23.8 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 376

Konudan Konuya (18)

0

     Birini dinlemek,
onun her söylediğini kabul etmek demek değildir. Öyleyse, dinlemekten
korkmayalım.

     Bir yazıyı okumak,
yazılanı tamamen kabul etmek demek değildir. Öyleyse okumaktan korkmayalım.

     Unutmayalım ki,
bir şey bütün bütün kabul edilmez veya reddedilse de, bütün bütün terk veya
reddedilmemeli. “Huz ma safa da’ ma keder.” / Her şeyin iyisini, güzelini ve
doğrusunu almalı. Kötüsünü, çirkinini, eğrisini ve yanlışını bırakmalı.

     Hâkim suçluyu
dinlemeden karar verebilir mi?

     Öğretmen; sınav
kâğıdını yanlış dolduran öğrencinin yazılı kağıdını, okumasın mı?

     Öğretmen; sözlüye
kaldırdığı öğrencinin; soruya yanlış cevap verişini dinlemesin mi?

X

     Aynı sahanın iki
elemanı, meselâ iki fizikçi, fizik konusunda veya iki edebiyatçı, edebiyatla
ilgili bir konuda tartışırlarsa, mutabık kaldıkları ve birleştikleri bir sonuca
ulaşırlar. Fakat bir fizikçi ile bir edebiyatçı; fizik konusunda ya da edebiyat
konusunda münakaşa eder / tartışırsa; böyle bir fikir teatisinden / fikir
tartışmasından sonuç çıkmaz. Çünkü:

     “Çıkar âsâr-ı
rahmet, ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

     Rahmet eserleri,
güzel ve doğru fikirler; insanların farklı ve değişik fikirlerle, mes’eleyi
ortaya koymalarından çıkar. Bir konu, farklı sahada otorite sahiplerinin rey ve
oy çokluğuna dayanılarak sonuca bağlanmamalı. Meselâ fizik sahasında, fizikçi
olmayanların çoğunluk sağlamaları; onları fizik sahasında söz sahibi kılmaz.
Ancak, aynı konuda çalışanların ve aynı konuda ehil olanların o konudaki
tartışma ve arayışları faydalı olup, güzel sonuçlara ulaştırır.

X    

     Her evin
pencereleri var. Pencereler evin gözü hükmündedir. Fakat pencere görmez. Pencereden
bakan görür. Zaten pencereler ev ve binalar için değil. İçeriden dışarıya
bakacaklar içindir.

     Demek ki, pencere
bakmaz, görmez. Pencereden bakan görür. Onlar da evdeki insanlardır. Pencere
kapalı ise, içeridekiler pencerenin dışarısını göremezler. Çünkü pencere
görmez. Pencereden bakan görür.

     Bedenler de bina
hükmündedir. Pencereleri ise, bedenin dışa açılan gözleridir. Evet gözler,
bedenin pencereleri sayılır. Pencere görmediği gibi, gözler de görmez. Ya kim
görür? Gözden bakan ruh görür.

     Çünkü göz; ruhun
dışa açılan penceresidir. Demek ki, göz de görmez. Gözden bakan ruh görür.
Pencere kapalıyken odadaki kimse dışarıyı görmediği gibi, gözü rahatsız olan
veya gözüne perde inen de görmez.

     Yoksa ruhun
bozulması, kör olması diye bir şey yoktur. Tıpkı penceresi kapalı olan kimsenin
odadayken dışarıyı görmemesi gibi, gözü kapanan da dış âlemi göremez. Kör
olduğu için değil, ruhun dışa açılan penceresi olan gözü kapalı veya rahatsız
olduğu için. Yoksa ruh için körlük söz konusu değildir.

X

     İnsan;
düşüncesinde, hayal ve fikrinde olan ve oluşan bir şeyi ortaya koyar. Yani
kafasındaki mânâyı maddeleştirir, somutlaştırır. Görünür hâle getirir.

     İnsanın yaptığı
her şeyin rahmi önce kafasıdır. Orada doğan, gelişen şeyleri insan dışa vurmak,
haricî / dış bir kalıp giydirmek ister.

     Zaten medeniyet
dediğimiz de, insanın hayal ve tahayyülündeki şeylerin mânâdan maddeye geçmiş
hâlleri değil midir?

     Demek ki, önce
mânâ sonra madde. Zaten madde; mânânın tecellî etmesi / görünmesi, müşahhas /
somut bir hâl almasından başka nedir ki? Nitekim tüm kitaplar; yazarlarının
fikir, duygu ve düşüncelerini ve hatta hayallerini görünür, okunur ve bilinir
hâle getirmesinden başka bir şey değildir.

13 Eylül Ve Viyana’dan Sakarya’ya

                 (4 yıl sonra yeniden ama 100.Yıl hürmetine
yayın tekrarı)

 

                                                Koşturduğumuz atların nalları döküldü

Kaderimiz
Kızılırmak gibiydi içe büküldü

 Demiş Şair ama niye demiş, nerde demiş? 1300’lerde
kurduğumuz ve 15’le 16.yy’ların Süper
Gücü
olan Cihan İmparatorluğumuzun kaderinin tersine dönmesine. Ve onunla
birlikte Türk Milleti’nin talihinin
makûsiyet kesbetmesine.  

14
Temmuz 1683’te başladı II.Viyana
Kuşatmamız; devâsa bir ordu, devâsa bir komutan ve devâsa iddialarla. 2 ay
sonra 13 Eylül’de savaş bittiğinde
nâmağlûp bilinen bir ordu yenilmiş, komutan idam edilmiş ve hepsinden daha
önemlisi Osmanlı artık Gerileme ve
Dağılma iklimine doğru girmişti.

Tam
238 yıl sürdü bu sürükleniş. Tesbih taneleri gibi ülkelerden
biriktirdiğimiz Devlet-i Âliye’den
bu sırada elimize bir tek Anadolu
kalmış; onun da kaderi batısından ve güneyinden çorap gibi sökülmeye
başlamıştı.

23 Ağustos’ta başladı 2,5 asırlık kötü gidişâtımızı durduran
savaş ve 13 Eylül 1921’de tam 22 günlük/gecelik
canhıraş bir boğuşmadan sonra da bitti. Avusturya’nın Başkenti olan Viyana önlerinden başlayan geri
çekilişimiz 2 bin kilometre sonra
Ankara’nın Polatlı İlçesi
yakınlarında sona erdi.

Tuna Nehri’nin öbür yanında
başlayan mücadelemiz Sakarya Nehri’nin
beri yanında bitti. Ve Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya Türküsü’ndeki gibi iki büklüm vaziyetteki Türk Milleti’nin Ayağa Kalk’masıyla nihayetlendi. Zaten
bu şiir yazıldığında Sakarya Zaferi daha 28
yaşına basmamıştı, yani bilinçaltı “Sırtına
Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur”
mısrasındaki kronolojik bakışla
doluydu.

Atlarla
Dörtnala geldik Uzak Asya’dan” ve “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu
memleket bizim
” dedik. Onbinlerce atın kişnemesiyle girdiğimiz Viyana
topraklarından ayrılırken onbeşbin şehit,
onbinlerce yaralı ve beş bin esir
bıraktık ardımızda. Ve Kısrakbaşı Anadolu’da yine bir at sembolleşecekti 5.713 şehit ve 18 bin yaralımızın
yanında; adı Sakarya.

Atatürk’ün
Büyük Taarruz’da sırtında duracağı ve sonradan Latife Hanım’a evlilik için hediye edeceği kahraman atı Sakarya.

            II.İnönü Savaşı’nda sonra Mustafa Kemal’in İsmet Bey’e
çektiği bir telgraf var: “Siz orada
yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstilâ altındaki
talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar
zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin
yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.

Aslında
o telgraf Sakarya Savaşı’nın,
yani o en kritik zafer aşamasının telgrafı olmalıydı ve M.Kemal Paşa’ya
çekilmeliydi
. Zira Mart sonundaki II.İnönü
Savaşı
’ndan 4 ay sonraki Kütahya –
Eskişehir Savaşları
’nda öyle bir yenildik ki Sakarya Nehri’nin doğusuna kadar çekildik. Öyle ki top sesleri
artık Ankara’daki TBMM’den bile
duyuluyordu. O yüzden “Vatan, Millet,
Sakarya!
” diyoruz.

Biz Türkler – II.Viyana yada Sakarya – nedense savaşları başlangıç tarihi itibariyle
duyumsayabiliyoruz. Oysa aslolan
neticedir
. Hâ, başlangıçsever bir halk olarak ille bir start
vereceksek her sene okulların açılmasını
13 Eylül tarihiyle otomatiğe bağlayalım
; böylece yüzlerce yıllık bir şuur
serpintisiyle Bismillah demiş oluruz
her yeni eğitim dönemine.

Vira Sakarya!

Diyanet İşleri Başkanı Ve Siyaset

14 yıldır köşe
yazısı yazıyorum. İlk defa yazılarıma iki haftalık tatil arası verdim. 12
günlük Balkan turumuzu tamamlayıp döndüm.

“Nerede
kalmıştık?” diye gündeme bakınca, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın konuşması
ve yarattığı tartışmaların ön plana çıktığı görülüyor.

Diyanet İşleri teşkilatı
ve Başkanı Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan için önemli.
Çünkü bunlar Erdoğan’ın
siyaset anlayışı için çok uygun bir aygıt.

Aslında Diyanet
çok değerli hizmetler sunma potansiyeli olan bir kurum.
Bunun için siyaset
üstü olması, İslam’ın farklı yorumlarına karşı eşit mesafede olması, İslam’ın
doğru anlatılması, birleştirici olması ve Müslümanların birbirini sevmesi ve
dayanışması için çalışması gerekiyor.

Oysaki günümüzde
Diyanet İşleri teşkilatının -Başkanından cami imamlarına kadar- büyük bir
ekseriyetle AKP ekseninde siyaset yaptığı, camileri ve Kur’an Kurslarını
birer siyaset aracı olarak kullandığı kanaati hâkim. (Sesleri çıkmasa da
gerçek din görevlilerinin oranı az değildir.)

Diyanet Milli
Eğitim kadrolarından bile kalabalık, 128 binden fazla personeli var. Yurtiçinde
en ücra köy ve mahalleye kadar, yurtdışında nerede oy kullanma hakkı olan Türk
varsa orada örgütlenmiş bir muazzam yapı. 13 Milyar TL’lik yıllık bütçesi
birkaç yatırımcı Bakanlığın bütçelerinin toplamından bile fazla.

DİB Ali Erbaş’ın
laiklikle
ve Cumhuriyetimizin ve oturduğu makamın kurucusu Mustafa Kemal
Atatürk’le sorunu olduğu
açık.

Öyle ki
Ayasofya’da okuduğu hutbede Atatürk’e lanet okuması, Atatürk düşmanı Fesli
Kadir’i cüppesiyle ziyaret etmesi,
milli zafer günlerinde bile hutbelerde
Atatürk adını anmaması
gibi davranışlarıyla zihniyetini ortaya koymaktan
hiç çekinmedi.

Ali Erbaş’ın yeni
adli yıl ve Yargıtay binası açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Yargıtay
Başkanıyla birlikte dua edip ‘bereket’ dilemesi eleştirildi. Bir adli yıl
açılışında ilk defa yapılan dua ritüeli ile Ali Erbaş’ın “anayasayı ihlal
ettiği”
ifade edildi.

“Ali Erbaş siyaset yapmak
istiyorsa cüppesini çıkarsın, AKP saflarında siyaset yapsın”
söylemini cami
ve kurslarda siyaset yapan bütün Diyanet mensupları için tekrarlayabiliriz.
Fakat AKP Genel Başkanı Erdoğan için Ali Erbaşların, partisinde siyaset yapması
değil, cami ve DİB’na bağlı eğitim kurumlarında AKP lehine siyaset yapması
tercih sebebidir.

*********************************

Güncel Meselelere
İslam Adına Çözüm Getirilememesi

Diyanet İşleri
Başkanı Ali Erbaş 18. İmam Hatipliler Kurultayı’nda bir konuşma yaptı.

Laikleri “deizm,
ateizm, nihilizm ve benzeri akımların İslam coğrafyasında karşılık bulmasının”
sebebi olarak gösterdi. “İnanç insan ile Allah arasında olsun, evine
yansımasın, ticaretine yansımasın, siyasetine yansımasın, adaletine, yargısına
yansımasın…”
istiyorlar diye eleştirdi.

DİB Başkanı Ali
Erbaş’ın ya kafası karışık veya meramını açıkça ifade edemiyor. O kadar cümlesi
içinde biri var ki çok doğru bir tespit içeriyor:

“Bu sorunu
tetikleyen en önemli olgu, dinin yaşanan hayatla irtibatının bilerek
zayıflatılmasıdır. Bireysel ve sosyal meselelere İslam adına pratik çözümler
getirilememesi.
Bu durum hayatın içinden konularda, inancın ikinci
planda kalmasına yahut inancın hayatın dışına itilmesine
sebep olmaktadır.”

Bu yüzden Diyanet’in
ve Ali Erbaş’ın yapması gereken, “Bireysel ve sosyal güncel meselelere İslam
adına pratik çözümler getirilmesine” çalışmaktır.

Bu yapılabildiği
taktirde çözümü teklif eden İslam/ Müslümanlar olmuş, başka kaynaklar olmuş
fark etmez.
“Laik” olsun olmasın, insanlar ve toplumlar bunları
kabullenir ve “dinin yaşanan hayatla irtibatı” zayıflamaz, güçlenir.

Müslümanlar olarak
daha adil, daha medeni, daha zengin bir toplum olmak için kurumlar
geliştirebilir, kurallar koyar ve insanlığa ahlakımızla, eserlerimizle örnek
olursak İslam’ın “yaşanan hayatla irtibatı” güçlenir. Yapamazsak en
Müslüman geçinenler bile “darül harp” bahanesiyle günahlarına kılıflar
uydurarak yaşarlar. Ya da inancını hayatın dışına iterler.

Resimden faize,
diş kaplamasından deniz ürünlerinin tüketilmesine kadar birçok konuda hayata
ters yorumlar yapanlar
“inancın hayatın dışına itilmesine” en çok hizmet
edenlerdir.

Diyanet de Başkanı
da biz Müslümanlar da “güncel meselelere pratik çözümler üretemiyoruz.” Bu
yüzden “inanç insanların evine, ticaretine, siyasetine, adaletine, yargısına
da yansısın” dememiz,
insanlık açısından saadet değil, bir felaket
olur.

İşte Taliban ve
IŞİD uygulamalarında, inanç
siyasetten adalete, ticaretten eğitime kadar her
alana yansımakta.
Toplumda başta kadınlar olmak üzere her kesim kendi
anladıkları İslam inancına göre davranmaya zorlanmakta. Bu ülkelerdeki zulümden
kaçan Müslümanlar gayrimüslimlerin himayesine sığınmaktalar.

İnancın hayatın
her alanına böyle yansıması (laiklikten uzaklaşılması) asla insanlığın ve
İslam’ın hayrına olmamaktadır.

O halde sloganı
bırakıp, “güncel meselelere İslam adına pratik çözümler getirilmesini” sağlayacak
akıl ve bilim zihniyetine dönmek zorundayız.

Diyanet herhalde, Cumhurbaşkanı
Erdoğan
’ın tabiriyle, “İslam’ın (yorumlarının)
güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar aciz”
değildir.

CB Erdoğan ne demişti? “Siz
İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Asıl olan mukaddes
kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir.”

Diyanet’in görevi “Kuran’a
ters olmayan” pratik güncel çözümler
için çalışmaktır. “Asrın idrakine
söyletmektir İslam’ı.”

Bunun için herkesi
akıl ve bilim zihniyetine davet etmektir.

Yani Atatürk’ün
Diyanet’i kurma maksadına uygun davranmaktır.

Kur’ân ve Sünnete Göre Âdâb-I Muâşeret

0

Arapça isim olan Âdab kelimesinin Türkçedeki karşılığı; ‘göz önünde bulundurulması gereken âdetler,
usûller, esaslar
ile Ahlâken uyulması
gereken hususlar; terbiye ve nezâket kaideleri
’ olarak açıklanabilir. Muâşeret ise ‘Bir arada iyi geçinerek yaşama’ demektir. Âdâb-ı Muâşeret’i de ‘bir
toplulukta uyulması gereken ve insanlar arasındaki davranışları düzenleyen nezâket,
saygı ve görgü Kaideleri
’ olarak anlamamız gerekir.

Klâsik mânâda Âdâb-ı Muâşeret; ‘Kanunla sağlanan düzenlemeler dışındaki insan ilişkilerini belirleyen;
örf, âdet ve gelenekler ile dîni inanışlara, millî olan kültüre ve beynelmilel
olan medeniyete dayalı davranış normlar
ı’ olarak târif edilir.
Türkçemizdeki karşılığı ‘Görgü Kuralları’dır.

Görgü kurallarına uymayanlar,
resmî makamlar tarafından yargılanmaz ve cezalandırılmaz. Kurallara uymayanlar,
yalnızca toplumun diğer fertleri tarafından kınanır, ayıplanır, uyarılır. Görgü
kurallarına uymamayı alışkanlık hâline getirenler dışlanır. Kurallara
uymayanları medenî ölçüler içerisinde ve lisan-ı münâsiple uyarmak,  tepki göstermek, toplumun her ferdinin görevi
olmalı.  Aksi takdirde, kural dışı
hareketler yaygınlaşır ve toplumdaki huzursuzluk artar, insanî ilişkiler
zedelenir. Fertler arasında dayanışma
ve yardımlaşma azalır. Bu olumsuzluklar neticede toplumun huzurunu bozar,
devletin gücünü de törpüler.

Batıda görgü kuralları ile ilgili
ilk düzenlemeler on altıncı yüzyılda başlatılmış. İtalyan Yazar Baldasare
Castiglione,  Nezâket Kitabı isimli çalışmasını 1528 yılında yayınlamış.
İngilizler Brummel ve Amerikalılar Eleonar Life ile, konuya 9 ve 12 yıl sonra
girebilmişler.

Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hadis-i
Şerif’lerin dünya hayatı ile ilgili bölümleri, biz Müslümanların uymak
mecburiyetinde olduğumuz görgü kurallarının temelini oluşturur. O kuralları
titizlikle uygulayan ilk insan da şüphesiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz
olmuştur.

Batılılar daha selâm vermeyi
bilmezlerken,  Müslümanlar bir araya
geldiklerinde kimin daha önce selâm vereceği konusunda bilgi sâhibi
idiler.  İslâmiyet; insanların ve
insanlığın hayrına olmayan hiçbir emri, yasağı ve tavsiyeyi ihtiva etmez.
İslâm’da her ne varsa, insan içindir, insana faydalıdır. O halde dinî hükümler
arasında yer alan görgü kurallarına uymak, geniş anlamda ibâdettir. 

İslâmiyet’in koyduğu görgü
kurallarından batılılar hâlâ haberdar değildirler. Meselâ: Gıybet…  Avrupalının ayıp bile saymadığı bu
hareket, inancımızda kesinlikle yasaklanmıştır.

Temelinde İslâm bulunan
kültürümüzde görgü kuralları, imbikten geçerek saf bir nezâkete, inceliğe,  alçak gönüllüğe, samîmiyete ve insanlığa dönüşen hareketlerle zenginleşmiştir.

Zaman zaman, bildiğimiz kurallara
uymamak gibi bir rahatlığı tercih edenlerimize de rastlanır. Bu gibi
kardeşlerimize hareketlerimizle örnek olmalı, küçük düşürmeden bal tadında
sözlerle ve mutlaka baş başa iken uyarmalıyız.

Âdâb-ı Muâşeret kaideleri geniş kapsamlıdır. Bizim görgü
kuralları diye adlandırdığımız bu kurallar çoktur. Birkaçı şöyledir:

o  
Herkese karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmak

o  
Selâmlaşmak. (Selâm vermek sünnet, selâma
mukabele etmek farzdır.)

o  
Kötülüğe karşı iyilik yapmak

o  
İmkânlar ölçüsünde ikramda bulunmak.

o  
Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermek

o  
Kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi
başkasına yapmamak

o  
Dargınları barıştırmak ve dargınlığa son vermek

o  
Kusurları örtüp dostlar hakkında iyi şeyler
söylemek

o  
Öfkeye hâkim olmak

o  
Vücut, çevre e iç temizliğine âzâmî ölçüde
dikkat etmek

o  
Her türlü kötü alışkanlıktan uzak durmak

o  
İnsanları iyiye, doğruya güzele yönlendirmek

o  
Verdiği sözü yerine getirmek, randevularına
vaktinde gitmek

Mehmet Dikmen ve Sabri Okka’nın müştereken hazırladıkları Kur’ân ve Sünnete Göre Âdâb- Muâşeret
isimli eser, 16 X 24 santim ölçülerinde ve 629 sayfadır.

Eserin ‘Takdim’ başlıklı yazısında: ‘Edep kurallarına, farz ve sünnetin dışında yapılması tavsiye edilen
nâfile davranışlar olarak bakmak doğru değildir. Edep kuralları, ilgili olduğu
konunun en mükemmel mânâda gerçekleşmesi, o konuda Allah’ın râzı olduğu kulunu
görmek istediği keyfiyetinin elde edilmesi için, mutlaka uyulması gereken
kaideler manzûmesidir. Bu kuralların dinî hükmü, bâzen farz, bâzen vâcip, bâzen
sünnet olabilir.
’ Cümleleri dikkat çekiyor.

Mehmet Dikmen ve Sabri Okka, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis
kitapları dışında 62 adet kitaptan faydalanarak âdeta bir külliyat meydana
getirmişler.

Bir ‘edeb kitabı
olarak hazırlanan eser, başta temizlik olmak üzere inanç, ibâdet, insanların
duyguları, alışkanlıkları, ve ilişkileri, aile hayatı, kadın ve erkek
ilişkileri,  sosyal ilişkiler, kamu
yönetimi, ticârî hayat ve kazanç ilişkileri gibi ana başlıklar altında toplanan
150 alt başlıktan oluşuyor.

Her evde başucu kitabı olarak bulunması gereken eser, başarılı
ve bahtiyar bir hayat için faydalı bir rehberdir.

DEMLİK YAYINLARI:  Nâmık
Kemâl Mahallesi, 8. Sokak Nu: 125, Dâire: 1 Esenyurt, İstanbul.  Telefon:
0.212-515 03 33 e-posta:
info@kityay.com. www.kityay.com

 

MEHMET
DİKMEN:

1951 yılında İstanbul’da doğdu. Aslen
Kastamonulu’dur. 1970 yılında İstanbul’da İmam Hatip Lisesi’nden ve Yüksek
İslam Enstitüsü’nden mezun oldu. Çalışma hayatına Yeni Asya Gazetesi’nde editör
olarak başladı. 1981 yılında 4 ay kısa dönem askerlik yaptı.

1983 yılında Cihan Yayınları’nda editör
olarak görev aldı. 1994 yılında Türdav Yayın Müdürlüğü’ne geçti. 50’den fazla
eser hazırlayan Mehmet Dikmen evli ve üç evlat babasıdır.

 

SABRİ
OKKA:

 

KUŞBAKIŞI

AHMET
MİDHAT EFENDİ VE DÖNEMİ

Kitabın uzun bir adı var: ‘Kâmil Yazgıç, Oğlunun Kaleminden AHMET
MİDHAT EFENDİ ve DÖNEMİ
.’

Modern Türk edebiyatının kurucularından
olan gazeteci, roman ve tiyatro yazarı Ahmet Midhat Efendi (1844-1912)
döneminin en çok okunan yazarlarından biridir. ‘Letâif-i Hayat, Çengi, Dürdâne Hanım, Yeniçeriler, Avrupa’da Bir
Cevelân, Muhaberat ve Muhaverat
’ başta olmak üzere pek çok eser telif
etmiştir.

12,5 X 19,5 santim ölçülerinde lüks Ivory
kâğıda basılı eser 376 sayfadır.

Ahmet Midhat Efendi’nin hâtıraları, yazarın
oğlu Dr. Kâmil Yazgıç tarafından kaleme alınıp 1939’dan 1945’e kadar Tan,
Marmara ve Vakit gibi gazetelerde tefrika halinde yayınlanmıştı. Dr. Erol
Gökşen tarafından kitap hâline getirilen bu hâtıralar, Midhat Efendi’yi, yaşadığı
dönemin atmosferi içinde anlatıyor.

Hâtıralar, Küçük Ahmet’in Mısır Çarşısı’ndaki
esnaf çıraklığından ‘Ahmet Midhat Efendi’liğe uzanan entelektüel yolculuğuna,
Rusçuk memuriyetinden Tercüman-ı Hakikat yıllarına, Hamidiye dönemindeki
gazetecilik maceralarından meşhur Beykoz yalısındaki gündelik hayata; Ahmet Râsim’den
Muallim Nâci’ye, Nigâr Hanımdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’a kadar dönemin önemli
aydınlarının yer aldığı bir zaman dilimini ihtivâ ediyor.

Ahmet Midhat Efendi, Kafkasya göçmeni fakir
bir aileye mensuptur. O kadar fakirdir ki, her gün yayınayak ve yürüyerek işine
gidip geliyor. Akıllı ve bilgilidir. Aktarlık mesleğinde uzmanlaşıyor.
Hazırladığı târifler çok beğeniliyor ve dükkân sâhibinin kazancından daha çok
bahşiş alıyor. Kazandığı paralarla özel ders alıp okuma-yazma ve yabancı dil
öğreniyor.

Günümüz gençlerine örnek olacak bu
harikulâde hayatın devamını eserden tâkip edenler, Osmanlı’nın son dönemindeki
sosyal ve edebî hayat ile o dönemde yaşayan kalem erbabı tanınmış kişiler
hakkında da bilgi edinecekler.  

VAKIFBANK KÜLTÜR
YAYINLARI:
 Gülbahar Mahallesi, Büyükdere Caddesi Nu: 97/A Kat: 4 Şişli, İstanbul.
Telefon: 0.212-354 57 30, e-posta:
info@vbky.com.tr  //  www.vbky.com.tr 

 

ZEYTİNLİKTEN
SOFRAYA ZEYTİNYAĞININ HİKÂYESİ:

Kur’ân-ı Kerîm’in 95. Sûresine adını veren
ve üzerine yemin edilen Zeytin, yapraklarını yaz-kış dökmeyen nâdir ağaçlardan
birinin meyvesidir. Meyvelik ve yemeklik türleri vardır. Üretimi ve tüketime
hazırlanması da kendisi kadar insana haz verir. Ağacının ömrü 100 yıldan
fazladır. Türkiye’de her yıl 500.000 tonu yemeklik, 2.000.000 tonu yağ zeytini
olmak üretim yapılmaktadır. Dünyânın başta gelen ülkelerinden biriyiz. Yağı,
hekimlikte de kullanılır.

Yaprakları ve dalı, barışın sembolü olarak
kullanılan zeytinin hikâyesini Patricia Ohara, Richard Blatchli ve Zeynep Delen
Nican 15,5 X 22,5 santim ölçülerindeki kitabın 396 sayfasına yazmışlar. Eser,
Zeynep Delen Nican tarafından Türkçeye tercüme edilmiş.  

Binlerce yıldır sofraların, kültürün, ekonominin,
kısacası hayatın bir parçası olan zeytin ve zeytinyağı, târihin bütün insanlığa
mirasıdır. Biraz derinlemesine ilgilenen herkesin gözlerini ışıldatan bu
zenginliği yakından tanıdıkça hayran olup yüceltmemek elde değildir. Özellikle
son yıllarda sağlıklı bir hayat yaşamanın yollarının daha fazla aranmaya
başlamasıyla zeytinyağına yönelik ilgi de giderek artmıştır. Yıllarca devam
eden ve kıtalararası çalışmanın ürünü olan bu kitabın orijinali, İngiliz
Kraliyet Kimya Derneği tarafından yayımlandı. Üretiminden depolanmasına,
sağlığa faydalarından kusurlarına, zeytin ağaçlarının dikiminden hasat
şenliklerine kadar bütün yönleriyle zeytinyağının hikâyesi, başta üreticiler ve
tüketiciler olmak üzere zeytine gönül bağı olan bütün zeytin severler için
anlatılıyor…

Adı etrafında bir kültür oluşturulan zeytin
ve zeytinyağı, iktisâdî ve sosyal boyutlarıyla kendine has bir hayat ve sağlık
pınarıdır. Eser bize hem zeytini bütün özellikleriyle, hem de zeytinciliğimizi
bütün haşmetiyle dünyaya tanıtıyor. Aynı zamanda üreticiler, tüketiciler,
ziraat fakülteleri ve zeytincilik enstitüleri öğrencileri için güvenilir bir
rehber niteliğine sâhiptir. Tennik bilgiler ihtiva etmesine rağmen sıkılmadan
okunabiliyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI
KÜLTÜR YAYINLARI:

 İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4
Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-243 56 00
bilgi@iskultur.com.tr 
İnternet:
www.iskultur.com.tr  

 

SAĞIM
SOLUM ÖNÜM ARKAM…

Saklambaç, bilgisayarın, bilgisayar
oyunlarının ve hatta televizyonun bulunmadığı günlerde, kız-erkek bütün
çocukların eğlenceli, hareketli ve mâsum bir
oyunu idi. ‘Sağım solum, önüm arkam sobe, saklanamayan ebe
’ sloganı ile
başlardı. Yeşim Erdem, 13,5 X 21,5
santim ölçülerindeki 512 sayfalık ‘Sağım
Solum Önüm Arkam’
isimli eserinde, 40 yıllık yakın târihimizin
saklananlarını, unutulanlarını roman kahramanları üzerinden anlatıyor.

Hâdiseler, iki ailenin, Selen ile Ceren ve
Eylem ile Devrim adlı kız kardeşlerin hikâyesi ile anlatılıyor. Küçük bir Ege
kasabasında yaşayan genç kızlar sağ sol saflaşmasına, mahalle çocuklarının
çekişmesine şâhit olurlar. Her biri sâdece seyircisi değil bizzat faili de
oldukları bu gelişmelerden yara almadan kurtulamaz; günbegün şiddetin gemi
azıya aldığı bir ortamda katledilen gençliği, darbe dönemini ve baskıyı
yaşarlar.

Günümüzü de anlatan bu roman,
başkarakterlerin büyükşehre göçlerini, kuşak çatışmasını, kardeş rekabetini,
aile kurma gayretlerini ve aşklarını gözler önüne seriyor. Tâcizlere, baskıya,
haksızlıklara rağmen hayata tutunan kadınlar ezilmemeye çalışıyorlar. Özellikle
de tükenmeyen arayışları ve adâlet duygusuyla gazeteci Selen… Ne var ki bu
nitelikleri onu yıllar önce işlenen siyâsi bir cinâyetin ardındaki sır
perdesini aralamaya, daha da ötesi, gerçeklerle duyguları arasında bir seçim
yapmaya zorluyor.

Yazar, yakın târihimizin hakîkatlerine,
mensubu bulunduğu tarafın gözüyle bakıyor ve farklı değerlendirmelerde
bulunuyor. Sorgulayıcı bir üslûbu var. 
Vardığı hükmü; ‘Bu topraklarda ne
yaparsan yap, ne kadar barışcı olursan ol, asla savaştan kaçmak mümkün değil
.’
Cümlesiyle özetlemek mümkün…

Öyle
mi
?’ diye soranlar da olacaktır elbette…

CAN YAYINLARI:

 Hayriye Caddesi Nu: 2 Galatasaray,
Beyoğlu-İstanbul. Telefon: 0.212-252 59 88

Belgegeçer:
0.212-252 72 33 e-posta:
yayinevi@canyayinlari.com  // www.canyayinlari.com 

  

KISA KISA / KISA
KISA…

1-        
ÜSTATLAR KONUŞUYOR: Konferanslar / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. 

 2- TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ: Dr. Tahir Tamer
Kumkale / Pegasus Yayınları.

 3- SOVYET SONRASI ORTA ASYA: Doç. Dr. Güngör
Turan / Tasam Yayınları.

4- MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN TEMEL FİKİRLERİ: Câhit Okurer. Dergâh Yayınları.                                                                 

 5- BEDEL: Selcan Taşçı / Bilgeoğuz Yayınları.

 

 

DERKENAR

HANGİSİ DOĞRU, NİÇİN?

YAVUZ
BÜLENT BÂKİLER 

GÖRMEMEZLİKTEN
GELDİ / GÖRMEZDEN GELDİ Hangisi doğru, Niçin?

GÖRMEZDEN GELDİ ifâdesi doğrudur. GÖRMEMEZLİKTEN GELDİ
deniliyorsa da  GÖRMEMEZLİK şeklinde bir
kelimemiz yoktur. Bu sebeple ikinci ifâdenin yanlış olduğu kanaatindeyim.  

MECBÛRÎ
/ ZORUNLU  

ZORUNLU uydurma kelimelerimizdendir. ‘Arapçadır’ diyerek MECBURİ kelimesini kullanmayanlar FARSÇA’nın zor
köküne ‘unlu’ ekini yapıştırarak ‘zorunlu
uydurmasını ileri sürüyorlar. Fakat ZORUNLU kelimesinin de yaygınlaştığını
görüyorum.

‘AHLÂK’
mı / ‘ETİK’ mi?  

AHLÂK-ETİK kelimelerinden doğru olanı AHLÂKTIR. Arapça
olmasına rağmen doğru ve güzel bir kelimedir. ETİK Yunanca bir kelimedir. Biz ‘Ahlâklı
adam! Ahlâksız adam’ yerine: ‘Etikli
adam! Etiksiz adam
!’ diyemeyiz.

Babek Unutulan İsyancı*

 Babek Abbasi yönetimine
karşı 816-838 yılları arasında 22 yıl boyunca azatlık hareketini yönetmiş yönlendirmiş
Azerbaycan

Türklerinin millî kahramanıdır.

 Babek, Abbasi
Devletinin kuruluşunda (750 yılı ) büyük

rolü olan Ebu
Müslimi Et-Türki
(Horasani) nin yolunu

izlemiştir. Babek gibi birçok isyancı da Ebu Müslimin yolunu

izlemiştir. Ebu Müslim
Mevali siyaseti uygulayan baskıcı Emevi

yönetimine karşı ezilen ve hakkı yenen Abbasoğluların yanında

yer almış onların iktidara gelişini sağlamıştır. Ezilen hakkı
yenen Abbasoğulları çok
değil beş yıl sonra 755/756 yılında bu

Türk
komutanı iktidarlarına tehdit olarak görecekler ve Halife

Mansur tarafından kurulan bir tuzakla katledecekler. Ebu

Müslimi Et-Türki (Horasani) ye yapılan bu haksızlık hiç unutulmamış
Maveraünnehirde, Horasanda,
Azerbaycanda,

Anadoluda
Ebu Müslim adı destanlarda ölümsüzleşmiştir.

 Ebu Müslimden
sonra çeşitli isyanlar ortaya çıkmış fakat başarısız olmuşlardır. Babekin Hurremilerin başına geçmesiyle
toparlanan isyancılar kısa sürede;
İsfahan, Rey, Karaç, Burç ve

Bazz bölgelerine yayılan isyanlarda başarılı olmuşlardır.

Abbasiler Babekle yaptıkları mücadelede yarım milyona yakın askeri gücünü
kaybetmiş hilafet Sasani ve Bizans mücadelesinde
bile bu kadar kayıp yaşamamıştır. 22 yıl süren

Babek İsyanı’nda 6 büyük Hilafet Ordusu mağlup
edildi. En sonunda Abbasî ordusunda görev yapan ünlü
Türk komutan

Afşin ve onun askerlerinden müteşekkil ordusu Babek üzerine yürüdü Hürremilerin
karargâhı Bezz Kalesi 837 yılında düştü.

Babek yakalandı ve 838 yılında Samarra şehrine getirilerek işkence
ile idam edildi. İsyan tam olarak sonuca ulaşmasa da,

Abbasi Halifeliği’nin Tevaifi Mülük Devletlere bölünmesini ve yıkılış sürecini hızlandırdı.

 İsyanı bastıran Afşin
Babekin Abbasilere tesliminden üç yıl sonra dinsizlik ve
sapkınlıkla suçlanmış 841 yılında Babekle
aynı kaderi paylaşmıştır. Muktedirlerin çıkarları ne zaman neyi gerektirirse
kutsal heybelerinden bir dinsiz/rafizi/sapkın/ kartını çıkarıveriyor.

 798 yılında Tebriz de
doğmuş büyümüş
olan Babek in

nesebi,nereli olduğu,Hurremiye mezhebi tarihsel olarak çokça tartışılmıştır.
Fakat bu tartışmalar gerçeğin üstünü örtmemelidir. Gerçek
nedir? 9.yy da ki muktedir Abbasilerin baskı ve zulüm siyasetlerinin toplum da karşıt hareketlerin doğmasına
neden olduğu gerçeğidir. Bu öyle bir karşıtlıktır ki sadece Babek değil o nun öncesinde
ve sonrasında isyanlar devam etmiştir. Babek ve Hurremilere iki tane karalayıcı
sözlerle çamur atmayla ellerini yıkayamaz güç
sahipleri. Halkta karşılık bulan sosyal başkaldırılara baldırıçıplaklar diyerek
cambaz hikayesiyle örtemezler. Bu karşıtlık renklere dahi yansımıştır.
Abbasilerin siyah rengine karşılık Babekiler beyazı kullanmışlardır.

 Babekin yirmi yıl gibi uzun bir zaman arzında Abbasi hilafetinin
düzenli ordularına karşı
direnmesi ve üzerine
gelen altı orduyu mağlup ederek büyük bir devleti çökertmeye
doğru gidebilmesi onun çok yetenekli ve teşkilatçı birisi olduğunu açık bir
şekilde göstermektedir. Onun, düşüncelerinde çok net, tavizsiz
ve çok gururlu bir şahsiyete sahip olduğu kaynaklarca bildirilmektedir. Şöyle
ki, Abbasilerce esir alınan Babekin
oğlu babasına teslim olmasıyla alakadar bir mektup göndermesi

üzerine
Babek şu şekilde cevap vermişti. O,
benim oğlum değilmiş, ona söyleyin bir gün
özgür yaşaması, kırk yıl esir ve
hâkir yaşamasından daha iyidir.
Yaşanmış hadiselerde biz

Babekin çok
iradeli ve azimkar bir karaktere sahip olduğunun da şahidi olmaktayız. O,
korkunç işkenceler altında insanüstü bir
direnç göstermiş, öldürüldüğü
zaman yüzünün
sarardığını gizlemek için vücudundan
akan kanını yüzüne sürmüştür.

Hallac ve Nesimide
kendilerine yapılan işkencelere karşı umursamaz bir tavır sergilemişlerdir.
Oluşturulmak istenen korkuya teslim olmadıkları gibi bu tavırları muktedirlerin
uykularını kaçırmıştır.

 Babekin yaşadığı coğrafya itibariyle Türk olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Kimliğinden
bağımsız olarak Babekin yaptığı
başkaldırı kıymetlidir. İran da ki muktedirleri esas rahatsız eden budur. Bütün bu unutturma çabalarına karşın

Babek Azerbaycan ( İran ) Türklerinin
milli ve tarihî bir kahramanı sayılmaktadır ve her yılın 8-9 temmuzun da

Azerbaycan ( İran ) Türkleri
Babeki anmak için BEZZ/BAZZ kalesi kurultayını
toplamaktalar. Bu kurultaylar İranı
rahatsız ettiği için her yıl kurultay öncesi ve sonrası yasaklama ve tutuklamalar
yapmak marifetiyle toyları engellemek istemektedir. Çünkü
azatlık yürüyüşüne
katılanlar HARAY

HARAY MEN TÜRKEM
diye haykırmaktalar.

Yazıda
Prof.Dr. Mehmet Azimlinin Bir
Direnişçi Babek kitabından faydalanılmıştır.

Hemşerim Malaya’nın Neresindensin?

Her şey Malaya’nın küçük bir
köyünde baskı ve zulüm altında yaşayan köylüler ile toprak ağaları arasında
yaşayan yazarın gözlemlerine dayanmakta. Günümüz Türkiye’si, hele hele Malatya
ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Ancak yazarın yapmış olduğu gözlemler
tüm kamusal alan ve aile içine uygulanabilirlik içermektedir. Özellikle Türkün
iş zihniyeti ile birlikte bir okuma yapıldığında, hiyerarşik baskıcı bir
yapının toplumsal ya da aile içi  bir
kast sistemi ile birlikte nasıl bir tahakküm (baskı) yapısına dönüştüğü  daha net görülebilecektir. Tahakküm altındaki
davranışlar Köylüler ve toprak ağaları üzerinden gözlemlenmişse de, işte,
mahalle ya da ev içinde ki baskıcı yapıların kahramanlarına da uygulanabilir.
Amacım Toplumsal ikiyüzlülüğümüzün, dedikoduculuğumuzun, vurdum duymazlığımızın
ve kanun tanımazlığımızın altında yatan baskıcı zihniyetin daha net açığa
çıkartılması…Yazıya temel teşkil eden tüm alıntılamalar J.Scott a ait olan
Tahakküm ve direniş sanatları kitabındandır. Baskı ve zulüm Dünyanın farklı
coğrafyalarında da olsa insan davranışları pek fazla değişiklik
göstermemektedir. Dolayısıyla baskı ve zulüm altında olan herkes Malayalı’dır
ve bir Malaya’lı gibi davranmalarından daha doğal ne olabilir.

 

-Köylülerin(ezilenlerin, halkın)  çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri
normal, fakat bazı köylülerin(garip gurebanın) kendileriyle çelişen
davranışları olması ve bu çelişkili davranışlarının bağımlılık ve yoksullukları
ile doğru orantılı artması işin ilginç yanı. Yoksullar
sanki zenginlerin huzurundayken bir türkü, yoksulların arasındayken başka bir
türkü tutturuyorlar.

 

– Zenginler de
yoksullar arasında başka türlü, kendi aralarında başka türlü konuşuyorlar.

 

 -Köylüler(ezilenler, kendini baskı altında
hissedenler)  normal olarak itaat koşullarına
açık açık itiraz etmeye cesaret edemezler. Bununla birlikte perde arkasında,
iktidar ilişkilerinin resmi senaryosuna sahne arkası muhalefetin dile getirilebildiği
toplumsal bir alanı yaratmaları ve savunmaları muhtemeldir. Söylentileri,
dedikoduyu, halk masallarını, türküleri, jestleri, şakaları ve güçsüzler
tiyatrosunu, diğer şeylerin yanı sıra anonimliğin arkasına ya da tavırlarının
zararsız anlamlarının arkasına saklanarak bir iktidar eleştirisini araya
sokmanın araçları olarak yorumlamaları ise ilginç

 

-“İktidara doğruyu
söylemek” ifadesinin, modem demokrasilerde bile, hala ütopyacı bir
çağrışımı varsa, bunun nedeni kuşkusuz çok nadir uygulanmış olmasıdır(Parhesia).
İktidar karşısında güçsüzün ikiyüzlülük etmesi, pek de şaşırtıcı bir durum
değildir. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar…

 

-Normal toplumsal ilişki olarak
kabul edilen şeylerin çoğu, uygun olmayan bir fikir beslediğimiz insanlarla rutin
bir şekilde hoşbeş yapmamızı ve onlara gülümsememizi gerektirir. Burada belki
de görgü kurallarını ve kibarlığı temsil eden toplumsal biçimlerin gücünün,
tanışlarımızla pürüzsüz ilişkiler sürdürebilmek için açık kalpliliği sık sık feda
etmemizi gerektirdiği söylenebilir.

 

– Patron karşısında işçi, toprak
sahibi karşısında kiracı ya da ortakçı, derebeyi karşısında serf, efendi
karşısında köle. Nadir fakat anlamlı istisnalar bir yana, aşağıdakilerin
kamusal davranış tarzı, ihtiyatlılık, korku ve göze girme arzusu nedeniyle, güçlünün
beklentilerine hitap edecek şekilde biçimlendirilmekte.

 

– İktidar( ya da işte patron,
amir mahalle baskısı,  evde anne baba )
ne kadar tehdit ediciyse, maske o kadar kalındır. Maske sadece gizli
senaryoların konuşulduğu mekânlarda ve güvenilir kişiler arasında
çıkartılmaktadır. Kadın günlerinde, kahvehaneler de sırdaşlarla yapılan
dedikodular.

 

-Gizli bir senaryonun ilk açık
beyanı, iktidar ilişkilerinin görgü kurallarını ihlal eden, sakin bir sessizlik
ve rıza görüntüsünü kıran bir beyan, sembolik bir savaş ilanının gücünü taşır.

Aramızda kimin benzer bir
deneyimi yoktur? Üzerimizde iktidar ya da otorite sahibi olan biri tarafından
-özellikle kamu önünde- aşağılandığınızda ya da hakarete uğradığımızda yapmış olmayı
istediğimiz ya da bir sonraki fırsatta yapmaya niyetlendiğimiz hayali bir
konuşmayı prova etmeyen kimse var mıdır? Bu tür konuşmalar genellikle, yakın
arkadaşlar ve eşitler arasında bile, hiçbir zaman ifade edilemeyebilecek kişisel
bir gizli senaryo olarak kalabilirler. Ama Her zaman ağzın mantarla
kapatılacaksa ve düşündüklerini ancak sızıntılı bir varil gibi gizli gizli
damlatacaksan, yaşamın ne keyfi olur ki.

 

Tahakküm tarafından maske
takmaya zorlananların, yüzlerinin eninde sonunda bu maskeye uyar hale geleceğidir
.
Bu durumda tabiiyet pratiği zaman içinde kendi meşruiyetini üretir; Pascal’ın,
dini inancı olmayan ama olmasını isteyenlere, günde beş kez ibadet etmek için
dizlerinin üzerine çökmelerini öğütlediği gibi, yapılan rol sonunda kendi
haklılığını inançta ortaya koyacaktır.

 

-Güçsüz olanın, iktidarın
huzurunda bir maskenin arkasına gizlenmek için açık ve zorlayıcı nedenleri
varsa, güçlülerin de kendilerine tabi olanlar karşısında bir maske takmak için
zorlayıcı nedenleri vardır. İlahi bir kral, bir tanrı gibi; savaşçı bir kral,
cesur bir general gibi davranmak zorundadır.

 

-Bir cumhuriyetin seçilmiş bir
başkanı, yurttaşlara ve onların düşüncelerine saygı gösterir gibi görünmek
durumundadır; bir hâkim yasaya saygılı görünmelidir

 

-Her hâkimiyet biçiminin kendine özgü
bir sahne dekoru olduğu gibi, kendine özgü kirli çarşafları da vardır. Hâkim
elitlerin içkin üstünlüğü öncülüne ya da iddiasına dayanan tahakküm biçimleri,
bol bol gösterişe, savurganlığı önleme yasalarına, gösterişli giysilere ve tabi
olanların kamusal hürmet ya da takdir hareketlerine bağlı gibi görünür. İtaat
ve hiyerarşi alışkanlıklarını aşılama arzusu, askeri örgütlenmelerde olduğu
gibi, benzer modeller üretebilir.

 

-Bu doğrunun evle ilişkili
çeşitlerini hepimiz biliriz. Ana babalar, çocukların önünde tartışmanın,
özellikle onların disiplinleri ve tavırları üzerine kötü etkisi olacağını
hissederler. Bunu yapmak, ana babaların her şeyin en iyisini bildikleri ve
neyin uygun olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları şeklindeki örtük
iddiaya zarar verir. Ayrıca çocuklara, ortaya konan fikir ayrılığından
yararlanmaları için politik bir fırsat sağlar. Genel olarak ana babalar,
çekişmeyi sahne arkasında tutmayı ve çocukların önünde az çok birleşik bir
cephe sergilemeyi tercih ederler. Prenslerle ve aristokratlarla istediği gibi âlem
yapabiliyordu. Bu abartılı bir durum olabilir; ama maskelerin sağlam bir
şekilde yerlerinde kalmaları ve uygunsuz bir şeyin ortaya çıkma olasılığının
asgariye indirilmesi için tabi olanlarla teması ayinle ilgili eştirme çabası ne
kadar yaygınsa, hâkim elitlerin, kendilerine sahne arkasında artık teşhir
edilmedikleri ve içlerini dökebildikleri bir toplumsal mekân ayırmaları da o
kadar yaygın bir durumdur.

 

-Genellikle hâkim grupların
saklayacakları çok şey vardır ve genellikle istediklerini gizlemenin araçlarına
sahiptirler. Hemen hemen her hiyerarşik organizasyonda, elitler genellikle özel
sekreterlerin oturduğu bekleme odaları bulunan kapalı kapılar ardında
çalışırken, tabi konumdaki personelin görünür bir şekilde çalışmasının da temel
olarak aynı nedenden kaynaklandığından kuşkulanıyorum. Ancak gizli senaryonun
üç niteliği, öncelikle aydınlatılmayı hak ediyor. Birincisi, gizli senaryo
belirli bir toplumsal mekâna ve belirli

bir oyuncular grubuna özeldir.

 

-Gizli senaryonun yeterince
vurgulanmamış olan ikinci ve hayati önem taşıyan bir yanı, yalnızca sözleri
değil; bütün bir pratikler dizisini kapsamasıdır. Mesela, birçok köylü için,
yasak bölgede avlanma, hırsızlık gizli senaryonun parçasıdır. Hâkim elitler
için, gizli senaryo pratikleri, gizli lüks ve ayrıcalık, el altından kiralık
katillerin kullanımı, rüşvet ve arsa tapularında tahrifatı içerebilir. Bu
pratikler, her durumda, söz konusu tarafın kamusal senaryosunu ihlal eder ve
mümkünse sahne gerisinde bırakılır ve dile getirilmez.

 

– Açık açık isyan etmek ya da
kamusal olarak protestoda bulunmak yerine, yoksullar mülkiyete karşı daha
güvenli olan anonim saldırıları, yasak avlanmaları, isim karalamayı ve bazı
kimselerden uzak durarak onları dışlamayı benimsediler. Birkaç istisna dışında,
geri dönüşü olmayan kamusal meydan okuma hareketlerinden ihtiyatlılıkla kaçındılar.
” Yani, onların da politikaları, iktidar karşısında gönüllü, hatta
gayretli bir rıza izlenimini korurken, kılık değiştirme, aldatma ve dolaylılığı
kullanıyordu. Kamusal senaryo etkileyici olmak, hâkim elitlerin iktidarını
olumlamak ve doğallaştırmak, hâkimiyetlerinin kirli çarşaflarını gizlemek ya da
örtmece sözlerle bulanıklaştırmak için tasarlanır. Tv programları bu
bağlamda bir kamusal senaryodur.

 

– Tepede hemen hemen herkese emir
veren ve kimseden emir almayanlar vardır; en altta hemen hemen herkesten emir
alan ve kimseye emir vermeyenler vardır. Her bir konumda yer alanlar, daha
yüksekte olanlara hürmet ederler. Bu şekilde bakıldığında, hürmet, bir
tabakalaşma sisteminin yaratıcısı olmaktan çok sonuçlarından biridir. Türk
toplumundaki çocuklara büyüklerin Elini öpme ritüellerinin bir saygı ve sevgi
gösterisinden çok geleneksel baskıcı yapıların tasdik ettirilmesi anlamına
geldiğini düşünmekteyim.

 

– Köleliğin
dayanılmaz bir paradoksu, en büyük arzusu çocuklarını güvenlikte ve kendi
yanında tutmak olan köle annelerin, çocuklarını boyun eğme rutinleri konusunda
eğitmelerinin kendi çıkarlarına olmasıdır
.

 

– Sevgileri nedeniyle,
efendilerini ve hanımlarını memnun etme ya da hiç değilse kızdırmama konusunda
çocuklarını toplumsallaştırma görevini üstlenirler. Sanki işçi sınıfı
çocukları, iktidarın gerçekliklerine kamusal olarak boyun eğmeleri ile gizli
tutumları arasında zorunlu bir bağlantının bulunmadığı -hatta bir çelişkinin
bulunduğu- bir yaşam için eğitilmektedirler.

 

– Öğretmenin varlığının sınıftaki
öğrenciler üzerindeki etkisini, ancak öğretmen sınıfı terk ettiğinde -ya da
öğrenciler teneffüse çıktıklarında- ölçmeye başlayabiliriz. Ne söyledikleri bir
yana, okul paydos olduğunda tipik olan gevezelik ve fiziksel taşkınlık
patlaması, sınıfın önceki davranışıyla karşılaştırıldığında, geriye dönüşlü
olarak okulun ve öğretmenin davranış üzerindeki etkisi hakkında bize bir şeyler
söyler.

 

 

-Hizmetçilerin ve kadınların hürmetkâr
davranışları -teşvik edici gülümsemeler, dikkatle dinleme, takdirkâr kahkahalar,
olumlama, hayranlık ya da ilgi belirten yorumlar normal görülür, hatta bu
davranışlar düşük statülü insanların genellikle girdikleri ilişkilerden
kaynaklanan şeyler olmaktan çok kişiliğin bir parçası olarak görülürler.

 

Son söz bir Etiyopya atasözü
olsun, yine kitaptan; Akıllı köylü Büyük efendinin karşısında yerlere kadar
eğilir ama sessizce osurur

 

Not: Malaya Malezya’nın da
içerisinde bulunduğu yarımadanın genel adıdır

Konudan Konuya (17)

Dinin lübbü / özü gitmiş, kışrı / kabuğu kalmış!

     Hayatımız, Batı’yı
bile şaşırtacak bir hâl almış!

 

     Mânâyı terkedip
sırf koşuluyor maddeye, son hızla.

     Ahlâk da neymiş
beyler! Yüz çevirdik ondan son nabızla.

                                  x

     Taşlaşmış taş
kafa,

     Bulamaz hiç safa!

 

     Olur olmaz karışan
lâfa;

     Değer mi hiç affa?

                                  x

     Okumak için
Yûnus’u, hep beraber;

     Girelim sıraya
hemen, birer birer.

 

     Olalım bu hususta,
gerçek bir er.

     Yaratılmışları
seviyorsak eğer.

 

     Çünkü çıkarıyor
bizi, Yaratan’ın önüne.

     Saygı duyuruyor,
yaratılmışların tümüne.

 

     Dağlar ile taşlar
ile Davud misali,

     Öpelim, evreni
kucaklayan mübarek eli.

 

     Deseler de bize,
bakın şu delilere!

     Yûnus tanış ediyor
bizi, nice gönüllere.

                                  x

     Arkadaşımı yorgun
ve uykusuz fakat, mütebessim / tebessüm eder bir hâlde buldum ve sormadan
edemedim:

     “Hayırdır seni
içten içe sevince gark eden husus nedir?”

     “Sorma dedi
arkadaşım ve devam etti: Dün gece, üç yüz sayfalık bir kitap okudum. Sadece
bilmediğim yepyeni bir kelime öğrendim ve çok sevindim. Yüzüme akseden
memnuniyetim ve yüzümdeki sevinç izleri bu yüzden!”

     Bu cevap benim:
”Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum!” meal ve anlamındaki, Hz.
Ali’nin çok değerli sözünü daha iyi anlamamı sağladı.

                            
     x

     Ben, herkesin en
büyük hilekâr / hileci, aldatan ve aldatıcı olmasını istiyorum! Hayır hayır
yanlış okumadınız. Evet, ben hepimizin en büyük birer hilekâr olmamızı
istiyorum!

     “En büyük hile
nedir?” diye soracak olursanız dostlar derim ki:

     “En büyük hile,
hilesizliktir. Yani olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmaktır.”

     İşte ancak bu
durumda, rahat yüzü görür. Rahatsız edilmeyiz. Kimse bizi “Söylerim! Açıklarım
ha!” diye tehdit ederek, pis işlerine âlet edemez. Yani başımızı ağrıtamaz.
Bize istediğini yaptırmaya kalkışamaz.

                                  x 

     Bazan zıt, zıddını
içine alır. Zaman olur zıt, zıddını saklarmış. Siyaset dilinde lâfız / söz,
mânânın zıddıdır. Adalet külâhını, zulüm başına geçirmiş; hamiyet / gayret
libasını / elbisesini, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bâgi / âsî
ismi takılmış. Hayvanî duyguların esîri olmaya, şeytanın boyunduruğu ve emri
altına girmeye, hürriyet namı / adı verilmiş. Zıtlar, birbirine benzer olmuş!
İsimler, suretler ve makamlar yer değiştirmiş, birbirinin yerini almış!

Uçuşan Kelimeleriyle Hayatımız Ve Türkiye

       Hiç düşündünüz mü?

       Ülkemizin gök kubbesinde her birimizin,
ülkemizin meramını anlatan milyarlarca kelime dolaşır!

       Kimimizin
derdini, kimimizin acısını, kimimizin sevinç dolu coşkusunu anlatır. Aslında o
kelimeler, o ülkede yaşananların da adıdır.

       Günün
ilk ışıklarıyla birlikte öncelikle aşağıdaki kelimeler yayılır ülkemizin her
yanına:

       ‘’Günaydın – Hayırlı İşler – İyi dersler
– Hoşça kal – İyi yolculuklar – Aloo – Merhaba – Seni şimdiden özledim  – Allahaısmarladık – Tabii – Hay, hay –
Öpüyorum – By, by – Hayvanların yemini verdin mi kızım? – Sütü sağdım ana – Bizim
köyde internet yok ki! – Babam çok fakir tablet alamaz ki! Bu yıl da mahsul elde
kaldı, ne edeceyik ki? ’’     

      Gün ilerledikçe kelimelerin ritmi de
değişir, günün ağırlaşan koşullarına uyum sağlar.

       Bu defa da;

       ‘’ Nasıl yani? – Olmaz öyle şey – Neden?
– Toplantı başladı, neden geç kaldın? Çok geç artık! – Çık dışarı – Hemen terk
et odayı! – Çok pahalı alamam! – Biraz indirim yapsanız olmaz mı? – Neee! –
Nerede? – Saatlerdir seni bekliyorum! – Çok acıktım, yemekteyim – Cep
telefonunu neden açmadın? –  Bugün aşı
olacağız unutma!- Bir kahve içelim mi? – Hayri Ağa bir tavla partisi yapalım
mı? – Bizim köyün minibüsü gelmedi daha! – Haydi kız, hayvanları topla gayrı
gün batıyor! ‘’  Kelimeleri, cümlecikleri
uçuşur her yanımızda…

         Ve akşamın gelmesiyle birlikte söylenen her
kelime, her cümlecik aslında bizi, bize anlatandır:

        ‘’Çok geç artık! – Neredesin sen bakayım? –
Gelirken, ekmek almayı unutma. – Yine geç kaldın! – Yemek hazır neredesin? –
Okuldan sonra buluşalım mı? – İş çıkışı mutlaka görüşelim. – Oh nihayet evde
olmak ne güzel! – Merhaba hayatım – Hoş geldin –  Günün nasıl geçti? – Sorma öylesine yoruldum
ki! – Babam hala tarlada ana – Hayvanları yemledim – Haydi, herkes sofraya – Of
yine mi patates anne? –  Hadi hanım
kahvemizi balkonda içelim ‘’

        Akşamın kasvetiyle sarmalanan günün son
saatlerine doğru giderken zaman;

       ‘’Of,
yarın ne çok iş var! – Haberler başladı mı? – Her gün sınav, sınav böyle hayat
mı olur ya? – Yarın alışverişe çıkacağım hayatım, kartta yeterli para var mı? –
Maaş çoktan bitti! Kartta para mı olur? – Bu ay ev kirasını da ödeyemedik! –
Çocuklara daha önlük, kırtasiye alınacak! – Bu akşam televizyonda ne var? – Yarınki
toplantıda patron ne açıklayacak acaba? – Yarınki buluşmamız için bu elbise çok
iyi –  Telefonun çalıyor açsana! – Kimden
geldi o mesaj? Bıktım artık bu hayattan? – Televizyonda dizim var benden bir
şey istemesene! –  Yeter artık saatlerdir
bilgisayarın başındasın – Ne çok yorulmuşum, şöyle bir uzanayım! – Koltukta
uyuklayacağına kalk git yatağına – İyi geceler aşkım – Tatlı rüyalar balım –
Dün gece çok horladın ‘’bey’’, bir doktora başvursana! – İyi geceler hanım sana
da – Be adam ağıldan sesler gelir bir baksan ya! ’’ Konuşulan kelimeler genelde
budur; bu cümleciklerle gün son bulur…

     Ya Türkiye’nin gündemini belirleyen
kelimeleri, cümlecikleri hiç düşündünüz mü? Onlar ki,  yaşam geleceğimize de yön verirler!

     O
kelimeleri, cümlecikleri sıralarken içlerinde kulağa hoş gelen, içimizi açan,
çevresine neşe saçan var mı onunla başlayayım diye çok araştırdım ama ne yazık
ki, bulamadım diyecektim ki!

      Dün ‘’Filenin Sultanlarından’’ kadın
voleybol takımımızdan yeni bir başarı haberi daha geldi: Avrupa üçüncüsü
olmuşlardı. Aşağıya sıralayacağım ülke gündeminin en güzel, kulağa en hoş gelen
ilk haberi buydu.

      İşte ülkemizi anlatan, yaşadığımız son
dönemde uçuşan o kelimeler paketinin öne çıkanları:

      ‘’ Pazarda dahi her şey ateş pahası! –
Mutfaklarda yangın var, et yılda bir defa yenir hale geldi – Enflasyon aldı
başını gidiyor! – Memur ve İşçi maaşlarında verilen zam enflasyon rakamının çok
altında kaldı! – İşsizlik giderek artıyor! – Ev kiraları aldı başını gidiyor! –
Ormanlarımızla birlikte ciğerlerimiz de yandı – Sel felaketinde onca kayıptan
ders alındı mı acaba? – Salgın rakamları korkutucu boyutta! – Hala aşı olmayan milyonlarca
insanımız var! – Aşı olmayanlar için bazı sınırlamalar getirildi! – Salgın her
gün yüzlerce can alıyor – Okullarda yüz yüze eğitim nihayet başlıyor –
Kırtasiye malzemeleri çok pahalı – 
Okullarda salgına karşı yeterli önlem alındı mı? – Teröre bir şehit daha
verdik – Köylünün alın teri ürünleri tarlada kaldı! – Dolar yeniden düşüşe
geçti – Suriyeli göçmenlerden sonra, bir de Afgan göçmenleri sorunu var! – Siyasilerin
söylemleri hep aynıydı: Kimine göre Türkiye son çeyrekte şahlanmış, Ağustos ayı
itibariyle enflasyon düşüşe geçecekti; kimine göreyse, ülkenin görüntüsü hiç de
iç açıcı değildi! – Dış ilişkilerimizde yaşanan önemli bir gelişme de yoktu! ‘’

       Şimdi hayatımızın uçuşan kelimeleriyle,
Türkiye’nin gündemini belirleyen kelimelerine bir bakalım:  İçlerinde içimizi açan, geleceğimize umut
saçan bir cümlecik, bir kelime var mı?

       Ülke gündeminde yaşananlar, bizlerin
hayatını o kadar çok etkiliyor ki! Konuştuğumuz cümlelerin içi, çevremizde
uçuşan kelimelerin çoğunluğu sıkıntı, keder ve acı dolu! Böylesine güzel bir
ülkede yaşamımızı belirleyen kelimeler, cümlecikler bunlar mı olmalı?

      Yoksa yaşam geleceğimizi belirleyen bizler;
etrafımızda uçuşan bu bol acılı, sıkıntı soslu kelimelere çok mu alıştık,
onlarsız yapamıyoruz artık!

      Ya
da umudun adını dahi unuttuk mu sanırsınız!

      Yok,
öyle bir şey… Bizim özlemimizde de, ülkemizin geleceğinde de yaşanacak daha çok
güzel günler var!

      Öyleyse hayatınıza yön veren, çevrenizde
uçuşan kelimelerin arasında umuda da, sevgiye de yer verin.  İnanınız umut ve sevgi; hem bizlere, hem de
ülkemize çok iyi gelecektir. 

Yüz Yüze Eğitmin Önündeki Engeller

Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer;
okulların “6 Eylül’de tüm kademelerde,
haftada beş gün yüz yüze tam zamanlı olarak eğitime”
başlayacağı müjdesini
vermişti. Okullarda kesintisiz ve sorunsuz bir eğitim-öğretim ortamının oluşturulması
için, bir dizi önlemleri içeren; “Yüz
yüze Eğitim Rehberi”
hazırlayarak okullara gönderildi.

Rehberin içeriğini bir önceki
yazımızda açıklamıştık. Gerçekten de hayati önem taşıyan çok önemli önlemleri
içermekte.

Okulların COVID-19 salgınına karşı
alınması gereken tüm önlemleri Sağlık Bakanlığı ile birlikte belirlediklerini
belirten Özer, “Servislerdeki ve okullardaki hijyen tedbirleri, maske
kullanımı, havalandırma gibi tüm ayrıntıları Sağlık Bakanlığı ile birlikte
çalışarak alınması gereken önlemleri tüm valiliklere, tüm illerimize, tüm
ilçelerimize bildirdik.” dedi.

Peki tespit edilen bu önlemleri
kimler titizlikle ve her an denetleyecek Sayın Bakan? Alanında uzman olan
“Maarif Müfettişlerinin sayısı durmadan azaltarak denetim ve teftişleri ellerinden
alındı.

Okul ortamları, kantinler ve
servisler büyük risk içermekte. Denetimi yapılamadığı, ya da üstünkörü
geçildiği için servislerde onca sevgili, göz nuru öğrencimiz can verdi.
Kantinlerde satılmaması gereken yiyecekler yüzünden öğrencilerimiz zehirlendi,
boğuldu.

Tüm kurumlar denetlenirken neden
okullardan teftiş ve denetim kaldırıldı? Maarif Müfettişleri alanlarının
dışında gereksiz şeylerle meşgul edilmekte. Emekli olanın da kadrosu düşülerek
Müfettişlik müessesesi sessizce yok edilmektedir.

Kritik bir ortamda açılan
okullarımızda umarım çocuklarımızın canı yanmaz. Eğitim tekrar kesintiye
uğramaz. Diğer bir husus da okullardaki hizmetli durumudur. Çoğu okulumuzda
hizmetli yok. Neden çok önemli olan bu kurumlara yeterince hizmetli verilmez? Geçen
bir yakınımdan duydum, veliler bir okulda gönüllü olarak birer gün nöbet tutup
temizlik ve diğer işleri yapıyorlarmış. Okul müdürlerinin bu husustaki
talepleri dikkate alınmamaktadır. Peki tespit edilen önlemleri kimler yapacak
merak etmekteyim.

Yüz yüze eğitim döneminin
başlamasıyla COVID-19 tedbirleri kapsamında öğrencilerle bir araya gelmesi
zorunlu olan öğretmen ve okul çalışanlarının aşı olmamaları durumunda, haftada
iki kez PCR testi ile taranmaları istenecekmiş.

Bu yeterli olacak mı? Yani aşı olmayanlar,
haftanın üç günü etraflarına tehlike saçacaklar.

Kılavuzda yer aldığı ; “sadece
öğretmenlerimiz değil servis şoförlerinden, servislerde görevli yardımcı
personel, okullardaki idari personel, kantin ve yemekhane çalışanlarına kadar
eğitim-öğretim ortamına dahil olan tüm çalışanlarımız aşı olmak istiyorlarsa
aşı olacaklar. Aşı zorunlu değil, süreç gönüllülük esasına göre işliyor.
Öğrencilerimiz ile bir araya gelmesi zorunlu olan öğretmen ve okul
çalışanlarımızın aşı olmayacaklarsa haftada 2 defa PCR testi yaptırma
zorunluluğu var.” Denmekte.

Vatandaşlar birilerini riske
sokmadığı müddetçe aşı olmayabilirler. Fakat burada çocuklarımız, biricik
öğrencilerimiz, sevgili öğretmenlerimiz ve diğer eğitim bileşenleri büyük risk
altında. Böyle olunca “aşı zorunlu
değil”
ifadesi ne kadar doğru acaba.

Şehir içi ulaşım kartlarında HEZ
kodu yoksa araca alınmıyor, kurumlara girerken 
daha fazlası istendiği halde, okullarda ilgili personele aşı
zorunluluğunun olmaması, kamu yararı bakımından düşündürücü ve önlemlerin en
zayıf halkası. Bu durum  bir çok okulda
bulaşma riskini artıracaktır.

Kaldı ki köy okullarımızda görev
yapan ve aşı olmayan okul çalışanları ve öğretmenlerimizin haftada iki kez PCR testi
yaptırması mümkün değil.

Sayın Bakan; “eğitim öğretimi
sürdürebilmemiz için öğrencilerimizi korumamız gerekiyor. Öğrencilerimizin
sağlıklı bir şekilde eğitim öğretime devam etmeleri için her türlü önlemi almak
zorundayız.” Açıklamalarında bulunmuş. Bu tür risklerin var olduğu bir
ortamda, her türlü önlemin alınması mümkün olacak mı acaba?

Özet olarak şunu söylemek istiyorum; Eğitim-öğretim kurumlarımızın
kesintisiz ve risksiz devam edebilmesi için;

1.Tüm eğitim-öğretim kurumlarını,
servis ve kantinleri bu alanda uzman olan, Maarif Müfettişleri sürekli denetlemelidir.

2. Eğitim-öğretim kurumlarında
yeterli memur ve hizmetli personel bulundurulmalıdır.

3.Başta öğretmenlerimiz olmak
üzere,  servis şoförlerine, servislerde
görevli yardımcı personele, okullardaki idari personele, kantin ve yemekhane çalışanlarına
ve eğitim-öğretim ortamına dahil olan tüm çalışanlara “aşı olma zorunluluğu” getirilmelidir.

 

Hayatın normalleştirilmesi için
eğitimin normalleştirilmesi elzemdir. COVID-19 vaka sayısının azaltılması,
okullarımızdaki sağlıklı ve etkin önlemlerin alınmasına bağlıdır. O yüzden tüm
sağlık önlemlerinin eksiksiz ve  ivedi alınarak
okulların açık tutulması çok önemlidir.

Çünkü çocuklarımızın eğitimi,
ülkemizin geleceğidir. Artık yüz yüze eğitimin kesintiye uğramaması elzemdir.
Ancak bu sayede
ö
ğrenciler; bilgiyi yüklenen değil,
merkeze alan, ö
ğrenmeyi öğrenen, kişilikleri
geli
şmiş, yeteneklerini
kullanan, problem çözen, analiz ve sentez yapabilen, ak
ılcı,
yapıcı, duygu ve dü
şünceleri dengeli, sevgi dolu, hoşgörülü,
ulusal ve evrensel de
ğerlere saygılı vatandaşlar
olarak yetişebirler.

Bilgi çağında yaşayan öğrenci  için okul önemini daha da artırmaktadır. Bu
süreçten geçen öğrencinin kişiliği farklılaşmaktadır. Bu farklılaşma eğitim
sürecinde kazanılan “bilgi, beceri, tutum
ve değerler”
yoluyla gerçekleşmektedir.

Günümüzün
eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyi, toplumsal, kültürel, siyasî ve ekonomik
alanlarda devrim niteliğinde değişikliklere neden olmaktadır.
Küçülen
dünyamızda, her şeyin bilime endeksli hale geldiği dikkate alındığında, “eğitim” ve “öğrenme” çok daha önem taşımaktadır.

 

 

Böylece eğitim,
bilginin zihinlere yüklendiği süreç olmaktan çıkarılmakta, hayatta kullanılma
sanatının öğrenildiği bir sürece dönüştürülmektedir.

 

                  Sevgiyle kalın

Konudan Konuya (16)

 

     Hukuk ayrı hukukçu
ayrı. Mesleğini kötüye kullanan hukukçular yüzünden, hukuku mes’ûl ve sorumlu
tutmak, hukuka karşı çıkmak ve onu suçlamak doğru olur mu?

     Tıp ayrı doktor
ayrı. Doktorluk mesleğini hakkıyla bilmeyerek hata yapan doktorlar sebebiyle,
tıp ilmine cephe almak doğru olur mu?

     Kur’an’ı ve
Sünneti yanlış anlayan ve tatbik edip uygulayanları görerek; Kur’an ve Sünnet’e
karşı tavır almak, din ve İslâm’ın aleyhinde bulunmak, onu haksız ve yersiz
olarak tenkit edip, dini yerden yere vurmak doğru olur mu?

     Başkasına itimat
etmeyip, güvenemeyen kimse, bizzat kendisi teşebbüs etmeli. İslâmı ve dinini
kaynaklarından kendisi öğrenmeli.

     Ama Arapça
bilmiyorum dersen. Türkçemizde her türlü İslâm kaynağı açık seçik olarak
mevcut. Bize sadece alıp okumak kalıyor. Demek ki başkasına itimat etmeyince,
iş başa düşmeli, kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliyiz.

     Kişilerin zatını
sevmemek ve beğenmemek; onların işlerine ve yaptıklarına karşı olmamızı
gerektirmez. Mesela fırıncının giyim kuşamını beğenmediğimiz için, fırından
ekmek almaktan vaz mı geçmeliyiz?

     Unutmayalım ki, iş
ayrı işçi ayrı.

x

     İnsanların
huylarını görmek istersek; hayvanlara bakalım. Dikkat edersek, her hayvan âdeta
bir insan huyunun tecessüm etmiş / cisimlenmiş, müşahhaslaşmış / somutlaşmış,
ete kemiğe bürünmüş bir şeklidir.

     Nitekim “Arslan
gibi adam,” “Koyun gibi uysal,” “Tilki gibi kurnaz,” “Yılan gibi soğuk,” “Akrep
gibi ısırıcı,” “Eşek gibi inatçı,” vb. sıfatlamalarda bulunuruz. Hakikaten, her
hayvanda bilhassa müspet – menfî / iyi – kötü bir huy ve özellik kendini belli
etmekte ve göstermektedir.

x   

     Tarih; sevip
sevmediğimiz, beğenip beğenmediğimiz şahsiyetlerle doludur. Fakat yeri
geldiğinde,   onlardan bahsetmeden tarihi
anlatamayız. Zaten bahsetmek; onu seviyoruz, ya da onu sevmiyoruz demek
değildir.

     Siz Ebu Cehil’den,
Ebu Leheb’den bahsetmeden Hz. Muhammed’i anlatabilir misiniz?

     Siz Lenin’den, Stalin’den bahsetmeden Rus
tarihini anlatmış olur musunuz?

     Siz Firavun’dan
bahsetmeden Hz. Musa’yı anlatmış olabilir misiniz?

     Siz Şeytan’dan
bahsetmeden Hz. Âdem’i anlatmış olabilir misiniz?

     Yeri geldiğinde
anlatmadan geçilemeyecek birini nazara vermek demek; onu seviyoruz veya
sevmiyoruz, beğeniyor veya beğenmiyoruz demek değildir.

     Müslümanların en
çok zikrettiği isimlerden biri Şeytan değil mi?

     Sık sık
“Euzübillahimineşşeytanirracim.” derken; Şeytan’ın ismini zikretmiş / anmış
olmuyor muyuz? Bu anış şüphesiz, onu sevdiğimizi değil ondan korunmamız
gerektiğini gösteriyor.

     Kısaca demek
lâzımsa, sevelim sevmeyelim, beğenelim beğenmeyelim; gerektiği zaman kişilerin
adını vermekten ve onlardan bahsetmekten çekinmeyelim. Böyle yapmakla gülünç
duruma düşeceğimizi de unutmayalım.

x

   “Cevapsız bırakılan
soru, çok daha tehlikelidir!”

x

   “Menfaatı esas tutan
siyaset canavardır.

     Menfaat üzere
çarhı (merkezi) kurulmuş olan siyaset-i hâzıra (şimdiki siyaset), müfteris
(yırtıcı, parçalayıcı) dır, canavar.

     Aç olan canavara
karşı tahabbüp etsen (sevgi gösterisinde bulunsan) merhametini değil,
iştihasını açar.

     Sonra döner,
geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.”