15.5 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 378

Veli Tâhir Erdoğan Hocaefendi İle Adı Kadar Muhtevası İle De Dikkat Çeken Kitabı ‘114 Sûrede Kur’ân Çocuklara Ne Diyor’ İsimli Eseri Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu:
114 SÛREDE KUR’ÂN ÇOCUKLARA NE DİYOR? isimli kitabınız yayınlandı. Çok farklı ve
faydalı bir kitap. Hayırlı olsun. Sizi böyle bir çalışmaya iten sebepler ne
oldu?

 

Veli
Tahir Erdoğan:
Bizim ülkemizde, Kur’ân okumak
dendiğinde, genelde ilk akla gelen, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamadan yüzünden
okumaktır. Ülkemizde var olan bütün Kur’ân kurslarında öncelik anlamadan
okumayı öğretmektir. Anlamadan okumak, anlamadan ezberlemek kulağa garip gelse
bile, bu anlayış bir gelenek hâline gelmiş, sanki normal olan buymuş gibi bir
algı oluşmuş.

Çevremizde geleneğin
bu algısını görmek hiç de zor değil; bu ülkede Kur’ân kursuna giden 100 çocuğa
sorsak, “Subhaneke’yi, Fatiha’yı ve
Elemtereden aşağısını (Fil sûresinden, Nas sûresine kadar) biliyor musunuz
?”
diye, -ben defalarca sorduğum için söylüyorum- çocukların % 95’inden fazlası ‘biliyoruz’
derler. Aynı çocuklara, ‘Anlamını biliyor
musunuz
?’ diye sorsak, üzülerek ifâde edeyim, % 95’ten daha fazlası
bilmiyor.

Ve işin dikkat çeken
tarafı, bu durum bu ülkenin normali, bu durum yadırganmıyor. Çok fazla dert de edilmiyor.
Dert edilmediği için de, yapılan çalışmalar, birbirinin tekrarı olarak devam
ediyor. 

Ayrıca ezberin açık
ara anlamın önüne geçmesi meselesi sâdece çocuklar da görülen bir problem
değil. Dün çocuk, bugün yetişkin olan büyükler de aynı sıkıntılı durum var ve
devam ediyor.

Çetinoğlu:
Mânâ yerine ezberde
ısrarın sebepleri ne olabilir?

Erdoğan:
Bu
sebepler açıkça söylenmez. Bu işin ehli olan bir kısım hoca/âlim arasında şöyle
bir kanaat vardır. ‘(Dini konularda uzmanlığı ve alt yapısı olmayan) ‘Avam Halk’ bu işi anlamaz. Halkı meal
okumaya teşvik edersek, bu teşvik birçok yanlış anlamalara sebebiyet verir. En
iyisi biz ‘böyle gelmiş böyle gider’
diyelim ve geleneğin çizgisini devam ettirelim.

Çetinoğlu:
Bu kanaate sâhip olanların,
bu ısrarlarının arkasındaki gerekçe nedir?

Erdoğan:
Ülkemizde,
2010 yılı öncesinde 250 kadar Türkçe meal vardı. Bu meallerin % 95’inden
fazlası birbirinin tekrarıydı. Meallerin çoğunda açıklama yoktu. Açıklama
olmadığı gibi çeviriler de motamot (birebir) 
yapılıyordu. Eldeki mealler böyle olduğu için, tefsir altyapısı
olmayanlar için meal okumak zorlaşıyor ve bazı âyetlerin yanlış anlaşılma
ihtimâli oluyordu. Meselâ burada birçok örneği bir temsilen bir örnek vereyim. Kur’ân’da
dört yerde ‘Onları nerede bulursanız
öldürün’
şeklinde âyetler geçer. Bu âyetler, târihî arka plânı ile birlikte
okunmazsa, birçok yanlış anlamalara sebebiyet verir. Bazı hoca ve âlimler bu ve
benzeri yanlış anlamalar olmasın diye, meal okumayı teşvik etmediklerini
düşünüyorum. 

Çetinoğlu:
Sizin, çocuklar için
yaptığınız Kur’ân çalışmasından önce, yetişkinler için yaptığınız ‘Kur’ân Bana Ne Diyor?’ isimli bir
eseriniz yayınlandı. O çalışmada siz nasıl bir yöntem tâkip etmiştiniz?

  

Erdoğan:
Hem
geleneğin çizgisini tâkip ettim. Hem de alışılagelmiş çizgisinden ayrıldım.

Âyetlerin Arapça
metinlerine Türkçe karşılık verirken, âyetin ruhuna uygun bir şekilde Türk
dilindeki en yakın mânâyı vermek gibi bir mecbûriyet var. Bu mecbûriyet
sebebiyle herkes gibi ben de geleneğin çizgisinden gittim. Fakat yöntem olarak
ayrıldım.

Ayrılma sebebimi de
mealimin girişinde mealde ‘Açıklama bir
zarurettir’
başlığı altında örneklerle anlattım. Radyo ve televizyon
benzetmesi yaptım ve sordum: Geçmişte bir zamanda ve bir mekânda, yüzlerce
farklı muhatapları olan olayı tâkip etmek için size iki seçenek sunsalardı
hangisini tercih edersiniz?

Birinci şık: Olayları
televizyondan görüntülü olarak seyretmek.

İkinci şık: Olayları
radyodan sesli olarak dinlemek.

Türkiye’deki
meallerin çoğu radyo yayını tercih ederken, biz mealimizde televizyonu seçerek
sesi ve görüntüyü birleştirdik. Âyetleri Arapça metne en yakın çeviriyle
verirken, âyetler üzerinde açıklama yaparak, âyetlerin indiği ortamı okuyucunun
hayalinde canlandıracağı, okuyucunun kendini o âyetlerin indiği ortamda
hissedeceği arka plân bilgilerini de verdik.

Çetinoğlu:
Peki, sonuç ne oldu,
yöntemin başarısını ölçebildiniz mi?

Erdoğan:
Mealimin
ilk baskısı 2014 yılında yayınlandı. Yöntem olarak çok yeni bir sistem tatbik
etmiştim. Biraz endişeliydim. Açık söyleyeyim, bugün gördüğü ilgiyi de göreceğini
hiç tahmin etmiyordum. Fakat hamd olsun Rabbim mealimizin 22. baskısını görmeyi
bana nasip etti. Bunun şükründen acizim.

Çetinoğlu:
Peki Efendim! Bu girişten
sonra konumuzu çocuk kitaplarına getireyim; piyasada çocuklar için hazırlanmış
kitaplar hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Erdoğan:
Mevcut
kitaplara baktığımızda, gördüğümüz manzara şu: Bu kitaplar arasında, Kur’ân’ın
bütünü (114 sûresi) üzerinde yapılmış bir çalışma yok. Bu kitaplarda Kur’ân’ı
çocuklara tanıtmak dendiğinde, en çok öne çıkan konular, Kur’ân’daki Peygamber kıssaları
/ hikâyeler ve o kıssaların içinde geçen mucizeler.

Kur’ân’ı bu yöntemle
çocuklara tanıtmak istediğimizde karşımıza üç problem çıkıyor.

Birinci
problem:
Çocuklar Peygamberleri mûcizeleriyle tanıyor. Mûcizelerle
tanınan bir Peygamber bütün işlerini mûcize ile halleden bir Peygamber algısını
beraberinde getiriyor. Bu algının sonucu olarak işlerini mûcizeyle halleden bir
Peygamberin, mûcize gösteremeyen bizlere örnekliği zorlaşıyor.

İkinci
problem:
Bu kitapların neredeyse tamamı, çocukları bugünden
1400 yıl önce Peygamberimizin (as) yaşadığı çağa, MÖ 1300’lere Hz. Musa’nın
(as) yaşadığı çağa, MÖ 2000’lere Hz. İbrahim’in (as) yaşadığı çağa götürüyor.
Onların hayatını o günün dekorunda anlatıyor. Buraya kadar tamam. Fakat, o
kitaplarda çocukların o günden bu güne ne getireceği sorusunun cevabını
bulamıyoruz. O Peygamberlerin hayatları bugün ‘bize ne diyor?’ bunun cevabını göremiyoruz.

Üçüncü
problem:
Günümüz çocukları diziler, filmler üzerinden Badman,
Süperman, Spiderman gibi sanal kahramanlarla tanışıyor. Mûcizeler üzerinden
tanıdığı Peygamberleri bunlarla kıyasladığında, Peygamber mûcizeleri çocuk için
çok fazla bir şey ifâde etmeyebiliyor.

Çetinoğlu:
Bu genel değerlendirmeden
sonra
114 SÛREDE KUR’ÂN
ÇOCUKLARA NE DİYOR?
isimli
çalışmanıza gelirsek Efendim,  bu
eserinizde nasıl bir yöntem kullandınız?

Erdoğan:
Tercih
ettiğimiz yönteme sürâhi-bardak yöntemi diyoruz. Bu yöntem dünyânın her
yerinde, bütün eğitim sistemlerinde uygulanan bir yöntem. Çocuklarımıza
okullarda öğretilen Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji,  bütün ilimleri sürâhiye benzetirsek,
çocuklarımız o sürâhi karşısında bardak oluyor. Sürâhideki suyun tamamı bardağa
konmuyor. Bardağın alabileceği kadar konuyor.

Biz kitabımızda,
bütün eğitim sistemlerinde kullanılan yöntemi kullandık. Çocuklarımıza, Kur’ân’ın
tamamını vermedik, vereceklerimiz arasında bir öncelik sıralaması yaptık. Bu
sıralamaya göre, 114 sûreden 114 konu belirledik. Bu konularla maksadımız
çocuklarımıza bir Kur’ân kültürü ve alt yapısı vermekti. Sûrelerin içinden âyetleri
verirken, âyeti olduğu gibi vermek yerine, çocuğun anlayabileceği şekilde sâdeleştirerek
verdik.

Çetinoğlu:
Kitapta bir kurgu var.
Mesajları bu kurgu içinde veriyorsunuz. Biraz da bu kurgu hakkında bilgi
lütfeder misiniz?

Erdoğan:
Muhatap
çocuk olunca, soyut konuları ona anlatmak için kurgu bir zaruret oluyor. Benzer
kitaplarda, kurguların merkezinde, dini motifler ve dînî mekânlar var. Konular
ya bir câmide bir hocanın anlatımıyla, ya da Nasrettin Hoca veya yaşlı bir dede
anlatımıyla sunuluyor.

Biz bu kitapta Kur’ân’a
daha geniş bir pencereden baktık. Cihanşümul olan kitabı cihanşümul motifler
içinde sunduk. Kurgunun merkezine üniversiteyi ve çocukların okulunu koyduk. Kur’ân
birçok ilimlere işâret eden bir kitap olduğu için, üniversitenin öğretim
üyeleri ve çocukların sınıf öğretmenleri çocukların proje danışmanı oldu.

114 öğrenci bu
projeye gönüllü olarak katıldı. Her biri bir sûrenin sunumunu yaptı. Kurgu
gereği yapılan sunumlar, facebook, twitter, instagram, youtube gibi bütün
sosyal medya kanallarından canlı yayınlandı. Sunumları dinleyenler
yorumlarıyla, sorularıyla geri dönüş yaptılar.

Bu kurguda,
teknolojiyi öne çıkarmamızın sebebi, çocukları teknoloji kullanmaya teşvik
değildi, zaten oyun ve eğlence için kullandığı teknolojide çocuğu araştırmaya,
öğrenmeye, kendini geliştirmeye yönlendirmekti.

Çetinoğlu:
Yöntem güzel, kurgu
orijinal… Peki biraz da ulaşılmak istenen hedeflerden bahsedebilir misiniz?

Erdoğan:
Hedeflerimizi
7 maddede özetlemeye çalışayım.

1-Kur’ân’ı yüzünden okuyan
çocukları, anlayarak okumaya teşvik etmek. Yüzünden okuma, anlayarak okuma ile
birleştiğinde, daha güzel ve daha verimli bir okuma olacak.

2-‘Kur’ân yetişkinlere hitap eden
bir kitaptır. Çocukların O’nu anlaması zordur algısını’ değiştirmek.

3-Kur’ân sâdece dini
ilimlerden
bahseder, algısını değiştirmek. Kur’ân’da fen
bilimlerine
işâret eden ilimle alâkalı âyetleri ve ilmî
mûcizeleri
öne çıkarmak.

4-Kur’ân’ın, insanın kişiliğini,
karakterini geliştiren ve insana güzel ahlâk kazandıran bir kitap olduğu
gerçeğini göstermek. Bu yönüyle Kur’ân en güzel şahsî gelişim kitabıdır, Kur’ân’da
ismi geçen Peygamberler de bu konuda en güzel örneklerdir.

5-Sûrelerde, insanın Allah
katındaki ve insanların yanındaki değerini arttıran özelliklere işâret etmek.
Böylece, Kur’ân’ın değerler eğitimi veren ve bu eğitimle kişiyi değerli bir
insan hâline getiren bir kitap olduğunu göstermek.

6-Ezber üzerine kurulu bir din
anlayışının yerine, okuyarak anlama, düşünerek kavrama, benimseyerek yaşama
anlayışını geliştirmek.

7-Sunumların çocuklar tarafından
yapılması üzerinden; çocuklara özgüven kazandırmak. Kendini topluluk karşısında
rahatça ifâde eden, inandığı dini;
sevgi, bilgi ve ikna dillerini
kullanarak anlatma becerisine sâhip olan
gençler yetiştirmek. 

Çetinoğlu:
Önsözde bu çalışmadan bir
ekip yardımından bahsediyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Erdoğan:
2014’den
beri yazıyorum. Yazı hayatım bana 2. Bir çevre kazandırdı. O çevre için ‘Türkiye ortalaması’ diyebilirim. Bu
çevrede farklı mesleklerden onlarca insan var. Yazdığım bütün kitapları baskıya
göndermeden önce bu arkadaşlarıma gönderiyorum. Onlardan geri dönüşler
alıyorum. Onları eleştiri noktasında açık çek veriyorum. Bunun benim yazı
hayatıma çok büyük faydaları oluyor. Fabrika örneğiyle söylersem, üreteceğim
bir ürünün ilk örneğini, piyasaya çıkmadan önce müşteriler üzerinden test
etmeye benziyor. Eksikleri, kusurları, hatâları daha baştan görme şansınız
oluyor.

Çocuk kitaplarında da
bu yöntemi tâkip ettim. Grup içinde öğretmen arkadaşlarımız, benim gönderdiğim
örnekleri sınıfta öğrencilere okudu ve okuttular. Onlardan aldığımız geri
dönüşler çalışmamızın daha güzel bir hâle gelmesinde yardımcı oldu.

Çetinoğlu:
Biraz da hedef kitleyi
konuşalım mı?. Bu kitabı hangi yaştaki çocuklara göre hazırladınız?

Erdoğan:
Bir
çocuk kitabının başarısını ölçmede kriterlerinden biri şu: Bir çocuk kitabını
çocuğun önüne koyduğunuzda, yardım almadan kendisi anlayabiliyorsa başarılıdır.

Biz bu kitapta şöyle
bir yola gitmedik. Adını çocuk kitabı koyalım, kitabı çocuğun önüne koyalım,
anladığını anlar, anlamadığını anne-babasına sorar. Bu yolu izlemedik. Şunu
yaptık: Az önce bahsettiğim gibi Kitaptaki 114 sûresinin içeriklerini öğretmenlerimiz
ve anne-babalar vasıtasıyla öğrenciler üzerinde test ettik. Bu testler
sonucunda bu kitabın 10 yaş üstü çocuklar tarafından anlaşılabilir olduğunu
gördük.  

Bu açıklamalardan
sonra sorunuzun kısa cevabına gelirsem. Bu kitabı 5-15 yaş arası bütün çocuklar
için hazırladık.

10 yaşın üzerindeki
çocuklar kendileri okuyup anlayabilir. 10 yaş altı çocuklarımızda anne-baba
rehberliğinde anlayabilir.

Ama şunu da
söylemeden geçemeyeceğim, bu kitabı kim gördüyse de şunu da söyledi, bu kitap
büyüklerin de ilgisini çeker.  

Çetinoğlu:
Buraya kadar kitap
hakkında genel konuştuk. Biraz da kitabın içeriği hakkında konuşabilir miyiz?.
Kitapta önsözden sonra bir de konu fihristi var. Orada farklı konular var.
Onlar hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Erdoğan:
Az
önce ifâde ettiğim gibi bu kitap için 114 sûreden 114 konu tespit ettik.
Bunları tespit ederken, konuları gruplara ayırdık.

Birinci
gruba; ‘Kur’ân’ı anlamaya giriş dersleri
dedik
. Bu derslerin yetişkinlerdeki karşılığı tefsir
usulü. Biz tefsir usulünü çocukların seviyesine göre uyarladık. Bu bölüme Kur’ân’ı
anlama rehberi de diyebiliriz.

İkinci
gruba;  ‘İman şartları’ dedik.
İmanın şartlarının
kaynağı Kur’ân’dır. Bu grupta 6 iman esası işlediğimiz sûreleri öne çıkardık.

Üçüncü
gruba; ‘İslam’ın şartları’ dedik.

İmanın şartlarında olduğu gibi imanın şartlarında da kaynak Kur’ân’dır. Bu
grupta İslam’ın 5 şartına işâret eden âyetleri öne çıkardık.

Dördüncü
gruba; ‘değerler eğitimi’ dedik
.
Bu grupta insanı hem insanların yanında hem de Allah katında değerli bir insan
yapacak 30 kadar özelliğe dikkat çektik.

Beşinci
gruba; ‘örnek insanlar’ dedik
.
Bu grupta, isimlerini Peygamber isimlerinden alan sûrelerde, Peygamberleri ‘örnek insanlar’ olarak tanıtıyoruz.

Altıncı
gruba; ‘âyetler üzerinde tefekkür dersleri’ dedik
.  Bur grupta 30’a yakın konuyu çocuklarımıza
sunuyoruz. Bu derslerde, Kur’ân’ın istediği şekilde tefekkür nasıl yapılır,
bunu uygulamalı olarak gösteriyoruz.

Yedinci
gruba ‘Esmâ-i Hüsnâ dersleri’ dedik
.
Bu grupta bazı isimler üzerinden çocuklarımıza Allah’ın güzel isimleri hakkında
sıradışı bilgiler veriyoruz.    

Sekizinci
gruba ‘ilmî mûcizeler bölümü’ dedik
.
Burada Kur’ân’da işâret edilen ilmî mûcizelere dikkat çekiyoruz.

Çetinoğlu:
Çok kısa olarak gelecek
çalışmalarınızla ilgili planlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Bir de kitaplar
için konu seçimin nasıl yapıyorsunuz?

 

Erdoğan:
Allah’a
hamd olsun şu ana ka

Şeddeli Yalan

0

Bir masa etrafında toplanmış
kalabalık bir grup arasından
birisi heyecanla anlatıyor.” Halamın oğlu söyledi. Suriyeliler. Devlet, kendilerine
maaş verdiği için çalışmıyor, hatta para bile biriktiriyorlarmış. Gençleri
Üniversitelere imtihansız girermiş. 
Hatta sıra filan da beklemiyorlarmış.  Dahası yalan haber olarak neler söylemiyorlar
ki,

            Suriyelilerin
elektrik ve su faturası ödemedikleri, esnaflık yapanlardan vergi alınmadığı,
arabaları için vergi vermedikleri, istedikleri yerde çalışabildikleri, memur
olarak işe alındıkları, öğretmenlik yaptıkları söylenmektedir. Bunu
söyleyenlerin. Memur ve öğretmen olmanın birinci şartının 657 sayıl Devlet
Memurları Kanunun 48. Maddesine istinaden TC. vatandaşı olma mecburiyeti
olduğundan haberlerinin dahi olmadığı anlaşılmaktadır.

 Toplantıda konuşmaları dinleyenlerden birisi;  “Anlatan bunları uydurmuş, yok böyle bir
şey,” diyerek Suriyelilerden bazılarına AB. Kaynaklı aylık 115 er TL.  ödeme yapıldığını, üniversiteye imtihansız
girmediklerini, hastanelerde herhangi bir önceliği olmağını” söyleyince biraz
da bozularak konuyu değiştirme mecburiyetinde kalmışlar..

 Buradan şu anlaşılıyor ki, bu güne kadar
yapılan bütün açıklamalara rağmen, halen bazılarının kafasın da soru işareti
bulunmaktadır Esasen bu tip insanlar biraz da yalan haberlere inanma temayülüne
bulunan kimselerdir.

Yeri gelmişken, burada bir hatıramı
anlatmak istiyorum. İstanbul Sular İdaresi İSKİ de (1996  –  2004  ) 
yılları arasında Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalıştığım yıllarda,
Hürriyet Gazetesinin bir köşe yazarı vardı. İsmini yanlış hatırlamıyorsam Ünal ARIKLI olacak.  (Sonradan vefat etti. Allah tahsisatın
affetsin). Bu köşe yazarı devamlı olarak İSKİ’nin aleyhine yazılar yazıyor.
Fakat yazdıklarının neredeyse tamamına yakını  yanlış. Bunun üzerine o tarihlerde  İSKİ Genel Müdürü olan Prof. Dr. Veysel EROĞLU, Yönetim Kurulu Üyesi olan Zeki Sayın’a, Zeki Bey, bu adamı
çağırıp, kendisi ile bir görüşün,  yazdıklarının
doğru olmadığını izah edin dedi. Zeki Bey, Ünal Arıklı’yı çağırıp konuştu.,
İSKİ ile alakalı olarak yazdıklarının doğru olmadığını, tamamen uydurma  ve yalan haberler olduğunu  söyledi. Belgelerini de gösterdi. Hatta birer
suretlerini de verdi. Fakat o tarihlerde tarafsız gazeteci olarak geçinen Ünal
ARIKLI’nın verdiği cevap çok enteresandır. Ünal Arıklı diyor ki, Zeki Bey,
Söylediklerinize ve verdiğiniz belgelerin doğruluğuna inanıyorum. Fakat benim
okuyucularım, Sizin belgelerinize değil benim yazdıklarıma inanmak istiyor.

Üzülerek ifade eydim ki, Bu gün de
ayni zihniyet devam etmektedir. Yalanı meslek haline getirenler, bile bile
yalan söylemektedirler. Hatta öyle ki, haberin kaynağı, verdiği haberin yanlış
olduğunu söyleyip, özür dilemesine rağmen, yalan haberin  üzerine balıklama atlayanlardan hiçbir ses
seda çıkmamaktadır. Bu kadar da pişkinlik biraz fazla olmaktadır.

Tarafsız gazeteci olarak geçinen Sedef Kabaş isimli birisi diyor ki, “
Kitleleri etkilemek istiyorsanız ortaya kocaman bir yalan atın. Ama çok büyük
bir yalan olsun. İkinci krter çok basit bir yalan olsun.
Sonrasında da bu basit ve çok büyük
yalanı devamlı olarak tekrar edin ve arkasından kitlelerin o yalanları
gerçekmiş gibi nasıl kabullendiğini oturup seyredin. Mübarek  sanki, yalanın
doktorasını yapmış.

 Son günler de güya İngiltere savunma Bakanı
Wallece bir gazeteye yazdığı makalede
Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde mülteci merkezleri planlıyoruz”
demiş.
Fakat makalede böyle bir ifade yok. Tepkiler üzerine BBC Türkçe, makalenin
çarpıtıldığını kabul edip, özür dilerken ,İngiliz yetkililer de haberi yalandı.

 Dış İşleri Bakanlığı ile İletişim Başkanlığı
da suretle bu haberi yalanladı. Kemal Kılıçdaroğlu ise, buna rağmen, “ İngiltere
Savunma Bakanı Wallece kendilerine hizmet etmiş Afganlara Türkiye de “ Mülteci
merkezleri kuracaklarını ilan etti ve Afganları ülkemize davet etti.
Kendilerine mülteci seçecekler. Kalanlarda Ülkemizde bırakılacak.”

İngiliz Bakan bu haberi resmen yalanlamış,
BBC Türkçe de özür dileyip, bu haber bize hiç yakışmadı demiş. Buna rağmen
Kılıçdaroğlu ise bunların hiç birisini görmezlikten gelmektedir. Hatta
Muhtarlar ile yaptığı konuşmada “ İngiltere, Türkiye de kamplar kuracağız,
sonra onların arasından seçim yaparak bazılarını kendi ülkemize götürebiliriz”
diyor. Tabi ki bu haber külliyen yalan. Resmi kurumların yapmış olduğu
açıklamalara da itibar edilmeyip ısrarla yalan söylenmeye devam edilmektedir.

Yüzleri kızarmadan yalan
söyleyebilenlerin tutmadığını gördükleri yalanlar yerine hemen yenisini
dolaşıma sokması, mücadeleyi zorlaştıran unsurlardan, Suriyeliler konusunda
yalanlara şimdide Afganlılar ile alakalı yalanlar eklenmeye başladı. Halbuki,
Afganistan dan çekilebileceğini söyleyen ABD’nin yaptığı açıklamalar temel
alınarak uydurulan yalanlar, başta ABD. olmak üzere Batı tarafından fonlananlar
tarafından yayılmaktadır.

Türkiye’yi yönetenlerin, düzensiz göç
hareketlerine karşı gereken tedbirleri aldıkları ve ülkemizi yolgeçen hanı
olarak kullanmaya çalışanların sınırlarda duvarlarla karşılaştıkları bilinen
bir gerçektir. Açıklanan rakamlarda bunun bir ispatıdır.

Suriyeliler, Afganlılar veyahut ta  başka konular ile alakalı olarak  adeta bir fabrika gibi yalan üretenlerin esas
gayelerinin ülkemizi zayıf göstermek olduğu hususunu hiçbir zaman
unutmamalıyız. 

Bugün Yunan karargâhını bastık

0

     Yüzüncü yılında Sakaryayı tekrar okuyorum ve okudukça
kızıyorum. Bizim tarih müfredatımıza,
tarih eğitimimize kızıyorum. Tarih, birkaç insan, birkaç yer ismi saymak
olmamalı. Tarih zaferleri kutlayıp yenilgileri unutturmak da olmamalı.

 

Ne olmalı tarih? O günlerin
düşüncesini düşündürmeli, o insanların ümitlerini, endişelerini tıpkı o insanlarmışız gibi
bize yaşatmalı. O insanların kavramlarıyla düşünmemizi sağlamalı. Bizi, âdeta
onların arasında, onların içinde yaşatmalı.

 

 

 

Siz bu yazıyı 27 Ağustos günü okuyorsunuz. Yunan, birkaç gün önce, Ağustosun 23 ve 24’ünde Sakarya
geçti, Mangal Dağını işgal
etti. Bizim asıl kuvvetlerimiz Göksu boyunca, Beylik Köprü ile Haymana arasında mevzilenmişti. Dün ve evvelsi gün, Beylik Köprü’de düşmana ağır zayiat verdirdik. Mangal Dağına taarruz ettik ama
alamadık. Dün, Kara
İlyas ve Kartal Tepe düştü; düşman Eskişehir- Ankara demiryolunu ele geçirdi.
Mustafa Kemal, hükûmetin
derhâl Keskine
taşınması emrini verdi. Fakat ertesi gün,
yani yüz yıl önce bu sabah, Yunanın artık zorlukla
ilerlediğini görünce, emri
iptal etti. Bu ikinci taşının-taşınmayın emir değişikliğiydi. Yine de hükümet arşivleri tahliye edilmiş ve Eylül’ün ikinci haftasında Kayseriye varmıştı. Taşınmanın söylentisi bile moral çökmesine
sebep olurdu. Açıktan telaffuz edilmedi.

 

Yıpratıp durdurabilecek miyiz?

Stratejimiz, ikmalini İzmir ve İzmitten alan düşmanın,
mesafe ve lojistik hatları uzadıkça gücünün tükeneceği
üzerine kuruluydu. Rus-Japon
Harbinde Rusların başına gelen
gibi Veya daha iki yıl önce,
Moskovaya yürüyen
Denikinin ikmal hatları uzadıkça tükenmesi gibi. Birkaç yıl önce
taarruz halindeki Alman ordusunun müttefik
direnci karşısında bitişi gibi. Fakat Mustafa Kemal ve komutanlar yıpratma
stratejilerinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağından son ana kadar emin değillerdi.
Kim emin olabilir ki? Stratejimiz
yıpratmadır, Yunanı içlere çekeceğiz. diye bir açıklama
yapamazlardı. Onun yerine başkomutan şu emri verdi: Hattı müdafaa
yoktur; sathı müdafaa
vardır. Bu satıh da bütün vatandır. Vatanın her karış
toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terkedilemez. İşte okullarda, yayınlarda, papağan gibi tekrarlanan
emir budur ama ne sebebi anlatılır ne sonucu. Hat-tı müdafaa,
sath-ı müdafaa yazan cahiller de cabası.

 

Atatürk, Nutukta gerekçeyi açıklıyor: Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun
kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği
nazariyesini çürütmek için memleket müdafaasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet
göstermeyi faideli ve müessir
buldum.

 

 

 

Birlikte çalıştığım, en iyi üniversitelerimizden birinin mezunu ve tecrübeli bir tarih öğretmeniyle
bu konuyu konuşmuştum. Sohbetin sonunda bana şöyle söyledi: Yıllardır okulda Sakaryayı anlatırım. İlk defa Hattı müdafaa
yoktur, sathı müdafaa
vardır. emrinin manasını anlıyorum!

 

Dili olanlar ve kalbi olanlar

Bu, öğretmenin bilgisizliğini veya benim bilgimi gösteren bir
hâl değil. O kesinlikle benden çok tarih biliyordu. Ama biz tarihi de diğer
konuları da çoktan seçmeli sınav çözecekmişiz gibi öğretiyor ve öğreniyoruz.
Bir de hamaset yapalım diye. Bu öğretimin içinde ne mağlubiyetin hüznü, ne mücadelenin
gerilimi ve endişesi, ne de zaferin göğüs
dolduran neşesi vardır.

 

Lise tarih öğreniminden bahsetmiyorum. Daha doğrusu sadece
ilk on iki yıllık tarih öğreniminden bahsetmiyorum. Hem onlardan hem de üniversitedeki tarih öğreniminden
bahsediyorum.

 

Yahya Kemal, tam da o yıl, Sakarya- Ankara arasında döğüştüğümüz 1921de, tam yüz
yıl önce, şöyle yazıyor: Kalbi
olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. Yoksa bugün Türk
şiiri ve nesri taş yürekleri
eriten bir şey olurdu; bu devir bir taraftan ağrılarıyle, sızılarıyle,
acılarıyle, ölümleriyle,
mâtemleriyle, hasretleriyle, bir taraftan da atılışlariyle, isyanlariyle, ümidleriyle, emelleriyle, hârikalarıyle
o kadar feyyaz bir devirdir.

 

 

 

Şiir ve nesir yerine tarih yazımı koyun. Bir şey değişmez.
Kalpsiz, ruhsuz ve o kadar da mantıksız bir tarih anlatıyoruz. Hoş, bütün toplum bilimlerinde, bütün
tabiat bilimlerinde de o hâldeyiz. Evet, yanlış yazmadım. Tabiat bilimleri de
kalp ve ruh ister. Alanınız ne olursa olsun, konunun içinde mantığınızla
birlikte yüreğiniz de
yoksa birinci sınıf iş çıkaramazsınız.

 

Konudan saptım. Bundan tam 100 yıl önce o insanların, o
kahramanların konudan sapma lüksü yoktu. Ya başaracak yahut öleceklerdi.
Ama hepsi değil. Yunan ilerlemesi bazılarının morallerini bozmuştu.

 

Asker kaçağı sayısı artmıştı. Polatlı- Ankara yolundan her geçtiğimde,
yol boyunca asker kaçaklarının asıldığı darağaçları gözümün
önünde canlanır. Ali İhsan
(Sabis) Paşa, darağacı kurmaya vakit harcamazmış. Tabancayla oracıkta infaz
edermiş.

 

Sonra stratejinin öngörüsü gerçekleşmeye başladı. Tam
100 yıl önce bugün, 27
Ağustos 1921 günü, Yunan ağır zayiat vererek Güzelkaleyi ele geçirirken Türk süvarisi
Yunan karargâhını bastı. General Papulas zorlukla kaçıp canını kurtardı.

 

Sakaryaya
devam edeceğim.(https://millidusunce.com/bugun-yunan-karargahini-bastik/)

30 Ağustos, Devletimizin Kuruluş Temelinin Atıldığı Gündür.

0

Konudan Konuya (15)

     “Şeyhi olmayanın
şeyhi şeytandır!” sözünü hepimiz biliriz. Bu zamanda şeyh bulmak ve ona intisap
etmek / bağlanmak çok zordur. Her zaman huzurunda bulunmaya, onu dinlemeye
vakit ve imkân bulamayız. İşimizi gücümüzü bırakıp, sık sık yanına gidemeyiz.
Onunla hemhâl olamayız.

     Bu durumda
şeytanla baş başa kalmış mı oluruz? Hayır hayır hiç endişeye mahal yok.

     Mevlâna, Yûnus
Emre, İmam-ı Gazalî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi birçok zatların, paha
biçilmez, çok değerli eserleri var. Hepsi de ya Türkçe yazılmış veya tercüme
edilmiş olarak Türkçemizde mevcut.

     Eseri olan zatlar
ölmüş sayılmaz. Eserleriyle yaşıyorlar. Bu büyük zatlardan -mizacına göre-
herhangi birinin eserini okuyan, anlayan; anladığıyla âmil olan / amel eden /
uygulayan bir kimsenin şeyhi var demektir. Çünkü böyle kimselerin eserleri şeyh
hükmündedir.

     Meselâ Hz.
Mevlânâ’nın Mesnevîsini okuyan; hele şerh ve açıklamalarını mütalâa edenin;
kâmil ve mükemmel bir şeyhi var demektir. Bu büyük eseri yanında
bulundurabilir, istediği an okuyabilir, her yere onu götürebilir, onunla oturup
kalkabilir, anlamadığı takdirde -şeyhine tekrar tekrar soru sorar gibi- yeniden
ele alabilir.

     Evet böyle bir
eseri okuyan; her an şeyhiyle beraber sayılır. Her an ona soru sorabilir, her
an onu yanında tutabilir, istediği yere onunla birlikte gidebilir.

     Halbuki bir zat
şeyhi, önderi olsa; ikide bir yanına çıkamaz! Çünkü ar eder. Fazla yanında
kalamaz! Çünkü rahatsız etmekten korkar. İstediği zaman huzuruna varamaz. Çünkü
vakit bulamaz.    

     Oysa Mesnevî veya
onun gibi bir eseri yanında bulunduran kimse; her an şeyhi / üstadı veya manevî
rehberi ve önderiyle baş başa demektir. Onunla her an halvet / beraberlik
halinde sayılır.

     Şüphesiz asıl
şeyhimiz, önder ve rehberimiz aziz Kur’andır.

     Sonra mânevî ve
kelamî olan Kur’an’ın; ondan tecellî eden / yansıyan kevnî, müşahhas ve somut,
maddî bir zuhuru, yaşayan Kur’an hükmünde olan Hz. Muhammed’in hadisleri /
sözleridir.

     Asıl şeyh / önder
/ rehber ve kılavuz bunlardır.

     Kur’anın çok güzel
te’lif / yeni yazılmış ve klasik sayısız, tercümeleri / mealleri ve muhteşem
eski yeni tefsirleri Türkçemizde lâyık oldukları şekilde kitapçı raflarında
yerini almıştır.

     Keza Hz.
Muhammed’in bütün hadisleri / sözleri ciltler halinde, yine kitapçı
vitrinlerini süslemektedir. Açıklanmış halleriyle okuyucularıyla buluşmak için
can atmaktadır.

     Bilhassa bu iki
büyük ve eşsiz rehbere / maddî-mânevî yol göstericiye başvuranların, onları baş
ucu eserleri yapanların; şeyhleri / mürşitleri / irşat edicileri / yol
göstericileri var demektir.

     İşte başta bu iki;
Kur’an ve Hadis şeyhlerinden uzak kalanların şeyhi şeytandır.

     Sonra, mizacına
göre büyük zatlardan birinin eserine yapışan ve tutunanın şeyhi var
demektir. 

     Zaten bu gibi
zatların eserleri; aslında bu iki kaynağın, zımnen / dolaylı olarak izah ve
açıklamalarıdır.  

     İşte ancak
bunların hiçbirine ihtiyaç duymayan kimsenin şeyhi şeytandır.

X

    Dükkân açan biri,
lüzumlu her şeyle dükkânı doldursa da, sadece terazisi yoksa, satış yapamaz.

X

    Terzi, dünyanın
neresinde olursa olsun terzidir. Fakat iğneyi yanında bulundurmazsa, terzilik
yapamaz.

X

     Akide / inanç
çerçeve ve ölçeğini edinmeyen ve bilmeyen kişi; yaptıklarının hangisi doğru
veya yanlış olduğunu bilemez! İfrat ve tefritten / ileri geri aşırılıklardan
kurtulamaz. Müspet ve menfiyi ayıramaz. Dört yol ortasında şaşkın ve kararsız
bir hâl alır. Pusulasız yola çıkana benzer.

X

     “İslâm dini
yalnızca bir inanç sistemi değildir. Bir yaşam biçimidir. Müminler köklerine,
sonsuz saadet ve huzur yeri olan asıl vatanlarına geri dönmek için halden hale
geçerler. Varış menzili, hakikat-i Muhammedî’nin cem olduğu yerdir.” (Rabia
Christine Brodbeck)

Yanıltıldı mı Yanıltıyor mu?

0

R.T. Erdoğan’ın
açıklamalarında verdiği bilgiler bazen somut gerçeğe açıkça aykırı oluyor. Bu
tür haberler -nedense- medyada “Erdoğan yine yanıltıldı” veya “Erdoğan’a
doğru bilgi
verilmemiş
”, “danışmanları Erdoğan’ı yanıltıyor” gibi
yorumlarla veriliyor.

Acaba bu söylem ne
kadar doğru? Kim kimi yanıltıyor?

Mesela CB Erdoğan “Merkez
Bankası rezervlerimiz şu an 109 milyar dolar seviyesindedir”
dedi. Ancak,
“Erdoğan’ın bahsettiği rakamlar brüt rezervler. Yani içinde borçlar da
var. Oysa bir devlet için önemli olan elindeki net rezervlerdir. Zira
olağanüstü dönemlerde sadece elinizdeki net para ile iş yapabilirsiniz.”

Peki, Merkez
Bankası rezervlerinden borçları çıktıktan sonraki net rezervi ne kadar?

Yeniçağ Gazetesi yazarı
Evren Devrim Zelyut’tan alalım: “Bunun için Toplam Döviz borçlarını ve Merkez
Bankamızın yaptığı swaplar yani diğer merkez bankalarından aldığı borçları da
çıkarmak gerekiyor. Swaplar için TCMB’nin açıkladığı en güncel rakam Haziran
ayına ait.

Haziran swapları
dâhil edildiğinde Merkez Bankası Net Rezervi eksi 51 Milyar Dolardır.

Bu rakamın üstüne
bir de Çin ve Güney Kore swaplarını (borçları) da eklemek gerek. Bu durumda eksi
olan rakam daha olumsuz çıkacaktır.”

Şimdi, dünyanın en
tecrübeli devlet başkanlarından biri olan Erdoğan’ın yanıltıldığını düşünmek
mantıklı değildir.

“Erdoğan aslında
doğru rakamları biliyor,
fakat iktidarını korumak saikiyle, halkı yanıltmak
için verileri bu şekilde açıklıyor”
dense daha doğru olmaz mı?

*********************************

Bakan Ve
Danışmanlar Yanıltmış Olamaz

Cumhuriyet
tarihimizin en büyük orman yangınlarına “envanterimizde söndürme uçağı yok”
iken yakalandığımızda da benzer bir durum yaşadık.

Önce yıllardan
beri orman yangınlarını söndürmekle görevli olan “Türk Hava Kurumu’nun uçaklarının
uçamayacak durumda olduğu”
söylendi. Daha sonra “bu uçakların 4 milyon
dolar harcanmış olsa idi etkin bir şekilde görev yapabileceği” açığa çıktı.

Erdoğan yangınların
başında “5-6 uçakla yangınlara müdahale ediyoruz” demiş, “Uçak
konusundaki sıkıntıların ana sebebi THK’nın filosunu yenileyememiş olmasıdır”
açıklamasını
yapmıştı.

Bakan da biliyordu
Erdoğan da. “2019 yılına kadar Orman Genel Müdürlüğü’nün çalıştığı Türk Hava
Kurumu’nun (THK) devreden çıkarılmasıyla yangınların tahrip gücü artmıştı.”

“Altısı uçabilir
dokuz uçağı olan THK’nın en son görev yaptığı 2018 yılında 5,3 bin hektar orman
yanarken 2019’da 11,3 bin hektar, 2020’de ise 20,9 bin hektar ormanlık alanın
zarar gördüğü” biliniyordu. Buna rağmen THK uçakları hazır edilmemişti.

Bir haftada çıkan
100’den fazla yangın karşısında, kiralanan 3 Rus uçağı yetersiz kalınca böyle
açıklamalar yaptılar. Kiralanan 3 uçağa 203 milyon lira ödeyen devlet,
THK uçaklarını uçurmak için, 4 milyon dolar bulamamıştı.

Muhalif medya dahi
Erdoğan’ın beyanlarını ve bu bilgileri “Cumhurbaşkanını yanılttılar”
diyerek verdi.

Acaba CB’nı Orman
Bakanı veya danışmanlar mı yanılttı?”

Bence
Cumhurbaşkanı “gerçeğin tamamını hem de bütün çıplaklığı ile biliyordu.” Ama AKP
Genel Başkanı sıfatı ağır basıyor
ve toplum algısını etkilemek için halkımıza
yanlış bilgi veriyor.

*********************************

2023 Ekonomik
Hedefleri

CB Erdoğan konuşmalarında
sıkça “2023 hedeflerine ulaşmak için son bir eşik kaldı” gibi
açıklamalar yapmayı sever.

2023 ekonomik hedefleri 2013’te 10.
Kalkınma Planında
şöyle belirlendi: GYSH 2 Trilyon dolar, Kişi Başına
Düşen Milli Gelir 25.000 dolar, İşsizlik %5 ve Enflasyon tek haneli rakamlar
.

Bu hedeflere
ulaşmanın imkânsız olduğu görüldü ve 11. Kalkınma Planında (2019) büyük
ölçüde yenilendi.  GYSH 1,1 Trilyon
dolar, Kişi Başına Düşen Milli Gelir 12.244 dolar, İşsizlik %9,9 ve Enflasyon
%5
olarak belirlendi.

2020 yılında Milli Gelir 720
Milyar dolar
, Kişi Başına gelir 8.538 dolar olarak gerçekleşti. (Bu
gelir 2013’te 12.614 dolar idi.)

5-7 milyon olduğu
söylenen sığınmacı da nüfusa eklendiğinde 2020 yılı için Kişi Başına
Milli Gelir 7.500 dolar
civarında çıkacaktır.

Türkiye’yi 12 sene
önceki milli gelir ve kişi başına milli gelir seviyesine gerileten iktidarın
başı
hala “2023
hedeflerinden”
bahsedebiliyor.

Erdoğan geçen hafta “Türkiye’nin
milli gelirini 969 milyar dolara kadar yükseltmeyi başardıklarını
ifade etti. (Son 7 ayda Milli Gelirimizin %35 arttığına inanalım mı?)

“İlk çeyreğe ait
büyüme rakamları, ülkemizin başarısının 2021 yılında da sürdüğünü göstermektedir”
diye övündü.

Başarısından gurur
duyulan ülkemiz bu arada dünyada GSYH sıralamasında 2 sıra geriledi. İlk 20’den
düşme riski söz konusu.

****

Erdoğan, Nisan
2021’de yaptığı açıklamada, “işsizlikte iyi bir noktaya geldik
diyebilirim. Bu ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde, (yüzde) 13
civarında bir konumdayız işsizlikte” demişti.

Oysaki “AKP’nin
iktidar olduğu 2003 yılında istihdam sayısı 21 milyon, nüfusumuz ise
66,4 milyon
idi. 2021 yılı Haziran ayında istihdam 28,6 milyon,
nüfusumuz ise 83,6 milyon
olmuş.”

“19 yılda AKP
artan 17,2 milyon nüfusun 7,6 milyonuna istihdam yaratmış, ama 9,6 milyonumuz
işsiz kalmış.”

Sonuçta AKP 19 yılda 9,6
milyon işsiz yarattı
.” Bir de buna ne kadarının işsiz olduğunu bilmediğimiz 7
milyona yakın sığınmacı
eklemeyi başardılar.

****

R.T. Erdoğan Cumhurbaşkanı
sıfatıyla devletin bütün kurumlarına tam hâkimdir. O’nu yanıltmak için yanlış
bilgi vermeye kimse cesaret edemez. Mevcut sistemde bürokratlar halktan
değil Başkandan korkarlar.
Erdoğan kesinlikle rakamların doğrusunu
biliyordur.

Ancak AKP Genel
Başkanı
sıfatı ağır basıyor, iktidarını korumak için, ekonomik
verileri de halkımızı yanıltıcı bir şekilde söylemeyi tercih ediyor.

 

NOT:    1- Önceki yazımda Gelecek Partisi Genel
Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’ın partisinin adını yanlış yazmışım.
Düzeltiyorum.

            2- İki hafta yazılarıma ara
vereceğim. İzninizle.

Başaramayacaklar, Yeter Ki Uyanık Olalım

0

Yüzyılı aşkın bir süredir dünyaya yeni düzen vermeye çalışan
ABD ve Türkler karşısında yüzyıllardır Haçlı ruhuyla birleşen Avrupa, yüz
yıldır Türkiye üzerindeki planlarını bir türlü hayata geçiremediler. Ama bu
planlarını hayata geçirme ısrarından vazgeçmediler.

            Bu
planlardan ilki, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’ın 8 Ocak
1918 günü ABD Kongresi’nde açıkladığı, ABD’nin I. Dünya Savaşı’ndan sonra
kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerini ifade ettiği 14
maddeden oluşan Wilson Prensipleridir. Bu prensiplerin 12. maddesinde;  o günkü Osmanlı İmparatorluğu’na şöyle bir
son planlanıyordu: “Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk
yönetimindeki öbür milletlere de her türlü kuşkudan uzak hayat güvenliğiyle
özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır.”

            İkinci plan,
Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya)
arasında I. Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros
Mütarekesi ile ortaya kondu. Savaşı sona erdiren bu antlaşma fiilen sona
ermişti.  Antlaşmanın özellikle 7.
Maddesine göre, İtilaf devletleri kendi güvenliklerini tehlikede gördükleri
herhangi bir noktayı işgal edebilecekti. Yine antlaşmanın 24. maddesine göre,
Anadolu’nun doğusundaki altı ilde Vilayet-i Sitte (altı il)’de (Van-
Bitlis-Elazığ-Erzurum-Sivas-Diyarbakır) bir karışıklık çıkarsa, buralar işgal güçlerince
mazeret göstermeksizin işgal edilebilecekti. Antlaşmanın İngilizce metninde bu
iller için (altı Ermeni ili) ifadesi kullanılmıştı. Antlaşmanın 7. ve 24.
maddeleri ile İtilaf devletleri, daha savaş devam ederken tasarladıkları ve
aralarında paylaştıkları Osmanlı topraklarını, işgal edeceklerini açıkça belli
etmişlerdi.

            Mondros
Mütarekesi sonucunda; İstanbul İtilaf devletlerince, Irak, Doğu Suriye, Mardin,
Merzifon, Samsun, Afyon, Kütahya, Eskişehir ve İzmit İngilizler; Mersin, Adana,
Maraş, Antep, Antakya, Urfa ve Kilis Fransızlar; Aydın, Muğla, Antalya, Burdur,
Isparta, Bursa, Balıkesir ve Zonguldak İtalyanlar; İzmir, Manisa ve Tekirdağ
Yunanlılar; Kars Ermeniler ve Batum Gürcüler tarafından işgal edildi.   

            ABD ve
Batı’nın Türk milleti için hazırladığı üçüncü plan, 10 Ağustos 1920’de İtilâf
Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükûmeti arasında imzalanan, Osmanlı
İmparatorluğu’nun paylaşılması anlamına gelen Sevr Antlaşması ile ortaya kondu.
Bu antlaşmanın tek olumlu maddesi,” İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti
olarak kalacak” maddesidir. Bunun dışında bütün maddeler Osmanlı coğrafyasının
bölüşülmesine yönelikti. Kürt Bölgesi, İngiliz, Fransız ve İtalyan
temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde
bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler
Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi. Osmanlı, Ermenistan
Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı
belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon,
Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a veriyordu.  İzmir ilinde Osmanlı İmparatorluğu egemenlik
haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin
sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için plebisit yapılacaktı.
35 bin jandarma dışında ordu ve donanma tasfiye edilecekti.

            Emperyalist
güçlerin 100 Yıl önce Osmanlı devletinin bağımsızlığına son vermek üzere
hazırladıkları ve dolasıyla Türk milletini devletsiz bırakmaya yönelik bu planların
hepsi, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ortaya koydukları irade
ile bozuldu. 22 Haziran 1919 sabahı yayınlanan Amasya Tamimi’nin özeti olan şu
karar, Türk milletinin vatanın bütünlüğüne ve milletin istiklâline sahip
çıkacağı bütün dünyaya ilan edildi: “Milletin istiklalini yine milletin azim ve
kararı kurtaracaktır.” Bu kararın hayata geçirilmesi için yapılan Erzurum ve
Sivas Kongreleri ve 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kabul
edilen Türk vatanının sınırlarını belirleyen ve bir siyasi manifesto olan
“Misak-ı Milli”nin ilan edilmesi Milli Mücadele’nin çerçevesi
çizildi. Bu mücadelenin yürütülmesi için 23 Nisan 1920’de millet
temsilcilerinin karar organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da
toplanması ile Türk’ün ateşle imtihanı başladı.

            Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin iradesi ile Atatürk’ün önderliğinde başlatılan Türk
Kurtuluş Savaşı, I. ve II. İnönü Savaşları ve Sakarya Savaşları’nın zaferle
sonuçlanmasından sonra düşmana son darbe, 26 Ağustos 1922’da başlatılan ve 30
Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de
düşmanın denize dökülmesi ile tamamlandı. ABD ve Batı’nın Türk milletini
devletsiz bırakma planları bozuldu, antlaşmalar yırtıldı ve 24 Temmuz 1923’te
kabul etmek zorunda kaldıkları 1923 Lozan Barış Antlaşması‘yla yeni Türk
devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını kabul ettiler.

            Böylece
Alparslan’ın 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te kazandığı zaferle Türklere
kapılarını açan Anadolu, Atatürk’ün 26 Ağustos 1922’de başlattığı Büyük Taarruz’
un 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanmasından sonra ebedi Türk vatanı
olmuştur.

100 önce Türk milletini devletsiz bırakmaya karar veren
Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip ettikleri, “BOP coğrafyası”
ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek
istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu oyunları sezer ve milli şairimiz
Âkif’in dediği gibi, vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da
başaramayacaklardır…

 

Azmiyle,
ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs
olanın rûhunu, vicdânını bağlar

Hüsrâna
rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;

Kendin
yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Sahipsiz
olan memleketin batması haktır;

Sen
sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Okulların Açılış Müjdesi-1-

Eğitim, insan yaşamında
önemli bir olgudur. Günümüzde, hem ki
şinin mutluluğu
hem de ulusun gelece
ği ve refahı
bakımından
özel bir önem taşımaktadır.

İnsan,
varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır.
Eğitim denince de başta çocuklar
akla gelir. Çocuk eğitiminin toplum hayatında
oynadığı
rol çok büyüktür.

Başta
sevgili çocuklarımız olmak üzere, öğretmenler, anne babalar, kırtasiyeciler,
servisçiler, kantin çalıştıranlar vb. okulların bir an evvel açılmasını özlemle
arzu ile beklemekteler.

Pandami
yasaklarının kalkmasıyla, 65 yaş üstü olan vatandaşlar çocuklar gibi
sevinmişti. Tabi ki, esnaflar, özel ve kamuda çalışanlar da bir o kadar mutlu
oldu. İpin ucunu biraz kaçırsak da; sokaklar, lokantalar, tatil beldeleri,
düğün salonları doldu taştı. Akabinde 
hasta sayısında ve ölüm oranlarında bariz artmalar oldu.

Yasakların
kalkmasıyla en riskli durumda olanlar; “aşı
olmaya direnenler ve vurdurmazlar”
elbette. Tabi maskeyi ve gerekli
mesafeyi unutanlar da bu riski artırmakta.

Şimdi anne
babalar ve çocuklar heyecanlı bir bekleyişin içindeler. Okulların açılacağından
son derece mutlular. Şimdiden son hazırlıklarını yapmaya başladılar. Ancak
okulların açılması ile risk faktörü de artacak. Eğitim öğretimin kesintisiz ve
yüz yüze devam etmesi, önlemlere kusursuz uyulmasına bağlı. Bu yüzden
sorumluluk sahibi herkesin bu tedbirlere tavizsiz, seve seve uyması çok önemli.

Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer, okulların açılışına
ilişkin yaptığı basın açıklamasında; “6
Eylül’de tüm kademelerde, haftada beş gün yüz yüze tam zamanlı olarak eğitime”
başlanacağını
ifade etti. Bu açıklama son derece yerinde ve mutluluk veren bir müjdedir.

1-3 Eylül tarihleri arasında, “okul öncesi ve birinci sınıf öğrencilerine yönelik uyum eğitimi”
yapılacak. Okulların açılışı öncesinde öğretmenlere “salgın ve okulların
yeniden açılması süreci”ne ilişkin seminerler verilecek. Seminerlere okul
öncesi ve birinci sınıf öğretmenleri 31 Ağustos’ta, diğer sınıfların
öğretmenleri 1-3 Eylül’de katılacak.

Her bir çocuğun sağlığından daha kıymetli bir şey
olmadığının altını çizen Bakan Özer, şu ifadeleri kullandı:

“Millî
Eğitim Bakanı ve aynı zamanda üç öğrenci babası bir veli olarak biliyorum ki
tüm velilerimiz, çocuklarını okullara emanet ederken okulların güvenli olmasını
isterler. Gelinen noktada koronavirüsün uzunca bir süre daha hayatımızdan
çıkmayacağı açıkça görülmektedir. Dolayısıyla hepimiz, koronavirüsün risklerini
göz önünde bulundurarak ve gerekli tedbirleri alarak hayatımızı idame ettirmek
zorundayız. Daha fazla okulları kapalı tutmak gibi bir lüksümüz
bulunmamaktadır. Çocuklarımızın gelişimi, sağlığı ve geleceği için
koronavirüsle birlikte yaşamayı öğrenmek ve yüz yüze eğitime devam etmek
zorundayız.”

Okullarda eğitimin, ders saatleri azaltılmadan ve
mevcut öğretim programlarının bütünü dikkate alınarak gerçekleştirileceğini
dile getiren Bakan Özer; okul giriş-çıkış saatleri, teneffüs zamanları ve gerek
duyulması hâlinde ikili eğitime geçilmesine ilişkin sürecin okulun fiziki
kapasitesi ve mevcuduna göre il ve okul yönetimlerince düzenleneceğini söyledi.
Bakan Özer, mazereti dolayısıyla yüz yüze eğitime katılamayan öğrenciler için
TRT EBA TV ve EBA platformu aracılığıyla eğitimin devam edeceğini de kaydetti.      

Okullarla birlikte kantin, yemekhane ve pansiyonların
da açılacağını, bu süreçte destekleme ve yetiştirme kurslarının sadece 8 ve 12.
sınıflara yönelik olacağını belirten Özer, okullarda alınacak tedbirleri şöyle
sıraladı:

“Öğrencilerimiz,
öğretmenlerimiz ve diğer eğitim çalışanlarımız, okula maske takarak gelecek.
Öğrenci ve personelimizin okul içinde maskeye ihtiyaç duymaları durumunda okul
idarelerimiz tarafından maskeler ücretsiz olarak sağlanacak. Kurum personeli ve
öğrenciler dışındaki kişilerin okula giriş ve çıkışları okul yönetimleri
tarafından sınırlandırılacak. Okullardaki tüm kapalı alanlar, her gün
dezenfekte edilecek. Okuldaki sınıf ve tüm kapalı alanlarda bulunan kapı ve
pencereler açılarak sık sık havalandırma sağlanacak. Tüm öğretmen ve eğitim çalışanlarımız kendi sağlıkları ve
öğrencilerimizin korunması için lütfen aşı olsunlar.”

Öğrencilerin sağlıklı bir şekilde eğitimlerine devam
etmeleri için alınan tedbirlerin başında aşının geldiğini vurgulayan Bakan Özer,
Bakanlık bünyesinde elektronik takip sistemi kurulduğunu, il, ilçe, kurum ve
okul düzeyinde tüm süreçlerin anlık olarak takip edileceğini belirtti.

Bakan Özer, aşı olmayan personel
için alınacak önlemlerin ve herhangi bir sınıfta pozitif vaka veya temas
durumunda yapılacakların Sağlık Bakanlığı tarafından belirleneceğini söyledi.

Çocuklarımızın
okullarda sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini
gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.

Bir sonraki yazımızda, “Yüz yüze Eğitim Rehberi” üzerinde
duracağız. Şimdiden yüz yüze eğitim öğretimin; biricik öğrencilerimize, değerli
öğretmenlerimize, velilerimize ve tüm eğitim bileşenlerine hayırlı olmasını,
verimli, huzurlu ve mutluluk içinde kesintisiz devam etmesini gönülden
diliyorum.

Sevgiyle kalın.

 

114 Sûrede Kur’ân Çocuklara Ne Diyor?

0

Hazırlamış olduğu ‘Kur’ân Bana Ne Diyor?’ isimli eseri 22
baskı yapan İlâhiyatçı Veli Tâhir
Erdoğan
, son derece isâbetli ve faydalı bir projeyi gerçekleştirmiş
bulunuyor.

 

Ülkemiz insanlarının önemli bir
bölümü, namazda okuduğu veya çeşitli vesilelerle dinlediği sûrelerde ne
denildiğini bilmiyor. Bilenlerin hepsinin, bildiklerini çocuklarına öğretmeye
yeterli olduğu, olsa bile zaman ayırabildiği söylenemez. Bu hakikatleri çok iyi
bilen Erdoğan Hoca, doğrudan hedef kütleye hitap eden müstesna ve muhteşem bir
eser hazırlamış:  ‘114 Sûrede Kar’ân Çocuklara Ne Diyor?’

 

Müellif, eseri hakkında şu
bilgileri veriyor:

Bu kitap,
çocuklarımızın;

• Kur’ân ile
tanışmaları, Kur’ân’ı anlayarak okumaları, Kur’ân’ın temel konuları üzerinden
bir Kur’ân kültürüne sâhip olmaları,

•İslâm dini ile
emir dili üzerinden değil; sevgi, bilgi, ikna ve hikmet dilleri üzerinden
tanışmaları, taklidi imanda kalmayıp, tahkîki iman dersleri almaları,

•Din binasını ezber
üzerine değil, anlam üzerine inşa etmeleri; dinin temel konularını düşünerek
anlamaları, severek, isteyerek ve içlerine sindirerek yaşamaları,

•Kur’ân’ı geçmişte
kalan bir kitap değil, geleceği inşa eden bir kitap gibi okumaları,

•Kur’an’ın en güzel
şahsî gelişim kitabı olduğunu bilmeleri; O’nun rehberliğinde, Peygamber
Efendimizin (sav) örnekliğinde değerler eğitimi almaları, güzel bir kişilik ve
karakter sâhibi olmaları için,

•10 yaş üstü
çocukların kendilerinin okuyabileceği, 10 yaş altı çocukların da ebeveyn
rehberliğinde anlayabileceği bir şekilde, sâde ve anlaşılabilir bir dille
hazırlanmıştır.

 

16,5 X 24,5 santim
ölçülerinde, sert kapak içerisinde mat kuşe kâğıda tamamen renkli ve resimli
olarak basılı çok sevimli eserde ele alınan konulardan bâzıları: *Kur’ânı anlayarak
okumak nasıl olmalı. *‘Din
kelimesinin mânâsını bilmenin önemi, *İmanın
şartları. *İslâm’ın şartları, *Şükür ve duâ ahlâkı. *İsraf etmeme ve tutumlu
olma ahlâkı. *Öfke kontrolü. *Geleceğe hazırlanmak. *Görgü kuralları. *Doğruyu
yanlıştan ayırma becerisi. *Anne-babanın değerini bilme ve saygı ahlâkı.
*Şükretmek. *Yardımlaşma. *Güzel âhlâk sâhibi ve güvenilir olmak. *Doğruluk ve
dürüstlük. *Zorluklarla mücâdele. Ve daha pekçok konu…

 

Eser, bir çocuk kitabı olduğu
için, kolay anlatmak ve kolay anlaşılmak prensiplerine uygun olarak
hazırlanmıştır. Bunun için daha önce hiç denenmemiş bir kurgu uygulanmıştır.
Kurgunun merkezine okul konuluyor. Okuldaki öğretmenlerle üniversite öğretim
üyeleri, bu kurguda danışma kurulu olarak yer alıyor. Onların danışmanlığında
114 sûre, 114 öğrenci tarafından anlatılıyor. Kurguda, teknolojiye de önemli
bir yer veriliyor.

 

Projenin maksat ve hedefleri
şöyle açıklanıyor: *Kur’ân’ı yüzünden okuyan çocukları, anlayarak okumaya
teşvik etmek. *‘Kur’ân yetişkinlere hitap
eden bir kitaptır. Çocukların O’nu anlaması zordur
’ algısını değiştirmek.
*‘Kur’ân sâdece dînî ilimlerden bahseder
algısını değiştirmek. *Ezber üzerine kurulu bir din anlayışının yerine,
okuyarak anlama, düşünerek kavrama, benimseyerek yaşama anlayışını geliştirmek.

 

Projede tâkip edilen yöntem, ‘Sürahi-Bardak Yöntemi’ olarak
isimlendiriliyor ve şöyle açıklanıyor:

 

Matematik ilmi sürâhi olsun. O
ilmi öğrenmek isteyen öğrenciler de bardak olsun. Bize ilkokul birinci sınıfta
matematik ilmi, 1’den 20’e sayacak kadar verildi. Dört işlemden sâdece toplama
ve çıkarmayı öğrendik. 2. Sınıfa geldiğimizde bize 100’e kadar sayma öğretildi.
Bunun yanında çarpmayı ve bölmeyi de öğrendik Yaşımız büyüdükçe bize verilen
bilgi arttı. Bu yönteme, ‘sürâhi-bardak
yöntemi’
deniyor. Bu projede, 114 sûredeki mesajlar sürâhi oldu, bizler o
sürahinin karşısında bardak olduk. Bize sürahinin tamamı değil, bardağımızın
aldığı kadarı verildi. Ayrıca sûrelerde verilen bütün âyet meallerinde, bütün
açıklamalar âyetin özüne uygun olarak, bizim anlayacağımız şekilde yapıldı.

 

Bu açıklamadan sonra bir
sûrenin  açıklanmasını ibâdetlerde ve
günlük hayatta en çok okunan ‘Asr Sûresi
ile yapalım:

 

Sûrenin adı olan
‘Asr’, belli bir zaman dilimini anlatmak için kullanılan kelimedir. ‘Asır’ ve
‘yüz yıl’ olarak da kullanılıyor.

 

Birinci âyet:
(Kur’an’ın indiği, Peygamberin yaşadığı) Asır şâhit olsun:

Bu âyeti anlamak için
şöyle bir soru soralım. Yeryüzünde şimdiye kadar yaşayan insanlar içinde en
değerli insan kim? Yeryüzünde şimdiye kadar gönderilen ilâhî kitaplar içinde en
değerlisi hangisi? Bütün Müslümanlar bu sorulara şu cevabı verir: ‘En değerli insan Hz. Muhammed’dir. (sav). En
değerli kitap Kur’ân-ı Kerim’dir
.’

 

Şimdi, bu değerli
iki şeyi, çok kıymetli bir hediyeye benzetelim ve soralım: Sevgili Allah’ımız
bu hediyeyi, ilk olarak hangi asırdaki insanlara verdi. Cevap: 6. asırda Mekke
yaşayan insanlara. Peki, o insanlar ne yaptı? İkiye ayrıldı. Verilen hediyenin
kıymetini bilenler ve bilmeyenler. Bilmeyenler çoktu, bilenler çok azdı. Hediyenin
değerini bilmeyenler, bilmemekle kalmadılar ve bilenlere ‘Siz yanlış yapıyorsunuz’ dediler. Bununla da kalmadılar, bilenleri
vazgeçirmek için her türlü yolu denediler. Gelin bu açıklamadan sonra 2. âyeti
okuyalım. 

İkinci âyet: (En
değerli hediyelerin kıymetini bilmeyen) İnsan gerçekten zarardadır.

Dünyanın en değerli
hediyelerinin kıymetini bilmeyenler zarar ettiler. Peki, kimler kazandılar?

Üçüncü âyet,
kimlerin kazandığını anlatıyor: *İman edenler kazandı. *İmanlarına yakışan
güzel işler yapanlar kazandı. *Haksızlığın çok yapıldığı bir asırda, insanlara
hakkı, hukuku doğruluğu dürüstlüğü tavsiye edenler kazandı. *Yine bu zor
zamanda, doğru yoldan dönmeyenlere sabretmeleri gerektiğini tavsiye edenler
kazandılar.

 

Bu ayetler 6.
asırda indi. Biz şimdi 21. asırdayız. Arkadaşlar bu asır da bize şâhit. Bizim Kur’ân’a
öğrenci olduğumuza şâhit. Kur’an’ı anlamak ve anlatmak için gayret ettiğimize
şâhit. Bu derslerde insanlara hakkı (hakîkati) nasıl tavsiye edeceğimizi
öğrendik. Bu derslere hazırlanırken zorlandık ama sabrettik. Birbirimize sabrı
tavsiye ettik.

 

Bu ders ve bundan
önceki bütün derslerde ‘Kur’an’ın ve Peygamber Efendimizin kıymetini öğrendik.
Bunun için Sevgili Allah’ımıza ne kadar şükretsek azdır.

Asr Sûresi Bize Ne
Diyor?

Sizi tebrik ederim.
Siz Kur’an’ın ve o Kur’an ile sizi tanıştıran Peygamberin kıymetini bildiniz.
Kıymetli zamanınızı Kur’an ı anlamak için ayırdınız. Bu gayretinizin devâmını
dilerim.

 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527
33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

 

VELİ
TÂHİR ERDOĞAN:

    
1965’de Kırşehir’de doğdu. İlâhiyat Fakültesi’nden sonra uzun yıllar
yurt dışında eğitim konularında proje danışmanlığı yaptı. Bu görevine yurt
içinde ve yurt dışında devam ediyor.

    
Veli Tahir Erdoğan, kitabın yazarının müstear adıdır. Yazar, hayatı
boyunca isim ve unvanı ile değil, çalışmalarıyla anılmak istemiştir. Bu
sebeple isminin açıklanmasına izin vermemiştir.

    
Çalışması ve eseri hakkında şu bilgileri veriyor:

    
Çalışmalarım tekil şahıs olan fakir tarafından hazırlandı. Ancak
meydana gelen ürünler, yalnızca benim değil. Benim üzerimde emeği olan birçok
kitap ve insan var. Bu durumda benim ortaya, koyduğum bir eser, ne kadar
özgün ve orijinal olursa olsun benim olmuyor. Üzerimde emeği olan insanlarla
birlikte düşünüldüğünde ‘bizim’ oluyor.

    
O yüzden teşekkürün de, bize değil, bize bu nimetle şereflenme ve
değerlenme imkânı veren Rabbimize yapılması gerektiğini düşünüyorum.

    
Öncelikle böyle bir çalışma yapmayı bana lütfeden Rabbime sonsuz hamd
olsun. Bıraktığı Sünnet ve Hadis mirasıyla Kur’ân’ı en doğru şekilde anlamada
bize rehberlik yapan Efendimiz, Hz. Muhammed Mustafa’ya sonsuz salât u selam
olsun.

     Çalışmalarımın her safhasında maddî-manevî
desteğini esirgemeyen büyüklerime, tashih ve dizgi aşamasında destek veren
yakın çalışma arkadaşlarıma, ayrıca bu ve benzeri bütün çalışmalarımda evimde
her türlü maddî-manevî çalışma ortamının hazırlanmasında bana yardımcı olan
değerli eşime teşekkür etmek istiyorum.

    
Bu çalışma boyunca, birçok kitap, meal ve tefsirden, onları hazırlayan
hocalarımızdan vicahi, şifahî ve gıyabî olarak istifade ettim. Hocalarımızın
ellerinden öpüyor, onlara da teşekkürlerimi sunuyorum.

    
Bugünlere gelmem, faydalı hizmetler yapabilmem için ellerinden gelen
her türlü fedâkârlığı fazlasıyla yapan, anne-babama da teşekkür ediyor,
onların da ellerinden öpüyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 

 

KUŞBAKIŞI

 

GÜLZÂR-I HAKÎKAT / Hakîkatın Gül Bahçesi

 

Dağıstan asıllı bir
Müslüman Türk olan ve Türkiye’ye göç edip Tokat’ta yerleşen bir âilenin ferdi Fazlullah Rahimî’nin hayatı hakkında
bilgi yoktur. Ancak, güvenilir kaynaklarda O’nun Osmanlı’nın son döneminde
yaşadığı, bir Mevlânâ bendesi, Mesnevî ve uzmanı mutasavvıf olduğu belirtiliyor.
Kendisi baştan ayağa Allah, Rasûlullah ve Ehl-i Beyt sevgisiyle donanmıştır.
Günümüze intikal eden iki eseri vardır: Gülzâr-ı
Hakîkat
ve Kerbelâ Vak’ası’nı anlattığı Gülzar-ı Hasaneyn.

 

Eserlerindeki
ifâdelerinden Ehl-i Sünnet mensubu olduğu anlaşılıyor.

 

Eserin
mukaddimesinde Rahîmî eserini kaleme alış sebebini şöyle açıklıyor: ‘Mesnevî-i Şerif’in beyitlerini kendi kendime
şevkle okurken anladım ki; Mesnevî-i Şerif’ten yalnız münevver olanlar anlayıp
istifâde edebiliyorlar. Halktan insanlar istifâde edemiyor. Halbuki oradaki
bilgiler herkese faydalıdır. Dolayısıyla herkesin anlayacağı dille de yazılması
gerekir
.’

 

Mukaddimenin bir
başka kısmında şöyle diyor: ‘Maksat hikâye
dinlemek veya okumak değildir. Hikâye, ‘kıssa’ olarak da anılır. Kıssa
okumaktan maksat, hisse çıkarmaktır. Hisse çıkarmak, ders almak ve tecrübe
edinmek için de hikâyenin görünüşüne yapışılmamalı, derinliğine inmeye
çalışılmalıdır
.’

 

Eser 3 bölümden
oluşuyor: Her bölümün girişinde Mesnevî-i Şerif’ten seçilmiş hikâyelerin
özetleri yer alıyor.

 

Birinci bölümde 42
adet hikâye bulunuyor. Her hikâyeden sonra ‘Kıssadan
Hisse
’ başlığı altında, hikâyeden alınacak ders, edinilecek tecrübe, kısa
cümlelerle özetleniyor.  

 

İkinci bölümde
girişte özetleri verilen 48 hikâye bulunuyor. Bu bölüm Hz. Ali (kav)
hikâyeleriyle dikkat çekiyor. Cemel Vak’ası, Sıffın Vak’ası, Hâriciler Olayı,
Hâricîlerle Savaş, târih kitaplarındaki şekliyle sayfalarda yer alıyor.
Devamında Hz. Ali’ye Naatlar (üstün vasıflarını belirtedek anlatan metin)
önemli bir hacim teşkil ediyor. Sonraki bölümler ise Hz. Hüseyin ve Kerbelâ
Vak’ası ile 12 imam hakkındaki bilgilerle tamamlanıp Mesnevî-i Şerif Hikâyelerine
yer veriliyor.

 

Üçüncü Bölüm, ‘Sultanü’l Ulemâ’ başlığı altında Hz.
Mevlânâ’nın babası Muhammed Bahâeddin Hezretlerinin doğumundan, ebedîlik
yurduna göçmesine kadar olan hayatı ile başlıyor, Hakîkatin Gül Bahçesi’nden
hikâyelerle devam ediyor. Hikâyelerde Gazneli Sultan Mahmud, Hz. Yusuf, Hz.
Muhammed, Allah’ın emir ve yasaklarına tam olarak riâyet eden sâlih kimselerden
İbn-i Âmir’le ilgili bilgiler ve hikâyeler, nazar, hikâye ve masallar, Gazi
İyaz’ın hikâyesi alâka ile okunuyor, alınacak dersleri anlatan bölümlerden
faydalanılıyor.

 

Diğer hikâyelerden
bâzılarının başlıkları: ‘Güzel bir câriye
sebebiyle Mısır pâdişahı ile Musul Şahı’nın savaşı
’, ‘Köle Ferec’in mâcerâsı’, ‘Bilal-i
Habeşî Hazretlerinin önceki halleri’
, ‘Yusuf
ile Züleyhâ
’, ‘Edhem Oğlu İbrâhim
Hazretleri
’, ‘Abbâsî halifelerinden
Hârun Reşid’in kardeşi Behlül Dânâ Hazretleri
’, ‘Bir Müslüman, bir Yahudi ve bir Hıristiyan yoldaş olmuşlar, köyde
kendilerine verilen helvayı ne şartlarla taksim etmişler
?’

 

Bir hikâyenin
hayrete düşürücü başlığı var: ‘Bir
pâdişah, yakın bir dostuna şiddetle öfkeleniyor. Kılıcını çekip o arkadaşını
öldüreceği esnâda, pâdişahın çok sevdiği veziri, şefaat edip o şahsı
öldürülmekten kurtarıyor. İşin garibi şu ki: ölümden kurtarılan o arkadaş,
vezirin şefaat etmesinden dolayı vezirden inciniyor, şefaatçi vezire âdetâ
güceniyor
.’ 

 

Fazlullah Rahimî; ‘Pâdişahtan murat, hakîki pâdişah olan Allah,
vezir ise peygamber’
diyerek hikâyeyi açıklıyor… (s: 706)

 

Eser, kime ait
olduğu belirtilmeyen bir beyitle son buluyor:

 

Taş yürekli olsa adam eğer / Mesnevî’den
yumuşar iman eder
.’

 

Hazret-i Mevlânâ’nın
Bendelerinden Hüseyin Top tarafından
yayına hazırlanan 14 X 21 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 784
sayfalık eser, Haziran 2021’de yayınlandı.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212-
251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

 

KUBBEALTI AKADEMİ MECMÛASI

 

İlk sayısı Ocak
1972’de yayınlanan Kubbealtı Akademi Mecmûası, 49 yıl 5 ay içerisinde 200 sayı
yayınlandıktan sonra, Haziran 2021’de, ardında büyük bir boşluk bırakarak
okuyucusuna vedâ etti.

 

Dergiler, -günümüzde
yazar’ olarak anılan- muharrir, müellif
ve şâir gibi kalem erbabının fidanlığıdır. Osmanlı döneminden başlamak üzere,
son 15-20 yıla kadar isim ve şöhret sâhibi olmuş kalem erbabının ilk yazı
denemeleri dergilerde yayınlanmıştır. Dergiler aynı zamanda kültürümüzün da
kaleleridir. Bir mecmûanın kapanması bir kalenin düşmesi demektir. Bâzı aileler
için dergi, ailenin bir ferdi gibidir. Kapanması, aileden bir ferdin vefatı
gibi üzüntü kaynağı olur.

 

Kubbealtı
Mecmûası’nın yayın dünyâsından çekilmesinin geçici bir zaman dilimiyle sınırlı
kalması temennimiz, Vakfın diğer kültür faaliyetlerinin devam edecek olması ise
tesellimizdir.

 

Şarlo Ülkeyi Poposuyla Yönetirdi

0

Altı yılım Suudi Arabistanda
geçti. Çok şey öğrendim, çok şeye şaşırdım. Bunlardan biri, ülkedeki bütün bakanlara, daha doğrusu
vezirlere, vezir
vekili denmesiydi. Kısa zamanda çözüldü. Kral Hazretleri bütün
bakanlıkların aslî bakanıydı. Televizyonda adını duyduğumuz bakanlar, ancak
kralın yerine vekâleten bakanlık yapıyorlardı. Bu anlayış bize çok yabancı
değil aslında. Bakın, bizim mecliste de grup başkanları yoktur; grup başkan
vekilleri vardır. O unvanın anlamını da bilmezdim; sonradan öğrendim: Meğer
grup başkan vekilleri, parti başkanının vekiliymiş.

 

Şarlo diktatör

 Yanlış anlaşılmasın, bütün krallıklar tek adam yönetimi
anlamına gelmez. Meselâ İngiltere de krallıktır ama d
ünyanın en demokratik ülkelerinden biridir. Buna karşılık, isimlerinde demokratik bulunan Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti ve Kongo
Demokratik Cumhuriyeti, kabul edersiniz, o kadar demokratik sayılmaz; değil mi?
Mesele devletin ismi veya devlet reisinin unvanı değil, işlevidir. Yönetim
şemasındaki yeri ve yetkileridir.

 

Yukarıda saydığım demokratik cumhuriyetlerde, devlet
başkanları süpermenlerdir.
O kadar süperdirler
ki öldüklerinde, olağanüstü genleri ziyan olmasın diye halk, onların çocuklarını,
neredeyse oy birliğiyle başına getirir. Ülkede süper liderin eşsiz derin görüşüyle
rekabet edebilecek, ona yaklaşacak bir başka âdem bulunmadığı için de bütün denetimleri o yapar; kararları o verir.

 

 Meşhur Şarlo Diktatör filminde Tomainia lideri Adenoid Hynkel
(Adolf Hitler), işte böyle bir s
üper
liderdir ve her şey ondan sorulur; her şeyi o denetler. En sık hatırlanan
sahne, Hynkel rol
ündeki
Şarlo
nun dünyayla oynayışıdır. Makamında kocaman bir yerküre maketi vardır ve maket
balondan yapılmıştır. Yalnız kaldığında diktatör, bu balonla, yani d
ünya ile, oynar. Eliyle,
koluyla, poposuyla d
ünyayı
evirir, çevirir, havaya atar, tutar. Eh bundan g
üçlü,
bundan kibirli lider m
ümkün müdür?

 

Fakat benim favorim başka iki sahne: Hynkelin denetim sahneleri. Birinde bir mucit, imal
ettiği kurşungeçirmez gömleği reise arz eder. Şarlo, belindeki tabancayı çeker
ve ateş eder. Mucit yere serilir. Reis, umursamadan mesaisine devam eder.
Benzer ikinci sahne, paraşüt
görevi görecek bir kukuleta icat eden adamcağızda tekrarlanır. Şarlo ona
sarayın penceresinden atlama talimatı verir. Adam atlar, güm diye bir ses çıkar. Reis, mesaiye devam eder.
Belli ki Tomainiada her
icat, her hareket, devlet reisince kontrol edilmekte, tamam ve devam kararını o
vermektedir.

 

İş bölümü: Lider denetler, gerisi hata
yapar

Kontrol
Kontrol Yönetim bilimi vaka
analizlerinde kontrol
manyağı (control- freak)
liderlerden bahsedilir.

 

Ancak bütün kabahat, denetim manyağı
liderlerde değil; bu davranışı doğru bulan, başka türlüsünü düşünemeyen anlayışta Bunun en basitini, iş yönetmeyi
kasada oturmak ve çalışanları sık sık azarlamak zanneden KOBİ diktatörlerinde görürsünüz.
Her felaketten, her yolsuzluktan sonra, Denetim
efendim, denetim! Hani denetim?
diyen düşük mumlu aydınımızda da aynı anlayış vardır. Her
beceriksizlik, her yangın, her yıkım için çözüm
aynıdır: Denetim!

 

 Bu kültür ve bu klişe fikirlerle
yetişenler, kendileri yönetim konumuna geldiklerinde ilk işleri denetçiler
atamaktır. Fakat onlar da yetersiz çıkar ve işlerin çoğunun kendilerinden
sorulmasını, denetçiler denetlese de
Bir
de ben bakayım.

talimatını verirler. İşte yönetim kitaplarında bulamayacağınız fakat pek
yaygın, her şeyin tek adamdan sorulduğu organizasyon tipi budur. Ben buna simit
organizasyonu diyorum. Simit organizasyonunda şirketin m
üdürlerini
lider tayin eder; bu normaldir. Normal olmayan, m
üdür
yardımcılarını da, yardımcıların yardımcılarını da, çaycıya kadar herkesi
liderin tayin etmesi veya çoğu tayinde onun olurunun alınmasıdır. B
ütün bu sözde organizasyon, en basit işe kadar her
şeyi lidere danışmadan yapamaz. Teşkilatta inisiyatif sıfırlanır.

 

Tek adamın adamcıkları

Çalışanlar, şu iki düşünceden birine, bazen ikisine
birden duçar olur:

 

Birincisi: Ben bu kadar denetlendiğime, her hareketim kontrol
edildiğine göre, demek ki ben yanlış yaparım; yanlış yapacağım. En iyisi, bir
şey yapmayayım. Bir şey yapmam gerektiğinde de liderime sorayım. İşler kötü giderse, Size sormuştum, siz istediğiniz için öyle yaptım. derim- bunu demeye de
cesaret edemem ya

 

 İkincisi: Kontrolden ve azardan bıktığı halde şartlar isyan
etmesine izin vermediğinden öt
ürü için için hırslanması,
intikam arzusu duymağa başlamasıdır. Bunu, birinci elden görd
üm. Kontrol manyağı şirketlerde çalışanlar, yönetimi
atlatıp kendi çıkarları doğrultusunda işler çevirmeye pek meraklıydılar. Hâlbuki
birlikte, takım ruhuyla, sevdikleri bir işi başardıklarına inanan firma çalışanları,
takım arkadaşlarını aldatmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.

 

Firma, dernek, parti, devlet Mesele insanların temel değerler etrafında bir
hedefe, bir ülküye kilitlenmesi veya süper lidere biat etmesidir.
Birinciler yükselir,
başarır; ikinciler er veya geç hüsrana
uğrar.