26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 372

Âkif’ Filmi

0

25 Eylül 2021
Cumartesi akşamı, dâvetli olarak ‘Âkif’ filminin, (Frenklerin ‘gala’ dedikleri) ilk gösterimine
katıldım. Sinema salonunda T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı (önceki
dönemlerde Beyoğlu Belediye Başkanlığı yapan) Ahmet Misbah Demircan, Adâlet
Bakan Yardımcısı Yâkup Moğol, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Dr. Coşkun
Yılmaz, Mehmet Âkif Ersoy’un torunu Selma Ersoy Argon, yapımcı şirketin temsilcileri,
film teknik ekibinden elemanlar ve filmde rolü bulunan sanatkârlardan bâzıları
ile salonunun yarısını dolduran dâvetliler vardı.

Kültür
Bakanlığı’nın maddî desteği ile hazırlanan filmin oyuncuları, figüranından
başrol oyuncularına kadar hepsi çok başarılı idi. Oyuncuların bir kısmı,
muhtemelen ilk defa kamera karşısına geçen kişilerdi. Öylesine tabîi, öylesine
rahat bir oyun sergiliyorlar ki… Rol yapmıyorlar, gündelik hayatından bâzı
sahneler, gizli kamera ile filme alınmış intibaını uyandırıyordu.

Filmin hiç mi
kusuru yoktu? Vardı tabîi ki…

İnsanoğlunun
yaptığında kusur olmaması mümkün değil. Kusursuzluk Cenâb-ı Allah’a mahsus bir
haslet.

Türkler
İslâmiyet’i kabul ettikten sonra sanatkârlar, meydana getirdikleri eserlerde,
Yüce Yaratana saygıları sebebiyle (Allah ile kusursuzluk yarışına girmekten
imtina ettikleri için) kasıtlı olarak çok küçük hatâlar yaparlardı. Binanın
simetriğinde ancak çok dikkatli gözlerin fark edebileceği küçük bir aksaklık,
hat sanatında bir harfin mânâyı etkilemeyecek şekilde yanlış yazılışı, minyatür
ve tezhib sanatında önemsiz aksaklıklar, kıymetli kilim ve halılarda bir
motifin farklı şekil ve yerde kullanılması gibi…

Kimileri bu
hatâların, ‘nazar değmesini’ önlemek için yapıldığını ileri sürer.  

Bu ince
düşüncenin örneklerini, ilk Türk mutasavvıfı, Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed-i
Yesevî’nin türbesindeki Tay Kazan’ın üzerindeki yazılı vecizede bir harfin ters
yazılışı, Mimar Sinan’ın ustalık döneminin eseri olan Edirne Selimiye
Camii’ndeki ters lâlede görmek mümkündür. Her ne kadar ters lâlenin başka bir
maksatla konulduğu yazılıp söylenmekte ise de hassas ve daha derin mânâlı
açıklaması ve belki de daha doğrusu, hatânın bilerek yapılmış olmasıdır.

‘Âkif’ Filmine
dönersek efendim…

-Film yapılmış,
Âkif severlerin ve sinema tutkunlarının beğenisine sunulmuştur. Herhangi bir
yerini, sözünü değiştirmek mümkün değildir. Gereği de yoktur. Ancak bu tarzda
ve Devletimizin katkılarıyla hazırlanacak olan sonraki filmlerde dikkate
alınması gereken birkaç hususu ilgililerin dikkatine arz etmekte fayda mülâhaza
edilmiştir. 

Sinema dilinde ‘konsept danışmanı’ deniliyor. Çekime
geçilmeden önce senaryo, konunun uzmanları tarafından dikkatlice gözden
geçirilebilir, çekim sırasında da kendilerinden faydalanılır. Bir tânesi, yukarıda
açıklanan sebebe dayanılarak bırakılır, diğer küçük hatâlar yok edilebilirdi.

-Oyuncuların rol
gereği söylediği sözler, temsil ettikleri şahsın mevkiine ve karakterine uygun
olmalı.

-Mehmet Âkif
Ersoy’un, Türk milletini millî mücâdeleye dâvet konuşmaları, şâirimizin hakîkatteki
hitâbet üstünlüğünü ve ikna gücünü yeterli ölçüde yansıtacak mükemmellikte
değildi.

-Mustafa Kemal
Paşa’nın ses tonu, bakışlarındaki mânâ, yüz ifâdesi olarak oyuncunun başarısı,
söylenen kelimelerin ve cümlelerin hitâbet sanatının şâheseridir. Filme ismini
vermesine rağmen şâirimizin belli ölçüde silik kaldığı dikkatlerden
kaçmamıştır. Belki, Mustafa Kemal Paşa’nın önüne ve üzerine yerleştirmemek
düşüncesi tesirli olmuştur. Elbette saygı duyulur. Birincisinin başarısı % 100
iken, ikincisinin % 80’lere yakın bir seviyeye çıkartılması mümkün olabilirdi.
Husûsen ses tonu, konuşmalarının fikrî dolgunluğu ve hitâbet ustalığı
açısından…

-Filmde Ubıh1
asıllı istihbarat subayı Kuşçubaşı Eşref (Sencer)’in2 (1883-1964),
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in3 (1884-1923) ve günümüzde İngiltere
Başbakanı olan Boris Johnson’ın dedesi Gazeteci ve siyâsetçi Ali Kemal’in4
(1867-1922) ve Mustafa Sagir’in5 (1877-1921) dikkat çekiçi figürler
olarak yer alması, ‘Âkif’e dokümanter film özelliği kazandırmıştır.
Alkışlanacak başarıdır.

-Üzerinde
yaşadığımız, ‘vatan’ dediğimiz  mübârek toprakların, düşmanın kirli
çizmesinden, kanlı ellerinden ve zulümden kurtulmasında İstiklâl Marşı
şâirimizin rolü daha belirginleştirilebilirdi.

-En sonunda
İstiklal Marşımız, Londra Konferansında okunduğu gibi değil de Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde, Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından okunduğu gibi okunsaydı, film
daha bir ihtişamla biterdi. En sonunda filmin jeneriği verilirken, farklı bir
İstiklal Marşı bestesinin kullanılması, seyirciyi, hep birlikte İstiklal
Marşını söylemekten alıkoyan olumsuz bir sürpriz oldu. Küçük özürlerine rağmen
Osman Zeki Üngör’ün (1880-1958) bestesi kullanılsaydı, seyirciler hep birlikte
gür sesleriyle İstiklal Marşı’mızı hep birlikte okurdu.

Keyfe keder bu
pürüzlere rağmen film, bütünü ile başarılıdır. Gösterimler sırasında sesin,
seyirciyi rahatsız etmeyecek desibel seviyesine indirilmesi faydalı olur. Fon
müzikleri başarılı ve dikkat çekici. Fakat baştan sona kadar fon müziği
bulunmasının gerekli olup olmadığı tartışılabilir.

***

Sinema
salonundan Saat 21,30 civarında çıktığımızda sinema yazarı ve tenkitçisi İhsan
Kabil ve araştırmacı yazar Mehmet Şâdi Polat Beyefendilerle birlikte kısa bir
değerlendirme yaptık. İstiklal Caddesi’nde o saatteki, insan kalabalığı, sel
felâketine sebebiyet verecekmiş gibi coşkun ve azgın bir şekilde akan ırmağı
andırıyordu. Filmdeki; göz pınarlarına ısrarlı dâvetiyeler çıkaran duygu dolu
sahnelerdeki konuşmalar, filmin tamamındaki hamâsî, millî ve mânevî atmosfar,
bu kalabalığı ne kadar etkileyebilirdi? Onların %90’lara varan çoğunluğu,
sırtlarına dayandırılan süngülerle, magazin bağımlıları çukuruna düşürülmüş
kişilerdi. Etkilenmek bir tarafa, seyretmeyi bile düşünmezlerdi.

Anadolu insanı
öyle değil. Bizi biz yapan değerlere yürekten bağlı insanlarımız, ‘Âkif’
filmini, yüksek bir heyecanla seyredecekler, anlayacaklar ve çevresindekilere de
anlatacaklar, herkesi sinemalara yönlendireceklerdir.

Onlar bizim güzel,
temiz, iyi ve doğru… Mehmet Âkif Ersoy âilesi ve küçük oğlu Emin gibi
vatansever insanlardır.

Bu film
Anadolu’da tutulur ve sevilir.         

 

1Kuşçubaşı Eşref
(Sencer):
Abdülaziz Çerkez Mustafa Nuri Bey’in
oğludur. Harp okulunun son sınıfında iken Jön Türklerle ilişkisi yüzünden
Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Hicaz’a sürgün edildi. Sürgünde
bulunduğu zindandan kaçıp, Sultan’ın başyaverinin oğlunu üç tabur korumanın
arasından kaçırmayı başardı. Bütün Arabistan’ı dolaştı, mahallî şeyhlerle
dostluk kurdu. Her an her yerde ortaya çıkabildiği için kendisine ‘şeyhi’t tuyyur / uçanların efendisi’ denildi. Meşrutiyet’in ilânından sonra,
kendisine bağlı silah arkadaşlarıyla birlikte ‘Teşkilat-ı Mahsusa’ adlı istihbarat Teşkilâtına katıldı.

2Ubıh: Kuzey Kafkasya’nın batı ucunda yerleşik bir Sünnî Müslüman
halktır. Çarlık Rusya’sına karşı giriştikleri bağımsızlık mücâdelesinde
yenilince 1864 yılında Osmanlı Devleti’ne göç ettiler. Aynı târihlerde göçle
gelen Çerkezlere karışmıştır.

3Ali Şükrü Bey: Türk asker, gazeteci ve siyasetçi. Millî mücâdele
sırasındaki dostluğu rağmen, cumhuriyet ilân edildikten sonra bâzı hususlarda fikir
ayrılığı sebebiyle TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif olan gurubun başı
oldu. Türkiye’nin ilk siyasi suikastlarından birinde öldürüldü.

4Ali Kemal: Türk yazar, gazeteci ve siyaset adamı. İkinci Meşrutiyet ve
İttihat ve Terakki döneminde muhalif görüşleriyle tanınmıştır. Damat Ferit Paşa
hükûmetlerinde kısa bir süre Maarif ve Dâhiliye Nazırlığı yaptı. Millî mücâdele
aleyhinde çalıştığı için İzmit’te halk tarafından linç edildi.  

5Mustafa Sagir: Hint asıllı İngiliz casusu. İstanbul’da Millî Mücâdele için
faaliyet gösteren haber alma teşkilatı Karakol Cemiyeti’ne girerek Ankara
Hükümeti’ne destek olan milliyetçileri İngiliz İstihbaratına raporladı.

 

Türk Gençliğine Çağrımdır (6)

Sevgili gençler öyle bir Türkiye özlüyorum ki, asrı saadet
gibi ebedi faziletlerin, kavi imanların temiz vicdanların hüküm sürdüğü bir
Türkiye. Bu Türkiye’nin insanları kelimenin hakiki manasıyla insan olsun.
Geceden başka karanlık, gök gürültüsünden başka gürültü duymasınlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada gençler deli denizler
gibi dalgalanıp coşsunlar. Mukaddes bir davanın peşinden koşsunlar. Allaha
inansınlar, küçük dalgaları, dalga geçmeyi, kaldırım sevdasını bıraksınlar.
İman denizlerinin büyük dalgalarında sonsuza kadar var olsunlar.

Büyük davaların adamı olsunlar, ulvi sevdalarla
sevdalansınlar. Orada gençler imandan kaleler gibi canlı hisarlar gibi dimdik
dimdik dursunlar. Bu kaleyi, bu hisarı hiçbir kuvvet aşamasın onların temiz
kalplerinde Allah- millet-vatan sevgisinden başka sevgi yaşamasın.

Beti-benzi sararmış gözlerinin altı morarmış, sarsak çarpık,
titrek gençler ağızları rakı kokan gençler olmasınlar. Gençlik korkunç bir
boşluğa itilmiş kimi kahvelerde zaman öldürüyor, kimi de hayatı rakı şişesinde
görüyor. Meyhanelerde varlığını kadeh, kadeh içip kendi hayatlarını
tüketiyorlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, bu âlemde Analar “Koca-karı”,
Babalar “Moruk” çocuklar zamane çocukları olmasınlar. Nesiller birbirini
tanısın, birbirlerini sevsinler. Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada
idarecilik, müdürecilik halinden çıksın! Memurlar amirlerine, ast üstüne bir
köle bir uşak gibi değil vazife aşkıyla gönülden bağlansınlar. Amirler, üstler
hükmetmesin sadece Allah’ın vicdanın, kanunun hükmünü uygulasınlar.

Zira gerçek hüküm Allah’ındır bütün insanlar kendilerini
aşan kendilerinden üstün her yerde her zaman hazır olan Allah’ın varlığını
kabul etsinler. Memurlar, amirler asliyetlerini maaşlarına göre ayarlamasınlar.
Hiç kimse aslını saklamasın, bir santim yükselmek için bir metre eğilmesinler.
Başlar baş olmaktan çıkıp baş yerini ayağa terk etmesin, söz ayağa düşmesin.

Dalkavukluğa, riaya insanları putlaştırmaya giden yollar
kapansın. Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada siyasi partiler patırtı
yapmasınlar, birbirlerine çamur atmasınlar. Birbirlerine küfür etmesinler
seçimlerde millete yalan söyleyerek olmayacak şeyleri vadederek oy avcılığı
yapmasınlar, seçim hilelerine sapmasınlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki orada adalet, demokrasi
gerçekten uygulansın. Kanunlar az fakat öz olsun. Yabancı devletlerin kanunları
roman tercüme edilir gibi tercüme edilmesin! Türk milletinin örfüne
geleneklerine uygun kanunlar çıkartılsın. Halkın dininden halkın vicdanından ve
devlet nizamından devletin tarihi esas alınarak kanunlar çıkartılsın.

 Öyle bir Türkiye
özlüyorum ki, orada hiç kimse servetini şerre alet etmesin. Paraya ve paralıya
tapmasın. Paralıya tanınan sonsuz imtiyaz kaldırılsın. Herkes alnının terini,
elinin emeğini alnının teri kurumadan alsın. Sefahat ve sefalet yan yana
yürümesin kimse mala, mülke ebediymiş gibi sarılmasın ve Allah yolunda Türk
gençliği için harcasın.

Öyle bir Türkiye istiyorum ki, orada milli eğitim, okullar
terbiye ve telkin yerleri olsun. Türk milletine faydalı gençler yetiştirsinler,
diplomalı cahiller değil gerçek ilim insanları yetiştirsinler.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada âlimler, zalimlerle
birleşmesin politikacıların para babalarının, istifçilerin kirli emellerine
hizmet etmesinler. Âlimler hakikate, sanatkârlar güzele, kanun koyucular hakka,
insan haklarına sahip çıksınlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki orada Gazeteler, Medya,
Kitaplar hakka hakikate uysunlar. Fertler değil, dertler konuşulsun. Korkak
politikacılar değil mertler konuşsun, ağızlar ceplere bağlı olmasın cepler
açılınca açılmasın, haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır! Hadisinin
altında kimse kalmasın.

Yazanlar, yayanlar şeytan değil insan olsunlar. Kâr hırsı,
şöhret hırsı politika hırsı ile hareket etmesinler. Hakka…

Neyi Okuması İstendi?

0

     Cenabı Hakkın,
elçisi Hz. Muhammed’e ilk emri:

     “Ikra’ bi’smi
rabbike’llezî halak.” (Alak:1) oldu.

     Yani “(İnsanlara
bildirmek için) yaratan Rabbinin adıyla oku.”

     Çünkü, O her şeyi
yoktan var edip yarattı. O’ndan; Rabbinin vahyettiği,

     Cebrail’in getirip
kendisine okuduğunu, aynı şekilde ezberleyerek,

     Rabbi adına
okuması, yani tekrarlaması istendi.

     Melek, Hz.
Muhammed’den okumasını isteyince,

     Hz. Muhammed
okuması olmadığını söyledi.

     Israrla, tekrar
tekrar okuması istendi.

     Her defasında Hz.
Muhammed “Okuma bilmem.” dedi.

     Çünkü Hz. Muhammed
ümmî idi. Yani okur yazar değildi.

     Sonradan da okuma
yazma öğrenmemiştir. Fakat hâşâ câhil değildi.

     O’nu Yüce Allah
insanlığın irşadı için, özel olarak bizzat kendisi mânen hazırlamıştır.

     Zahiren okur yazar
olmaması; tebliğ ettiklerinin önceki yazılanlardan

     Öğrendiği şeklinde
bir şüphenin doğmaması için olup,

     Hz. Muhammed’e has
bir özellikti.

     “Ikra” / “Oku”
kelimesinden, herkesçe bilinen mânâ ve anlamından daha başka

     Açıklamaların
olması lâzım geldiğini düşünmeliyiz.

     Ki, okur yazar
olmayan Hz. Muhammed’e ısrarla “Oku” emrinin verilmesindeki

     Batınî / iç sebebi
ve kastedilen hikmet ve gayeyi anlayabilelim.

     Çünkü okumak; sadece
yazılı bir parçayı okumaktan ibaret değildir.

     Aslında kâinattaki
her şey birer harf, birer kelime, birer cümle, birer sahife,

     Birer küçük büyük
kitap ve kitapçıklar hükmündedir.

     Kitap ve
kitapçıklar ise okunmak; yâni mânâsını, var oluş hikmet ve gayesini anlamak;

     Kısaca tefekkür
etmek ve düşünmek içindir.

     Hz. Muhammed’e
“Ikra’ “ / “Oku” derken, onun okur yazar olmadığını bilen Rabbi

     O’ndan bir büyük
kitap sayılan kâinat ve evren sahifesini okumasını, düşünmesini;

     Fiilden fâile,
nakıştan nakkaşa, yapılandan yapana geçmesini; zımnen / dolaylı olarak istemiş

     Ve her insanın da
aynı şekilde, bir de bu tarz bir okuma yapması gerektiğini hatırlatmıştır.

     Âyet zımnen demek
istemiştir ki, kâinat / evren de bir kitaptır.

     Yüce Allah, onu
kudret kalemiyle yazmıştır. Yine demek istemiştir ki:

     “Ya Muhammed!
Kâinat büyük bir kitapsa, Sen de küçük bir kitapsın.

     Maddeten küçüksen
bile, mânen kâinattan büyüksün.

     Nitekim kâinat
giderek küçülse senin hâlini, yâni insanın hâlini alır.

     Sen gittikçe
büyüsen; kâinat şeklini alırsın.”

     Hz. Ali, işte tam
da bu mânâyı kastetmiş olsa gerektir ki, şu veciz sözü söylemiştir:

   “Ey insan kendini
küçük görme. Sende âlemler tayyedilmiş (dürülmüş)tür..”

     İşte Hz. Muhammed’den ve O’nun şahsında
Cenabı Hak;

     Her kuldan; büyük
kâinat kitabı içinde, küçük kâinat kitabı olan insanın

     Asıl kendisini
okumasını, bilmesini, anlamasını ve Tanrıyı bulmasını istemiş ve istiyor.

     Hz. Muhammed’in
şahsında her insan “Ikra’ “ / “Oku” emrinin muhatabıdır.

     Evet insan kâinat
kitabını tefekkür / düşünme yoluyla okumalı, anlamalıdır.

     Kısaca insan
kendini okumalıdır. Çünkü “Ne ararsan, kendinde ara, kendinde bul.”

     Yani “Ey insan!
KENDİNİ TANI. Yoksa, insan şeklinde hayvan olmak ihtimali var!”

     Öyleyse insan, ilk
seyr-i sülûkunu / ilk seyahatini kendinden kendine doğru yapmalı.

     Üstelik bu sefer /
bu yolculuk; para pul da istemiyor. Ama karşılığında

     Kendisinden
hareketle Yaratanı tahkiken, hakikaten ve ilmen buldurmuş oluyor.

     Tabii insan olan
insana.

Akşener’in Dengeleri Değiştiren Açıklamaları

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in
Halk TV’de yaptığı açıklamalar gündemi belirledi. Akşener’in “Cumhurbaşkanı
adayı değilim, Başbakanlığa adayım”
sözü siyaset oyununun dengelerini
değiştirdi.

“Millet İttifakının (CHP+İYİ Parti+SP+DP) CB adayı kim olacak?”
sorusunu tartışanlar daha ziyade Cumhur İttifakı (AKP+MHP+BBP+VP) mensupları ve
yandaş medya idi. Bu tartışma üzerinden “Millet İttifakı içinde çatlak çıkacak”
beklentisi pompalanıyordu.

Akşener’in açıklaması iktidarın bu
beklentisini boşa çıkardı. Millet İttifakı içinde belli konularda çalışmaların
tamamlandığını ve ortak seçim stratejisinin belirlendiği kanaati uyandırdı.

Meral Akşener’in açıklaması ile kuvvetlenen
ihtimaller
şunlar:

·        
Millet İttifakı CB seçimlerine ortak
belirlenmiş bir çatı adayla girecek.

·        
Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı
seçim kazandıracak yani kendisi CB seçilebilecek biri olmak zorunda. Bu aday
seçildiğinde kısa zamanda Parlamenter Sisteme geçişi taahhüt eden, partisiz ve
sembolik Cumhurbaşkanı olmayı kabul eden, saygın ve tecrübeli bir kişi olacak.

·        
Millet İttifakına DEVA ve Gelecek
Partilerinin
dahil olması ile ittifak 6 partili olacak. Muharrem İnce,
Mustafa Sarıgül ve Ümit Özdağ
’ın partileri Cumhur İttifakı içinde yer
almayacaklarına göre Millet İttifakına dahil olma veya dışarıdan destekleme
seçeneklerinden birini tercih edecekler.

·        
HDP’nin tavrı için bugün yapacakları açıklamadan sonra
yorum yapmak daha doğru olur. Ancak mevcut şartlarda HDP’nin tavrının son İstanbul
Belediye Seçimlerindeki gibi olacağını öngörebiliriz.

*********************************

Parlamenter Sisteme Geçiş Süreci

Millet İttifakı adayı Cumhurbaşkanı olursa belli bir süre (mesela 2 sene kadar) mevcut CB
yetkilerini belli alanlarda Millet İttifakının Genel Başkanlarıyla mutabık
kalarak kullanır.

Eğer çatı aday CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu
olur ve seçilirse, Meral Akşener Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla
fakat Parlamenter Sisteme geçilmiş gibi Başbakan yetkileriyle kabineye
başkanlık eder.

(Çatı adayı olarak, Kılıçdaroğlu yerine,
CHP’den bir adayın gösterilmesi daha büyük ihtimaldir. İlk akla gelen isimler Mansur
Yavaş, Ekrem İmamoğlu, İlhan Kesici.
Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu aday
olursa Ankara veya İstanbul Belediyelerinin AKP’ye ikram edilmesi gerekecek.)

Bu süre içinde seçilmiş Cumhurbaşkanı
ülkeyi Parlamenter Sisteme geçişe hazırlar. Cumhurbaşkanı yapılacak genel seçimden
sonra sembolik yetkili CB olarak göreve devam eder.
Seçimi sonunda kazanan ittifak
içinden
en çok oyu alan partinin lideri Başbakan olur. İttifak
partilerinden oluşan kabinesi ile ülkeyi yönetir.

İşte İYİ Parti lideri Meral Akşener
bu geçiş dönemi sonrasında partisini en güçlü merkez (sağ) parti yapmak istemekte
ve Başbakan olarak ülkeyi yönetmeye talip olmakta.

Akşener bu son derece önemli ve doğru
hamlesiyle aslında millete verdiği sözü tutacağını gösteriyor.

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen ucube sistem Türkiye’yi tek adam elinde “yönetilemeyen”
bir ülke haline getirdi. Her alanda bütün göstergeler kötüleşti. En kısa
zamanda bu sistemden çıkmak lazım.

Muhalefet partileri bu konuda bir yol
haritası belirlemişlerse, bu ümitlerimizi artıran bir gelişme olacaktır.

*********************************

Dindarların Gazabından Korkun

Benim eskiden beri savunduğum bir tezim
var: Türkiye’de en çok dünyevileşmiş kesim, kendisini “dindar” olarak
tanımlayan zümredir.

Dünyevileşmişten kastım klasik ve
neoklasik iktisatta kullanılan “Homo economicus” veya “ekonomik
insan”
terimine yakın bir anlamdadır.

Dindar kesimi, toplum menfaatini değil, öncelikle
kendi kişisel çıkarlarını en çok düşünen ve özel amaçlarını en iyi şekilde
takip eden zümre
olarak anlatabilirim.

Mesela bu “dindarlar” yönettikleri
belediyelerde, toplum menfaatine aykırı ama kendi bireysel çıkarlarını artıran,
imar düzenlemeleri ile zenginleşmeyi pek severler. “Kul hakkı”
diye uyaranları duymazlar.

****

AKP’nin kuruluşundaki üç ayaktan biri,
eski özgül ağırlığı kalmasa da önemli bir siyasi figür olan, Bülent Arınç benim
bu tezimi doğrulayan bir konuşma yaptı.

Arınç, her ne kadar içimin pek ısınmadığı
bir siyasetçi de olsa, engin siyasi tecrübesi ile şu tespitleri yaptı:

* Bakın siyasetten kalan bir tecrübemi
söyleyeyim. Bizim dindar insanlarımızın bile tamamen tersine döneceğini bir gün
göreceksiniz.

* Çünkü onlar dini böyle hamaset kokulu
konuşmaların yanında cebine giren ve cebinden çıkan paraya bakar.

* Eğer onda bir eksilme görüyorsa, din
iman vatan millet bunlar bir kenarda durur onlara saygısını eksik etmez ama
değer yargıları tamamen değişebilir.

* ‘Dindarların gazabından korkmak lazım’
işlerine gelmeyen bir şeyle karşılaştıkları zaman ne aslandı ne kaplandı hiç
birisini dinlemez bu insanlar.

Özetle devletin kötü yönetilmesi sebebiyle
ekonomik durumları kötüleşen dindar kesim kolayca taraf değiştirebilir.

****

Türkiye’de, 2013’te, 12.500 Dolar olan
Kişi Başına Düşen Milli Gelir 8.500 Dolara geriledi. Bundan elbette “dindar
kesim” de etkilendi.

“Biz gidersek muhafazakâr kesim
kazanımlarını kaybeder” söylemiyle bu insanları partinizde tutamazsınız.

Necmettin Erbakan gibi bir lideri terk edenler de “dindarlardı.”
Bu kesim “Mücahit Erbakan” dedikleri ve kendisini sadece siyasi değil aynı
zamanda bir dini lider gibi gördükleri “Millî Görüş” geleneğinin kurucusunu
bile terk etti. Başta B. Arınç ve R. Tayyip Erdoğan da bu “dindarlardan” olduğu
için iyi bilirler.

Necmettin Erbakan’ın oy oranını yüzde 1’e
düşüren “dindar kesimin gazabı” bakalım AKP’yi yüzde kaça düşürecek?

Kocaeli Trafiği Köprüden Önceki Son Çıkışta

0

Kocaeli trafiğinde
her yıl gözle görünür bir artış var. Şehrin İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan bir
köprü konumunda olması; nüfusuna paralel olarak araç sayısının da artıyor
olması; tüm bunlara karşın Kocaeli’nin dar bir coğrafi alanda yerleşik olması
trafik sorununun ilerleyen yıllarda bir kâbusa dönüşeceğini gösteriyor.
Şimdiden gerekli önlemler alınmazsa, hatta şehrin ihtiyacı olan bir takım
gerçekten çılgın projeler hayata geçirilmezse Kocaeli’nin İstanbul’dan bile
daha beter bir trafik problemi olacak. Trafiği nasıl aşacağını bilen kişiler
ara bağlantı yollarını alternatif güzergâh olarak kullanarak hem trafik
sorununu şimdilik kendilerince çözebiliyor hem de ana arterlerin rahatlamasını
sağlıyorlar ancak ilerleyen yıllarda bu da kurtuluş olamayacak.

 

Şehrin doğu batı
istikametindeki ana ulaşım hattı olan E-5 veya D-100’ün Kocaelililerin şehir
içi ulaşımını sağlayan bir yol olmanın ötesinde İstanbul’u Anadolu’ya bağlama
özelliği Kocaeli’nin artan trafiğine devasa bir yük daha bindiriyor. Ancak
sorun sadece E-5 (D-100) hattı üzerinde değil. E-5 etrafındaki yerleşim
noktalarının E-5’e bağlantı noktası vazifesini gören kavşaklarda ciddi
sıkışmalar söz konusu. Bu tür bağlantı sıkıntılarını aşmak için inşa edilen
Derince Tüneli, İzmit Tüneli, Kandıra sapağı üst geçidi, Köseköy Tüneli vb.
gibi projeler söz konusu bağlantı noktalarını ciddi şekilde rahatlattılar ama
bunlar yeterli değil. Hemen Derince Tüneli çıkışında Derince Limanı bağlantı
kavşağındaki trafik lambaları o bölgede trafiği tek başına kahredici noktalara
getiriyor mesela. Yine Çenesuyu’ndan E-5’e bağlanmqk veya E-5’den tekrar
Çenesuyu’nda eski stadın önündeki kavşağa girmek tam bir eziyet. Bu iki bölgeyi
örnek olarak saydık, benzeri çok bağlantı noktası var.

 

Çözüm Ne?

 

Kocaeli trafiğini
çözebilmek için öncelikle niyetin temiz/halis olması gerekir. Birilerine ihale
peşkeş çekme anlayışını rafa kaldırmayan, halis niyetle Kocaeli’nin sorununu
çözme Kocaeli’ye hizmet etme kafasında olmayan hiç kimse bu sorunu kalıcı
olarak çözemez. Çünkü bu sorunun çözülebilmesi için çok ciddi bir finansman
harcaması yapmak gerekiyor. Bu kadar büyük paraların döndüğü yerde şeytana
uyacak tıynette olan kişiler o parayı milletin hayrına kullanmazlar. O nedenle
Kocaeli’nin sorunlarını çözebilmek için öncelikle zihniyet düzgün yerel ve
ulusal yöneticilere ihtiyaç var.

 

Zihniyet meselesini
hallettikten sonra işin teknik kısmına gelebiliriz.

 

Kocaeli trafiğini
rahatlatabilecek en büyük proje E-5 güzergahında Tuzla-İzmit hattında kurulacak
ve İzmit’ten üçe ayrılarak bir ucu Yalova’ya, bir ucu Umuttepe’ye ve diğer ucu
Kartepe ve Eşme üzerinden Adapazarı’na kadar gidecek olan metro projesidir.
Projenin Çayırova, Şekerpınar Darıca, Gebze ve Dilovası ayaklarında yan
hatlarla metro ağının daha geniş bir alana yayılması sağlanmalıdır. Ancak metro
projesiyle alakalı şöyle bir handikap var; İzmit’te E-5 ile deniz arasındaki
bölge büyük oranda doldurma olduğu için bu hatta zemin yer altından gidecek bir
metro hattına müsait olmayabilir. Bu koşulda da metro projesinin yerine iki
farklı alternatif konulabilir; İlki havaray hattı kurularak metronun E-5
güzergahında yer üstünden hatta havadan gitmesi sağlanabilir. İkincisi ise E-5
güzergahı biraz daha genişletilerek metro hattı yerine E-5 üzerinde metrobüs
güzergahı oluşturulup bu hatta yoğun olarak metrobüs seferlerine başlanabilir.
Metrobüsün E-5 hattında şerit sayısını azaltacağı bir gerçek ancak 7/24 yoğun
bir şekilde metrobüs seferinin yapıldığı ve insanların metro veya metrobüse
binerek gidecekleri yere şahsi araçlarından bile daha hızlı ulaşma imkanına
kavuştukları bir şehirde toplu taşıma daha cazip hale gelecektir. Burada
kendince hali hazırda devam eden tramvay hattını öne sürenler olabilir. Tramvay
(Akçaray) projesi devam etmelidir ancak Akçaray projesi Kocaeli’nin kursağını
bile doldurmaz.

 

İkinci proje ise
denizi yani Körfez’i daha aktif kullanma projesidir. Kocaeli bir deniz şehri
olmasına rağmen denizden faydalanma düzeyi minimum seviyededir. Hatta
diyebiliriz ki Kocaeli’de denizden Tüpraş, Hayat Kimya, Ford ve büyük
limanlardan başka faydalanan kimse bulunmamaktadır. Halbuki Gölcük-İzmit ve
Karamürsel-İzmit hatlarında yoğun bir şekilde vapur seferlerinin başlaması
Gölcük ve Karamürsel bölgesinde trafiği ciddi bir şekilde rahatlatacaktır. Hatta
İzmit ve denize kıyısı olan diğer ilçelerden İstanbul, Yalova ve Bursa’ya deniz
otobüsü seferlerinin konulması hem Kocaelilinin ulaşım imkanlarını rahatlatacak
hem de Kocaeli’nde trafik sorununun çözümüne ciddi bir katkı sunacaktır.
Elbette bu tür projelerin yapılması Kocaeli’ndeki bazı şahısların ve firmaların
hoşuna gitmeyecektir. Ancak artık üç-beş kişinin menfaatini korumak ile tüm
Kocaeli’nin menfaatlerini korumak arasında bir seçim yapmak zorundayız.

 

Üçüncü proje ise
alternatif ana güzergâhlar inşa ederek E-5’in trafik yükünü buralara dağıtmaktır.
An itibariyle Kocaeli’nin acil olarak iki tane yeni alternatif ana güzergâha ihtiyacı
bulunmaktadır. Bu güzergâhlardan biri doğal dokusunu bozmadan sahil hattında
yapılmalıdır. Çünkü Kocaeli’nin coğrafi konumu bunu gerektirmektedir. İkinci
alternatif güzergâh ise Körfez-Umuttepe, Derince-Umuttepe, İzmit-Umuttepe
olarak aslında birbirine paralel hatlar şeklinde gerçekleştirilmelidir.

 

Dördüncü proje,
Çenesuyu, Derince Limanı, Kandıra Yolu üzerinde Yeşilova kavşağı vb. gibi
bağlantı noktalarına köprülü kavşaklar inşa ederek Kocaeli trafiğinin
rahatlatılması gerekmektedir.

 

Elbette Kocaeli’nin
trafik sorununu çözebilmek için şehir planlamacıları tarafından çok daha güzel,
çok daha faydalı projeler üretilebilir. Zaten böyle projeler işin uzmanları
tarafından dile getirilmeli ve uygulanmalıdırlar. Benim yukarıda aktardığım
projeler, yaşadığı şehir için bir şeyler yapmak isteyen bir avukatın amatörce
tekliflerinden başka bir şey değildir.

 

Kocaeli güzel bir
şehir ancak bu şehir yanlış yönetimlerin elinde gitgide çirkinleşiyor.
Kocaeli’nin hala yaşanabilir bir şehir olmaya devam edebilmesi için bu şehre
ciddi müdahalelerin yapılması lazım. Bu müdahaleler yapılırken de şehrin
estetik dokusunun zarar görmemesi bilakis bu projelerle şehre bir ruh, bir
kimlik kazandırılması gerekli. Ancak daha da önemlisi bu müdahalelerin Kocaeli
ikinci bir İstanbul haline gelmeden yani iş işten geçmeden yapılması gerekli.

 

Kocaeli yaşanamaz
bir şehir haline geldiği zaman burayı terk edip başka şehirde de yaşayabiliriz
elbette. Ancak şunu unutmamak lazım; “Yaşadığın yeri cennete çeviremiyorsan
gittiğin her yer cehennemdir”. Kocaeli hala güzel bir şehir, gelin bu şehre
daha fazla yazık etmeyelim. Gelin, Kocaeli’yi daha yaşanılır bir şehir haline
getirelim. Gelin el birliğiyle Kocaeli’mizi cennete çevirelim.

Yurt Sorununda Cumhuriyetçilerin Sorumluluğu

0

                Devlet,  Anayasa’daki “Eğitim ve öğrenim hakkı ve
ödevi” kapsamında,  maddi imkanlardan
yoksun her öğrencinin, burs ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak
zorundadır.  Öğrenciler bugüne kadar
barınma ihtiyaçlarını devletin ve özel sektörün yurtlarından ve ev kiralayarak
karşılıyorlardı. Pandemiden sonra özel yurt fiyatları ve ev kiraları uçtu.  Gençlik Spor Bakanlığı’na bağlı Kredi ve
Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne (KYK) bağlı yurtlarda yer bulamayan öğrenciler,
sadece okumak için yurt istiyorlar. Barınma haklarını isteyen öğrenciler birçok
ilimizde parklarda ve sokaklarda geceliyorlar. Seslerine kulak verilip
sorunlarına çözüm üretilmesi yerine itilip kakılıp gözaltına alınıyorlar.

 

                Sayın Cumhurbaşkanımız
öğrencilerin burs ve yurt sorunu hakkında şunları söylüyor: “Biz göreve
geldiğimizde üniversite öğrencilerinin aldığı burs 45 liracıktı. Ya elinize
dilinize dursun ya. Şu anda 650 liraya çıktık. Nereden nereye geldik. Özellikle
yurt konusunda bugüne kadar hiçbir iktidarın yapmadığı yatırımları yaptık.
Bizden önceki dönemlerde böyle yurtlar söz konusu değildi. Biz göreve
geldiğimizde 190 olan yurt sayısını 700’e çıkardık. Bugün yurtların 700 bin
kapasitesi var.”

 

                Sayın Cumhurbaşkanımız doğru
söylüyor. 2003 yılında üniversite öğrencilerinin bursu 45 liraydı. Aynı tarihte
bir çeyrek altın 22 liraydı. Demek ki, bir öğrenci bursu ile iki adet çeyrek
altın alınabiliyordu. 2021 yılında üniversite öğrencilerinin bursu 650 lira
oldu. Ama bir çeyrek altın bugün 850 lira. Bu durumda bir öğrenci bursu ile bir
çeyrek altın alabilmek için üstüne 200 lira daha eklemek gerekiyor. Bu hesaba
göre öğrencinin iki çeyrek altın alabilmesi için 1700 lira burs alması
gerekiyor.

 

                Gelelim yurt konusuna.
Gerçekten KYK’nın 2003 yılında 190 öğrenci yurdu varken, 2021 yılında ülke
geneli ve Kıbrıs’ta toplamda 755 yurdu var. Ama unutmayalım  Türkiye’de 2003 yılında 72 devlet ve vakıf
üniversitesi vardı.   2021 yılında ise
131 devlet üniversitesi (11 teknik üniversite, 2 güzel sanatlar üniversitesi ve
1 yüksek teknoloji enstitüsünün yanı sıra Polis Akademisi ve Milli Savunma
Üniversitesi) ve 78 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Üniversitelerin haricinde
5 de meslek yüksekokulu mevcuttur. Buna göre 2021 yılında 209’u devlet ve vakıf
üniversitesi, 5’i de bağımsız meslek yüksekokulu olmak üzere toplamda 214
yükseköğrenim kurumu bulunmaktadır. 2003 yılında örgün eğitimde okuyan 1 milyon
800 bin öğrenci varken, 2023 yılında 
ülkemizde üniversitede örgün ve yaygın eğitimde okuyan 8 milyon 250 bin
öğrenci var. Sadece lisans ve ön lisans düzeyinde örgün eğitimde okuyan toplam
3 milyon 800 bin öğrenci var. Bu durumda 2021 yılında yüksek öğretime devam
eden öğrenci sayısı 2003 yılına göre yüzde yüzden fazla arttı. Ama yurtlardaki
yatak kapasitesi, bu artan öğrenci 
kapasitesini karşılamaktan çok uzak kaldı.

 

                Yurt konusunu biraz araştırınca
ilginç bilgilere ulaştım. KYK’nın yurtlarının bir kısmı kendi malı, bir kısmı
ise özel sektörden kiralanmış. Sadece 2015-2016 yılları arasında kiralama
yoluyla teslim alınan bina sayısı 96. Bu binaların yatak kapasitesi ise 90.241.
Bildiğim kadarıyla TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Kredi ve Yurtlar
Kurumu Genel Müdürlüğü yurt binası yapıyor, yine de özel sektörden yüksek
fiyatlarla yurt kiralanıyor.  Sizin
anlayacağınız özel sektör, devlet arazisinde işletme garantili yurt yapıyor.
Yurt için devlet 15 ile 35 yıl öğrenci olmasa da ödeme garantisi veriyor. Özel
sektör yurdu teslim ettiği andan itibaren yatak başı ödeme yapılıyor.

 

                Değerli araştırmacı gazeteci ve
Sarmal kitabının yazarı Murat Ağırel’in 25 Eylül 2021 tarihli Yeniçağ
gazetesinde yayımlanan “Devletten beslenen dinci vakıf yurtları
kamulaştırılsın!” başlıklı yazısını ve Sözcü gazetesi eğitim editörü Sultan
Uçar’ın 24 Eylül 2021 tarihli “Atatürk suçluymuş (!)” başlıklı yazısını ve aynı
gazetede yayımlanan TÜYİS Başkanı Umut Gezici ile yaptığı “Tarikat ve cemaatler
yurtların 50 bin yatak kapasitesini ele geçirdi” başlıklı röportajını mutlaka
okumalısınız.

 

                Uçar’ın röportaj yaptığı Tüm
Yurt ve Barınma Hizmetleri İşverenleri Sendikası (TÜYİS) Başkanı Umut Gezici,
yurt sorununu şöyle özetliyor:  “Suriye,
Afganistan gibi ülkelerden yoğun mülteci göçü, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki
Alanların Dönüştürülmesi Kanunu’yla yenilenen binalarda kira rayiç bedellerinin
2-3 kat artması, üniversite sayısındaki artışa rağmen yurt sayısının artmaması,
tarikat-cemaat ve bazı vakıfların çoğu ruhsatsız yurtlarının görmezden
gelinmesi. Yap-işlet-devret sistemiyle otoyollar, hastaneler gibi ödeme
garantili ve şehir merkezine çok uzak yurtlar yapılıyor. Yatakları boş kalsa
da, yatak parası yaz kış kesintisiz ödeniyor. Fatih’te 12 üniversite var ama
KYK’nın yurdu çok az, yetersiz. Geçen yıl en düşük bin 500 lira olan kiralar,
bu yıl 2 bin 400 liraya çıktı. Yurtlarda, 3 kişilik odanın yıllık 15 bin lira
olan ücreti de en az 23 bin lira oldu.”

 

                Gezici şöyle devam ediyor:
“Üniversite sınavını kazananların yüzde 10’u yani 100 binlerce genç
parasızlıktan yurtsuz kaldığı için kayıt yaptırıp, okuyamayacak. Çaresiz yoksul
gençler, hiç istemeseler de tarikatlara itiliyor. 50 bin yatak tarikatların
elinde, İstanbul’da FETÖ operasyonu sonrası el konulan binaya, ‘Bu bina OHAL
kapsamında devlet malı olmuştur’ afişi asıldı. Ama bina KYK yerine AKP’li eski
Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tülün’ün başkanı olduğu İlim Yayma Cemiyeti’ne
tahsis edildi. Cemiyet, ‘Birincisini anlamlı kılan ikinci üniversite’
sloganıyla, Türkiye’de 188 öğrenci yurdu işletiyor.”

 

                Gezici bu yurtlara ek olarak başka
isimlerce açılan kaçak yurtlar üzerinde de duruyor ve şöyle diyor: “Cemaat ve
vakıf yurtları kadar tehlikeli olan bir de kaçak ve ruhsatsız yerler var. Hiç
bir kontrol yok. ‘Kız oteli’, ‘erkek öğrenci evi’ diye kendilerini
tanıtıyorlar. Denetim olmayan bu yerlerde, gençleri uyuşturucu gibi bir çok
ciddi tehlikeler bekliyor. Kaçak bu yerlerin yatak kapasitesi 150 bini aştı.
Aileleri bu tehlikeleri hiç bilmeden ‘aylık 100 lira ucuz’ diye, çocuklarını bu
denetimsiz yerlere bırakıp, memleketine dönüyor.”

 

                Ayrıca yurt konusunda önemli
bir hususun da üzerinde durmak istiyorum. İktidar partili belediyeler, belediye
bütçesinden yaptırdıkları veya restore ettirdikleri binaları bitirdikten sonra
cemaat ve tarikatların kurdukları vakıflara veye derneklere devrediyor. Onlar
da hem bu yurtlara aldıkları öğrencilerden belli bir ücret alıyorlar, hem de
devlet bütçesinden çok ciddi destekler alıyorlar.

 

                Aslolan yurt sorununu devletin
çözmesidir. Burada akla şu soru geliyor. Cemaatler, tarikatlar ve siyasal
İslamcı örgütler, elli altmış yıldır kendi zihniyetlerinde öğrenci yetiştirmek
için yurtlar ve okullar kurarken; Cumhuriyetçi, Atatürkçü, milliyetçi, liberal
ve seküler olduğunu iddia eden iş insanları, sanayi kuruluşları, meslek
odaları, sendikalar, vakıflar ve dernekler kaç tane öğrenci yurdu ve okul
yapmış? Maalesef bu sorunun cevabı olumsuzdur, pek bir şey yapmamışlardır. Hiç
olmazsa bu iddia sahipleri, gençlerimizin vatanını ve milletini seven çağdaş
düşünceli insanlar olarak yetişmesini istiyorlarsa, şu andan itibaren ellerini
taşın altına koyup hızla bu ihtiyacın karşılanmasına katkıda
bulunmalıdırlar. 

 

                Ayrıca bu konuda şu anda
uygulanabilecek pratik bir çözüm önerim var. TOKİ’nin elinde büyük bir yapı
stoku var. Devlet bu binaları yurt ücretini geçmeyecek ücretlerle yurtlara
yerleşemeyip açıkta kalan öğrencilere kiraya verilmesini sağlamalıdır. Kredi ve
Yurtlar Genel Müdürlüğü (KYK) de hemen yeni yurt yaptırmak üzere harekete geçmelidir.
Kredi ve Yurtlar Kurumu, görevi olan öğrencilerin barınma ihtiyacını
karşılamayıp, onları siyasal İslamcı vakıflara ve derneklerin yönettiği
yurtlara peşkeş çekmemelidir. Bu yurtlara dokuz ay için devlet bütçesinden 174
milyon lira aktarılmasına izin verilmemelidir. Gençlerimizi ne tarikat ve
cemaatların ellerine teslim edelim ne de eğitim hayatlarını sonlandırmalarına
izin vermeyelim. 1970’li yıllardan beri her dönemde birer nesli feda etmeye
artık son verelim. Çünkü gençlik geleceğimizdir.

 

Türk Gençliğine çağrımdır. (5)

Ufuklarında güneşin
batmadığı büyük imparatorlukların mirasçısı aziz milletim. Tarihi şanla,
şerefle dolu, çağ kapayıp yeniçağ açan büyük milletim. Seni Anadolu’dan çıkarma
hareketini başlatmışlardır. Bütün şer güçler birleşmiş bir takım oyunlarla
birliğini, dirliğini bozmaya çalışmaktadırlar.

Sevgili gençler size
düşen görev uyanık olmak ve milli bütünlük için devletin bölünmez bütünlüğü
için çalışmaktır. Türkiye cumhuriyeti devletinin ve büyük Türk milletinin
bağımsızlık mücadelesi ve istiklal savaşı ile kazanılmış hak ve hukukuna,
varlığına, hürriyetine, egemenliğine, milli değerlerine, güvenliğine ve savunma
gücüne hizmet için vatandaşlarımızı aydınlatmak, bilgilendirmek Türkiye
Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatmak ve yüceltmek milli görevlerinizden
olmalıdır.

Milletimizde oluşan
sosyal doku bozuklukları, güven duygusunun yitirilmesine, milli değerlerin
anlam kaybına ve kavram kargaşasına sebep olmaktadır. Bunların engellenmesi
için her türlü önlemlerin alınmasını sağlamak milletimizi uyarmak moral
değerlerini yüceltmek zorundasınız.

Milli kültürümüzün
gelişmesini, zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamak, oluşan yüksek
medeniyetimizin gelişmesini Türk medeniyetinin temeli saymalısınız. Milli güç
unsurlarımızı topluca, dengeli ve adil bir şekilde kuvvetlendirecek her türlü
mücadelede etkinlik sağlayacak çaba ve faaliyetleri desteklemelisiniz.

Milletlerarası
ilişkilerde eşitlik ilkesine temel olarak devletimizin diğer devletlerle
yapacağı anlaşma ve çalışmalarda buna göre hareket etmesini sağlamalısınız. Daha
önce hangi düşünceyi benimsemiş ve hangi oluşum içerisinde yer almış olursa
olsun fikirlerinizin doğruluğuna inanan herkesin vatan dediğimiz bu topraklarda
bir araya gelmesini sağlamak ve milli güç birliği oluşturmalısınız.

Kurtuluş savaşımızın
ve milli mücadelemizin mazlum milletlere örnek olduğunu asla unutmamalısınız.
Milletimizin milli duygularını, hassasiyetlerimizi gevşetmek, güvensizlik
ortamı oluşturmak, milli değerleri anlamsızlaştırmak için milletimizin
düşmanları her türlü bilişim ve iletişim araçlarını, bilim, sanat, özgürlük,
insan hakları ve demokrasi adına kullanmaktadırlar.

Milletimizin bu
psikolojik savaşa karşı uyanık olması ve bu tip çalışmaları boşa çıkarmak ve
maskelerini indirmek öncelikli hedefiniz olmalıdır. Çünkü savaşlar beyinlerde
ve gönüllerde kazanılır.

Türk
cumhuriyetleriyle yaşanan tecrübe yeterli olmalıdır. Türk cumhuriyetleriyle
dilde, fikirde, işte birlik mutlaka sağlanmalıdır. Avrupa birliği yerine
korkmadan Türk birliği diyebilmeliyiz. İnsanlarımız gelecek ile ilgili düşünmeye
teşvik edilmelidir. Mesela 10, 20,50 yıl sonra bölge ve Türkiye ne olacak
konulu yarışmalar düzenlemelisiniz.

Haritaya bakmayı,
coğrafi, kültürel ve siyasi etnik haritaları okumayı öğrenmelisiniz. Türkiye
daha önce gözlemci olarak bile katılmadığı Ortadoğu barış sürecine aktif bir
taraf olarak katılmalıdır. Çünkü bu süreç sadece bir Arap-İsrail anlaşmazlığı
değildir. Sonuçları sadece bölgesel etkinlik açısından değil, güvenlik
parametreleri açısından da önemlidir.

Çünkü bu süreç
içinde Kıbrıs, Filistin ve PKK meseleleri birbirlerini etkilemektedir. Türkiye
Avrasya, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerine belli koridorlar açacak şekilde
davranmalıdır.

Gençler iyi okuyun,
iyi düşünün ve kendiniz olun! Üç şey birlikte sizi doğru yola yöneltir. Akıl,
bilim ve Kur-an… Akılla düşünürsünüz, bilimle keşfedersiniz, Kur-an ile kontrol
edersiniz.

Son olarak
Atatürk’ün gençliğe hitabesini çok iyi okumalısınız. Çünkü hitabe sizi
düşünmeye sevk eder. Sevgili Türk gençleri muhtaç olduğunuz kudret
damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur. Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin. Ne
mutlu Türküm diyene…

Türk Gençliğine Çağrımdır (4)

Sevgili Gençler;

Milliyetçilik bizim için bir vasıta değil gayedir! Milliyet,
millet, vatan, mukaddesat gibi kimsenin itiraz edemeyeceği ulvi kelimelerdir.
Bu kelimelerin arkasına sığınıp oradan şahsi menfaatlerini korumaya çalışanlar,
bir memleket kadar genişleyen ihtiraslarını vatanseverlik şeklinde gösterip bir
ulvi gaye olan milliyetçiliği büyük servetlere, yüksek makamlara erişmek için
vasıta olarak kullanmaktadırlar!

Sevgili gençler, sizin öncelikli mücadeleniz bu kişilerle
olmalıdır. Sizler temiz niyetli vatansever, memleketi ve Türk milletini
düşünen, Türk milliyetçileri olarak böyle milliyetçi geçinenlerden uzak
durmalısınız! Çünkü bizim milliyetçiliğimiz lüks otomobiller, bol harcırah,
yüksek makam milliyetçiliği değildir. Hakka tapan halkı tutan bir milliyetçiliktir!

Üzerinden büyük menfaatlerin ağır silindiri geçmiş dümdüz
olmuş şahsiyetler, zamanın kıymet ve kuvvetini alkışlayanlar her ne pahasına
olursa olsun bir gün daha yaşamayı kendilerine değişmez düstur edinenler Türk
milliyetçisi değildirler!

Sevgili gençler, sizler bu vatanı ve bu milleti hangi milli
gücün ve hangi iman sahiplerinin kurtaracağını biliyorsunuz. Aziz vatanımızın
uçsuz, bucaksız topraklarını engin denizlerini aşkla, heyecanla
kucaklamalısınız.

Bu toprakları, üzerinde yaşayanların karınlarını
doyurdukları, semirip yağlandıkları alelade bir toprağa bir çiftliğe
benzettirmeyeceksiniz. Milletimize ve vatanımıza asırlar, nesiller arkasından
gelen bir ruhla bağlanacaksınız.

Gençler alnınız hiçbir fesat ocağından kararmamış, eliniz
hiçbir harama uzanmamış olmalıdır. Üzerinize menfaat balçığından bir çamur
bulaşmamalıdır. Nereden ne zaman nasıl gelirse gelsin her türlü kötülükle
mücadele etmelisiniz. Allahtan başka kimseden korkmamalısınız.

Sizler Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümansınız!
Bütün gayeniz bu topraklar için toprağa düşenlerin çocuklarının bu topraklar
üzerinde mesut ve bahtiyar olarak yaşamaları için olmalı, bunun için
çalışmalısınız. Soyuna, köküne, vatanına bağlı Türk gençleri olarak içeride
delalet ve ihanetlere, dış tehlikelere karşı manevi seferberliğe hazır
olmalısınız.

Herkes şunu iyi bilsin ki, üç kıtaya ve yedi denize hükmeden
bir milletin çocuklarısınız! Anadolu’da hak iddiasına kalkanlar tarihe bir
baksınlar. Biz Malazgirt’ten buyana bu topraklar için kaç nesli feda etmişiz!
Elimizde kalan bu topraklar son damlamızdır!

Gençler; Son nefer, son nefes ve son damla kanımıza kadar bu
memleketi koruyacağız. Metehan’dan Atatürk’e kadar büyük tarihin mesuliyeti
sizin omuzlarınızdadır. İstikbalimize kastedecek düşmanlara karşı dünyada
emsali görülmemiş bir galibiyet yaşamak sizin elinizdedir.

 

Düşman çok güçlü olabilir ancak olmayacak bir şey vardır
Türk milleti bugüne kadar esir olmadı bundan sonra da esir olmayacak ve
bölünmeyecektir. Gençler, büyük Atatürk’ün gençliğe hitabesini mutlaka
ezberleyin ve kendinize rehber edinin.                  

 Tanrı Türk’ü korusun
ve yüceltsin. Ne mutlu Türküm diyene

Op. Dr. Ahmet Yücetürk’ün Bulgaristan’da Mâruz Kaldığı Zorbalıklar

Oğuz Çetinoğlu: Türk
asıllı Bulgaristan vatandaşı olarak hayli çile çektiniz. Doktor olduktan sonra,
özellikle Bulgaristan Devlet Başkanı Theodor Jivkov döneminde maddî mânevî
işkenceler arttı. İsim değiştirme zorbalığına mâruz bırakıldınız. Neler oldu,
anlatır mısınız?

Op. Dr. Ahmet Yücetürk: Beni doktorluk
mesleğimi yapmaktan men ettiler. Yedek subay olma hakkım varken, İşçi olarak
askere aldılar. terhis ederlerken. 4. derecede elektrikçi diploması
vermişlerdi. Ailemi geçindirecek kadar ekmek kapısı bulmuştum.

1982 yılında
Kenan Evren’in Bulgaristan ziyâretinden 10 gün sonra şahsen İl Sağlık Müdürü Dr.
Georgi Georgiev beni makamına çağırdı ve hastanede işime dönmemi teklif ve
ısrar etti. Ben reddettim: ‘Artık
Bulgaristan’da doktor olamam. 1978’de ben Bulgar hastalarımı sağda solda
zehirlemeye mi başlamıştım ki beni işimden attınız? Şimdiden sonra, yalnız
Türkiye Cumhuriyeti’nde doktor olurum
’ dedim. Biz ailece sosyalizm işçisi
olduk, fakat kapitalist dünyasında yaşamak istiyoruz. Bu düşüncemiz ve
kararlığımız totaliter rejime de Komünist Partisine de Gizli Polise huzursuzluk
veriyordu.

Çetinoğlu: Siz ne
düşünüyordunuz
?

Dr. Yücetürk: Çağımızın en etkili
felsefecilerinden biri sayılan Friedrich Nietzsche’nin (1844 –1900) bir fikri
aklıma geldi. Bu fikir; kaba, hiç utanmadan uygulanan şiddetle ilgiliydi. Nietzsche;
İnsan yaratıcı olmak ister. Çalışmasında
başarılı olmadığı ve kendini bu başarısızlığa teslim ettiği zaman, bunu telâfi
etmek için diğer insanlar üzerinde, kaba kuvvet kullanmaya eğilimlidir.
Mükemmelliği yaratıp meydana getirmekte kabiliyetsiz olanlara has özellik, kaba
zorbalığı uygulamaya muktedirdirler
’ diyor.

Todor Jivkov,
kendi kafasına göre Marksizm-Leninizmi sürekli tamamlayıp, geliştirdiğini
düşünerek hareket etmişti. Fakat sözde ‘sosyalizm
denen meret hep patinaj yapıyordu. Sosyalist sisteminin ve yöneticilerinin
kabiliyetsizliğinden ve başarısızlıklarından dolayı teknolojinin, üretimin ve
kapitalist sistemiyle gerçek hayatta rekabette geri kalmalarını örtbas etmek
için  Bulgar halkının  dikkatini aşırı milliyetçilik kulvarına
çekti. NATO ve T.C.’yi suçladı; Bulgaristan’daki Türkleri sürekli
kışkırtırlarmış da, Türkler de engelmiş. Bulgaristan Türklerini Bulgar halkına
entegre etmez isek, sosyalizmi kurmak zorlaşacakmış.

Jivkov kaba
zorbalığı uygulamaya muktedirdi. Biz Bulgaristan Türklerini, tank, top ve silâh
gücü ile Bulgarlaştırmaya çalıştı. Jenosid ve etnik temizliği yaptı. 25 Ocak
2006 târihinde Strasburg, Avrupa Konseyi Kurulunda, Bulgar Heyetinin Başkanı
sıfatı ile (aynı zamanda Bulgaristan Cumhuriyeti parlamento Başkan yardımcısı
idi) Lütfi Ünal jenosid ve etnik temizliği yapıldığını itiraf etti.

Fakat Todor
Jivkov kaderinin kurban oldu. 10 Kasım 1989’da Bulgar Komünist Partisi Genel
Kurulunun Politbüro Toplantısında Parti Genel Sekreterliğinden ve Devlet
Başkanı görevinden istifa ettirildi.

Çetinoğlu: Nasıl oldu?

Dr. Yücetürk: Kansız,  kızıl darbeyi Mihail Gorbaçov’un yakın dostu
ve KGB de üst düzey bürokratlarından biri, SSCB’nin Sofya Büyükelçisi Viktor
Şarapov hazırlamıştı.

 Bulgaristan artık Batı kapitalizmine teslim
oluyordu. Sosyalist sisteminin dağılması kaçınılmazdı.      

M.Ö. 580’li
yıllarda Yahudi Peygamberi olan Hazreti Daniel, Babil Kralı Belşatsar’ın saray
duvarında bir el belirip, ateşle yazılan (MANE, TEKEL, UFARİS) üç kelimeyi
okuyup, yorum yaptığı gibi, yaklaşık 25 asır sonra (1980’lerde) okuyabilen ve
yorum yapabilen bir kişi daha vardı; ilginçtir, o da Yahudi asıllı. Amerikalı
siyaset bilimcisi, Zbignew Kazimierz Brzezinski,

Büyük Çöküş’ isimli kitabında sosyalizm
ve komünizmin büyük çöküşünün ortaya çıkacağını ispatladı ve1991’de kitabını
yazdı.

Artık dünya değişmişti;
İnsanlar da, siyasî katmanlar da…

19 yaşında bir
genç – Mathias Rust, Hamburg’da kiraladığı Çesna 172 tipi küçük uçakla
havalanıp, 28 Mayıs 1987’de Sovyet radarlarını atlatıp, Moskova’nın göbeği
sayılan Kızıl Meydan’a indi.

Bu olayla sosyalizm
kalesi ve efsânesi çökmüştü.

Çetinoğlu: Sizin
durumunuza dönersek…

Dr. Yücetürk: 24 Haziran 1985, sabahın
köründe beni tevkif ettiler.

Çetinoğlu: İsnat edilen
suç neydi?

Dr. Yücetürk: Hiçbir suç işlemedim. Buna
rağmen, Eski-cuma Emniyetinden 7-8 kişi beni kelepçeleyerek tevkif ettiler. Tam
108 gün Bulgaristan Emniyet Teşkilâtının hücrelerinde sorgulandım ve işkence
gördüm.

Çetinoğlu: Hücrelerde
nelerle karşılaştınız?
     

Dr. Yücetürk: Tutuklanıp, Bulgar
Emniyeti hücrelerinden geçenler hücreleri anlatırken işkenceleri anlatmakta
zorluk çeker, kelimeleri telâffuz etmekte zorlanır, sıkılır; doğrusu ya, pek
konuşmak istemez.

Hücre zaten
bir zorbalık ortamıdır. Meçhul bir yolculuk var. Beni, Kıdemli Sorgulama Hakimi
Veliko Radev sorguladı.

Çetinoğlu: İsnat
ettikleri suçu söylediler mi?

Dr. Yücetürk: Türkiye istihbaratına
çalıştığımı iddia ettiler. Eski-cumada güya grup teşkil etmişim ve bilgi
toplayıp Türkiye istihbaratına teslim ediyormuşum.

Suçlamaları
reddettiğimden, sorgulama hâkimi polise emretti: ‘Hücrede buna en ağır rejim uygulansın!’ Sabah 5 sularında
uyandıran, güçlü zil sesi ile ayakta durmak başlıyordu ve gece 22.00’de yatana
kadar devam ediyordu. Yalnız yemek için oturabiliyordum. Mâsum ve hafif bir
cezâ gibi görünür. Müthiş bir işkencedir. Ayaklarım şişmeye başladı; yerimde
yürümeye başladım. Yoruluyordum, kalbimde bir değişme fark ettim. Hafta sonunda
kalp bölgemde ağrı başladı. Anladım, kalp krizi geçiriyordum Kapıyı yumruklayıp
bağırmaya başladım; doktor istedim. Gelen doktor hücrede ağır rejimi
sonlandırdı. Fakat benim paramla alınan ilaçları bu defa gardiyanlar sırasınca
vermediler.

 09 Ekim 1985’de ellerimiz birbirine kelepçeli olduğu
halde talihdaşım Şerif Ataer ile Belene-Persin cehennemine götürüldük.

Çetinoğlu: Nasıl
bir yer?

Dr. Yücetürk: Belene-Persin Toplama Kampı
kelimesini işitince duraklarım. Burası, yüzlerce Türk münevveri ile birlikte
çile çektiğim cehennemdir.

O tarihten bu
yana 36 yıl geçti. Aramızdan birçokları ‘birer
yıldız
’ gibi kaydı. Allah rahmet eylesin! Ruhları şad olsun!

 

Dr. AHMET YÜCETÜRK:

     4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski
Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu
köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak
istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle
bitirdi.

     Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini
iki yıl işçi asker olarak yaptı.

     1961-1967 yılları arasında Sofya Tıp
Fakültesi’nde okudu. Mezuniyetten sonra Eski Cuma İhtisas Hastanesi’nde genel
cerrahî uzmanı olarak çalıştı ve ortopedi-travmatoloji ihtisası yaptı.

     1978 yılında Türkiye’ye göç etmek için
müracaatta bulundu. Eski Cuma makamları, bu talebi siyâsî suç olarak gördü.
Bunun üzerine 21 Eylül 1978’de işinden kovuldu. Bunu da Türkiye’ye göç etme
sebebi olarak siciline işlediler. Daha sonraki yıllarda idârî makamların
baskısına mâruz kalarak yaşadı. Dinî mensubiyetinin işâretlerinden biri olan
Türk ismimin zorla değiştirilmesine karşı koydu.

     Hiçbir suç işlemediği halde 24 Haziran
1985 târihinde kelepçelenerek tevkif edildi. 108 gün Bulgaristan Emniyet
Teşkilatı’nın hücrelerinde sorgulandı ve işkenceye mâruz bırakıldı. Buradan
Belene Toplama Kampı’na götürüldü. Kampta altı ay, suçsuz 570 Türk
münevveriyle birlikte zulüm gördü. Ardından Bulgar nüfusunun yaşadığı
bölgelere sürgün edildi. 10 Haziran 1988 târihinde serbest bırakıldı.

     Jivkov rejimi Bulgaristan Türklerini etnik
bakımdan yok etmek istedi. Bu istek üzerine Bulgar Emniyeti, Dr. Ahmet ve
ailesine (eşi ve iki çocuğuna) Bulgaristan’ı 6-7 saat içinde terk etmesini
emretti. Bunun üzerine 29 Haziran 1989’da ailesiyle beraber Türkiye’ye göç
etti. Hâlen Türkiye’de yaşamaktadır.

 

 

 

Öğretmenlerin Kılık Kıyafetleri Üzerine

Öğretmen
Okulu’nda okurken her davranışımız ve giyim kuşamımız mercek altındaydı. Bir
ara saçım birazcık uzamıştı. Dersteyken öğretmenimiz ensemi tutarak, “yarın öğretmen olacaksın şu saçının haline
bak, neredeyse örülecek”
diyerek uyarmıştı. Öğle arasında soluğu okul
berberinin yanında yerinde aldım. Üç numaraya yakın şekilde kısalttı. Berbere
gittiğimizde tarife gerek yoktu zaten. O, öğrenci tıraşının nasıl olacağını çok
iyi bilirdi.

Giyim
kuşamımız da itinalıydı. Okulun devasa bir ütü hanesi vardı. Ütüsüz giyimle
boyasız ayakkabı ile gezemezdiniz. Hele bir üst sınıf öğrencisinin yanından
geçerken selam vermezseniz, ya da eliniz cebinizdeyse tokadı yerdiniz.

Anlayacağınız
tüm hayatımız “iyi, örnek bir öğretmen
olabilme”
üzerine kuruluydu. Diyeceksiniz ki kılık kıyafetle mi? Hayır,
bilgi ve beceride, davranışlarda, kişilik kazanmakta, sevgi ve saygıda da bu
gayret ve itina vardı.

 O yüzden en ufak bir ihmalimiz, mutlaka
birileri tarafından uyarılırdı. Üçüncü sınıftayken İzmirli bir arkadaşımız yaz
tatili dönüşü, “İspanyol paça” bir
pantolonla gelmişti okula. O’nu hayranlıkla, imrenerek izlememiz bir gün sürmüştü.
Derste bir öğretmenimiz bunu fark etti. “Bir
daha böyle görünürsen valizini toplarsın. Ya paçasını düzelt ya da bir daha
giyme”
diye sert şekilde uyardı. İspanyol paçayı bir daha göremedik.

Diyeceğim,
altı yıl yatılı öğretmen okulunda, her anımız denetlenerek okuduk. Her
halimizle “örnek öğretmen” olmaya
gayret ettik. İlkten yadırgadığımız kuralların zamanla temsilcisi olduk.
Benimsedik ve içselleştirdik.

Son
sınıfta diplomalarımızı alırken okul müdürümüz de uzun ve anlamlı bir nasihat
konuşması yapmıştı. Örneğin; “köy
çeşmesine kendiniz su almaya gitmeyin. Hatta duruma göre köyde fazla fiyakalı
ve süslü elbiselerle gezmeyin. Yanlış anlaşılırsınız, köy gençleri ile aranız
açılır”
vb. gibilerden ilginç örnekler vermişti.

Anlattığım
1972 li yıllardı. O yıllarda geçerli olan birçok tutum ve davranış zamanla değişti
doğal olarak. Fakat öğretmenlik mesleğini yıllarca değerli kılan şeylerden biri
de; “öğretmenlerin giyim kuşamındaki
tertip, düzen, sadelik ve şıklık”
olmuştur belki de. Bizim insanımız hala
giyim kuşama farklı ve daha bir değer verir ve önemser.

Bu
yüzden yıllarca öğretmenlerimiz çevresinin insanlarına, velilere ve biricik
öğrencilerine, hep imrenilecek özende imaj sergilemiştir. Belki kılık kıyafet
mevzuatının kimi sıkıcı yönleri de zaman zaman can sıkmıştır. Örneğin, saç
uzunluğunun gömlek yakasını geçemeyeceği, bıyıkların ölçütleri vb. gibi
detaylar.

Ancak
öğretmenlerimiz, özellikle de; “Köy Enstitüsü” ve “Öğretmen Okulu” öğretmenleri
okuldan aldıkları kaliteli eğitim ve büyük bir sorumlulukla, “mesleklerinin saygınlığını” arzuyla, azimle, titizlikle yerine getirmişler,
aranan, özlenen eğitimciler olmuşlardır..

Şimdilerde
bazı öğretmen sendikalarının aldığı karar mucibince, okullarda uzun süredir “kılık kıyafet yönetmeliği” kurallarına
uyulmamaktadır. Öğretmenler bu uygulamadan memnun gözüküyor. Ancak getiri ve
götürülerinin de incelenmesi gerekir.

Sendikaların
elbette ki haklı ve yerinde talepleri olacaktır. Yönetimin bu talepleri dikkate
alması, yerinde ve güzel bir düşüncedir. Ancak sendikaların, öğretmenlerin; “rahatsız oldukları hususları bizzat
bildirerek, mevzuatta uzlaşı ile bir düzenleme yapılması daha isabetli olurdu.”

Oysa
şu anda kılık kıyafet yönetmeliği tamamen devre dışı bırakılmıştır. Herkes
kendi zevkine ve tercihine göre giyinmektedir. Yarın bir yönetici bir öğretmene
“mevzuata uymayan kıyafetinden ötürü” ceza verirse, Bakanlığın tavrı kimden
yana olacaktır?

Hangi
konuda olursa olsun; “dayanaksız ve
sonsuz bir özgürlük”
zamanla sıkıntı olur ve başka sorunlar doğurur. Sınırları
belli olmayan bir uygulama her zaman sıkıntılıdır. Umarım bu uygulama can
sıkıcı olaylara sebep olmaz. Az da olsa birileri tahriklere sebep olan aşırı uç
giyim kuşamı ile bu serbestliği suiistimal etmez.

Sevgili
öğrencilerimize, her okul idaresinin, forma giyme kuralı koyduğu bir ortamda,
acaba öğretmenlerimiz, okul yönetimi, kendi okullarında öğrencilerine yönelik
olarak; “Bizim giyim kuşamımızdan memnun
musunuz? Bizi nasıl görmek istersiniz?
” Diye bir anket uyguladılar mı?

Diyeceğim
o ki, değerli öğretmenlerimiz; velilerinin, sevgili öğrencilerinin çevrenin ve
toplumun değer yargılarını, beklentilerini, duygu ve düşüncelerini görmezden
gelmemelidir. Çünkü öğretmenin giyim kuşamındaki tercihi öğrencilerini de
ilgilendirmektedir diye düşünmekteyim.

Zira
bazı öğretmenlerin “aykırı ve aşırı
giyim kuşam tercihlerinden
” rahatsız olan öğrenci, veli ve eğitim çevreleri
var. Bu husus önemsenmeli ve göz ardı edilmemelidir. Burada somut örnekler
vererek konuyu özelleştirip şahısları incitmek istemem. Konu şahıslar değil,
öğretmenlik mesleğidir.

Özgürlükler
çok önemlidir elbette. Öğrencilerimizin sevgisini, saygısını ve beğenisini kazanmak
da bir o kadar önemlidir. Şurası da da kaçınılmaz bir gerçek ki, “şıklık ve zarafet” saygınlığın da ön
koşuludur.

Yürürlükte
olduğu halde uyulmayan bir mevzuat vardır. Bir zamanlar Yalova’da kıyafetinden
ötürü Serkan öğretmenimize reva görülen çirkin muamele hayatına mal olmuştu. Yasal
dayanağı olmayan bu kılık kıyafet serbestliğine, bir makam sahibi yine can
sıkıcı müdahalelerde bulunup, öğretmenlerimizi üzebilir.

Yapılması
gereken, bu uygulamanın uzlaşı ile bir an önce mevzuata bağlanmasıdır.  O zaman kimse de bir sürprizle
karşılaşmaz. 

 

 

Sevgiyle
kalın.