23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 375

Ruh Adam

0

Türkçü-Milliyetçi düşüncenin önde gelen ismi, Hüseyin Nihal
Atsız; başlangıçta şâir olarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Hece ve aruz vezni
ve temiz bir Türkçe ile yazdığı şiirlerinin çoğu Türk kahramanlığını anlatır.
Aşk şiirleri de ince duygularını yansıtır ve son derece başarılıdır. Seçkin bir
edebiyatçı, mükemmel bir târihçi, idealist bir fikir adamı olan Atsız, Ruh Adam
isimli, son derece sürükleyici eserinde, sembollerden faydalanarak büyük ölçüde
kendi hayatını anlatıyor.

Romanın kahramanı Selim Pusat’ın eşi Ayşe Pusat, kız
lisesinde edebiyat öğretmenidir: Öğrencisi Güntülü ile konuşması, müellifin
edebiyata vukufiyetini bütün haşmetiyle gözler önüne serer:

-Edebiyat hakkında ne düşünürsün Güntülü?

-Ders olarak da sanat olarak da çok severim.

-Niçin seversin Güntülü?

-Sevginin niçini olmaz ki Efendim… Düşünsem belki mâkul bir
sebep bulabilirim. Fakat bu hakîki sebep olmayabilir. Çünkü biz önce severiz, sonra
sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden
doğar Efendim.

Ayşe Pusat, kızın cümlelerine dalmıştı: Çok düzgün, gramer
bakımından yanlışsız cümlelerle konuşuyordu. Hele şimdi gözleri yine değişmiş,
dalgın bir hal almıştı. Rengi de galiba yeşildi. Nereye baktığı belli olmuyor,
fakat büyük bir ruh kudreti taşıyordu. Onu bütün sınıf da hayranlıkla dinliyor,
bilhassa samimî arkadaşları olan Aydolu ile Nurkan bu güzel konuşma karşısındaki
memnuniyetlerini yüz çizgileriyle belli ediyorlardı.

Ayşe, böyle bir talebesi olduğu için sevinç duydu. Gittikçe
artan bir merak içinde sualini yeniledi. -Peki Güntülü, bildiğin şiirler
arasında en çok beğendiklerinden birkaçını sayar mısın?

Genç kız, başını biraz kaldırarak düşündü.

Sonra öğretmenine bakarak yavaş yavaş anlatmaya başladı:

-Efendim! Fuzûlî’nin şiirleri arasında:

Can verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i candır; / Aşk âfet-i can
olduğu meşhûr-ı cihandır. diye başlayan gazeli beğeniyorum. Fuzûlî’nin en güzel
şiiri, şüphesiz bu değildir. Fakat bunu anlayabildiğim ve âhengine kapıldığım
için olacak, tercih ediyorum. Tasavvuf hakkında bilgim olmadığı için
şiirlerinden birçoğunu anlayamıyorum. Nedîm’i daha kolay anlıyor, fakat umumî

telâkki hilâfına şarkılarından zevk almıyorum.

Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını, / Bir sâgarı keşideye
tut lâlezârını. diye başlayan gazelini çok beğeniyorum. Nâmık

Kemal’in meşhur Vatan Kasidesi güzel olmakla beraber bana
beyitler arasında bir vahdet yok gibi geliyor. Her beyit ayrı ayrı güzel. Fakat
terkip kuvvetli değil. Onun için ben Nâmık Kemal’in şiirleri arasında:

Değişmez fen mi vardır, / Müstakar eşya mı kalmıştır diye
başlayan murabbaı seviyorum. Hâmid’e gelince, O’nun eserleri arasında pek azını
görüp okuyabildim. Bâzılarını hiç anlamadım. Eşber’in İskender’le konuşmasını
güzel buluyorum…

Buraya gelince Güntülü birdenbire sustu. Hâlbuki

Ayşe O’nun konuşmaya devam etmesini istiyordu. Trende hızla
giderken bâzen güzel manzaralar görülür. Yolcu biraz sonra bu manzaranın değişeceğini
ve onun yerine ruhsuz bir görünüş geleceğini bilerek üzülür; güzel manzaranın
hiç bitmemesini temenni eder. Onun gibi, Ayşe de bu kızın susmamasını, hep
konuşmasını istiyordu.

Bir öğretmen için en büyük haz çalışkan, akıllı ve kavrayışlı
bir talebenin sorulara cevap vermesidir.

Bu hazzın devamı isteğiyle yeniden sordu:

-Hâmid’den sonrakilerin şiirleri arasında beğendiklerin yok
mu Güntülü?

-Var efendim. Tercih yapmak için düşünüyordum.

Bunların pek çoğunu okudum. Bir haylisi de ezberimdedir. Çokluk
arasından tercih yapmak güç oluyor. Müsâade ederseniz şiir ismi değil de şâir adı
söyleyeyim: Önce Yahya Kemal’le Faruk Nâfız’in, sonra da Ali Mümtaz’ın
şiirlerini beğeniyorum. Bunlardan başka tanınmış veya tanınmamış birçok
şâirlerin eserlerinden çok hoşuma giden parçalar da yok değil. Bâzen alelade
şâirlerden birinin bir tek şiiri, bâzen bir şiirin herhangi bir dörtlüğü veya beyti,
bâzen de tek mısra bende kuvvetli bir intiba bırakıyor, tesir yapıyor.
Ezberimde sahiplerinin adını bilmediğim epey mısra var. Meselâ şâirinin kim
olduğunu unuttuğum, nerde okuduğumu hatırlamadığım bir mısra var ki çok hoşuma
gider:

Bizi arza bağlayan: Yaratmak ihtiyacı…

Belki bu mısrada şiir sanatı bakımından bir üstünlük yoktur.
Fakat yaşamayı güzel bir sebebe bağladığı için benim çok hoşuma gidiyor
efendim.

Güntülü yine sustu. Ayşe takdirle gülümsüyordu:

-Bu mısra Osman Faruk Verim’indir. Bizi Arza Bağlayan
adındaki küçük bir şiir mecmuasının ilk manzumesidir, dedi ve bugünlere göre
daha kuvvetli talebelerin yetiştiği kendi zamanında bile bu kadar seçkin bir
kızın bulunmadığını düşünerek onu daha çok sevdi.

İlerleyen sayfalarda Güntülü ile Selim Pusat arasında hissî
bağlar oluşacak ve romanın önemli bir bölümünde bu bağlar, esrarlı olaylarla,
sürprizlerle, beklenmedik gelişmelerle kâh düğümlenecek, kâh çözülecek. Cam
kırıkları gibi dağılan sırların bilinmezlikleri ve aksiyon filmlerindeki gibi
gerginlik yüklü hâdiseler, okuyucuyu; değil satırdan satıra, sayfadan sayfaya
ve nefes nefese koşturacak.

Gecenin saat 24,00’ünde, diyelim ki Şişli’deki evinizin
önünden yarım saat önce geçen tanıdığınız bir şahıs tarafından, Erzurum PTT
merkezinden 3 saat önce çekilmiş bir telgraf alırsanız ne yaparsınız?

Ya parkta münâsebetsizlik yaptığı için oturduğunuz tahta
kanepeyi, kafasına indirdiğiniz adamın, tahta parçaları arasında veya dehşetle baktığınız
etrafınızda göremezseniz…

Kelime oyunlarıyla korku filmlerindeki efekt denilen film
oyunlarıyla seyirciye çığlık attıran sahnelerin benzeri, yazarın ifâde
ihtişamını ortaya koyuyor.

***

-Bu şiir sizin değil mi?

Pusat hayretle durarak Güntülü’ye döndü:

-Benim mi? Ne zaman yazmışım?

Kızın gözleri vahşi parıltılarla ışıldamaya başlamıştı.
Selim, çok iyi tanıdığı bu parıltılara bakarken, bakıp da unutulmuş bir noktayı
ezmek için bir ruh kasırgasında bunalırken, Güntülü, o geceki görünmeyen
kadının sesiyle cevap verdi:

-Unuttuğunuza göre bin yıl önce yazmış olacaksınız.

Bin yıl… Selim’in beynindeki karanlık yer aydınlanıyor
gibiydi. ‘Ben bin yıldan beri yaşıyor muyum?’ diye düşündü. Bu, korkunç bir şeydi…
Yanındaki kız tıpkı bir büyücü gibi onun aklından geçeni anlayarak cevap
veriyordu:

-Evet! Bin yıldan beri yaşıyorsunuz. Hatta belki de iki bin yıldan
eri! Mete’nin, askerlerini sadakat imtihanından geçirmek için sevgilisine,
nişanlılarına, eşlerine ok atmalarını emrettiği ve büyük sevgileri dolayısıyla
ok atmayanları idam ettirdiği zamandan beri…

Bu sözler ve bu ses Selim’in bütün gücünü, hatta irâdesini
alıp götürmüştü. Cevap veremiyordu. Düşünemiyordu da…

Ne kadar sürdüğünü kestiremediği duraklaması, genç kızın
‘yürüyelim efendim!’ demesiyle sona erdi. Yokuş bitmiş, Çamlı Koru’ya
girmişlerdi.

Çamlı Koru’nun havasından çok Selim üzerindeki tesiri ve
hâtırâsı kendine gelmesine yaradı.

Tekrar askerleşmişti:

-Hayır! Bu şiir benim değil! dedi.

-O halde belki benimdir…

Bu kız, sanki Selim’e darbe üstüne darbe vurmak için
gelmişti. Büsbütün perişan olmamak için alaycı tavrını takınmakta gecikmedi:

-Siz de iki bin yıldan beri yaşıyor musunuz?

-Niçin olmasın?

Pusat, yüzünün kızardığını yanmasından anladı.

Kendisiyle eğleniyor muydu? Bir çocukla başa çıkamamak, bir
manganın hakkından bölükle gelememeye benziyordu. Fakat bu kadar nâzik ve
terbiyeli bir kızın çok sevdiği öğretmeninin kocasıyla eğlenmeyeceği şüphesizdi.
Öyleyse o garip sözlerle ne demek istemişti?

***

Eserin son bölümünde Selim Pusat, milyonlarca insanın
bulunduğu büyük bir mahkemede yargılanır. Savcılar bölümünde:

Buda’dan Zerdüşt’ten ve peygamberlerden oluşan bir heyet vardır.
Mahkeme reisi makamında ise dünyayı aydınlatan müthiş bir ışık… Tanrı!

Şâhitler bölümünde Alper

Tunga’dan Atillâ’dan, İstemi

Kağan’dan Sultan Alparslan’dan, Cengiz Han’dan oluşan
yüzlerce ordu komutanı ve krallar, imparatorlar…

Büyük mahkemede şâhitler

ve müdâhil konumunda bulunanlar ‘adâlet’ istiyordu. Bir

tek kişi, cılız bir sesle ‘merhamet’ diledi.

O kişi kimdi?

Ve devamında karar…

‘Ruh Adam’, okuyucuyu kendisini okumaya mecbur eden bir
roman.

‘Mecbur’ yerine ‘mahkûm’ kelimesi de konulabilir. Daha uygun
olur.

Türkçesi bozuk, ne dediği anlaşılmayan layt, pembe ve uçuk
kaçık romanlardan sıkılanlar için…

Atsız Ata, romanın nasıl yazılacağını göstermek için yazmış
olmalı…

***

Haziran 2021’de yayınlanan eser,sert kapaklı cilt içerisinde
14 X 21,5 santim ölçülerinde 231 sayfadır. Romanda geçen ve günümüzde az
kullanılan kelimeler için bir lügatçe eklenmiştir. ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212-
251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr
www.otuken.com.tr

12 Ocak 1905 târihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Gümüşhâne’nin
Torul ilçesinden Deniz Binbaşısı Mehmet Nâil Bey, Annesi Trabzonlu Kadıoğlu
Ailesinden Deniz Yüzbaşı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehrâ Hanım’dır. Asıl
adı Hüseyin Nihal Çiftçioğlu’dur. Atsız soyadını daha sonra aldı.

Tahsil hayatına İstanbul’da başladı. Kadıköy’deki Fransız ve
Alman okullarına bir müddet devam etti. Babası Süveyş’e tâyin edildi. Burada
kısa bir süre Fransız okuluna gitti. İstanbul’a döndükten sonra birçok okul
değiştirdi. 1922’de, günümüzdeki adı ‘İstanbul Erkek Lisesi’ olan İstanbul
Sultanisi’nden ve 1930 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden
mezun oldu. Çalışma hayatına, Fuat Köprülü’nün isteği ile Edebiyat Fakültesi Türkiyat
Enstitüsü’nde asistan olarak başladı. 1933 yılında,Millî Eğitim Bakanı Dr.
Reşat Galip ile Prof. Zeki Velidi

Togan arasında yaşanan bir tartışmada hocası Zeki Velidi
Togan’ı destekleyen bir telgrafı bakanlığa gönderince üniversitedeki görevinden
alınıp Türkçe öğretmeni olarak Malatya’ya gönderildi. Sonraki çalışma hayatı, yazıp
yayınladığı fikir yazıları sebebiyle devamlı sürgünlerle geçti. 1944

Türkçülük-Turancılık dâvasından mahkûm oldu ise de Askerî
Temyiz Mahkemesi’nde beraat etti. 1969 yılında öğretmen kadrosuyla çalıştığı Süleymâniye
Kütüphânesi’nden emekli oldu. Emeklilik hayatında bütün zamanını inandığı Türk
Milliyetçiliği dâvâsına ayırdı. Gazete ve dergilerde yazdı, dergiler ve
kitaplar yayınladı, konferanslar verdi.

Türk milliyetçiliği ile alakalı yazılarını: Türk Ülküsü,
Şiirlerini; Yolların Sonu isimli kitaplarda topladı. *Bozkurtların Ölümü,
*Bozkurtlar Diriliyor, *Deli Kurt, *Ruh Adam, Z Vitamini ve

*Dalkavuklar Gecesi isimleriyle 6 adet romanı yayınlandı.

Bunların dışında

*Âşıkpaşazâde Târihi,

*Türk Târihi Üzerine

Toplamalar, *Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları,
*Müneccimbaşı Şeyh Ahmed Dede Efendi Hayatı ve Eserleri, *Tevârih-i Cedid-i Mirât-ı
Cihan, *Osmanlı

Târihi 1, *Osmanlı Târihine Âit Takvimler, *Evliya Çelebi
Seyahatnâmesinden Seçmeler, Oruç Beğ Târihi. Ayrıca ansiklopedi maddeleri, Bibliyografya
Çalışmaları (4 Kitap), Edebiyat Târihi Üzerine Çalışmalar (3 cilt) isimli
eserleri vardır.

11 Aralık 1975 târihinde İstanbul’da kalp krizinden vefat
etti.

Hakkında yazılar kitaplar, lisans ve yüksek lisans, doktora
ve doçentlik tezleri çok zengin bir külliyat oluşturmaktadır.

KISA KISA… KISA KISA…

1-DELİLİK GEMİSİ: Ali Aktay / Ayrıntı Yayınları.

2-MÂNÂ ÂLEMİNİN ÜÇ EFSÂNESİ Şems-i Tebrizî –Mevlânâ – Yunus
Emre: Ziya Afşar / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

3-SALGINLAR VE TOPLUM: Frank M. Snowden – Akın

Emre Pilgir / Tellekt Yayınları.

4-HÜZÜN SEBEBİYLE KAPALIYIZ: Kostas Mourselas –

Kosta Sarıoğlu / Kırmızı Kedi Yayınları.

5-SAKIN AÇMA YAPIŞIR: Charlotte Habersack – Anıl Alacaoğlu /
Bilgi Yayınları.

Gökhan Yılmaz üçüncü hikâye kitabında akıcı ve sürükleyici,
bir

üslûpla kıvrak, kırılmayan ama büküle büküle büyüyen
ilişkilenmeleri dillendiriyor.

Birbirine bakan aileler, bıçak kesiğiyle tutturulmuş
ölümler, zamanla geçmesi beklenen hayatlar, içeride bir kör kuyuya dönüşen
günler, dışarıda kanatları akılda büyüyen bir gökyüzü, ekmek yutan ve ekmek
kusan bir fırının ağzında hikâyeler…

13,5 X 21 santim ölçülerinde 88 sayfalık kitap Haziran
2021’de yayınlandı.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK: İstiklal Caddesi Nu:
161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07 23

www.ykykultur.com e-posta:
ykypazarlama@ykykultur.com

D ü n y a c a tanınmış Yahudi asıllı Fransız Filozof ve

S o s y o l o g

Edgar Morin

(1921-2011) karşı karşıya olduğumuz salgının Dünyâmıza
yayılmış

Batılı düşünce ve görüşlerinin yâni 16. Yüzyılda Avrupa’da
doğmuş, ferdî ve sosyal hayat alanlarındaki dönüşümlerden daha yaygın ve derin
krizinin bir belirtisi olduğunu ileri sürüyor ve bütün dünyâyı saran bu krizi,
fırsata çevirebilmenin yollarını araştırıyor.

Murat Erşen’in Türkçe’ye çevirdiği 12,5 X

20,5 santim ölçülerindeki eser, Mayıs 2012’d yayınlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI: İstiklal Caddesi Meşelik
Sokağı Nu: 2

Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: w

‘Talibân Devleti’ Mi? (-Iı)

0

“Coğrafyanın kader sayıldığı” Afganistan’ın
tarihte de yüzü hiç gülmemiştir. Hep kaosla yoğrulmuş ve kaderine
boyun eğmiş çileli bir hayat yaşamıştır. Eli kanlı çetelerin, uyuşturucu
baronlarının hüküm sürdüğü; adeta Hindikuş ve Pamir dağ silsilesiyle sarmalanan
sarp kayalıklardan derin vadilerden oluşan bir başka dünya. Tarihine
bakıldığında birçok medeniyetlere mesken olmuş ya da hâkimiyeti altına
girmiştir. Büyük İskender’den Mauryalılar, Kuşanlar,
Seferîler’e, Samanîler’den, Gazneliler, Gurlular, Timurlar, Babürler’e kadar birçok krallıklar Afganistan
coğrafyasında yer aldılar.

            1747
yılında
Ahmed
Şah Dürrani
‘nin Paştun aşiretlerini birleştirmesiyle son Dürrani imparatorluğu
kuruldu. Zamanla
Britanya ve Rusya imparatorlukları arasında bir tampon bölge
konumuna gelen Afganistan, 1919’da göstermelik Britanya kontrolünden
bağımsızlığını kazandı. 1920’li yıllarda Afganistan Kralı Amanullah
Han
Cumhuriyetin ilk
yıllarında Mustafa Kemal
Atatürk’e hayranlık duygusuyla Türkiye’yi örnek aldı. Afganistan’da
inkılaplar yapmak istedi ancak başarılı olamadı.
Bununla birlikte daha
sonraları Afganistan’ın kısa süreli bir demokrasi tecrübesi olsa da geçmişinde
kurumsal bir devlet geleneği olamamıştır.

Genel bir tanımlama ile Devlet” toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal
bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel
varlıktır. Başka bir ifadeyle devlet, en büyük tüzel kişiliktir.
Devletin; temel organları – alt şubeleri var,
kurumsal yapısı var, toplumsal mutabakat sözleşmesi (anayasa), meclisi ve seçimi
var, yargısı var. Devlet mefhumunun bir felsefesi vardır ve olmalıdır. Mesela,
Aristoteles’in
ideal devleti’nde orta sınıf yaşam biçimine sahip herkesin aynı haklara
ve eşitlikle yaşadıkları bir devlet söz konusudur.
Bununla
birlikte
Jean-Jacques Rousseau‘ya göre yurttaşlar olmadan
erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Rousseau;
devletin iktidara değil halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını
benimsemiştir.

            Daha
çok Platon ve Farabi’den etkilenen İbni Rüşt ise ideal devlet tipini
tarif ederken; “İdeal devletteki bütün faaliyetlerin amacı saadet anlayışına
göre yapılır. Saadetin elde edileceği yer ideal devlettir. İdeal devletin gayesi,
ferdin saadeti ile toplum saadetini birlikte temin etmektir” der.
Buradan
anlaşılmaktadır ki devlet en temel anlamda akıl
ve adalet, ahlak, bilim ve sanat kavramları bir toplumda tesis
edilmedikçe devler kavramı kof bir isimden ibaret kalır. İşte Talibân türü
yapılanmalarda söz konusu değerler ve kavramlar yok sayıldığı için bu çağa
yakışmayan vahşi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bazen şu soruyla karşılaşılır;
“Bunların hiç mi haklı tarafları yok?” diye. Elbette hakperest olmak gerekirse
tartışılmaz bir tek haklı oldukları yol vardır o da ülkesini işgal eden
emperyal güçlere karşı verdikleri mücadele. Faturası ağır da olsa kendi
ülkesindeki işgalci ABD/NATO askerlerini geri püskürtmesidir. Bu meşrudur, vatansever
her insanın yapması beklenen; eğip bükmeye gerek yok. Bununla birlikte uyduruk,
indî yorumlarla halkına insanlık dışı eziyet etmenin hiçbir kutsalda yeri
yoktur.

Afganistanın
ne yazık ki kaos ve kargaşalardan hiç kurtulamamıştır. Bunda demografik
yapısının da katkısı var. Çoğunluğu oluşturan Peştunların hegomanyası
karşısında Taciklerin de kimlik
sorunları doğmaktadır. Peştunlar, Taliban’ın ana  omurgasını oluşturmakta (%42). İkinci
ağırlıklı nüfus yüzde %32 oranında Tacikler’den oluşur. 
Tacikler ile Peştunlar
arasındaki etnik ihtilaflar

kuşaktan kuşağa sürmektedir.
Bu mücadele ülkenin kimliği  ve Peştunların
kurduğu otoriteye yöneliktir. Muhammed Davud Han 1973’te  cumhuriyeti ilan
etmişti. Ancak 1978’de komünistler iktidarı ele geçirmesiyle etnik karmaşa yeniden alevlenmişti. Amanullah 1920’li yıllardaki
batılılaşma hareketi muhaliflerince engellenerek yönetimi lağvedilmiştir.
 Sonraki mücahitler döneminde,
Tacik kökenli Burhaneddin Rabbani ile Peştuni Gulbeddin  Hikmetyar arasındaki şiddetli  çatışmalar Kabil’in 
paylaşılmasına kadar varmaktaydı. Rabbani ve Ahmed Şah  Mesud’un
Kabil’i terk etmesiyle etrafa korku salan Taliban örgütlü yapısı dönemi
başlamıştı. Sözü edilen olayların akışı sonucunda
Tacik kökenli Ahmet Şah Mesut ve Özbek General
Raşit Dostum
ittifakı doğmuştur. Bugün uygar dünyada kabul gören ve Taliban
radikal Taliban hareketini asla onaylamayan bu ittifak, gaspedilen kimlik
mücadelesini vermektedirler.

SONUÇ:

·        
Radikal İslami hareketler,
bölgesindeki dengeleri yayılmacı güçlerin lehine çevirmektedirler.

·        
Ülkemizde
de dini referanslı radikal örgütlenmeler görülmektedir. Ancak laik devlet ve demokrasi
kültürüne sahip bir Türkiye’de böyle bir yapılanmaya göz yumulmamaktadır.

·        
ABD’nin savaş politikası kaos üzerine
kurulmuştur
. Kaosa alet
olan radikal hareketler ülke kaynaklarının paylaşımında çaresiz kalmışlardır.

·        
Afganistan
1990’lı yıllardan önce (yani Taliban yönetimi öncesi) bilime, eğitime,
teknolojiye yönelen, çağı ile uyumlu bir ülke olmuştu. Günümüzde işgale son
verilse bile Taliban’ın bilinen baskıları ve etnik ayrışmalar sonucu umutsuz halk ülkesini terk etmektedir.

·        
Her türlü tedhiş ve terör saldırganlıklara
sebep olan bölgede birlikte yaşama bilinci oluşmadığı sürece devlet teşkilatını
kurmak anlamsız olacaktır. Ayrıca kurulsa bile ahalisi o bilinçte olmadığı,
eğitim düzeyinin çok düşük olduğu, bireysel haklarını bilmeyen ezik bir
toplumda zaten işlemez.

·        
Yayılmacı Rusya ve ABD yönetimlerinin de bundan
alacakları ders olmalıdır. Bir örgütü beslersiniz, el üstünde tutarsınız,
eğitirsiniz-donatırsınız; sonra döner, sizi ısırır. Son dönemde ABD’nin hesabı
tutmadı, Taliban zapt edilemez oldu.

·        
Devlet kurmak, otomatik silahı gariban
sivillerin genzine dayamaya benzemez. Bu müptezellere sormak lazım; “Yahu
devlet kurmak kim siz kim?!  Ancak
dünyaya kapalı bir tür aşiret kurarsınız” diye. Ya da batılı bir yayılmacı
devletin  (ABD-AB) paçasına yapışır ve
ona kaynaklarını ipotek ederler.
Daha şimdilerde batılı ülkelerden rehberlik talepleri var.

·        
Tavsiyemiz
şudur: Devlet kurmak erdemli bir iştir.
Bilimdir, felsefi derinliği vardır; evrensel değerlere, sosyolojik gerçeklere
dayanır. Toplumsal mutabakat, adalet, kolektif akıl, ahlak ve devlet kurma
şuuru sağlandıktan sonra neden olmasın. 
Ancak önce kitap okumak lazım, hem de yüzlerce cilt. 

Cennet Cennet Dedikleri

     Allah’ın her şeye
gücü yeter. Hiçbir şeye, hiçbir kimseye ihtiyacı yoktur.

     Kendi kendine
yeten, yegâne / tek varlık. İsteseydi yarattığı insanı cennette yaşatır. Orada
daim ve devamlı kılar, dünyaya göndermezdi.

     Ama insan orada ne
kendisinin, ne de cennetin kıymetini bilmez, var edilişinden asla lezzet ve tad
alamazdı! Varlığı yokluğu eş anlamda olur! Hissiz, güçsüz, algısız malgısız bir
robot gibi yaşar giderdi!

     Tabii, eğer bu
yaşamak sayılırsa. “Neden?” derseniz;

     Çünkü cennette
hiçbir şeyin zıddı yok! Cennette her şey var. Cennette yok yok!

     Çünkü cennette
karanlık olmadığı için, aydınlık olduğu halde, ışık nedir bilinmezdi.

     Çünkü cennette hiç
açlık çekilmediği için, tok olmanın zevkine varılmazdı.

     Çünkü cennette
susuz kalınmadığı için, suyun kıymeti anlaşılmazdı.

     Çünkü cennette
hasta olunmadığı için, sıhhat / sağlık diye bir şeyin farkına varılmazdı.

     Çünkü cennette
ayrılık ve hasret çekilecek gibi bir durum olmadığı için, vuslat / kavuşmak
diye hoş bir  mutluluktan bahsedilemezdi.

     Zira ayrılık ve
uzak düşüş diye bir şey yoktur ki, kavuşmanın hasretin ilâcı olduğu
bilinsin.  

     Çünkü cennette
çirkin bir şey olmadığı, güzel bulunacak, güzel bilinecek, daha doğrusu
güzelliği fark ettirecek bir zıt bulunmadığı için, güzellik bir şey ifade
etmeyecek, meçhul kalacaktı.

     Kısaca cennette
yok, yok olduğu için; varlığın, var oluşun, sahip ve malik oluşun zevk ve
huzuru da olmayacaktı.

     Çünkü her şey
zıddıyla bilinir, zıddıyla kendini gösterir.

     Hani derler ya:
Hz. İsa’ya sormuşlar: “Ahlâkı kimden öğrendin?” “Ahlâksızdan!” demiş.

     Kıştan sonra
bahara kavuşmak ne güzel.

     Hastalıktan sonra
iyileşip sağlığına kavuşmak ne hoş.

     Ayrılıktan sonra
kavuşmak, açlıktan sonra doymak, yorulduktan sonra oturmak ve yorgunluk çayı
içmek, seneler sonra, kadının çocuk sahibi olması, ona ne büyük bir sevinç hâli
yaşatır.

     Evet zıt zıttını
hatırlatır, kıymet ve değerini bilmemizi sağlar.

     Tok olarak
oturduğumuz sofradan lezzet alabilir miyiz?

     Ara vermedikçe,
hep tekrarladığımız iş ve hareketlerden zevk duyabilir miyiz?

     Yerimizden
yurdumuzdan bazen uzaklaşmadıkça, orada yaşamaktan bıkmaz mıyız?

     Evlerinden
uzaklaşıp, bir süre sonra yorgun argın yuvalarına dönenlerin “Evciğezim
evciğezim sen bilirsin halciğezim.” diyerek evlerine nasıl bir kavuşma
coşkunluğu içinde girdiklerine çok zaman şahit olmuşuzdur.

     Gelelim sadede.
Sevgili dostlar! Dünya cennetin gurbetidir. Dünyaya gönderiliş sebebimiz;
cennetteki nimet ve zenginliklerin farkına varmamız içindir. Dünyadan zıtları
tanımış olarak cennete girenler; cennetin değerini, kıymetini, güzelliğini,
eşsizliğini; dünyadaki zıtları tanıdıkları için, daha iyi anlayacaklar ve eşsiz
doyumsuz bir hayatın ebediyyen tadını çıkaracaklar.

     Hatta cennetteki
nimet ve kazanımlara ülfet, ünsiyet ve alışkanlık; zamanla insanı
körleştireceği için, cennettekilere cehennem ve içindekiler gösterilecek ki,
nasıl bir nimet içinde olduklarını bir an bile unutarak zevklerine gölge
düşmesin.

     Bunun gibi,
Cehennemliklere de cennet gösterilecek ki, nasıl bir zevk u safayı
kaybettiklerini görsünler de, nelerden mahrum olduklarını hatırlasınlar.
Böylece ülfet, ünsiyet ve alışkanlıklardan ötürü, çektikleri azapların
hafiflemesine fırsat bulamasınlar.

     İnsan gurbete
niçin gider? Daha iyi şartlarla vatanına dönmek için değil mi? Hatta senelerce
yabancı diyarlarda kaldığı halde, eli boş dönenin yüzüne tükürürler ve onu
kınarlar.

     İşte bizim de
dünyaya getirilişimizin sebebi; zıtların bulunmadığı cennet nimetlerini;
dünyada edindiğimiz zıtlar bilgisi sayesinde takdir etmemiz, kıymetini bilmemiz
içindir.

     Hani derler ya:
Gecelerin ne kadar uzun olduğunu, sen hasta olup yatağında ıztırap, acı ve
üzüntüden kıvranan ve bir türlü sabahı getiremeyen hastalardan sor.

 

 

 

 

 

 

‘Talibân Devleti’ Mi? (-I)

0

Talibân radikal örgütü devlet kuracak(mış).
Hangi kafayla, hangi birikimle ve eğitimle, hangi kadroyla? Finans nedir,
işletme – yatırım nedir, bütçe nedir bilir mi acaba?. Uluslararası ticaret
nasıl yapılır, inovasyon – proje nedir, endüstriyel üretim nedir, risk nedir nereden
bilecek. Bildiği tek şey; kendini güya asr-ı saadette farzedip bütün “küfür”
milletini taramak. Hem de tekbir getirerek. İşlediği her haltı örtmek için de
(güya) Allah için yaptığını iddia ederek. Aslında İslam dünyasının da bir
handikapı. Neyine güveniyor acaba, hangi olmayan
donanımına? Halkına “gelecek” vaad
etmekten aciz bir yığın silahlı kitle, bir yığın kafası karışık şekilperest gürûh. “Ya itaat et, ya da
ölürsün” dayatmacı – ilkel davranışlı bu örgüt modern dünya uygarlığıyla nasıl entegre olacak, bilmek zor. Kaldı ki
devlet kurmak ciddi bir iştir. Yüzlerce uzmanlık alanı, binlerce ayrıntı demek.
Hukuk olmayan despot bir yönetimin
kuşattığı toplumda; adalet, hakkaniyet,
bilim,
sanat, mülkiyet hakkı, hür teşebbüs, aidiyet duygusu olabilir
mi? Özgür olmayan bir halkın geleceğe ait hedefleri-umutları olabilir mi hiç! Seyahat
hakkının bile denetlenip izne tabi tutulan bir toplumda “devlet” kavramı çok lüks olmaz mı?! Olan beynini “..kızlar okusun
mu – okumasın mı?” safsatasına  harcayan
bir zihniyet için bu kavram ancak bir serap olmalı.

Talibân bilinmeyen değil, nevzuhur bir
zümre hiç değil. Evveliyatı iyi bilinir. Sicili
oldukça bozuk. Değil evrensel
değerlere uymak – eğer imkân olsa – insanın duygularına bile set çekme
istekleri var. Dünyayı Peştun
aşiretinden ibaret, öldürmeyi de bir adamlık(!) saymaktalar. Defalarca
yönetimi ele geçirdiğinde baskı ve eziyet icraatlarını bilmeyen yok. Fotoğraf,
heykel, sinema, bütün müzik aletleri, satranç, TV, video… ve diğerleri
kesinlikle yasak. Kadınlar için de tarifeli kırbaçlamadan infaza kadar, spor yapmaktan kriket
oynamaya ve şarkı söylemeye kadar, ceza listesi çok uzun; saymakla bitmez.

Yugoslavyalılaştıramadılar

Yugoslavya Balkanlarda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren bir sosyalist federal
cumhuriyetti
. Bu devletin bulunduğu alanda bugün Sırbistan, Bosna-Hersek,
Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova 
bulunuyor.

Daha önce Kosova’nın Prizren ve
Priştine
şehirleri ile K. Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ü birkaç defa
ziyaret etmek nasip olmuştu. Bu sene tatilimizde ailecek Sırbistan (Niş ve
Belgrad), Bosna- Hersek (Saraybosna, Mostar, Poçitel), Karadağ (Kotor ve Budva)
ile Kuzey Makedonya (Ohrid)’i içine alan bir gezi yaptık. Karayolu ile
yaptığımız gezide eski Yugoslavya devletinden doğan Slovenya ve Hırvatistan
hariç bütün ülkeleri kısmen görmüş olduk.

İkinci Dünya Savaşı öncesi Yugoslavya
topraklarında, Sırpların öncülüğünde 1918’de kurulan, Yugoslavya Krallığı
bulunuyordu. Savaş sonrası, yıkılan Krallık yerine sosyalist bir federal devlet
kuruldu.  Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)’nin
ilk başkanı Josip Broz Tito oldu.

Eski Yugoslavya döneminde yaşayan çoğu
kişinin Tito’yu büyük bir sevgi ve saygı ile andığına şahit oldum. Halkın büyük
çoğunluğunun Tito’nun ülkeyi çok iyi yönettiği kanaatinde olduğu izlenimi
edindim.

****

Tito’nun
başkanlığındaki Yugoslavya Soğuk Savaş döneminde sosyalist olmasına rağmen
tarafsız bir politika izledi. Bağlantısızlar Hareketi‘nin kurucu
üyelerinden biri oldu. Tito, Rus lideri Stalin ile anlaşmazlığa düştü.
Yugoslavya’ya özgü “özyönetimci sosyalizm” sistemi uygulanmaya
başlandı.

Tito’nun 1980’de ölmesinden 9-10 yıl sonra
ekonomik kriz yaşandı. Giderek artan dış borçlar, ekonomik bunalım ve işsizlik
milliyetçilik akımlarını hızlandırdı. Federe devletlerin aralarında sorunlar su
yüzüne çıktı. “Özerk cumhuriyetlerin liderleri ve yöneticileri arasındaki
anlaşmazlıklar, çeşitli bölgelerde küçüklü büyüklü çatışma ve savaşların
çıkmasına sebep oldu.” 1990’da çok partili düzene geçildi.

Bu çatışma ve savaşların sonrasında
Yugoslavya federal cumhuriyetini oluşturan Slovenya Sosyalist
Cumhuriyeti; Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti; Makedonya Sosyalist
Cumhuriyeti (1991- 1995 arası) bağlı oldukları Yugoslavya federasyon yapısından
ayrılıp bağımsızlık ilan ettiler. 

Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Bosna
toplumu referandum yaparak 3 Mart 1992’de Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin
bağımsızlığını ilân etti. Son olarak 2006’da Karadağ ve
2008’de Kosova da bağımsızlığını ilan edince eski
Yugoslavya’dan 7 bağımsız devlet ortaya çıkmış oldu.

İlk ayrılma dalgasında en büyük
acıyı nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan Bosna-Hersek gördü.

Eski Yugoslav Halk Ordusu’nun teçhizatıyla
donatılmış Sırbistan ordusu ve milis güçlerinin saldırıları ve
bunların yanında küçük çaplı Hırvat saldırıları ile
Bosna-Hersek, insanlık dışı olaylara sahne oldu. Boşnak tarafı ise BM tarafından
silahsızlandırılmaları, yaşadıkları alanların çevrelenmiş olması ve dış
desteğin olmaması gibi sebeplerle oldukça güçsüz bir durumda kalmıştı.

Bosna’daki Sırp güçleri,
Müslümanların ağırlıklı olarak yaşadığı Srebreniça, Zepa,
Gorazde, Saraybosna ve Bihaç; Hırvatlar da Mostar kentini
kuşatma altına aldı.

Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995
tarihleri arasında 8.372 Müslüman Boşnak, ağır silahlarla donatılmış Sırp
güçler tarafından öldürüldü. Oysaki Birleşmiş Milletler (BM) 1993 yılında Srebrenitsa’yı
Boşnaklar için “güvenli bölge” ilan etmişti. Srebrenitsa’da yaşanan
katliam II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu
insan kıyımıdır ve Lahey Adalet Divanı tarafından soykırım olarak
tanınmıştır. 

Savaş, 1995’te imzalanan Dayton
Anlaşması’yla sona erdi.

Savaşta Bosna’daki Müslüman nüfusun yüzde
10’u hayatını kaybederken, birçoğu da başka ülkelere göç etti.

**************************

 

Geziden İzlenimlerim

Sancılı bir ayrışmanın yaşandığı eski
Yugoslavya coğrafyasında yaptığımız gezide, yaşanan acılardan bugüne neler yansımış
diye gözlem yapmaya çalıştım. Hırvat topçuları tarafından yıkılan, Osmanlı’nın 1566’da
inşa ettiği Mostar Köprüsü yenilenmiş, diğer tarihi binalardan zarar görenler
restore edilmiş. Saraybosna’da kurşun ve bomba izleri bazı yerlerde özellikle
muhafaza edilmiş. 1999’da NATO tarafından üç ay boyunca bombalanan Sırbistan
hasarlarını onarmış. Yani hayat devam ediyor.

Sırbistan’da, özellikle Belgrad farklı
kültürlerin bileşimi olan çok güzel bir şehir. Osmanlı eserlerinin çoğu yok
edilmiş. Ama Taşmeydan, Kalemeydan, Bayraklı Camii gibi yaşayan izler bile
heyecanlandırıcı. 

Bosna– Hersek’te Saraybosna özellikle
Başçarşı ve çevresinde, Mostar Köprüsü ve çarşısı ile Sarı Saltuk Tekkesi

(Blagay Tekkesi) içinde kendimizi Türkiye’de hissettik. Saraybosna’da
Aliya İzzetbegoviç’in ve binlerce şehidin mezarını ziyaret ederken dört
tarafımızdan minarelerden ezan dinlemek ürpertici idi. Poçitel Fatih’in
fethettiği stratejik ve görkemli bir kaleyi içinde barındırıyor.

Karadağ’ın Kotor ve Budva
şehirlerinin orta çağdan kalan ve “old town” denilen 2500 yıllık tarihi
bölümü ile kaleleri etkileyici… Bunun dışında Adriyatik kıyılarındaki bu deniz
tatili beldelerinin Antalya ile benzerliği dikkat çekici idi.

Ohrid’de
tarihi çarşı ve daracık sokakları olan eski mahalleleri de Türkiye’nin bir
parçası gibi idi. Ohrid Gölü muhteşem manzarası ile büyüleyici idi.

Gezi boyunca Sırplardan, Karadağlılardan
ve Makedonlardan Türklere karşı olumsuz bir önyargı işareti görmedik.

**************************

Balkanlarda Türklerin Tarihi

Osmanlıların Balkanları XIV. yüzyılda
fethetmesinden yüzyıllar önce, eski Türk boyları bölgeye göç etmiş ve
burayı yurt tutmuşlardı. Prof. Dr. Muzaffer Turan bu konuda şu bilgileri
veriyor:

6. yüzyılda, yani Malazgirt savaşından 5
asır önce, “Avar Türkleri Karadağ bölgesinde Tivar isminde
bir şehir kurmuş. İpek isminde bir ş
ehir öteden beri “İpek
Yolu”nun kilit noktalarından biridir. İ
pek
kentinden sonraki karayolu Prizren’den ge
çerek Elez Han vadisine ulaştıktan sonra Üsküp şehrine varır. Üsküp
ö
nemli bir kavşaktır.

İlk rk Avar, Türk
Peç
enek, Türk Kuman ve
diğ
er boylar Karadeniz’in Kuzey kısmından göç ederek Romanya ve Bulgaristan’ı aşarak Balkanlara yerleşmişler. XIV. yüzyılda
Osmanlı fethinden sonra eski Tü
rk
boylarının mensupları Osmanlı’nın ana unsuru olan Oğ
uz Türkleriyle
birleşmiş
, kaynaşmışlardır.

Belgeler göstermektedir
ki Tü
rkler, Osmanlı döneminden önce
Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan’da yaş
amakta
ve bu toprakların sahibi bulunmaktaydılar. Tü
rk
asıllı eski Bulgarların, eski Makedonyalıların bir kısmı Balkanlardaki Osmanlı
kimiyeti döneminde
slüman
olmuş
lar, bir kısmı da Ortodoks Hıristiyan
olarak kalmışlardır.

Zamanla Avar, Bulgar, Peçenek, Oğuz, Kuman ve diğer Türk kavimlerin Slav kızları ile evlilikleri
ve karş
ılıklı kültür
etkileş
imleri Türk
kenli boyların bir kısmının erimesine yol
mıştır.” 

zyıllar
boyunca Tü
rkler, Arnavutlar, Makedonlar, Bulgarlar,
Sırplar vb. arasında etkileş
me son derece gelişmiş ve çok yanlıdır. Nasıl olmasın ki; Osmanlı
döneminde
buraların fethi İstanbul’dan önce gerçekleşti ve Türkler Sırbistan,
Karadağ, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova’da 539 yıl,
Bulgaristan’da 545 yıl hâkim oldu.

Balkanları gezmeyi imkânı olan herkese
tavsiye ediyorum. Balkanların geçmişimizi öğrenmek ve geleceğimize dair ders
çıkarmak için ideal bir rota olduğuna inanıyorum.

Kocaeli’nin Yeni Adliye İhtiyacı

0

Kocaeli’nin
mevcut adliye binası çok eski sayılmaz. Ancak, 11 Ocak 2000 tarihinde hizmete
açılan mevcut bina artık şehrin ihtiyacını karşılayamıyor. İcra daireleri ve
icra mahkemeleri birkaç yıl önce Bağdat Caddesi üzerindeki katlı otoparka
(İzmit İSU’nun üstü) taşınmışlardı zaten. Zaman içerisinde tüketici
mahkemeleri, kadastro mahkemesi, ilçe seçim müdürlükleri de katlı otoparka
taşınmıştı. En son geçtiğimiz Ağustos ayında iş mahkemeleri ile ticaret
mahkemelerinin de katlı otoparka taşındılar ve bu son taşınmayla Kocaeli
Adliyesi’nin iş yoğunluğu fiziki olarak ikiye bölünmüş oldu. Öte yandan birkaç
yıldır zaten ortada olan yeni adliye ihtiyacı da yoğun bir şekilde görünür hale
geldi.

 

Esasında
şehrin muhtelif yerlerine yeni adliye binası yapılacağına dair söylentiler
yıllardır devam ediyor. Perşembe Pazarı’nın yanındaki boş alan aslında yeni
adliye olarak düşünülüyordu ancak geçmiş dönemlerde Kocaeli’de görev yapan
mülki amirler bu bölgeyi valilik binası olarak kullanmayı tercih ettiler. Bu
kadar geniş bir alanı ziyan etme pahasına üstelik. Şu an bu bölgede geniş
bahçeli bir alan içerisinde birkaç binadan oluşan bir valilik kompleksi
bulunmakta. Binaların dış görünüş estetiği ile iç kısımlarındaki ortak alanların
genişliği ve ferahlığı gayet iyi. Ancak görev yapan memurlar daracık odalarda
neredeyse sırt sırta oturmaya mahkum edildikleri için bu binaların pek
fonksiyonel olduğu söylenemez.

 

Yeni
adliye binasının inşa edileceği rivayet edilen ikinci bölge de Çenesuyu’nda
eski İsmet Paşa Stadı’nın bulunduğu alan. Aslında bu alan yeni adliye binası
için fevkalade uygun. Çünkü hem şehrin merkezi sayılabilecek bir bölgede hem
tramvay inşaatı bu bölgeye kadar geleceği için ulaşımı kolay hem de alan
müsait. Ancak bu alanın hali hazırda millet bahçesine dönüştürülmesi için
peyzaj çalışmalarının devam ediyor olması ve yine arazinin konumu ve yüksek
değerinden dolayı ileride buranın lüks bir AVM/Rezidansa dönüşme olasılığının
daha yüksek olmasından dolayı pratik olarak bu alana adliye inşa edilmesi pek
olası gözükmüyor.

 

Yeni
adliye için bahsi geçen diğer bölge ise Köseköy’deki büyük kışlanın yanındaki
arazi. Hatta kışlanın bu alandan taşınarak bu alana adliye binası yapılacağı da
söylentiler arasında. Siyasi iktidara mensup kişilerle görüştüğümüz zaman da bu
iddianın gerçekleşme olasılığı en yüksek iddia olduğunu söyleyebiliriz.

 

Kanaatimizce
adliyenin mevcut yerinden taşınmasına gerek yok. Mevcut adliye binası ile yan
yol arasında hali hazırda kafeterya olarak işletilen alan ile yine şu an adliye
otoparkı olarak kullanılan alan ve adliye otoparkının yanındaki özel otopark
alanları birleştirilerek buraya fevkalade bir yeni bina yapılabilir. Hatta
otopark alanına yapılacak olan bina ile kafeterya alanına yapılacak olan bina
tramvay yolunun üstüne denk gelen kısımdan birleştirilerek hem binalar arası
bağlantı sağlanabilir hem de tramvay yolu daha güvenli hale getirilebilir.

 

            Yer Bir
Şekilde Hallolur, Asıl Olan Fonksiyonu

 

Yeni
adliye için bir şekilde yer bulunur. Burada önemli olan yapılacak bu yeni
adliye binasının fonksiyonel olmasını sağlamaktır. Fonksiyonellikten kastımız
adliyenin fiziki olarak hem personelinin ve avukatların daha rahat çalıoşabilecekleri
hem de vatandaşların daha rahat hizmet alabilecekleri şekilde dizayn ve inşa
edilmesidir.

Yeni
adliyenin gerek yerinin gerekse mimari tasarımının belirlenmesinde Kent
Konseyi’nin ve tabi ki de Baro’nun etkin olması gerekmektedir. Zira bizim
ülkemizde adliye tasarlanırken sadece bina olarak düşünülür. Bu binanın ne
şekilde hizmet vereceği hesaba katılmadan proje çizilir. Nitekim Avrupa’nın “en
büyük” Adalet Sarayı olan İstanbul (Çağlayan) Adliyesi’nde de, dünyanın “en
büyük” Adalet Sarayı olan İstanbul Anadolu (Kartal) Adliyesi’nde de bu
binaların fonksiyonları göz ardı edilerek sadece bina olarak
tasarlandıklarından bu binalarda iş yapmaya çalışmak hem personel, hem
avukatlar hem de vatandaş için çile haline gelmektedir.

 

Adliye
deyince sadece dışarıdan bakılınca gösterişli görünen ve içeriye girince ferah
koridorlardan ulaşan bir bina anlaşılmamalıdır. Adliyelerin vatandaşların
otopark sıkıntısı yaşamayacakları, içeriye girebilmek için kapısında metrelerce
uzayan bir kuyruğa girmek zorunda kalmayacakları, duruşma salonu önünde
saatlerce ayakta beklemek zorunda kalmayacakları, asansörleri sıkıntısızca
kullanabilecekleri, avukatların adliye personeli gibi kabul edilerek görev
yapabilecekleri şekilde tasarlanmaları gerekmektedir. Adliyede baro için her
katta yeterince baro odası tahsis edilmeli ve bu baro odalarının geniş ve ferah
olması sağlanmalıdır.

 

Yine
duruşma salonlarının en az koridorlar kadar geniş ve ferah olması, mahkeme
kalemlerinin de aynı genişlik ve ferahlıkta tasarlanması gerekmektedir. Adliye
personelinden daracık odalarda dip dibe oturmalarını bekleyemeyiz sonuçta. Adliye
tasarımında önemli olan bir diğer husus ise yapılacak olan adliye binasının
mevcut ihtiyacın en az üç katını karşılayacağı şekilde tasarlanması
gerekmektedir. Yoksa yeni adliye binası yapıldıktan iki sene sonra bu yeni
binanın yetersiz olduğundan ve tekrar yeni bir adliye binasına ihtiyaç
duyulduğundan bahsetmeye başlarız.

 

Adliyenin
fonksiyonelliği demişken o adliye binasında yargılamaların hızlandırılması ve
adil kararların verilmesinin sağlanması gibi küçük (!) detaylar da var tabi.
Ama hem bu tekne çok su götürür hem de şu an konumuz bu değil. O konuyu zaten
yıllardır muhtelif yazılarımızda işledik, ileride de işlemeye devam edeceğiz.
Şimdilik konumuz sadece bina.

 

Özetleyecek
olursak, şehrin yeni adliyeye ihtiyacı olduğu ortada. Bu yeni adliye binasının
yerinin ve tasarımının birilerinin haksız kazanç elde edeceği şekilde değil,
vatandaşın kaliteli hizmet alabileceği şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Aksi
halde her zaman olduğu gibi üç-beş köylü kurnazı kazanırken millet kaybeder.

Ders Kitapları Çıkmazı

Okullar “Yüz Yüze Eğitim” e açıldı. Veliler, öğrenciler, öğretmenler ve
yöneticiler mutlu. Seven ve özleyenlerin kavuşması gibi her kes mutlu.

Umarız Millî Eğitim Bakanı Sayın
Mahmut Özer’in; “tüm kademelerde,
haftada beş gün yüz yüze tam zamanlı olarak eğitim
” temennisi ve tüm eğitim
bileşenlerinin de bu arzusu sekteye uğramaz.

“Kritik bir ortamda açılan
okullarımızda, öncelikle hizmetli ve yardımcı personel eksiğinin ivedilikle
giderilmesi gerekmektedir.”

 Okulların açılması ile okul bahçelerinde stant
kurularak sağlık gruplarının, “aşı
olmayan ya da eksik doz aşı yaptıranların aşılarını tamamlamaları için

ikna çalışmaları yapması güzel ve olumlu bir düşüncedir. Fakat hala gerekli
aşılarını yaptırmayan ve yaptırmakta inat eden, öğrencilerle bir araya gelmesi
zorunlu olan; “öğretmen ve okul
çalışanları
” büyük risk içermektedir.

İlgili personelden aşı olmayanların
ise, “haftada iki kez PCR testi yaptırması” nda, daha ilk haftada sorunlar
yaşanmıştır. Kimi randevu, kimi de test sonucunu zamanında alamamıştır.
Bakanlığımızın bu tür sıkıntıları daha pratik çözebilme yöntemleri geliştirmesi
elzemdir.

Daha da kötüsü bu testi
yaptıranlarda pozitif vakaların görülmesidir. Testi pozitif çıkan öğretmenlerin
derse sokulmaması durumunda, ilgili derslik öğrencilerine kimler ders
verecektir? Öğretmen vakaları arttıkça boş geçen dersler de çoğalacaktır. Bu
duruma nasıl bir çözüm düşünülmüştür?

ABD başta olmak üzere birçok ülkede,
aşı olmayanlara getirilen sert önlemlerin çoğaldığını haberlerde izlemekteyiz. Hayatın
normalleştirilmesi için eğitimin normalleştirilmesi şarttır. O yüzden tüm
sağlık önlemlerinin eksiksiz ve  ivedi
alınarak okulların açık tutulması çok önemlidir.

Bu ortamda, öğretmenlerimize,  servis şoförlerine, servislerde görevli
yardımcı personele, okullardaki idari personele, kantin ve yemekhane
çalışanlarına ve eğitim-öğretim ortamına dâhil olan tüm çalışanlara “aşı olma zorunluluğu” getirilmelidir.
Bu tedbir kamu yararı ve biricik öğrencilerimizin sağlığı açısından elzemdir.

Umarız gelişmeler üzücü olmaz. Tüm
öğrencilerimize, değerli eğitimcilerimize ve ailelere sorunsuz verimli geçecek
bir ders yılı diliyorum.

 

Diğer bir sorun da öğrenci ders
kitaplarıdır. İki binli yıllarda, okullar açıldığında ders kitabı temini,
içinden çıkılmaz bir karmaşa içindeydi. Öğrenciler birkaç aya kadar kitaplarını
tamamlayamazdı. Mağdur ve bitkin düşerlerdi.

Üstelik her sınıfta farklı kaynaktan
ders kitaplarının bulunması eğitim-öğretimdeki birlikteliği de
zorlaştırmaktaydı. Devletin, ders kitaplarını ücretsiz olarak basıp, zamanında
öğrencilere ulaştırması isabetli ve güzel bir uygulama olmuştur. Okul yönetimlerini
ve velileri büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştır.

Bu uygulamayla birlikte, okullara
kaynak kitap alma yasağı da getirilmişti. Yani her eğitim kurumu, devletin
temin ettiği ücretsiz ders kitapları ile ders yapmaya başladı. Denetimlerle
kaynak kitap alımı engellenerek veliler de masrafa sokulmaktan kurtarıldı.

Uzun bir dönem sorunsuz yürüyen bu
uygulama, zamanla işlerliğini yitirdi. Yasal olmadığı halde, birçok kurum ve
öğretmen, devletin ücretsiz verdiği ders kitaplarını tercih etmeyerek, kaynak
ders kitaplarına yöneldiler. Tabi bu artışta, “Maarif Müfettişleri”  nin teftiş görevlerinin uhdelerinden
alınmasında da büyük etki var. Çünkü okullar artık teftiş edilmemektedir.

Neden öğretmenler devletin verdiği
ücretsiz ders kitaplarını tercih etmeyerek velilere yeniden fahiş fiyatlarla
ders kitabı aldırmaktadırlar? Bu sorunun tek bir nedeni  olmayabilir.

Tanıdığım öğretmen ve yöneticiler, “Bakanlığın bastırdığı kitapların güncelliğini
yitirdiğini, tekdüze olduğunu, öğrencinin ilgisini çekmediğini, müfredat
programlarına cevap veremeyecek düzeyde olduğunu
” söylemektedirler.

Kaynak kitap aldırmanın başka gerçek
nedenleri de olabilir. Doğrusu, alanda yapılacak ciddi bir araştırma ile ortaya
çıkacaktır.

Bu sorunun Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından araştırılarak sebebinin ortaya konması ve ona göre yol haritası
çizmesi gerekmektedir. Çünkü her yıl devletin ücretsiz dağıttığı milyonlarca
ders kitabı, büyük masraflarla, okullar açılmadan öğrenci sıralarına
konulmasına rağmen, bazı kurumlarda hiç açılmadan dönüşüme gönderilmektedir.

Burada yapılacak en isabetli karar,
önce nedenin ortaya konmasıdır. Sonra da; Bakanlık ya ücretsiz ders kitabı
basmaktan vaz geçerek tercihi okullara bırakacaktır. Ya da ders kitaplarındaki
olumsuzlukları gidererek, ücretsiz basıp dağıtmaya devam edip, kaynak kitap
alımını “kesinlikle”
yasaklayacaktır. Şu an ortada iki uygulama bulunmaktadır.

1.Devlet eliyle, devasa harcamalar
yapılarak bastırılan ders kitaplarının ücretsiz verildiği halde tercih
edilmeyerek heba edilmesi.

2. Ücretsiz ders kitabı verildiği
halde okullar tarafından velilere büyük masraflarla yenide kaynak kitap
aldırılması.

Artık bu ikilemin bir an evvel
çözülmesi kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü devletin devasa masraflarının heba
edilmemesi, ya da velilerin gereksiz yere masrafa sokulmaması gerekir.

Bir eğitimci olarak kaynak israfının
bir an evvel giderilmesini arzu ve temenni etmekteyim. Eğitim, ihmal ve hata
kabul etmez. Yanlışların telafisi zor, hatta bazen imkânsızdır. Yetkililer
bizzat alanda çalışan, uygulamaların içinde bulunan; öğrenci, yönetici ve
öğretmenlerin talep ve önerilerini dikkate almalıdır.

Eğitim tecrübe, gözlem, deney ve
bilim işidir. Bunu herkes bilir, fakat uygulamak zordur. Eğitim doğruyu arayıp
bulan ve kararlılıkla uygulayanların elinde çağdaş hedefleri yakalayacaktır.

 

Günümüzün
eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyi, çağdaş eğitimin gerektirdiği, bilimsel ve
doğru değişiklikleri zorunlu kılmaktadır.
Küçülen dünyamızda,  büyümemiz ve yarınlarımızın aydınlığı çağdaş
eğitim sayesinde olacaktır.

 

                  Sevgiyle kalın

Gülümseyin!

Dünya
genelinde belli aralıklarla duygu durum araştırmaları yapılıyormuş!

Ülkemizin
de içerisinde olduğu bir araştırmada öfkeli, kindar, stresli ve gülümsemeyen
insanların yaşadığı ülkeler arasında ilk sıralardaymışız!

Birinde
birinci birinde ikinci birinde üçüncü!

En
az gülümseyen ülkeler arasında da 4. Sıradaymışız!

***

Aşağı
yukarı 200 ülke arasında!

Hem
de!

Gülümsemek
sadakadır! Diye öğütleyen bir dinin mensubu olmamıza rağmen!

Gerçi
Allah’ın hangi dediğinde ilerideyiz de bunda geride kaldık o da ayrı dram.,

Deveye
sormuşlar boynun neden eğir, deve de … demiş.

O
hesap.

***

Tahmin
edeceğiniz üzere en çok gülümseyen, her şeyi dert etmeyen, stres yapmayan
ülkeler çabuk affeden, hoş görülü insanlar yine maalesef dinsizlerin çoğunlukta
olduğu ülkelerde yaşıyor!

İlk
sıralarda ki diğer ülkelerin de hepsi çevremizde ki Müslüman ülkeler!

***

Duygu
durumu sağlıklı bir millet değiliz!

Hal
böyle olunca Din iman durumumuz ne kadar sağlıklı olur!

Olsa
ne olur, olmasa ne olur!

O
da sosyologların araştırması gereken bir durum!

***

Aslında
ilahiyatçıların araştırması gereken bir durum ama ilahiyatçılar el atarsa ödenek
açısından pahalıya mal olur diye sosyologlar araştırsın dedim!

Onlar
içerisinde de din ile diyanet ile işi olmayan idealist akademisyenler araştırma
işine el atarsa belki bedavaya bile yapabilirler, insanlık yararına!

Allah
rızası için!

***

İbadetimiz
eksik olursa bu toplumu çok etkiler mi bilemem ama tebessüm ve güler yüz eksik
olunca bu durumunun birlikte yaşadığımız herkesi olumsuz yönde etkilediği bir
gerçek.

Siyasetçilerin
ekranlarda dişlerini sıkarak konuştuğu, kimsenin kendinden olmayana
gülümsemediği, aynı resim karesinde bile olmak istemediği!

Sırf
başka partinin mensubu diye çocuğunu sevdirtmediği, hutbelerden sevgi sözleri
paylaşmak yerine yüzlerce yıl öncesinin lanetlemelerinin aktarıldığı bir zamanda
bu söylediklerimi kim ne kadar önemser bilemem.

Tek
bildiğimin gülümsemek için tebessüm etmek için huzur vermek ve huzur bulmak
için nedenler aramamız gerektiğidir.

Bari
yaratandan ötürü!

Başka
türlü hiçbir şeyi düzeltmemiz mümkün değil.

Az
gülümseyen çok somurtan çabuk sinirlenen geç sakinleşen biri iseniz de!

Hangi
dine hangi inanca sahip olduğunuzun, kutsal gününüzün haftanın hangi günü
olduğunun da bir önemi kalmıyor.

***

Pazar
günümüz mübarek olsun.

Selam ve halalu

Mühimdir: Diyanet İşleri Başkanlığı’na

0

Değerli Başkanım
selamünaleyküm. Bu yazımda tarafımdan mühim olarak telakki edilen bir meseleyi Zat-ı
Alinize arz etmek istiyorum. Mevzu şudur;

Bilindiği üzere, Cuma
Namazı evvelce 16 rekat olarak kılınmakta idi. Fakat meydana gelen salgın
hastalık sebebiyle bir tedbir olarak camilerde kılınmakta olan Cuma Namazının,
son iki rekat sünneti ile 4 rekat olarak kılınan Zuhr-u ahir Namazı   kaldırılarak, 10 rekata indirilmişti.  Başkanlığınız tarafından alınan bu karara
rağmen, bazı camilerde Cuma Namazı 16rekât olarak kılınmaktadır. Fakat birçok
yerde de  imam efendiler Başkanlığınızın
talimatına uymak suretiyle Cuma Namazını halen 10 rekat olarak  kıldırmaya devam  etmektedir. Bu arada cemaatin bir kısmı ise imama
uymayarak Cuma Namazını 16 rekât olarak kılmaktadır.  ( Bende 16 rekât olarak kılıyorum )  Bir kısım cemaat de sadece Cuma Namazının iki
rekaât farzını kıldıktan sora camiden ayrılmaktadır. Halbuki, bu güne kadar
camilerde hocalarımız Bize devamlı olarak Cuma Namazının 16 rekat olduğunu
hususunda telkinde bulunmuşlardır. Velhasılı kelam bu sebeple, ortada karışık
bir durum bulunmaktadır.

Dinimiz İslam, birlik
beraberlik dini olduğuna göre, böyle karışık durumların olmaması icap
etmektedir. Böyle durumları gördükçe bir cemaat olarak üzülüyorum.. Bu gibi farklılıkların
bertaraf edilmesi hususunun ise, tamamen Başkanlığınızın  uhdesinde bulunduğu kanaatinde bulunmaktayım.
Bu sebeple Cuma Namazının kılınması ile alakalı olarak birlik ve beraberliğin
sağlanmasını teminen imkânlar dahilin de lüzumlu tedbirlerin alınması hususunu
takdirlerinize arz ederim.

Muhterem Başkanım, bu
vesile ile selam ve hürmetlerimi sunar, Cenab-ı Allahtan hayırlı günler niyaz
ederim.  

                                  

 

Oğuz Çetinoğlu Ve M. Kemal Sallı Sordu, Kalp Ve Damar Mütehassısı Prof. Operatör Dr. Bingür Sönmez Samîmiyetle Cevaplandırdı.

-‘Kâinatın en şerefli yaratılmışı’ olan insanın,
en hayatî organı olan kalp üzerinde operasyon yaparken neler hissediyorsunuz?

 

Prof. Dr. Bingür Sönmez: Bana sıklıkla şu soruluyor: Siz ölümle
hayat arasındaki ince çizgide koşarak giden bir doktor olarak talihe inanıyor
musunuz?

 

Cevabı çok basit.Ben tâlihe inanmaktan
öte bu işi yaparken tâlihle bütünleşiyorum. 
Mevlevi dönerken, nasıl döner? Bir eli yukardadır, bir eli aşağıdadır.
Esprisi nedir? Tanrı’dan alıyorum, bedenimden geçiriyorum ve toprağa
gönderiyorum.

 

Alevî dede semah yaparken ne
yapar? Bir eli yukarıdadır. O da Allah’tan alır, vücudundan geçirir, toprağa
gönderir. Hep Tanrı’dan bir şeyler alınıp vücuttan geçirilir ve toprağa
gönderilir. Ben ameliyat sırasında ameliyat masasının bir lâmbası vardır. Lâmbanın
bir sapı vardır. Bu ameliyat masası lâmbasının sapını tutarken bir an kendimi o
dönen derviş gibi veyahut semah yapan Alevî gibi hissederim. Sanki yukarıdaki lâmbadan
aldığım enerji vücudumdan geçer ve o esnâda diğer elim hastanın üzerindedir.
Bir an öyle hissederim ki yukarıdan bir şeyler geliyor bedenimden o hastaya
geçiyor. Ona can veriyor muyum? İnanın, bunu bâzen hissediyorum. Yâni ona can
vermeye vesile olduğumu hissediyorum. Diyorum ki; ‘Ben Tanrı ile bütünleşirim burada…’ Allah’ın beni buna vesile
ettiği için de büyük minnet duyuyorum. Bu bir Tanrı vergisidir.

 

-Sizi
tanıyanlar biliyor ve söylüyor: Mesleğinizi seviyorsunuz. En mükemmelini
yapmaya çalışıyorsunuz. Bu alışkanlığınız öğrencilik yıllarından mı geliyor,
sonradan mı edindiniz?

 

Prof. Sönmez: Ben okulda çok başarılı öğrenci değildim. Önümde
öğrenciler vardı. Önümde çok asistan arkadaşlarım vardı. Önümde çok değerli
uzman arkadaşlarım vardı. Ben çok zeki bir insan da değilim, çok akıllı da
değilim ama çok çalışkan bir öğrenciydim. Çok çalışıyorum ama bazen görüyorum
ki bu ameliyat başarıyla bitti. Fakat burada benim el becerim, ilmim buna
yeterli değildi aslında. Bu arada bir fark var, boşluk var. Bu boşluğu dolduran
bir güç var. Ben o gücü derinden hissediyorum zaman zaman. Hep duâ ediyorum ki
o güç hiç eksilmesin arkamdan.

 

-Tıp ilminin hedefi ne olmalı? Sağlıklı standart
süreli bir ömür mü, giderilebilir sağlık problemleri ile birlikte çok uzun bir
ömür mü?

 

Prof. Sönmez: Hekimler Hipokrat’ın değil, Gılgamış’ın torunlarıdır.
Hep ölmez otunu arıyoruz.

 

-Gılgamış
ölmez otunu bulmuş mu?

 

Prof. Sönmez: Bulmuş. Fakat bir yılana kaptırmış. Gılgamış’a nasip
olmamış. Biz de Gılgamış’ın ölmez otunu arıyoruz. Bulursak biz mi
yararlanacağız? Hayır. İnsanlarla bölüşeceğiz. Fakat esasındaki gibi bulsak
bile yararlanamayacağız. Yararlanmak da şart değil. İnsanlar ölmeli!

 

-Zamanı
gelince…

 

Prof. Sönmez: Elbette… Hayat bir yerde bitmeli. Diğer canlılar gibi
bitmeli, yerine başkaları gelmelidir. Şöyle bir şey düşünün: Yüz elli yaşına
gelmiş bir insan, hiç bir arkadaşı kalmamış, konuşacak hiç bir şeyi kalmamış. O
günkü hayat şartlarına adapte olamıyor. Telefon kullanamıyor, televizyondan
anlamıyor, cd player nedir bilmiyor, otomobil kullanamıyor. Bu insanın yaşamasının
bir anlamı var mı?

 

İnsanlar topluma verimli olduğu
sürece, diğer insanlara yük olmadığı süre ile sınırlı olarak yaşamalı. Bu hayat
benim öğrencilik yıllarımdaki kadar kısa olmamalı tabi. 60’lı yıllardan sonra,
70’li yılların başında tıp fakültesinde öğrenciyken; erkeğin yaş ortalaması
elli, kadının yaş ortalaması 55 idi. Biliyorsun Mustafa Kemal 57 yaşında
öldüğünde çok yaşamış vefat etmiş zannettik.

 

Dünyada geçen yıl ortalama insan
ömrü erkeklerde 72, kadınlarda 75 idi. Günümüzde kadınlar 76 olmuş. Giderek yaş
standartları yükseliyor. Şöyle bir etrafınıza bakın. Çocukluğumuzda 50-60 yaş
civarında çok yaşlı insanlar vardı. Şimdi öyle değil. 50-60 yaşında insanlar
hayatın zirvesine tırmanmak üzereler. 80 yaşında çok insan var etrafımızda. Biz
ülke olarak bu yaşlı insanlara hizmet etmeye ve bakmaya müsâit değiliz. Bugün
hemen her evde bir yaşlı insan var. Bazen iki yaşlı insan var ve birçoğu bakıma
muhtaç. Alzaymır var, ortopedik özürlü olanı var. Onların yaşamaktan çok fazla
zevk aldıklarını zannetmiyorum. Çocuklarına yük oldukları için çok büyük üzüntü
duyuyorlar. İnşallah toplumumuz da batı ülkelerindeki gibi o insanlarımıza
hizmet verebilirler.

 

Şundan utanmamalıyız: Ben anneme
babama bakamıyorsam, evde perişan olacağına bir bakım evine götürürüm. Sabah
akşam ziyâret ederim, haftada bir ziyâret ederim. İhtiyaçlarını görürüm. O
zaman daha çok mutlu olur. Yaşındaki insanlarla beraber olur. O’nu sinemaya
götürürler, O’nu eğlendirirler. Bakımevinin bir bahçesi vardır, bahçesine çıkar
ağaçları sever. Eğer yatalaksa da ona müzik dinletirler, onu severler, onun
bakımını yaparlar. Benim evde veremeyeceğim hizmetleri verirler. Bir defa yeni
nesle bunu öğretmemiz lâzım ve yaşlılarımız da bunun baştan savmak olmadığını,
doğrusunun bu olduğuna inanmalılar.

 

Ben çocuklarıma şimdiden vasiyet
ediyorum. Ben bakıma muhtaç olursam sakın beni annenizin bakımına muhtaç
bırakmayın. Hizmetçilerin bakımına bırakmayın. Özel bir bakım evine götürün.
Param var imkânım var. Özel bakım evinde bana bakılsın. Yaşlılarımıza şimdiden
söylüyorum: Bunu kabul ettirelim. Yaşlılarımız bilsinler ki onlara bu özel
bakım evlerinde daha iyi bakılır. Evde çoluk çocuğun veya Moldavyalıların
elinde kalmasın. Çocuklarımız da bunu bir ayıp gibi düşünmesinler. Doğrusu
onlara bunu öğretmeliyiz. Şimdi görünen o ki önümüzdeki 50 yıl içerisinde,
ortalama insan ömrü yüz yaşın üzerine çıkacak. Bakın şuan 72-74. Bir kaç
senedir yaş artmış durumda. Hele genetik mühendisi arttıkça insanların ömrü
uzayacak. Fakat demin bir cümle kullandınız: sağlıklı ve muhtaç olmadan
yaşamak. Herhalde yüz yaşına gelene kadar sağlıklı olabileceğiz ama yüzün
üzerinde o sağlık biraz askıntıya girecek. Ben yüz yaşını aşıp da ölmeyi arzu
etmiyorum.

 

– ‘İnsanoğlu, uzun ömürlü bir ortamda yaşamaya
hazır değil
.’ Diyorsunuz.

 

Prof. Sönmez: Değil!

 


Dünyamız, 100 veya daha uzun süreler yaşayacak olan insanları maddeten tatmin
ve mânen mutlu edecek donanıma sâhip mi?

 

Prof. Sönmez: Hayır. Değil! Efsânelerde şöyle şeyler geçiyor. Filan
peygamber 500 yıl yaşadı, filan peygamber 280 yıl yaşadı. Hayır! Aslında o
kadar yaşamamışlar. Dünya o kadar yavaş dönüyormuş ki insanlara öyle gelmiş
öyle hissetmişler. Yoksa onlar da 50, 55, 60 yaşında vefat etmişlerdir.
Efsâneye 500 yıl diye geçmiş. Şimdi dünya o kadar hızlı dönüyor ki… Bir
bakıyorsun 20 yaşındasın, bir bakıyorsun 50 yaşındasın, bir bakıyorsun 80
yaşına gelmiş olacaksınız. Dünya da insanlar kadar o kadar hızlı yıpranıyor ki…
Bakın dünyada medeniyetler kaybolmuş. Bir sene içinde mi kaybolmuş? Hayır. O
sırada 7 sene üst üste kıtlık olmuş hiç yağmur yağmamış. Büyük göçler olmuş ve
Mısır medeniyeti kaybolmuş. Bir takım felaketler olmuş. Avrupa’da üstüne
yanardağ bulutu gelmiş. İki yıl, üç yıl insanlar hiç tarım yapamamış ve
açlıktan ölmüşler. Şuan küresel ısınma çok büyük felaketlere gebe. Bir kaç yıl
mı? Hayır. 50 yıl, 100 yıl, 200 yıl… 6-7 milyon yaşında olan bir dünya için 50
yıl, 60 yıl fazla bir zaman dilimi değil. Fakat eninde sonunda dünyanın da sonu
insanlar gibi yaşlılık dönemine girecek. Kıtlıklar olacak, su olmayacak, hava
olmayacak. Nasıl Orta Asya’dan, Afrika’dan bütün dünyaya göçler olmuş. Artık
dünyadan bütün gezegenlere göçler olacak. Oynayan film, milyon yıllık film
yâni. Baştan sonra altmış dakika değil. Bunları yaşayacağız.

 

– Huzurlu bir hayat, berâberinde sağlık ve uzun
ömür getirir mi?

 

Prof. Sönmez: Vücudumuzda bazı hormonlarımız var. Bunlar yaşamamızı
sağlayan hormonlar. Bunlardan bir tanesi adrenalin. Şimdi siz benim karşımda
ayakta durabiliyorsanız, benimle konuşabiliyorsanız adrenalin hormonunuz oluğu
için. Adrenalin hormonunun bittiği yerde hayat bitiyor. Nabzımızı sağlayan,
tansiyonumuzu sağlayan, işte heyecanımızı sağlayan, mutluluk salgılayan
hormonlardan biri adrenalindir. Şimdi biz bunu öğütüyoruz. Heyecan, stres,
üzüntü kahır sırasında adrenalin hormonu artıyor. Heyecanlandığımız zaman ne olur?
Nabzımız daha hızlı artar, tansiyonumuz yükselir, başımız ağrır, suratımız
kıpkırmızı olur. Bunlar adrenalin hormonunun zararlı tarafları. Demek ki
adrenalin hormonu belirli bir seviyede olursa mutluluk getirir. Adrenalinin
fazlasının zararlarından korunmalıyız.

 

İkinci hormonumuz da endorfin.

 

Bunu da vücudumuz salgılıyor. Biz
bunları dışarıdan alamıyoruz, yiyerek içerek alamıyoruz. İyi bir müzik
dinlediğimiz zaman, ibâdet ettiğimiz zaman, güzel bir yemek yediğimiz zaman,
güzel-iyi insanlarla sohbet ettiğimiz zaman endorfin hormonumuz artıyor.
Endorfin hormonumuz adrenalinimizin tamamen tersine nabzımızı yavaşlatıyor,
tansiyonumuzu düşürüyor, damarlarımızı genişletiyor. O zaman vücudumuzda
adrenalin ve endorfin dengesini endorfin lehinde geliştirebilirsek mutluluk
hormonumuz fazla olursa daha uzun ömürlü olacağız kesinlikle.

 

Mutluluk endorfin hormonunu
sağlar. Vücudumuzun yararlı hormonudur. Stres, sıkıntı, üzüntü adrenalimizi
artırır ve ömrümüzü törpüler. İkisi de alışkanlık yapar. İnsanlar neden hızlı
araba kullanırlar? Neden korku filmi seyrederler? Neden yüksekten atlarlar? O
anki adrenalin onlara çok büyük mutluluk verir. Endorfin de olumlu yönde
mutluluk verir. Olumlu yönde bizim hayatımızı etkiler.

 

O yüzden endorfinimizi artıralım.
Yürüyüş yapalım, müzik dinleyelim, âşık olalım. Bin çeşit aşk var. Sadece karşı
cinse âşık olmak değil; eşinize âşık olabilirsiniz, okumaya âşık olabilirsiniz…
Müziğe âşık olabilirsiniz, çocuklarınıza âşık olabilirsiniz, kendinize âşık
olabilirsiniz. Bunlar sizi mutlu etmek için yeterli olan sevgiler.

 


İnsanoğlu; ‘Enel Hak / Hak benim içimde
diyen Hallac-ı Mansur’u kendisine örnek alarak; ‘Enel Huzur’ diyebilmek için hangi formülü uygulamalı?

 

Prof. Sönmez: Desem ki adrenalin seni yiyor… Ne yapayım? Bedenimden
çıkıyor diyeceksin. Onun için huzur için endorfinini yükselteceksin. Endorfin
yükselirse, ömrümüz uzun olacak, sağlıklı olacağız. Tabi önleyemediğimiz şeyler
var. Genetiğimizde yazılı bir takım hastalıklar var. Yâni hani alın yazısı
diyoruz ya, aslında alnımıza değil de genlerimize yazılmış, DNA’larımızın
üzerine yazılmış bir şeyler var. Meselâ benim DNA’mda kalın bağırsak kanseri
olacağım yazılıysa, bu olacak. Ama erken yaşta, ama geç yaşta. Olmaması için
yapacağım bir takım şeyler var. Lifli gıdalarla besleneceğim. Tuvalet
alışkanlığıma dikkat edeceğim. Bunun yanında elli yaşından sonra mutlaka yılda
bir kolonoskopi yaptıracağım. Böyle bir durum varsa erken müdâhale edilecek.
Hani olayı geciktirici, uzaklaştırıcı şeyler yapılabiliyor. Fakat bunlar
ölümsüzlüğü aramak için değil, sağlıklı yaşamak için olmalı.  Genetik haritamız çıkarılabilir, bir takım
genetik problemlerimiz düzeltilebilirse, her türlü hastalığı önleyebileceğiz.
Tabîi tıp değişik bir safhaya girmeye başladı. Şimdi anne meme kanseri. Genç
bir kız var, 20-22 yaşlarında. Bir genetik araştırması yapılıyor, kızında da
meme kanseri var. Daha doğrusu ihtimali var. Ne yapılacak? Memesini alacak
mıyız kızın? Çok zor bir karar.

 

Veya anne-baba kolon kanserinden
vefat etmiş. Genç bir insana bakıyorsunuz ki kolon kanseri geni var. Bunu
değiştiremeyiz doğduktan sonra. Peki! Kalın bağırsağın hepsini alalım mı? Tıp
değişik bir safhaya giriyor. Artık sanal ortamlara girmeye başladık. Huzur da
sanal. Gerçekten; ‘Huzur benim içimde
Dediğimiz gün gerçekten huzurlu olacağız, kalp sağlığı açısından. Fakat kanser…
Orada durum farklı. Kanserde de stresin çok önemli rolü olduğunu biliyoruz.
Dünyanın insan sağlığı açısından geleceği genetik mühendisliğinde bitecek.

 

 

-‘Huzurlu bir hayat’ ifâdesini de
kullandınız. Huzurlu bir hayat için formül şeklinde söylenecek bir şey var mı?

 

Prof. Sönmez: Bir defa annemizi babamızı seçemeyiz. Yani kötü bir
ailede doğmuş olabiliriz. Devamlı kavga içinde olan bir anne baba olabilir. Bu
şartları değiştiremeyiz. Fakat iyi bir evlilik yapmak insanın ömrünü uzatır.
İyi bir meslekte çalışmak, iyi bir meslek seçimi insanın ömrünü uzatır, çok iyi
evlat ve anne-baba ilişkileri ömrü uzatır, çok iyi bir ülkede yaşamak ömrü
uzatır. Bunlardan hangisini yapabiliyoruz? Bu saydığım beş maddeden belki
sadece iki tanesini yapabiliyorsak o bize yeterlidir. Bu beş maddeden beşini
bir araya getirmek hakikaten imkânsız. En azından iki tanesini tutturabilirsek
iyi bir evlilik, iyi bir iş… Çocuklarla problem olabilir mi? Hepimizin
çocuklarıyla problemi vardır. Fakat onlar büyüyünce belki düzelecek eğer iyi
bir eşiniz varsa, iyi bir işte çalışıyorsanız, ülkenin şartlarıyla
barışıksanız… Tabi ki daha huzurlu daha mutlu olacaksınız. Fakat eğer evde hır
gür, işte hır gür, ülkeyle probleminiz var, siyasîlerle probleminiz var… O
zaman işiniz zor.  Beslenme en arkada
geliyor. Bütün bu olumsuzluklar içerisinde iyi beslenmeseniz de olur. Zâten
bütün felaketler kapınızda demektir.

 

– Belki
sabırlı olmak, sağlıklı ve huzurlu olmak için diğer şartlara ilave edilebilir…

 

Prof. Sönmez: Tabîi… Sabır, tevekkül bunların en başında gelen
şeylerdendir. Sürekli isyan etmek, sürekli kavgacı olmak, sürekli eleştirel
olmak bunlar işte o adrenalimizdir, 
içimizde bizi kemiren kurttur.

 

-Bir de
stres meselesi var. Çağımızda stressiz olmak mümkün değil. Fakat bu arada ‘stresi yönetmek’ diye bir yöntem var…

 

Sönmez: Evet, özel psikolojik destekler var. Stresin yönetimi
mümkündür. Özellikle üst düzey yöneticilere, iş adamlarına böyle kurslar
veriliyor ve çok faydalı olduğuna inanıyorum.

 

-Çok
teşekkür ederim Efendim. Lütfettiniz insanlarımıza çok faydalı olacak bilgiler
ediniz.

 

-Prof. Sönmez: Ben teşekkür
ederim.

 

 

 

Prof.
Dr. BİNGÜR SÖNMEZ

1952 yılında Sarıkamış’ta dünyaya geldi.
İlk ve orta öğrenimimi tamamladıktan sonra Pendik Lisesi’ni 1969 yılında
bitirerek İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi.1976 yılında Tıp Doktoru olarak
mezun oldu. Burslu olarak İngiltere’de 1 yıl yabancı dil eğitimi gördü.
İstanbul Tıp Fakültesi’nde 1977-1984 yılları arasındaki uzmanlık eğitiminin
içinde 1984 yılında Londra St. Thomas Hastanesi’nde kalp cerrahisi asistanı
ve Rayne Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı hastanede
1987-1990 yılları arasında tekrar 3 yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimi
aldı.

 

 1988 yılında doçent, 1997 yılında profesör
oldu. 1990 yılı sonunda kesin dönüş yaparak İstanbul Üniversitesi Kardioloji
Enstitüsü’nde göreve başladı ve 1995 yılına kadar aynı zamanda Florence
Nightingale Hastanesi’nde çalıştı. Daha sonra, Florence Nightingale
Hastanesi’nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı, aynı zamanda Kadir Has
üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Cerrahi Bölümleri Başkanı olarak çalıştı. 2001
yılından beri özel bir hastanenin Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak
çalışmaktadır. Yurt içi ve dışında yüzden fazla yayını, 5 kitapta yazdığı 8
bölüm var. ‘Radial Arter Greft
Hazırlanması
’, ‘Kalp Yogası’ ve
Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış
isimli kitapları var. Birçok tıbbi derginin editor listesinde görevli olup
Sarıkamış ile ilgili sinema, belgesel, kitap gibi tüm çalışmalara katkıda
bulunuyor ve ilmî danışmanlığını yapıyor. ‘Ülkem Ateş Çemberi İçinde İken Sarıkamış’, ‘Nargin’, ‘Kafkas Cephesi’,
Âşıkların Dilinden Sarıkamış’, ‘Sarıkamış’tan Çanakkale‘ye isimli
kitapları yayına hazırlamıştır. Yurt içi ve yurt dışında bulunan 24 derneğin
üyesi olan Prof. Dr. Bingür Sönmez, evli, iki evlât babasıdır.