlar, bu yerleşik târihî millî inancın bizzât şuûrunda idiler.
Târihimizin o devirlerinde bu vazîfeyi münferiden yapan pek çok erenlerimiz,
ermişlerimiz, alp erenlerimiz vardır. Bunların büyük bir ekseriyeti, atalar
yurdumuz Türkistân’dan, sırf bu mukaddes vazîfeyi îfâ edebilmek için kopup
gelmişlerdir. Nitekim, ünlü mütefekkir şâirimiz Yahyâ Kemâl Beyatlı, Sarı
Saltuk’un bu maksatla atalar yurdumuzdan kopup gelişini mısrâlarına taşımıştır:

 

 

Geldikdi
bir zaman Sarı Saltuk’la Asyâ’dan,

Bir
bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sarkarya’dan.

 

 

(İkinci Bölümün Sonu. Üçüncü Bölüm 28 Kasım 2021 Pazar
Günü Verilecektir.)

 

Olaylar, Olaylar…

İnternette dolaşırken tesadüfen ilginç doğa olaylarının
anlatıldığı sayfalara denk geldim,

Sabahtan akşama kadar siyasi slogan ve söylemlere maruz
bırakılmış nereye baksa orada politik bir taarruza ötekileşmeye kurban olan,

Dünyada olan biten güzel şeylerden bi haber bir ah haber
mağduru için müthiş bir deneyimdi ve edindiğim bilgileri değişikli olsun diye
sizlerle paylaşma ihtiyacı duydum.

Bu paylaşımın nedenlerinden biri, değişiklik olsun, diğeri
güzellikle paylaşılınca çoğalır ise, bir diğeri de, gazeteye yazı yetiştirmem
gerektiği için!

Dürüst olmak lâzım.

***

Neyse, size ilk önce Orta Amerika ülkesi olan Belize’de var
olan Büyük Mavi Çukurdan bahsedeyim,

Çoğu kişinin fotoğraflardan aşina olduğu bir doğa harikası, Turkuaz
rengi ile sığ suları delerek devasa karanlık bir çember oluşturan bu çukur,
aslında deniz seviyesinin çok daha düşük olduğu zamanlardan kalma bir mağaraymış!

Deniz seviyesi yükseldikçe içi sularla dolan bu mağara,
dünyanın en etkileyici görüntülerinden birini oluşturmuş.

***

İkincisi, Bitmeyen Fırtına ismiyle de anılan Catatumbo
Yıldırımı, Bu yıldırım Venezuela‘nın Catatumbo Nehri’nde gerçekleşen, beş
kilometre yükseklikten çakan şimşekler, yılın yaklaşık 160 günü, günde 10 saat
boyunca devam ediyormuş. Yıldırımların çıkardığı eşsiz görüntü, tanıklık
edenlere doğanın gücünü ve ihtişamını bir kez daha kanıtlıyor, Baktıkça yüce
Mevlam neler yaratmış hissi uyandırıyormuş!

***

Üçüncüsü, Moeraki Kayaları,

Yeni Zelanda’nın Koekohe Plajı‘nda bulunan siyah küre
şeklindeki Moeraki

Kayaları, ilginç şekilleri nedeniyle deniz kenarında yürüyen
kabuklu bir canlıyı anımsatıyormuş.

Bu kayalar da yaklaşık 60 milyon yaşındaymış!

Bence googleye yazın görsellerden bir bakın, efsane…

***

Dördüncüsü Çin’de bulunan, Danxia Yer Şekilleri,

Çin’de rastlanan Danxia Yer Şekilleri, rengârenk
görüntülerinden dolayı daha çok Gökkuşağı Dağları ismiyle biliniyormuş. Kireçli
kum taşlarının rüzgar, yağmur ve güneşin katkısıyla, milyonlarca yıl boyunca
aşınarak oluşmuş! Oldukça ilginç.

***

Beşincisi Biyoyansıma,

Mldivler’in Vaadhoo adasında gerçekleşen, Ateş böcekleri ve
benzeri canlıların kendiliğinden ışık saçması, müthiş bir görüntü!

***

Altıncısı Sardalyaların Göçü, Güney Afrika

Yedincisi Amazon Nehrinde ki Pororoca Dalgası,

Sekizincisi İzlanda, İskoçya, Kanada’da ki kuzey ışıkları

Dokuzuncusu Gökkuşağı Okaliptüs Ağacı, Kuzey Yarım Küre

Onuncusu Peribacaları, bizim memleket.

On birincisi Ardahan’ın Damal ilçesinde, Karadağlar’ın
eteğine yanındaki tepenin gölgesinin düşmesiyle oluşan Atatürk silüeti,

On ikincisi, siyaset hariç her şey.

Ülkemizde ve Dünyada olan bi dünya olay var, biz takılmışız
sabah siyaset akşam siyaset, yok efendim dolar 10 lira olmuş!

Dolar on lira değil 10.000.000 oldu “ON MİLYON” paradan biz
sıfır atınca dünya genelinde ki işlem değerinden de 6 sıfır atılmış olmuyor ya!

Oluyor mu?

Az üretir çok tüketirsek öyle olur.

Yemi samanı mısırı dışarıdan alırsak öyle olur!

Avm açarak, bağ bahçe açarak belediye bütçelerini geziler turlar
düzenleyerek ev hanımlarının sohbetlerine günlerine pasta börek yollayarak harcayan
ve sırf oy versinler diye herkesin gönlünü ayrı ayrı yapmaya çalışan ve nüfusu
seksen milyonu aşan bir ülke bu kadar emperyalist ülke ve onların para
birimleri ile baş edemez.

Etse de çok zorlanır!

Bırakalım o işleri ekonomistler ve siyasetçiler düşünsün,
gerçi ekonomistlerin mühendislerin iktisatçıların olması gereken çoğu yerde de ilahiyatçılarımız
var ya neyse!

En azından dua ederler, Allah sonumuzu iyi etsin diye.

Amin.

Onlar da bi çıkar yol bulamazsa yine bi atarlar olur sana
dolar bi lira, dert mi yani(!)

Enseyi karartmayın, iyi olur inşallah, etrafımızda sadece
ekonomik olaylar değil, izlemesi bedava pek çok doğa olayı oluyor, girin
internete biraz da onlara vakit ayırın…

Seçim meçim bahsetmeyin, seçimin ekonomimize çok dünya yükü
var, bu yoklukta hiç gerek yok!

Dua edelim, EYT çıksın, asgari ücretten vergi alınmasın,
3600 ek gösterge hakkınca uygulansın, düzeliriz bakarsın.

Bir dönem lüzumlu lüzumsuz çok para harcadık, az çalıştık
çok harcadık, savurganlıklar yaptık, biraz içe dönmek tasarruf etmek iyidir.

Kaderde varsa süzülmek neye yarar üzülmek.

Selam ve dua ile.

Böler Uykusunu Karınca

Bir tarafım takla atan güvercinler

Bir tarafım yaralı bir omuz

Geçmez şimdi el sallayan bir gemi

Cuf cuf bir kara tren

Silecekleri kar dolmuş bir otobüs

Üzerimden geçiyor tıkır tıkır

Kaydı tutulmamış onca yol, onca yıl

Saçlarımdan sürükleyerek akıp gidiyor…

 

İpleri düğüm tutmayan salıncak

Öfkesi kendine bir harita

Avuntulu polyana masalı

Su içinde gözleri parlayan taşlar

Hangi birine güzel ömür vaad edeyim

 

Çarka vurulurken yalan ömrüm

Yıkılıp dururken direncim

Susmaya ayarlanmış ilencim

Kabul olmamış duam

Gidip geri döndüğüm yollar

Düşüp duruyorum dizlerimin üstüne

 

Ölümden korkmuyorum

Yaşamaktan korktuğum kadar

Yıkılmaz bu dağ

Kapanmaz bu yol

Kurumaz bu çeşme biliyorum

Baharı sırtında taşıyan kış

Muştular bir gün türkümü bana

Kavalın yanık sesine sürer filizini buğday başağı

Böler uykusunu karınca

“Yalnız Adam” Başardı Bizde Başarırız!

Yeniden bir millî mücadele için önümüze fener olup aydınlatan bir “yalnız adam” var!

 

Gazeteci yazar Alev Çoşkun, Atatürk’ün Samsun’a gitmesinden önce son 6
ay içinde olan olayları anlattığı “Samsun’dan
Önceki 6 Ay – İşgal, Hüzün, Hazırlık”
adlı kitabında İngiliz hayranı 150’liklerden
Refi Cevat (Ulunay)’ın, Mustafa Kemal Atatürk’le yaptığı bir konuşmayı aktarır.

 

Refi Cevat’ın o işgal günlerindeki ruh halini ve tutumunu anlamak için
Atatürk ile arasında geçen konuşma, Atatürk’ün kararlılığı ve inancı açısından
da çok ilginçtir.

 

Refi Cevat, sorularını bitirdikten sonra ayrılmak üzere ayağa
kalktığında, Atatürk: “Bu vatan, içine
düştüğü bu felaketten nasıl kurtulur diye bir sual sormanızı isterdim.”
der.

 

Refi Cevat şöyle cevap verir:

 

“Ben bu vatanın kurtarılmasını
mümkün görmediğim için böyle bir sual düşünmedim. Neyle, hangi askerle, hangi
silahla, hangi parayla? Maalesef paşam, vatan kupkuru bir çölden farksız oldu.
Affınıza sığınarak arz edeyim ki, artık bu kupkuru çölde hayat belirtisi yok!”

 

Mustafa Kemal Atatürk’de ona kararlı ve inançlı bir ses tonu ile;

 

“Çöl sanılan bu âlemde saklı ve
kuvvetli bir hayat vardır. O millettir. O, Türk Milletidir. Eksik olan şey
teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse, vatan da millet de kurtulur.
Bunu böyle bilesiniz Refi Cevat Beyefendi!”
diye söyler …

 

Refi Cevat, matbaaya dönünce arkadaşları merakla “Ne oldu? Kemal Paşa ne dedi?” diye sorduklarında şöyle der:

 

“Şu sıralar Anadolu’ya geçilir,
milli direniş harekete geçirilirse, Fransız’ı da, İngiliz’i de, İtalyan’ı da
memleketten kovulur, vatan istiklâlini kavuşur, millette esaretten kurtulurmuş!
Anladınız mı arkadaşlar? Bu adam deli değil zırdeliymiş!”

 

Refi Cevat (Ulunay); “İngilizleri
bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak
bizi kurtaracak!”
diyen bir Osmanlı entelektüeliydi! (16 Nisan 1920 Alemdar
Gazetesi)

 

Ama onun ve onun benzerlerinin söylediği gibi olmadı. Mustafa Kemal
Atatürk ve arkadaşları başardı. Türk Milletinin istiklâli sağlandı. Onurumuz ve
gururumuz korundu, devletimiz Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

 

Yıllar sonra kendisi ile yapılan bir söyleşide, Refi Cevat’a soruldu: “Milli Mücadele’deki yanlışlarınızdan
pişmanlık duyuyormusunuz?”

 

Yanıldım demedi ama tarihe geçebilecek bir cevap verdi; “O şartlar içerisinde kurtuluş mücadelesine
atılıp Türkiye’yi üç büyük devletin pençesinden kurtarmaktan söz edenlere karşı
herkes benim gibi düşünürdü. Böyle düşünen tek adam oydu, tek adam!”

 

İşte böyle aydın, halk önderi diyebileceğimiz yüzlerce binlerce isim
işgal günlerinde Refi Cevat gibi düşünüyordu. Ne işgal günlerinde kurtuluşa
inanıyorlardı ne Türk insanın ferasetine güveniyorlardı.

 

Bir tek adam yani Mustafa Kemal Atatürk, böyle düşünüyordu ve tüm
imkansızlıklara rağmen başardı. Merak etmeyin bizde başarırız zaten o da öyle
isterdi!

 

Günümüzde yaşanan gelişmelere bakarak asla ümitsizliğe düşmeyiniz.
Yalnızlığınız sizi korkutmasın ve ürkütmesin… Böyle bir halde bile başarmak
mümkündür! Mustafa Kemal’in yalnızlığı size, bize, hepimize örnek olsun.

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (20)

0

     “Allah’a inanmak,
eğer insanın iş ve davranışlarına etki etmiyorsa, hiçbir değeri yoktur.”

x

     “Kâfire de, bu
gökyüzünü, şu halkı ve âlemi kim yarattı, diye sorsan der k: ‘Allah yarattı!’
Yaratmak, Allah’a lâyıktır. Fakat onun küfrü, kötülüğü ve sitemi, bu çeşit
ikrarla bir araya gelir mi? O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu
çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı? İşi, ikrarını yalanlar. Bu suretle de o,
korku azabına lâyık olur.” (Mevlânâ)

x

     “Tevhid iki
kısımdır: Birisi âmiyane Tevhiddir ki: ‘Allah’ın şeriki yoktur ve bu kâinat
O’ndan başkasının olamaz.’ der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirlerine, pek
çok gaflet hatta dalâletin müdahalesi mümkündür. İkincisi: Hakikî tevhiddir ki:
‘O Allah’tır, birdir, mülk O’nundur, vücud O’nundur, her şey O’nundur.’ der;
her şeyin üstünde Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin yüzünde hatemini okur.
Böylece huzurî bir şekilde, her şeyi Allah’a isnad eder. Bu Tevhid’e, dalâlet
ve evhamın müdahale imkânı olmaz.

     “Âmiyane Tevhid:
Anne babadan, çevreden duyulanlarla meydana gelen ‘Allah birdir, O’nun şeriki
yoktur.’ inancı. Ama böyle taklidî bir imanda pek çok gaflet ve dalâlet yer
alabilir. Söz gelimi, Allah’a inanır, ama bir hastalıktan iyileştiğinde ‘Doktor
beni iyileştirdi!’ deyip farkına varmadan şirke girebilir. Hakikî Tevhid ise,
tahkikî iman sahiplerinin tevhididir. Bunlar her şeyde Allah’ın varlık ve
birlik mühürlerini görürler, her türlü şek ve tereddütten kurtulurlar. En
küçük, en basit işlerin bile Allah’ın kudretinde olduğunu bilirler.”

x

     “Kavlî duanın
sağlaması, fiilî dua ile yapılır. Kavlî duada, ideal seslendirilir. Fiilî
duada, realite dikkate alınarak hedefe gidilir.”

x

     “Efendimiz
Kur’an’la önce kendini fethetti. İnen Kur’an’ı içine indirdi, içine sindirdi,
her âyeti davranışlarıyla tefsir etti.”

x

     “Sen ve içinde
bulunduğun Müslümanlar; böyle fetihlere vesile olmayı arzuluyor, insanların
‘fevç fevç’ Allah’ın dinine girmesini görmek istiyorsanız, işe kendinizin
fethinden başlayacaksınız. Güzel örneği olmayan dava, çekici bir dava olamaz.”

x

     “Ebedî hayatı
kaybetmek, dünyadaki kayıplar içinde en büyük kayıp olduğu için, en dikkatli
olunması gereken alanlardan birinin de, din olması gerekir.”

x

     “Kur’an Allah’ın
yazılı / sözel kitabı, Kâinat ise Allah’ın görsel / yaratılan kitabı.

     “Yaratılan kitabın
yazılan kitabı tefsir ve tasdik etmesi, yazılan kitabın yaratılan kitabın
gerçeklerine işaret etmesi, gayet normal ve olması gereken…”

x

     “ ‘Usulsüzlük
vüsulsüzlük getirir.’ Yani takip ettiğiniz doğru bir metodunuz yoksa,
maksadınıza ulaşamayabilirsiniz. Bu durumda usûl, diğer ilimlerdeki adıyla
metodoloji; doğru anlamak için, izlenmesi gereken yöntem oluyor.”

x

     “Bütünü görmeden,
parçadan yola çıkarak hüküm verilemez.

      Önce bütün
görülecek,

      Sonra bütün
içinde, o parçanın diğer benzer parçalarla münasebeti görülecek.

      Eğer, her hangi
bir hükme gidilecekse, veya bir değerlendirme yapılacaksa,

      Ondan sonra
yapılacak…

      Her âyet bütün
içinde değerlendiriliyor. O âyet hakkında başka âyetlere bakmak gerekiyorsa,…

      Kur’an’ı okumak
hayatı okumak (demektir)…”

Aynaya Bak Derler

Son yıllarda
ülkemizde işler hiçbir yönden iyi gitmiyor. Başta ekonomik bunalım, Adalet,
eğitim, dış politika derken Türkiye’nin durumu her yönüyle kurtarıcı bir kadro
bekliyor. Mevcut Cumhur ittifakının bu işi daha fazla götüremiyeceğini
kendileri de aşikârane biliyor olmalılar ki, yapmaları gereken icraatları
bırakıp muhalefetle kavga etmeğe başladılar.

Sadece muhalefete
değil 84 Milyon Türk vatandaşının hepsine eşit mesafede durması gereken Sayın Cumhurbaşkanı
zaman zaman televizyon kameralarının karşısında millete ayar veriyor,
azarlıyor. Damattan söz edilir: “Damat
kadar kafanıza taş düssün
.”, Öğrenci yurtlarının yetersizliğinden
bahsedecek olsanız: “Gözünüze dizinize
dursun be
!” cevabını alıyorsunuz.

İYİ Parti lideri
Meral Akşener’in Bingöl ziyaretinde yaşanılan Lütfü Türkkan olayı, basın ve
medyada köpürttürüldükçe köpüttürüldü. İktidar ve yandaş medya sanki bir bahane
arıyormuşcasına olayın üzerine anında atladı, demeçler birbirinin arkasından
sıralandı. Neredeyse ellerinde idam fermanıyla kelle isteriz diye dolaşır oldular.

Herkesin aynı ortak
fikirde olduğu gibi bizimde bu olayı tasvip edecek durumumuz yok. Böyle
yakışıksız bir durum asla olmamalıydı, özellikle bir vatandaşa onun vekili
tarafından küfür edilmemeliydi. Lütfü Bey hatasını anladı ve Türk Milletinden,
İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’den özür diledi ve İYİ Parti Gurup
Başkan Vekilliğinden istifa etti. Ama bu yetmedi tabii, iktidar ve yandaşlar illa
ki kelle istiyorlardı.

Yalnız burada
özellikle yandaş yazar-çizerler tarafından bir şey görmezden gelindi. Küfür
edilen kişinin hep şehit ağabeysi ön plana çıkarıldı. İyi de şehit ailesinden
bir kişinin küfür etme özgürlüğünün olduğunu hangi kitap yazıyor? Bu kişi Sayın
Meral Akşenere sosyal medyadan defalarce küfretmiş ve bu küfürler neticesinde
ceza almış. Bu da yetmemiş olacak ki, bir de Bingöl’deki İYİ Parti ziyaretini
proveka etmek için İkamet ettiği İzmirden Bingöl’e gelmiş. Neresinden
bakarsanız bakın işin içinde bir provekasyon olduğu aşikârane belli oluyor.

Sayın Cumhurbaşkanı,
“Bu işin affedilir tarafı yok bunlar
bundan sonra sokağa bile çıkamayacak
” derken kendilerinin şehitler ve şehit
ailelerine söylediklerini görmezden geliyor.

Aşağıda
sıralayacağım sözler Allah aşkına yenilir yutulur cinsten sözlermi?

-Şehit’e kelle, vatandaşa: “Al ananı da git buradan!”
Bebek katili Öcalan’a: “Sayın”, gazi’ye: “Burası sakatatçı dükkânı değil. 2012
yılında AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik: “Bir Mehmet öldü diye meclis’i
 toplayamayız.”…
Bunlar gibi şehitlere, şehit yakını ve gazilere söylenmiş daha bir çok hakaretamiz
sözler var.

Şunu da
hatırlatmakta fayda var ki, şehit anası ve Şehit Anaları Dernek Başkanı Pakize
Akbaba, onca yaşına rağmen 4 yıldır sözlerinden ve eylemlerinden dolayı
yargılanıyor. Bumudur sizin şehit’e ve gazilere saygınız?

Son söz olarak şunu
demek isterim ki; iktidarı ve muhalefetiyle birlikte abesle iştigal edip boş
yere gündem oluşturmayı bırakın. Türkiyenin meseleleri cumhuriyet tarihimizin
en zor günlerini yaşıyor, lütfen elbirliği ile memleket meselelerine eğilin.
Yok küfürdü, hakaretti bunlar kimseye bir şey kazandırmaz ve milletin karnını
da doyurmaz.

Sağlıklı kalın.