15.5 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 377

Türkçe Sevdalısı Dr. Yesevîzâde Alparslan Yasa Anlatıyor: Türkçemizin Problemleri ve Çözüm Yolları

OğuzÇetinoğlu: Yabancı dillerden, meselâ Fransızcadan alınan kelimelere
Türkçe karşılık teşkil etmek mahzurlu mu?

Dr. Yesevizâde Alparslan Yasa: Tabiî ki değil! Bilakis, herhangi bir yeni mefhûm
ifâde eden her ecnebî kelimeye, mümkün olduğu kadar Türkçenin imkânlarıyle
mukabil bulmalıyız. Fakat bunun yaparken, Türkçenin selîkası (rûhu, zevkı,
husûsiyetleri), Türk şîvesi mîyâr(1) olmalıdır.

Bunun başka türlü
ifâdesi, Fransızca (veyâ daha umûmî olarak “Frenkçe”) kelimelere Türkçede yeni
bir karşılık teşkîl edilirken, bunun, çeviri (transcodage; traduction par correspondances: eşleştirerek tercüme)
usûlüyle değil, sahîh tercüme usûlüyle, yâni Türkçenin kaidelerine, Türk
şîvesine uyarak yapılmasıdır.

Çeviri veyâ
eşleştirerek tercüme (bir dîğer ifâdeyle harfiyen tercüme), taklîde dayanır. Bu
usûlle, kelimeler, kaynak dildeki (Fransızca asıllarındaki) kelimelerin
yapısına benzer bir yapıyle teşkil edilmektedir. Meselâ şu ıstılâhlar bu teşkîl
anlayışının mahsûlüdür: “çokgen” (polygone),
“üçgen” (triangle), “evrendoğum” (cosmogonie), “kurgu-bilim” (science-fiction), “söz-eylem” (speech act), “küreselleşme” (globalisation), “önerme” (proposition), “soykırım” (génocide), “ulusalcılık” (nationalisme), v.s… Muhakkak ki
-kaynak dil tesiriyle kurulan cümleler gibi- bu çeşit kelimeler de dilde bir
şîvesizlik ve bunların şu veyâ bu sebeble tutunması, dildeki tereddî(2)
hâlinin bir tezâhürüdür; zîrâ bunlar, dilin mantığını altüst etmekte, bünyesini
bozmakta, hem kavâidi(3), hem kelime hazînesi bakımından dili -artık
onunla ilim, felsefe, san’at yapılamayacak derecede- insicâmsızlığa(4),
râbıtasızlığa, teşevvüşe(5) sürüklemektedir. “Öztürkçe” iddiâsıyle
dayatılan kelimelerin büyük bir kısmının bu cümleden olması vâkıası göz önüne
getirildiğinde, tereddînin çapı takdîr edilebilir…

Sırf dilin Garpçı
ideolojiye (daha yerinde bir tâbirle RESTİ(6)’ye) âlet edilmesi
yüzünden, Türkçemiz böyle büyük bir keşmekeş içine sürüklenmiş ve tedâvisi pek
zor olacak derecede ağır yara almıştır. Fakat, binlerce eserde, milyonlarca
kitap, mecmûa, gazete, resmî evrâk, v.s. sayfasında ölümsüzleşmiş olan Târihî
Türkçemiz, ihyâ edilip kaldığı yerden daha da inkişâf ettirilme imkânına her
zaman sâhib bulunmaktadır. Kaldı ki -bize annemiz kadar azîz, annemiz kadar
mübârek olan- Târihî Türkçemiz, -ne kadar azlık olurlarsa olsunlar- şuûrlu
münevverlerimiz tarafından yaşatılıp inkişâf ettirilmeye devâm etmektedir.

Mâmâfih, asıl büyük
mesele, bizim, topyekûn Türk Milleti sıfatıyle, Târihî Türkçeyi ihyâ ve onu
tekrâr resmî dil kılma irâdesini gösterip göstermiyeceğimizdir.

Çetinoğlu: Bahse konu irâdeyi hangi sebeplerle göstermek mecbûriyetinde
olduğumuzu açıklamanız mümkün mü?

Yasa:
Başlıca şu dört sebeple: her ne pahasına olursa olsun, bu irâdeyi mutlaka
göstermeli ve Milletçe hayât hakkımızı isbât etmeliyiz:

1) Milliyetimizin esâs
unsuru, -öz medeniyetimiz olan İslâm Medeniyetinin sinesinde şekillenmiş-
Târihî Türkçedir; ondan vazgeçmek, milliyetimizden, millî şahsiyetimizden,
benliğimizden, özümüzden vazgeçmek, kendimizi inkâr etmek, ecdâdımıza,
kendimize, müstakbel nesillere ihânet etmektir.

2) Hiç kimsenin
iktidârı gasbederek dilimizi, milliyetimizi, kültürümüzü değiştirmeye, onların
üzerinde keyfince tasarrufta bulunmaya hakkı yoktur ve bu müstebidlere, bu
zâlimlere, bu mütegallibeye(7) mukavemet etmek her Türk ferdi için
birinci dereceden bir vazifedir. Aksi hâl, en temel İnsan Haklarını ihlâl eden
bu korkunç kültür jenosidine, katilden beter olan bu fitneye kölece boyun
eğmek, yüzkarası bir haysiyetsizlik ve zillet hâlini kabûl etmektir.

3) Târihî Türkçe,
İnsanlığın medâr-ı iftihârı olan İslâm Medeniyetinin üç büyük bânîsinden biri
olan şânlı Milletimizin binlerce yılda yoğurduğu, inci gibi işlediği, en
mukaddes bir emânet olarak nesilden nesle devrettiği pek kudretli, pek zarîf
bir lisandır; her çeşit merâmımızı ifâdeye kabiliyetli ve ihtiyâca göre
hudutsuz nisbette inkişâf ettirilmeye müstâid(8) bir büyük kültür
dilidir; bugünün herhangi bir büyük Avrupa kültür diliyle yarışabilecek
seviyededir. Binâenaleyh, hâl-i hâzırımızın veyâ âtimizin ilmini, felsefesini,
umûmî kültürünü, her çeşit ihtisâs sâhasını ancak ve ancak onunla ifâde ve inşâ
edebiliriz; onu reddettiğimiz ve kendimizi düzmece, nesebsiz, mantıksız,
zevksiz, şahsiyetsiz, yoz bir dile mahkûm ettiğimiz zaman, millî
mevcûdiyetimizi de ademe(9) mahkûm etmiş oluruz.

4) Târihî Türkçe, bizi
dîğer Türk topluluklarına ve İslâm milletlerine bağlıyan en kuvvetli bağdır; o
hâlde ondan vazgeçmek demek, kendimizi onlardan tecrîd etmek, benliksiz kof bir
kütle hâline gelerek Avrupa’ya temessül(10) etmek, Resmî Temessül
İdeolojisinin bu şeytânî tuzağına düşerek, âkıbet, milletçe târîh sahnesinden
silinmek demektir.

Çetinoğlu: Tedâvi için doğru teşhis iktiza eder. Doğru teşhisi koydunuz.
Tedâvisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Yasa:
Türkçede ıstılâh meselesi de, zâten her dil için cârî olduğu vechiyle, umûmî
dil meselesinden koparılarak ele alınamaz. Çünki ıstılâh dili, umûmî dilin
husûsî bir hâlinden başka bir şey değildir. Bu bakımdan, umûmî dilin
geliştirilmesinde riâyet edilecek esâslar, aynen bütün ihtisas dillerinde de
mûteberdir.

Şimdiye kadar, yeni
kelime ve ıstılâh teşkîlinde, ideolojik bir sapkınlıkla içine düşülen hatâlar
üzerinde dikkatle durulup bunlardan ders alınmalı ve bunların tekrârından
şiddetle ictinâb edilmelidir(11).

Bu meyânda, 1930’lardan
beri Dilimize doldurulmuş olan bütün uydurma, bütün nesebsiz kelimelerin bir Barbarca-Türkçe Lûgat’te toplanarak kara
listeye alınması ve halkımıza da, ısrârla bunları kullanmamasının tavsıye
edilmesi, Türkçenin ve Türk Milletinin selâmeti ve istikbâli nokta-i nazarından
hayâtî ehemmiyet arz etmektedir.

Oğuz
Çetinoğlu:
Bu zecrî tedbirlerden nasıl bir netice bekliyorsunuz?

Yesevîzâde Alparslan Yasa: Bundan nâşî, ne kadar tutunmuş olurlarsa olsunlar,
hiçbir Barbarca kelimeye tahammül gösterilmemesi iktizâ eder. Bu kelimeleri
uydurarak -resmî dil seviyesinde- Türkçemizi ifsâd edenler, kanımız, canımız
olmuş bin senelik kelimelerimizi dilimizden kovmaya cür’et etmişken, biz
onların şu son seksen senede dipçik zoruyle yaygınlaştırdıkları uydurmalarını
nasıl kabûl edebiliriz? Hiç şüphesiz, sapkın bir ideolojinin tahakküm vâsıtası
olarak dayatılan, Türkçenin târihinde bâtıl bir çığır açan, Frenkleştirmek
sûretiyle onun can damarı demek olan mantığına kasdeden bu uydurmalar, halkın
galatlarıyle bir tutulamaz.

Binâenaleyh doğru ve şahsiyetli tavır,
değerli dilcimiz Prof. Dr. Hamza Zülfikâr’ın -maâlesef, benimsiyerek-
naklettiği şu tavrı karârlılıkla reddetmek olsa gerektir:

“Türkçe terimlere yapılan itirazlar daha
çok önerilen kelimelerin ses, yapı ve anlam özellikleriyle ilgilidir. Bir
terimin, dilin kurallarına göre türetilmesi, beklenen ve aranan bir husustur.
Ancak şimdiye kadar türetilmiş örnekler arasında kurallara uymayan örnekler ne
olacaktır? Bu konu Kültür Bakanlığının 1. Türk Dili Kurultayında tartışıldı ve
sonuç olarak şu düşüncede birleşildi: Yapıca ve anlamca bozuk olan terimlerden
tutunmuş, benimsenmiş ve dilde yer etmiş olanlar birer galat örnek sayılacak ve
bundan sonra yapılacak olan terimlerde Türkçenin ses, yapı ve anlam özellikleri
göz önünde bulundurulacak.”
(Prof.
Dr. Hamza Zülfikâr,  Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, Ankara: Türk Dil Kurumu
Yl., 1991, s. 18.)

Ümîdimiz odur ki Büyük
Milletimiz, hakîkati fark ettiği ânda, kendi hür irâdesiyle, bu Resmî Barbarcayı
ve asırlık bir zulümle onu dayatan RESTİ’yi ademe mahkûm edecektir. Kuvvetle
inanıyoruz ki Milletimiz, iki bin yıldır kullanılmıyan İbrânîceyi ihyâ edip
resmî dil yapan Yahûdi milletinden daha az hamiyetli değildir.

Çetinoğlu:Bu ıstılâh mes’elesi, gayet seviyeli bir şekilde daha önce de
tartışılmıştı…

Yasa:
Muhakkak! Bu sâhanın en mühim mütehassıslarından biri, Ord. Prof. Dr. Sadri
Maksudi Arsal idi. 1930’da neşrettiği Türk
Dili İçin
isimli kitabında, yazıldığı devrin şartları îcâbı, siyâsî endîşeler
ağır bastığı hâlde, 1948 yılında Muallimler Birliği tarafından tertîb edilen 1.
Dil Kongresi’nde sunduğu “Medenî
Milletlerde Dil Islâhı Târihine Umûmî Bir Bakış
” başlıklı tebliğinde,
mes’eleyi bu def’a münhasıran ilmî hassâsiyetle ele almış, bu çerçevede, yeni
ıstılâh teşkilinde tâkîb edilecek esâsları büyük bir vukufla ortaya koymuştu.
Tebliğinden aynen naklediyoruz:

“Bütün medenî
milletler ‘ilim dili’ yaratma işinde aynı prensiplere istinat etmişler ve aynı
metodları tâkip etmişlerdir. Bu esasları şu noktalarda hülâsa edebiliriz:

1.- İlmî
ıstılah (terim) mutlaka halk dilinde mevcut olan kelime ve kelime köklerinden
yapılmalıdır.

2.- Yapılan yeni terim millî dilin yeni
kelime yaratma usûllerine uygun olarak yapılmalıdır.

3.- Yeni
kelime millî dilin ruhuna, bünyesine uygun olduğu gibi dilin gramer kaidelerine
de uygun olmalıdır.

4.- Yeni
ıstılah hem şekil, hem telâffuz, hem ahenk bakımından milletin zevkine uygun
[ve] milletin münevverlerinin ekseriyetinin tasvip edeceği bir kelime
olmalıdır.

5.- Istılah
mümkün mertebe kısa olmalı, iki, en çok üç kelimeden terekküp etmelidir.
(12).

6.- Istılah
târif şeklini almamalıdır.”
(Birinci Dil Kongresi, 23-31 Ekim 1948,
İsanbul: İstanbul Muallimler Birliği Neşriyatı, 1949, s. 52)

Muhakkak ki bunlara bir
takım ilâveler yapılabilir. Fakat ıstılâh teşkîlinde birer mîyâr(1)
olarak kıymetlerini bugün de muhafaza etmektedirler.

Çetinoğlu: Verdiğiniz mâlûmat için teşekkür ederim. Hayırlara vesile
olur inşaallah.

————

(1)mîyâr: ölçü.

(2)tereddî:
kötüleşme,
kötü yönde değişme, soysuzlaşma, yozlaşma.

(3)kavâid: sarf ve nahiv,
“grammaire”.

(4)insicamsızlık: mantıkî muhâkemeye
aykırı düşme.

(5)teşevvüş: karışma,
karışıklık.

(6)RESTİ-Resmî
Temessül İdeolojisi:
Vasf-ı mümeyyizi Milletimizi Avrupa’ya temessül (“assimilé”)
ettirmekten ibâret olup resmî statü kazandırılmış  ideoloji. Dîğer tâbirle, açıkça bir kültür
jenosidi idelojisi olduğu hâlde, bir asırdır Devlet tarafından halkımıza
dayatılmakta ve maddî-mânevî cebirle herkesin bu ideolojiye tâbî olması
istenmektedir.

(7)mütegallibe: haksız olarak ve
zor kullanarak hükmedenler.                                                                                                                                                                                   
(8)müstâid:
istidatlı, kabiliyetli                                                                                                                                                                                
(9)ademe: yokluğa

 (10)temessül: Tamâmen bir başka millete veyâ topluluğa benzeme,
kendi kültür unsurlarını reddedip onların yerine bir başka topluluğunkileri
ikame etme, kültürel olarak onun sînesinde erime, yok olma; Fransızca
“assimilation”. Nurullah Ataç’ın şu sözü, temessül mefhûmunun ve RESTİ’nin
mâhiyetinin tam ifâdesidir: Eritmeliyiz
kendimizi Avrupa uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır!
(Ataç, Diyelim adlı
kitabından; Dil Devriminden Bu Yana Düzyazı Örnekleri, (Derleme), Ankara: T. Dil Kurumu
Yl., 1964, s. 36’dan naklen.)

(11)ictinâb etmek: kaçınmak, uzak
durmak.

 (12)terekküp etmek: oluşmak, meydana gelmek, terkîb olunarak,
birleşerek meydana çıkmak.

 

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN
YASA

Yesevîzâde
Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu.
Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed
Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler
sülâlesi).

1967-1973
senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli
maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye
döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi
senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve
gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu
devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap
neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası
siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki
birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak
oldu.

1978’den
1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını
İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde
çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât
tarzını düstûr edindi.

Anarşi
mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye
tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu
Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil
ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci
sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi
Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve
bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi.

H.Ü.
Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek
Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın 
ictimâiyâta dayalı (sociologique)
tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı
hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş,
müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur.

Yine
aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme
ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs
mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk
yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk
kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn
değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle
bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel
temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede
yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk
nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve
mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir.

Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi
sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi”
sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli
Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk
grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası
kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay
kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı
ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye
sevkedildi.

2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli
edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda
neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde- 
20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme
kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik
tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif,
T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları
mevcûddur.

Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil
(1976-1980), Yeni Devir
(1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika,
Felsefe
(1987), Dış Politika –
Risâle
(1988, mülâkat), Yeni
Düşünce
(1988), Zaman (1989,
mülâkat), Önce Vatan (2015,
mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018).

Münteşir kitapları: Perde-Arkasında
Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi
(Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin
Perde-Arkası
(Yeni Devir,
tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg
Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin
Perde-Arkası
(Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler
Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi?
(Yeni
Devir
, tefrika, Mart 1979), Nasıl
Bir Dünyâda Yaşıyoruz?
(Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak
1979’da Millî Gazete’de tefrika
edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı
Sosyal-Demokrasi
(Millî Gazete,
tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme
Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti
(Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl.,
1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan
Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in
Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik
Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil)
(Kurtuba
Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin
Tercüme
(Hitabevi Yl., 2014), Milletimize
Revâ Görülen Kültür Jenosidi
(Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl., 2015),
1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme
Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül)
(Kurtuba Yl., 2018).

Kocaeli Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hakkında

Yaş
ilerledi, haliyle bazı tetkikleri aciliyet arz etmeden önce yaptırmak

lâzım
düşüncesi ile vakit buldukça doktor arayışlarım oluyor.

Bu kapsamda
daha önce özel hastanelere gittiğim alanlarda Devlet

Hastanelerinin
ve üniversite hastanesi doktorlarının da görüşlerini almanın faydalı olacağını
düşündüm.

Ve 1 ay önce
MHRS üzerinden randevu alarak gittiğim Seka devlet hastanesinden bu konuda çok
faydalandım, tanışmıyoruz ama iltifat marifete tabidir derler bu vesile ile
yazmış olayım Op. Dr. Fikret Özbakır ve hastane personeline çok teşekkür
ederim, Tanı, tahlil, tetkik ve ilaç tavsiye süreci 1-2 gün içerisinde bitti.

***

Daha sonra
eş dost tavsiyesi ile kalp damar cerrahisi konusunda Prof. Dr.

Muhip Kanko
hocanın alanında çok iyi olduğunu öğrendim ve randevu alarak muayeneye gittim.

Muayene ve
tetkiklerimin bazısı 1-2 gün içerisinde bazısı 20-25 gün sonrasını buldu,
bunlar o bölümde yaşanan yoğunluk ve taleple ilgili, bunlar yazılacak şeyler
olmadığı için detaylara girmiyorum, elbette acil durumu olanlara öncelik
verirler.

Muhip Hoca
ile de tanışmayız, zaten herkesin ağzında maske var göz aşinalığı ihtimali bile
azalıyor.

Muhip hoca
sağ olsun anlattığım her şeyi can kulağı ile dinledi hem tahlil ve tetkikler
isteyeceğini hem de şikâyetlerim ile ilişkili olacağını düşündüğü için dâhiliye
servisinde de muayene ve tetkikler yaptırmanın faydalı olacağını belirtti.

Ben de bazen
303 75 75 üzerinden bazen hastanenin internet sitesi üzerinden randevularımı
alıp sıram geldikçe gidip gelmeye başladım.

En sık
kullandığım hizmetler olan ana girişte ki araç valeleri ve yürüyen merdivenlerinin
karşısında ki otopark çalışanının onca trafiğe rağmen güler yüzlü ve pratik
olduklarını ifade etmeliyim.

Süreç
içerisinde hastaneye girip çıkarken, çok büyük bölümünün hastane idarecileri
tarafından yapılacak küçük dokunuşlarla çözülebilecek “aslında basit” ama
hastalar ve çalışanlar açısından önemli olan sorunlar gözlemledim.

Öyle ya
hastalar nihayetinde geçici çalışanlar kalıcıydı!

Ve nihayet
bu gün sonuçlarımı gösterebilmek için daha önceden randevusunu aldığım dâhiliye
1 servisinin önüne 45 dakika önce gelip sıramın gelmesini bekledim.

Sıram geçeli
yaklaşık 45 dakika olduğu halde ana ekranda benden önce ki 2 hastaya daha
sıranın gelmediği yazıyordu, bir aksilik olmalıydı!

Öyle ya
Doktor da bizim gibi bir insan onun işe gelememesi için pek çok insani sebep
olabilirdi!

Ama o ana
kadar bir bilgilendirme, uyarı ve çözüm yoktu.

Çıkan bir
hasta dolayısı ile açılan sensörlü poliklinik kapısından içeri girerek dâhiliye
1 odasının aralık olan kapısında baktım, içeride bir erkek görevli bilgisayarda
bir şeyler yapıyordu!

Merhaba bir
şey sorabilir miyim dedim!

Ben Doktor
değilim dedi!

Ama doktorun
odasında ve doktorun masasındasınız Doktor gelecek mi? bilginiz var mı diye
sorduğumda

– Bilemem
sekreterlere sorun dedi!

Sekreter
hanıma giderek, size bir şey sorabilir miyim dedim!

– Buyur
sende sor dedi!

Böyle bir
cevap bekliyordum çok gergindi “haklıydı”

“Benden az
önce bir hasta bayan yaşadığı tüm aksiliklerin hesabını ona sormuştu!

Siz benim ne
şartlarda ve nereden buraya geldiğimi biliyor musunuz hastaneyi dolaştım bir
tane yetkili bulamadım, diyerek sitemlerini ve tüm eleştirilerini ona
aktarmıştı!

İdarecilere
ve bölümlere telefonla ulaşamadığını aradığında çalma sesi yerine KUHHHHH diye
bir garip ses geldiğini ifade etti!”

Bozulmuştum
ama tüm aksaklıların hesabı onlara soruluyordu! O da insandı, hem bu arada da
diğer hastaların işine yetişmeye çalışıyordu!

Ortada ona
da yardımcı olacak kimse yoktu!

Etrafında
hastaların olmadığı bazı bankolarda sohbet eden 2-3 kişi gördüğüm gibi dâhiliye
servisi gibi çok yoğun bazı servislerin bankosunda cansiperane çalışan sadece
bir kişi görmüş, planlamaların neye göre yapıldığını merak etmiştim!

Bu arkadaş
ta öyle bir serviste o an için tek başına herkese yetişmeye çalışıyordu!

Belli ki
sabah sabah o da diğer hastalar gibi zor bir güne uyanmıştı, nihayetinde o da
insandı.

Ben de çözüm
olur diye Başhekime durumu anlatırsam sorunlar çözülür diye düşündüm, dâhiliye
1’de bekleyen tek hasta ben değildim.

Homurdanmalar
artmıştı!

***

Başhekim
odasının önünde metal açılır kapanır bir barikat vardı!

Arkasında da
bir BABAYİĞİT oturuyordu!

Merhaba,
Başhekim Bey ile görüşebilir miyim diye sordum.

Konu ne
dedi! Muayeneler esnasında yaşadığımız sorunlar var, hocamızdan çözüm rica
edecektim, dedim.

GÖRÜŞEMEZSİNİZ!
Dedi net ve kararlı bir ifade ile! Peki, ne tavsiye edersiniz dedim!

Hastane
Müdürü Dilek hanıma gidin yardımcı olur dedi, olur dedim.

Sonuçta
müdürler şefler bunun için var, gideyim maksat çözüm olsun dedim!

Gittim dilek
hanım yerinde yok dediler!

Gelir mi
dedim bu gün gelmez izinli olabilir dediler, bir de Hüseyin bey var onu bulun
dediler!

Aradım
sordum, Hüseyin bey de yok dediler!

Gelir mi
dedim! Bilemeyiz dediler!

Ne tavsiye
edersiniz dedim!

Bir de
girişte bankoda feride hanım var ona danışın dediler!

Gittim, sağ
olsun feride hanım, dinledi! Dâhiliyeyi aradı, Doktorumuzun mazeretinin
olabileceğini söyledi “ki elbette olabilir” bizleri dâhiliye 2 ve 3’e sevk
ettirdi. Sağ olsun.

Gerçi
yapacağım diğer işlerin zamanı geldiği, bu koşuşturma sürecinde de epey vakit
geçtiği ve aktarıldığımız dahiliye2 ve 3 de ki diğer randevulu hastalara da
ayrılacak vakit ile tedavi olmam akşamı bulabileceği için hastaneden ayrılmak zorunda
kaldım!

Sonunda biri
soruna müdahale etmişti.

Belki
yetkisi azdı ama yardım etme niyeti çoktu, sağ olsun.

İnşallah
ilerde terfi eder diyeceğim ama(!)

Böyle
temenniler siyasetin ve mülakatın etkili olduğu yerlerde temenniden ileri
gitmiyor maalesef!

***

Keşke
sabahtan telefonlarımıza gönderilecek bir SMS ile randevularımızın ertelendiği
söylenebilseydi!

Yani ortada
her gün yaşanabilecek küçük insani sorunlar vardı!

Pek çok
hastanın ortak kanısı, idareciler etrafta yoktu!

Tüm stres
“ulaşılabilen çalışanların” üzerindeydi!

Olmayanlar
için sorun da yoktu!

***

Yani giriş
gelişme sonuç olarak yazmak gerektiği için pek çok gördüğümü yazmıyorum ama,
tek doktor olduğu, başını kaşıyacak vakti bile olmadığına şahit olduğunu
gördüğüm, tüm hastaların nefes aldırmayacak şekilde müsait anını kollayıp soru
yağmuruna tuttuğu ve 20 gün önce randevu aldığım halde zaman veremedikleri
Doktor beyin tek olduğunu acil ameliyatlara da katıldığını ve gün içerisinde
ilk müsait anda ve bir şekilde muhakkak çekilirsiniz dedikleri için çekilemediğim
venöz dopler’i kısadan geçeyim.

Yani koskoca
üniversite hastanesinde o kadar yoğunluğun olduğu radyoloji servisinde tek
doktor onca hastaya, onca ameliyata nasıl yetişsin!

Onlar da
insan, ağır çalışma koşulları ile nasıl baş etsin, başka radyoloji

Doktoru
neden alınmaz, ya da hastaların dediği gibi gelen doktor durmuyor mu?

O da ayrı
konu.

Onları
eleştirilerimin dışında tutuyor, Allah yardımcıları olsun diyorum.

Sonuç şu ki,
üniversite hastanesinde yapılabilen testleri devlet hastanesi doktorlarına
göstermek, çekilemediğim dopler ve diğer aşamaları da başka devlet hastanelerinde
tamamlayıp denk gelirse, Muhip hocaya çarşıda rastladığım bir yerde hem
teşekkür eder, hem de danışırım.

Bu yazıyı
yazdıktan sonra bir daha üniversite hastanesine gitmem etik olmaz artık!

Hasta
sayısının bu kadar arttığı her branşta doktorun bu kadar çok ve başarılı olduğu,
özel hastanelerin çoğaldığı, devlet hastanelerinin standartlarını yükselttiği
bir dönemde üniversite hastanesinde gördüklerim gerçekten üzücüydü, inşallah bu
eleştirileri faydalı bulur önemserler, yoksa 5 sayfa yazı dediğin çok rahat
görmezden gelinebilir.

Sağlık olsun
demekle olacaksa! Sağlık olsun.

Selam ve dua
ile

Dokumuz Sonsuza Dek Değişti mi?

“Hey gidi günler hey!”

 

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü Türkiye Çalışmaları Merkezi’nin
Direktörü siyaset bilimci Dr. Gönül Tol’un gazetelere yansıyan iddiası, Türk
Milleti açısından çok vahim sonuçlar içeriyor.

 

Tol’un düşüncesine göre “Türkiye’nin
dokusu sonsuza dek değişti”
dir. Ona göre, Suriyeli mülteciler muhtemel bir
savaştan sonra dönmeyecek ve böylelikle sosyal doku değişecektir.

 

Bu olabilir mi? Pekâla olabilir. Ancak Türkiye’nin buram buram Türklük
kokan dokusunun değişmesi sadece Suriyeli mültecilere bağlanamaz. Ama bundan
sonra yurdumuzda değiştirilmesi planlanan Türklük dokusunda, gelip de dönmeyen
Suriyelilerin de önemli rolü olacaktır.

 

Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerin sayısının resmi rakamlara göre
1 milyonun, gayri resmi geçişlerle birlikte 3 milyonun üzerinde olduğu
konuşuluyor.

 

İstanbul’un Fatih İlçesi’nin belediye başkanı Mustafa Demir’in
ifadesine göre, sadece Fatih’te 30 binin üzerinde Suriyeli mülteci
barınmaktaymış.

 

Eğer bu Suriyeliler; bir daha kendi ülkelerine dönmeyecekse,
yaşamları, kültürleri, dilleri ve algıları ile Türklük dokusunun değişmesinde
rol oynayacaklardır. Çünkü buraya yerleşecek olanlar, iş, aile ve eğitim başta
olmak üzere sosyal yaşamın her yerinde bulunacaktır.

 

Ancak Türkiye’nin dokusu yeni değiştirilmeye başlanmamıştır.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana komünler halinde yaşayan bazı gruplar ve
kendilerini gizlemeyi başarmış gayrimüslim ile gayri Türkler; zaten çoğunluğun
oluşturduğu dokuya uymayan bir yaşam içindeydiler. Sureti haktan gözükerek her
kazandıkları siyasi mevki ile de Türklük dokusuna aykırı bir dokuyu büyük bir
başarı ile hayata geçirdiler.

 

Türkiye’de hâkim olan Türklük dokusunun kuvvetli bir şekilde değişmeye
başlamasının en önemli kırılma noktası ise; 1994 yılında yapılan yerel seçimler
ve bu seçimlerden Refah Partisi’nin, İstanbul ve Ankara’nın da içinde olduğu
illeri kazanarak, Türkiye genelinde büyük başarı kazanmasıydı. Bu başarı 20
yıldır sürmektedir. Üstelikte buna aynı siyasi çizginin, son 11 yıldır ülkeyi
tek başına yönetmesi eklenmiştir. Bu siyasi anlayış ülkemize hâkim olan dokunun
değişmesi için büyük gayret göstermiş ve üzülerek ifade etmeliyim ki; mesafe
kat etmiştir.

 

Bugün Türkiye’de yaşayan ve sayısı hiç de azımsanmayacak bir halk kitlesi,
Türklük dokusuna uygun bir hayat sürmemektedir. Bu insanlar, ülkesine,
değerlerine ve milli kültüre karşı yabancılaşmış ve hatta ihanetle “barış” adı altında el sıkışır hale
gelmiştir.

 

Bu insanlar dünyadaki gelişmeler karşında, kendi insanına ayrımcılık
yapacak şekilde hareket etmektedir. Katliama uğrayan Irak veya Doğu Türkistan
Türk’ü ise hiç sesini çıkarmamakta, ABD’nin Irak’ta 1 milyonun üzerinde Müslümanı
katletmesini görmezden gelmekte ama Mısır, Mursi ve orada ölenler için hıçkıra
hıçkıra ağlayabilmektedir.  Protestolar
için de, işi gücü bırakıp meydanları doldurmaktadır.

 

Türk’ün sıkıntılı coğrafyasında gerçekleşen insan hakları ihlallerine;
kulaklarını tıkayan, gözlerini kapayan, dillerini kilitleyen bu insanlar;
Filistin için olmadık şeyleri yapabilmektedir.

 

Türkiye’deki dokuya değiştirme gayretinde olan en büyük yapılardan
biri de Diyânet’tir. Zafer Haftası’nda okunan Cuma Hutbelerinde, Malazgirt’te
Alparslan’ın Türklüğünden, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde ise Mustafa
Kemal Atatürk’ün Başkomutanlığından hiç bahsedilmemiştir. Bu harpleri yapan
hangi millettir ve ordu hangi milletin ordusudur?

 

Bu soruların cevabı bilinmesine rağmen Türk Milleti buralarda
anılmamıştır. Çünkü ülkenin dokusuna ve kokusuna hâkim olan “Türklük” silinmek istenmektedir.

 

Türkiye’deki dokunun değişmesine etki eden bir diğer faktörde yandaş,
küreselci ve adına ulusalcı denen medya topluluğudur. Bunlar Türk Milleti,
zihin bulanıklığına itilsin diye aynı mihraklar tarafından desteklenmekte,
tabir caiz ise aynı kaptan beslenmektedirler. Suriyeli mültecilerle,
Türkiye’nin dokusunu değiştirmek çabası ise bundan önce var olan çalışmaların
üstüne tüy dikmekten başka bir şey değildir.

 

Olayların sosyal, kültürel, inanç ve ekonomik boyutları vardır. Bu
nedenle doku değişikliği iddiaları göz ardı edilemez ve bu konu ihmale gelmez.

 

Yine Cem Vakfı ile Fethullah Gülen’in birlikte cem evi, cami ve aşhane
yapmalarını ve de bu işin finansmanının Fethullah Gülen tarafından
karşılanmasını da, bu doku değişikliği yoluna döşenen bir taş olduğunu
düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna, Atatürk İlke ve İnkılaplarına
sahip çıkmış olan, halkımızın en eğitimli, örgütlü, cesur ve mücadeleci
kitlesi; Alevi Türkmenlerdir. Bu yolla onların da doku değişikliğine ayak
uydurmaları sağlanmak ve dirençleri kırılmak istenmektedir.

 

Dr. Gönül Tol “Türkiye’de
binlerce Suriyeli var. Bu savaş bitse bile hemen yarın gitmeyecekler ve
Türkiye’nin toplumsal dokusunu belki de sonsuza kadar değiştirdiler”
diyor.
Söylediklerine kulak vermek gerekiyor. Ancak Tol bilmiyor ki; bizim tarih
boyunca bizden olmayan ama bizdenmiş gibi gözüken milyonlara karşı mücadele
verdiğimizi ve Türklük dokusunu bu coğrafyadan sildirtmediğimizi. Ama yine de
bu konunun üzerinde önem ve ciddiyetle durmalıyız.

Yüz Bin Süvariden Kalan Birkaç Bin Atlı

Evet, bundan tam yüz yıl ve bir gün önce,  bu ayın 27’sinde, Yunan ilerlemesi durakladı
ve hükümeti Kayseri veya Sivas’a taşımaktan vazgeçtik.

Duraklamanın, biri kendiliğinden gerçekleşen biri de bizim
sağladığımız iki sebebi vardı. İkmal hatlarının uzaması 1921’de bütün orduları
yavaşlatır ve durdururdu. Bu birinci sebepti. Fakat ikinci sebep daha
etkiliydi. Türk süvarisi cephe gerisinde Yunan ikmal kollarını vuruyor, cephane
ve yiyecek akışını durduruyordu. Bu harekât sadece Sakarya’nın hemen doğusunda,
İzmir’den gelen ikmal hattını kesmiyordu. İzmit körfezinden, müttefik
işgalindeki “tarafsız bölge”den gelen Yunan ikmalini de büyük çapta
engelliyordu. Ve geçen yazımda belirttiğim gibi Türk süvarisi 27 Ağustos’ta
Yunan karargâhını bastı. General Papulas canını zor kurtardı.

Rahmetli tarih hocamız, Prof. Dr. Mustafa Kafalı bu süvariyi
bize bir konuşmasında anlatmıştı. Elini, verdiği bilgiyi vurgulamak için öne
uzatarak şöyle diyordu: “İşte Varna’nın, Kosova’nın, Mohaç’ın yüz bin
süvarisinden elimizde kala kala…”, sonra tekrar ediyordu, “kala kala, kala
kala…. Bu beş bin atlı kaldı!” Tarihi yaşamak budur işte.

Sırada Constantinopolis var

Yunan yavaşladı ama durmadı. 27 Ağustos’ta Güzelkale düştü.
Fakat 28’inden itibaren Yunan ordusunun yiyecek ve cephane sıkıntısı ciddî
boyutlara çıkmıştı. Türk ordusu, Tekâlif-i Milliye ile ikmal eksiğini
toparlamasının yanı sıra doğu ve güneyden kuvvet takviyesiyle ve yeni askere
alma atılımıyla asker sayısını artırmıştı. Şimdi darlık, subay sayımızdaydı.
Neredeyse yarım asırdır savaştan savaşa hırpalanan zabitan, Sakarya’da büyük
zayiat verdi. Bu yüzdendir ki Sakarya’ya “Zabit harbi” denir.

 

Yunan ordusu yokuş yukarı saldırılarda büyük zayiat vererek
tepeleri alıyor fakat hemen bir sonraki sırtta yeni Türk mevziiyle
karşılaşıyordu. İki tarafın kayıpları da büyüktü. 2 – 3 Eylül günleri
durmaksızın devam eden çarpışmaların sonunda Yunan, Çaldağı’nı ele geçirdi.
Buradan Ankara’nın ışıkları görünüyordu. Ankaralılar sabah akşam top seslerini
duyuyordu. Düşman, aynı günlerde Haymana – Polatlı yolunu, Ahırkuyu mevkiinde
keserek Türk ordusunu ikiye böldü. Atina’da Yunan Başbakanı Dimitrios Gunaris,
İngiliz Sefiri Lord Granville’e gönderdiği mesajda, “Türkiye’yi artık ölü kabul
edebilirsiniz.” diyordu. Ankara’yı aldıktan sonra Batı’ya dönecekler, Çatalca’ya
yığdıkları ordularıyla birlikte İstanbul’a yürüyecekler, müttefiklerini,
Constantinople’u kendilerine bırakmaya zorlayacaklardı. İstanbul’u da Ege
sahillerini de tarihî mirasları ve hakları kabul ediyorlardı.

 

Efendim nerde, ben nerde?

Gunaris’in mesajının mürekkebi kurumadan Anadolu’dan komutan
Papulas’ın telgrafı geldi. Papulas, had safhada yiyecek, yem ve cephane
sıkıntısını bildiriyor, Ankara’yı alma planının terk edilerek ateşkes teklifi
için müsaade istiyordu. Talep reddedildi.

 

Siyasette söylenenle askerin söylediğinin farklılığına
bakınız: Gunaris’in İngiliz sefirine gönderdiği “Türkiye öldü!” mesajından on
gün sonra, Londra’da 13 Eylül 1921 tarihli Times gazetesi Papulas’ın beyanını
yayımlıyordu: “Savaş bitti!” Bu yerel bir bitiş değil, her şeyin bittiğini
hissettiren bir mesajdı ama Papulas’ın ileri görüşlülüğü bir yıl sonra, 1922
Ağustos ve Eylül aylarında daha iyi anlaşılacaktı.

 

7 ve 8 Eylül’de Türklerin keşif maksatlı hücumları
karşısında Yunan hatları geri çekilmeğe başladı. 9 Eylül’de Fevzi (Çakmak) ve
Kazım (Özalp) paşaların Zafertepe karargâhına Mustafa Kemal Paşa da geldi ve
birlikte bütün kuvvetlerle taarruz kararı verildi. Düşmanın dinlenip
toparlanmasına izin verilmeyecekti.

 

Türk karşı hücûmu 10 Eylül’de şafakla başladı. Yunan cephesi
ağır top ateşi altına alındı. Muharebenin başladığı Mangaldağ aynı gün alındı.
Çaldağı’nı ertesi gün aldık. Yunan askeri ağır zayiat vererek çekiliyordu. 11
Eylül’de General Papulas genel çekilme emri verdi. Emre göre Yunan ordusu,
Sakarya’yı batıya doğru aşıp Eskişehir’deki eski mevzilerine çekilecekti.

 

Ey ruh, bitmediysen şu kitabı çevir

Emir çekilme ile bozgun arası bir hızla gerçekleşti. İki gün
içinde Yunan, ölü ve esir 20.000 asker, yüzlerce top ve kamyon kaybetti. Esir
sayıları ilginçtir. Türk esirlerinin sayısı 805 kişidir. Yunan esirlerinin
14.450! Bu sayılar, düzenli taarruzla düzensiz firar arasındaki farkı
gösteriyor. Yunan askeri korku içinde yalnız ağır teçhizatını değil,
tüfeklerini de bırakıp kaçtı.

 

Amma çok şey mi biliyorum? Savaşın askerî yönü Genelkurmay
yayınlarında pek güzel anlatılmıştır. Fakat bakın ben, yalnız o bilgiyi değil,
bizim ve düşmanın askerî olmayan bilgilerini de anlatıyorum; İngilizlerle olan
biteni de. Nasıl? Pek kolay. Rahmetli Prof. Stanford Shaw’un, dev eserinin
III-1 cildinin son bölümünü okudum; o kadar. Beş cilt denilen fakat üçüncü
cildi III-1 ve III-2 diye ikiye bölündüğünden fizikî altı ciltlik,  “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e- Dokümanter
Tarih” eserinden. Shaw Hoca’nın en büyük çalışması; binlerce büyük sayfa.
Nerede bulacaksınız? Türkçesini bulamayacaksınız. Sadece İngilizcesi var.
Tamamını Türk Tarih Kurumu bastı. Bu Tarih Kurumunun başarısı. Fakat Türkçesi
yok. İngilizcesinin yayımlandığı 2000 yılından beri yok. Bu da aynı kurumun
büyük ayıbı. Veya bütün Türk yayın dünyasının.

Okullar Açılırken Alınan Önlemler

Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer; okulların “6 Eylül’de tüm kademelerde, haftada beş
gün yüz yüze tam zamanlı olarak eğitime”
başlayacağı müjdesini vermişti.

Öğrenciler, veliler, öğretmenler büyük bir heyecan ve
telaşlı bir koşuşturmanın mutluluğu içindeler. Ne var ki pandemi de yürekleri
bir nebze ürkütmekte.

O bakımda Bakanlıkça, okulların açılmasını müteakip
tüm gelişmeler yakından izlenecek ve herhangi bir risk durumunda gereken
adımlar anında hızla atılacak.

Bunu dikkate
alan Sağlık Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı, “kesintisiz ve risksiz bir
eğitim” için bir takım önlemlerin alınması için yeni bir “Yüz yüze Eğitim Rehberi” hazırlayarak okullara dağıtılması için
illere göndermeye başladı. Peki neler var bu rehberde?

1-Rehberde,
öğretmenler, eğitim personeli, kantin çalışanları ve öğrenci servisi personeli
ile öğrencilerle aynı evde yaşayanların tam doz aşılarının tamamlanmış olması
önerildi.

2-Rehbere
göre, öğrencilerle bir araya gelmesi zorunlu olan öğretmen ve okul
çalışanlarının aşı olmamaları durumunda, haftada iki kez PCR testi ile
taranmaları istenecek ve sonuçlar okul tarafından gerekli işlemler yapılmak
üzere kayıt altında tutulacak.

3-Öğrenci,
öğretmen ve personelin ihtiyaç halinde kullanabilmesi için yeterli sayıda maske
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından temin edilecek.

4-Okul
içerisinde, ortak alanlarda, sınıflarda, öğretmen odalarında maske atık
kutularının bulundurulması ve günlük olarak boşaltılmaları sağlanacak.

5-Öğrenci ve
personelin hasta, temaslı veya risklilik durumları, Milli Eğitim Bakanlığı ile
Sağlık Bakanlığı arasındaki veri entegrasyonu yolu ile izlenecek ve okullara
gerekli bildirim yapılacak.

6-Seminer
haftasında, enfeksiyon kontrolü ve okula giriş koşullarını içeren eğitim
verilecek ve okul yönetimince belirlenecek görevli tarafından bu programın
uygulanması ve alınacak önlemler takip edilecek.

7-Milli
Eğitim Bakanlığına bağlı okullardaki tüm öğrenciler okula maske ile gelecek
ancak gelişimsel sorunu olan veya maske takmakta zorlanan çocuklar için istisna
olabilecek.

8-Maskenin
çocuklar için uygun boyutta olması, maskelerin nemlenmesi durumunda
değiştirilmesi için okul içerisinde yedek maske bulunması sağlanacak.

9-Gelişimsel
sorunları ve diğer tıbbi nedenlerle maske takamayan ve bu durumu doktor raporu
ile kayıt altına alınmış öğrencilerin mümkünse yüz koruyucu kullanımı
sağlanacak.

10-Çok yakın
temasın gerektiği durumlarda da maskeyle yüz koruyucu kullanılması önerilecek.

11-Öğretmenler,
aşılanma durumundan bağımsız olarak okul bahçesine girişlerinden itibaren,
okulda bulundukları süre boyunca sürekli maske takacak.

12-Öğretmenlerin,
farklı sınıflarda ders vermeleri durumunda dersler arasında maskelerini
değiştirmeleri gerekecek.

13-Öğretmen
odaları ve diğer ortak alanlarda bulunan kişilerin, aşılananlar da dahil
sürekli maske takmaları sağlanacak.

14-Yiyecek
içecek tüketiminin mümkün olduğu kadar ayrı zamanlarda ve mümkün olan en kısa
sürede gerçekleştirilmesine özen gösterilecek.

15-Okullardaki
diğer görevliler de okulda bulunulan süre boyunca ve her ortamda aşılanma
durumundan bağımsız olarak sürekli maske takacak. Maskenin nemlenmesi durumunda
yeni maske kullanacak.

16-Veli ve
ziyaretçilere, salgın döneminde mümkün olduğu kadar okul bahçesi de dahil, okul
içerisine girişlerine izin verilmeyecek. Okul bahçesi dahil okula girişin
gerekli olduğu durumlarda, okul bahçesine giriş, bahçenin olmadığı durumlarda
da en dış noktadan itibaren maske takmaları sağlanacak.

17-Ders
sırasında sınıf camları, öğrenciler açısından risk oluşturmayacak şekilde, her
türlü düşme ve travmayı önleyecek önlemler alınarak, mümkün olduğu kadar açık
kalacak ve doğal havalandırma sağlanacak.

18-Ders
aralarında, mümkün olduğu kadar tüm öğrencilerin açık alana çıkmaları, sınıf
camlarının ve kapısının tamamen açılarak, sınıflar hava akımı yaratacak şekilde
en az 10 dakika süre ile havalandırılacak.

19-Okul
ortak kapalı alanlarındaki camların da sürekli açık kalması, mümkün olduğu
kadar dış ortam havasının alınması sağlanacak.

20-Merkezi
havalandırma sistemleri bulunan binalarda havalandırma, mümkünse yüzde yüz taze
hava sirkülasyonunu sağlayacak şekilde düzenlenecek.

21-Havalandırma
sistemlerinin bakımı ve filtre değişimleri zamanında yapılacak. Havalandırma
mümkün olan en düşük hızda çalıştırılacak. Havalandırma sistemi çalışıyor bile
olsa açılabilen alanlarda camların açılması sağlanacak.

22-Okul
bahçesinde ve çevresinde öğrencilerin, öğretmenlerin, diğer çalışanların
kalabalık gruplar oluşturması önlenecek.

23-Teneffüs
saatleri, okul bahçesinde kalabalık oluşmaması için okulun fiziksel kapasitesi
ve öğrenci mevcudu dikkate alınarak farklı zamanlara gelecek şekilde
ayarlanacak.

24-Okula
giriş, çıkış ve teneffüslerde sosyal mesafenin korunması için gerekli
düzenlemeler yapılacak. Okul bahçesinde öğrenciler arasında sosyal mesafe
olmasına özen gösterilecek.

25-Kapalı
alanlarında farklı sınıf öğrencilerinin bir araya gelmesini en aza indirecek
şekilde planlanma yapılacak.

26-Okul
giriş ve çıkış saatleri değiştirilemiyorsa, ders başlangıç zamanları ve ders
araları farklı sınıf öğrencilerinin bir araya gelmesini en aza indirecek
şekilde planlanacak.

27-Sınıf
içerisinde öğrencilerin oturma düzeni, yüzleri aynı yöne dönük olacak şekilde
yapılandırılacak.

28-Öğrenciler
arasındaki mesafenin belirlenmesinde, okuldaki derslik ve öğrenci sayısına
dikkat edilerek, okul yönetimi tarafından sosyal mesafeye uygun düzenleme
yapılacak.

29- Vaka
hızının ve bulaşma riskinin yüksek olduğu ya da vaka sayısında ani yükselme
görülen bölgelerde il ve ilçe sağlık müdürlükleri koordinasyonunda gerekli
tedbirler alınacak.

30-Tükürük
ve sekresyon çıkışına neden olabilecek şarkı söyleme gibi yüksek sesle yapılan
egzersizler mutlaka açık alanda ve öğrencilerin arasında tercihen en az 2 metre
mesafe bırakılarak yapılacak.

31-Öğrenciler
evlerinde veya okul dışında egzersiz yapmaya özendirilecek.

32-Beslenme
saatleri okulun fiziki kapasitesi göz önüne alınarak mümkün olduğunca farklı
zamanlara yayılacak. Yemeklerin, mümkünse sınıf dışında, açık alanda ya da
tavanı yüksek ve geniş, havalandırılabilir mekânlarda yenilmesi sağlanacak.
Maskeler, sadece sıvı alımı veya beslenme sırasında çıkartılacak.

33-Ders
süreleri, sınıfın fiziksel boyutu ve öğrenci sayısı dikkate alınarak 40
dakikayı aşmayacak şekilde planlanacak.

34-Okulun
rutin temizliği sıklaştırılacak. Çocukların, öğretmenlerin ve diğer okul
çalışanlarının el hijyeni için su ve sabun ile el yıkama olanakları sağlanacak
ve ortak alanlara uygun sayıda el antiseptiği konulacak.

35-Okul
başlangıcında velilere olası hastalık durumunda bilgi paylaşabilmeleri için
“Bilgilendirme Formu” verilecek.

36-Ziyaretçiler
zorunlu olmadıkça okula alınmayacak. Alınması gerekli durumlarda ise HES kodu
sorgulamasında “Risksiz” olduğundan emin olunacak.

 

Bu maddeler
gözden geçirildiğinde, olumlu ve çok önemli önlemlerin alınacağı anlaşılmaktadır.
Umarız ilgililer taviz vermeden büyük bir duyarlılıkla bu kuralları uygular ve
uyarlar. Zira sevgili öğrencilerimiz okullarını, öğretmenlerini ve yüz yüze
eğitimi çok özledi. Artık okullarından, öğretmenlerinden, arkadaşlarından ve
yüz yüze bilgi-beceri edinimlerinden uzak kalmak istemiyorlar. Zaten örgün
eğitimin önemi ve tanımı da bunu gerektirmektedir.

Öğrencilerin,
insan onuruna yakışır davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve sevilen
biri olarak görmesi, olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi
ile donatılması ile mümkündür. Bunu sağlayacak olan en önemli eğitim ortamı
okuldur. Mutlu ve olumlu ortamlarda yetişen çocukların daha başarılı ve
sağlıklı oldukları bir gerçektir.

Tüm kalbimle
okulların kesintisiz açılması müjdesine katılıyor, başarılı, sağlıklı, huzurlu
ve mutlu eğitim ortamları diliyorum.

Sevgiyle kalın.

 

                                                                                     

Herkes Üniversite okumamalı!

Şehir dışında Üniversite okuyan bir
öğrenciye aylık en az 1500 – 2.000 TL lazım!

2.000 liranın yanında öğrenim kredisi
kullanıp mezuniyet sonrasına borçlanmaları bile gerekebilir!

Hele teknik okul okuyorsa araç gereç
kitap ve bilimsel yayın gereksinimleri fazla olacağından yetmeyebilir bile!

Gerçi işin içine kitap ve mesleki
yayın girdimi sözel bölüm okuyanın da

Allah yardımcısı olsun.

Ben şahsen okulu bitirmiş atanamamış
öğretmen sayısı 400.000’i geçmişken!

Mezun olmuş iş bulamayan sayısı gün
geçtikçe artarken!

Mühendislerin tecrübe kazanabilmek
için 4-5 sene karın tokluğuna çalışmaya razı olduğu bir zamanda!

Baraj puanının düşürülmesini, yeni
yeni üniversiteler açılmasını, ve var olan üniversitelerin büyütülerek yeni bölümler
ilave edilmesini doğru bulmuyorum!

Bu durum devam ederse! Ortalama 10
“on” yıl sonra daha büyük

“toplumsal” sorunlara neden
olacağını düşünüyorum!

Yani sıkıntı büyük!

Bence herkes Üniversite okumamalı!

Bize okumuş iş bulamayan, tahsiline
uygun iş bulamadığında da kendine

lâyık göremediği için iş beğenmeyen
tahsilli ama işsiz genç nüfus yerine!

Ara eleman yani, çalışan, üreten,
eken, biçen gençler lazım!

Bizim diplomalı işsizlerimizi,
çıraklığa, kalfalığa, tamirciliğe, sanayi sektörüne, tarlaya, bağa – bahçeye,
hayvancılığa, kısaca işe ve üretime yöneltecek bir eğitim modeli lazım.

25 bazen 30 lu yaşlara kadar süren
bu enerji ziyan olmamalı!

Diyelim ki 4 yıl fen edebiyat
fakültesi, işletme iktisat, maliye uluslararası ilişkiler vs… Okudun!

Bu bölümleri ilk etapta aklıma
geldiği için yazdım, bunlara azcık düşünsem

100 tane daha ilave edebilirim.

Mezun olunca var mı herkese iş
sahası? YOK!

Mezun olunca en iyi ihtimalle büyük
bir mağazada tişört katlarsın!

Olmadı kasiyer!

Gençler de ne yapsın bir umut yüksek
lisans doktora!

O da sürer en az 5-altı yıl!

Eee rektör dekan ahbabın yoksa kadro
da imkânsıza yakın!

Bi bakmışsın açık öğretim bitiren
şartnameye anne baba adı hariç tüm özellikleri yazdırılan birine fakültende iş
başı yaptırılmış!

Bölümü uymasa bile olur!

Al sana depresyona girmeleri için
yüzlerce neden daha!

Yani demem o ki yazık bu gençlere,
herkes masa başı, takım elbiseli, beyaz baret ve ya kürsülerden ışıklı kalemle
meslek hayali kuruyor ama ülke gerçekleri farklı!

Mülakat puanının etkin olduğu bir
yönetim anlayışında da ODTÜ bitirsen ne kıymeti var!

Bir milyona zor giren bir bölümü
bitiren biri “daha uyumlu olur daha söz dinler diye” belki tercih nedeni bile
olabilir!

Yani!

Yani si şu, ben çocuklarımı gerçekçi
yetiştiriyorum!

Yarın hayal kırıklıkları büyük
olmasın diye herkese tavsiye ederim.

Zehir gibi gençler var kendini
kitaba, derse, bilime, akademiye adamış!

Onlar okusun hepsi baş tacı. Ama
hadi oğlum ders çalış, hadi kızım sınava az kaldı bi gayret dediğimiz gençler
iş hayatına ne kadar erken atılır ne kadar erken para kazanmaya üretmeye
başlarsa hem ülkemiz hem de aileleri için çok iyi olur.

Bize işinin ehli usta ve çıraklar
işsiz okumuşlardan daha fazla lazım.

Sonra sosyal medya diplomalı pazarcı,
doçent kasiyerden geçilmez oluyor.

Selam ve dua ile.

Bilge Tonyukuk Yazıtı

0

2020 yılı, UNESCO (Birleşmiş
Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı) tarafından ‘Tonyukuk Yılı’ ilân edildi. Bilge Tonyukuk, Köktürk Cihan Devleti
hakanı Bilge Kağan’ın veziri, ilk Türk târih yazarı ve önemli bir devlet
adamıdır.

Kitâbeden anlaşıldığına göre
Tonyukuk Göktürklerin, Juan Juan Devleti’nin elinde esir iken dünyaya
gelmiştir. Doğum târihi bilinmemektedir.  

Bilge Kağan’a vezirlik yapmanın
yanı sıra, O’na kızını vererek kayınpederi de oldu.

İyi bir stratejist ve taktik
ustası olmasından ötürü, batılı Türkologlar onun için ‘Türkler’in Bismarc’ı’ ifâdesini kullanır. 726 yılında vefat eden
Tonyukuk’un hâtırası, ölümünden sonra Bilge Kağan tarafından Bain-Cokto adlı
mevkide yaşatıldı.

Tonyukuk anıtı 1300 yıldır
bölgenin haşin tabiat şartlarına karşı kendini koruyabilmiştir. 123 yıl önce
keşfedilen anıttaki yazılar, derli toplu ilk Türk târihi olarak
vasıflandırılır.

Prof. Dr. Ali Akar’ın 14,5 X 24 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde
154 sayfalık eseri Ekim 2020’de yayınlandı.

Tonyukuk, adına dikilen anıtta
kendini tanıttıktan sonra Kutluk Devleti’nin kuruluşunu anlatır. İlteriş Kağan
ile Çin üzerine yaptıkları seferde, 2000 kişilik ordu ile 683-687 yılları
arasında 23 Çin şehri zapt edilmiştir. Sonra Kırgızlar ve Türgişler üzerine
seferler düzenlenmiştir. Bu seferlerde çok değerli ganimet elde edilir.
Tonyukuk döneminde Çinlilerle 17, Oğuzlarla 5 defa savaş yapılmıştır. Kapgan
Kağan döneminde de 27 savaşa katılmıştır. 35 yaşında iken İlteriş Kağan’ın ve
Kapgan Kağan’ın başkomutanlığını ve danışmanlığını, Bilge Kağan’ın da
danışmanlığını yapmıştır. Ömrü cephelerde ve karargâhlarda savaş planları
yapmakla geçmiştir. Emekli bir asker bürokrat olarak mâruz kaldığı ihânetleri,
yaşadığı kırgınlıkları da anlatmaktadır.

Eserin müellifi Prof. Ali akar’ın
değerlendirmesine göre yazılarda edebî üslûp ve şahsî görüşler hâkimdir:

Tonyukuk Yazıtı, diğer büyük yazıtlarla
birlikte Eski Türkçe olarak adlandırılan dönemdeki söz dağarcığını önemli
ölçüde yansıtan metinlerden biridir. Bu metni, aynı dönemde yazılmış diğer
metinlerle birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü diğer metinlerde olup da
burada olmayan yahut da burada olup da diğerlerinde bulunmayan kelimeler
vardır. Bunlar, metinlerin bağlamı, yazarlarının şahsî üslûpları, boylar
arasındaki küçük ağız farklılıkları gibi çeşitli etkenlere bağlı olarak değişen
dil tercihleridir.

Bir metnin söz varlığı, büyük ölçüde
yazarının üslûbuyla ilişkilidir. Tonyukuk Yazıtı’nın söz varlığını da Bilge Tonyukuk’un
üslubu belirlemiştir. Bu üslubun öne çıkan en önemli özelliği ‘öznel’ (şahsî
düşünce ve duygulara dayalı)* oluşudur. Diğer Köktürk ve Uygur yazıtları
belirli bir formada yazılmışlardır: Yazar, ilk cümlede kendisini tanıttıktan
sonra devletin târihi, ortak atalar, seferler, savaşlar, inanç sistemi… gibi
çeşitli konuları resmî bir üslupla anlatır. Meselâ, Köl Tigin Yazıtı’nda Bilge
Kağan kendisini ‘Tenriteg tenride bolmış Türk Bilge Kağan. Bu ödke olurtum…’ (Tek
olan Tanrı tarafından verilen yetki ile kağan oldum)* şeklinde tanıttıktan
sonra dünyanın yaratılışı, ataları Bumin Kağan ve İstemi Kağan’ın Tanrı tarafından
insanoğullarının üzerine hükümdar olarak vazifelendirilmesiyle devam eder,
sonra kendi dönemlerindeki sosyal ve siyâsî olaylar, seferler ve savaşlar
anlatılır.

Tonyukuk Yazıtı O’nun şahsî târihidir;
hayatı, katıldığı savaşlar, başarıları, kağanlar ve devletle yönetimi
hakkındaki görüş ve tespitleri metnin içeriğini oluşturur. Köktürklerin târihi,
kendi dönemi dışındaki kağanlar, olaylar… hiçbiri bu yazıtta anlatılmamıştır.
Bu yönüyle bu metin biraz ‘sivil’ bir ‘hâtıra’ metnidir.

Tonyukuk Yazıtı, ömrünü devlet yönetiminde
ve cephelerde geçirmiş tecrübeli bir asker-bürokratın diliyle yazılmıştır. Bu
dil, sâde olduğu kadar her kelimesinde, cümlesinde anlamın yoğunlaştığı bir
dildir. Bu yoğun anlatım, benzetme, iğretileme**, tezat gibi söz sanatlarıyla
sağlanmıştır. Düşünceler, tabiattan ve hayvanlar dünyasından yapılan renkli
iğretilemelerle güçlendirilmiştir. Tonyukuk, kimi yerlerde bir komutan ve
devlet adamı olduğunu unutmuş, âdeta bir bozkır ozanı gibi duygularını lirik
bir dille ve şiirsi bir üslupla anlatmıştır. Buna aslında dilin bozkır üslubu
denilebilir. Bu üslubun daha sonraki yüzyıllarda en iyi örneğini Dede Korkut
Oğuznamelerinde görürüz.

Metnin söz dağarcığı siyâsî ve askerî
kavramlarla sınırlıdır. Bu kavramlar, seferler, savaşlar, savaş sonrası yapılan
düzenlemeler, askerî taktikler, komşularla siyâsî ve askerî ilişkiler, düşman
ve dostların tutumları, şahsî değerlendirmeler… gibi konulardır. Tonyukuk
Yazıtı’nın söz varlığı 8. yüzyıldaki Türk savaş ve diplomasi diline ait
ipuçları vermektedir.

Tonyukuk Yazıtı, Köktürkler çağı
Türkçesinin söz varlığının yalnızca askerî ve siyâsî alandaki küçük bir
bölümüdür.

Tonyukuk Yazıtındaki kafiyeli cümlelerden
hareket eden bazı araştırmacılar, bu metnin manzum olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Yazının henüz keşfedilmediği sözlü kültür çağlarında metinler, daha kolay
akılda kalması için çeşitli söz sanatları ve mecâzî ifâdelerle süslenirdi. Bu
dönemlerden kalan birçok Türkçe mensur metinde (Oğuz Kağan Destanı, Dede
Korkut, Danişmendnâme…) söz konusu özellikler görülebilir. Bundan dolayı,
metnin bu özelliğini, manzum olmasıyla değil binlerce yılda oluşan sözlü kültür
dilinin bir kalıntısı olarak değerlendirmek gerekir. (s: 55-56)

Eserin ikinci bölümünde Tonyukuk
Yazıtı’ndan orijinal fotoğraflar, üçüncü bölümünde yazıttan bölümler ve günümüz
Türkçesi ile karşılıkları, dördüncü bölümünde yazıtların bulunduğu sahâdan
renkli ve siyah beyaz fotoğraflar bulunuyor.

(Tonyukuk Yazıtı’nda bir husus
dikkat çekiyor: Türkler, devlet yönetiminde, târih boyunca anlaşmazlıklara
düşmüşlerdir. Anlaşmazlıklar, sâdece iç yöneticiler arasında olsa ve orada
kalsa idi, anlayışla karşılanabilirdi. Türk devletlerinin yöneticileri arasında
da anlaşmazlıklar had safhada yaşanmış ve bu sebeple Türklerin cihan hâkimiyeti
düşüncesi gerçekleştirilememiştir.)*

*Parantez
içi notlar, sayfayı düzenleyene aittir.                                                          
                                      
                     **iğretileme: (Bir varlığa, bir
kavrama, asıl adını değil de benzetildiği bir başka varlığın adının söylenmesi
ile yapılan edebiyat sanatı; istiâre.)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.                                                                                                                                                   
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon:
0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Prof. Dr. ALİ AKAR:

     1965 yılında Sivas’ta doğdu. 1988’de Karadeniz
Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden
mezun oldu. Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1990’da mezun olduğu
bölümde açılan araştırma görevliliği imtihanını kazanarak üniversitede göreve
başladı. Yüksek lisansını Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsünde Eski Anadolu Türkçesi alanında yaptı. Doktora çalışmasını ise
1997 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Türk Dili
Ana Bilim Dalında ‘Mirkâtü’l-Cihâd /
Dil Özellikleri-Metin-Dizin
’ adlı tezle tamamladı. Askerlik görevini,
Kara Harp Okululunda yedek subay öğretim elemanı olarak yaptı. 2006’da
doçent, 2011 yılında profesör oldu.

     Çalışma alanı Türk dili târihi, târihî
Türk lehçeleri, Oğuz grubu lehçeleri, Eski Anadolu Türkçesi ve Türkiye
diyalektolojisi olan yazarın, millî ve milletlerarası dergilerde çok sayıda
makalesi yayımlandı. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli kongre ve bilgi
şölenlerine katıldı.

     Ali Akar’ın, bu kitabından başka, Türk Dili Târihi, Oğuzların Dili, Muğla
Ağızları
, Muğla ve Yöresi Ağızları,
Mirkâtü’l-Cihâd / Gelibolulu Mustafa
Âli
’, ‘Düşünen Türkçe’ adlı
altı eseri daha bulunmaktadır.

Muğla
Sıtkı Koçman Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışan yazar, evli ve iki
çocuk babasıdır.

 

Misyonerlik Ve Evanjelizm

Emekli eğitim-öğretim uzmanı ve
idâreci Alaeddin Usta, yıllar
boyunca okuyup araştırdığı Misyonerlik
ve Evanjelizm
konusunu kitaplaştırmış, mesele hakkında bilgi edinmek
isteyenlerin istifadesine sunmuştur. 13,5 X 21 santim ölçülerinde 224 sayfalık
eser, Ekim 2020’da yayınlandı.

İslâmiyet tebliğ dinidir, telkin
dini değildir. Hıristiyanlık ise telkin dinidir. Telkin işlemini Misyonerleri
aracılığı ile yapar.

Misyonerler, özel görevler
üstlenen Hıristiyan din adamlarıdır. Hıristiyan olmayan ülkelerde
Hıristiyanlığı yaygınlaştırmaya çalışırlar. Bu tür faaliyetlere, Türklerin
Müslüman olmasından sonra başlamışlar, Haçlı Seferlerinde silah kullanarak
devam etmişlerdir. Netice alamayınca dil, kültür, din, ahlâk ve aile hayatı
gibi sâhalarda faaliyet gösterip özellikle gençleri örf ve âdetlerinden
geleneklerinden uzaklaşmaya yönlendirmişlerdir.

Evangelistler; İncil’in vaaz
edilmesini temel alan ve mukaddes metinleri tek yetki kaynağı olarak kabul eden
Protestanlardır. Misyonerlerle aynı maksat için çalışırlar, metotları
farklıdır.   

Alaeddin Usta, eserinin
başlangıcında, misyonerlerin ve Evanjelistlerin en önemli hedeflerinden birinin
Türkiye olduğunu belirtiyor. Zira Hıristiyan âleminin en önemli mukaddes
mekânları Türkiye’dedir. Merkez mekân ise İstanbul’dur.

Başta dinimiz olmak üzere; dilimiz,
kimliğimiz, sağlığımız, eğitimimiz, vatan topraklarımız, kültürümüz, sanatımız,
târihimiz vb. var olan bütün değerlerimiz Misyonerlerin ve Evajelistlerin
saldırısı altındadır.  

Haç ve İsa sembollerinin Batı kültür
târihinde önemli bir yere sâhip olduğuna şüphe yoktur. Farklılıklar içermekle
birlikte bugün için de bu sembollerin sosyal ve kültürel önemi göz ardı
edilemez. Bununla birlikte, bu durum bu iki sembolün dini karakterini ortadan
kaldırıyor değildir. Batı târihinde sâhip oldukları yer de aslında bu dini
karakterden, Hıristiyanlığın Batı târihindeki yerinden kaynaklanmaktadır. (s:
18-19)

Yazarın tespitlerine göre Türk’ün
değerlerine saldıranlar, Misyonerlerle Evanjelistlerden ibâret değildir. ‘Meritokrasi’ adını verdiği dinler arası
diyalog, Yahudilik ve İlluminati ile diğerleri…

İlluminati, süper zenginlerin yönettiği bir dünya komplosudur. 1575’de
İspanya’da bulunan ve özellikle ruhanî kudret sâhibi olduklarını iddia eden bir
dinî parti veya bu partinin üyeleridir
.’ (s: 71-89)

Misyonerlik ve Evanjelizm’in yazarı Sayın Usta, Misyoner
faaliyetlerinin etkisini en aza indirebilmek için hangi alanlarda aktif
olduğunu;  Misyoner faaliyetlerine
muhatap olabilecek vatandaşlarımızın dikkatli olmalarını sağlamak maksadıyla
açıklıyor. (s:101-102)
Onlar için okullar en önemli çalışma alanlarıdır. (s: 113-115) Bu bölümde anlatılan
yaşanmış bir hâdise dikkat çekmektedir:

Bahriye Nâzırı Amiral Hüseyin
Hüsnü Paşa, (1856-1926) kızı Cemile’yi annesi Ayşe Melek Hanımla birlikte kayıt
içir İngiliz öğrenim kurumu ‘High Scholl’a gönderir. Okul idaresi, ‘okula Müslüman öğrenci almadıklarını
söyler. Ayşe Melek Hanım hiddetlenir: ‘Ne
demek oluyor Müslüman ülkede Müslüman çocuğunu okula kabul etmemek
?’

Ayşe Melek Hanım diretince Cemile
okula alındı. Fakat okuldaki adı ‘Mary
olmak şartıyla…

O dönemde Türkiye’nin değişik şehirlerinde
1000’den fazla yabancı okul vardır. Çocuklarının yabancı okullarda okumasını
isteyenlerin sayısı ise hayli fazladır. Muhtemelen onlar da çocuklarının
yabancı isimle okula alınmalarını mazhariyet olarak kabullenmişlerdir. Ayşe,
Fatma olarak okula başlayanlar… Elizabeth, James olarak mezun olmuşlardır…
Okulların yanına kilise, hastane, öksüzler yurdu, misâfirhâne, yemekhâne ve
beyin yıkama ameliyelerine hizmet edecek her türlü binaların haddi hesabı
yoktu. Müslüman Türk kültüründen ne kadar uzaklaştıklarının hesabı ise
yapılmamıştır. Onlar, ne İngiliz olabilmişler ne de Türk olarak
kalabilmişlerdir. Bu hazin tecelli, günümüzde de devam etmektedir. (s: 113-120)

Müellif kitabında Misyonerlerin
maksatlarını şöyle açıklıyor:

1-Sömürgeci
devletlerin özellikle Hıristiyan devletlerin Müslümanlar üzerinde nüfuz
kurmalarını sağlamak.

 2-Târihe karışmış eski kiliseleri tekrar
canlandırmak. 

3-Eski
ve yeniden kurulan kiliselerle Müslümanlar arasında Hıristiyanlık propagandası
yapmak.

Misyonerliğin maddî gayesinin milletleri
sömürmek, mânevî gayesinin de dünyada Hıristiyan nüfuzu artırmak olduğu bilinen
bir gerçektir. Bir bakıma misyoner için, ‘Sömürgeci
devletlerin silahsız fedâileri
’ tâbirinin kullanılması hiç de mübalağalı
bir ifâde değildir.

Bilinen bir gerçektir: Misyonerler,
gayelerine ulaşabilmek için gittikleri memleketlerde sadece bir din
propagandası olarak faaliyet göstermezler; değişik adlarla çalışırlar. Bu
bakımdan, girdikleri ülkenin millî kültürünü yıkmadıkça hiçbir yerlinin
Hıristiyan olmayacağını gayet iyi bildikleri için işe önce oradan girişirler.
Milletleri ayakta tutan bütün dinî ve millî değerlerin itibarını sarsarak
meydana gelecek boşlukta kendi inançlarını yükselteceklerini zannederler.

Unutulmamalıdır ki, hiçbir misyonerin
görevi sâdece Müslümanları Hıristiyan yapmak değildir.

Eserin sonraki sayfalarında;
‘Genel hatları ile tebliğ ve Misyonerlik arasındaki farklar’, ‘Propaganda
faaliyetleri’, ‘Metotları’, ‘Prensipleri’, ‘Özellikleri’ anlatılıyor.

 Bu başlıklardan birinin altında çarpıcı bir
değerlendirme dikkat çekiyor: ‘İçinde
bulunduğumuz 2020 yılında neredeyse ithal edilmeyen gıdamız yok. Buna şeker ve
buğday dâhil. İşte bu, misyonerlerin yaptığı gıda terörüdür. Bunun da maksadı
bir ülkenin iktisadiyatını, inancı ve kültürü gibi batırmaktır.
(s: 136)

Müslüman-Türk olarak bizim de ne
yapmamız gerektiğini Âyet-i Kerîmelerle açıklıyor. 

Bir başka çarpıcı tespit: ‘Dünyada biz Müslüman Türklere yönetilmiş
hiçbir kötülük, hiçbir Misyonerlik faaliyeti, hiçbir Evanjelik eylem yoktur ki,
bunların içinde Yahudi veya İngiliz Siyonistlerin parmağı olmasın
.’ (s: 157)

Misyonerlerin, Evanjelistler,
Siyonistler, İlluminatiler, Meritokrasiciler, Cizvitler, Enternasyonalistler ve
Beynelmilelcilerin, devşirilmiş Müslüman kardeşlerimizin ve de soydaşlarımızın…
inancımızı, millî ve mânevi değerlerimizi, iktisadiyatımızı, dilimizi ve
kültürümüzü daha çok kemirmelerini engellemek, hiç değilse en aza indirebilmek
için, Alaeddin Usta’nın 54 ayrı
kaynaktan derlediği bilgilerle hazırladığı Misyonerlik
ve Evanvelizm
isimli eserini dikkatle okumak, tekrar tekrar okumak ve
okutmak gerekiyor.  

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

ZEHRA

Nabizâde Nâzım (1862-1893) Kara Askerî Mühendis Okulu mezunu olarak
ordudaki vazifelerini îfa ederken mesâî saatleri dışında 2’si roman, 4’ü hikâye
dalında olmak üzere 16 adet eser vermiş önemli bir yazarımızdır.

Zehra, Tanzimat Edebiyatı’nın temel dinamiklerini en iyi yansıtan
romanlardan biridir. Kıskançlık, aşk, ihânet temaları etrafında sosyal dokuyu,
kadın-erkek ilişkilerini ve o dönemin geçerli ahlâkî kodları gerçekçi bir
biçimde yansıtıyor. 

12,5 X 20,5 santim ölçülerindeki
144 sayfalık eser, Esra Derya Dilek
tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek Eylül 2019’de roman severlere sunuldu.

TÜRKİYE İŞ BANKASI
KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal
Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer:
0.212-243 56 00
bilgi@iskultur.com.tr  İnternet: www.iskultur.com.tr  

 

MERMER YALIYAR

Ernst Jünger’in yazdığı, Enis
Batur
’un Türkçeye çevirdiği Mermer
Yalıyar
isimli eser, Almanya’da Naziler iktidarda iken, Almanya’da yaşayan
bir Alman tarafından, Nazizm’i tenkit maksadıyla yazılmış tek kitaptır. Hitler
tarafından yayınlanmasına izin verilmesi ise fevkalâde dikkat çekicidir.
Kitapta, barış ve huzur dolu bir ülkenin nasıl kan-revan içerisinde bırakıldığı
anlatılıyor.

13,5 X 17,5 santim ölçülerindeki kitap,
192 sayfa olarak Eylül 2010’da yayımlandı.

KIRMIZI KEDİ KİTABEVİ:

Tünel Meydanı Sokağı Nu:2/B Tünel Beyoğlu,
İstanbul Telefon: 0.212-245 70 00

Belgegeçer: 0.212-245 70 26 www.kirmizikedikitap.com   e-posta: info@kirmizikedikitap.com    

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-GÜNAHIN ÜÇ RENGİ:
Gülseren
Budayıcıoğlu / Remzi Kitabevi.

 2-OSMAN: Ayfer Tunç / Can Yayınevi.

  3- NEVİN ABLA’NIN MASALLARI: Nevin Oktar
/Boğaziçi Yayınları.

 4-AVRUPALILAR-ÜÇ HAYATIN IŞIĞINDA KOZMOPOLİT
AVRUPA KÜLTÜRÜ:

Orlondo Figes-Nurettin El Hüseyni / Yapı Kredi Yayınları.

5-PHOKAIKA: Ömer Özyiğit / Ege
Yayınları.

Doğu Perinçek Üzerine

0

Doğu Perinçek’i hayli karmaşık
ve karanlık görünen geçmişiyle tartışmaya açık olarak yorumlamak istemedim; bu
günleri ile yorumlamayı denemek istedim ve bu bana pekâlâ yetti.

Kendisini bilimsel sosyalist olarak gördüğüne göre ben de kendisini
toplum-bilim çerçevesinde yorumlamaya çabalayacağım ve siz dostlara sorular
soracağım.

 

            * 27.03.2017 – Vatan Partisi Sitesi:
Frank-Walter Steinmeier’in Almanya Cumhurbaşkanı olarak göreve başlaması
münasebetiyle Doğu Perinçek kendisine uzun bir kutlama mektubu gönderiyor,
seçtiğim cümlelerle bakalım neler neler diyor:  “Sayın Steinmeier,
mektubumda da belirttiğim üzere biz Türkleri en iyi, en yürekten anlayacak olan
Almandır. İşte biz, Almanya’yı bu koşullarda izliyoruz. Aslında ‘izlemek’ eylemi
de yerinde değil. Bu sürece taraf olarak katılıyoruz. Vatan Partisi olarak aynı
Suriye, İran, Irak, Rusya ve Çin ilişkilerinde olduğu gibi Almanya ile de
dostluğun inşası için üzerimize düşeni yapacağız. Bu tabloda Almanya’nın
güçlenmesi Türkiye’nin ve insanlığın yararınadır. Çünkü güçlü Almanya, ABD’ye
karşı güçlü olacak.”

 

* 14.09.2017 – Vatan Partisi
heyetiyle Almanya seyahati öncesi Atatürk Hava Limanında D.P basın açıklaması (https://www.youtube.com/watch?v=4wsapZJJdnQ).
Doğu Perinçek’in şu sözleri dikkat çekici: Almanya bizim güvenliğimizin Batı
ucundaki, sınırındaki unsuru. Türkiye ise Almanya’nın güvenliğinin başladığı
yer.

 

* 07.03.2017 (https://www.youtube.com/watch?v=jy2EKT_fF3Q).
Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya’yı Nazilik ile suçlaması üzerine Doğu Perinçek
Ulusal Kanal’da Tayyip Bey’e ciddi posta koyuyor;  Almanya’ya karşı böyle bağırıp çağırıp
konuşamazsın diyor.

 

* 08.12.2017 – Ulusal Kanal D.P
Berlin’de basın toplantısında konuşuyor (https://www.youtube.com/watch?v=h5CsqqTFxAs):
“Almanya, Türkiye’nin stratejik ortağıdır, Vatan Partisi tutarlı olarak,
kararlı olarak Alman & Türk ortaklığı ve dostluğu için çaba gösterecektir,
mücadele edecektir. Ve bu mücadele stratejiktir.”

 

            Daha çookk örnekler var ama şimdilik
bu kadarı yeter; soru-yorumlarıma geçiyorum. Almanya, Tekelci–Kapitalist–Emperyalist
bir ülke değil mi? Almanya bizim niye güvenilir stratejik dostumuz oluyormuş?!
İki dünya savaşının tarafı olmuş, sonunda yine AB eurosunun, Merkez Bankasının
kasası olmuş, devletlere verdiği kredilerin faizleriyle
zenginleşmiş, Yunanistan’ın küçük sanayisini ve tarımını öldürerek borç
batağına sokmuş tekelci kapitalist bir ülkenin diğer tekelci
kapitalist emperyalist ülkelerden bir farkı, niye oluyormuş ki?! Bu, toplum-bilimsel
açıdan açıklanmaya muhtaç değil mi?

 

            Doğu Perinçek, “Almanya bizim
güvenliğimizin, Batı ucundaki, sınırındaki unsuru. Türkiye ise Almanya’nın
güvenliğinin başladığı yer” diyor; bu ne demek Allah aşkına.?! Bunun toplum-bilimsel
açıdan nasıl bir açıklaması olabilir?! Niye ki, niye?.. Yellen, yellen, ipe diz!..

 

            Rusya, bizim Kurtuluş Savaşımız
zamanlarında SSCB kurucu devleti iken olduğu gibi saf sosyalist bir devlet mi?
Niye olsun ki?! Rusya da Tekelci–Kapitalist–Emperyalist bir ülke değil mi?

Almanya ve Rusya ittifakı, ABD ile hegemonik çatışmalarında
üstünlük elde etme amacıyla Türkiye’yi NATO’dan sert bir şekilde koparmaya
çalışıyor olabilir. Doğu Perinçek de bu mücadelede, bu blok içinde açıkça boy
göstermemizi milli bir duruş olarak savunmaktadır. Burada NATO’ya ayılıp bayılmadığımı
söylemeye gerek bile duymuyordum aslında. Tam tersine NATO’dan çıkmamızın şart
olduğunu düşünüyorum. Ama NATO’ dan çıkmamız kendi kolektif şuur ve irademiz
ile sürdürülecek bilinçli bir milli politika ile olabilir. Neticede Suriye’de ve
bölgede bir savaşa batmış durumdayız.

Türkiye, Ortadoğu’daki emperyalist kapışmasında Almanya ve Rusya’nın
ancak B planı olabilir.

 

            Rusya B planı gereği savaş
uçaklarıyla askerlerimizin üzerine bomba yağdırmadı mı; 80’e yakın askerimizi
üstelik dost bildikleri mevzilerinden kalleşçe katletmedi mi?! Artık nükleer
savaş olmayacağı tezinden hareket edersek ABD ve Rusya, Ortadoğudaki hegemonik
kapışmalarında hangi ittifaklarla ne kadar ileriye gidebileceklerini,
hayvanlarda görülen ‘dişi’ için kapışmalarda olduğu gibi vücut diliyle ve küçük
hamlelerle test ediyorlar. Ama asla öldürücü bir dövüşe girişeceklerini
düşünmüyorum. Yani sonuç olarak Suriye ve bölgedeki savaşın milli çıkarlar
doğrultusunda bir zorunluluk olduğunu bir türlü düşünemiyorum. Ama Doğu
Perinçek, bu savaşı tüm âleme ‘vatan savaşı’ olarak kakalamakta, buna karşı
çıkanları çok rahatça vatan hainliği ile suçlamaktadır.

 

Nihayetinde Doğu Perinçek
Almanya’ya niye böylesine şuursuzca sevdalıdır? İttihatçı’lara niye böyle
şuursuzca sevdalıdır? Talat Paşa Komitesi nedir Allah aşkına; Talat Paşa niye
milli bir kahramanımız oluyormuş?! Atatürk’e İzmir suikastını düzenleyenler bu
İttihatçılar değil miydi?! Feryal Orhon Basık’ın. “Balkan Rapsodisi” adlı
belgesel tadındaki romanını okudum. Sabah akşam devrilen İttihatçı hükümetleri;
sürekli değişen ve savaşan komutanları şaşkına çeviren, bozguna uğratan Balkan
dış politikaları gayet açık görülüyor.

 

Bir de okuyacak olduğum Fevzi Çakmak’ın
‘Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik?’ kitabıyla ilgili tanıtım yazısından küçük bir
alıntı: “Ordunun temel disiplin ilkesinin bireysel siyasi tercihlerin öne
çıkmasıyla nasıl bozulduğunu anlatırkenki üslubu, ilgi çekici değerlendirmeleri
ve sert özeleştirileri ile Balkan Harbi konusundaki soruları yanıtlamaktadır.” Vallahi,
iktidarda Abdülhamit olsaydı belki yine aynı toprakları kaybederdik ama
milyonlarca can kaybı, sürgün ve göçlerdeki bu kadar zulümler olmazdı diye
düşünmüyor değilim. Yukarıda Atatürk’e İzmir suikastını düzenleyenler bu İttihatçılar
değil miydi demiştim. İttihatçıları böylesine yüceltebilmek için Atatürk’ü biraz
aşağı çekmek gerekmiyor mu?

 

* 22/23.04.2019; çeşitli yazılı,
canlı basında Doğu Perinçek neler diyor: “Atatürk’ün bir yanlışı. 23 Nisan’ı
Çocuk Bayramı yapmak; bence yanlış. 23 Nisan balonlarla kutlanan bir bayrama
dönüştü. 23 Nisan bizim devrim günümüz. 23 Nisan’da Padişah hükümeti yıkıldı.”
“23 Nisan’ı biz bugün devrim tarihi olarak kutlamıyoruz. Koltuklara oturtulan
çocuklar, balonlar… Siz o çocuklarla devrimi yapamaz, devrimi koruyamazsınız” diyen Perinçek, “Hata demiyorum, biraz daha ağırlaştırıyorum,
çok ciddi bir hata diyorum. Bakın Atatürk peygamber değil, bunlar çok büyük
yanlışlar. Bu itirazlar Atatürkçü değil. Türkiye bugün bir devrimin eşiğine
gelmiş; üretim devrimi yapıyor. Bu devrimleri siz çocuklara balon dağıtarak o
devrimin meşalesini yakamazsınız. Ben o balonları
patlatıyorum. Ç
ocuk Bayramı diye devrim unutturuluyor”.

 

            Benim
bu ifadelere tepki olarak yorumum şu olmuştu: Daha küçücük bir çocukken
zihinlerimizde kendi bayramımız vesilesiyle bizleri Milli Kurtuluş Savaşımızla
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyetle doğrudan buluşturan dâhiyane bir
karardı. Yukarıda “İttihatçıları böylesine yüceltebilmek için Atatürk’ü biraz
aşağı çekmek gerekmiyor mu” demiştim. Şimdi de Taliban’ı Atatürk’le
özdeşleştiriyor Doğu Perinçek. Aslında zihnimizde yaşayan Atatürk’ü sinsi sinsi
ama çok aptalca mezara gömmeye çalışıyor. Peki Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü
zihinlerimizde mezara gömme çabası en çok kimin işine gelir? Emperyalist
güçlerin topunun.

            “Doğu
Perinçek, sen Almanya’ya niye böylesine şuursuzca sevdalısın” diye sormuştum az
önce. Son bir soru daha: Sen kimsin Doğu Perinçek?

 

Almanya, Rusya ile işbirliği
yaparak ABD ile hegemonik bir mücadele vermektedir. D.P. de bu mücadelede bu blok
içinde açıkça boy göstermemizi milli bir duruş olarak savunmaktadır. Bu milli
bir duruş olarak savunulamaz; sadece Türkiye için uzun vadeli yararı oldukça
savunulmaya muhtaç bir dış politikası önermesi, bir tez olarak ileri
sürülebilir. Hele bu uğurda, sınırlar ötesinde sürüklendiğimiz savaşı vatan
savunması olarak kakalamak, buna karşı çıkanları vatan hainliği ile suçlamak ta
nedir Allah aşkına!

 

            D.P.’nin
kerameti kendinden menkul bir megaloman olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bu tip
kişilerin ancak müritleri olabilir, başka türlüsü olamaz. Neyse ordumuz da
terhis ediliyor zaten. Hayırlara vesile, D.P.’ye de kapak olsun. Hem de
“Olaylara biraz ‘safiyane’ baktığınızı düşünüyorum” önermenizin yanıtı olsun. Türkiye’mizin
bu acı sürüklenişine karşı bir umut mücadelesinde çok yanlış bir yerde duruyor olmayasınız.

  

Bugün Bir 30 Ağustos Daha!

Türkler açısından çok önemli bir gün olan 30 Ağustos’u yaşıyoruz…

 

Aslında bu zaferler sadece Türkler için değil Türkler sayesinde
onurunu, gururunu, namusunu ve malını mülkünü korumuş diğer etnik unsurlar
içinde önemli zaferler!

 

Türk’ün çekildiği veya zayıf düştüğü coğrafyalara bakınca ne demek
istediğimiz daha iyi anlaşılır.

 

Ancak yaşadıklarımıza bakınca biz bu zaferlerin değerini bilemedik
diye düşünüyorum…

 

Kutlamalarımız bile duygusal ve yüzeysel!

 

İçinde bulunduğumuz şartlar biz Türkler için oldukça düşündürücü…
Ekonomimiz işgal edilmiş, topraklarımız satışa sunulmuş, demografik yapımız
değiştirilmek üzere, Türkler ne geçmişinden ne de bu gününden “bi haber”

 

Biraz samimi olalım!

 

Atatürk ve silah arkadaşlarının kan dökerek ve can vererek kurdukları
bu ülke “sömürge
siyasetçileri”
nin sayesinde elimizden kayıp gitmek üzere…

 

Birbirimizin bayramını kutlamak kör ve sağırların birbirine tebrik
etmesine dönmüş durumda… Biz ne dersek diyelim ülkeye hakim olan düzen
(siyasi partiler değil) istediği gibi at koşturuyor!

 

Bu 30 Ağustos, düşünmemize ve düşündüklerimizi hayata geçirmemize
vesile olsun..

 

Türklerin başta 30 Ağustos olmak üzere tüm zaferleri kutlu olsun…

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (16)

     “Âdemîlerin
(insanların) çoğu sûret-i âdemiye (insan suretine) mâlik (ve sahip)tir ve
(fakat) mânayı âdemîye (insanlık mânasına) mâlik değildirler. Ve hakîkatte eşek
ve öküz ve kurt ve kaplan ve yılan ve akrepdirler ve hiç şüphe etmeyesin (ki)
bu böyledir. Ve her bir şehirde sûreti ve mânası âdem (insan) olarak mâdûd
(sayılan) birkaç kimse vardır. Mütebâkîsinin (diğerlerinin)  hep sureti (şekli) vardır mâna (ve anlam)ları
yoktur. Nitekim Huda-yı Müteal (Yüce Yaratıcı) kelâm-ı mecîdinde (Şerefli
Kitabı olan Kur’an-ı Kerîminde) buyurur:

     “ ‘Onların
kalbleri vardır, onlarla kavramazlar. Gözleri vardır onlarla görmezler.
Kulakları vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha
da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller (iyi düşünmeyenler) onlardır.’ (A’raf: 179)

     “İnsan-ı kâmil
(güzel huy, iyi ahlâk ve yüksek fazilet sahibi) odur ki şeriat (din) ve tarîkat
(dinsel yol) ve hakikatte (İslâm’ın asıl ve esasını bilmekte) tam ( ve
eksiksiz) olur…Diğer bir ibare söyleyeyim: Bil ki, insan-ı kâmil (mükemmel
insan) odur ki, onun için dört şey kemâlde (zirvede) olur: İyi akvâl
(sözlerde), iyi ef’âl (fiil ve hareketlerde), iyi ahlâk (güzel huylarda) ve
maarif (bilgide).

     “Âdemîler
(insanlar) bu âleme kendilerinin ihtiyarı (isteği) olmayarak geldiler. Gelip
giden yüz binlerce kimselerden ancak biri kendisini; hakîkati (mahiyet ve
gerçeği) ile bildi. Ve bu âlemi (dünyayı) bu âlem olduğu vecihle (varoluş
gayesini idrak ederek) anladı ve diğerleri nereden gelip nereye gittiklerini
bilmedi. Yani kendinin mebdeini (başlangıcını) ve meadını (sonunu ve âhiretini)
ilm-i yakîn (kesin ilim) ve ayn-ı yakîn (kesin görüş) ile anlamadı ve görmedi.
Ve bâkinin  (diğerlerinin) cümlesi
(tamamı) kör geldiler ve kör gittiler.

     “ ‘Kim bu dünyada
körse, âhirette de kördür. (Belki de daha) fazla şaşkın olur.’ (İsra: 72) Her
birisi hayvanlık mertebesinde gittiler. Ve mertebe-i insaniye (insanlık
mertebesine) erişmediler. Zira bu âlemde şehvet-i batn (iç istekler) ve
şehvet-i ferc (cinsel istekler) ve muhabbet-i ferzend (oğul sevgisi) ile meşgul
oldular. Ve ömrün evvelinden (başından) tâ âhirine (sonuna) kadar onların sa’y
ü kuşişleri (çalışma ve gayretleri) ve cenk (savaş) ve sulhları (barışları)
bunun için idi. Ve bu üç şeyden başka bir şey bilmediler ve görmediler.” (Azîzüddîn
Nesefî)

     İnsanlar elbette
hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, fakat yarın ölecekmiş gibi de âhirete
çalışmaları gerekir. Veciz ve özlü olarak ifade edersek: “Dünyayı kesben değil
(çalışmaktan geri kalarak değil), kalben (kalbinde yer vermemek suretiyle) terk
etmek lâzımdır.”

    X

     “Allah’ı sevmek ve
O’ndan korkmak en temel vazifemizdir. O’nun bize yapmamızı emrettiğini sevmek,
O’na itaat ederek sevdiğimizi göstermek ve O’nun rızasını, memnuniyetini
kaybetmekten ve O’nun tarafından unutulmaktan korkmaktır vazifemiz.

     “Allah
dostlarından Rabiatü’l- Adeviye buyuruyor:

     “ ‘Allah’ı
sevdiğinizi söylüyorsunuz ama O’na itaat etmiyorsunuz! Hayatım üzerine yemin
ederim ki bu çok garip bir şeydir. Eğer muhabbetinizde samimi olsaydınız O’na
itaat ederdiniz. Çünkü seven kişi sevdiğine itaat eder.’

     “Bir müminin bütün
ibadet, dua, amel ve davranışları Kur’an-ı Kerîm’in verdiği hidayet ve
terbiyeye dayanmalıdır. Yaptığımız tüm işlerde Sevgili’nin rızasını kazanma
endişesi içerisinde olmalıyız. Yaratıcımızı seviyorsak; bunu düşünce tarzımız,
hareketlerimiz ve hislerimizle göstermek zorundayız.

     “İslamın özü
şeriat (İslâm kanun ve hükümleri ve İslâm hukuku) dur. İbadetler; yüce ahlâk
kurallarıyla ve güzel ahlâk; ibadetlerle bütünleşmelidir. Aksi takdirde tek
başına ibadet; Allahu Teala’nın gözünde değersiz olur ve kabul edilmez. İbadet
kuralları ve ahlâk kuralları birbirini beslemelidir. Günlük yaşantımızda
davranışlarımızı düzeltmek ve güzelleştirmek için Hz. Ali bize şu muhteşem
nasihati verir:

     “ ‘Değerini bilen, haddini aşmayan, dilini
tutan, hayatını boş şeylerle telef etmeyen kişinin üzerine Allah’ın rahmeti
yağsın.’ “ (Rabia Christine Brodbeck)