9.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 373

Bile bile mi, Bilmediklerinden mi?

Hata
yapıyorlar. Genel olarak dünyayı, özel olarak da ekonomiyi yanlış biliyorlar ve
o yanlış bilgilerine, gerçeklikten kopuk teorilerine göre ülke ekonomisini
yönetmeye çalışıyorlar. Yanlışın sonucu hemen ortaya çıkıyor. Fakat bir daha,
bir daha, sonra bir daha yanlışı tekrarlıyorlar. Sonuç yine aynı, yine aynı,
yine aynı. Sonra ilân ediyorlar: “Böyle yapmaya devam edeceğiz. Bile bile böyle
yapıyoruz.”

 

Tekrar
tekrar hata yapanlar böyle. Peki, hataya maruz kalanlar. Yani ekonomiyi
yönetmeyip de yanlış yönetilen ekonominin enkazı içinde sıkışanlar, canları
yananlar? Onlar ne diyor, ne düşünüyor?

 

Ateş-
nişan al

Bu
noktada hükümler ikiye ayrılıyor. Bir grup, iktidarla aynı şeyi söylüyor: “Bile
bile yapıyorlar”. Ancak gerekçeleri farklı. İktidar bile bile yaptığının
arkasında ülkenin çıkarı olduğunu söylüyor. Parayı pul ederek “‘Rekabetçi kur’a
ulaşacağız; Çin modeli kalkınma başlayacak, uçacağız!” diyor. Bile bile
yapıyorlar diyen muhaliflerse,  “İktidar,
varlıklarımızın yabancılar için yeterince ucuzlamasını hedefliyor. Bulgarların
Edirne’yi satın alışı gibi Araplar da Türkiye’yi satın alır hale gelince
dolarlar gelecek, o dolarlarla seçmenin gözü boyanacak, geçici bir refah
sağlanacak ve o dalganın üstünde seçime gidecekler.” diyor.

 

İkinci
grup, “Hayır!” diyor. Bütün bu yaptıklarını bilgisizliklerinden,
beceriksizliklerinden yaptılar. İdeolojik saplantılarından yaptılar. Sonuç kötü
olunca da, ‘Bile bile yaptık.’ söylemine başvuruyorlar.

 

Bu
bile bile yaptık propaganda tarzını rahmetli büyüğüm Dündar Taşer’in
anlatımıyla size nakletmek isterim: “Ateş ediyorlar. Bırakın hedefin ortasını,
hatta kenarını, hedef tahtasını bile tutturamıyorlar. Fakat hemen merminin
saplandığı deliğe koşup, onun etrafına daireler çiziyor ve ‘İşte bizim
hedefimiz buydu! Tam on ikiden vurduk!’ diyorlar.” Bu felsefenin bir başka
ifadesi de, “Acından öleceksin; kuyruğu dik tutacaksın!”dır. Ancak hatayı yapan
iktidarsa, o acından ölmüyor. Yapılanlara maruz kalan halk acından ölüyor. Bunu
da “Şimdi Allah sizi imtihan ediyor.” diye makul hâle getiriyorlar. Hesap
verebilirlik yoksa, her olan bitene bir kulp bulabilirsiniz. Kapalı devre
çalışıyoruz nasıl olsa.

 

Akıl
teorisi

Şimdi
birinci gruba, bile bile yapıyorlar diyenlere dönelim. Bunlar aslında
insanlıklarının kurbanı. İnsan insan olurken epey zor tepelere tırmandı. Her
çıktığı yükseklik ona bir avantaj sağladı. Bu avantajlar üst üste yığılınca da
gezegene hâkim oldu. Üstünlüğüne giden en önemli kazanımı toplum hâlinde
yaşayabilme, hemcinsleriyle anlaşma, işbirliği yapma becerisidir. Toplum
olabilmesinin de bileşenleri vardır. En önemlisi muhakkak ki lisandır. İnsan
beynine donanım dersek, her bir lisan, onun üstüne yüklenen bir yazılım
gibidir. Noam Chomsky beyinde dile özgü devreler bulunduğunu gösterdi. Bu
yazılım değil, nöronlardan kurulu, organik bir donanımdır ve insan evriminin
sonucudur. İnsanın toplum oluşturabilmesi için lisana ihtiyacı vardı…

 

Toplum
için lisan da yetmedi. Başka nöron devreleri daha edindik. Karşımızdakinin ne
hissettiğini anlamamıza ve onun hissettiğini hissedebilmemize izin veren empati
devreleri. Hatta bizi tıpkı karşımızdaki gibi davranmaya, onun aldığı pozu
almaya sevk eden ‘ayna nöronları’ndan bahsediliyor. “Bir biriyle iyi anlaşan
iki kişinin sohbetini seyredin.” derler. “Kollarının, bacaklarının, başlarının
aldığı konum, bir birinin aynadaki yansıması gibidir.“

 

İşte
bu karşımızdakinin hissettiğini, düşündüğünü sezmemizi sağlayan yeteneğimizin
bir üst düzeyine de “Akıl Teorisi” deniyor. Teorinin sahibi, karşısındakini
anlamaya çalışan insan. “Akıl Teorisi” de şundan ibaret: Karşımızdaki insan bir
şey yapıyorsa, bir amaç için yapıyordur. Çünkü o insan akıllıdır. Bir bakıma en
çok satan kitabı okumak, en çok seyredilen filmi- diziyi seyretmek de Akıl
Teorisi’nin tezahürleri sayılabilir. İnsanlar bunları tercih ediyorsa, bir
sebebi vardır.

 

 

Susun
ve uslu uslu imtihan olun

 

 

Fakat
birçok insanlık avantajının bazen dönüp bizi cezalandırması gibi Akıl Teorisi
de yanılmamıza sebep olabiliyor. Berbat ‘Çok Satan’ları hepimiz okumuşuzdur.
Veya çok seyredilenleri. İnsan bu içgüdüsünü bazen sınırlarını aşıp hayvanlara,
hatta cansızlara yansıtıyor. Hayvanlarda bazen haklı da olabiliyor. Ben
köpeğimin hareketlerinin aklının sonucu olduğundan eminim. Ama “Bu yaz çok
sıcak geçti, onu dengelemek için kış çok soğuk geçecek.” gibi Akıl Teorileri
artık sınırları aşmaktadır muhakkak.

 

Dönelim
“Bile bile ekonomiyi bu hale soktular, bile bile paramızı pul ettiler”e… Bu
düşünceler de aşikârdır ki Akıl Teorisi’nin sonucu. Yanlışlara akıl
atfedilmesi, hatayı yapanın da işine geliyor ve size dönüp diyor ki, “Evet ya…
Bile bile yaptım. Tam on ikiden vurdum.”

 

Rekabetçi
kuru hedeflemişler. Çin usulü kalkınmayı seçmişler. Ama nedense daha önce bize
söylemediler. Sürpriz olsun istediler. Veya böyle şeylerden anlamayacak kadar
aşağı zekâ seviyesindeydik her halde. Biz oy verelim yeter, ayrıntıya
karışmayalım; bizi imtihan eden Allah’ın gücüne gider sonra.(
https://millidusunce.com/bile-bile-mi-bilmediklerinden-mi/)

Sistem!

Almanya’da
yaşadığını söyleyen bir abla, Vatanınızın
kıymetini bilin
, gıpta ile bakıyoruz size, kıskanıyoruz diyordu!

Kendisine
uzatılan bir mikrofona!

Tik
tok da izledim, canhıraş bir şekilde anlatıyordu bizim kendilerinden şanslı
olduğumuzu!

Haklıydı.

Cennet
gibi bir vatanda yaşıyorduk ve sosyal hayat içerisinde, bütün Avrupa
ülkelerinden daha özgürdük.

Bereketli
topraklarımız vardı, çoğunu ekmesek te!

İş
güç te var çalışana.

Öyle
aç açıkta da kimseler yok, olmayana da Cömert bir milletiz, Devletimiz de
bakıyor, var olsun.

Bende
pek çok ülkeye gitmiş biri olarak hak verdim söylediklerine!

***

–         
Peki neden burada yaşamak yerine
sadece tatillerde geliyorsunuz?

Neden
kesin dönüş yapmıyorsunuz bu cennet vatana?

Diye sordu, muhabir!

Orada
sistem var!

Biz
sistemli yaşamaya alışmışız, kopamıyoruz dedi, gurbetçi abla!

***

Sistem!

Yaşamsal
olarak bize göre zorlukları olsa da gıpta
ile baksalar
kıskansalar da hatta!

Tercih
nedeniydi belli ki “SİSTEM”
dedikleri!

Neydi
peki sistem?

İstikrar,
disiplin, devamlılık, kurallar bütünü “herkesi
kapsayan”

Kervan
yolda düzülür değildi belli ki, plan
program!

***

Bizde
yoktu demek ki,  olsa kesin dönüş yapardı,
gurbetçi abla!

Okuyanın
kendi alanında iş bulabilmesi, iş bulma imkânının olmadığı bölümlerin açılmaması
belki de!

Kendini
idare edemeyenin idareci olarak atanmaması!

Sınavda
1. Olanın mülakatta elenememesi “tarikatı,
cemaati, partisi!
arkası yok diye…

İl
müdürünün karşısında bacak bacak üstüne atıp!

–         
Hacı ne teşvikler var, ne vericen
abine?

–         
Deyip
hak etmediği teşvikleri iç etmeyi düşünememesiydi, uydurmayı aklından bile
geçiremeseydi kitabına!

Büyük
baş hibesi alıp dövize yatırım yapmayı geçirememesiydi aklından, siyasi nüfuzlu
hiçbir büyük başın!

Teşvik
edilmesi gereken köylü, çiftçi, çoban dururken!

Devletimiz
de “teşvik verdiğimiz halde neden düzelmiyor
ve daha kötüye gidiyor”
diye düşünürken!

Aşındırmak
gerekmiyordu demek ki parti kapılarını sistem olunca!

Sonucunun
kişiye göre değişiklik göstermemesi aynı adli olayların, Mahkemelerde!

Benzer
davada birinin hain birinin kahraman olmaması!

Hain
ya da kahraman olmaya gerek bile kalmaması! Sistem dedikleri!

Adil!
Tıpkı din gibi!

Bizde yok muydu?

Olsaydı
dönerdi vatan hasreti ile yaşadığını üstüne basa basa söyleyen, emekli olduğu
halde sistemden kopamadığı için, dönemeyen gurbetçi abla!

Hem
de Reis’imizi bu kadar severken, ondan ve onun yönetiminden bu kadar uzakta
yaşamaya gönü el vermezdi!

Demek ki sistem kolay
kolay vaz geçilir bir şey değildi!

Dindar
nesil yoktu belki ama sistem vardı oralarda!

Kilise
cemaatinin üstünlüğü yok tu meslek liselisine!

Peygamber
efendimizin veda hutbesinde işaret ettiği gibi!

Belki
Müslümanlık iddiasında olan azdı ama sistem yeterince vardı oralarda!

***

Birbirinden
farklı inanç “inançsızlık” memleket, siyasi görüş ve etnik kimlikteki insanın
bir kurallar bütünü içerisinde adil ve insanca yaşaması, yönetilmesi ve
hakkınca almasıydı hakkını…

Sistem önemliydi demek
ki!

Devlet Ve Ekonomi – Mehmet Genç

0

Devlet Ve Ekonomi – Mehmet Genç

 

Prof. Dr. Merhum Mehmet Genç, Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan
(1902-1979) gibi Osmanlı İktisadı konusunda derin araştırmaları olan çok önemli
eserler veren bir ilim adamımızdı.  O’nun
tespitine göre Osmanlı Devleti, 14-16. yüzyıllardaki tedricî inkişafı içinde
teşekkül eden ana vasıfları ile ‘klâsik’
diye nitelenen hüviyetinde, 19. yüzyılın ilk yarısına kadar köklü bir değişiklik
geçirmeden yaşadı. 19. yüzyılın ilk yarısından itibâren giderek hızlanan
değişmelerle, bu ‘klâsik’ olarak
nitelenen hüviyetinin birçok unsurları ortadan kalktı. Buna karşılık birçok
yeni unsurlarla beslenen değişik bir hüviyet gelişti.

 

Osmanlı, genel geçer kanaate göre ‘askerî
ağırlıklı
’ bir devletti. Dünya târihinde tek hânedan olarak 623 yıl çok
geniş toprakları hükmetti. Bu sürenin 300 yılında döneminin en güçlü devleti
idi. Bu ihtişamı, yalnız askerî güçle elde etmiş olduğunu düşünmek sağlıklı bir
hüküm değildir. Âdil bir yönetim uygulaması yanında, iktisâdî yapısının da
güçlü olması gerekir. Mehmet Genç, hayatı buyunca bu yapıyı incelemiştir.

 

Tespitine göre; muhtevâsı, hedefleri ve devlet organizasyonunda
münhasıran iktisâdî işlerle görevli organların bulunmaması sebebiyle,
Osmanlı’da bir devlet iktisat politikasının varlığından bahsetmek kolay
değildir.   

 

Şüphesiz Devletin birçok iktisâdî faaliyeti vardı. Bu faaliyetler
esnâsında çeşitli hedefler tespit etmekte idi. Ancak bu fonksiyon ve hedefler,
hiçbir zaman sırf iktisâdî mâhiyette değildi. Ekseriya siyâsî, dînî, askerî
idârî ve mâlî düşüncelerle iç içe, birbirinden tefrik edilmesi zor bir
karmaşıklık içinde bulunurdu.

 

Osmanlı Devleti’nin mâliyesi, defterdar, 
Hazine-i Âmire ve Mensûre-i Hassa tarafından yönetiliyordu. Mâliye
Nâzırlığı ilk defa 28 Şubat 1838 târihli fermanla ihdas edildi. İlk Mâliye
Nâzırı Abdurrahman Nâfiz Paşa’dır. Nâzırlık ihdas edildikten sonra da belli bir
disiplin sağlanamadı.

 

Buna rağmen Osmanlı toplumunun bir iktisâdî hayatı vardı. Merhum Genç,
iğne ile kuyu kazar gibi araştırmıştır. Bâzı olayları, kendi ifâdesiyle
istidlâl (benzer konulardaki delil, belge
ve gelişmelere dayanılarak verilen hükümler
) yoluyla açıklayabilmiştir.

 

Osmanlı Devleti’nde ihracâtı zorlaştırıcı, ithalâtı kolaylaştırıcı bir
dış ticâret anlayışı hâkimdi. (s: 43) Korkulan en büyük tehlike dış ticâret açığı
değil, ‘kıtlık’ idi. İktisâdî hayatın
çeşitli sâhalarını ve safhalarını düzenleyen kaidelerin ana kaynağı ‘şeriat’* idi. Şeriatın açık şekilde
düzenlemediği hususlar, pâdişahın kanunnâmeleri ile düzene konulurdu.
Osmunlı’da en düzgün işleyen sistem, geleneklerdi, örf ve âdetlerdi.

 

Ekonominin temel dinamikleri olarak üç ilke vardı: 1-İaşe. (yaşamak için
yenilen-içilen gıdalar) 2-Gelenekler. 3-Fiskalizm. (Devletin gelirlerini
artırmayı ve giderlerini azaltmayı hedef kabul eden düşünce. Başka bir ifâde
ile her durumda devletin gelirlerinin ekonomi dışı yollarla yükseltilmeye
çalışılması) Bu 3 unsurun ne olduğu kolay anlaşılabilir ifâdelerle açıklanıyor.
(s: 41-48)

 

Bu prensiplerin sonucu da şöyle açıklanıyor: ‘Osmanlı’nın iktisâdî dünya görüşü bu 3 ilkenin zamana, bölge ve
sektörlere göre değişen oranlarda birleşmelerinden meydana gelen bir nevi üçlü
koordinat (sınır çizgilerini belirleme) sistemi içinde kimliğini kazanmış ve bu
kimliği iktisâdî hayatı yönlendiren düzenlemeler dünyasına vücut vermiştir
.’
(s: 48)

 

Yazar büyük bir mahâretle, devletle ekonomi arasındaki ilişkilerde
karşılaşılan problemleri çözebilmek için yeni bilgiler araştırmaktansa, yeni
bakış açıları geliştirmenin daha uygun olacağını, çünkü yeni bilgilerle
meselenin daha karmaşık hâle geleceğini belirtiyor. Anlaşılan o ki Osmanlı
iktisâdiyatının özellikleri zihin sancıları ile ve ancak kısmen
anlaşılabilirliğe kavuşturulabilir. Yazarın işâret ettiği mesele hakîkaten
çözümü zor bir meseledir. Devlet otoritesine gölge düşürmesi muhtemel hiçbir
iktidar odağına hayat hakkı tanımayan aşırı merkeziyetçi devlet olan Osmanlı,
bâzı hallerde önemli ölçülerde geniş bir serbestiyet içinde hareket edebilen
imtiyazlı bir teşkilatlanmaya izin vermiştir. 

 

Eserden alınan bâzı bölüm başlıkları, muhteva hakkında fikir edinilmesine
imkân sağlamaktadır:

 

-Osmanlı iktisâdî dünyâ görüşünün klâsik ilkeleri ve temel değerleri (s: 64-82)

-19. yüzyılda Osmanlı iktisâdî dünyâ görüşünün klâsik prensiplerindeki
değişmeler (s: 83-92)

-Mâlî sistem ve ekonomi (s: 95-142) Bu bölümde çok sayıda ve dikkat çeken
çizelge ve belge var.

-18. Yüzyıla âit Osmanlı mâlî verilerinin iktisâdî faaliyetin göstergesi
olarak kullanılabilirliği üzerine bir çalışma. (143-183)

-1775 yılında başlayan iç borçlanma. Fevkalâde dikkat çekici târifi olan
bu uygulama, Borçların sebepleri ve nerelerde kullanıldığı hakkında bilgiler
ihtiva ediyor. 

-Osmanlı Devleti’nde iç gümrük rejimi (s: 194-200)

 

Eser; 15 ve 16. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde iç ve dış ticâret,
iktisat ve savaş, sanayi, değişimler, ihracat, ticâret merkezi olarak Tokat,
Osmanlı esnafı ve devlet, Ahîlik Teşkilâtı başlıklı bölümlerle devam ediyor.

 

İstanbul’un fethi, dünya târihinde olduğu kadar Osmanlı Devleti için de
büyük değişimlerin başlangıcıdır. Bu başlangıç ve devamındaki gelişmeler, dördüncü
bölümde yer alıyor. (s: 307-325)

 

Son bölüm, eserin mevzuu ile alâkalı diğer makale ve konuşmalara tahsis
edilmiştir. (s: 327-357)

 

İnsanı ilgilendiren herşey, ekonomi ilminin kapsamındadır. Sürü, çoban
için değildir. Çoban, sürü için olduğu gibi, ekonomi de insan içindir. Bu
sebeple Mehmet Genç Hoca’nın eserinde
yer alan her bilgi, herkese gereklidir. Okunmalıdır.

 

Esâsen okumak, insanoğlu için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Çünkü kitap
okuyan bir insanın anlama kapasitesinin, hiç kitap okumayan bir insana oranla
%60 daha fazla olduğu, okumanın insan beynini tembellikten ve hattâ aptallıktan
kurtaran bir ilaç olduğu ilmen tespit edilmiştir.

 

Türk olduğu bilinen Sümerlerden kalma bir atasözümüz var: ‘Bilmiyorsan öğren, biliyorsan öğret!’

Bilmek için okumak gerek. Mehmet Genç Hoca’nın ‘Devlet ve
Ekonomi
’ isimli eseri, okunması gereken bir kitap.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

*şeriat: 1-Açık, doğru ve düz yol. 2-Herkesin uyması için konulan her çeşit
kural, kanun, düzen ve nizam. Şeriat adâlettir, adâlete riâyettir. Bunun içindir
ki Türk milleti, ‘Şeriatin kestiği parmak
acımaz
’ demiştir. Bu söz, Türk milletinin vicdan aynasıdır. Büyük bir
ihtimalle, başka milletlerde buna benzer bir söz yoktur. Şeriat kelimesi, ‘dînî hükümler’ olarak da
kullanılmaktadır. Bu mânâdaki şeriat, inancı olmayan insanları fevkalâde
rahatsız eder. Onlar bilmezler ki bu hükümlere riâyet edip etmemek, şahsın
kendi isteğine bağlıdır. Bu durum, İslâmiyet’in, bütün insanlara tanıdığı
sonsuz hürriyetin göstergesidir. (OÇ)

 

Dr. MEHMET GENÇ

     4 Mayıs 1934 târihinde Artvin’in Arhavi
ilçesinde dünyaya geldi. 1953’te Haydarpaşa Lisesini, 1958’de Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünü bitirdi.
Kısa bir süre Ankara Valiliği’nde mâiyet memurluğu ve Şereflikoçhisar’da
kaymakam vekilliği gibi memuriyetleri deruhte etti. 1960’ta girdiği İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Türk İktisat Târihi Enstitüsünde 1965’e kadar
asistan olarak, o yıldan 1982 yılına kadar da uzman olarak çalıştı. 1983
yılında Marmara Üniversitesinde İktisat Târihi ve Târih Metodolojisi dersleri
vermeye başladı. 1985-1988 yılları arasında TRT’de danışman olarak görev
aldı. 1985-2020 yılları arasında İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik
Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Şehir Üniversitesi ve Marmara
Üniversitesinde lisans ve lisansüstü dersleri verdi.

     Mehmet Genç, Osmanlı İktisat Târihi
alanında makale ve tebliğleriyle milletlerarası şöhrete sâhip bir ilim
adamıdır. Türk Târih Kurumu ve TÜBA Şeref üyeliğinin yanı sıra American
Research Institute in Turkey Yönetim Kurulu üyeliği bulunan Genç, Osmanlı
iktisadının temel meselelerine eğilip özgün sonuçlara ulaştığı çalışmalar ‘Osmanlı
Devleti’nde Devlet ve Ekonomi’ adıyla neşredilmişti. (Ötüken 2020) Osmanlı
maliye bürokrasisinin icmal ve defter verilerini esas alarak Erol Özvar’la
hazırladığı ve gözden geçirilip yenilenmiş baskısı Ötüken Neşriyat tarafından
yapılacaktır. Osmanlı Mâliyesi Kurumlar ve Bütçeler adlı iki ciltlik
çalışması, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi adıyla 2014 yılında
yayımlanmıştır. Aynı konu başlıkları üzerinde Erol Özvar’la söyleşileri
Osmanlı Ekonomisine Dâir Konuşmalar 1 adıyla (Ötüken Neşriyat tarafından
yayınlanacaktır.  

     Mehmet Genç, Carlo M. Cipolla’nın The
Economic History of World Population (Dünya Nüfusunun İktisat Târihi, Ötüken,
1980) adlı eserini Mehmet Sırrı Gezgin müstearıyla, Ahmed Djevad’ın eski
Türklerin meziyet ve üstünlüklerinin derlendiği kitabını ise Eski Türkler
başlığıyla, (Yağmur Yayınları, 1978. Son neşri: Yabancılar Gözüyle Türkler,
Kitabevi, 2017) çevirmiştir.

     2015 yılında kendisine TC.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü tevcih edilen Mehmet Genç, 18
Mart 2021 târihinde ebedî âleme intikal etti ve 19 Mart’ta Fâtih Camii’nde
düzenlenen cenâze töreninin ardından cami haziresinde Osmanlı-Türk ilminin
mümtaz şahsiyetleri arasında lâyık olduğu yere defnedildi.

 

 

 

Orta Anadolu Halk
Kültüründe

DEYİMLER ve
HİKÂYELERİ

1440 sayfalık ‘Oğuz
Boyları Aşiret, Oymak, Cemaat­ler Şecere
’ isimli eserin yazarı
İsmâil Uçakcı,
Deyimler ve Hikâyeleri
isimli eserinde; İnsan topluluklarını millet
yapan ve onun dünya milletleri ara­sındaki yerini belirleyen kültür unsurlarını
ele alıyor. Bunlar aile yuvası kurma, aile yuvasını yaşatma, aileyi sona
erdirme, beddua, çeşitli konularda halk inançları, dayanışma, destan, deyim,
doğum, düğün, düğüne dâvet âdetleri, eğlence, gülmece, halk takvimi, hayır
duâsı, hikâye, iskân, köy odaları, mani, nişan, oyun, mekân, söz kesme, şiir,
ölüm merâsimleri, yardımlaşma gibi konulardır. 

 Üç yüz başlık altında ele alınan bu konuların
önlemli bir kısmı aslına sâdık kalınarak genel ağızla anlatılırken, bir kısmı
mahallî ağız ve anlatımla aktarılıyor.

Aksaray, Ankara, Çankırı,
Çorum, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya
, Nevşehir, Niğde, Sivas, Yozgat,
yöresinin kültür unsurlarına farklı bir pencereden bakılıyor.

Hikâyeleri anlatılan
deyimlerdan bâzıları *Al gülüm ver gülüm. *Selâm verdim borçlu çıktım.
*Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu. *Akılsız başın cezâsını ayaklar çeker.
*Darısı başına. *Eski çamlar bardak oldu. *Sakla samanı, gelir zamanı. *Geçti
Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye. *Dereyi görmeden paçayı sıvama. *Ayıkla pirincin
taşını. *Ali Cengiz oyunu. *Kara kaplı defter. *Akla karayı seçmek. *Kırk
dereden su getirmek.

Yazar, bu kitabı
hazırlamaktaki maksadının; ‘Unutulmak ve
yok olmak üzere olan bu kültür unsurlarını derleyip, toplayarak kitap hâlinde
gelecek nesillerimize aktarmak
’ olduğunu açıklıyor.

Tebrike şâyan bir kültür
hizmeti…

 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

 

OSMANLI
HARİCİYESİ’NİN

GÜNEY
KAFKASYA RAPORLARI (1852-1914)

 

Azerbaycan
Türklerinden

Dr. Telman Nusretoğlu, Dünyâ
târihi, siyâset ve özellikle Azerbaycan hakkında eserler veren bir
akademisyendir. Azerbaycan’da Rus kilisesi ve Rusçuluk Faaliyetleri 1828-1905,
Rusya’nın Azerbaycan’da Hâkimiyet Kurma Mücâdelesi ve Deli Petrı’dan Putin’e
Derin Rusya isimli eserleri Türkiye’de de yayınlanmıştır.

 

Türk-İslam
âleminin son cihan devleti olan Osmanlı, yüzyıllar boyunca Asya, Avrupa ve Afrika
kıtasında hâkimiyet kurmuş; farklı dil, din ve kültürden olan pek çok halkı
büyük bir hoşgörüyle bayrağı altında barındırmıştır. Osmanlı coğrafî olarak da denizlerde
ve karada yüzyıllar boyunca süper güç pozisyonunu devam ettirmiştir. Osmanlı
Arşivleri Kafkasya dâhil dünyanın pek çok coğrafyasının hâfızası durumundadır.

 

Hem Güney
Kafkasya hem de Osmanlı târihi açısından en az araştırılmış konulardan biri de
şüphesiz Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin Rus işgali sonrası açmış olduğu
diplomatik temsilcilikler yoluyla Kafkasya’da gerçekleştirdiği faaliyetlerdir.
Dr. Nusretoğlu bu eserinde özellikle 19. asrın ikinci yarısından sonra bölgede
yaşanan gelişmelerle ilgili Şehbenderliklerin 
(Konsoloslukların) hazırladıkları raporlar, değerlendirmeler, çeşitli
konularla alâkalı olarak İstanbul’a gönderdikleri bilgileri mercek altına alıyor.
Osmanlı Hariciyesi’nin Güney Kafkasya’daki faaliyetlerini aydınlatan çok önemli
Şehbenderlik belgeleri ilk defa bu kitapla açıklanıyor. 16 X 24 santim
ölçülerinde 576 sayfalık eser, Temmuz 2021’de yayınlandı.

 

BERİKAN YAYINEVİ:

 Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61
Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.

Telefon:
0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com   www.berikanyayinevi.com   

 

 

KARANLIĞIN SOLUĞU

 

Fransız roman yazarı Maxime Chattam çocukluğunun geçtiği Amerika’yı mekân alarak
yazdığı polisiye gerilim türündeki roman,
Ali Cevat Akkoyunlu tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 464 sayfadır.

 

New York’ta düzinelerce insan tuhaf şartlar altında
kaçırılmış, pek çoğu bulunamamıştır. Kurtulanlardan biri olan ve kafa derisi
yüzülmüş halde bir parkta ortaya çıkan Julia, cehennemden kaçtığını ve bizzat
Şeytan’ı gördüğünü iddia eder. O sırada Saint Edwards Kilisesi’nin sunağı da
kanla yıkanmaktadır…

 

Eski profil uzmanı Joshua Brolin’in de yardımıyla
soruşturmayı yürüten genç polis Annabel O’Donnel, yeni bir ilâhî varlığın,
Caliban’ın yüceltildiği sır dolu bir tapınağın izlerine ulaşır. Peki, bu
topluluğun amacı nedir? Kafa derileri yüzülmüş tam altmış yedi insanı gösteren
şok edici fotoğraflar ne anlatmaktadır? Soruşturma ilerledikçe, kendilerini
akla hayâle sığmayacak bir canavarlığın ortasında bulurlar. Yapmaları gereken
tek şey, hastalıklı bir adamın zihnini kavrayabilmektir.

 

Maxime Chattam, kendine has üslubuyla Karanlığın Soluğu’nda son derece esrarengiz ve bir o kadar da dehşet
verici bir dünyaya kapı aralıyor.

 

PANAMA YAYINCILIK:


 Yüksel
Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80 

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-SEYİR: Pir

Türk Romanında Zorunlu Göç Kocaeli Türk Ocağı Konuşmacı: Hilmi Özden

0

Kocaeli Türk Ocağının
davetlisi olarak Hilmi Özden 18 Aralık 2021 günü “Türk Romanında Zorunlu Göç”
başlıklı bir konferans vermiştir. Dr. Özden özetle şunlardan bahsetmiştir:

Yıllardır Türkiye
coğrafyasının etrafında devam eden savaşlar sonucu var olan göç gerçeğinin
sosyologları, siyasetçileri ve sanatçıları meşgul edeceğinin görülmesi göç
konusunun edebiyat alanında da incelenmesinin gerekliliğini düşündürmektedir.
Bilindiği gibi “göç” yüzyıllardır insanlığı meşgul etmeye devam etmektedir.
Türkler zorunlu göçe maruz kalan nadir milletlerdendir. Zorunlu göçü ele alan
roman, hikâye vd sanat türleri gayet sade bir dili tercih etmişlerdir. Bunun
nedeni eserlerin yazarlarında sanatsal kaygılardan ziyade gerçeği yaşandığı
gibi okuyucuya aktarma duygu ve düşüncesinin hâkim olmasıdır.

Türk yurtlarından
Türkiye’ye zorunlu göçler roman, hikâye, sinema, şiir gibi birçok sanat dalı tarafından
işlenmiştir. Bu eserler göç öncesi, sırası ve sonrası yaşanan sosyal, kültürel
ve psikolojik sorunları ele almaktadır. Göç sürecine katılan veya ana
vatanlarında geride kalan insanlar olmuştur. Türk göçlerinin önemli bir kısmı
topyekûn sürgün şeklinde gelişmiştir. Bu insanlar yüz yıllardır yaşadıkları
toprakları Kırım sürgününde olduğu gibi bir gecede yahut Balkan ve Kafkasya
sürgünlerindeki gibi haftalar veya aylar içinde kaybetmişler sonrasında Osmanlı
topraklarına gelmişlerdir. Sibirya ormanlarına veya Türkistan bozkırlarına
sürülenler Türk boyları büyük sorunlarla yüz yüze kalmışlardır.

Türk tarihinde Kırım,
Kafkasya, Balkan ve diğer yurtlardan olan göçler çoğunluktadır. Türk
edebiyatında zorunlu göç/sürgün romanlarından Cengiz Dağcı, Emine Işınsu,
Samiha Ayverdi, Sevinç Çokum, Mehmet Niyazi, Osman Çelik gibi yazarların
eserleri bu alanda yazılmış değerli eserlerdir. Romanların tarihî konuları
kapsaması sebebiyle tarihî hakikatlerle uygunluğu da önemlidir.

Eğer Türk milleti yeniden
göç acıları yaşamak istemiyorsa zamanı ve coğrafyayı iyi okuması gerekmektedir. 
Türkiye geçmişteki benzerlerini yaşayabileceği göç riski ile karşı karşıya
bulunabilir. Türkiye’ye Libya başta olmak üzere Afrika ülkeleri, Suriye,
Irak, İran ve Afganistan gibi Asya ülkelerinden gelen sığınmacıların statüsü
ile romanlarda görülen Türk yurtlarından göçlerin durumu karıştırılmamalıdır
.
Suriye ile Afganistan’dan vd. ülkelerden başlatılan göç hareketinin nedeni
Türkiye’yi bir Türk vatanı olarak bırakmak değil her türlü tehlikeye açık
kültürel gecikmeli halklar ile çatışmaların ortaya çıkabileceği bir coğrafya
oluşturmaktır.
Örnekleri Kırım, Kafkasya, Türkistan, Irak ve Balkan
coğrafyasında  görüldüğü üzere Türk nüfusu önce azınlığa düşürülmüş sonra
Türkler göçe zorlanmıştır.

Türklerin terk etmek
zorunda kaldıkları coğrafyalar binlerce yıldır Türk vatanıdır. Eğer göç
tarihinden ve göç romanlarının vermek istediği mesajlardan Anadolu Türkleri ve
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ibret almazsa kaderi Kırım, Kafkasya, Kerkük ve
diğer coğrafyalardan farklı olmayacaktır. Türkler binlerce yıllık Türk
yurtlarından Kırım, Kafkasya, Türkistan’da Rusları, Kerkük’te Arapları,
Balkanlar’da diğer Slav unsurları duygusal bir yaklaşımla misafir etmişler daha
sonra o insanların Türkleri yabancı ve azınlık durumuna düşüreceklerini tahmin
bile edememişlerdir. Bunun bedeli Türklerin katliamlara maruz kalması, korku ve
panik içinde yurtlarını terk etmeleriyle ödenmiştir.

Geçmişten ders almayan milletlerin
bugünleri ve yarınlarının olamayacağı bir gerçektir. Edebiyatçılar başta olmak
üzere sanatçılar eserleriyle mensup oldukları milleti tehlikelere karşı uyarmak
zorundadır. Milletlerin felaketi insanlığın felaketine de zemin hazırlar. I.
Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin paylaşılması için çıkarılmıştır. II. 
Dünya Savaşı da Osmanlı’dan kalan Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Doğu Avrupa
coğrafyasının yeni sahiplerini bulma kavgasıdır. Dünyanın her geçen gün
savaşlar yaşadığı ve daha da büyüklerine yaklaşıldığı asrımızda edebiyatçıların
özellikle göçle ilgilenenlerin sorumluluğu büyüktür. Edebiyatçılar ve
tarihçiler aynı zamanda milletlerine uğrayabilecekleri felaketleri önceden
hissederek yahut tarihten örnekler vererek millî şuuru güçlendirir.

Geçen dört yüz yıl boyunca
Rusya, Kazan ve Kırım’da Türklerin nüfusu katliamlarla ve sürgünlerle azaltılmıştır.
Kafkasya, Türkistan, Balkan, Batı Trakya, Girit ve adalar Türklüğü de son yüz
elli yahut iki yüz yıldır asimilasyonla veya işgal sonrasında göçe tabi
tutulmuştur. Gelecekte Türkiye Türklerini bekleyen tehlike Türkiye’de
Türklerin azınlığa düşmesidir. Çünkü emperyalist ülkelerin büyük hedefi
Türkiye’dir.
Göç romanlarının sadece dünü anlatmadığını bir kez daha
hatırlatmakta fayda vardır. Türkiye’nin çevresinde ve Afrika ülkelerinde
çıkarılan savaşlar nedeniyle insanlar yurtlarını terk ederek Türkiye’ye göç etmektedir.
Bu göçlerdeki amaç Türkiye Türklerinin sosyal bunalımlara düşürüldükten
sonra Türk kültürüne yabancı kitlelerin Türkiye için sorunlar oluşturmasıdır.

Diğer uluslarla barış
içinde yaşayacağını sanan duygusal bakış sahibi insanların 1990’ların
Bosna-Hersek katliamlarını unutmamaları gerekmektedir. Osmanlı ve diğer Türk
yurtlarındaki devlet idarecilerinin yaptıkları hatalardan ders çıkarılması icap
etmektedir. Türkiye’nin en temel sorunu demografik dengenin Türkler aleyhine
bozulmasıdır. Bu “demografik savaş” gerçeği yani nüfus ve nüfuz oyunu unutulmamalıdır.

Kırgız Türklerinin
tanınmış romancısı Cengiz Aytmatov’un “Ey güzel vatan! Sen varsan bizde varız
sen yoksan bizde yokuz bizde yokuz” veciz ifadesi her zaman hatırlanmalıdır. 

Ahde Vefa Toplantıları

0

Bütün
dünya ülkelerimde böylemidir bilmiyorum. Bizim memleketimizde yaşayan insanlar ne
kadar değerli ve kabiliyetli olursa olsunlar, umumiyetle, hayatta oldukları
süre zarfında pek kıymetleri bilinip takdir edilmezler.  Hatta öyle ki, bir kimse şahsi kabiliyeti ve
çalışkanlığı ile kendi sahasında biraz temayüz edip öne çıkmaya başlamış ise, hemen
en başta yakınındakiler olmak üzere, etrafındakiler haklı veya haksız en ağır tenkitlerini
acımasızca yapmaya başlarlar. Çok fazla yükselmesine mâni olmak için de amiyane
tabirle, paçalarından tutup devamlı olarak aşağıya doğru çekiştirirler. Bunun günlük
hayatımız da birçok örnekleri olduğu gibi, yakın tarihimizde de bir çok müşahhas
misalleri bulunmaktadır. Hayatta iken devamlı olarak tenkit edip, yerden yere
vurduğumuz kimselerin, öldükten sonra ne kadar değerli olduğunu, yerlerinin
doldurulmasının imkânsız olduğunu anlatarak sonradan yasını tutarız.

         Bu duruma yakın tarihimizden iki misal
vermek icap ederse, bunlardan birisi, Osmanlı’nın son döneminde 33 yıl
kesintisiz olarak Padişahlık yapmış olan Cennet
mekan Sultan Abdülhamid Han,
diğeri de 1950 – 1960 yılları arasında
Demokrat Parti’den 10 yıl boyunca Başbakanlık yapmış bulunan Merhum Adnan Menderes’ tir.

         Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han dünyanın
en karışık olduğu bir dönemde Osmanlı İmparatorluğunu 33 yıl dirayet ve liyakat
ile idare ederek, İmparatorluğu dağılmaktan kurtarmıştır. Ancak ne var ki, İngiliz
Ajanları ile Masonların yıllarca devam eden entrika ve her türlü yalan
iftiralar ile tahtan indiren yabancılar ve onların yerli uşakları, birkaç yıl
gibi kısa bir süre zarfında koca imparatorluğu paramparça ederek, emellerine
nail olmuşlar ve hayallerini de bir bir gerçekleştirmişlerdir. Üstelikte Sultan
Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” lakabını takmışlardır.  Üzülerek ifade edeyim ki, İngiliz Ajanları
ile Masonlar tarafından takılan bu hayasızca lakap, Memleketimizde de bir zamanlar
ders kitaplarına da girmek suretiyle yıllarca okullarda talebelere okutulmuştur.

         Bugün ise, Sultan Abdülhamid’in değeri
anlaşılmış bulunmaktadır. Bu itibarla, bırakınız “Kızıl Sultan” demeyi, unvanı ve lakabı “Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han” olarak değiştirilmiştir. Hatta
öyle ki, nerede ise, kabrinin üzerine bir türbe yapılması dahi gündeme gelmiş
bulunmaktadır.

         Rahmetli ve Merhum Şehit Adnan Menderes
ise, 1950’den itibaren on sene kesintisiz olarak Demokrat Parti’den Başbakanlık
yapmış olup, yapmış olduğu hizmetler nazarı itibara alınarak, milletin büyük ekseriyeti
tarafından takdir edilerek, sevilmiş ve sayılmıştır. Ne var ki, karıncayı bile
ezmekten imtina eden böyle Munis bir adama diktatör demişler, hatta bazı
üniversite talebelerini kıyma makinelerinde kıydırdığı iftirasını dahi atmışlardır.
27 Mayıs 1960 tarihinde de yapılan haince bir ihtilal ile devrilmiştir. Fakat
yapılan muhakeme sonunda, iftiralarının hiç birisi ispat edilememiştir.  İhtilali yapanlar tarafından kurulan ve öyle
söylendiği gibi yüksek olmayan Yüksek Adalet Divanı tarafından yapılan emsali
görülmemiş uydurma mahkemeler neticesinde idama mahkûm edilerek, karar 17 Eylül
1961 tarihinde infaz edilmiştir. O gün akşam saat 19.oo haberlerinde idam
haberi verilice bütün aile efradı olarak hüngür hüngür ağladığımızı
hatırlıyorum. Allah Merhum Adnan Menderes’e
gani gani rahmet eylesin,
ruhu şad olsun, mekanı Cennet olsun.

Bütün bu haksızlık ve yapılan
iftiralar neticesinde idam edilen Adnan
Menderes,
hiçbir zaman milletin büyük bir ekseriyeti tarafından kalplerden
silinmemiştir. Bilindiği üzere, ismi köprülere, yollara, hava alanına ve daha
birçok tesise verilmiş bulunmaktadır. Bunlar da kafi gelmemiş, mezarı İmralı Adasından,
kendisi tarafından yaptırılmış olan Vatan Caddesinin sonundaki bir yere Devlet
tarafından anıt mezar yaptırılarak oraya, eşi emsali görülmemiş çok kalabalık
bir cemaatin iştiraki ile yapılan merasimle, idam edilen iki bakan arkadaşı Dışişleri
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile yan yana
defnedilmiştir. Her üçünün de ruhu şad olsun. Sebep olanların da Allah müstahakkını
versin.

****

Bu girişi yaptıktan sonra, gelelim
Ahde Vefa Toplantılarına. Ahde Vefa toplantıları ilk defa Kocaeli Aydınlar
Ocağı Başkanlığı tarafından başlatılmıştır. İlk toplantısı da 13 Kasım 2021
tarihinde vefat ederek aramızdan ayrılmış bulunan, Merhum mütefekkir, fikir
adamı, şair ve yazar Mustafa Yazgan
Beyefendi için yapılmıştır.  Bu vesile
ile Hocamızın ruhu şad olsun, mekânı Cennet olsun temennisiyle, ruhu için El Fatiha…

Daha sonraki yıllarda, Ahde Vefa
Toplantıları, Rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, yine merhum Prof.
Dr. Turan Yazgan
, Av. Zeki Hacı İbrahimoğlu, Aydınlar Ocağı Eski
Başkanlarından rahmetli Nihat Gürer, Bestekâr Amir Ateş, Avrupa
Bakan Yard.  Prof. Dr. Alaattin
Büyükkaya
ve son olarak da Bekirpaşa Eski Belediye Başkanı Abdullah
Köktürk
için yapılmıştır.

Son olarak yapıldığı için Abdullah
Köktürk ile alakalı olarak yapılan toplantıdan kısacık da olsa birkaç cümle ile
bahsetmek istiyorum. Abdullah Bey için 13 Kasım 2021 tarihinde EMEX Otelde
Akçakocalılar Kültür Platformu Derneği tarafından bir toplantı tertip
edilmiştir. Bu toplantıya iştirak bir hayli yüksek olmuştur. Abdullah Bey, konuşmasında
geçmişte yapmış olduğu hizmetleri anlatmıştır. Bu arada, söz alan birçok
arkadaş da Abdullah Bey’in yapmış olduğu hizmetlerden ve onun ile olan müşterek
hatıralarından bahsetmişlerdir. Bu arada, her yıl 23 Nisan Çocuk Bayramı
münasebetiyle, Dünyanın muhtelif ülkelerinden Memleketimize getirmiş olduğu öğrencilerden
sitayiş ile bahsedilmiştir. Bu cümleden olarak, yurt dışından gelen bu
talebelerin ileriki yıllarda bulundukları ülkelerde, Memleketimiz için birer
gönüllü kültür elçisi olacakları hususu açık bir şekilde ifade edilmiştir

Benim de acizane kanaatime göre, Abdullah
Bey, doğduğu köyden kopmayan, toprak ile olan alakasını hiç bir zaman kesmeyen
ve ayni zamanda bulunduğu yere renk ve kalite 
katan, etrafına pozitif enerji saçan değerli bir arkadaşımızdır.

Toplantıda Abdullah Bey’in eşi Güler
Hanım ile oğlu Alihan ve kızı Sevda Nur da Babaları hakkındaki duygu ve
düşüncelerini anlatmışlardır. Hoş ve güzel bir Ahde Vefa toplantısı
olmuştur.Toplantının yapılmasında emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Netice itibariyle, “marifet
iltifata tabidir”
düşüncesinden hareketle, bu nevi toplantıların faydalı
olduğu kanaatindeyim.

Geri Döndürülebilir ve Döndürülemez Tahribat

Geri döndürülemez tahribat” sözüyle kastettiğim ekonomimizin içinde bulunduğu vahim ve hazin tablo
değil.

Cumhurbaşkanlığı
sistemine geçtiğimizden bu yana dolar kuru 4,70 liradan 16,7 liraya çıktı. Yani
üç buçuk yılda Türk Lirası yaklaşık olarak dörtte birine düştü. Sadece son
üç buçuk ayda yüzde 100 devalüasyon oldu.
TL sadece dolar karşısında değil
bütün dünya para birimleri karşısında anormal değer kaybetti.

Enflasyondaki hızlı yükseliş yüzünden her türlü malın etiket fiyatları günlük değil, gün içinde
birkaç kere değiştirilir oldu.

Öngörülemezlik hali
yüzünden malı olan satmak istemiyor, “yarın daha pahalıya olur” diye düşünenler
ihtiyaçlarını öne alıp, bozulmayan ürünleri stoklamaya çalışıyorlar. Hiç kimse
elinde TL tutmak istemiyor. Çoğu döviz veya altın alıyor. Alabilenler otomobil,
emlak gibi alanlara yatırım yapmaya çalışıyor.

Star
TV’de döviz büfesinden bir dolar satın alan bir teyzenin videosunu
izledim. “Bu bir doları ne yapacaksın?” sorusuna, bu hanımefendi “böyle
böyle biriktirmeye çalışıyorum”
cevabını verdi. İçim yandı. Çünkü
bugün 15 liraya aldığı bir ürünün yarın 20 lira olacağını; yarın bir dolarının 20
lira olacağını görüyordu. Bu teyzemiz bile aslında 15 lirasının değerini korumaya
çalışıyordu.

Paranın
üç fonksiyonu vardır. Bunlar; Değer ölçüsü ve hesap birimi olma, mübadele
aracı olma, tasarruf aracı olma.
Türk Lirası bu üç özelliğini de
kaybediyor. Fiyatlar TL’ye göre değil dövizle belirleniyor. Ticaret dövizle
yapılıyor. Tasarruflar dövize döndü. Türkiye’deki bankaların mevduat
hesaplarının yüzde 63’ü artık döviz hesabı. Yani TL artık para olmaktan
çıkıyor.

Ekonomideki
bu savruluş, belirsizlik ve yönetemezlik halinin verdiği zararlar -mevcut
iktidar devam ettiği taktirde- düzeltilemez ve geri döndürülemez.

Ancak
bir iktidar değişikliği olur, akıl ve bilimi önceleyen, liyakatli
insanlara yetki veren bir yönetim gelirse tahribat düzeltilebilir ve bir kısım
kayıplarımız telafi edilebilir.

Bunun
için kurumlar içinde partizanlık yerine liyakatin getirilmesi, bağımsız
kurumların ehil ellerde gerektiği gibi yönetilmesi,
“söz dinleyen”
yöneticiler yerine millet menfaatini önceleyen kararlarda ısrar edebilen
yönetimlere emanet edilmesi gerekir.

Türkiye’nin
yeniden ayağa kalkmayı sağlayabilecek bir potansiyeli vardır. Eğer doğal ve insan
kaynakları iyi kullanılırsa, hukuk ve demokrasi kuralları işletilirse
kaybolan
yılların bir kısmı geri kazanılabilir. Denge ve denetim mekanizmalarını
işleten bir yönetim sistemi ile hatalar azaltılabilir.

Bahsettiğimiz
ilkelere dayalı yapılacak değişim ile birbirini olumlu olarak tetikleyen mümbit
bir ekosistem
kurulabilir.

Fakat
AKP iktidarlarının yaptığı tahribatın bir de “geri döndürülemez “ve “kısmen
geri döndürülebilir”
olanları var.

******************************

Neler Geri Döndürülemez?

Prof.
Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesindeki köşe yazısında, AKP iktidarının
politikalarının yarattığı geri döndürülemez kayıplarımıza örnekler
vermiş. Yazıdan alıntı yapalım:

“Mesela
beyin göçü dediğimiz insan sermayesi kaybımız! En değerli birkaç
tıp fakültemizin yıllık toplam mezun sayısından fazla hekimimizin bir yıl
içinde yurt dışına göçtü. Hekimlerimizde hâl buysa diğer alanlarda nasıldır?

Her meslekte ‘konvertible’ insan gücümüzü de kaybediyoruz.

Geri
döndürülemez (tersinmez) bir başka değişim var. Liyakatin iki paralık edildiği sözde
üniversitelerde sözde eğitim gören gençlerin yılları.
Bunlar geri
gelmeyecek.

Yazılıda
doksan- yüz alıp ilçe başkanından tezkiyesi olmadığı için sözlüde elenen
gencin kaybı ve kurumun bu genci alamadığı için kaybı…
Bunlar da geri
gelmez.

Fakat
en vahimi, yeteneklilerin, iyi yetişmişlerin dışarda kalması değil. En
vahimi, yeteneksizlerin kurumları doldurması. İşte bu sonuncusu kurumu
çökertir.

Kurum gelenektir. Liyakatlilerin
girdiği, liyakat ve başarıya göre yükseldiği, en liyakatli ve başarılının
yönettiği kurum… Bu silsile bir kere bozuldu mu bir daha eski kalitesine
dönemez.

Mühendisine,
teknisyenine, hekimine, savcısına, hâkimine güvenemeyeceğiniz ülkeler vardır
dünyada. Diplomalarının hiçbir anlam ifade etmediği ülkeler. Bunların insanları
liyakatsizdir. Anladık. Fakat şunu da anlayalım: Liyakatsiz insanların
kadrolarını oluşturduğu sistemlerden liyakat sahibi genç eleman da yetişmez.
Devre kapanmıştır. Kötü kötüyü üretecektir ve ülke alçalan bir spiral içinde
çöküşe gidecektir.

Türkiye
böyle bir felaket helezonuna düşmemeli.

İşte
palavra değil, gerçek Kurtuluş Savaşı budur.”

******************************

Liyakatsiz Kadrolar

Yeni Hazine ve Maliye
Bakanı Nureddin Nebati’nin ekonomi tahsili ve ekonomi yönetimi tecrübesi yok.

Ekonomi bilgisi Kamu Yönetimi tahsili sırasında aldığı “Ekonomi’ye Giriş”
dersinden ibaret.

“Ekonomist” olduğunu söyleyen
Cumhurbaşkanımızın hangi dersleri kimden aldığını bilmiyoruz.

Çok
bilgili ve tecrübeli uzmanların olduğu T.C. Merkez Bankası’nın başına, hiç
Merkez Bankası tecrübesi olmayan
Yeni Şafak Gazetesi ekonomi yazarı
Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu
başkan (guvernör) olarak atandı. Akabinde yönetimdeki
“söz dinlemeyen” üyeler de görevden alındı.
Sonra dövizin geldiği seviyeyi
biliyorsunuz.

Şimdi bu
üçlü
, Bakanın kendi ifadesiyle, “2010 yılından bu yana yanlış uygulanan
bir sistemi değiştiriyoruz”
diye “yeni bir model denemesi” yapıyor.

Sadece Merkez Bankası, TÜİK, YSK, BDDK gibi bağımsız kurumlar değil, Bakanlıklardan devlet bankalarına, Üniversitelerden
Milli Eğitim kadrolarına, İçişlerinden Dışişlerine, Adaletten Sağlığa, Anadolu
Ajansından TRT’ye devletin bütün birimleri liyakatsiz fakat siyasi
referanslı insanlarla dolu.

Liyakatsiz
AKP kadrolarının yaptığı tahribatın geri döndürülmesi çok zor olacak. Ama zararın
neresinden dönersek kârdır.

İdare
hukukunda “telafisi güç ya da imkânsız zarar veren” idari işlemler
hakkında, mahkeme “yürütmenin durdurulması” kararı verir. AKP
iktidarının zararlarını durdurmak için yapılacak en etkili önlem derhal
seçim kararı
alınması olacaktır. 

Ekonomide Devletçi Modele Dönüş Çözüm Olur mu?

0

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinden
sonra IMF politikalarını uygulamaya başlayan Türkiye, hali hazırda aynı ekonomi
politikalarını uygulamaya devam ediyor. Ak Parti eliyle uygulanmaya devam eden IMF
politikaları sonrasında Türk Telekom, Tank-Palet Fabrikası ve Şeker Fabrikaları
gibi bir kısım kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirildiğini, SEKA ve TEKEL
gibi bir kısım kamu teşebbüslerinin de tamamen kapatıldığını gördük. Devletin
üreticiden doğrudan alım yaparak üreticinin para kazanmasını sağladığı şeker
pancarı, tütün vb. gibi pek çok ürüne kota getirildiğini gördük. Bu
politikaların temel amacı devleti “küçülterek” özel teşebbüsü kuvvetlendirme ve
bu yolla ekonomiyi büyütme idi. Ancak bugün itibariyle gelinen noktada bu
politikanın gelip feci bir şekilde duvara tosladığını görüyoruz. Peki, ekonomi
modelinin duvara toslaması uygulanan ekonomi modelinin kötü olmasından mı
kaynaklanıyor yoksa uygulayıcıların kötü olmalarından mı? Galiba cevap her ikisi
de.

 

Francis Fukuyama, 2004 yılında
yayınlanan Devlet İnşası – 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim adlı
kitabında bütün dünyada devlet sektörünün küçültülmesi meselesini şöyle
anlatır;

 

“Devlet sektörünün küçültülmesi,
1980’Ier ve 1990’ların başına denk düşen kritik yıllar boyunca siyasetteki
baskın temaydı. Bu eğilimlere karşı öneriler, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve
Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları ve devletin ekonomiye müdahale
oranını azaltmayı amaçlayan bir dizi tedbirde ısrar eden A.B.D. hükümeti
tarafından getirildi. Söz konusu öneri paketi, hazırlayıcılarından biri
(Williamson 1994) tarafından “Washington konsensüsü”, Latin Amerikalı
gözden düşürücüleri tarafından ise “neoliberalizm” olarak adlandırıldı.
Washington konsensüsü, yirmi birinci yüzyılın başında, sadece küreselleşme
karşıtı hareketlerin değil, ekonomi alanında daha itibarlı akademi çevrelerinin
de acımasız eleştirilerine hedef oldu (bkz. Rodrik 1997; Stiglitz 2002). Geriye
dönüp bakıldığında, Washington konsensüsünde yanlış bir şey yoktu: Gelişmekte
olan ülkelerin devlet sektörleri, çoğu durumda büyüme önünde engeldi ve
yalnızca ekonomik liberalleştirme sayesinde uzun vadede ıslah
edilebiliyorlardı. Daha doğrusu sorun, bazı alanlarda devletin küçültülmesi, aynı
anda başka alanlarda ise kuvvetlendirilmesi gereğiydi. Liberal ekonomik
reformları destekleyen iktisatçılar, bu gerçeği kuramsal olarak gayet iyi
anlamışlardı. Ancak bu dönemdeki göreli vurgu, büyük ölçüde devlet
faaliyetlerinin azaltılması üzerineydi. Bu azaltma da, çoğu zaman ya herkesi
ilgilendiren devlet kapasitesinin küçültmesi çabasıyla karıştırılıyordu ya da
bu yönde kasten yanlış yorumlanıyordu. Sonuç,
liberal ekonomik reformların pek çok ülkede, vaatlerini gerçekleştirmeyi
başaramamasıydı. Gerçekten de bazı ülkelerde uygun bir kurumsal çatının
bulunmayışı, onları liberalleşme öncesinde olduklarından daha kötü bir durumda
bıraktı. Sorun, devlet olmanın farklı boyutlarını ayrıştırmak ve bunların
ekonomik kalkınmayla ne gibi bir bağlantısı olduğunu anlamak konularında temel
bir kavramsal yetersizliğin bulunmasıdır.”
(Francis FUKUYAMA; Devlet İnşası
– 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim, s.16-18)

 

Fukuyama’nın bu ifadeleri Türkiye
açısından şu anlama gelmektedir; Türkiye’ye ekonomik kurtuluş reçetesi olarak
sunulan ve 20 yıldır Ak Parti eliyle millete şurup niyetine içirilmeye
çalışılan ekonomi modeli, Türkiye’den önce Türkiye ile emsal başka ülkelerde de
uygulanmış ve başarısız olmuştur. Buradan şu iki sonuçtan biri çıkar; Ak Parti
ya küresel sermayenin kendisine verdiği ve daha önce uygulandığı ülkelerde
fiyasko ile neticelenmiş bir ekonomi modelini “bilerek” Türkiye’yi sistematik
olarak küçültmek için uygulamaktadır ya da Ak Parti ekonomiden ve daha pek çok
şeyden anlamadığı için küresel güçlerin Türkiye’yi ekonomik olarak
zayıflatmalarına bilmeden alet olmuştur.

 

Devlet üretim sahasından çekildikten
sonra neredeyse hiçbir şey üretmeyen, 
temel gıda ürünlerini, kağıdı ve daha pek çok temel ihtiyacı yurt
dışından ithal eden ve zor kazandığı parayı dışarıda harcayan bir Türkiye ile
karşı karşıyayız.

 

Çözüm Ne?

 

Bizi tanıyan herkes bilir ki, biz
eleştirirken bağcıyı yerden yere vursak da asıl amacımız her zaman üzüm
yemektir. Eleştirilerimizle yıkarken, çözüm önerilerimizle de sonuç odaklı inşa
edici bir hareket tarzı sergileriz. Ancak, burada yazacağım ifadeler bir çözüm
önerisinden ziyade, işin ehli olan ekonomi uzmanlarına yönelik “acaba böyle bir
çözüm olabilir mi?” sorusunu sormayı amaçlamaktadır. Zira her ne kadar hem
Siyasal Bilgiler Fakültesinde hem de Hukuk Fakültesinde ekonomi eğitim almış
olsam da ben bir ekonomi uzmanı değilim. Yerimi ve haddimi bilirim. Konu
hakkında sadece ve sadece işin ehli yorum getirmelidir.

 

Çözüm önerisine yönelik sorumuza
geçmeden önce, sorumuzu gerekçelendirme adına kısa bir açıklama yapmakta fayda
görüyoruz;

 

1929 yılında bütün dünyayı ekonomik
olarak etkisi altına alan “Büyük Buhran” patlak verince, bu global ekonomik
krizden kurtulabilmek için klasik kapitalist ekonomi anlayışının yerine yeni
arayışlar içine girilir. İngiliz ekonomist John Maynard Keynes, ekonomik krizin patak veresinden on (10) yıl kadar
önce krizin çıkacağını tahmin etmiş ve krizin çözümü için de kendince çözüm
önerileri üretmiştir. 1929’da Büyük Buhran patlak verince ekonomi çevrelerinde
gözler Keynes’in üzerine çevrilir ve “Keynesçi Ekonomi Modeli” krizin reçetesi
olarak kabul edilip uygulanmaya başlar.

 

Keynesçi ekonomi politikasıyla klasik
kapitalist ekonominin “bırakınız yapsınlar” ilkesi terk edilerek, devlet
müdahaleciliğine dönüldü. Devletten beklenen, toplam talebin yetersiz kaldığı
durumlarda, çeşitli kamu harcamaları da içinde maliye ve para politikalarıyla
toplam talebi yükseltmesi, böylece işsizliği önlemesidir. Keynesçi politikalar
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kimi sarsıntıların ortadan kaldırılmasına
yardımcı olduysa da 1970’li yıllarda görülen ve ekonomide hem durgunluk, hem
enflasyon durumunu ifade eden stagflasyonu açıklamakta başarısız kalmıştır.

 

Buradan yola çıkarak; Türkiye’yi
ekonomik sahada zayıflatan şey yıllardır uygulanan devletin küçültülmesi
temelli politikalar olduğuna göre acaba gelinen noktada en azından kısmen
devletçi politikalara geri dönüş sağlanarak içinde bulunduğumuz ekonomik
krizden kurtulabilir miyiz? Devlet eliyle yatırım yapılarak, vatandaşlarımıza
iş ve istihdam sağlanması ve Türk ekonomisinin bu şekilde büyümesi sağlanabilir
mi? Bir yandan devlet eliyle yatırımlar yapılırken, diğer yandan kamu iktisadi
teşebbüslerinin ürettiği ürünler global pazarlara ihraç edilerek ekonomik
büyüme gerçekleştirilebilir mi?

 

Sormak benden, cevaplamak ehlinden.
Vesselam.

Bir Ülkücü Gözüyle Ülkücü Hareket

 “Tarihimize belge,
gelecek nesillerimize ibret ve istifadeye vesile olması dileğiyle…” diye imzalayıp
gönderdiği “Sıradan ve Piyade Lokman Abbasoğlu” adını verdiği kitabını
okuduktan sonra böyle bir değerlendirmeyi uygun gördüm. Ankara Tıp 74 mezunu
olduğum için kendisini bizzat tanırım.

Büyük ülkü yolunda bir ömür üstbaşlığı ona uyan bir
hayattır. Bu kitabı yazarak ülkücü gençlik hareketi mensuplarının nasıl bir
dünya görüşü ve günlük yaşayış biçimine sahip olduklarına ışık tutmuştur. Benzeri
eserler bu düşüncenin daha iyi bilinmesini sağlayacak ve daha doğru değerlendirmeler
yaptıracaktır. Kitap üç ana bölüm şeklinde yazılmıştır.

 Birinci bölüm
girişinde yazar kendini tanıtmakta, doğduğu ve büyüdüğü ortamı, eğitim gördüğü okullar
ile çocukluk ve gençlik yıllarını yazmaktadır. Lokman adı kendisine bilinçli
olarak verilmiştir.

Dedesi Ahmet Hamdi Abbasoğlu doğum yeri olan Erzincan Tercan
müftüsüdür. Daha sonra Ahilik

kültürünün sürdürüldüğü Ankara’nın Kale bölgesindeki
Selçuklu dönemi camilerinden Arslanhane

Camii’inin 1943-1957 tarihleri arasındaki vaizlerindendir.
Aile derdi, hastası, sıkıntısı olanların başvurduğu ve çözüm aradığı bir
adrestir. Lokman ismi bunun için seçilmiştir. Büyük dede Osmanlı-Rus savaşında
Medresesi’ndeki 500 talebesi ile Trabzon dan Erzurum a giderek savaşmış ve 91
yaşında şehit olmuş bir insandır. İlkokulun son iki senesi, orta ve lise
eğitimi Ankara’dadır. Yazları simit ve gazete satışı yapması, boş zamanlarında
babasının dükkânında ticaretine yardımcı olması, ek din dersleri alarak ve lise
yıllarında Türk Ocakları binasında tarih âlimi ve Türk ocakları başkanı Prof. Dr.
Osman Turan‘ın seminerlerine katılması tarih ve millet bilincinin oluşmasında
etkilidir. Bunlara ilahiyat gibi dini kimliğine uygun bir yüksekokul tercihi
onun kişiliğini pekiştirmiştir.70 li yılların öğrenci olaylarında dini ve milli
hassasiyetleri benimseyen ülkücü hareket onunda adresini belirlemiştir. İlahiyat
fakültesi öğrenci temsilciliği ile bu durum netleşmiştir. İlahiyat öğrenciliği
döneminde öğrenci olayları şiddetlenir. Onun arkadaşları olan Ruhi Kılıçkıran’ın,
Gazi Eğitim de Alparslan Gümüş’ün , Ziraat Fakültesi’nde Süleyman Özmen ‘in ,
sonra Dursun Önkuzu’nun öldürülmeleri… Bunlar vatan sevgisini ülkücü
harekette bulup o adresi seçmiş öğrencilerdir. Sonra Dr. Necdet Güçlü’nün
Ankara Tıp’taki işgal girişimine karşı bir grup ülkücü gençle olan çatışma
karmaşasında ölmesi ve bu olaydan o okuldaki ülkücü İbrahim Doğan’ın suçlanması
kitapta yazarın gözlemleriyle değerlendirilmektedir.

 Mezuniyet sonrası ilk
görev yeri Zonguldak İmamhatip Okulu dur. Burada dindarlık ve milliyetçilik
konularında çalışmalar yapar. Dini reddetmeyen bir milletçilik anlayışının
milleti pekiştirecek tek yol olduğu, bunun ahlaklı nesiller yetiştirilerek
olacağı fikrini savunup anlatır. Daha sonra bu çalışmalarını tuzla piyade
okulunda ve asteğmen olarak gittiği Kıbrıs’ta da sürdürmesi anekdotlar halinde yazılmıştır.
Askerlik dönüşü ülkücü köylüler derneği başkanlığı ile başlayan ve öğretmen
olarak kurada çektiği Tunceli’ye gitmeyişi sonrası çeşitli kurumlardaki ve
gümrük bakanlığındaki çalışma ve hatıraları dönemin siyasi tarihine de ışık
tutmaktadır. Özellikle o dönemlerde gümrüklerdeki kaçak ve kaçakçılığın kontrol
altına alınması sonrası bakan Gün Sazık’ın öldürülüp şehit edilmesi hakkında
notlar vardır. Kastamonu’daki Şeyh Mehmet Fevzi Efendi’nin milliyetçi kimlik hakkındaki
şu tespiti aktarılır.

“ Sadakati Vataniyye,

mefahiri milliye,

hamiyeti diniye”

Şeklinde özetlenen bu tarif kavmin sevilmesi ve hak din İslâmın
insanlarmızca benimsenmesi şeklindedir.

 1980 ihtilali ve
sonrası ilk üç yıl kaçak olarak değişik isimlerle tutuklanan arkadaşlarına
yardım  faliyetleri şeklinde olur ve
bunlar anlatılır. Yakalandıktan sonra Mamak cezaevi hatıraları ibretlik olaylardır.
Mamak cezaevindeki olaylar bu da olmaz cinsinden ama olmuş şeylerdir. Hukuk ve
adaletin böylesi dönemlerde askıya alınmasının acı sonuçlarını okuyoruz. Bunlar
arasında İzmit ‘ in renkli siması rahmetli Musa Baştan’ın kendisine sorulan “
laiklik nedir? “ sorusuna cevabı bizler için hoş bir hatıradır. İdamla
yargılanmasına rağmen 3 yıl sonra tahliye edilir. O günlerde ülkücülerin
çıkışta yaptıkları ilk iş Hacıbayram Camiinde iki rekât şükür namazı kılmak ve
cam bardakta çay içmektir.

Gerek yakalanmadan önce gerekse Mamak’ta tutukluyken eşi
Nermin Hanım ve arkadaşları olan kadınların fedakârlıkları ve çalışmaları takdirle
anlatılır. 1997 yılında 80 öncesinin eğitimcileri ile birlikte MHP ye üye olurlar.
Bunlar parti müfettişliğiyle görevlendirir. Bunların girişi ve sonrası MHP’ye
yeni bir güç verdiği anlatılır. Ama 97 de Türkeş’in vefatı sonrası gelişen
olaylar onu siyaset dışı kalmaya karar verdirir.

 Kitabın son bölümünde
onu tanıyanların tespit ve yorumları vardır. Bunların içinden Ahmet

Gazi’nin şu dörtlüğünü alarak yazımızı bitirelim.

“ Er kişi isen görevin ne ise başar,

Zevke eğlenceye hayvan da koşar,

Tanrı Türk’ü korusun!

Hepiniz Allaha emanet olun!“

 Barış, huzur, güven
ve refahın olduğu bir Türkiye dilek ve dualarım ile.

İlkelerin Gücü Adına!

0

İlâhi kitapların kutsal
tarafı nedir? Yahut kâğıdı-kapağı mıdır, içindeki harfler ve kelimeler midir
yoksa mânâsı mıdır? Anlayarak okumaya gayret edenler bilirler ki Kur’an iyilikten de kötülükten de,
güzellikten de çirkinlikten de bahseder. Bununla birlikte tümüne baktığında onun
bir ‘ilkeler kitabı’ olduğunu görürsün; hem de önceki kitaplar ve
peygamberler üzerinden tasdiklenerek.

            Yani mesajların
ruhu kutsaldır
. Elçilerin ve bütün aydınlatma metinlerinin temel
ilke/ölçü/prensip olarak vurguladığı iyilik, doğruluk – dürüstlük, adalet,
hakkaniyet, sevgi – dostluk, dayanışma – yardımlaşma, paylaşma, toplum için
faydalı olma, sorumluluk, bilinçlilik, araştırma-gözlem, düşünme – sorgulama,
çalışma – üretme, akletme-fikretme, yalan söylememe, iftira atmama, israf
etmeme, kimseyi putlaştırmama, çalmama-çırpmama, başkasının hakkına girmeme,
hiçbir canlıya zulmetmeme, her türlü zâlimlikle mücadele etme, soy-sopu üstün
görmeme kutsaldır; ilkeleri ve ilkeliliği üstün görme kuraldır.

            Ve kuralların
geçiş üstünlüğü vardır
. Zira yaratılışın ve varoluşun sırrı ilkelerdir.
Büyük resmi gören ilkeleri ayakta tutar, onları yaşamanın tek kutsal tarafı
olarak beller. ‘Aklın yolu bir’ derken aklı olan, akıllı olan evrendeki birliği
görür; mikrodan makroya, insandan kâinata yürür ve Allah’la tümevarır. Kozmik
bir maymuncuktur Sünnetullah ve çilingirler ordusudur ilkeler/prensipler.

            Tarihe yön veren
insanlar değil ilkelerdir
. İnsanlığın önünde ve hafızasında yürüyen
liderler aslında bu varoluşsal ilkeleri kuşananlardır. Nuh’tan Sokrat’a, Konfüçyus’tan Kant’a bu hep böyledir. Kötücül tipler ise ilketanımazlığın,
zulümkârlığın örnekliği olarak tepetaklak girerler tarihe ve idrak mahkûmu olurlar.

            Hep derim; Atatürk’ün
gücü
kullandığı kavramların, kendine serlevha ettiği ilkelerin gücüdür: “Bağımsızlık,
özgürlük, eşitlik, adalet, hukuk, insan hakları, demokrasi, kadının değeri,
eğitim, bilim, gelişim… Hepsi insan fıtratında dercedilmiş kadim kavramlar..

            Hz. Musa, İsrailoğulları’nın özgürlüğü
için savaşmıştı. Hz. Muhammed’in
mücadelesi; ezilenler, köleler, zenciler ve diri diri toprağa gömülenler
içindi. Martin Luther King’ten Nelson Mandela’ya, Cevher Dudayev’den Aliya
İzzetbegoviç
’e değin aynı..”

            II.Dünya Savaşı’yla birlikte geçtiğimiz para dini ve
piyasa düzeni
(finans kapital) bizi metalaştıra metalaştıra 75 yıldır
hükümferma olmasına karşı 38’de ölen
lider
hâlâ unutulmadı ve ilkeleriyle hatırlanıyor. Yalnızca bir ekonomik
krizin içinde değiliz; ahlâkî ve içtimaî yozlaşmayla paralel derin bir buhrandayız. İlkesizlik, inançsızlık,
güvensizlik, sevgisizlik, nobranlık, nankörlük, paraperestlik, köşe dönmecilik,
güce tapıcılık, makamcılık, aldatma-kandırmacılık, gözbağcılık, gösterişçilik, torpil-kayırmacılık,
rüşvet-zimmetçilik, yolsuzluk-hırsızlık, görmezden gelmecilik, bana ne’cilik vs.
bizi zehirledi ve şimdilerde istifralarda (ekonomiyi mide olarak düşünün),
öksürük nöbetlerindeyiz (iletişimi/iletişimsizliği solunum yolları olarak
düşünün); sayıklıyoruz çoktandır terkettiğimiz değerleri/ilkeleri.

                        Milletin böğrüne dayamışlar finans kapitali  

Yok mudur kurtaracak derin buhrandan kendisini?

Var:
İlkeler. Kendini değersiz hissedersen değerlere sığın. E(k)meğini
ilkelerden çıkar. Dermanın derdinde
gizli
.

SMS:
Bizi hem var eden hem bu varoluşun anlamından haberdar eden, varlığı/mevcudâtı
bu ilkeler üzerine inşa eden, kelimeleri ve kavramları yaratan, mesajlarıyla
ruhumuzu ve yolumuzu aydınlatan Yüce Eğitmenimize / Âlemlerin Rabbine
teşekkürlerimizle..

“Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler”

Muhalefet, altı ayda
düzeltiriz diyor. Altı ayda döviz kuru kararlı hâle gelecek, hatta yeniden
sağlanan güvenle Türk Lirası değerlenecek, enflasyon duracak, işsizlik
gerileyecek… Hepsi mümkün. Altı ayda mı olur, on ayda mı; ama olur. Her hâlde
1919’da daha kötü durumda değildik değil mi? Ne diyor Atatürk: “Cebren ve hile
ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş,
bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş
olabilir.” Bu sayılanların hepsi doğruydu. Fakat zapt edilen kaleler geri
alındı, tersanelere girenler çıkartıldı, dağıtılan ordular toplandı ve işgal
edenler memleketlerine kovalandı.

 

İnsan hayatında da
milletlerin hayatında da yanlışlar ve kötülüklerin çoğu geri döndürülebilir.
Ama hepsi değil.

 

 

 Tabiat bilimlerinde olaylar ikiye ayrılır:
Geri döndürülebilir olaylar ve geri döndürülemez olaylar. Teknik tabir tersinir
ve tersinmezdir. Raftan düşen kitabı kaldırıp yerine koyabilirsiniz. Fakat
raftan düşen cam bardak kırılırsa, onu geri döndüremezsiniz.

 

Her giden dönmez geri

Aslında sosyal
bilimlerde de bu kavramları kullanmak gerek. Bir toplumun hayatında da tersinir
ve tersinmez olaylar vardır. İşte yukarıda saydığım ekonomik sıkıntılarımız,
muhalefetin iddiasına göre tersinirdir. Ben de öyle olduklarına inanıyorum.
Millî Mücadelenin göğüslediği felaketler de tersinirmiş; çok şükür.

 

Fakat her şey öyle
tozpembe değil. Olup bitenler arasında geri döndürülemez yıkımlar da var.
Mesela beyin göçü dediğimiz insan sermayesi kaybımız! Daha dün haberler, en
değerli birkaç tıp fakültemizin yıllık toplam mezun sayısından fazla
hekimimizin bir yıl içinde yurt dışına göçtüğünü söylüyordu. Hekimlerimizde hâl
buysa diğer alanlarda nasıldır? Her meslekte “konvertible” insan gücümüzü de
kaybediyoruz. Yalnız Edirne’de Leva ile, Iğdır’da Tümen, Lari ve Manat ile alım
yapılmıyor. Dolar ve Euro ile yetişmiş insanlarımız da alınıp götürülüyor.

 

 

 Bu büyük çapta geri dönülmez, tersinmez bir
akış. Belki tam öyle değil. Belki ekonomiyi düzeltip kurumların kalitesi ve
itibarı iade edildiğinde bir kısmını geri kazanabiliriz fakat ancak bir
kısmını.

 

Kurumlar… Ya kurumlar?

Ama tersinmez bir
başka değişim var. Liyakatin iki paralık edildiği, aynı soyadına sâhip
klanların sözde “yönetim” örgütüne çöktüğü sözde üniversitelerde sözde eğitim
gören gençlerin yılları. Bunlar geri gelmeyecek. Yazılıda doksan- yüz alıp ilçe
başkanından tezkiyesi olmadığı için sözlüde elenen gencin kaybı ve kurumun bu
genci alamadığı için kaybı… Bunlar da geri gelmez. Fakat en vahimi,
yeteneklilerin, iyi yetişmişlerin dışarda kalması değil. En vahimi, yeteneksizlerin
kurumları doldurması. İşte bu sonuncusu kurumu çökertir. Kötü paranın iyi
parayı kovması gibi liyakatsiz kadrolar da liyakatliyi kovar. İşe alınmasına
engel olarak kovduğu gibi, eski elemanları da mobbingle, ikrah ettirerek kovar.
FETÖ dönemindeki gibi. Sonra torpil torpili çeker. İltimasla gelen de iltimasla
adam almaya başlar.

 

Buraya kadar
anlattıklarım insan düzeyinde olup bitendir. İnsan unsurunun çürüyüşü daha da
tersinmez bir başka çürüyüşe yol açar: Kurumların çürüyüşüne. Kurum sadece bir
zaman kesitinde, içinde çalışan insanlardan ibaret değildir. Kurumlar da tıpkı
milletler gibi hem bugünleri hem de geçmişleri ve gelecekleriyle vardır. Kurum
gelenektir. Liyakatlilerin girdiği, liyakat ve başarıya göre yükseldiği, en
liyakatli ve başarılının yönettiği kurum… Bu silsile bir kere bozuldu mu bir
daha eski kalitesine dönemez.

 

 

 İnsanların kurumlara güveni de kurumların
geleneğine bağlıdır. O güvenin sağlanması nesiller alır. Yıkılması için bir
keyfî tayin yeterlidir. Mehmet Akif benzer bir şey söylüyor:

 

“Hadi gel yıkalım şu
Süleymaniye’yi desen,

“İki kazma kürek, iki
de ırgat gerek.

“Ancak, hadi gel
yapalım şunu geri desen,

“Bir Sinan, bir de
Süleyman gerek.”

 

Fakat kurumlar bir
Sinan ve bir Süleyman’la bile “geri yapılmıyor”.

 

Gerçek Kurtuluş Savaşı

Sayın muhalefet,
ekonomideki çılgın gidişi altı ayda düzeltirsiniz. Kurumları nasıl
düzelteceksiniz? Nesiller boyu verilen anlamsız diplomaları iptal mi
edeceksiniz? Artık kıdemli hâle gelmiş liyakatsiz işgalcileri kovacak mısınız?
Diyelim ki kovdunuz, yerine koyacaklarınız acaba hangi kurumda yetişti?

 

Daha önce de yazdığım
gibi öğretmeyen, yetiştirmeyen bir sistemin mezunları sonra o sistemi
işletenler, o sistemin idarecileri oluyor; o sistemin geleneğini oluşturuyor.

 

Mühendisine,
teknisyenine, hekimine, savcısına, hâkimine güvenemeyeceğiniz ülkeler vardır
dünyada. Diplomalarının hiçbir anlam ifade etmediği ülkeler. Bunların insanları
liyakatsizdir. Anladık. Fakat şunu da anlayalım: Liyakatsiz insanların
kadrolarını oluşturduğu sistemlerden liyakat sahibi genç eleman da yetişmez.
Devre kapanmıştır. Kötü kötüyü üretecektir ve ülke alçalan bir spiral içinde
çöküşe gidecektir.

 

Türkiye böyle bir
felaket helezonuna düşmemeli.

 

İşte palavra değil,
gerçek Kurtuluş Savaşı budur.

( https://millidusunce.com/simdi-bana-kaybolan-yillarimi-verseler/