26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 374

Bence Rektör İstifa Etmeli!

Son söyleneceği yine başta söyleyeyim!

Bir şehirde dar gelirli ailelerin çocukları öğrenci yurdu
bulamıyor!

Bir umut! Tanıdık tanımadık tüm siyasetçileri, sendikacıları
sivil toplum kuruluşu başkanlarını canhıraş bir biçimde arıyorsa!

Bir kısmı yer bulamadığı için parklarda sabahlıyor!

Bir kısmı da daha ilk günlerde umudunu yitirip memleketine
geri dönmeyi düşünüyorsa!

Bu toplumsal sorunun sorumlusu, ve çözmesi gereken ilk kişi
O ilde ki üniversitenin rektörüdür!

***

Onun içindir ki Rektör seçerken!

Bu adam iyi doktor, tarikatı çok sufi, memleketinin birazı
bize yakın, öbür tarafı da çok uzak değil! Diye tamamen duygusal kriterler
yerine,

Becerebilir mi? beceremez mi?

Diye düşünülerek daha akli kriterler ile seçilmeli.

Öyle olmayınca da, nereye elini atarsan hangi birime elini
atsan elinde kalır.

Her gün bir tarafı yerel ve ulusal basının alay konusu olur!

***

Bence;

Bir insan iyi bir doktor ise doktor kalmalı, bırakalım en
iyi yapabildiği işi yapsın!

Tarikat ehli ise, zaten sadece ehil olduğu işi yapmalı.

Yani, yapamayacağı bir göreve atayıp, atanmayı kabul edip!
ondan sonra!

Daha da yapamayacağı üst düzey görevlerin hayali kurmamalı!
kurdurmamalı!

***

Yazık olur!

Neslimize, çocuklarımıza, anne babalara, ülkemize, hepimize
yazık olur!

Netekim oluyor da!

Ha! Diyelim olan oldu, ve üniversitenin birimlerinde
bölümlerinde veya direk kendisine bağlı olmasa bile öğrencilerinin ikamet
edeceği yurtlarda sıkıntılar var!

Ya yeterince yurt yok! Ya da var olanlar da pahalı!

İşte o zaman o rektör çağırılıp hesap sorulmalı.

Hacı! Sen yeni bölümler açarken hesap yaptın mı? Bina
dikerken planlama yaptın mı? kadrolar açarken, atamalar yaparken bunları
düşündün mü?

Kaç öğrencin var! Şehrinde kaç yurt var!

Bu işleri bilen dertlenen ekipler kurdun mu?

Hangi verilere göre hareket ettin, getir bakalım yaptığın
istatistik hesaplarını!!!!!

Neyi, hangi Kriterlere göre belirledin ve bu sorun neden oldu,
olduysa da çözüm önerin var mı? Diye de sormalı. Yok böyle olmazsa! Öğrenciler
yurt ve barınma ihtiyaçları ile boğuşurken!

Rektörler de ne yapsın zaman geçsin diye; Mef’ülü Mefa’ilü
Mefa’ilü Fe’ilün!

Öyle olunca da haklarında söylenebilecek en iyi ifade!

Beceremiyor ama çok “Müslüman” adam! Dan ileri gitmez.

***

Bence yurt bulamayan, kazandığı üniversitenin rektörünün
arasın.

Çözüm bulabiliyorsa onlar bulsun, bulamıyorsa da bence O
rektör görevinden ayrılmalı!

İstifa etmeli, hem kurumu hem de kendi saygınlığı için!

Yok öyle!

Millet geçim sıkıntısı ile boğuşurken bir de başka şehirde evlat
okutmanın hem duygusal hem de ekonomik sıkıntısı ile boğuşurken!

Bir eli yağda bir eli balda sordum sarı çiçee anne baban
varmidur! Terennümleri!

Biraz Allah’dan korkmak lazım!

***

Valla ne yalan söyleyeyim, son 40 yılda nasıl olduğunu
anlamadığımız pek çok insan

“akademisyen” olduğu gibi O “akademisyenlerin” bazıları da
rektör olmuş(!)

Hani bir Ata Sözü var! Bana Rektörünü söyle sana yurt
sorununu söyleyeyim diye, öyle işte.

Son olarak, bir temenni ile mektubuma son vereyim.

Tamam, idarecilerin hepsi iktidara yakın isimlerden olsun,
olsun da! En azından atandığı işin hakkını verecek, anlayan-bilen iktidar
partililerden olsun, bence içlerinde çok var!

Veleddalin amin.

Yönetimde Kalıcı Ve Sürekli Başarı

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İzmit
Belediyesinin önemli bir projesi olan Kadın Girişimciler Merkezi (İZGİM)
açılışında konuştu.

İlk önce bir tespitimi paylaşayım: İYİ
Parti lideri kendi destekleriyle CHP’den seçilen İstanbul, Ankara ve diğer
Büyükşehir Belediye Başkanları ile İlçe Belediye Başkanlarını tam sahipleniyor.

İzmit’te de, Onlardan bahsederken, “Millet
İttifakı’nın belediye başkanları”
sıfatı ile isimlerini zikretti.

Akşener, Millet İttifakının birlik ve
beraberliğinin önemini söz ve davranışlarıyla vurguluyor.

“Şimdi buradaki birlik ve beraberliği
muhafaza etmek gibi bir görevimiz var. Dolayısıyla partili Cumhurbaşkanlığı
meselesi değiştikten sonra rekabet etmeye hakkımız olacak. Ama bugün
birbirimizin ayağına basmayacağız” dedi.

Millet ittifakının belediye başkanlarından
biri olan İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in de başarılı
çalışmalarını överken, “bundan sonraki çalışmalarınızda da takipçiniz
olacağız”
mesajını verdi.

Akşener, “Millet İttifakı’nın Belediye
Başkanlarının” başarılı olmalarının öncelikle “sosyal belediyecilik”
ilkesini uygulamaları ile “ihalelerde ve harcamalarda şeffaf olmalarına”
bağlıyor.

Bu sebeple, yolsuzluk olmayınca, dürüst ve
düzgün bir yönetim altında mevcut kaynakların yeterli olduğunu söyledi. Hem de
merkezi idarenin, AKP’li olmayan belediyeleri yalnız bırakan hatta engelleyici
politikalarına rağmen, belediyelerin başarılı hizmetler verebilmesinden mutlu
olduğunu açıkladı.

****

Meral Akşener AKP iktidarının belediyeler
sayesinde gerçekleştiğini ancak şimdi en çok yozlaşmanın olduğu kurumların
AKP’li belediyeler olduğunu anlattı. AKP’li belediyelerde kamu kaynaklarının
bir zümrenin zenginleşme aracı olarak kullanıldığını anlattı. “Ülkemizin
her bölgesinde gezdiğim ilçelerde belediye kaynaklarıyla zenginleşenler
AKP’li, dışlanan ve fakir kalanlar ise her partili
” dedi.

Bu sebeple AKP iktidarının önce
belediyelerde sona ermesi tesadüf değil
. (2014 seçimlerinde AK Parti 48
büyükşehir ve il belediyesi kazanırken bu sayı 2019’da 39’a düştü. Ülke
nüfusunun yarısını artık Millet İttifakı Belediye Başkanları yönetiyor.)

Meral Akşener, işte bu aşamada Fatma
Kaplan Hürriyet’in şahsında “Millet İttifakı’nın Belediye Başkanlarına”
seslendi:

“Erken veya zamanında yapılsın, önümüzdeki
seçimlerde, Allah’ın yardımı ve milletin kararıyla önce cumhurbaşkanlığı
değişikliğini
sağlayacağız. Daha sonra demokrasinin uygulandığı parlamenter
sisteme
geçiş yapacağız. Refahın vatandaşa yayıldığı bir düzeni kuracağız.

Ancak KALICI VE SÜREKLİ BİR BAŞARI için belediye
başkanlarımızın aynı ilkeler ve dürüstlükle başarılı hizmetler vermeye devam
etmesi şart” dedi.

**************************

Genel Seçimi Kazandıktan Sonra

Meral Akşener’in “kalıcı ve sürekli
başarı”
hedefi son derece önemli.

Gerçekten sadece belediyelerde değil, Millet
İttifakı’nın kazanacağı Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilleri seçimlerinden sonra,
seçilecek Cumhurbaşkanının başarılı olması şart. Makul sürede
parlamenter sisteme geçiş yapıldıktan sonra ise Millet İttifakı’nın hükümeti
kalıcı ve sürekli başarılı olmak zorunda.

Yoksa “gelen gideni aratacak olursa”
AKP’nin ikinci dönemi başlar ve Cumhuriyetimizin bütün kazanımlarını kaybedeceğimiz
bir felakete sürüklenebiliriz.

Bu bakımdan Millet İttifakı
partilerinin iktidar için hazırlıklarını tamamlaması
gerekli. İttifak
partileri “kadrobank”larında bulunan güvenilir, bilgili, tecrübeli,
liyakatli insanlardan ilk etapta görev verecekleri isimleri belirlemiş ve
stratejik önemi olan konularda yol haritasını çizmiş olmalı.

Seçim kazanmak çok önemli ama seçimden
sonra kalıcı ve sürekli başarılı olmak daha da önemli.

****

Millet İttifakı çok ağır sorunları olan
ve kurumları çökertilmiş bir Türkiye
teslim alacak. Bu şartlarda sorunlara
çözüm bulmak eski krizlerden daha zor. Ama karamsar olmak da doğru değil.

20 senelik yozlaşmış ve otoriterleşmiş bir
iktidarın sona ermesinin doğuracağı pozitif atmosfer ekonomi ve hukuk alanında ani
bir iyileşme
başlatacaktır. Bu yeni eko sistemin yaratacağı
iyileştirmelerin
içeride ve dışarıdaki olumlu etkileri çarpan etkisi
yapacaktır. Eminim ki hepimizin tahmininden de kısa zamanda ve büyüklükte
olumlu bir değişim süreci yaşayacağız.

Ama bu tür başarıların kalıcı ve
sürekli olması
için iyi bir hazırlık evresine ihtiyaç vardır. Biliyorum
Millet İttifakı partilerinin ciddi kadroları var ve bu hazırlıkları yapıyorlardır.
Umarım seçimlere kadar olan süreyi de bu maksatla verimli şekilde değerlendirirler.

Türk Gençliğine çağrımdır.

·       Sevgili gençler hiç kimsenin karşısında
eğilmeyin.

·       Hiç kimseyi hayranlıkla seyretmeyin
kişiliğinizden kaybedersiniz.

·       Büyüklere saygıyı küçüklere sevgiyi
mutlaka paylaşın.

·       Hayatta başarılı insanlarla gurur duyun,
onların başarılarını övünerek anlatın.

Türk milletini, bayrağını
başarılarıyla dalgalandıran şerefli insanlarla her zaman gurur duyun.

·       Gelişmelere ve teknolojiye sahip çıkın.
Gelişme ve teknoloji insanların refah seviyesini artırır.

·       Düşünceye çok önem verin! Yüce Allah
Kuran’da öyle emrediyor!

·       Köle akıl, olanı biteni anlamaz. Perdenin
arkasındaki gerçeği değil önündeki oyunu seyreder. Çünkü kendi düşünmez aklını
kiraya vermiştir.

·       Köle akıllar bir araya getirilerek “
Sürü “ oluşturulur. Siz bunlarla mücadele etmelisiniz. Sürü toplumlar üretim
değil tüketim toplumudur. Sürü toplumlar sömürülmeye mahkûmdurlar.

·        Ey İnsan düşün aklını aktif hale getir.
Yaratan Allah insanı düşünmeye davet ediyor. (Nahl 17) Hiç düşünmezmisiniz? Ne
kadar az düşünüyorsunuz.  (Mümin 58)

·       Gençler uydurulan dine değil, indirilen
dine inanın ve insanları aydınlatın.

·       Dünya milletleri yapay zekâ ile
uğraşırken, biz hala geri zekâlılarla uğraşıyoruz.

·       Gençler bazı meşhur kişiler bazı sözleri
söyledikten sonra kıvırtarak “ Aslında ben onu söylemek istemedim, ben yanlış
anlaşıldım, sözlerim çarpıtıldı. Ben konuşursam yer yerinden oynar.” gibi
sözleri söyleyenlere iyi bakın ve onlardan uzak durun.

 

Bunlarla mücadele etmek
sizin asli göreviniz olsun. Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesini mutlaka
ezberleyin ve kendinize rehber edinin. Çünkü Atatürk Cumhuriyeti sizlere emanet
etmiştir. Sizde ona mutlaka sahip çıkın. Muhtaç olduğunuz güç damarlarınızdaki
asil kanda mevcuttur. Ne mutlu Türküm diyene… Tanrı Türkü korusun ve
yüceltsin.   

Sonbahar

‘’Mevsimlerin
en hüzünlüsüdür! Renklendir desen bu mevsimi; ona en yakışanı
sarısıyla, kırmızının her türüdür…’’

 

Hazan mevsimine adını verir, sararmış rüyaları anlatır sonbahar!

 

En çok da bu mevsimde hatırlanır duygu dolu solgun anılar!
Ama ne hatırlanırsa hatırlansın; çoğu acıyla anılır son demde kalmış nice
sevgiler, nice aşklar

 

Vedanın sesidir yankılanan kulaklarda!

 

Nice ayrılıklar kalır giden yılların ardında. Hayat dersin, dört
mevsim dersin, ilk nefesten sonra bakışlarla, duyuşlarla, dokunuşlarla,
tadışlarla yaşarsın her ne olduysa

 

Rengârenk hisler sarar her yanını yumak, yumak. Her yumak
ayrı bir sevgi, ayrı bir acı sunar kucak, kucak. Sanırsın ki, her duygu ayrı
bir güzel, ayrı bir sıcak. Ama o
duyguların rengi de bu mevsimde soluktur. Yakınlaşırlar sanırsın, uzakta
kalırlar çok uzak

 

Ağaçların dili olur, gövdesine dolanan ilk rüzgâr. Kalbin derinliklerinde saklanır o aşk dolu
bakışlar. Bedenini bir ürperti
sarar! Anıların canlanır, bir anda gözlerin parıldar. Ama çok geçmeden solar,
sararıp dökülürler yaprak, yaprak

 

Bu mevsimde veda eder yaşamın her rengi. Önce yeşili gider,
sonrasında mavisi
Kirpikleri ıslatır sevdanın ilk hecesi ama bir de bakmışsın ruhuna saplı kalır
vedanın o sapsarı gölgesi

 

Baharın ilki bitmiş, yazın sıcağı da gitmiştir artık. Rüzgârın ıslığıdır onu ilk
anlatan. Renklerinin sarısıdır her yanımızı saran. Sonrasında yağmurun sesi
gelir, toprağın kokusuyla hatırlanır, aslında yaprak yağmuruyla başlar, ama düşen her yaprakta bir anı
asılı kalır.

 

Mevsimlerin en hüzünlüsüdür sonbahar!

 

Renklendir desen bu mevsimi; ona en yakışanı sarısıyla,
kırmızının her türüdür

 

Aylar önce uzayan günün aydınlığına sevinirken
bizler Uzayan gecelerin hüznü kaplar içimizi. Hüzzam makamına döner günün
coşkusu şimdi.

 

Acının bir başka adıymışçasına sonbahar, takvimlerden söker
alır nice sevinç çığlıklarını, gömer suskun yüreklere!
Özellikle ülkemizin
son döneminde yaşanan onca gerçeğini acımasızca çarpar yüzümüze

 

Bir bakarsınız doğanın feryadına ses verir kırlangıçlar; bir
sonraki bahar yerinde bulamayacağı yeşilin acısını anlatır feryat figan

 

Sert bir sonbahar rüzgârının
acılı uğultusu duyulur!

 

Ormanın yok olan/edilen feryadıdır bu duyulan! Neden, neden
beni kestiniz, yaktınız, yok ettiniz? Dercesine kızgın ve çaresiz

 

Yazlıkçıların kapatıp gittiği kimi evlerin verandalarından tekirin, sarmanın miyavlaması, mırıltıları
gelir, yalnızlıklarını anlatırlar; yoksul ve terk edilmiş! Sonrasında onlara
eşlik eder, sokağa bırakılan çomarın, karabaşın
acılı havlamaları

 

Leylekler, Çulluklar çoktan güneyin sıcağına kanat çırpmışlardır artık Geride sadece çalı, çırpıyla
bezeli yuvaları, bir de meraklı çığlıklarıdır kalan! Ya sonraki yıl, onlara
kucak açan sulak alanları, yuvaları döndüklerinde
olmazsa diyerek?

 

Ve

 

Bizlerin, ülkemizin
son döneminde yaşadığı onca olaya da eşlik eder sonbahar. Dedim ya, hazan
mevsimidir o, hep acıları anlatır!

 

Yurdumuzun çevresini savaşın ateşi sarmış! Hayata tutunmak
adına milyonlarca Suriyeli, Afgan göçmen; ülkemizin
çeşitli illerine dağılmış! Kimi göçmenlerin özgürlük
bedeli ise ağır olmuş, binlercesinin hayatı Egenin serin sularında sonlanmış!

 

Kumsalın ıssızında yatan Aylan bebeğin cansız bedeni,
vatanları yakılıp, yıkılan o insanların simgesi olmuş, dünyanın vicdanına kazınmıştır sanırsın! Yerküre hatırlar ama çoğu ülkenin vicdanı dahi
hatırlamaz!

 

Bitmeyen terör belasının acıları da yansır bu mevsime.
Şehitlerimizin acısı sarmıştır her yanımızı. Yürekleri dağlanmış anaların, eşlerin, çocukların
duyulur acılı feryatları

 

Babaların omuzları çökük,
dudaklarında vatan sağ
olsun sözleri Bir daha dönmeyecekler ki o yiğitler, sonsuzluğa çıktıkları
yoldan geri

 

Eşlerin, sevgililerin, evlatların, umutları, hepsi yok olup
gitmiştir, kaybolmuştur sevdaları. Sadece yüreklerimize
asılı kalmıştır geride kalan hatıraları

 

Ülkemde mevsim sonbahar; aylardan Eylül olmuş, Ekim olmuş ne fark eder? Sonbahar
yağmurlarına eşlik eder acının gözyaşları

 

Nedense, çoğu kez bu mevsimde giderler sevenler, sevilenler

 

Ama her defasında bu renk armonisinin hüznüyle,
yaşanan onca acının gerçekleri ve sonbaharın o hüzzamlı sesiyle veda ederler.

Sizin En Hayırlınız…

0

Gün geçmiyor ki, gazetelerde bir kadının dövülmesi veya
öldürülmesi gibi, çok üzücü ve çok vahim olaylarla karşılaşmayalım. İşte böyle bir
ruh hali içindeyken, bir nebze herkes ve her şeyden uzak kalarak, başımı
dinlemek için kendimi parkta buldum.

     Günün yorgunluğunu
unutmak, ağaçları seyretmek, hafif esen rüzgârla yaprakların kıpırdanışlarını,
âdeta dans eden yaprakların hışırtılarını ve birbirlerine olan fısıltılarına
kulak vererek, bir an için de olsa, hayatın sıkıntılarından uzaklaşmak için
parktayım.

     Kenardaki bir
bank’a oturarak, tatlı hülyalara tam dalmak üzereyken, sırt sırta vermiş bankın
/ sıranın öbür tarafında oturan ve sırtı bana dönük, fakat benden habersiz
olan, 60 yaşlarında var yok birinin, kendi kendine konuşmalarını, ister istemez
dinlemek zorunda kaldım.

     Yaşlıca bir adam,
dünyadan habersiz, kendi kendine engel olamadığı iç çekişler, önlemeye
çalıştığı fakat mani olamadığı hıçkırıklarla, acısını dışa vurmaktan kendini
alamıyordu. İşte bu adamın dudaklarından dökülen derin acı, keder ve gam yüklü
mırıldanmaları:

     “Eşim öleli tam üç
ay oldu. Hâlâ onsuz boş kalan evime girmekte zorlanıyorum. Eşimin yokluğu beni
boğuyor sanki. Kendi evimde nefes alamıyorum. Meğer evi o dolduruyormuş. O
öldükten sonra, evdeki ben dahil her şey ölü gibi sessiz, hissiz ve duygusuz.

     “Keşke hanımım sağ
olsaydı da, yine münakaşa edip tartışsaydık. Yine birbirimize lâf yetiştirmekte
yarışsaydık. Birbirimize karşı ağır sözler sarf etseydik.

     “Yeter ki, o
hayatta ve evimde olsaydı. Keşke onsuz boş eve girmez olaydım. Ama artık yok.
Biricik eşim öldü. Hiç ummadığım ve beklemediğim bir zamanda, emri hak vaki
oldu. Aramızdan ayrıldı. Ah eşim ahhh!

     “Hanımım hayatta,
evinde ve yanımda olarak, nasıl hareket ederse etmesi, ne söyleyecekse
söylemesi, fakat ne olursa, nasıl olursa olsun, ölmemiş olması; her şeyine
katlanmaya değermiş. Ah keşke ölmeseydi…” gibi sözler sarf ederek, yerinden
yavaşça kalktı. Ağır adımlarla buradan uzaklaştı.

     İçten gelen samimi
itirafları hâlâ kulaklarımda akis ve yankılar yapıyor. Beni derin düşüncelere
salıyor. Demek ki diyorum, bu adamın; zamanında -ne olursa, nasıl olursa olsun-
eşinin kıymetini bilmemiş olması; ateş olup içini yakıyor, mânevî azaplar
içinde vicdanını sızlatıyordu.

     Fakat ne çare ki,
son pişmanlık fayda vermiyor. Gideni geri getirmiyor. Hanımsız evin zindan
olmasına engel olamıyor.

     Belli ki, bu
kişinin eşine çektirmediği ve yapmadığı eza ve cefa kalmamış. Keşke, eşinin
değerini ölmeden önce bilseydi de, ne ona ne de kendisine hayatı zehir ve
zindan etmeseydi.

     “Ba’de
harabi’l-Basra.” / “ Basra harap olduktan sonra.” İş işten geçtikten sonra,
maalesef son pişmanlık fayda vermiyor.

     Oysa Hz. Muhammed:
“Sizin en hayırlınız hanımına en iyi davranandır.” dememiş miydi?

     Kaldı ki, “Cennet
anaların ayakları altında.” değil mi?

     Büyük zatların
büyüklüğü, eşlerine karşı gösterdikleri iyi ve güzel davranışlarında yatıyor.

     Sokrat bile,
hırçın ve başkalarının yanında kendisini aşağılayan eşine karşı, çok şefkatli
ve anlayışlı idi.

     “Ana gibi yar,
Bağdat gibi diyar olmaz.” boşuna söylenmemiş.

     “Ana başta taç
imiş, bir evlat pîr olsa da anaya muhtaç imiş.” gibi altın sözleri herkes
bildiği ve duyduğu halde, kadınlara karşı bigane kalmak, onlar karşısında sağır
olmak; ne büyük cehalet, ne büyük gaflet, ne büyük pişmanlık. Ama pişmanlık
fayda vermiyor. Gideni geri getirmiyor. İşte bunun içindir ki, Hz. Mevlana:
“İnsan pişman olduğuna da pişman olacak.” diyerek bu duruma düşmeden gereğini
yapmanın önemine işaret ediyor.

     Hayat arkadaşının;
Allahın munis, lâtif bir hediyesi olduğunu bilen, ona karşı yanlış ve kötü
davranışlarda bulunabilir mi? Unutmayalım ki:

     “Hasmın (eşinin)
sitemini (eziyet ve cefasını), sitemsiz (karşılıksız) bırakmak; ona en büyük
sitemdir.” Aynı zamanda aile saadetini yeniden sağlayacak, yenileyecek olan bir
tılsımdır.

Türkçenin Dikenleri…Türkçe Sevdalısı Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa İle Uydurma Kelimeler Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ana sütü gibi demiz ve duru Türkçemizin dikenleri olan uydurma
kelimeler nereden çıktı ve bunlara ne ihtiyaç vardı?

 

Dr. Yesevîzade Şâkir
Alparslan Yasa:
Şâyet bu sorulara mazlum milletimizin mâruz kaldığı korkunç
kültür jenosidi çerçevesinde cevap aramazsanız, hakîkate ulaşamazsınız! “Kültür jenosidi”, yâni Müslüman Türk
kültürünün topyekûn imha edilip yerine Frenk kültürünün ikame edilmesi…

Araştırıyorsunuz… “Bay” ve “bayan” kelimelerinin 1930’lu,
40’lı senelerde “Bay Şükrü”, “Bay Atay”, “Bayan Âfet”, “Bayan İnönü” şeklinde
kullanıldığını görüyorsunuz… Oysa Türkçenin mantığına göre, unvanların isimden
sonra gelmesi lâzımdır: Şükrü Bey, İnönü Hanım gibi… “Öz Türkçecilerin”
söyleyişi, açıkça alafrangalıktır. Çünkü meselâ Fransızcada Monsieur (Mösyö)
Kaya, Madame (Madam) İnönü denir. (Kezâ İngilizcede Mister Kaya, Almancada Herr
Kaya gibi…) Anlıyorsunuz ki bütün mesele, A’dan Z’ye kendini inkâr edip A’dan
Z’ye Frenge benzemek… Hani Mehmed Âkif’in iğrendiği şu Frenklik… Bilakis “Millî
Şef”, şapka inkılâbı esnasında kendisine, bari “şapkanın ortasına bir Ay-Yıldız
koyalım ki diğer milletlerden farkımız belli olsun” teklifinde bulunan Ankara
Valisi Yahya Galip Bey’e “Canım, biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz,
sen ne teklif ediyorsun!” diye çıkışıyor, “Ebedî Şef”in bütün inkılâplarının
özünü pek veciz bir şekilde ifade ediyordu… Şeflerinin izinden giden Nurullah
Ataç da, bu projeyi, (Diyelim isimli kitabında) “eritmeliyiz kendimizi Avrupa
uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır” şeklinde bir başka türlü ifâde ediyordu.
İfade tarzı mühim değil: Kavil farklı, maksut aynı…

Çetinoğlu: Bu konuşmalarbasın veya radyodan millete duyuruldu mu?    

Dr. Yasa: 21 Haziran 1934’te
TBMM’de (2 Kânunusani / Ocak 1935’te mer’iyete konulmak üzere) Soyadı Kanununun
kabul edilmesinden sonra, 26 Teşrinisani / Kasım 1934’te de Lâkap ve Unvanların
İlgasına Dair Kanun çıkmıştı. Bu kanunla “müşir, paşa, bey, hanım, beyefendi,
hanımefendi” gibi unvan ve hitap tarzları yasaklanıyor, yerlerine “mareşal,
general, bay ve bayan” ikame ediliyordu. İş Bankası’nın, Siirt Mebusu Mahmut
(Seydan) Bey’e neşrettirdiği Milliyet gazetesinin ertesi günkü (26 Kasım 1934)
târihli nüshasının manşetinde bu haber şöyle verilmişti:

Lâkap ve unvanların kaldırılmasına dair kanun dün Meclisten
çıktı. Müşire Mareşal, Paşaya General denilecektir. Ağa, Hoca, Efendi, Bey,
Hanım yok. Adın önüne gelmek şartiyle er kişiye “Bay” kadına da “Bayan”
denecek.

Ve haberin altında bu kanun vesilesiyle söz alan üç
“saylav”ın resmi: “Bay Hasan Fehmi, Bay Şükrü Kaya ve Bay Besim Atalay”…

Böylece “bay” ve “bayan”lı hitap tarzının Lâkap ve
Unvanların İlgasına Dair Kanunla resmen tatbikata konulduğunu öğrenmiş
oluyoruz.

Çetinoğlu: Soyadı
kanunu ne gibi değişiklikler getirdi?

Dr. Yasa: Bir
kanunla yurttaşlar bir soyadı almağa borçlu tutuldular. Bugünlerde bir yandan
bu kanuna göre soyadı alımı göze çarpan bir hız alırken öte yandan yeni bir
kanunla şimdiye değin Türk atlarının [adlarının] sonlarında kullanılan ağa,
bey, efendi. hanım, paşa gibi artık sözler bütün bütün ortadan kaldırıldı. […] Bundan
sonra oluş işlerinde ve ulusal (resmî) işlerde demek her Türk kendi adile ve
soyadile anılacaktır. Herkes kendi arasında konuşurken erkek için bay ve kadın
için bayan diyebileceği de Kurultaydaki konuşmalar arasında iyice açığa çıkmıştır.
Burası bu işin epeyce gerekli bir yanı idi. Yaşayışta herkesin kendi adile
anılmıyacağı yerler az değildir. Kalabalığa söz söyleyen bir söz eri onlara
karşı söze başlamak için ne desin? Söz gelimi, işte radyoda yasauldan (memur)
tutunuz da orada buduna söz söyliyenlere varıncıya kadar bir takım adamlar söze
başlarken kendilerini dinleyenlere evrensel bir at san vermek yerindedir. Söz
gelimi, pek iyi biliriz ki Fransızlar böyle yerlerde: Mesdames, Messieurs
derler. Eski anlatma biçimimizde bu iki söz: Hanımlar, efendiler demektir.
Gerektir ki yeni yolda biz de böyle yerlerde birşey diyebilelim. Bu, erkek için
bay, kadın için bayandır.

Çetinoğlu: Bu değişiklikler nasıl karşılandı?

Dr. Yasa: Türkiye
Komünist hareketinin ve Dil İnkılâbının öncü kadrosundan Ahmet Cevat Emre, hâdiseyi
içinden yaşamış birisi sıfatıyla, tarihî Türk hitap tarzlarının resmî dilden
kovulup “bay” ve “bayan”lı söyleyişin ikame edilmesini şöyle izah ediyor:

‘Bütün Avrupa milletlerinde erkeğe kadına verilen (mösyö,
madam) gibi unvanlar isimden evvel geldiği halde, bizde bey, efendi, hanım… unvanları
sonra gelir. […] Bay, Bayan isimleri yeni unvan olarak kabul edilmekle ve
soyadı kullandırılmakla dilimiz bu yönden de Avrupalılaştırılmış oldu. Şimdi
biz de bütün medenî milletler gibi Bay Hasan Yılmaz, Bayan Sevim H. Yılmaz
diyebilmekte ve mektupların zarflarında kullanabilmekteyiz.

Çetinoğlu: Bu kelimeler niçin ve nasıl yürürlüğe konuldu?

Dr. Yasa: Bu
hususu aydınlatacak kaynağımız, Kemalist târihçi ve 1940’lardan beri hararetli
bir “Din İnkılâbı” taraftarı olan Cemal Kutay’ın Millet mecmuasıdır. Bu
mecmuanın 3 Temmuz 1947 tarihli 74. sayısının 11. sayfasında “Eski Bir
Atatürkçü” imzasıyla muhtemelen Kutay tarafından kaleme alınan “Bay – Bayan
Kelimeleri Hakkında” başlıklı makalede, bu kelimelerin resmen nasıl tedavüle
sokulduğunun eksiksiz bir hikâyesi vardır. Hikâye şöyle:

Ebedî Şef, dil devrimiyle uğraştığı [günlerde…] kendi
hayatını ve esas fikirlerini sembolleştiren bir piyes mevzuu düşündü. Bunu
yazmak üzere de, hemen bütün sanat işlerinde yakınında kullandığı Münir Hayri
Egeli’yi vazifelendirdi. Bu piyes üzerinde Atatürk o kadar emek sarfetmiştir ki
eseri hususî surette bastıran Münir Hayri, mukaddimesinde “Ben vasıtayım; eser
onundur” demektedir.

İşte Atatürk Bay ve Bayan kelimelerini (ismini bizzat tesbit
ettiği) bu “Bayönder” adlı piyesin son tashihli nüshası üzerinde el yazılarile
tesbit etmişlerdir. […]

Piyesin bir de kadın kahramanı vardı: İzgen. Bu kadına Begüm
deniliyordu. […]

Bir gece –üçüncü gecedir ki Bayönder piyesiyle meşgul
oluyordu- kararını verdi. Piyesin birinci sayfasına şu sözleri yazdı: “Genel
olarak erkek için Bay, kadın için Bayan – Bütün yazıları ona göre düzeltmeli!
Bey, begüm, efendi, hanım kalkacak!” […]

O gece verdiği emir üzerine hemen ünvanların kalkması için
bir kanun teklif edildi. Bütün resmî yazılardan her türlü ünvan kalktı. Kanunun
çıktığı akşam dâvetlilerine Bay – Bayan diye hitap etti. […]

(Dâvet esnasında bizzat yaptığı izahata göre,) mareşal,
general gibi ünvanları olanlara bu kelimeler [Bay – Bayan] kullanılmıyacaktı.
Prenslere Altes, sefirlere Ekselans, hükümdarlara Majeste denilecekti.
İmparatorluk devrinden kalma haşmetlû, vesaire ünvanlar “asla”
kulanılmıyacaktı.

Atatürk, o geceyi takip eden bütün nutuklarında ve
mükâlemelerinde ısrarla bu kararını tatbik etmişti…

Kemalist târihçi Cemal Kutay’ın Millet mecmuasında (3 Temmuz
1947, sayı 74, s. 11) neşredilen vesika… Tarihî Türkçedeki unvanlar (bey,
hanım, efendi, vs.) yerine Frenk mukallidi “bay” ve “bayan” unvanları Uydurma
Resmî Dile bu fermanla dahil edildi…

İşte size 1930’larda inşa edilmeye başlanıp 1960 Balyoz
Darbesiyle resmî dil haline getirilen ve riyakârca “Öz Türkçe” tesmiye edilen
uydurma dilin menşei!

 

 

 

Dr.YESEVİZÂDE  ŞÂKİR ALPARSLAN
YASA:

    
1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası
Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

    
1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve
iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan
Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu
hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde
kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle,
mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.

    
Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993
öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd
Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı
Bölümünde kabûl edilen tezi ile ‘Doktor
’ unvanını aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Anabilim Dalında Araştırma ve sonra Öğretim
Görevlisi olarak on dört sene ders verdi, 2013
senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2015 Ocağında Yrd. Doç.
unvanıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne tâyin edildi.

    
Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş
-bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi,
tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik
tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır. 

Şâkir
Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır. 

 

YAYINLANMIŞ
ESERLERİNDEN BAZILARI:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif
Perspektif:
Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve
Parlamenter Denetim:
(Fransızcadan izahlı tercüme, T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin IstılâhMes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba
Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı
İçin Tercüme:
  (Hitabevi Yayınları,
2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür
Jenosidi (2014)

 

Gazi Kimdir?

                                        ‘’Şehit
Nurlanmış, Gazi Onurlanmış Askerdir.’’

    

    
 
 Sakarya meydan muharebesinin kazanılmasının
ardından TBMM; 19 Eylül 1921 tarihli 79’uncu oturumunda almış olduğu karar ve çıkarmış
olduğu153 Numaralı kanunla:

      Türk Milletinin bağımsızlık mücadelesinin
önderi ve devletimizin kurucusu, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e, mareşal
rütbesi ve gazi unvanının verilmesini kararlaştırmıştır.

      
Bu rütbe ve unvan Yüce Atatürk’e, Büyük Türk Milletinin gönlünden kopup
gelen o engin sevgisinin tarih sayfalarına yansımasıdır.

    
  İşte o tarihten bugüne;  ’19
Eylül tarihi, Gaziler Günü’
olarak kutlanmaktadır. Savaş meydanlarının en
büyük rütbesi şehitliktir. Ama Gazilik de bu rütbeden sonra gelen en ulvi
değerlerimiz arasındadır.

        Yüce Türk Milletinin yüksek menfaatleri,
ülkemizin bölünmez bütünlüğü, şanlı bayrağımızın ebediyete kadar gönderde
dalgalanması, minarelerimizden duyulan ezan seslerinin kulaklarımızdan
eksilmemesi için vatan ve vazife uğruna seve, seve ölüme giden bu aziz milletin
evlatlarından savaş meydanlarında hayatta kalanlarına 1005 sayılı yasa
uygulanır.

   
 Yüce dinimiz İslam, Gazi için
şöyle der:

    
”Gaza eden kişidir. İlahi Kelimetullah için cihada giden, savaşan, Allah
yolunda, Allah rızası için mücadele eden Müslüman askerlerden dönenlere gazi
denildiği gibi, Savaşta büyük yararlılıklar gösterenlere de gazi unvanı verilir.

    
İslami sözlüklerde gazilik: ”Savaşa katılan kişi” hakkında
kullanılmasına rağmen, savaşa katılan ve sağ olarak dönenler için de kullanılan
ulvi bir unvandır. İslamiyet’in dili Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim, müminlere şu
buyrukla seslenmiştir:  
”De ki: Bize iki iyilikten, ‘gazilik ve şehitlikten’
başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?” (et Tevbe, 9/52) Bu ilahi emir
asırlar boyunca halk arasında, ”Ya gazi, ya şehit”, ”ölürsem şehit, kalırsam
gazi” şeklinde kullanılmıştır.

      Devletimizin kurucusu Büyük
Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk de, ‘Gazi’ unvanı ile anılmaktan büyük bir
gurur duyduğunu ifade buyurmuşlardır.

      Yüce Türk Milletini birbirine bağlayan
değerlerin başında; tarih sayfalarına altın harflerle yazılan nice kahramanlıklar;
vatan topraklarımız, ay yıldızlı bayrağımız uğruna ödediğimiz kan ve can bedeli
gelir.

       Bütün mazlum milletlere örnek
olan bağımsızlık savaşımızdan tarihe mal olmuş yüzbinlerce İstiklal savaşı
gazimizden ne yazık ki, günümüzde hayatta kalanı yoktur. Ancak onların vatanımıza
sadakatle bağlılıklarının en önemli göstergesi olan İstiklal Savaşı Madalyalarını gururla taşıyan aileleri; devletimizin
kuruluşunu anlatan o en önemli dönemin temsilcileridirler.

        Ayrıca 50’li yıllarda dünya barışına
katkı sağlamak adına katıldığımız Kore
Savaşlarında
Mehmetçik savaş meydanlarındaki yiğitliğini, korkusuz yüreğini
bir kez daha dünya devletlerine göstermiştir. Kore savaşı gazilerimizden ise günümüzde
çok azı hayattadır.

       Devletimizin milli menfaatini savunmak, milletimizin
ayrılmaz parçası Kıbrıs Türk Halkının Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesine
mani olmak için ata yadigârımız Kıbrıs
adasında 20 Temmuz
1974 tarihinde
yaşanan savaşlara
katılarak, ‘Muharip Gazi’ unvanı alan on binlerce
yurttaşımızdan günümüzde hayatta kalanlarının sayısı 28 bin kişi civarındadır. Ben
de Kıbrıs Gazisi olmanın gururunu taşıyanlardanım.

     Bu gerçeklerin yanı sıra 1984 yılından günümüze
ülkemizin yaşamış olduğu PKK terör
belası
nedeniyle, TSK’da rütbeli rütbesiz binlerce evladımız, Emniyet
teşkilatımızda güvenlik güçleri mensuplarımız, 
korucularımız ve en nihayetinde; hain
Fetö terör örgütü
mensuplarının ülkemizi ele geçirmek adına girişmiş
oldukları 15 Temmuz 2016 tarihindeki o
alçak darbe teşebbüsüne
göğüslerini siper ederek mani olan vatan
evlatlarımızdan şehit ve gazi olanları da değerlendirdiğimizde;

    Ülkemizin huzuru, güvenliği, bölünmez
bütünlüğü için verilen mücadelede yaralanan, çeşitli uzuvlarını kaybeden bu
yiğitlerin binlercesi: ‘Malul Gazi’,
 Ay Yıldızlı Al Bayrağımız, Vatanımız,
Milletimiz, Devletimiz için gözünü kırpmadan hayatlarını seve, seve feda
eyleyenlerimiz de; ‘Aziz Şehitlerimiz’ olarak
anılmaktadır.

      Bu hususla ilgili olarak özellikle son
dönemde ilgili kanunda yapılan değişiklikle ”Gazi” ve ”Şehitlerimiz” ve onların
birinci derecede kan bağı olanlarına daha önce verilen, bu unvanı gösteren
örneğin: ”Gazi”, ”Gazi Eşi”, ”Şehit Eşi” vb. kimlik kartları yerine; günümüzde bu
kavramlar, tek bir tanıtım kartında toplanmış olup, bu kartların yerine:

  ”Şehit
yakını/Gazi/Gazi Yakını/ Vazife Malulü/ Yakını”
yazan tanıtım kartlarının T.C Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca
düzenlenmesi, dağıtımının yapılması; kimin, hangi sıfatı taşıdığı belli olmayan
bir karışıklığa neden olmuştur!

  
   Bu önemli kavramlara sahip olanlara,
devletimizin yasalar gereğince yapmış olduğu maddi yardımların, Şehit yakınlarına, Muharip ve Malul
Gazilere verilen aylıkların ne denli farklılıklar gösterdiği ise ayrı bir yazı
konusu olup; Gaziler arasında kırgınlığa neden olan bu farklılığın yeniden ele
alınması, düzenlenmesi, yasa koyucunun önemli ve öncelikli görevi olmalıdır.

       Ülke tarihimize baktığımızda; vatan ne zaman
dara düşse, onu savunmak, koruyup kollamak uğruna ter dökerek, kol bacak, göz
feda ederek, can vererek; ‘Gazi ve Şehit’ olanlar:  

      
Kimliğindeki ay yıldızı gururla taşıyanların, Asil Türk Milletinin ferdi
olmanın onurunu bilenlerin, bir ve beraber yaşamamızın gücüne inanların
tarafından, vatan bellediğimiz bu topraklarda milletçe sonsuza dek yaşamaya
devam edeceğimizin en önemli güç kaynağı olmaya devam edecektir.

    
 Vatan sevdası uğruna gözünü
kırpmadan hayatlarını seve seve feda eden tüm Şehitlerimizi minnetle yâd
ediyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

      
Aynı rütbeyi taşımaktan gurur duyduğum
tüm Gazilerimizden hayatta olmayanlara rahmet, 
kahramanlık abidesi olarak yaşayan tüm Gazilerimize sağlık ve huzur dolu
bir yaşam diliyorum. Vatan onlara minnettardır.

   
Büyük Türk Ulusunun 19 Eylül Gaziler günü kutlu olsun.

Diyalog Özürlü Olmamak İçin

0

Sosyal medya, hayatımızın önemli kısmını işgal ediyor. İyi-kötü
yorumu yapacak değilim. Çağımızın gerçeği.

Ancak sosyal medya okuryazarlığında ciddi terbiyeye
ihtiyacımız olduğu inancındayım.

Az bilip çok konuşanlarla, klavye silahşorlarıyla baş etmek
mümkün değil. Hele, yazdığı konuda bir şey bilmediğini bilmeyenler insanı
çıldırtabiliyor. Bir bilge bir gün, bu nitelikteki insanların özelliklerini
saymış ve susmuş. Gevezelerden biri kalkıp “Eksik bıraktınız hocam.” deyince
bilge, adamın yüzüne anlamlı anlamlı bakmış, “Çok haklısın.” cevabını vermiş.
Herhalde o bilge gibi davranmak lazım. O sabır da bizde yok.

Bilinen bir öykücüktür: Diyojen,
Bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir
adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.
Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: Ben bir serseriye yol vermem, der.
Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: 
Ben veririm!

Sosyal medya mecrasında bir video
ulaştı telefonuma. Altına da “Mutlaka girip seyrediniz.” notu düşülmüş. Bu not
da bana itici geldi; ama ben yine de “Biri zahmet etmiş göndermiş, ricasını
kırmayayım.” dedim, bir süre dinledim. Konuşan kişiler, bilinenleri
tekrarlıyor, özellikle biri,  kuzu
postuna bürünmüş kurt üslubuyla kendi meşrebi dışındaki insanları tahkir
ediyor. Bana videoyu gönderen kişiye şu cevabı yazdım: “Girip dinledim, zaman
israfı.”

Sosyal medya bu, sosyal arena
demek. Gecikmeden şu cevabı aldım: “Gerçekleri herkes kabul etmez veya inanmaz,
o yüzden acıdır. Bazılarının da işine gelmez.”

Karşılıklı atış başlamıştı.
Cevabım şöyle oldu: “İmam Şafi bir tartışmada taraflar birbirlerine karşı,
‘Senin tezin, doğru olma ihtimali olan bir yanlıştır. Benim tezim, yanlış olma
ihtimali olan bir doğrudur, tutumunda olmalı, demiş yüzyıllarca önce.” Şu notu
da ilave ettim: “Herkesin kendi doğrusundan bu kadar emin olduğu bir dünyada bu
söz ve tavır ne kadar da değerli.” Gelen cevabı da ciddiye alarak tartışmayı
sürdürmenin gereğine inanmadığım için, “Sen haklısın” tavrıyla yoluma devam
ettim.

Zaten
diyalog özürlü bir toplumuz. Sosyal medya, taşıdığı nitelikler nedeniyle, bunu
daha da artırdı. Sosyal medyanın, hiçbir sorunu çözmeye, sağlıklı diyalog
kurmaya elverişli olmadığını, hatta sağlıklı olan ilişkilerin bozulmasına yol
açtığını, maalesef, görüyoruz, yaşıyoruz. Mutlu, huzurlu bireylerden müteşekkil
bir toplum inşa etmek istiyorsak, özelde sosyal medya araçlarında, genelde tüm
kurumlarımızda bir ilişki kültürü oluşturmamız gerekiyor.

Sağlıklı
bir ilişki, diyalog, kişilerin, kendilerini birbirinin yerine koyması ile
mümkündür. Buna empati deniyor. Bu durum için kullanılan “eşduyu” sözcüğü de
oldukça isabetli; karşındakinin duygularını anlamaya, onun dünyasına girmeye
çalışmak. Empatiye sahip olmak, büyük bir olgunluktur. Eşduyu, yüce
gönüllülüğü, ince sevgiyi, rikkati, diğergamlığı (özgecilik) gerektirir.
Empati, hodbinliğin (bencillik) panzehridir. Eşduyu sayesinde kişi, aşılmaz
zannedilen dağları kolayca aşar, yıkılmazlığına inandığı duvarları kolayca
yıkar, bir güneş misali okyanuslardaki aysbergleri kolayca eritebilir. Seni
anlıyorum, diyebilmek ve anlamak, kördüğüm olmuş ilişkilerde sihirli bir anahtardır.

Sosyal
medya platformlarında ve günlük hayatta oluşturduğumuz ilişkilerde meramımızı
anlatırken kullandığımız dil son derece anlaşılır olmalıdır. Kelimeler cümlede
yerli yerince kullanılmalı, kelime ne bir eksik ne bir fazla olmalı. Edebi
metinlerde anlatıma güç ve güzellik sağlamak için başvurduğumuz söz
sanatlarından kaçınılmalıdır. Kullanacağımız mecaz, kinaye, telmih, teşbih,
istiare gibi sanatlar, sözümüzün muhatabı kişiler tarafından algılanamayabilir.
Böyle bir durum, sağlıklı iletişimi sakatlayacaktır, içinden çıkılmaz
yorumlara, anlam bulanıklıklarına yol açabilecektir.

Kibirli
bir ruh hali, karşındakini küçümser tavır, diyalogun zehridir. Mümkünse
muhatabımızın seviyesine inilmeli, onun anlayacağı bir dil tercih edilmelidir.

İnsanoğlu
olarak, tahammülsüz, sabırsız, tekelci olduğumuz bilinciyle hareket etmeli, bu
özelliklerimizin konuşmalarımızı baltalamasına izin vermemeliyiz. Karşımızdaki
kişi, meramını anlatamamanın üzüntüsünü duymamalı, kişilere dertlerini tam
anlatabilme fırsatı vermeliyiz, cümlelerini bölmemeli, cümlenin bir yerinde
geçen isabetsiz bir kelimeyi cımbızla çekip o kelime üzerinden polemik
yapmamalıyız.

Her ön
yargı, bir zandır. Zannın büyüğünden de küçüğünden de kaçınmalıyız. Kişilerin
söylemediklerini söylemiş kabul etmek, sözlerinin arkasından başka manalar
çıkarmak, niyet okumak, kötü niyetliliğin göstergesidir. Diyalogda nasıl ki
meramını anlatanın, meramı kadar kelime kullanması gerekiyorsa muhatabının da
anlatıldığı kadar anlaması, o doğrultuda bir yargıya ulaşması gerekir. Bir
fazlası da bir eksiği de doğru değildir.

Çocuklarımıza
konuşmaktan ziyade susmayı öğretmeliyiz, derim bazen. Konuşmayı, bir şekilde
nasıl olsa öğrenecekler. Susmak da bir diyalog şeklidir. Susmanın dili çok kere
daha etkili, daha ağırdır. Sözün gümüş, sükûtun altın olduğunu asırlar önce
söylemiş atalarımız.

Ektiğini
biçmek, hayatın yasası. Biçtiğimizi beğenmiyorsak ne ektiğimize bakmalıyız.
Diyaloglarımızda bize yönelen sözlerden rahatsızlık duyuyorsak söylediklerimizi
gözden geçirmeliyiz, boğaz dokuz boğumdur, diyerek kontrollü konuşmalıyız.
Zemin, sosyal medya da olsa, söylenen her söz, yazılan her yazı yaydan çıkan ok
gibidir. Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır. Dilimizde sabırla ifadesini bulan her
söz, bize Simurg olarak dönecektir.

İlişkilerde
ölçü, konuşmalarda kalite, diyalogda seviye, ifadelerde sınır; huzurlu bireyleri
üretir, medeni toplumu inşa eder. Bu inşanın maliyet yok, kazancı çok. Hemen iş
başı.

İslam’ın Şartı Değilse Bile!

Hani
ilkokullarda çocuklarımıza değerler eğitimi derslerinin verilmesinin önemine
vurgu yapıyoruz ya!

Aynı
değerler İslam’ın Şartı Değilse Bile! eğitimi dersleri ehliyet kurslarında da
verilmeli!

Neden
mi?

Buyurun
okuyun…

***


Bizim iş yerimiz çarşı merkezde işlek bir sokak arasında, malum şehir içinde de
hatırı sayılır bir otopark sorunu var!

Kendi
araçlarımız da otopark sıkıntısı çektiği halde iş yerimizin önünde park halinde
duran araçların önüne-arkasına kim park ederse etsin izin veririz!

Yeter
ki aradığımız zaman şoförüne ulaşabilelim!

Bunun
da tek nedeni sadece iyi niyetli ve yardımsever oluşumuz değil!

İzin
vermesek kaç yazar!

Arabasını
bırakan çekip gidiyor!

Artık
2 saat sonra mı gelir alır 3 saat sonra mı Allah bilir!

Öyle
bir zamana geldik ki, değişik değişik, tip tip insanlar!

Bırak
konuşmayı bazısının yüzüne bakmaya çekinirsin!

Eskiden
sokağa girip çıkanı en azından simaen tanırdık, sığınmacılar da sosyal
hayatımızın bir parçası olduktan sonra, artık kim kimdir, inanın hiç belli değil!

***

Biz
içeride çalışırken teknik servis arabalarımızın önüne konu komşunun arabası
konulmuşsa zaten tanıdığımız bildiğimiz arabalar olduğu için sorun olmuyor,
nihayetinde komşuyuz, hemen sahibinden anahtarını alıp esnaf arkadaşlarla
yardımlaşarak birbirimize yol veriyoruz.

Mesele
tanımadığımız biri bırakıp gitmişse oluyor, işte o zaman acil işimiz varsa!
Yandık!

İnanın
bazen beş yüz bin liralık, 1.000.000 liralık araba sahipleri bile

10
lira otopark parası vermemek için park halinde ki 2-3 arabanın çıkışını birden engelleyecek
şekilde bırakıp ortadan kayboluyor!

Ara
ki bulasın!

Bizde
öyle kötülük yapmayı seven insanlar değiliz arayıp çektirmeye de kıyamıyoruz,
sahibini bulalım diye kıvranıp duruyoruz.

Oldu
da biri mecbur kaldı arabasını çıkartabilmek için trafiği aradı ve araban çekildi!

Gelip
de ben yanlış yere park ettiğim, insanları mağdur ettiğim için arabam çekildi
demiyor!

Basıyor
yaygarayı!

Hele
sahibi bayansa ayıkla pirincin… Neyse!

***

A
be insan evladı kardeşim arabanı bırakıp madem çekip gidiyorsun insanlık namına
bari içeriden direksiyonun önüne bir kâğıda telefonunu yaz, ya da orada ki bir
esnafa bilgi ver, acil bir durum olunca seni bulabilsinler… Değil mi?

Değil
elbette, bu durum hem kolay hem de çok insani olduğu için herkese yakışmıyor!

***

Sadece
bir telefon numarası bırakma nezaketi de değil!

Misal
bir dönemeçte ya da sıkışan bir trafikte dönmek için uygun boşluğu bekleyen
veya tali yoldan anayola çıkmak için uygun boşluğu kollayan araçlara iyice
hızlanarak üzerine sürerek işi zorlaştırmak yerine, ayağımızı azık gazdan çekerek
bir ES vererek müsaade etsek…

Yaşamı
kolaylaştırsak, yarın bu insanlık bize de lazım olduğunda bulabilsek!

Biraz
insan olmanın gerekleri üzerinde dursak!

Sırf
bu yüzdendir ki akşam ana haberleri izleyemiyorum, bir yol verme yüzünden bile
kaç kişi birbirini öldürüyor ve ya öldüresiye dövüyor!

Galiba
bazı insanlar iş yerinde ve ya aile hayatında içinde bastırdığı bütün öfkeyi
direksiyon başına geçince kusuyor!

Biz
de tüm bunlara rağmen her fırsatta insanca yaşamak için gerekli insani erdemler
üzerinde durmalıyız.

Minibüste
ayakta duruyorsak yeni binenler olunca odun gibi dikilmemeliyiz yolun ortasına,
ya kenara çekilerek ve ya arkaya doğru giderek yeni binen insanlara yol
vermemizin gerektiğini birileri uyarmadan yapabilmeliyiz.

Tabi
tüm bunları çocuklarımıza da öğretmeliyiz!

Hayatı
kolaylaştıran, daha yaşanabilir kılan bu küçük erdemlerin İslam’ın şartlarından
değilse bile İnsanlığın şartlarından olduğunu bilmeliyiz.

 

Selam
ve dua ile.

Cin Fikir Çözümler

Marmara Denizinde görülen müsilaj (deniz
salyası) sorunu çabucak gündemden düştü. Yüzeydeki görünen müsilajın
temizlenmesiyle sorun çözüldü algısı hâkim oldu.

Oysaki konunun uzmanı bilim insanlarına
göre durum düşündüğümüzden de vahim.

MAREM adı verilen bir proje ile müsilajın
oluşumu, son durumu ve ekosisteme bıraktığı etkileri araştırılıyor. Projenin
ekip lideri Hidrobiyolog Levent Artüz “müsilajın olduğu gibi Marmara
Denizi’nde durduğunu ama şeklinin farklı olduğunu” söyledi. “Bundan
sonraki felaket müsilajı aratacak nitelikte olacak”
dedi.

Levent Artüz’ün teşhisi şöyle: “Asıl sorun
Marmara Denizi’nin kirletilmesidir. Seneye daha farklı daha büyük bir şey
yaşanacaktır. Ondan sonra daha büyük olacaktır ve bu böyle katlanarak gidecektir.
Denizi kirletmeye devam ederken farklı bir sonuç beklerseniz çok yanılırsınız.”

Daha şimdiden biyoçeşitlilik açısından
felaketin boyutu dehşet verici: “2018’de bir izleme istasyonunda 250’e yakın
tür tespit edilirken, bu sene yapılan çalışmada 21 adet farklı tür tespit
edildi.” Yani 3 yıl içinde 229 canlı türü yok olmuş durumda. Bu sene
Marmara’dan balık üretimi sıfıra yakın olacak.
“Şu anda Marmara’da hasta istavritlerden başka
hiçbir şey yok.”

Sonuç bu. Ama Levent Artüz’ün belirttiği
gibi sorunun sebebi daha da ilginç.

“1989 yılında bir cin fikir icat
edildi. O zaman ‘atıkları arıtmadan’ Akdeniz’den gelip Karadeniz’e giden
alt akıntıya deşarj edilirse atıklar hem seyrelir hem de olduğu gibi
Karadeniz’e gider dendi. Ve bu cin fikir o tarihten itibaren uygulamaya
sokuldu.” Marmara Denizi’nin Akdeniz kökenli alt akıntısı konveyör (taşıyıcı
bant) olarak kullanılıyor.

“Bu yöntemle yıllardır Marmara Denizi’ni
atık deposu haline getirdik, foseptik çukuru gibi davrandık, kirlilikten hasta
ettik.”

Marmara için ikinci ölümcül darbe Dünyanın
en kirli kabul edilen akarsularından birisi olan Ergene Nehri’nin
taşıdığı kimyasal
atıkların arıtılmadan Marmara Denizi’ne basılması oldu. “Ergene Havzası
Koruma Planı”
çerçevesinde Ergene atıkları 70 kilometrelik bir kolektör
hattı ile karadan yaklaşık 4,5 km açığa, denizde yüzeyden 47,5 metre derinliğe
taşınıp Kasım 2020’de Marmara Denizi’ne deşarj edilmeye başlandı.

Atıkların arıtılmadan boşaltılması
Marmara’yı bitirdi, Karadeniz ve Ege Denizi için de risk haline geldi.

“Biz elimizdeki kaynakları çok hoyratça
kullanıyoruz.
Düşünün dünyanın en kirli akarsuyu olan
Ergene’nin taşıdığı tüm pisliği Marmara denizine veriyorsunuz. Dünyada böyle
bir şey yapan başka bir ülke yok.”

Gerçekten bu ay içinde Karadağ (Montenegro)’da
gördüğüm Adriyatik kıyıları ile Makedonya Ohrid Gölü ile Sırbistan ve Bosna
-Hersek’teki nehirlerin
pırıl pırıl sularına ve temizliğe imrendim.
Her ne kadar “oralarda nüfus ve sanayileşme az olduğu için kirletmemişlerdir”
desek de bizim cin fikir çözümlerimizin yarattığı felaketleri görmezden
gelemeyiz.

Evsel ve sanayi atıklarının her bir
gramının ileri arıtma teknikleri kullanılarak zararsız hale getirilmesi mümkün.
Ancak bunlar pahalı ve gösterişi olmayan yatırımlar. Yollar, AVM’ler,
havalimanları, hastaneler gibi seçim kazandıran yatırımlar değil. Bu yüzden
bizi yönetenler cin fikir çözümlerle vaziyeti idare etmeye çalışıyor.

*******************************

Cin Fikir Çözüm Örnekleri

Binali Yıldırım’ın Ulaştırma Bakanı olduğu dönemde mevcut altyapıyı
değiştirmeden “hızlandırılmış tren” uygulaması başlatması bir cin
fikir çözümdü
. 22 Temmuz 2004’te yaşanan ve 41 kişinin hayatını kaybettiği
Pamukova tren kazası böyle cin fikir çözümlerin felaket yaratacağını
gösterdi.

“Hızlı tren” yerine, “hızlandırılmış tren” uygulamasını devreye sokan Binali Yıldırım, “kazanın
sorumlusu virajda 80 yerine 130’la giden direksiyonu kullanan arkadaştır” dedi.

****

Ekonomide en büyük cin fikir enflasyonu, faizi ve kurları birlikte düşürme”
fikridir. “Faiz enflasyonun sebebidir” tezini ispatlamak ve bu dahiyane cin
fikri
uygulamak için Merkez Bankasının 128 Milyar Dolar rezervini
satıp heba ettiler. Şimdi eksi rezervi sıfıra yaklaştırmak için tefeci
faizleriyle 2-3 Milyarlık partilerde borçlanma yapıp seviniyorlar.

Ünlü ekonomist Daron Acemoğlu
ekonomimiz için “kolay bir çözüm yolu yok” diyor. “İlerlemenin en iyi yolu
kurumları geliştirmek, sermayeye güven vermek ve kurumsal sektörü yeniden
yapılandırmaktır” diyerek cin fikirleri değil, zor yolları tavsiye ediyor.

****

AKP iktidarının ilk döneminde terörü
bitirmek için de bir cin fikir ortaya attı. Terör örgütü ile müzakere
ederek, onların isteklerini yerine getirerek terörün biteceğini düşündü.
Müzakereye aracı olarak görevlendirdikleri “terör örgütünün meclisteki
uzantısı”
partinin eşbaşkanı “seni Cumhurbaşkanı yaptırmayacağız” deyince
yaptıklarının yanlışlığını anladılar. Silahlanmasına ve örgütlenmesine göz
yumdukları teröristlerle “hendek savaşları” yapmak zorunda kaldık. 793
güvenlik görevlisini şehit
verdik.

****

“Kardeşim Beşar Esad” ile dostluk süreci de, “katil Esed” söylemi ile
“Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma” sloganlarıyla Suriye iç savaşına müdahil
olmak da böyle bir cin fikir çözümdü.

Sonuç güneyimizde terör örgütü hiç
istemediğimiz bir devlet kurmakta. 5 milyondan fazla Suriyeli sığınmacının
ekonomik külfetini üstlendik ve sosyo-kültürel sorunlarıyla boğuşmaktayız.

****

Önce “Cemaat ile iş birliği”
ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası “FETÖ ile mücadele” de birer
cin fikir eseridir. Bu krizi fırsata dönüştürüp tek adam rejimine
geçiş
ise en dahiyane cin fikirdir.

****

Kıbrıs’ta rahmetli Rauf Denktaş’ı devreden çıkarıp “yes be
annem” dediler. KKTC’yi Rumlara teslim ederek sorunu çözme anlayışı da
bir cin fikir çözümdü. Bereket Rumlar referandumda “hayır” dedi de Kıbrıs’ı
kaybetmekten kurtulduk.

****

AKP dönemine dair daha çok cin fikir
çözümler ve yarattığı felaketleri
sayabiliriz. Özellikle kamu ihaleleri ve
dev Yap-İşlet-Devret (KÖİ) projelerindeki cin fikirler akıl almaz boyuttadır.
Şehir Hastaneleri yapıp, çalışmakta olan çoğu yeni hastaneleri kapatmak bir cin
fikirdir. Bazı şehirlere uçak kalkmayan havalimanları yapmak, hele hele Atatürk
Havalimanı pisti üstüne, ihalesiz acilen hastane yaptırmak süper cin
fikirdir.

Devlet adamı vasfı taşımayan
siyasetçilerin ülkenin başına sardıkları belaların temelinde hep bu cin
fikir çözüm zihniyeti
bulunmaktadır. Marmara Denizini öldüren de Türkiye’yi
yaşanmaz kılan da aynı zihniyettir.