9.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 375

Yüksek Mimar Prof. Dr. Suphi Saatçi İle Târihî Süreçte Irak Türklerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye ve dünya gündeminin çok yüklü
olması sebebiyle ‘Irak’ta Türk varlığı’
meselesi çok geri plânda kaldı. Hatırlatılmasına vesile olmak maksadıyla konuyu
ana hatlarıyla konuşmak faydalı olacak. Irak’ta Türk varlığının oluşumu ile
başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Suphi Saatçi: Türkmenlerin Irak’taki
târihi Abbasiler dönemine kadar uzanır. Abbasi döneminden itibaren bölgede
çoğalan Türkmenler, giderek yönetim üzerinde söz sâhibi olmuşlardır. Önceleri
askerî birlikler olarak Irak’a giren Türkmenler, 1055 yılından itibâren
dalgalar hâlinde ülkenin kuzeyine yerleşmişlerdir. Selçuklular (1055-1258),
Musul Atabeyliği (1127-1233), Erbil Atabeyliği (1144-1233), Moğol istilası ve
ardından İlhanlılar (1258-1344), Celayirliler (1339-1410), Karakoyunlular
(1411-1468), Akkoyunlular (1468-1508) ve Safevîler (1508-1534) Irak’ta hüküm
süren Türkmen devletleri kurmuşlardır. Böylece Bağdat, Musul, Erbil ve Kerkük
bölgeleri 13. yüzyıldan itibaren Türkmen şehirleri olarak târih sahnesinde yer
almışlardır.

Çetinoğlu: Osmanlı
hâkimiyeti dönemine gelebilir miyiz?

Prof. Saatçi: Bölge 16. yüzyılda
Osmanlı topraklarına bağlandı ve Türkmenler târihlerinin son 400 yılını Osmanlı
Devleti’nin sınırları arasında geçirdiler. 1918 İngiliz işgaline kadar Türkmenler
Irak’ta süren bin yıllık târihlerini anavatan Türkiye ile aynı kaderi paylaşmışlardır.

Birinci Dünya
Savaşı’nda itilaf devletleri Osmanlı mirasını paylaşırken, Türkmenlerin
yaşadığı bölgeler İngilizlerin işgaline uğradı. Böylece Türkmenler, Birinci
Dünya Savaşı’nın sonunda Irak devletinin sınırları içinde kaldı.

Kerkük’ün de
dâhil olduğu Musul Eyaleti, mütareke târihinden sonra İngilizler tarafından
işgal edilmişti. Mütâreke anlaşmasına ve savaş kurallarına aykırı olan bu
durumdan dolayı Türkiye’nin itirazları kaale alınmadı.
Böylece bin yıllık Türkmen yurdu, İngiltere ve Türkiye arasında çekişme konusu
oldu. Lozan görüşmelerinde de Musul herhangi bir sonuca bağlanmadı. Lozan Barış
Antlaşması imzalandı. Ancak Musul 9 ay zarfında Türkiye ile İngiltere arasında
görüşmeler sonucunda çözüme kavuşturulacaktı. Aksi takdirde Cemiyet-i Akvam
(Milletler Cemiyeti)’ın hakemliğine başvurulacaktı. Yapılan Haliç Konferansı da
sonuç vermeyince 9 ay doldu ve Cemiyet-i Akvam’ın hakemliğine başvuruldu.
Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye değildi ve bu yüzden bunun kararını bağlayıcı
bulmayacağını ifade ettiyse de yine dinleyen olmadı. Başlangıçta Cemiyet-i
Akvam’ın bölgede yaptığı inceleme sonucu hazırladığı rapor Türkiye’nin lehine
idi. Raporda Musul Eyaleti’nde yaşayan bütün halkların çoğunluğu Türkiye
yönetimini istemekteydi. Ancak İngiltere’nin baskısı sonucu Cemiyet-i Akvam,
kararını İngiltere lehine verdi. Bu kararı tanımayacağını açıklayan Türkiye,
sonunda 5 Haziran 1926 Ankara Anlaşması ile bugünkü Kuzey Irak bölgesini
kapsayan Musul Eyaletini İngiliz mandası olarak Irak’a bıraktı.

Çetinoğlu: Irak
yönetimi Türklere nasıl davrandı?

Prof. Saatçi: Türkmenler, Ankara
Antlaşması’ndan sonra Irak vatandaşı olarak yaşamaya başladılar. Kraliyet
rejimi altında Irak halkı ile aynı kaderi paylaşan Türkmen toplumu, kendi
dillerinde eğitim ve öğretim haklarından mahrum kaldılar ve Türkçe yayın ve
basına da sâhip olamadılar. Ayrıca Türkmen aydınları sürgünlere, göçlere ve
tutuklamalara tâbi tutuldular. Dahası büyük haksızlıklar yaşayan Türkmenler,
birkaç defa soykırımı ile karşı karşıya geldiler. Bu soykırımların ilki ve en
önemlisi Teyyarî (Levy) askerlerinin, 4 Mayıs 1924 târihinde Kerkük’te
işledikleri cinayetlerdir.

Kerkük’te ikinci
katliam 12 Temmuz 1946 târihinde yaşanmıştır. Gâvurbağı Katliamı ile târihe
geçen bu soykırım, Kerkük Petrol Şirketindeki işçilerin çalışma şartlarının
düzeltilmesi ve diğer sosyal haklarının verilmesi için başlattıkları boykot
üzerine başlamıştır.

Irak’ta 14
Temmuz 1958 târihinde devrilen monarşi rejiminden sonra Cumhuriyet ilan
edilmişti. Ancak Türkmenler bu dönemde de haklarına kavuşamamış, hatta tekrar
baskı, sürgün ve soykırımı yaşamışlardır. Türkmenlerin târihinde eşi ve benzeri
görülmeyen bir soykırımı 14 Temmuz 1959 târihinde meydana gelen Kerkük
Katliamı’dır. Bu katliamda evlerinden alınan Türkmen ileri gelenleri, hakaret
ve işkence görerek kurşuna dizilmişler, ardından ayaklarına sicimler takılarak
motorlu araçlara bağlanmışlar, sokak sokak sürüklendikten sonra elektrik
direklerine asılmışlardır. Bazıları ise her ayağı ters yönde giden başka bir
motorlu araca bağlanarak parçalanmıştır. Bu soykırımında ayrıca kimilerinin
gözleri oyulmuş, kimileri diri diri toprağa gömülmüştür. Üç gün üç gece süren
bu can pazarında, birçok Türkmen şehit düşmüş, yüzlerce vatandaş yaralanmış ve
Türkmenlere ait iş yerleri ve dükkânlar yağmalanmıştır.

Çetinoğlu: Saddam
döneminde…

Prof. Saatçi: Saddam’ın Irak yönetimini
ele geçirmesi Türkmen toplumu için yeni felaketlerin yaşanmasına yol açmıştır.
Bu dönemde Türkmen yerleşim bölgelerinde oturan halk evlerinden atılmış ve orada
yaşayanlar yerlerinden sürülmüşlerdir. Kerkük’ün güneyinde bulunan Beşir,
Yayçı, Kümbetler, Tokmaklı ve Tisin gibi Türkmenlere ait bucak, kasaba ve
köyler, haritadan silinmişler-dir. Türkmenlere ait evler ve özellikle binlerce
dönümlük tarım arazileri yok pahasına istimlâk edilmiş ve bunlar ücretsiz
olarak Araplara dağıtılmıştır.

Yine bu
dönemde Türkmen aydınları sürgün ve göçe zorlanmıştır. Türkmenlerin bu dönemde
yaşadıkları en büyük acılardan biri de 16 Ocak 1980’de seçkin Türkmen
liderlerinin idam edilmeleriydi. Türkmen Kardeşlik Ocağı başkanı Abdullah Abdurrahman,
Doç. Dr. Nejdet Koçak, Dr. Rıza Demirci ve Âdil Şerif adlı Türkmen liderleri,
suçsuz oldukları halde idam edilmişlerdir. Daha sonraları Türkmen aydınlarının
idamları devam etmiştir.

Kerkük ile
Erbil arasında ve Küçük Zap suyu üzerinde yer alan Türkmen kasabası
Altunköprü’de, târihte görülmedik başka bir vahşet yaşanmıştır. ABD güçlerinin
1990 yılında Irak’ı bombalamaya başlaması üzerine Irak’ın çeşitli şehir ve
kazalarında ayaklanmalar olmuştu. Kürtlerin Kerkük’te yaptıkları ayaklanmaları
önlemek için Irak ordusu, Mart ayında harekete geçerek Kerkük’e yürümüştü.
Bunun üzerine daha kuzeye kaçan isyancıları kovalamaya başlayan Irak ordusu,
Altunköprü kasabasına doğru harekete geçmişti. Altunköprü’de mahsur kalan ve
bir kısmı akraba ziyaretine gelen Türkmenler, 28 Mart 1991 târihinde Saddam’ın
askerleri tarafından hunharca şehit edilmişlerdir. Târihe Altunköprü Katliamı
olarak geçen bu faciada 100 dolayında masum Türkmen genci hayatlarının baharında
hayatlarını kaybetmişlerdir.

Irak hükümeti
Ağustos 1996 târihinde Kuzey bölgesinin yönetimi ile anlaşarak Erbil’e girme
kararı almıştır. Bunun üzerine Irak ordusu 20-31 Ağustos târihinde Erbil’e
girmiştir. Erbil’de Bağdat yönetimine karşı muhalefet cephesi oluşturan Türkmen
Cephesi’nin büroları, kurdukları radyo-TV ve gazete binaları basılmış, içindeki
medya cihazları yağmalanmış ve büro eşyaları tahrip edilmiştir. Ayrıca 45 dolayında
Türkmen aydını da tutuklanarak idam edilmiştir.

Çetinoğlu: Gelen
gideni aratıyor. ABD işgal döneminde zulüm devam etti mi?

Prof. Saatçi: ABD’nin Irak’ın işgalini
başlattığı 20 Mart 2003 târihinden günümüze kadar geçen süre içinde, ülkede
durumun pek de parlak olmadığını söylemek mümkündür. ABD işgalinden sonra Irak,
raydan çıkmış tren misali, bir türlü toparlanamamış ve normal devlet sürecine
girememiştir. Bu süre zarfında ülkede siyasî düzen kurulmuş ve istikrar
sağlanmış gibi 4 defa seçim yapılmışsa da taşlar yerine oturmamıştır. 2003
yılından bu yana, birkaç defa hükümet kurulmuştur. Her şeyin düzeleceği
düşüncesiyle beklenti içerisine giren halk, her seferinde büyük bir hayal
kırıklığı yaşamıştır.

Irak halkında;
Saddam’ın dikta rejiminden kurtulmuş olmanın sevinci böylece uzun sürmemiştir.
Irak’ta Kürtler dışında, diğer etnik toplulukların hiç birisi ülkenin
gidişatından memnun olmamıştır. Günümüzde Irak halkı, ülkede her gün meydana
gelen terör eylemlerinden bunalmıştır. Ülkede devletin güçlü elini göremeyen
vatandaşların ümidi ve beklentisi giderek kaybolmuştur.

İşgalden sonra
Irak’ta demokrasiyi yerleştirme eylemenin provası olarak yapılan genel
seçimler, halkın demokrasiye güven duymasını sağlamamıştır. Özellikle zorbalık,
tehdit ve oy hırsızlığı, mükerrer oy kullanılması, oy sayımında hilelere
başvurulması gibi, akla hayale gelmeyen entrika ve dalaverelerin yapılması,
halkı bu sistemden de soğutmuştur. Halkın demokrasiye alıştırılması için
yapılan seçimlerden sonuç alınamaması, vatandaşların bu rejime güven duymasını
sağlamamış, aksine beklenen ümitleri sarsmıştır. Kullanılan oylara saygı
gösterilmemesi ve adeta halkla alay edilmesi, halkın tepkisini çekmiştir.
Sandıktan çıkan sonuçlara göre değil, perde arkasında yapılan gizli
pazarlıklara göre kararlar alınmış, adeta halkla dalga geçilmiştir.

Çetinoğlu: Hâkimler
ve savcılar; seçim güvenliğini, güvenlik güçleri halkın güvenliğini
sağlayamıyor mu?
 

Prof. Saatçi: Ülkede iç güvenliği
sağlayan polis, emniyet ve jandarma gücü ile dış güvenliğini sağlayan millî
ordu bulunmamaktadır. Kürtlerin kendi milis güçleri ve asayiş dedikleri
teşkilatı vardır. Bunlar sadece Kürt halkının hizmetinde çalışıyor. Merkezî
hükümetin emrinde millî ordu ve millî güvenlik teşkilatı da çok zayıftır. ABD
Irak’a müdahale edince ilk olarak, ülkenin ordusu ile güvenliğini dağıtması bu
sonucu doğurmuştur. Bugün Irak’ta askerlik hizmeti kaldırılmıştır. Yaşı 18’e
gelen gençler askerlik hizmetine alınmıyor. Devletin merkezî hükümete bağlı
millî güvenlik gücünü oluşturmak için uğraşırken, meclis buna onay vermiyor.
Bazı etnik gruplar ve mezhep mensupları da bunun oluşmasına geçit vermiyor.
Kısaca Irak’ta herkes öncelikle kendisinin ve ailesinin güvenliğini sağlamak
için nereye başvuracağını bilmiyor.

Çeinoğlu: Felç
olmuş sistem içerisinde Türkmenler ne yapıyorlar?

Prof. Saatçi: Saddam’ın devrilmesinden
sonra Türkmenlerin pek çok beklentileri vardı. Türkmenler artık insanca, can ve
mal güvenliği içinde yaşamak, insan haklarını saygılı, demokratik ve çoğulcu
parlamenter bir rejime kavuşmak istiyorlardı. Ayrıca kendi topraklarında
özgürce, kendi dillerinde eğitim ve öğretim haklarına sahip olmayı ve özellikle
Irak’ın toprak bütünlüğü zedelenmeden, halkı etnik ve mezhep açısından
ayrıştırmadan, ülkenin parçalanmasına yol vermeden, Iraklılık üst kimliği ile
varlıklarını devam ettirmek ümidini taşıyorlardı.

Ne yazık ki
ülkenin sürüklendiği kaos ortamından yararlanan mihraklar, Türkmenlerin
mülkiyet haklarına tecavüz etmişlerdir. Saddam döneminde Türkmenlerin taşınmaz
mal varlıklarından olan evler, arsalar ve binlerce dönümlük tarım arazileri
ellerinden alınmış ve adeta gasp edilmiştir. Daha önceki dikta yönetiminde
yapılan bütün haksızlıkların giderilmesi ve Türkmenlerin mal varlıklarının geri
verilmesi beklenirken, bu sefer eskisinden daha korkunç biçimde yeni
tecavüzlerin yapıldığı gözlemlenmiştir.

Yine bu dönemde
Türkmenlerin kültür merkezi olan Kerkük’te çok daha vahim olaylar yaşanmıştır,
ister Bağdat yönetiminin kusur ve ihmali olsun, ister Kerkük’teki yerel
güçlerin ihmali ve yetersizliği olsun, Kerkük adeta işgal ordularının yaptığına
benzer yağmaya maruz kalmıştır. Devlete ait binalar, okullar, daireler, lojmanlar,
kışla ve askerî yapılar, dernekler ve kulüpler, spor salonları, hatta
stadyumlar, oda ve sendika binaları, halka ait evler ve dükkânlar Kürt siyasî
partilerinin işgal ve yağmasının hedefi olmuştur.

Çetinoğlu: Maddî
zararlar had safhada. Can kayıpları ne durumda?

Prof. Saatçi: Türkmeneli bölgesinde işgalden
itibaren büyük acılar yaşanmıştır. Öncelikle Temmuz 2004’de Tuzhurmatu’da
yapılan katliam sonucu 10 Türkmen genci şehit düşmüştür. 2005, 2006 ve 2007
yıllarında en yoğun Türkmen beldesi olan Telafer’de ise büyük facialar meydana
gelmiştir. Teröristlerin Telafer’de saklandığı gerekçesiyle masum belde halkı
havadan ve karadan top ateşine tutulmuştur. Sivil halka yapılan bu gelişi güzel
bombardıman sonucu yüzlerce Türkmen hayatını kaybetmiştir. Canını kurtarmak
isteyen çoluk-çocuk, kadın-yaşlı pek çok kişi şehrin dışına kaçarak, aç ve
perişan biçimde çadırlarda yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu soykırımının en büyük
mağduru çocuklar ve kadınlar olmuş, bine yakın şehidin verildiği Telafer’de
yüzlerce masum çocuk can vermiştir. On binlerce Telaferli aile evini barkını
terk ederek Kerkük’e ve diğer Türkmen bölgelerine sığınmıştır. Evleri harabeye
dönen pek çok aile perişan olmuş, böylece Telafer, târihinde görülmemiş bir
büyük facia yaşamıştır.

Türkmeneli
bölgesinde daha birçok Türkmen beldesi terörün hedefi oldu. Özellikle Tazehurmatu
Bucağında, Tuzhurmatu ilçesinde büyük acılar yaşanmıştır. Bayat boyunun
yaşadığı en büyük bucak olan ve Tuzhurmatu’ya bağlı bulunan Amirli’de 7 Temmuz
2007 târihinde meydana gelen şiddetli patlama 115 kişinin hayatına mal
olmuştur. Pazar yerinde düzenlenen bu saldırıda 250 kişi de yaralanmıştır.
Patlamanın şiddeti ile 1 kilometre çapında olan yerde bulunan binaların çoğu
yerle bir olmuştur. Katliam gibi olan bu saldırıda ölenlerin çoğunu kadın ve
çocuklar oluşturuyordu.

Çetinoğlu: Mâhallî
idâreler yönetiminde de haksızlıklar yapıldığına dâir haberler, bâzı
gazetelerimizde yer alıyor.

Prof. Saatçi: Türkmeneli bölgesinin
önemli yerleşim merkezlerinden olan Tuzhurmatu, nüfusu 200.000’e yaklaşmış ve
bu bakımdan il olma vasfını kazanmış büyük bir ilçedir. Daha önceleri Kerkük’e
bağlı olan Tuzhurmatu, 20.1.1976 târihli ve 41 sayılı kararname ile Selahattin
iline bağlı bir ilçe olmuştur.

İlçeye 4
nahiye (bucak) de bağlanmış. İlçeye bağlanan dört bucak şunlardır: Amirli,
Bastamlı, Süleymanbeg (Muratlı) ve Kadir Kerem. Türkmenlerin en saf ilçelerinden
olan Tuzhurmatu, Aksu ırmağının kenarında yer alan sâkin, bağlara, bostanlara
ve bereketli topraklara sâhip bir beldedir. Şiî Türkmenlerin yaşadığı Tuzhurmatu’da
öğretmen, memur, devlet adamı, edebiyatçı, şâir, yazar, ressam, sivil ve asker
birçok kıymetli Türkmen şahsiyet yetişmiştir.

Tuzhurmatu, 23
Ocak 2013’de târihinin acılı günlerinden birini yaşamıştır. Olayın meydana
gelişi ve daha önce yaşananlar, Tuzhurmatu’da güçlü varlık sergileyen Türkmen
kimliğinin silinmesine karşı ince bir komplonun ve hâince bir saldırının iç
yüzünü ortaya sermiştir. 22 Ocak 2013 târihinde şehit düşen bir Türkmen için tâziye
merasimi düzenlenmiş ve bu merâsime Türkmen ileri gelenleri ve halktan yoğun
katılım olmuştur. Baş sağlığı ve Fatiha okumak üzere törene iştirak eden ziyaretçilerin
yoğun olduğu bir sırada, buraya canlı bombayla saldırı yapılmıştır. Patlama
sonucu 24 Türkmen şehit düşmüş ve yüze yakın kişi de yaralanmıştır. Bu facia,
bir anda bütün Türkmeneli bölgesini yasa boğmuştur.

Tuzhurmatu’daki
acılı günler bununla da bitmemiştir. Terör olaylarından bıkan Tuzhurmatu halkı
ile terör mağdurları gösteri düzenlemiştir. Kerkük-Bağdat karayolunda üzerinde
gösteri yapanlar teröre lanet yağdırmıştır. Protestoları sürekli hâle getirmek
için yol kenarlarına çadırlar kuran göstericiler, 24 saat boyunca tepkilerini
devam ettirmişlerdir. Terör odakları bu sefer çadırları hedef almıştır. 25
Haziran 2013 târihinde yapılan intihar saldırısı sonucu Irak Türkmen Cephesi
liderlerinin de içinde bulunduğu çok sayıda vatandaş hayatını kaybetmiştir.
Nüfusunun çoğunu Türkmenlerin oluşturduğu Tuzhurmatu ilçesinde meydana gelen bu
olayda ayrıca çok sayıda Türkmen vatandaşları yaralanmıştır.

Patlamaların
ve terör saldırılarının ardı arkası kesilmemiş ve günümüze kadar Kerkük’te,
Telafer’de, Tuzhurmatu’da ve Türkmeneli’nin diğer bölgelerinde terör bütün
şiddetiyle devam etmiştir. Bombalanma sonucu Telafer’de, Amirli’de, Tazehurmatu’da,
Tuzhurmatu’da ve Kerkük’te evleri yıkılan, eşleri dul ve çocukları yetim kalan
binlerce Türkmen kadını ve yavrusu yurtsuz yuvasız kalmıştır. Başlarını sokacak
yuvaları olmayan bu mağdurlara, söz verilmiş olmasına rağmen devletten yardım
ve destek de gelmemiştir.

Türkmenlere
yapılan katliamların başlıca sebebi ve hedefi, Irak’ın en ileri ve entelektüel
toplumu olan Türkmen nüfusunu sindirmek, göçe zorlamak ve Irakta her zaman
yönetim üzerinde etkili olan bir kesimi devre dışı bırakmaktır, ikinci sebebi
ise Iraktaki iktidarların, Türk kökenli olan bu toplumun Türkiye’ye karşı olan
ilgisini her zaman potansiyel bir tehlike olarak görmesidir. Bütün bu olumsuz koşullara
ve insanlık dışı uygulamalara rağmen Türkmenler, varlıklarını ayakta tutmaya
çalışmışlardır.

Çetinoğlu: Netice
yerine geçecek değerlendirmenizle röportajı tamamlayabilir miyiz?

Prof. Saatçi: Irak’ın bugün içine düştüğü
durumun başlıca sebebi anayasanın ta kendisidir. Bu anayasa etnik
milliyetçiliği ve mezhepçiliği körükleyen bir anlayış üzerine hazırlanmıştır.
Ülkede ayrımcılığı körükleyen bu anayasa halka zorla dayatılmıştır. Bu yüzden
ülkede uzlaşma ve güven ortamı sağlamak mümkün değildir. Çünkü bu anayasa halkı
etnik, mezhep ve taifelere ayırarak parçalama esası üzerine oluşturulmuştur.
Yani bugünkü çıkmazın başlıca sebebi Anayasadır.

Irak’ta
siyaseti kilitleyen en büyük etken, siyasî ideolojileri etnik ve mezhep temeli
üzerine oturtmak anlayışıdır. Oysa çağdaş demokrasilerde siyasî partiler ve
örgütler, ideolojik söylemlere göre kurulur. Nitekim dünyanın bütün medenî
ülkelerinde partiler demokrasi, eşitlik, ileri, terakki, millet, halk, adalet,
birlik, kardeşlik, liberal, sosyalist ve hatta komünist söylemler dahi, demokrasilerde
var olabilmiştir. Ancak çağdaş ve gelişmiş ülkelerde yeri olmayan Arap, Sünni,
Şii, Kürt, Türkmen, Süryanî, Yezidi ve Feylî gibi etnik ve mezhep esasına
dayalı partiler, ülkeyi kamplara ayırmaktan ve vatandaşlar arasında fesat ve
düşmanlık tohumlarını ekmekten başka işe yaramayacaktır.

Çetinoğlu: Çözüm
için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Prof Saatçi: Irak’ta huzur ve güven
sağlanmak isteniyorsa toplumu bölen ve siyasî örgütleri etnik yapılar ve mezhep
gruplarına ve kamplara ayıran böyle bir anayasaya son verilmelidir. Yeniden bir
millet inşa etmek için, bütün halkı Iraklılık bilinci içinde ele almak, dini,
mezhebi, etnik kimliği ve eğilimi ne olursa olsun herkesi Anayasa önünde eşit
bir birey olarak kucaklamak gerekir. Bu durum düzeltilmedikçe Irak’ta huzurun,
barış ve güvenin sağlanması zor görülmektedir.

Irak’ta huzur
ve güvenin yeniden kurulması isteniyorsa, halkı parçalanmaya sevk ve teşvik
eden şimdiki Irak Anayasası yerine çağdaş, bireyleri eşit gören ve Irak
vatandaşı olarak tanımlanan bir kimlik esası üzerine oturan bir anayasa
getirilmelidir. Bu sadece Türkmenlere değil, Arap ve Kürt toplumlarına da huzur
ve güven sağlayacaktır.

 

 

Yüksek Mimar Prof. Dr. SUPHİ SAATÇİ:

1946
yılında Kerkük’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi)’nin Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi.

1992
yılında doktorasını tamamladı ve 1994 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi’nde doçent oldu, Daha sonra aynı üniversitede profesörlüğe
yükseldi. 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Rektör
Yardımcılığına getirildi. Bu görevinde iken 2013 yılında yaş haddinden emekli
oldu. Hâlen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Mimarlık Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Millî ve
milletlerarası bilgi şöleni (sempozyum) ve toplantılarda sunulmuş bildirileri
ve yayımlanmış birçok makale, inceleme ve araştırma yazıları vardır. Mimar
Sinan ve Osmanlı mimarlığının klasik çağı, şehir ve medeniyet, klasik Türk
evi üzerine araştırmalar yapmıştır. Ayrıca Irak Türkmenlerinin kültür tarihi
üzerine yayımlanmış eserleri de bulunmaktadır.

Saatçi’nin yayımlanmış kitapları:

Kerkük Çocuk Folkloru: İstanbul-1984. (2. Baskı,
İstanbul-2008), Mimar Sinan:
İstanbul-1987 (3. Baskı-2014), Mimar
Sinan’ın Yapılarındaki Kitabeler
: İstanbul-1988, Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan: İstanbul-1989, Mimar Sinan and Tezkiretü’l-Bünyan:
İstanbul-1989, Irak Muasır Türk
Şairleri Antolojisi
: Ankara-1991, Kerkük’ten
Derlenen Olay Türküleri
: İstanbul-1992, Târihî Gelişim İçinde Irak’ta Türk Varlığı: İstanbul-1996, Kerkük Güldestesi: İstanbul-1997 (2.
Baskı, İstanbul, 2008), Başlangıcından
Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi
:
(Nesir-Nazım): Ankara-1997, Kerküklü
Mehmet Râsih Öztürkmen-Hayatı ve Şiirleri-
: İstanbul-2001, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri:
İstanbul-2003 (3. Baskı, İstanbul-2007), Kerkük
Evleri
: İstanbul-2003. (2. Baskı, İstanbul-2013), Hasretin Adı Kerkük: İstanbul-2004, Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan: İstanbul-2005 (4. Baskı,
İstanbul-2014), Kerkük’ün Sönmez Ateşi
İzzettin Kerkük Armağanı
: İstanbul-2006, The Urban Fabric and Traditional Houses of Kirkuk: İstanbul-2007,
Kent Dokusu ve Geleneksel Evleriyle
Kerkük
: İstanbul-2007, Irak Türkmen
Boyları Oymakları ve Yerleşme Bölgeleri
: İstanbul-2009 (2. Baskı-2015), Osmaneli ve Geleneksel Evleri:
İstanbul-2009, Evliya Çelebi Kerkük’te:
İstanbul-2013,
Başımın Tacı Kerkük, İstanbul- 2014, Sinan
Atlası
:
İstanbul-2015, Kırklareli ve Geleneksel
Evleri
: İstanbul-2016, Darağacında
Sallanan Bayraklar
: İstanbul-2016,
Mahmut Nedim Kerkük, Enin ve Nazlı Yurt, İstanbul-2020, Marmara’nın
Mimarı Sinan
: İstanbul-2020.
Yazdıklarım İhsan S. Vasfi Hayatı ve
Yazıları
, İstanbul-2021.

 

İzmit’de Bulunan Kızılay Binası

0

 Bugün yazacağım yazının mevzu, İzmit
Cumhuriyet Mahallesi Şirin Evler Semtin de bulunan Kızılay Binası ile
alakalıdır.

Benim
de ikamet etmekte olduğum bahsi geçen Mahalleye, hemen demir yolunun kenarına, Kızılay,
İzmit Şube Müdürlüğü tarafından bundan 8
yıl
kadar önce, 4 katlı bir bina yaptırılmıştır. Bu binanın 20 civarında
dairesi bulunmaktadır. Fakat her ne sebepten ise, aradan geçen bunca zamana
rağmen, ,bu bina halen, metruk bir halde boş bulunmaktadır. Kiraya filan da
vermediler. Büyük bir masraf yapılarak inşa edilen bu bina ile alakadar olan
hiç bir kimse yoktur. Bu arada bütün musluklarını çaldılar. Kapılarını da
kırdılar. Bodrumu halen tamamen su ile dolu bulunmaktadır. Adeta bina oturulmaz
bir hale gelmiş durumdadır.

Mahalle
halkı olarak, bu durum,  başta Kızılay
İzmit Şube Müdürü olmak üzere,  Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık’a da
bildirildi.  Fakat değişen herhangi bir
durum olmadı. Esasen, bu binanın durumunun  gerek İzmit Şube Müdürü ve gerekse Kızılay
Genel Başkanı tarafından bilinmemesi mümkün değildir..Verilen bilgiye göre,
imar durumun da bir problem varmış..Yapılan bu müdafaa tarzını kabul etmek
mümkün değildir. Mademki, imarında bir problem vardı, o halde bu binayı niçin
yaptınız, yapılmasına nasıl müsaade verdiniz. Vatandaşlardan kuruş kuruş
toplanan paralar ile yapılan bu binanın kaderine terk edilmesi vahim bir
hatadır, hatta cinayettir.

Bu
binanın durumu, mahalle muhtarı ile Mahalle halkının tamamı tarafından
bilinmektedir. Fakat elden gelen bir şey bulunmamaktadır. Binanın bu halde durması
mahalle halkını tedirgin ediyor da Kızılay yetkilerini hiç rahatsız etmiyor mu
acaba diye çok merak ediyorum. ,

Mühim bir mesele olarak
telakki ettiğim bu durumu Siz değerli 
okuyucularım ile paylaşmak istedim.

“Çağa Bak; İnsan Mutlak Bir Hüsranda!

0

“Ancak
güvenilir bir inanca sahip olanlar ile toplumsal fayda için koşturanlar hariç; tabii
ki hakk ve sabır yani doğruluk ve direnç için tavsiyeleşenler de..”
(Asr)

            Nefesler tutulmuş, doların yükselişi izleniyor.
Meteorolojide nefes kesen zamlar gözleniyor. Ortaöğrenim öğrencileri bile
ekonomik verilerden panikliyor.

            Ne demiş ‘Kulun Piyasayla İmtihanı’ şiirinde Şairin Biri:

                        “Dövize endeksli ilişkilerin akibeti

                         Kalpteki kayıtdışı cep miktarına denktir

                         Artık ecel yapacaktır sismik daveti

 Gayri göz
kırpman bile deprem demektir”

            Güç = mutlak ilâh, piyasa = peygamber, para
da kutsal kitap
olunca ‘din elden gidiyor’. Buna bir çare?! “Ey Musa, biz tek çeşit yiyecekten bıktık!
Rabbine yalvar da bize yeryüzünün değişik ürünlerinden; sebzesinden,
salatasından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından versin.”
(Bakara 61)

            2 P, 2 de D: Para/Piyasa & Dini/Düzeni. Bunun
karesini alarak ne demiş Anonimus: “Binlerce
sivil Müslümanı öldür; hiçbir Müslüman patiklemez. Bir karikatür çiz, hepsinin
aklı gidiyor.
” Yağmur duası yerine akıl duasına çıksak yeri var.

            Rüzgâr ve yağmur tenimize değse ne gam; amma velâkin cebimize değerse yaşayamam. Yok, hukuk
hükümferma değilmiş; yok, adalet yoğimiş; yok, kamu malını
talanda yarış varmış; yok, kayırmanın kralı mevcutmuş; yalana bir
gram doğru katmıyorlarmış; arsızlıkta rekora doymuyorlarmış: Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum. (3M)

            Kitapsız bir Müslümanlığın, ‘Oku’ diye başlayan bir
Din’in inatla ve ısrarla okumayan mensuplarının; Vatan-Millet-Devlet’i gün aşırı 3’ü 1 arada olarak içenlerin rant-müşteri-firma kutsamalı
konumundan, dışarıya tüymek için içerde kapı gıcırtısı bekleyenlerin ve
birbirlerine rahatsızlık vermede okeye dönenlerin diyarından bildiriyorum.

            Maskeni tak, aşını ol; sana oyun kuranların kurallarıyla
ve onlardan medet/merhamet umarak hayatta kal. Sende ne kadar vardı ki?!
Kendinden gayri kime ne faydan oldu da senin varlığından bile haberdar
olmayanların sana hayretmesini beklersin?!

            Sabah – akşam soruyorsun, ‘Ekonomi düzelir mi?’ diye; sen
düzelmezsen senin ekonomin niye düzelsin
. Ahlâkın neyse ekonomin odur,
algın neyse yaşayacağın odur, karakterin neyse kaderin odur. ‘Herkesin sevgisi parası kadar’, olmadı havası kadar..

75 yıldır Amerikan yardımını para destesini
kâğıda sardırır gibi ezana, başörtüsüne sardırıyorsun
ya siyasetçiye ve sonra buna siyaset diyorsun. Onun
payına fazla fazla, senin payına az düşmeye başlayınca da feryadı basıyorsun.
Sıkıldım, yenisi gelsin!

Müslümcüye sormuşlar; yazılarını neyle yazıyorsun diye: Jiletle
demiş. Bedri Rahmi’ye (Eyüboğlu) sormuşlar;
ne edelim, nasıl yapalım? Şöyle söylemiş:

                        “En
azından üç dil bileceksin

  En azından üç dilde

  Ana – avrat dümdüz gideceksin

  En azından üç dil

  Çünkü sen ne tarih ne coğrafya

  Ne şu ne busun

  Oğlum Mernuş

  Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun”

Mooreeffoc Etkisi

0

“Mooreeffoc
Etkisi, alışık olunan bir şey alınıp önüne hayali bir ayna koyularak bakış açısını
değiştirmekle ilgilidir; bilineni alıp sadece biraz yerinden oynatarak bilinmez
ve yabancı kılmaktır. Bu kavram, bir gün bir kahve dükkânına girip, içeriden
bakıldığında vitrindeki “Coffee Room” kelimelerinin tersten okunduğunu fark
eden Charles Dickens tarafından yaratılmıştır. Bu, onun için bilindik bir alanı
yeni ve farklı bir şeye dönüştürme etkisi yaratmıştır, dilini bilmediği yeni
bir yere.

 

Bu
teknik, çok iyi bilinen yerleri ve alanları alıp yalnızca biraz değiştirerek
beklenmedik ya da garip şeyler ekleyerek hayali bir dünya yaratmakta
kullanılabilir. Bir manzaraya, gizemli ya da şaşırtıcı bir şey eklenebilir.
Mesela, en sevdiğiniz ağacın altında küçük bir kapı olduğunu düşünün.
Kitaplarınızdan birindeki bir sayfanın şifreli yazıldığını hayal edin. Evinizdeki
mutfakta kimsenin daha önce fark etmediği bir tavan kapağı olduğunu düşünün ve
bu kapağın açıldığı gizemli dünyayı hayal edin. Dünyadaki mekanların bilinen
isimlerinin anagramlarını yapmayı deneyin. Anagram, bir kelimenin harflerinin
yerleri değiştirilerek oluşturulan yeni bir kelimedir.” (1)

 

Anagram
tekniğiyle mesela İzmit’i “Timzi” şeklinde yazabilirsiniz veya İstanbul’u “Ulbantis”.

 

Farklı
bir açıdan bakma tekniği sadece kelime oyunlarıyla yapılacak bir şey de
değildir üstelik. Tıpkı lego oynar gibi, gerçek mekânların coğrafi
özelliklerinin de farklı olduğu düşünülebilir. İzmit Körfezi’nin bir kara
parçası olduğunu, tüm İzmit’in buzullarla kaplı olduğunu, 2 milyon küsur nüfusu
değil de sadece beş altı iglodan oluşan mini bir sitede yaşayan hepi topu yirmi
insanı barındırdığını hayal edin bir an.

 

Farklı
bir açıdan bakıp hayal kurma tekniğini siyasette de uygulayabiliriz. Mesela
mevcut siyasi iktidarın mensuplarının ahlak ve liyakat bakımından çok iyi
yöneticiler olduklarını tahayyül edelim bir an için. Evet zor olacak ama biz
yine de hayal edelim. Hepsinin tek dertlerinin ülkenin sorunlarını çözmek
olduğunu, ülke sorunlarını çözmek için çok fazla zihni mesai harcadıkları için
sıkıntıdan kolay kolay uyuyamadıklarını var sayalım. Yine, siyasi iktidar
mensuplarının rüşvete, irtikapa, yolsuzluğa, kamu malına el uzatmaya tenezzül
ve tevessül etmeyen kişiler olduklarını hayal edelim.

 

Siyasi
iktidar mensuplarının nepotizm (adam kayırma) illetine düçar olmadıklarını,
toplumu ötekileştirip ayrıştırmadıklarını, devletin bütün imkânlarını
kendilerini iktidarda tutma amacıyla propaganda aracı olarak kullanmadıklarını
hayal edelim.

 

Yine
bir an için mevcut siyasi iktidarın çok iyi bir eğitim sistemi tesis ettiğini,
çocukların bu sistem içerisinde çağdaş bilimsel eğitim almalarının yanında
ahlaklı, karakterli bireyler olarak yetişmelerinin sağlandığını var sayalım.
Yargı teşkilatının hızlı ve adil olduğunu hayal edelim. İnsanların hastanelerde
tedavi olabilmek için haftalar öncesinden sıra numarası almak zorunda
kalmadıklarını düşünelim. Yine siyasi iktidarın ekonomi politikaları nedeniyle
ülkenin gerçekten refaha kavuştuğunu, milletin bolluk ve bereket içinde
yaşadığını, Türkiye’de sadaka verilebilecek tek bir fakir kişinin bile
bulunamadığını, ülkenin bu ekonomik gücünü başka ülkeler üzerinde bir yaptırım
aracı olarak kullandığını hayal edelim.

 

 

Biliyorum
bu satırları okurken bıyık altından gülüyorsunuz. Zira yukarıda hayalen
saydığım iyi ve güzel şeylerle Adalet ve Kalkınma Partisi’ni hayalen bile yan
yana getiremiyorsunuz. AKP / Ak Parti ya da adına her ne diyorsanız gerçekte
ülkeyi düze çıkartamadığı ve iyi yönetemediği gibi sizlerin hayal dünyasında
bile ülkeyi düze çıkartamıyor ve iyi yönetemiyor. Düzden de baksanız,
“mooreeffoc etkisi” uyandırmak için tersten de baksanız, amuda da kalksanız
ülkenin hayrına/faydasına olan herhangi bir şeyle Ak Parti’yi aynı fotoğraf
karesi içinde göremiyorsunuz. Ak Parti’yle ilgili güzel hayaller kuramamakta,
Ak Partili güçlü bir Türkiye’yi hayal edememekte sizler sonuna kadar
haklısınız.

 

(1)
Keri Smith, “Hayali Dünyam”, s.xiv-xv)

Zahmetsiz Rahmet ve Mucize Çözüm Yok

İktidarın
yeni denediği “düşük faiz ve yüksek kur” esaslı ekonomi modelinin
etkileri çok sancılı. Hergün sağanak yağmur gibi gelen zamlar vatandaşı
şimdiden bunaltmış durumda.

İnsanlarımızın
çoğu temel ihtiyaçlarını karşılama derdinde. Geleceklerine dair umutsuz,
eskiden rahatça yapabildiği seyahat ve harcamaları artık hiç yapamayacağı
düşüncesiyle karamsar. Gençlerimizin geleceğe dair olumlu hayalleri
kalmadı.

Buhran
denilebilecek bu karamsar tablo içinde bir umut yaratmak gerekiyordu. İktidar “olguyu
değiştiremiyorsan algıyı değiştir”
tavsiyesine uydu. “Çin Modeli ile
kalkınacağız
” mesajı vermeye başladı.

****

Çin Modeli

Çin, pazar
ekonomisine geçtiği 1978’den sonra müthiş bir ivme yakaladı. Günümüzde dünyanın
en büyük ikinci ekonomisi, en büyük sanayi ülkesi, en büyük mal ticareti ülkesi
ve en çok döviz rezervine sahip ülkesi haline geldi.

“Çin modeli” neydi ki
böyle bir başarı sağladı?

Çin’deki
değişim, dönüşüm ve gelişme birden, kolayca ve kendiliğinden olmadı. Mao’nun
1976’da ölümünden sonra Deng Şiaoping’in başlattığı reformlarla ekonomide
değişim başladı. “1979’da ABD ile Çin arasında diplomatik ilişkilerin yeniden
kurulmasıyla ülke yabancı yatırımlara açıldı. Ucuz işgücü ve düşük kira
maliyetinin sağladığı avantajlar nedeniyle yatırımcılar Çin’e para akıtmaya
başladı.”

AKP
iktidarının, 20. Senesinde ve ekonomiyi duvara toslattıktan sonra, keşfettiği
mucize çözüm işte bu cümleden ibaret. Biz de “ucuz işgücü ve düşük kira
maliyetinin sağladığı avantajlar sağlarsak, Türkiye’ye de para akmaya başlar”

diye düşünmeye başladılar.

1978’de
Çin’in ihracatı sadece 10 milyar dolardı ve dünya ticareti içinde payı yüzde 1
kadardı. Bu miktar 1985’te 25 milyar dolara, bundan 20 yıl kadar sonra ise 4,3
trilyon dolara ulaştı. Çin’in ihracatının yüzde 80’i imalat mallarından oluşuyor.
2019’da ekonomik büyüklüğü (GSYİH) 14,4 trilyon dolara ulaştı. Bu gelişme
sonucu 1 milyar civarında Çinli, uluslararası ölçütlere göre, yoksulluktan
kurtuldu.

Bütün
bu başarının altında “ucuz işgücü ve ucuz kira” olduğunu sanan AKP iktidarı
yanılıyor.

Şu
anda TL’nin hızlı değer kaybı sonrası, dolar bazında, en ucuz işgücü ve en
düşük kira ve en düşük arsa maliyetine sahip ülkelerden biri olduk.

İktidara göre dış yatırımcılar bunu görüp yatırım için koşacaklar. Türkiye
öyle çok ve nitelikli ihracat yapacak ki, cari fazla verecek…

Olmayacak.
Çünkü böyle mucize çözümler yok, zahmetsiz rahmet mümkün değil.

*************************

Çin Modelinde Temel İlkeler

Soner Yalçın
Sözcü’deki köşe yazısında, son 70 yılda “Avrupa’ya gönderilen Çinli öğrencilerin
hem Marksist öğreti ile tanışıp hem de Fransa’da kapitalist bir ülkede planlı
ekonomi pratiğini yaşamasının” Çin’deki etkisini anlattı. Paris’e gidip dönen
öğrencilerden biri Başbakan olmuş. 1963’te O’nun geliştirdiği “Dört
Modernizasyon”
adlı manifesto bu hızlı kalkınma döneminin temel ilkeleri
olmuş. Bakın bu ilkeler nelermiş?

–
Tarım, sanayi, ulusal savunma ile bilim ve
teknolojiyi içeren dört alanı güçlendirmek hedeftir.

-Çin’in
ekonomik gelişimi için bilim teknoloji öncelikli amaçtır.

–Siyasi
tasfiyelerle felce uğratılan nitelikli kadrolar işe döndürülmeli, liyakat
temel öncelik olmalıdır.

-Bireysel
beceri ve girişimler teşvik edilmelidir. İşgücü profesyonel olmalıdır.

-Çinli
öğrenciler Batı’ya eğitime gönderilmelidir. Vs.

Bu ilkeleri
ister sosyalist bir piyasa ekonomisinde ister tam liberal bir
ekonomide
veya başka bir modelde uygulayabilirsiniz.

Çin gibi otoriter bir rejim bile olsanız, eğer gelen yatırımcılar, geldikleri
ülkede uluslararası hukuk kapsamında kendini güvence altında hisseder
ve
devletin özellikle de ekonomi yönetiminin öngörülebilir olduğunu görür
ve test ederse yatırım yapar.

Çin bugün bilim ve teknoloji devidir. Her bilim dalında ve teknik alanda yetiştirdiği bilim
insanlarıyla
, akademik yayınlarıyla, ürettiği yüksek teknolojili
ürünlerle
dünya liderliğine oynamakta. Çin’e yatırım yapan uluslararası
firmalar nitelikli işgücü bulmakta sıkıntı çekmiyorlar.

Ayrıca
büyük nüfusu sebebiyle ölçek ekonomisinin avantajlarını kullanıyor. Yani
her yatırımı dünyaya ihracat yapmaya elverişli büyük kapasitelerle yapıldığı
için birim maliyetleri düşük oluyor.

Bütün
bunların üstüne Çin, parasını asla aşırı değerli hale getirmeden ihracatı
teşvik ediyor.

*************************

Türkiye Modeli

Çin gibi bütünlüklü bir plan çerçevesinde birkaç on yıl sürecek
istikrarlı bir program uygulayabilecek bir iktidarımız var mı?

Sadece gelecek seçime odaklanmış, devlete doldurduğu liyakatsiz kadrolarla, yandaş zengin etme
esasına göre yürüyen bir sistem Çin modeline benziyor olamaz.

Akıl
ve bilimden uzaklaşmış, eğitim kalitesi yerlerde sürünen, en büyük yatırımları
İmam Hatip ve Diyanet’e yapan, yüksek teknolojili ürün ihracat oranı her yıl
düşen bir ülke Çin modeline benzetilemez.

Ekonominin başına atanan bakan ekonomi tahsili yapmamışsa, kamu bankasının yönetim kuruluna bir güreşçi
atanıyorsa, hukuk fakültelerini veteriner dekanlar yönetiyorsa ne modeli
seçerseniz seçin kalkınamazsınız.

Merkez Bankası, TÜİK, YSK gibi bağımsız olması gereken kurumlara hep “söz dinleyen”
başkanlar
atıyorsanız… İki sene içinde 3 Ekonomi bakanı, 4 Merkez
Bankası Başkanı
değiştiriyorsanız… Kurumların içindeki çok nitelikli
uzmanları bezdirip kovuyorsanız… DPT ve Sayıştay gibi kurumları
çalıştırmıyorsanız size kimse güvenmez ve yatırım yapmaz.

Ancak
Katar ve BAE gibi sonradan görme petrol zenginlerine, ülkenin mevcut
varlıklarını yok pahasına satarak döviz bulmaya çalışırsınız.

Vatandaşlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı mısınız? O
hâlde Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına tabisiniz. O anayasa neredeyse yüz yıldan
beri şunu söylüyor:

 

1924 Anayasası, Madde 88: Türkiye ahalisine
din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla (Türk) ıtlak olunur.

 

 

 

1924 Anayasası (1937’de değiştirilen
hâliyle), Madde 88: Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık
bakımından herkese “Türk” denir.

 

1961 Anayasası, Madde 54: Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

 

1982 Anayasası, Madde 66: Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

 

Bu ülkenin meclisinin duvarında da “Hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir.” yazar.

 

Şimdi siz anayasaya ve hâkimiyetin Türk
milletine ait olmasına mı itiraz ediyorsunuz?

 

Millet yoksa ya parçalanma ya emperyalizm

Aferin. Şimdi lütfen düşününüz- söylemekten
çekinebilirsiniz de onun için düşününüz demeyi tercih ediyorum:  Siz hangi aşiretin, hangi kabile veya klanın,
hangi “ırkın” mensubusunuz? Çünkü milletten vazgeçtiğiniz zaman insanlar bu alt
gruplara bölünür. Milletin aşağısında, yani milletten küçük topluluklar bunlar.
Uymadı mı? O hâlde, hangi imparatorluğun tebaasısınız? Milletin üstünde,
milletten daha kalabalık topluluk olarak imparatorluk var.

 

Irk, ümmet falan demeyin. Kendinizi bunlardan
herhangi birine mensup hissedebilirsiniz ama henüz bunlara dayanan bir siyasî
yapı kurulmadı. Son baktığımda ümmete dayanan tek devlet Vatikan’dı. Irkçı
iseniz, geç kaldınız; Hitler’i kaçırdınız; başka kapıya…

 

 

 

Millet, yukarıda saydıklarım kadar kör
parmağım gözüne bir yapı değil. Onun için soyutu kavrayamayanlar milleti ve
vatandaşlığı bir türlü anlamıyor. Türkiye’ye baktıkları zaman da bir millet
görmüyorlar; ırklar, etnisiteler görüyorlar.

 

Hâkimiyet kimindir?

Şimdi gelelim, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir”e.
Veya “Egemenlik ulusundur”a. Yukarıdakilere aklı basmayan tabiîdir ki bunu da
reddeder. O hâlde cevap vermelidir: Peki siz devlette kimin egemenliğine
taraftarsınız. “Hâkimiyet milletindir”, hanedan hâkimiyetinin antitezi olarak
doğdu. O güne kadar egemenlik Osmanlı Hanedanındı. Evet, devletlerin dayandıkları
bir hâkimiyet, bir egemenlik kavramı vardır. Bu devletin hem sosyolojik hem
hukukî dayanağıdır. Sizinki ne? Devletiniz hangi tüzel kişiliğin devleti?

 

Millet, vatandaşlık, devlet, egemenlik… Bu
soyut kavramlara erişemeyenler, taleplerinde, isteklerinde de dağılıveriyorlar.
Demokrasi ve eşitlik grupların, etnisitelerin eşitliğidir sanıyorlar. Hatta ırk
diye bir şeyin varlığına inanıp, ırkların eşitliğinden bahsediyorlar.

 

Gruplar değil vatandaşlar eşittir

Demokrasi grupların değil, tek tek insanların
eşitliğidir. Bu tek tek insanların unvanı da “vatandaş”tır.

 

Bakınız vatandaşlık üzerine tarihi bir örnek
vereyim. Belki daha iyi anlaşılır.

 

 

 Avrupa’nın
ilk millet devleti Fransa, ihtilalden sonra yeniden kurulurken; tam da bu
konuları, egemenliği ve vatandaşlığı tartışıyordu. İhtilal meclisinin önündeki
problem şuydu: Fransa’da birkaç grup, aşağılık sayılıyor; insan yerine
konmuyordu: Yahudiler, tiyatro oyuncuları ve cellatlar. Avrupa, daha yakın
zamana kadar Yahudileri hep aşağıladı… Fırsat buldukça da katletti. Tiyatro
oyuncuları birçok karakteri oynadıkları ve o çağın Fransa’sının anlayışına göre
karaktersiz oldukları için; cellatlar da başka şartlar altında cinayet
sayılacak bir işi yaptıkları için, adları ağza alınmaz, aşağılık
gruplardı.  Üstelik Yahudiler’in kendi
dinî kanunları ve kendi mahkemeleri vardı. Osmanlı’nın millet sistemi gibi.
Şimdi ihtilal olmuştu ve yeni düzen kuruluyordu. Bu insanların konumu ne
olacaktı.

 

Dünkü Fransa, bugünkü Fransa

27 Aralık 1789 günü, yani Bastil’in
kırılmasının üzerinden henüz beş ay geçmişken Clermont-Tonnerre Kontu Millet
Meclisi’nde şöyle konuşuyordu:

 

“Millet olarak Yahudilere her şeyi
red­detmeliyiz ve fert olarak Yahudilere her şeyi vermeliyiz. Hâkimlerini
tanımayı bı­rakmalıyız; sadece bizim hâkimlerimiz olmalı. Judaik örgütlerinin
ve kanunlarının sürmesine hukukî destek vermeyi reddetmeliyiz; devlette
kendilerine has bir siyasî hükmî şahsiyet veya düzen kurmalarına müsaade
edilmemelidir. Her biri tek tek vatandaş olmalıdır.”

 

…

“Özetle Efendiler, bir ülkede yaşayan
herkesin farz olunan statüsü vatandaşlıktır.”

 

Şimdi biri çıkıp diyebilir: Bunlar eski
hikâyeler. Sen bugünkü Fransa’ya baksana.

 

Bakayım: 
Korsikalılar anadillerinde eğitim görsün dendiğinde Fransa hükûmetinin
cevabı şu oldu: Fransa’da sadece Fransızlar vardır ve Fransızların dili
Fransızcadır. Geçtiğimiz Mayıs ayında Fransız Anayasa Konseyi, okullarda, Bask,
Bröton ve Korsika dilleriyle eğitim yapılabilmesini öngören bir kanun teklifini
reddetti. Gerekçe, anayasanın ikinci maddesiydi: Fransa Cumhuriyeti’nin dili
Fransızcadır. Konsey, yazıda, Fransızca telaffuz işaretlerinin (aksanların)
dışında işaret kullanılmasını da reddetti.

 

Vatandaşlar eşittir. Ve egemenlik
milletindir.

20. Milli Eğitim Şûrası’nın Ardından

0

Milli
Eğitim Şûraları; Türk millî eğitim sistemini geliştirmek, niteliğini yükseltmek
için eğitim ve öğretimle ilgili konuları tartışmak ve tavsiye kararları almak,
eğitim politikalarının esaslarını belirlemek üzere toplanan çok önemli
toplantılardır. Burada alınan kararlar tavsiye niteliğinde olsa da yine de
bağlayıcı olmaktadır.

Milli
Eğitim Bakanlığı’nın ‘en yüksek danışma kurulu’ olan Milli Eğitim Şûrası, 7 yıl
aradan sonra 1-3 Aralık’ta Ankara’da toplandı. Ana teması “Eğitimde fırsat
eşitliği” olan 20. Milli Eğitim Şûrası’nda eğitimin üç önemli konusu masaya
yatırıldı: “Temel Eğitimde Fırsat Eşitliği”, “Mesleki Eğitimin İyileştirilmesi”
ve “Öğretmenlerin Mesleki Gelişimi”

Milli
Eğitim Şûrası mahiyetindeki ilk toplantı, 
1921’de Ankara Hükümeti’nin Maarif Vekâleti’nce Ankara’da iki hafta
sürmesi planlanan, ancak dördüncü Yunan genel saldırısının Ankara’ya yaklaşması
üzerine bir hafta (15-21 Temmuz 1921) süre ile toplanan 1. Maarif Kongresi’dir.
Bu kongre, millî bir eğitim sisteminin felsefesini belirlemeye çalışmakla
birlikte, eğitimin “İlk ve ortaöğretim programları, kız okulları, azınlık ve
yabancı okulları, sanayi ve ziraat okulları” gibi  o günkü önemli sorunlarıyla ilgilenmiştir.

1.
Milli Eğitim Şûrası, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in başkanlığında 17-29
Temmuz 1939 tarihleri arasında yapılmıştır. 1988 yılında yapılan 12. Şûradan
2010 yılında yapılan 18. Şûraya kadar üye olarak katıldım. Son şûra ise Aralık
2014’te yapıldı. 1995’te çıkarılan yönetmeliğe göre dört yılda bir toplanması
planlanan şûralar, ancak yedi yıl sonra 1-3 Aralık tarihleri arasında Ankara’da
toplandı.

20.
Milli Eğitim Şûrası’nda “Öğretmenlerin Mesleki Gelişiminin Desteklenmesi”
komisyonunda Başkan Vekili olarak görev yaptım. Orta ve yüksek öğretim
kurumlarında eğitimci ve yönetici, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde
yönetici olarak toplam 45 yıl görev yapmış biri olarak,  bu şûra ile ilgili gözlemlerimi önceki
şûralar ile mukayese ederek paylaşmak istiyorum.

1.
Yedi yıl sonra da olsa Milli Eğitim Şûrası’nın yapılması olumlu bir gelişmedir.
Ama birinci gün açılış töreni, ikinci gün tartışma ve üçüncü gün de 1,5 saatlik
önerilerin karar oylaması ile geçen süre, çok yetersizdir. Tartışmalara en az
bir gün daha ayrılması gerekiyordu. 1. Maarif Kongresi’nin bir hafta, 1. Milli
Eğitim Şûrası’nın iki hafta, 12 Eylül’den sonra yapılan şûraların beş gün
sürdüğünü düşünürsek, bu sürenin yetersiz olduğu görülecektir.

2.
Milli Eğitim Bakanlığı fiilen üniversite öncesi eğitim kurumları ile ilgili
eğitim öğretim hizmetlerini yürüttüğüne göre Şûra Başkanlık Divanı’nda Bakan ve
Bakan Yardımcısının dışında sadece üniversite rektörlerinin görevlendirilmesi,
eğitimcilerin eleştirisine yol açmıştır. Divanda bir okul yöneticisi ile bir
öğretmene de yer verilebilirdi.

3.
Bakanlığın, önceden eğitimin paydaşlarından derlediği konularla ilgili
önerileri toplayarak bunları üç gün alt komisyonlarda görüştürüp, somut
maddeler halinde şûra üyelerinin tartışmasına sunmaları olumlu olmuş ve büyük
zaman kazandırmıştır. Fakat Bakanımızın başkanlığında yapılan kapanış
oturumunda karar alma aşamasında gelen üç dört önerinin tartışılmadan oylanması
doğru olmamıştır. Bu öneriler de şûra üyelerinden geldiğine göre, bunların tartışma
oturumlarında gündeme getirilerek görüşülmesi veya genel kurulda tartışıldıktan
sonra oylanması daha uygun olurdu.

4.  Şûraya katılan 600 delegenin büyük ölçüde
isabetli seçildiğini söyleyebilirim. Milli Eğitim Bakanının tabii üyesi ve
başkanı olduğu şûraya: Türkiye Büyük Millet Meclisi Millî Eğitim, Kültür,
Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı ve üyeleri ile Millî Eğitim Bakan
yardımcıları ve Bakanlık merkez teşkilatı birim amirleri, bakanlıklar, kamu
kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, üniversiteler ile yurtiçi ve
yurtdışından meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, öğretmen sendikaları,
özel sektör, basın ve yayın kuruluşları, öğrenci ve veli temsilcileri ile
eğitim alanında şûra konularıyla ilgili çalışmalarıyla tanınmış uzmanlar da
davet edilmiştir. MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Cihad
Demirli’yi eğitimin paydaşlarının büyük ölçüde temsil edildiği bir şûra
ortamını oluşturduğu için kutluyorum.

5.
Şûranın en sevindirici tarafı; katılımcıların çoğunluğunun genç olması, aktif
olarak tartışmalara katılarak eğitimin niteliğine katkıda bulunmaya çalışması,
oturumlarda demokratik bir yönetimle herkese birkaç defa söz verilmesidir.
Özellikle pırıl pırıl genç akademisyenleri ve öğretmenleri görmekten
eğitimimizin geleceği açısından çok umutlandım.

6.
“Öğretmen Yetiştirmenin İyileştirilmesi” konusunun ele alındığı şûrada 1848’de
kurulup 2014 yılında kapatılan Öğretmen Okulları’nın yeniden açılanması,
öğretmen eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılması konusunun ele alınmaması
üzüntü vericidir. Çünkü öğretmen yetiştirilmesi, tek başına ne Milli Eğitim
Bakanlığına ne de üniversitelere bırakılamaz, birlikte yürütülmesi gerekir.

7.  20. Milli Eğitim Şûrası’nda öğretmenlerin
statüsünün yükseltilmesi ve ekonomik şartlarının iyileştirilmesi konusunda
somut kararlar alınmıştır. Öğretmen Meslek Kanunu’nun çıkarılması, öğretmen
alımında mülakatın kaldırılması, öğretmenlerin Adaylık Kaldırma Sınavı
(AKS)’nın kaldırılması, başarılı öğretmenlerin ödüllendirilmesi, öğretmenlerin
lisansüstü eğitim yapmaları konusunda teşvik edilip desteklenmesi, birinci
derecedeki öğretmenlere 3600 ek gösterge verilmesi, öğretmen kariyer
basamaklarının yeniden hayata geçirilerek, sınavla 10 yıllık öğretmenlerin
Uzman Öğretmen, 20 yıllık öğretmenlerin Başöğretmen unvanını kazanarak artı
ücret almaları yönünde alınan kararların, öğretmenleri motive edeceğini ve
mesleki gelişimlerini artıracağını düşünüyorum. Yalnız burada bir konuya dikkat
çekmek istiyorum. 2005’te yapılıp bir daha yapılmayan “öğretmen kariyer
basamakları sınavı”nda, sadece pedagojik konular ve milli eğitim mevzuatı ile
ilgili sorular sorulması sonucunda, bazı branşında başarısız öğretmenlerin başarılı,
branşında başarılı olan öğretmenlerin de başarısız olduğu görülmüştür. Bu
nedenle yeni yapılacak sınavlarda en az yüzde 50 oranında branş   bilgisi de sorulmalıdır.

8.
Son yıllarda kaldırılan ders, zümre ve okulların genel teftişlerinin yeniden
başlatılacak olmasına karar verilmesi de olumlu bir adım olmuştur. Bu
teftişlerin eğitim öğretimin niteliğini doğrudan artıracağına inanıyorum.

Genelde
olumlu olarak gördüğüm  20. Milli Eğitim
Şûrası’nda alınan kararların, eğitim hayatımız için hayırlı olmasını ve en kısa
zamanda hayata geçirilerek gerek eğitimin gelişimine gerekse öğretmenlerin
özlük haklarının iyileştirilmesine katkı sağlamasını diliyorum.

Maksat Muhabbet Olsun!

Yurt dışına her gidip geldiğimde,
bedenim dönse bile ruhum bir müddet
orada kalıyor!

Geçtiğimiz hafta yine bir iş
seyahati için kardeş ülke Ukrayna’mızın Liviv şehrine gittim.

Bu 5. Seyahatimde yine gördüm ki Ukrayna’da
Ukraynalı sayısı bizden, hala biraz
fazla
J

Hemen her köşede bir Türk’e ve işletmesine
rastlamak mümkün.

“Halal” amblemi gördüğün her yer bizim.

Özellikle doğu kökenli
vatandaşlarımız eğlence sektöründen, gıda sektörüne, inşaat sektöründen, turizm
sektörüne varıncaya kadar her sektörde mevcudiyet gösteriyorlar.

Allah sayılarını arttırsın, bol bereketli kazançları olsun inşallah.

***

Sokakları çok temiz, çünkü
kirletmiyorlar, birisi yola çöp atıyorsa muhtemelen Ukraynalı değildir!

Polis te görmedik ortalarda ama
ne korna çalan var ne de sesini yükselten!

Eğitimli, Kültürlü, işinde
gücünde sakin bir millet.

***

Hele mimarileri!

Neredeyse gördüğünüz her binanın
fotoğrafını çekme hissine kapılıyorsunuz!

Hepsi yan yana, her sokakta
mimari harikası binlerce bina!

Evet binlerce!

Her binanın ruhu, karizması, asaleti
var, müthiş taş işçiliklerine şahit oldum.

Renksiz ama asil!

***

Hemen hemen her binada bir fiğür,
birkaç heykel, yada bir emoji ve enteresan rölyef işçilikleri var, tarihine ve dokusuna uygun olarak.

Evleri, kiliseleri, iş yerleri
neyse de, sanat kuruluşları, opera bale binaları, belediye ve resmi kurum
binaları efsane.

Sadece kızları değil!

Her gördüğünüz bina bir daha
baktırıyor kendine!

İnanın öyle.

Ya bizde!!!

***

Yeni emniyet binası için Selçuklu
mimarisinden esinlenilmiş diye yazmış bir “gazeteci”
abimiz!

Selçuk görse yüreği sızlar!

Pencerenin üstünü hafif kubbe
gibi yapınca Selçuklu mimarisi oluyor demek ki(!)

O zaman valilik binamız da
Osmanlı Mimarisi, büyük şehir ve İzmit belediye binalarımız da saray yavrusu(!)

Googleye Ukrayna mimarisi yazın, bir göz gezdirin ne demek istediğimi
anlarsınız!

***

Sormak lazım şehrimizi 15 yıl
yöneten İbrahim Karaosmanoğlu başkanımıza ve ondan görevi devralan Tahir
Büyükakın başkanımıza!

Tarihi bina restorasyonlarından
başka ne mimari bırakıyorlar kendilerinden sonra restorasyonu yapılmaya değer!

Birkaç yüz yıl sonraya(!)

***

Şimdilerde moda müteahhitlik şaheserleri.

En çok hangi liselerden müteahhit
çıkıyorsa “bari” mimari dersleri de
verilse keşke!

Ekonomimiz iyiye gitmiyor mimaride
bir şeyler değişse!!!

Keşke!

Neyse…

En azından bundan 50 yüz yıl
sonra İzmit’ te resmini çekecek yapılar denince akla yine Atatürk anıtı, saat kulesi, sırrı paşa konağı, Hannibal’ın mezarı, Kaiser
Wilhelmin Köşkü gelecek.

Onlar hala ayakta.

Ha bir de Av köşkü!

Allah’dan Sultanımız Abdulaziz av
seviyormuş da mimarimize katkı sağlayan bir Av köşkü yaptırmış!

***

Hadi eskiden açlık sefalet
kuyruklar varmış!

Bırak tüpü, bardak yokmuş mimariye
ayıracak bütçe de yoktur muhtemelen, eskiyi bilen bazıları öyle diyorlar ya!

Ben diyenlerin yalancısıyım.

***

Şimdi içinde yaşadığımız bu
bolluk bereketlilik yıllarında ne bıraktık bizden sonraya!

Şöyle bakan kişinin bir daha
bakacağı hayranlıkla fotoğrafını çekeceği!

İlçemizin isimlerinin yazılı
olduğu kalpli şekilli harflerden başka!

***

Daha körfez ilçe fatih
mahallesinin köstebek yuvasına dönen “üzerinden
birkaç sefer araba ile geçenin varsa böbrek taşlarını düşürebileceği”,
ana
yolunu bitiremedik!

Kaldı ki şekilli şüküllü mimari!

Yazdıklarımı da öyle çok dikkate
almayın, Maksat muhabbet olsun.

Selam ve dua ile.

Çin Kampından Nasıl Kurtuldum?

0

Çin’in işgali
altında bulunan Doğu Türkistan’da yaşamakta olan Petrol Mühendisi Bayan
Gülbahar Heyithacı’nın akıllara durgunluk veren trajik olaylarla dolu günleri,
kitabın konusudur.

Gülbahar Hanım,
Fransa’ya iltica eden eşi Kerim’in ısrarları ile, çalıştığı firmadan ücretsiz
ve süresiz izin alarak Fransa’ya gider. Günün birinde Pekin’den kendisine
telefon edilir. Pek de önemli olmayan idârî bir işlem için Çin’e gelmesi
gerektiği söylenir. İki kızını Fransa’da bırakarak Çin’e döner. Annesi Urumçi yakınlarındaki
Karamay şehrinde yaşamaktadır. O’nun evinde kalır. ‘Çay içmek’ üzere polis
karakolundan dâvet edildiğinde gider. Kendisini, cehennemi andıran bir
hapishânede bulur. Burada Uygur Türklerinden soydaşları vardır. Fakat Türkçe
konuşmak yasaktır. Yasak listesi hayli kabarıktır: Duâ etmek, kavga etmek,
açlık grevine gitmek, emirlere uymamak, duvarlara resim yapmak/çizmek, hijyen
gereklerine uymamak, hasta kişinin tıbbî bir tedâvi görmesi gerekiyorsa, bundan
kaçınması yasaktır. Gülbahar Hanım, hapishâne yönetimine kendisini
cezalandırmak suretiyle aşağılama imkânını veya bu yasaklara riâyet etmediği
için cezalandırma zevkini tattırmamak için hepsini ezberler, riâyet etmeyi
kararlaştırır.

İşkenceler
başlamıştır.

Sorguya çekilir.
Fransa’da Çin aleyhine yapılan bir protesto toplantısında kızı Gülhumar’ın,
Doğu Türkistan Türklerinin Gökbayrağı önünde çekilmiş fotoğrafı gösterilir ve
sorulur:

-O’nu tanıyorsunuz değil mi?

-Evet, O benim kızım!

 -Senin kızım bir terörist!

 -Hayır.
Neden bu gösteride olduğunu bilmiyorum.

Defalarca sorulur, defalarca aynı cevabı
verir: ‘Kızım terörist değil. Kocam da
terörist değil
’

Sorgulama,
tekrarlarla devam eder. Otuz dakika mı yoksa dört saat mi? Gülbahar Hanım,
sorgulanan değil, sorgulayanın âmiri imiş gibi sert bir ses tonuyla sorar: ‘Bitirdik mi?’

Cevap Gülbahar Hanım’a
haddini bildirmek ister gibidir: ‘Bitmedi
Gülbahar Heyithacı! Her şey daha yeni başlıyor
’

Başlayan her
yeni süreç, sonsuzluğa uzar….

Çin
yöneticilerine göre eline Gökbayrak alanlar teröristtir. Çin devleti aleyhinde
konuşma yapıldığı toplantıların içinde veya öyle bir mekânda bulunanlar
teröristtir. Namaz kılanlar teröristtir.

Uzun süren devam
eden hapishâne günleri biter. Gülbahar Seyithacı’ya kendi elbiseleri verilir.
Üzerindekilerle değiştirmesi için oy verme kulübesi gibi bir yere girer. Üzerindekiler,
bedenine zamkla yapıştırılmış gibidir. Kirli ve terden kabuk hâline gelmiş
deriden farksızdır. Güçlükle onlardan kurtulur. Bu arada, ayaklarındaki zinciri
de çekiçle kırarak çıkarırlar. Çünkü kilit paslanmıştır ve anahtar
girmemektedir.

Gülbahar Hanım,
‘okul’a gönderilecektir. Okulda
Çinlileştirme ve kendi kültüründen, inançlarından ve milliyetinden arındırma
eğitimine tâbi tutulacaktır.

Kanı kurumuş,
gıdasızlıktan deforme olmuş bir vücut sâhibine ancak tiksinti verir. Bu hayat
çekilir mi? Ölüm çizgisine en yakın noktada olsa bile çekilecektir. Başka
tercih yoktur. Ölmeye bile izin verilmez. Yasaktır.

Sonra?

Sonrası Gülbahar
Heyithacı’nın anlattıklarını yazan Rozenin Morgat’ın ifâdeleriyle kitapta…

***

Hapishâneden
kurtulanlar seviniyorsa da gönderildikleri okul, sevinçleri sıfırlamakta
gecikmiyor. Çok ağır beden hareketlerinden sonra ‘hazır ol!’ komutuyla sâbitlenen vücutlar, bâzen bir saat, bâzen
daha fazla süre ile kımıldamadan duracak. Baygın düşenler, görevlinin çok sert
iki tokadı ile kendine getiriliyor. Tekrar düşerse alıp götürülüyor ve bir daha
kendisinden haber alınamıyor.

Bu kadar çileye,
üstelik yeterli miktarda beslenmeyen, gün ışığına hasret kalmış, rutubetli izbe
odalarda yaşayan nahif bir kadın bedeni nasıl tahammül edebilir?

Gülbahar Hanım
soruyu cevaplandırıyor: ‘Güçlü Çin yönetimi, bir Uygur (Türk)
kadınını susturma kararlılığına rağmen başarısız olmuştur
.’

Bu cümle ile
verilecek hüküm: Türk Uygurlarda vatanı
istilâcılardan / işgalcilerden alacağına dâir inanç, güçlü Çin yönetiminden
daha güçlüdür.
      

Üstelik bu inanç; her sorgulamada her
işkencede, güçlenerek tâzelenmektedir.

Gülbahar Heyithacı, yaşadıklarını Fransız
Gazeteci Rozenn Morgat’a anlattı. Onun yazdığı kitabı Prof. Dr. Mustafa Daş
Türkçeye tercüme etti. Kitaptan birkaç cümle:

*Kamplarda hayat ve ölüm arasında bir fark yoktu. Gece,
gardiyanların ayak sesleri bizi uyandırdığında yüzlerce defa beni kurşuna
dizmeye geldiklerini sandım…

*Ölüm her yerde sinsi sinsi dolaşıyordu. Hemşireler, bizi
aşılamak için soğuk elleriyle kollarımızı tuttuklarında, bizi zehirlemeye
çalıştıklarına inandım. İşte burası, hayata geçirilen kamp sisteminin karmaşık
hedeflerinin ne olduğunu anladığım yer oldu: Maksatları bizi soğukkanlılıkla
öldürmek değil, yavaş yavaş ortadan kaldırmaktı. O kadar yavaş ki kimse yok
olduğunuzu fark etmeyecekti…

*Anlattıklarımın hepsi tamamen hakîkat! Yaşadığım hiçbir
şey, olayın şartlarını abartan hastalıklı bir mahkûm fantezisi tezâhürü değil.
Binlerce kişi gibi ben de bizi hapseden, bize işkence yapan Çin’in çılgın
kasırgasında sürüklendim…

*Şincan’da gerçek duyulamaz. Kamplarda
bulunanlar bunu bilirler. Çin hapishânelerinde veya yeniden eğitim kamplarında
aylarca veya yıllarca yatıldıktan sonra, yaşananlar anlatılamaz. Sâdece serbest
bırakılıp ülkede kalanlar değil, hür olanlar bile polisin boyunduruğu altında
yaşarlar. Seni sevseler bile susucaklardır. Sizi şevseler bile, insanlar kendi
hayatlarından korkacaklardır.

*Adlarını hiç anmaksızın, sohbetlerin, konuşmaların üzerinden
kamplar uçup gider. Bir hâtıra veya bir cümle dolayısıyla kampların adı geçse,
kimse soru sormaz. Yutkunuruz. Duymamış gibi davranırız. Böylece onlar bir tür
efsâne olarak kalırlar. Kamplar, kısık sesle, hafif tonda anlatılan korkutucu
bir hikâyedir. Herkes kampların varlığını bilir. Hepsi orada hapsedilen
akrabalarını tanır. Yine de bunun hakkında konuşmuyoruz. Ve bunun hakkında
konuşmazsak, o zaman, kamplar yok demektir(!)

*Beni önce yedi yıl ‘yeniden
eğitim
‘ kampına mahkûm ettiler. Vücuduma işkence ettiler ve zihnimi
çılgınlığın sınırına getirdiler. Ve şimdi, dâvâmı inceledikten sonra bir
yargıç, aslında mâsum olduğuma karar vermişti…

 

Gulbahar Heyithacı; tüyler ürperten
gerçeklerle dolu olan hayat hikâyesinin yayımlanmasının, kendisine ve Doğu
Türkistan’daki annesi ile kardeşlerine zarar verebileceğini bildiği halde korkmadı,
çekinmedi. Doğu Türkistan Türklerinin mâruz kaldığı korkunç işkenceleri dünyâ
duysun, öğrensin diye…

Çin’in ‘Yeniden Eğitim Kampları’ adı
altında Uygurlara uyguladığı baskı ve işkenceleri gözler ve idrakler önüne
seren gerçek bir hayat hikâyesi…

***

Doç. Dr. Abdülhâmid Avşar editörlüğünde
yayına hazırlanan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 240 sayfa olarak Haziran
2021’de yayımlandı.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:                                                                                                                                         
Prof.
Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514
28 28                     Belgegeçer:
0.212-528 24 01
bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

GÜLBAHAR
HEYİTHACI

Doğu Türkistan’ın Kuzeyinde Gulca’da Dünyâ’ya gedi. Petrol
Mühendisliği okuduğu  Doğu Türkistan
Urumçi Üniversitesi’nde tanıştığı Kerim ile evlendi. Karamay’da ki
Rafinerilerde Petrol Mühendisi olarak çalışmaya başladı. Pekin yönetiminin
zâlimce uyguladığı ırkçılığa daha fazla dayanamayarak ailesi ile birlikte
Fransa’ya iltica etti. Siyâsetle en ufak bir ilgilisi olmamasına rağmen,
emeklilik işlemleri bahânesiyle Çin’e çağrılıp kamu düzenini bozmak suçlaması
ile tevkif edildi. Fransız devleti ve kızı Gülhumar’ın yıllar süren kesif
mücâdelesi sâyesinde 3 sene sonra serbest bırakıldı. Hâlen Fransa’da ikamet
eden Gülbahar, yazdığı kitabı ile Doğu Türkistan Türklerinin sesi olmaya devam
ediyor.

Prof. Dr.
MUSTAFA DAŞ

1968 yılında Tokat’ta doğdu. İlk ve Ortaokulu Tokat’ta
okudu. İstanbul Kartal Maltepe Lisesi’nden 1985’de mezun oldu. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nü 1989 yılında bitirdi. Kazandığı
devlet bursuyla Fransa’da Université de Poitiers’de Yüksek Lisansını,
Université Panthéon-Sorbonne 1’de Türk-Bizans İlişkileri üzerine doktorasını
yaptı. Ortaçağ Târihi alanında doçentliğini alan Mustafa Daş, 2012 yılında
profesör kadrosuna tâyin edildi. Bölüm Başkanlığı, Merkez Müdürlüğü ve Dekanlık
idârî görevlerini üstlendi. Hâlen Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Târih Bölümünde lisans ve lisansüstü düzeyde Ortaçağ Târihi dersleri
okutmaktadır. Çok sayıda yüksek lisans ve doktora tezlerine danışmanlık yaptı.
Fransa, İngiltere, İsveç, Yunanistan ve Bulgaristan’da misâfir öğretim üyesi
olarak seminerler verdi.

‘Bizans’ın Düşüşü’,
‘Bizans Devlet Kurumları’, ‘Bizans İmparatorluğu Târihi’, ‘Faili Meçhul Türk Hükümdarlar’ adlı
kitapları dışında Bizans, Ortaçağ Türk Târihi, Avrupa Târihi üzerine çok sayıda
makalesi ve bildirisi bulunmaktadır. İyi derecede Fransızca bilen Mustafa Daş,
Fransızca seyahatnâme ve târih kitapları başta olmak üzere çok sayıda eseri
Türkçeye kazandırdı. ‘Ortaçağ’da Zehir ve
Cinâyet
’, ‘Haçlı Seferleri Zamanında
Doğu ve Batı
’, ‘Dördüncü Murad
Döneminde Bir Fransız Seyyahın Maceraları / Du Loir Seyahatnâmesi
’, ‘On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ başlıca
tercümeleridir. Son olarak Fransızcadan, ‘Gülbahar
Haitiwaji’nin Çin Kampından Nasıl Kurtuldum
?’ adlı eserini tercüme etti.

 

ROZENN MORGAT

2015‘te Paris Nanterre Üniversitesinden mezun olan Rozenn
Morgat, 2017’de Rennes Siyâset Enstitüsünde Gazetecilik üzerine yüksek
lisansını tamamladı. Hâlen Le Figaro Gazetesinde Araçtırmacı Gazeteci olarak
çalışmakta olup Uygur Meseleleri ile ilgili araştarmalar yapmaktadır.

 

 ‘Ruhlarımız
Ölmüş, Zihinlerimiz Çılgınlığın Sınırlarına Dayanmıştı’

MUSTAFA
NACİ TURAN

Bir insanın
hayatı gelen tek bir telefon ile değişebilir mi? Herhangi bir Uygur Türkü için,
eğer bu telefon Çin’den geliyor ise en iyisi o telefonu hiç açmamak
diyebiliriz.

Târih ile henüz
ilk tanışmamızda Uygurların, Orta Asya’da devlet kuran bir Türk boyu olduğunu
öğrenir ve Uygur gerçeğinden haberdar oluruz. Uygur Türklerinin kendi
alfabelerini icat etmiş ve matbaayı kullanmış olmaları da bizler için ayrı bir
gurur kaynağı olmuştur. Bunların ötesinde, Türk târihi ve edebiyatı uzmanları
ve sınırlı bir çevre dışında, toplumumuzun çoğunluğu Uygurlar hakkında fazla
bir bilgi sâhibi değildir. Hatta Uygurların yaşadığı yurtları muğlak bir ifâde
olan ‘Orta Asya’ tâbiriyle ifâde edilir.
Kadim Türk vatanı olan ‘Doğu Türkistan’
denildiğinde, ideolojik bir söylem gözüyle bakılır ve ne yazık ki
önemsizleştirilir. Oysaki ne kadar görmezden gelinse veya unutulmuşluğa terk
edilse de târihte ve günümüzde, bin yıldan fazla bir zamandır, Uygur ve Doğu
Türkistan gerçeği varlığını korumuştur. Uygurlar, öz vatanları Doğu
Türkistan’da, Türkçenin Uygur lehçesi olan dilleriyle, mânevî değerleri ve âile
bağlarıyla, hayat tarzlarıyla, devletler ve siyâsî oluşumlar inşa etmişlerdir.

1949 Yılında
Çin, Doğu Türkistan’ı resmen işgal ederek Şincan ‘Xinjiang, / Yeni Sınır’  Özerk Bölgesi olarak yapılandırdı. 1989
Tiananmen Meydanı protestoları ile öğrencilerin baskıcı ve yozlaşmış hükümete
karşı olan başkaldırısını çok sert bir biçimde bastıran komünist parti, gelecekte
bu tarz olayların yaşanmaması için özellikle Uygur Türklerine gerçek mânâda
distopik* bir hayat tarzını dayattı. Her türlü gözetleme, asimilasyon ve
soykırıma mâruz kalan Doğu Türkistan Türkleri kadim vatanlarında azınlık
durumuna düşürüldüler. Söz konusu bu zulmün modem Dünyâda yeri olmadığı aşikar
iken Çin’in ekonomik gücü ile yaptığı şantajların sonucunda Dünyâ bu zulme
sessiz kaldı. Her insanın sâhip olması gereken insan hakları Doğu
Türkistanlılar için geçerli değildi âdeta. Dünyânın tutumunu bir kenara
bırakırsak, Türkiye’nin ve Türk milletinin bu zülme sessiz kalmasının izahı
yoktur.

Bu dâvâyı kendi
dâvâmız olarak kabul etmek için, korkunç işkence metodlarını uygulayan Çin’in
önce inkâr ettiği, saklayamaz hâle geldiğinde ise ‘yeniden eğitim okulları’ yalanıyla üzerini örtmeye çalıştığı Çin
Toplama Kampları’nın iç yüzünü, ilk ağızdan bizzat oradan kurtulmuş Gülbahar
Haitiwaij’den dinlemek çok etkili olacaktır. Öyleki 24 saat hareketli
kameralarla izlenen ve gün ışığının görülmediği demir perdelerle örtülü
koğuşlar, dudakların ufak kımıldaması karşısında ‘duâ ediyorsun’ diyerek verilen hücre cezâları, yatağa zincirle
bağlanarak geçirilen günler, sabahın erken saatlerinde başlayıp geç saatlere
kadar devam eden eğitimler, yorulmanın yasak olduğu askerî ve psikolojik beyin
yıkama eğitimleri, zorla yapılan kısırlaştırıcı ve ‘hâtırâları ve hâfızayı
silici’ iğneler, bitmeyen sorgulamalar, her gün bir kişinin adının anons edilip
asla geri dönmeyişlerinin yaşattığı sonu gelmez gerginlikler, her an idam
edilmeye götürülme korkusu ile geçmek bilmeyen günler…

Gülbahar
Heyithacı’nın hâtıralarını okuyunca, bu kamplarda Çin’in kendi adıyla
literatürde özel bir yer edinmiş işkence metotlarını, Doğu Türkistan’ı Türksüz
hâle getirmek için yaptıklarını ve kampların gerçek yüzünü öğrenecek; çâresizliğin
verdiği bir isyan duygusu ve içten içe kabaran bir öfkeyi hissedeceksiniz.
Uygur Türklerinin kendi vatanlarında binlerce yıl yaşadıkları topraklarında
nasıl bir kıskaç içinde yok edilmekte olduklarını, Çin’in, ‘bölücülük’, ‘dînî radikalizmle mücâdele’ iddialarının nasıl bir yalan ve göz
boyamadan ibâret olduğunu, ekonomik gücünü ve beşinci kol faaliyetlerini
kullanarak bunlarla Dünyâyı nasıl aldattığını yüreğiniz daralarak birinci
ağızdan idrak edeceksiniz.

Gülbahar Hativaci,
yaşadığı onca acı ve mâruz kaldığı insanlık dışı işkencelere uzun süre suskun
kalmayı seçmiştir. Çünkü Çin Hükümeti, sürekli O’nu, Doğu Türkistan’da kalan
annesi ve kardeşlerini de toplama kamplarına kapatmakla tehdit etmiştir. Bu
sebeple Çin’in artan yalanları ve göz boyamaları karşısında bedeli ne olursa
olsun bu gerçeği Dünyâ kamuoyuna açıklamaya karar vermesi uzun derûnî
gerginlikler yaşamasına yol açmış, sonunda Uygur Türklerinin geleceğini
düşünerek harekete geçmeye karar vermiştir.

Bu eser bir
Uygur kadının Çin’in toplama kamplarında yaşadığı zulüm hâtırâlarıdır. Ve bugün
Çin, Şincan’da toplama kampı kurma işini durdurmak bir yana Uygurları kamplara
taşımaya devam ederken, kadınlarını kısırlaştırırken Birleşmiş Milletler
Teşkilâtı ve herhangi bir milletlerarası heyet günümüzde bu soykırımın boyutunu
tespit etmeyi başaramadı. Çin Kampından
Nasıl Kurtuldum?
isimli kitap söz konusu kamplardan kurtulup yaşananlara
şâhitlik eden ilk kişi olan Gülbahar Haitiwaji’nin bir sesi olması bakımından
çok önemlidir.

………………………………

*Distopik veya distopya, çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının
anti-tezini ifâde etmek için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter –
totaliter bir devlet modeli veya benzer bir başka baskıcı sistem altında
karakterize edilir. Kelime ilk defa İngiliz filozof ve siyâsî iktisat uzmanı John
Stuart Mill (1806-1873) tarafından kullanılmıştır.

Çevre Sorunları

0

Hatırlanacağı
gibi,30 Kasım 2015, Paris’te “Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi” için
dünya liderleri toplanmıştı. Bu toplantının başlayacağı güne kadar, dünyanın
her tarafında sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarıyla binlerce insan,
dünya liderlerine “küresel ısınma” başta olmak üzere çevre
meseleleriyle ilgili gereken kararları almaları için ses getirebilecek çeşitli
faaliyetlerle çağrılarda bulunmuşlardı.

Çevre
meseleleri geniş bir konudur; üzerinde önemle durulmalıdır. Bugün dünyanın
karşı karşıya bulunduğu çevre afetlerinin en başta gelenleri:

1
– Küresel ısınma,

2
– Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi

Olarak
ifade edilmektedir.

Küresel
ısınma, bilhassa fosil yakıtların fazla kullanılması sebebiyle atmosferde artan
CO2 (karbon dioksit) gazının, sera etkisi yaparak dünyanın ortalama sıcaklığını
arttırması; bunun neticesi olarak da kutuplardaki çok büyük buz kütlelerinin
zamanla eriyerek, okyanusların ve denizlerin seviyesini yükseltmesi ve
sahillerdeki yerleşim yerlerinin sular altında kalması tehlikesidir.

Küresel
ısınma tehlikesinden ve buna karşı alınabilecek tedbirlerden son zamanlarda
çeşitli bilimsel toplantılarda ve medyada çok bahsedilmiştir. Yanma ürünü
olarak atmosferde fazlası küresel ısınmaya sebep olabilen CO2 gazını hiç
meydana getirmeyen ve sadece su buharı meydana getiren hidrojen gazına “temiz
enerji kaynağı yakıt” denilerek önem verilmesi, bu sebeptendir.

Ozon
tabakasındaki deliğin büyüme sebeplerine örnek verirsek;

Çeşitli
amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte,
bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Ozon
molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı karakteristik özellikler
gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna
karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10
oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır. Atmosferdeki diğer moleküllerle
reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli
zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90′ı yeryüzünden
itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur. Bu
bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal
ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir.
Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar
azalması, “ozon tabakasının delinmesi” olarak adlandırılmaktadır. Ozon
tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların
bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol
açmaktadır.

Ozon
tabakasının incelmesine sebep olan ve kloroflorokarbon ihtiva eden maddelerin
başında klor türevleri, plastik köpükler (strafor), spreyler, aerasoller ve
yangın söndürücüler gelmektedir

*

 Görüldüğü gibi, hayatın lükse yönelik sadece
bir kısmı olan cazibeyi içerir çılgın üretimin pazarlanması sonucu ortaya çıkan
çılgın tüketimin bile çevreye verdiği onarılamaz en büyük zararın lokal değil
global olmasıdır. Söz konusu çevre sorunları din, dil, ırk, yaşlı-genç,
kadın-erkek, zengin-fakir, akademisyen-çiftçi, köylü-şehirli gibi bir ayrıma
gitmeden herkesi etkiler. Bundan dolayı çevrenin korunması sadece çevrecilerin
veya çevre eğitimcilerinin görevi değildir. Çevreninin korunması hepimizin
görevidir.

O
halde çevre sorunları çevre ile alakalı eğitim kurumlarının yanı sıra Sivil
Toplum Kurumlarının da ana görevleri arasında yerini almalıdır.