‘Talibân Devleti’ Mi? (-Iı)

64

“Coğrafyanın kader sayıldığı” Afganistan’ın
tarihte de yüzü hiç gülmemiştir. Hep kaosla yoğrulmuş ve kaderine
boyun eğmiş çileli bir hayat yaşamıştır. Eli kanlı çetelerin, uyuşturucu
baronlarının hüküm sürdüğü; adeta Hindikuş ve Pamir dağ silsilesiyle sarmalanan
sarp kayalıklardan derin vadilerden oluşan bir başka dünya. Tarihine
bakıldığında birçok medeniyetlere mesken olmuş ya da hâkimiyeti altına
girmiştir. Büyük İskender’den Mauryalılar, Kuşanlar,
Seferîler’e, Samanîler’den, Gazneliler, Gurlular, Timurlar, Babürler’e kadar birçok krallıklar Afganistan
coğrafyasında yer aldılar.

            1747
yılında
Ahmed
Şah Dürrani
‘nin Paştun aşiretlerini birleştirmesiyle son Dürrani imparatorluğu
kuruldu. Zamanla
Britanya ve Rusya imparatorlukları arasında bir tampon bölge
konumuna gelen Afganistan, 1919’da göstermelik Britanya kontrolünden
bağımsızlığını kazandı. 1920’li yıllarda Afganistan Kralı Amanullah
Han
Cumhuriyetin ilk
yıllarında Mustafa Kemal
Atatürk’e hayranlık duygusuyla Türkiye’yi örnek aldı. Afganistan’da
inkılaplar yapmak istedi ancak başarılı olamadı.
Bununla birlikte daha
sonraları Afganistan’ın kısa süreli bir demokrasi tecrübesi olsa da geçmişinde
kurumsal bir devlet geleneği olamamıştır.

Genel bir tanımlama ile Devlet” toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal
bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel
varlıktır. Başka bir ifadeyle devlet, en büyük tüzel kişiliktir.
Devletin; temel organları – alt şubeleri var,
kurumsal yapısı var, toplumsal mutabakat sözleşmesi (anayasa), meclisi ve seçimi
var, yargısı var. Devlet mefhumunun bir felsefesi vardır ve olmalıdır. Mesela,
Aristoteles’in
ideal devleti’nde orta sınıf yaşam biçimine sahip herkesin aynı haklara
ve eşitlikle yaşadıkları bir devlet söz konusudur.
Bununla
birlikte
Jean-Jacques Rousseau‘ya göre yurttaşlar olmadan
erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Rousseau;
devletin iktidara değil halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını
benimsemiştir.

            Daha
çok Platon ve Farabi’den etkilenen İbni Rüşt ise ideal devlet tipini
tarif ederken; “İdeal devletteki bütün faaliyetlerin amacı saadet anlayışına
göre yapılır. Saadetin elde edileceği yer ideal devlettir. İdeal devletin gayesi,
ferdin saadeti ile toplum saadetini birlikte temin etmektir” der.
Buradan
anlaşılmaktadır ki devlet en temel anlamda akıl
ve adalet, ahlak, bilim ve sanat kavramları bir toplumda tesis
edilmedikçe devler kavramı kof bir isimden ibaret kalır. İşte Talibân türü
yapılanmalarda söz konusu değerler ve kavramlar yok sayıldığı için bu çağa
yakışmayan vahşi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bazen şu soruyla karşılaşılır;
“Bunların hiç mi haklı tarafları yok?” diye. Elbette hakperest olmak gerekirse
tartışılmaz bir tek haklı oldukları yol vardır o da ülkesini işgal eden
emperyal güçlere karşı verdikleri mücadele. Faturası ağır da olsa kendi
ülkesindeki işgalci ABD/NATO askerlerini geri püskürtmesidir. Bu meşrudur, vatansever
her insanın yapması beklenen; eğip bükmeye gerek yok. Bununla birlikte uyduruk,
indî yorumlarla halkına insanlık dışı eziyet etmenin hiçbir kutsalda yeri
yoktur.

Afganistanın
ne yazık ki kaos ve kargaşalardan hiç kurtulamamıştır. Bunda demografik
yapısının da katkısı var. Çoğunluğu oluşturan Peştunların hegomanyası
karşısında Taciklerin de kimlik
sorunları doğmaktadır. Peştunlar, Taliban’ın ana  omurgasını oluşturmakta (%42). İkinci
ağırlıklı nüfus yüzde %32 oranında Tacikler’den oluşur. 
Tacikler ile Peştunlar
arasındaki etnik ihtilaflar

kuşaktan kuşağa sürmektedir.
Bu mücadele ülkenin kimliği  ve Peştunların
kurduğu otoriteye yöneliktir. Muhammed Davud Han 1973’te  cumhuriyeti ilan
etmişti. Ancak 1978’de komünistler iktidarı ele geçirmesiyle etnik karmaşa yeniden alevlenmişti. Amanullah 1920’li yıllardaki
batılılaşma hareketi muhaliflerince engellenerek yönetimi lağvedilmiştir.
 Sonraki mücahitler döneminde,
Tacik kökenli Burhaneddin Rabbani ile Peştuni Gulbeddin  Hikmetyar arasındaki şiddetli  çatışmalar Kabil’in 
paylaşılmasına kadar varmaktaydı. Rabbani ve Ahmed Şah  Mesud’un
Kabil’i terk etmesiyle etrafa korku salan Taliban örgütlü yapısı dönemi
başlamıştı. Sözü edilen olayların akışı sonucunda
Tacik kökenli Ahmet Şah Mesut ve Özbek General
Raşit Dostum
ittifakı doğmuştur. Bugün uygar dünyada kabul gören ve Taliban
radikal Taliban hareketini asla onaylamayan bu ittifak, gaspedilen kimlik
mücadelesini vermektedirler.

SONUÇ:

·        
Radikal İslami hareketler,
bölgesindeki dengeleri yayılmacı güçlerin lehine çevirmektedirler.

·        
Ülkemizde
de dini referanslı radikal örgütlenmeler görülmektedir. Ancak laik devlet ve demokrasi
kültürüne sahip bir Türkiye’de böyle bir yapılanmaya göz yumulmamaktadır.

·        
ABD’nin savaş politikası kaos üzerine
kurulmuştur
. Kaosa alet
olan radikal hareketler ülke kaynaklarının paylaşımında çaresiz kalmışlardır.

·        
Afganistan
1990’lı yıllardan önce (yani Taliban yönetimi öncesi) bilime, eğitime,
teknolojiye yönelen, çağı ile uyumlu bir ülke olmuştu. Günümüzde işgale son
verilse bile Taliban’ın bilinen baskıları ve etnik ayrışmalar sonucu umutsuz halk ülkesini terk etmektedir.

·        
Her türlü tedhiş ve terör saldırganlıklara
sebep olan bölgede birlikte yaşama bilinci oluşmadığı sürece devlet teşkilatını
kurmak anlamsız olacaktır. Ayrıca kurulsa bile ahalisi o bilinçte olmadığı,
eğitim düzeyinin çok düşük olduğu, bireysel haklarını bilmeyen ezik bir
toplumda zaten işlemez.

·        
Yayılmacı Rusya ve ABD yönetimlerinin de bundan
alacakları ders olmalıdır. Bir örgütü beslersiniz, el üstünde tutarsınız,
eğitirsiniz-donatırsınız; sonra döner, sizi ısırır. Son dönemde ABD’nin hesabı
tutmadı, Taliban zapt edilemez oldu.

·        
Devlet kurmak, otomatik silahı gariban
sivillerin genzine dayamaya benzemez. Bu müptezellere sormak lazım; “Yahu
devlet kurmak kim siz kim?!  Ancak
dünyaya kapalı bir tür aşiret kurarsınız” diye. Ya da batılı bir yayılmacı
devletin  (ABD-AB) paçasına yapışır ve
ona kaynaklarını ipotek ederler.
Daha şimdilerde batılı ülkelerden rehberlik talepleri var.

·        
Tavsiyemiz
şudur: Devlet kurmak erdemli bir iştir.
Bilimdir, felsefi derinliği vardır; evrensel değerlere, sosyolojik gerçeklere
dayanır. Toplumsal mutabakat, adalet, kolektif akıl, ahlak ve devlet kurma
şuuru sağlandıktan sonra neden olmasın. 
Ancak önce kitap okumak lazım, hem de yüzlerce cilt.