11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 372

Etme şikâyet Ömür geçiyor Bir hikâye et

0

Niye şikâyet eder insan, hikâye etmek varken? Şikâyet, bir
zaaf mıdır, ayrıcalık mı? Şikâyet, bir özgüven eksikliği midir, patlaması
mıdır? Hikâye etmeyi becerebilse kişi, hiç şikâyete yönelir mi? Hayır,
dediğinizi duyar gibiyim.

Hikâye, bir aksiyondur. Yer, zaman, olay olmalıdır hikâyede,
tabii ki en az bir kahraman… Bir çaba işidir hikâye. Hikâyesi olan insan, ya
ter dökmüştür ya kan. İdealleri, ümitleri, duruşu, davası vardır hikâyesi
olanların. Gölgeleri kadar mekânları vardır hiç yoksa. Yük olmamışlar, yük
almışlardır.

Her hikâye, aktif bir yaşamın ürünüdür. Hareket, berekettir.
Bereket; kazançtır, ilerleyiştir, yükseliştir, kolaylaştırmadır. Her insan,
kaderindeki ecel geldiğinde ölecektir; kimisi yıpranarak ölür, kimisi
çürüyerek. Yıpranarak ölenlerin kahramanlıkları, örnek olsun diye, nesiller
boyu anlatılır, onların her biri toplumların övüncüdür.

Ya şikâyet…

Bir yakınma halidir, şikâyet. Geçmişinden, geleceğinden
memnun olmamaktır. Kendine, çevresine yük olmaktır. Oldurmak değil, öldürmektir
şikayetçilik. Ne kendisiyle ne çevresiyle barışıktır müşteki. Bütün renkleriyle
yaşama sevinci telkin eden hayat, onun için bütün enstrümanlarıyla kâbustur. 

Binitiyle köyden şehre alışverişe giden adam, katırın yolda
kokladığı her at ve eşek dışkısını heybeye koyar. Hayvanı ahıra bağlar, önüne
bir kap içinde biraz su koyar ve topladığı dışkıları katırın yemliğine
boşaltır. Katır, bu ikramdan memnun değildir, önüne konanları yemez. Adam,
söylenmeye başlar: “Niye yemiyorsun be hayvan, sen kokladın, ben topladım.”
der. Ne demiş atalarımız? “Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına.” Seçmek, diğerlerinden
vazgeçmektir. Seçmek, bilgi ve irade gerektirir. Şikâyet ahlakı, kişiyi seçme
iradesinden de yoksun bırakır. Öyle ya, seçmek bir bakıma sorumluluk
üstlenmektir.

Müştekilik, bir ruh halidir; kaldırılamaz, taşınamaz bir
yüktür. İyilik, güzellik, dostluk, fedakârlık yoktur müştekinin sözlüğünde.
Kıskançlık, fesatlık, bencillik, cimrilik, karamsarlık, büyüklenme, kendini
beğenmişlik ve hiçbir şeyi beğenmezlik, yol haritasındaki kılavuz taşlarıdır.
Bilgisizlik değil, bilinçsizlik durumudur. Ölçüsüzlük, tutarsızlık en belirgin
yansımasıdır gayr-i memnunların. İstemeseler de yalan söylemek zorundadırlar.
Yalan olmazsa bu kadar güzelliğe, başarıya, olumlu hallere nasıl çamur
atabilecekler?

Bir tacirle tanıştım, adı Ufuk. Kedi, kuş, köpek, balık gibi
hayvanların hem kendilerinin hem malzemelerinin ticaretini yapıyor. Dükkânı
küçük; ama hareketli. Kendimi tanıttım, sohbete başladık. İnsanlardan yakınmak
oldu giriş cümlesi. Devam etti, işinden bıktığını, yabancı uyruklu olan eşi
vasıtasıyla Amerika’ya göç etmeyi kafasına koyduğunu söyledi. Çok kişinin sahip
olmayı hayal ettiği böyle bir iş yeri, onu mutlu etmemiş anlaşılan. Kendisine
göç etmeyi arzuladığı ülkede yaşayabileceği uyumsuzluktan, ülkemizdeki
değerlerin ne kadar insani olduğundan, bir zamanlar aynı duygulara sahip
olduğum için daha sonra bu düşüncelerimden dolayı kendime karşı duyduğum
mahcubiyetten, özünde iyi olan her insanımızın empati ve hoş görüyle
yaklaşıldığında kolayca ikna edilebileceğinden bahsederek kısa sürecek
sohbetimize başladım. Hayatımdan örnekler verdim. Sıkıntıların sabırdan,
karanlıkların ışıktan daha güçsüz olduğunu söyledim. Kaynayan suyun sert
patatesi yumuşattığını, kabuğun içindeki sıvı yumurtayı sertleştirdiğini, sert
kahveyi ise olağanüstü bir rayihaya büründürdüğünü belirtip karşılaştığımız her
sıkıntının kaynar su misali bizi arzu ettiğimiz kıvama sokabileceğini söyledim
ve ona tercihinin ne olduğunu sordum. Yaptığı işin, sunduğu hizmetin ne kadar
değerli olduğunu, belki de ağzı dili olmayan hayvanların duasını aldığını
vurguladım. Ticaret olarak yaptığı işin, sevgi ile ve Allah rızası için yaptığı
takdirde bir ibadet kadar makbul olacağını belirtince dini inanç taşımadığını
söyleyen Ufuk’un bu defa birden gözleri ışıldadı, yüzü güneş gibi parladı.
İşinden, memleket insanlarından şikâyetçi olan, dükkânını devretmeyi düşünen
Ufuk, bilmiyorum hala aynı düşüncede mi?

Toplumumuzda yaygın bir şikâyet etme hastalığı var. Amir,
memurdan; yönetilen, yöneticiden; vatandaş, esnaftan; kadın, kocasından; her
sosyal kesim bir diğerinden yerli veya yersiz, haklı ya da haksız yere şikâyet
ediyor. Yapı için taş taş üstüne koymamış, karanlıkları aydınlatmak için bir
mum dahi yakmamış insanların, bana göre hiçbir konuda şikâyet hakkı yoktur. Şikâyet
virüsü, kalpleri karartıyor, kişi ve toplumun motivasyonunu düşürüyor,
enerjimizi tüketiyor, özgüvenimizi yıkıyor, aidiyetimizi zayıflatıyor. Bu
virüsün, önce aşısını, sonra ilacını bulmak zorundayız. Bu aşı da ilaç da, bize
hikâye yazdıracak yüksek moral değerlerimizdir. Bunları, yaşatmak ve
yaygınlaştırmak zorundayız.

Şikâyet etme değil, hikâye etme iklimi oluşturmalıyız. Bu hikâyenin
konusu, vatan sevgisi olmalı; özgüven, aidiyet, fedakârlık olmalı. Bu hikâyelerin
kahramanları bizlere kutup ve rol model olmalı. Hikâyeler bu topluma “Atiyi
karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.” diye
haykıran Akif’in inanç ve heyecanını yaşatmalı.

Bozulmasın ahlak, kararmasın kalp, etme şikâyet

İnan, güven, çalış, koş, terle sen de bir hikâye et. 

Devrim Şehidi Kubilay Ve Arkadaşları

0

İzmir’in Menemen ilçesinde, 91 yıl önce şehit
edilen Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve bekçi arkadaşları, her yıl olduğu gibi
binlerce İzmirlinin katıldığı törenle anıldı.
Menemen ilçesinde, 91 yıl önceki ayaklanmada Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay,
Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki şehit edilmişti.

Asteğmen
Kubilay’ın başını keserek öldüren Giritli Hasan oğlu Derviş Mehmet ve beş
adamının tümünün, Manisa’da ikamet ettikleri ve Nakşibendî tarikatıyla
bağlantıları oldukları ortaya çıkmıştı.

 

Yetkililerin yaptıkları konuşmalardan verilen
ana mesajlar;

*


 “Şehit Asteğmen Kubilay ve arkadaşları
Cumhuriyetimize kast etme cüretini gösteren bu karanlık anlayışa gözünü
kırpmadan, bedenlerini siper etmiştir”
 “Kahraman şehidimiz Kubilay bizim için
birçok değerin simgesi, bir değerler bütünüdür. Kubilay olmak vatanseverliktir,
Atatürk ilke ve inkılâplarından ödün vermemektir. Kubilay olmak karanlıklar
yerine aydınlığı, dogmalar yerine bilimselliği ve akılcılığı seçmektir”

*

, “Şunu çok iyi biliyoruz ki; 91 yıldır hiç
bir zaman Cumhuriyete karşı saldırı bitmedi. Biz yine çok iyi biliyoruz ki;
iyilik kötülüğü, doğru yanlışı, bilim cehaleti yener. Doğru ama belki de bu
bilginin konforuyla rehavete kapıldığımız da oluyor. O nedenle mutlaka iyiliği
çoğaltmalıyız. Mutlaka doğruyu çoğaltmalıyız. Mutlaka bilimi çoğaltmalıyız.
Yani cehaletle mücadele edeceksek, Cumhuriyetin değerlerine saldıranlarla
mücadele edeceksek çoğalmak mecburiyetindeyiz. Aramızdaki dayanışmayı artırmak,
daha çok omuz omuza olmak mecburiyetindeyiz. Cumhuriyetin erdemlerini,
Cumhuriyetin değerlerini yeni bir yüzyıla taşırken, birbirimize çok daha güçlü
bir biçimde sahip çıkmak zorundayız. Biz kazanacağız. Kazanmamızın tek yolu
birbirimize sahip çıkmaktan geçiyor”

*

 

İnce bir ustalıkla Cumhuriyet düşmanı Derviş Mehmet’in
zihniyetini kurumlaştırarak devletin kurumlarında sempatiyle taraftar bulan, etkinlik
kazanan ABD güdümlü Din Hocası Fettullah Gülen Terör örgütünün –FETÖ—Üniter,
Laik Cumhuriyetimizi ele geçirme hamlesinin başarısızlığa uğramasında Türk gençliğine,
Türk Silahlı Kuvvetlerine sonsuz minnettarız.

 

Öncelikle
vurgulayalım ki, FETÖ İhaneti, asker kullanmadan bir ülkeyi kendi dinamikleri
üzerinden kendi çocuklarını ve inançları da kullanarak ele geçirme projesidir.

Türkiye
Cumhuriyetine karşı projelendirilen bu ihanet şebekesi kırk yıldan beri bir
örümcek ağı gibi örgütlenerek neredeyse bütün kurumlarımızı ele geçirmeyi
amaçlayan ve bu ihaneti işlerken, elde edilen insanlar Islama hizmet ettikleri
düşüncesi ile huşu ile bir ibadet şuuruyla bu ihanete yardımcı
olmuşlardır. 
12 Eylül sonrası önü açılarak, devlet içindeki servis elemanları ile her türlü
devlet desteğiyle organize olan bu yapı, Siyasal İslamcılık ideolojisiyle
desteklenerek, masum bir hizmet hareketi olarak topluma yansıtılarak, toplumun
her kesiminden destek bulması sağlanmıştır. Güçlendikçe gücünü ve etki alanını
alabildiğine artırarak büyük bir sermaye gücünün de sahibi olarak, her alanda
menfaatler sunarak, insanların zaaflarını azami ölçüde kullanarak her kesim ve
her kesitte destekçi bulmuşlardır. 
Yaşanan süreçte görüldüğü gibi Siyasi Muktedirler hem milletin itikadını bozmuşlar
hem de Türk ve Atatürk düşmanlığı üstüne bina ettikleri temelsiz bir İslam
anlayışını Ümmet sıfatıyla cahil kitlere kabul ettirerek,  dini değerleri, beraberce tahrif edilerek
yozlaştırılmıştır.

 

*

Türklüğü Anadolu’dan
silmek isteyenlerin planları aksamıştır ancak bu plan iptal edilmemiştir…
Davit Rockefeler’in, “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek
zorunda kaldık” sözü, planın devam ettiğinin en açık ifadesidir…

O dönemde Türklüğe
karşı olup, İngilizlere uşaklık yapan hainler ile, günümüzde Türklüğe saldıran
hainlerin hiçbir farkları yoktur…

Türk milleti bu
gerçekleri bilmek zorundadır…

 

*

Formun ÜMillet olarak içtimai bünyemize kan
kaybettiren nice maddi-manevi belaların, musibetlerin hala içindeyiz. Hem içten
hem dıştan kuşatılmış durumdayız. Uzun vadeli çalışmalara muhtacız;  sürekli kısa nefesli olaylarla meşgul
ediliyoruz. 

*

 Millet-devlet el ele, orta ve uzun vadeli
stratejiler geliştirmek zorundayız. Gündelik meselelerle yaka paça olmaya bir
süreliğine de olsa ara vermemiz gerekiyor. Bu tedbir, en acil işimiz olsa
gerek. 

İstişare Ve Danışma

0

     “Güneybatı
Arabistan’da bugünkü Yemen’de, en parlak dönemlerini M.Ö. ilk bin yılda yaşayan
ve kurucu kraliçesi Belkıs adında bir kadın olan bir devlet vardı. Toprakları
sadece Yemen’i değil Hadramevt’in geniş bir bölümünü Mahrah topraklarını ve
bugünkü Habeşistan’ın büyük bir bölümünü içine almaktaydı. Yani Arabistan
yarımadasının güneydeki aşağı kısmına bütünüyle yayılmıştı.

     “Sebeliler,
kalıntıları günümüze kadar gelen olağanüstü barajlar, bentler ve suyolu
şebekeleri inşa etmişlerdi.

     “Ülkenin
zenginleşmesi ve halkının ticarî faaliyetlere yoğun ilgisi başkent Marib’den
kuzeyde Mekke, Medine ve Suriye’ye, doğuda Arap denizi kıyılarına doğru
ilerleyen ve böylece Hindistan ve Çin’e bağlanan deniz yolları ile birleşen
‘baharat yolunu’ kontrol etmelerinden ileri geliyordu. Sebe kraliçesi Belkıs
Hz. Süleyman’ın davetine karşılık vererek Müslüman olmuş ve Süleyman devletinin
bugünkü tabirle milletler topluluğuna katılmıştır.” (R. İhsan Eliaçık)

 

     İşte böyle bir
ülkenin başı, lideri ve kraliçesi olan Sebe 
melikesi Belkıs’a  Hz.
Süleyman’dan bir mektup gelmişti. Belkıs, mektubu alır almaz etrafındaki
vezirlerine dedi ki:

     “Ey İleri
Gelenler, Beyler, Ulular, Efendiler ve Ey Yardımcılarım ve Ey Müsteşarlarım!
Doğrusu bana pek şerefli, çok önemli bir mektup bırakıldı, gönderildi. Şüphesiz
ki o Hz.Süleyman’dan gelmektedir. Gerçekten o gelen mektup:
‘Bismillahirrahmanirrahim’ / ‘Rahman ve Rahîm / Rahmeti sonsuz, merhameti
sınırsız Allah’ın adıyla!’ diye başlamaktadır! O mektupta: ‘Sakın bana meydan
okumaya kalkışmayın! Bana karşı başkaldırmayın! Bana karşı gelerek büyüklük
taslamayın ve bana Müslüman kimseler olarak, teslimiyet göstererek, teslim
olarak gelin, bana itaat ve teslimiyetinizi bildirin.’ diye yazıyor. “

     Netice olarak
kadın melike mektubu alınca, memleketin tüm işlerine bakan ve karar veren ve
uygulayan meclisine, konsey üyelerine bu konuyu sundu. Bir kadın hükümdar olan Melike
Belkıs; mektubu okuduktan sonra danışmanlarına, ileri gelen adamlarına şöyle
dedi:

     “Ey Efendiler! Ey
mele’! Ey ileri gelenler! Ey Beyler! Ey Ulular! Ey Heyet! Bu mesele hakkındaki
görüşlerinizi öğrenmek istiyorum. Bu işimde bana fetva verin. Bir fikir
söyleyin. Bir rey ve görüşte bulunun. Ne yapmamı tavsiye edersiniz? Ben, sizler
yanımda şâhit olmadıkça, size danışmadıkça hiçbir iş hakkında kararımı
kat’ileştirici, kesin karar verici değilim. Şimdi, ne yapmam gerektiği
hususunda, bana görüşlerinizi bildirin. Mâlûm olduğu üzere, bildiğiniz gibi,
siz benim yanımda hazır bulunmadıkça, ben size danışmadan, ben, siz olmadıkça,
sizin görüşünüzü almadan, sizden habersiz bir iş yapmam. Hiçbir konu hakkında,
sizler onaylamadıkça; hiçbir işe kesin bir karar vermem.”

     Nitekim “Şimdiye
kadar devlet işlerinden hiçbirinde keyfî idare yapmadım, sizin oyunuzu almadan
hiçbirini kendiliğimden yürürlüğe koymadım. Her ne emir verdimse sizin
huzurunuzda ve sizin görüşlerinizi alarak verdim. Onun için bu mektup işinde de
sizin fikir ve fetvanızla kuvvet almak istiyorum.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

     “ ‘Siz yanımda
olmadıkça.’ denilmesinden, bunların önemli işleri danışma için, huzurunda
toplanması alışılmış olan bir topluluk olduğu anlaşılıyor. Bunların, herbiri onbin
kişiyi temsil etmek üzere üç yüz on iki kişi olduğu da rivayet edilmiştir.”
(Katade)

     “Bu heyete
söylenen bu noktada, şimdiye kadar hükümet işlerinde keyfî idare yapılmamış
olması övülmüş ve görüşlerinin esas tutulmuş olduğu açıklanmak suretiyle, hoş
bir tavır gösterilerek DANIŞMANIN önemi belirlenmiştir ki, bunun açık bir
meşrutiyet geleneği olduğu anlatılmaktadır. Fakat…bu meşrutiyet emir ve
kumandaya karışma derecesine varmayan uygun bir danışma ve fikir verme
özelliğinden ileri gitmediği için tefsirciler burada yalnız istişare ve
danışmanın öneminden söz etmişlerdir.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

     İstişare ve
danışmanın; insan ve devlet hayatındaki vazgeçilmez önemine; günümüzden
asırlaca öncesinden verdiğimiz bu tarihî misal ve örnekle dikkat çekmek
istedik.   

Türk Dünyâsı Türkçesi’ Meselesini Halistin Kukul İle Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:
‘Türk Dünyâsı’ olarak andığımız,
Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan (bunlara
Tacikistan da dâhil edilebilir) Cumhuriyetleri ile Türkiye arasında Ortak Dil
oluşturulamadı. Konu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Hâlistin Kukul: Bahtiyar
Vahabzâde, benim de katıldığım ve bizzat şâhit olduğum 23-25 Ekim 1992
târihleri arasında Ankara’da toplanan Türk Dünyâsı 1. Yazarlar Kurultayı’nda
yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

“Biz, bütün bu
zulüm ve çile rejimine, diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen
dilimizden kopmadık. Ama şimdi ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı
göklerde dalgalanan Türkiye Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim
Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? ‘Eser’i,
‘kitap’ı atıp nasıl zayıflaştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi?”

Ömer Asım
Aksoy’a göre, Bahtiyar Vahabzâde, ‘zulüm, ve çile, rejim, dikta, alfabe,
rağmen, ama, hür, müstakil, müsaade, eser, kitap, fakîr’ dememeliydi!..

Tabiî ki, bu
kadar değil!..

Bahtiyar
Vahabzade’den aldığım 26.09.2001 târihli mektubunda da bu hususta şunları
yazıyordu: “(…) Türkçe’nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle
okudum. Benim Azerbaycan’daki 50 yıllık mücadelemin esasını ana dili ve onun
korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye’de dil
kurumunun yarattığı  uyduruk sözler
(eser-yapıt, millî-ulusal, hikaye-öykü gibi) Türkiye Türkleri’ni Türk Dünyâsı
halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz,
öte yandan Türk Dünyâsı ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz.
Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan ‘Öğrenci Seçme
Sınavı’ adlı makaleniz benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili
olarak sizinle karşı karşıya konuşmak arzusundayım, inşallah Allah nasip ederse
dertlerimizi, fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz…’

Türk Dünyâsı
Türkçesinin hedefi budur ve bu olmalıdır.

Çetinoğlu: ‘Olmalıdır’ diyorsunuz. Demek ki olmadı.
Neden olmadı?

Kukul: Birçok
makalemde sözünü ettiğim ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ hedef ilke olmadıktan sonra
bütün bu nemelâzımcılıklar ilimsizlik içinde devam edip gidecektir. Türk
Dünyâsı Türkçesini hedefleyen millî bir Türk Dili çalışmasının mevcut
şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği kanaatini taşımıyorum.
Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların bu mes’eleye yaklaşmaması
ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı ki; biraz endîşe
taşıyan üniversite mensuplarının da ders yükleri otuz-kırk saate ulaşırsa, siz
varın garabeti seyredin.

 

Çetinoğlu:
Türkçe konulu bilgi şölenlerindeki konuşma dili, dikkatinizi çekiyordur…

Kukul: Yapıldığı
târihteki bütün İstanbul gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber
naklediyorum:

‘26-27 Nisan
2001 tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesinin yedincisi İstanbul’da
yapıldı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan
Nazarbayev, Kırgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve
Özbekistan Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sahibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer
idi.  Sâdece Türkiye ve Azerbaycan
Cumhurbaşkanları TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul
Türkçesi ile ortak alfabe hâlâ gerçekleşmedi.

Türkiye,
maalesef, endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor. 8. zirve 2002’de Türkmenistan’da
(Aşkabat’ta) yapılacak.’

Bugün ne
değişmiştir, bilmek hakkımızdır!..

İstikametimizi,
hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde devam ettirebilmemiz gerekir.
Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı ve beş bin senelik sözlü
kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyla, Türk milletinin güzel
ve güzîde dili olan Türkçenin öncelikli hedefinin ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’
olmalı ve ardından, cihânşümûl vasfını, ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve
siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam ettirmelidir.

Bir üniversite
mensubu dostumuzun makalesinden bir cümleyle sözü bağlamak istiyorum. Diyor ki:
“Tam 39 ülke ‘Uygur kültürü, din ve inanç özgürlüğü, serbest dolaşım hakkı,
ifade hürriyeti kısıtlanıyor.’ diye haykırıyor” Cümledeki ‘serbest’ ve
‘hürriyet’ kelimelerini anladım da bunların arasında kıvranan ‘özgürlüğü’
kelimesi neyin nesi oluyor, onu anlamakta zorlandım!?

Türk Dünyâsı
Türkçesi; Dünyâ Dili Muhteşem Türkçenin eşiğidir. Bu eşiği atlamadan oraya
geçmek zordur. Bunu bir ilke ve bir hedef olarak ortaya koyup çalışmadıktan
sonra bir ileri bir geri gidip geliriz ve hâliyle yerimizde sayarız değil,
yerimizde bile sayamayız; çünkü başkaları hızla ilerliyor. Biz ise, birbirimize
övgüler düzer, bocalar dururuz!

 

 

HÂLİSTİN
KUKUL (Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

01 Ocak 1943 târihinde
T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961
yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na
girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne
girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik
yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde
ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim
Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961
yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk
Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz,
Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim
Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak,
Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet,
Türkmence, Aydın Efesi, Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman,
Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay,
Millet, Türkeli, Gündüz gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv
yaygınağ (internet) sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri
yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 Edebiyât
ödülleri:
Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi
şiir yarışması 2. Teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3.
Mansiyonu (1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2.
Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması
(Üniversite Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir
Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir
yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği
(1994).

Yayınlanmış
Eserleri:

Şiir
dalında:
Türk’ün Ayak Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni
(1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016);
Uyanmak Zamanı (2017) Resimli Nasreddin Hoca Çocuk
Şiirleri Kitapları:
Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye
(1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz
Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006);
İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga
Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989) Manzûm Destanları: Kıbrıs
Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997);
Kanije Destanı (1992-1997) Tiyatro dalında:
Gelincikler Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 ) Hikâye dalında: Zincirli
Tepe (1985); Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998)  İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve
Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013) Mektup
dalında:
Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ). Hâtıra dalında: Darbelerde
Harbiyeli Olmak (2021)

Binin üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin
Kukul hakkında, hazırlanmış dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun
tanınmış edebiyât ve fikir dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

Kukul’un iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997
yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak
emekli olmuştur.

 

Paragözlük Sebep, Çökkünlük Sonuç

0

Dolar aşağı – dolar
yukarı; gün dolduruyoruz adeta. “Al aşağı, vur dizi; baban görmesin bizi.” Dolar dolduracak cebimizi, düşerse
rızkımız ziyadeleşecek. Hani din –> para
değildi
?!

            Ortaokul bebelerinden bastonlu dedelere değin herkesin
ortak gündemi
. Nasıl da ayrılık gayrılıklar bitiverdi meğer parti-pırtı,
takım-taklavat işleri suni imiş; geçimlik
tek gerçekmiş.

İdeoloji değil mideolojidir işin özü. II.Dünya Savaşı’nın galiplerinin kurduğu düzenin kıdemli yancısıyız; 70 küsur yıldır
demokrasi sözcüğünün bedava gölgesinde kapitalizmin para arabasının
güvenlikçisiyiz. ‘Biz, biz, biz; küresel
finansın askerleriyiz.
’

Düğün-cenaze
işleri haricinde pek alâkamızın olmadığı Kuran-ı
Kerim
’in bazı kavramlarını eko-politik
trafikteki sıkışıklığımıza göre reflektör
olarak kullanabiliyoruz. Marşal Yardımı’na abone olurken ve
NATO’ya girerken sanki Haşr 7’yi
bilmiyorduk. ‘Her mahallede milyoner yaratma’ zehabına köyden kente akın
ettik; tişörtünden traşına Amerikanlaşa-laşa bugünlere geldik.

“Servet, zengin sınıflarınız arasında
dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin.”
âyetinin ABD’de, özellikle de Başkanlık
seçimlerindeki karşılığını bilmiyor muyduk?! Aynı sistemi ülkemize transfer
etmedik mi? Gâvurun parasıyla ve borç
sarmalıyla refah/zenginlik vaadine
halk & siyasetçi ortaklığıyla hem bile bile lades dedik hem de şimdi
musluk kuruyor diye endişe
nöbetlerindeyiz
. Kimse merak etmesin; şoförü değiştirir, aynı otobüsle
yolumuza devam ederiz. Hakça bir düzen
yani gelirlerin
yakındakiler, yetimler,
yoksullar ve yolda kalmışlar için öncelik taşıyan bir dağıtım mekanizması
kuracak değiliz ya!

Dış mihraklarmış; bedenimize göre beynimiz olmasın!?
Enflasyon, hayat pahalılığı ve zamlar; ihtirasını duyduğumuz yaşamın bedeli
olmasın!? Dolara milletçe bu kadar
bağlılığımız; yerli ve millî olandan nefretimizin dışavurumu olmasın
!?

‘Faiz
sebep, enflasyon sonuç
’muş; Kapitalizmin, neo-liberalizmin çarkında başka
ne olacaktı ki.. Türk siyaseti 3 çeyrek
asırlık varlığını buna borçlu
değil mi?! Sağ siyaset dövizin, kredinin sağlığından sorumlu; Sol siyaset sağlamasından ve bazen de
sollamasından..

 Bu oyunu sevenlere yani halkımızın kahir
ekseriyetine Müslüm Baba Hz. “Haberimiz
Yok
” şarkısıyla cevap veriyor. Bundan maada söyleyeceklerimiz oyundan
sıkılanlara ve haset–rekabet oyunu
yerine dostluk–sorumluluk oyunuyla
evrensel sınava cevap kâğıdı yetiştirmeye çalışanlara olsun.

Paragözlük
sebep, çökkünlük sonuç.

Çıkar
ve menfaatten başka kuş tanımama sebep; kriz ve buhran sonuç.

Dizboyu
bencillik sebep, dörtnala şiddet sonuç.

Biriktirme
histerisi sebep, değersizlik hastalığı sonuç.

Yalana
biat sebep, hakikat çarpması sonuç.

Güce
tapınma sebep, toplumsal travma sonuç.

İlkesizlik
ve ölçüsüzlük sebep; fakirin daha fakir, zenginin daha zengin olması sonuç.

Ehliyet
ve liyakat düşmanlığı sebep, Allah’ın bu akılsızlığı/ahlâksızlığı olaylar
zinciriyle cezalandırması sonuç.

Tarihten
gram ders almama sebep, aynı çukura her düştüğünde sağa-sola çamurla karışık şaşkınlık
emojileri atma sonuç.

Teklifim
odur ki oyunu 9 yaşın altındakiler
kursun, biz de onların koyduğu kurallara göre oynayalım; ‘Bu dünya hayatı
bir oyun ve eğlenceden ibaret’se şayet
.. (Bkz: Ankebut 64-66)

Bir Nebze Tefekkür

          Düşündüreyim
diye biraz,

          Çekiyorum
sayısız, nice naz!

          Varlığımdan
aldığım ölçüsüz haz,

          Sizleri de
harekete geçirsin diye,

 

          Geçtim
maddeden.

          Olsun diye
herkes için,

          Kâinatın
kıblesine,

          Samimî birer
niyaz.

 

          Baktıklarımda
gördüklerim,

          Gördüklerimde
tespitlerim,

          Tespitlerimde
düşüncelerim,

         
Düşüncelerimde,

 

          Derk, idrâk
ve algı;

          Ve nice
tefekkür huzmelerinin,

          Aydınlığı
içinde mestim.

 

          Aklen, fikren
ve zikren.

          Tayeran,
seyeran ve cevelandayım.

          Be dostkar!

 

          Her an
hareket hâlinde,

          Her an her
şeyden, her andan;

          Mestim be
dostlar!

          Mestim be
canlar!

 

          Mest ne
kelime;

          Kelimelere
sığmayan bir hâlette,

          Seyir,
seyeran ve mânevî keşifte,

          Keşfiyattayım
be dostlar!

          Be canlar!

 

          Gayri hoşça
kalın.

          Böyle
hülyalara sizler de dalın!

          Sizler de,
böyle hayâllere kanın!

 

          Meçhûl ve
bilinmezin yolunda;

          Sorgulayın be
dostlar!

          Sorun be
canlar!

Ha Bu da Rokettur

0

Temel, şanzımanı dağılan
arabasını ustaya getirir. Usta tamir eder gönderir. Temel ertesi gün yine
arabasının şanzımanı dağılmış olarak gelir. Usta yine tamir eder gönderir.
Ertesi gün yine aynı, sonraki gün yine aynı derken usta merakını yenemez ve
sorar. “Yahu Temel sen bu arabanın şanzımanını her gün dağıtmayı nasıl
başarıyorsun?” Temel, “Gel usta arabaya binip beraber gezelim” diye cevap
verir.

 

Temel ve Usta arabaya binerler.
Temel kontağı çevirir, vitesi bire takar, “Ha bu birdur” der. Araba hareket
eder, devrini aldığında Temel vitesi ikiye takar, “Ha bu ikidur”. Birkaç saniye
sonra üçe takar, “Ha bu üçdur”. Böyle böyle derken otobana çıkarlar ve Temel
altıncı vitese takar, “Ha bu altidur”. Araba artık saatte ikiyüz kilometre hıza
ulaşmıştır. Böyle son sürat devam ederken Temel, ustaya döner ve vitesi R’ye
takar, “Ha bu da Rokettur!”

 

***

 

Türkiye’yi bir arabaya benzetecek
olursak, siyasi iktidar da -hadi doğrudan doğruya Ak Parti diyelim- bu arabanın
şoförüdür. Her ne kadar bizim Ak Partililer “Bizde R yok, U var” deseler de sık
sık R yaparak manevra kabiliyetlerinin (!) yüksekliğini gösteriyorlar çok
şükür.

 

2008’e kadar yönetimde bazı
şeyleri nispeten doğru yaparken,  ülkenin
makroekonomik göstergeleri nispeten iyi giderken, Avrupa Birliği yolunda ciddi
reformlar yapılırken, ülke zihniyet olarak da batıya yaklaşırken birden bire
vitesi R’ye takarak ülkenin şanzımanını darmadağın ettiler. Koskoca ülkeyi her
anlamda Ortadoğululaştırdılar. Hezar aferin!

 

Eğitimde sık sık bakan ve sistem
değiştirerek eğitim sisteminin şanzımanını dağıttılar önce. Ergenekon, Balyoz
ve 28 Şubat yargılamalarıyla hukuk sisteminin şanzımanını dağıttılar. Üretimi
kısıtlayıp tüketimi artırarak ekonominin şanzımanını dağıttılar. Şimdi şehir
hastaneleri projesiyle sağlık sisteminin şanzımanını dağıtıyorlar.

 

Bugün gelinen noktada, CKA’nın
yani benim Cahil Kamyoncu Abim’in deyimiyle “Ver yiyeyim, ört yatayım”
zihniyetine bulanan Ak Parti, ülkenin sorunlarını çözebilecek kapasiteye sahip
değil. Zaten böyle bir dertleri de yok. Ekonomideki kötüye gidişi, örneğin
dövizdeki yükselmeyi bile kendi menfaatleri için fırsata çeviren, döviz kuru
üzerinden manipülasyon yaparak servetlerine servet katarken milleti
fakirleştiren bir güruhtan bahsediyoruz. Keşke imkân olsa da geçtiğimiz
Pazartesi akşamı piyasalar kapandıktan sonra 18 küsür TL’den Dolar satıp, Salı
sabahı 11,50’den geri alanların listesi bir yayınlansa. Ne demek istediğimi o
zaman daha iyi anlarsınız.

 

Ak Parti’nin süratlenip
süratlenip vitesi R’ye takarak ülkenin şanzımanını dağıtması karşısında ülkeyi
tamir edecek ustalar hali hazırda var ve her zaman bulunur. Ancak mesele
dağılan şanzımanı tamir edebilecek usta bulmak değil, mesele ülkeyi bu kötü
şoförden kurtararak sorunu kökten çözmek ve şanzımanı bir daha dağıtmamak.

 

Öyle görünüyor ki 2022 bir erken
seçime gebe. İster erken seçim olsun, ister 2023’de yapılacak bir normal seçim
olsun Türkiye bir yol ayrımında. Millet önümüzdeki seçimde vereceği kararla
kendi kaderini kendi tayin edecek. Denenmiş ve kötü olduğu tescil edilmiş Ak
Parti ile denenmemiş muhalefet arasında bir tercih yapacak. Öyle de böyle de
herkes kendi tercihinin sonucunu yaşayacak.

Eğitimde Şiddet Olamaz

 

“Çocuklar eleştirilmekten,
azarlanmaktan değil, kendilerine güzel örnek olunmasından etkilenirler.”
Thiersch

 

Aksaray’da
bir öğretmenin öğrencisini derslikten çıkararak koridorda tekme tokat dövmesi
vicdanları sızlatmıştır. Bu olay, eğitim camiası başta olmak üzere herkesi
üzmüştür.

Bir
eğitimcinin,  bir eğitim kurumunda;
sevgi, hoşgörü ve güler yüzü seçmesi yerine, şiddete başvurması olacak şey
değildir. Emektar, vefalı, yüreğini koyarak özveri ile mesleğinin yıldızları
olan saygın öğretmenlerimizin içinde böylesine kötü örnekleri sergileyenler
olmamalıdır.

Konunun
sebebi ne olursa olsun, öğretmene bir öğrenciyi dövme hakkı tanımaz. Bu sevgili
öğrencimiz, döven öğretmenin evladı olsaydı, başkası tarafından bu şekilde
hırpalanmasına yüreği dayanabilir miydi acaba?

Okullarımızın
teftişi sırasında, sınıflardan birinde, öğrencilerin uzunluk ölçüleri ile
ilgili kazanımlarını görmek istemiştim. Masanın üzerinde duran 30 cm.lik
cetveli öğrencilere göstererek, “bu nedir” diye sordum. “Cetvel” dediler. “ ne
işe yarar” dediğimde, koro halinde; “onunla öğretmen çocukları döver” diye
cevap verdiler.

Öğretmenimiz
huzursuz olmuştu. Konuyu değiştirerek derse devam ettim. Zil çaldıktan sonra
öğretmenimizle sorunu irdeledik. Eğitim öğretime, sevginin, hoşgörünün, sabrın,
toleransın katılmasını, şiddetin her türlüsünün uzak tutulması gerektiği
üzerinde konuştuk. Çocuklara dürüstlüklerinden dolayı kızmaması gerektiğini de,
söyledim. Konuşmalarımızdan ikna olmuştu. Umarım bu hatasından vaz geçmiştir.

Başka bir sınıf
teftişimde de öğrencilerin gözlerinin içi gülüyordu. Bilemedikleri bazı sorular
için sınıf başkanı söz istedi. Özür dileyerek hatanın kendilerinde olduğunu,
öğretmenlerinin notunu kırmamamı rica etti. Gıpta ettim bu tavırlarına,
öğretmenlerine karşı minicik yüreklerinde taşıdıkları kocaman sevgiye imrendim.
Böyle öğrenciler yetiştirdiği için öğretmenimizi kutladım
.

Öğretmenlerimizin
sorunlarının oldukça çok ve zor olduğu bir gerçektir. Özellikle son yıllarda
öğrenci davranışlarında şaşırtıcı ve çok miktarda sorunlar gözlenmektedir.
Okullar, anne babalardan, diğer paydaşlardan yeterli desteği göremiyorlar.
Ebeveynler bir çocukla baş edemezken, öğretmenler 30, 40, yerine göre daha
fazla mevcutlu dersliklerde stres altındalar. Öğrencilerden, öğretmenlere
tehditler, saldırılar, darplar artmıştır.

Basın
yayın, internet, sokak, öğrencileri menfi yönde etkilemekte, otoriteyi tanımaz,
sorumsuz, saldırgan kılmaktadır. Bu olumsuzluklar öğretmenlerin işini
zorlaştırmaktadır.

Bütün bunlara
rağmen öğretmenlerimiz, kendi evlatları dâhil, yaşamlarında, ve eğitim öğretim
ortamında asla şiddeti kullanmamalıdırlar
. Sadece öğretmenler değil
elbette. Anne babalar, bakıcılar, kreşlerde görev yapanlar vb. çocukla muhatap
olan kim varsa, başta sevgi olmak üzere, sabrı, hoş görüyü, affetmeyi,
merhameti vb. güzel hasletleri gönüllerine yerleştirmeli, çocuk terbiyesinde
şiddet içermeyen bilimsel yöntemleri uygulamalıdırlar.

Çocuklara
vurulan tokadın yerinde güller bitmiyor maalesef. Aksine yıllarca bilinçaltında
korkuya, öfkeye, nefrete dönüşerek topluma negatif yansıyor. Öğretmen de insan,
kızabilir, üzülebilir. Fakat bilgi ve tecrübe birikimlerini, sevgisiyle
birleştirerek bu tavrını, asla eğitim ortamına, çocuklara yansıtmamalıdır.

“Öğretimin
temeli öğrenciyi sevmektir…”
Çocuk eğitiminde en önemli koşul sevgidir. Öğrenciyi sevmeyen, rakip gibi gören öğretmenlerin, “Niçin
bu okulda öğrenciler beni sevmiyor?
“
diye şikâyet etmeye hakkı yoktur.

Kendini ve hayatı seven, iyimser, iyiye, güzele ve değişmeye açık bir
öğretmen çocukları fark eder, ilgilenir, yüreklendirir. Onları bağışlar, kin
gütmez, kaprisli davranmaz. Hepsinin kalplerinde bir hazine taşıdığını,
kapısının sevgi anahtarıyla açılabileceğini bilir.

 “Kin, nefret, öfke ve şiddet” in olduğu yerde sevgisizlik ve korku
hâkimdir. İnsan sevmediği ve korktuğu yerden öğrenmek bir yana hızla
kaçar.  “Demokrasi, insana saygı, doğa ve
çevre bilinci, ulusal ve evrensel değerleri benimseme
”
gibi birçok
haslet sevginin egemen kılındığı ortamlarda gelişir.

Öğrencinin başarılı olabilmesi için; dersi sevmesi,
dersi sevebilmesi için öğretmeni sevmesi, öğretmeni sevebilmesi için de
öğretmenin öğrenciyi sevmesi gerekir. Öğrenciyi azarlamak, aşağılamak, hata
yaptığı zaman yerin dibine batırmak, arkadaşları arasında küçük düşürmek asla
doğru değildir.

Çocuğu; “benliğine
güvenen, sevgi dolu, çağdaş, çalışkan, iyimser, paylaşımcı ve dürüst kişilikli”

olarak yetiştirmek okulun ortak ilkesidir.
“Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi
öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır.”

 Sevgi çocukların can suyu ve yaşama
sevincidir. Onlar, sevgiyle gerçek anlamda büyür ve sevgiyle eğitilebilirler.
Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi yaşamaya çalışır.

Kişiler arası ilişkiyi, barışı,
güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri
sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar
vardır. Çocukları sevenler ve mesleğinde üretken olanlar her zaman başarılı
olmuş, engelleri aşmışlardır.

Böylesi
bazı kötü örnekler olsa da, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki
öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu şiddet türlerinden uzak, sevgiyle yoğrulmuş
özverili bir yürekle görevlerini sürdürmektedirler. Eli öpülesi, kıymet
biçilemeyen gönül insanlarıdır O’nlar. Okulları ziyaret ederseniz, öğrencilerin
sevinç çığlıklarında, mutlulukla bakan gözbebeklerinde mutlaka öğretmenlerini
görürsünüz.

Diyeceğim
o ki, çok az da olsa, eğitim kurumlarında artık şiddetin en hafifine bile
rastlanmasın. Anne babalar üzülmesin, çocukların yaşama sevinci solmasın.
Çocuklar geleceğimiz, nadide çiçek O’nlar. Hiç solmasınlar, üzülmesinler,
kırılmasınlar.

Gelin
hep birlikte serpilmelerine, güzel kokular saçmalarına, gülümsemelerine katkıda
bulunalım. O’nlar vefalıdır, verdiklerimizin karşılığını katbekat bize geri
öderler.

Sevgiyle
kalın…

Mene Tekel Peres

0

Mene Tekel Peres

“Babil’de mutantan bir şölen: Mukaddes taslarla sunulan şarap.

Nedimler mest, dildareler mest, hükümdar mest…

Ve birden, duvara esrarlı harfler işleyen bir el:

Mene, Tekel, Peres!

Baltazar dehşet içindedir. Yazıları ne kâhinler anlayabilir,

Ne falcılar… Son ümit Danyal.. Saraya çağrılan Dalyan derki…

 Tevratı dinleyelim:

“Mene: Allah senin krallığını saydı ve sona erdirdi.

Tekel: Terazide tartıldın ve eksik bulundun.

Peres: Ülken bölündü Medlere ve Farslara verildi.”

Ve Baltazar’ın hazin sonu… (Tevrat, Danyal, V 5)

 

Hepimizin bildiği bir konudur. Uçak yerden kalkarken birden
bire havalanmaz. Bir müddet yere paralel gider, bir süre yükselerek tatlı bir
açı oluşturur, sonrasında havalanır ve en sonunda yine yere iner.

20 yıldır Türkiye’nin başında bulunan Ak Parti Hükümetleri,
iktidara geldiklerinin ilk yıllarından 2012 yılına kadar Türkiye ekonomisinin
ivmesini yukarıya doğru kaldırmayı başarmışlardır.

AKP’nin bu başarısında; gerek bir önceki hükümete ait Kemal
Derviş kararlarının uygulanması, AB ülkeleriyle iyi niyetli işbirliği, Kopenhag
kriterlerine uyum ve gerekse kamuya ait malvarlıklarının büyük ölçüde
özelleştirilmelerini sayabiliriz.

Yukarıda sıraladığım maddelerin yanında dünyayı dolaşan sıcak
parayı da hesaba katmamız gerekirse, o yılların hükümet içindeki ekonomistleri,
bu parayı Türkiye’ye çekmeyi başarmışlar (Eski Cumhurbaşkanlarımızdan merhum
Süleyman Demirel cumhurbaşkanlığı döneminde: “Dünyada 250 Milyar dolar para
dolaşıyor, bu parayı kim çağırırsa oraya gider dediği günlerde.”) ve fert
başına düşen milli gelir 12 000 Doların üzerine çıkmıştı.

Sonrasında AKP, Delikızın bohçası misali, açıldı, saçıldı,
oradan oraya savruldu. Yaşadığımız bu savrulmalar sürecinde milletimizin başına
gelmeyen kalmadı.

Defalarca yazdım yine yazacağım. Çünkü bu vatan kimsenin
babasının çiftliği değil, asırlarca Türk milletine vatan olmuş bu topraklar
için, yüz binlerce şehit verilmiş. Oysa AKP, memleketi deneme-yanılma
yöntemiyle yönetmeye çalışıyor, bu işler bu kadar kolay olmamalı. Üstelik denedikleri
icraatların hiç birinde başarılı olamadılar.

Önce yargıyı FETÖ Terör örgütüne teslim ettiler, bedelini 15
Temmuz 2016 darbesiyle millete ödettiler.

Arkasından PKK ile Çözüm süreci macerasını başlattılar,
sadece Hendek teröründe 793 şehit verdik. Bu sayı, yurdumuzun diğer bölgelerini
de sayacak olursak binlerce ocağa ateş düştü. Bu arada Kuzey Irak’tan Kobani’ye
karınlarını doyurarak geçirdiğimiz Peşmerge, bugün Suriye’nin kuzeyinde
askerimize silah sıkıyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa toprak kaybını AKP Hükümetleri
döneminde yaşadık. Süleymanşah Türbesini alıp kaçtık! arazisi PKK-YPG’ye kaldı.
Ege denizinde 21 adamız Yunanistan’ın işgali altında. Bize ait olan Taşoz
adasından bugüne kadar Yunanistan, 10 Milyon varil petrolümüzü çaldı, halâ
çalmaya devam ediyor.

Ülkemiz çok büyük ekonomik buhranla karşı karşıya. Ekonomiyle
alakası olmayan bir kişi, maliyenin başına getirildi. Adam her demecinde sorumlu
olarak Türk milletinin Hazine ve Maliye bakanı değil Cumhurbaşkanının adamı
görüntüsü veriyor.

AKP, iktidarlarının ülkeyi getirdiği hazin sonun benzerini, yaklaşık
bundan 2000 yıl öncesinde Babil Kralı Baltazar’ın ülkesinin ve Baltazar’ın
başına gelenleri Tevrat’tan okumak insana ürküntü vermiyor değil. Bu ülke ve
insanları bu şekilde bir yönetim şeklini hiçbir zaman hak etmemiştir.

Ekonomik Yangınla Mücadele

Dolar
kurunun 18 TL mertebesine geldiği ve son 4 ayda Türk Lirasının değer kaybının %100’ü
geçtiği süreç tam bir ekonomik yangındı. Bu yangın karşısındaki iktidarın
tavrı, bu yaz yaşadığımız orman yangınları ile mücadeledeki tavrına benziyor.

Devleti
yönetenler orman yangınları çıktığında Türk Hava Kurumu’nun elindeki
yangın uçaklarını
çürümeye terk etmişti. Yalnız sınırlı sayıda kiraladığı Rus
helikopterlerine güvenmişti.

Kur şokları yaşanırken de iktidar bu alanda kullanabileceği en etkin aracı devre
dışı bıraktı
.  Hiçbir şekilde politika
faizi artırımını yapmayacağını, aksine düşüreceğini
açıkladı. CB Erdoğan “Başka
türlü yapamam, Nas var”
diyerek, kendi din anlayışına bağlayan cümleler kurdu.
Bu tür her açıklama yangına benzin dökme etkisi yaptı. Kur yangını
genişledi, bir uçakla söndürülebilecek yangın en az on uçakla kontrol
edilebilir hale geldi.

Orman yangınları
söndüğünde gördük ki, kalıcı hasarlar oluşmuştu. Mesela yanan arılar ve ağaçlar
sebebiyle çam balı üretimimiz büyük ölçüde düşmüştü. Orman köylerimizi yağmurlarda
artık seller basıyordu.

Kurlarla
başlayan ekonomik yangın ise enflasyon, öngörülemezlik ve durgunluk
olarak yayıldı. Fahiş fiyat artışları halkımızın alım gücünü çok
düşürdü.

Devlet,
orman yangınlarında ormanın büyük kısmı yandıktan sonra, bütün
imkanlarını seferber edip, yurtdışından çok sayıda uçak ve helikopter
kiralayarak söndürebilmişti. Ekonomik yangında da aynı tutumu gördük.

Eylül ayında Dolar kuru 8 TL civarında iken kur artışları biraz faiz yükseltmeyle
kontrol edilebilirdi. Bu yapılmadı, yangın büyüdükten, ekonomi allak bullak edildikten
sonra örtülü bir şekilde faizler yükseltildi. “Nas” ve “faiz
haram”
söylemi unutuldu.

Kurlar
bir günde yüzde 5-6 TL düştü. Bu arada kimler, 17-18 TL’den sattıkları
dolarlar yüzünden, ne kadar tatlı paralar kazandılar bilmiyoruz.

“Kur garantili TL Vadeli hesabı” denilen, 1970’li yıllarda DÇM adıyla kullanılan, bir finansal
araç yeniden keşfedildi. TL görünümlü döviz hesabına dönen herkesin vade
sonunda alacağı faiz, kur artışının altında kalırsa aradaki fark için
Hazineden karşılama garantisi verildi.

Şimdilik ekonomideki kur yangınının büyümesi önlendi ve kontrol altına
alındı
gibi görülüyor. Bu
bile hepimizi sevindirdi. Ama yangın hala devam ediyor. Yeni bir rüzgâr
çıkarsa yeniden büyüme riski var.
İyimser beklentiler tutmaz ve kur
artışları devam ederse yangın bu defa başka alanlara sıçrayabilir.
Hazine
üzerine binen yükün maliyeti ağır olabilir.

“Fahiş fiyatlar” inmedi. Halkımızı fakirleştiren bütün etkenler halen yerli yerinde duruyor.
Kurlarla doğrudan bağlantılı olan akaryakıt fiyatlarında bile, halka
yansıyan, bir indirime gidilemiyor.

Ormanlarımızda
yangınlar söndü ama eski haline gelemedi. Ekonomideki yangın ne zaman tam söner
bilinmez. Ama ekonominin eski haline gelmesi bile uzun zaman alacaktır.

******************************

İktidarın Çelişkisi

CB
Erdoğan ve ekonomi kurmayları “yeni bir ekonomik model denediklerini”
söylemişlerdi. Bugüne kadar uygulanan ve “zengini daha zengin, fakiri daha
fakir yapıyor” dedikleri “yüksek faiz- düşük kur” modeli yerine, “düşük
faiz- yüksek kur”
modeline geçildiğini açıklamışlardı. Tabii onlar “yüksek
kur”
yerine “rekabetçi kur” demeyi tercih ediyorlardı.

Böylece
Türk halkının alım gücü düşürülecek, dışarıdan telefon, bilgisayar,
otomobil, giyim, gıda gibi malzemeler alamayacak ve ithalat düşecekti.
Buna karşılık içeride ürettiğimiz her şeyin döviz bazında fiyatı düşeceği için ihracat
artacaktı.
Böylece cari açığımız azalacak dövize ihtiyacımız da
kalmayacaktı. “Üretim- Yatırım- İstihdam öncelikli” olduğu
söylenen politikanın bir başka ayağı da Türkler ucuz işgücü haline geleceği
için
dışarıdan yatırımlar akacaktı.

Bu
yapılanın adına “ekonomik kurtuluş savaşı” adını verdiler. Bu yeni
denemeyi eleştiren ekonomistleri de “mandacı” olmakla suçladılar.

Şimdi
bu söylenenler unutuldu. Bakın neler yapıldı?

Örtülü faiz artışı yapılarak kurlar düşürüldü. (Ama hala Türk Lirası Eylül ayına göre %50
değer kaybetmiş durumda.)

Bu en
yeni denemenin
mesela kur hedefleri ne bilmiyoruz. Acaba şu andaki
kurlar rekabetçi kur mu, değil mi?
Eğer rekabetçi ise nereye kadar düşerse
rekabetçi olmaktan çıkacak? Mesela Eylül ayı kurlarına dönme hedefi var mı?
Mevcut kurlar hala rekabetçi değilse yine kurların yükselmesine izin
verilecek mi?

Üstelik
şu anda “örtülü faiz artışını” sağlayan dövize endeksli hesaplarla tamamen
dövize bağlı bir ekonomi haline geldik.

Yıllar
sonra 1970’li yılların DÇM (Dövize Çevrilebilir Mevduat) finansal aracı tozlu
raflardan indirildi. Turgut Özal bu sistemin açtığı sıkıntıları görmüştü. Özal,
DÇM uygulamasına son verirken, sistemi ‘bilgisizliğin vesikası’ olarak
tanımlamış, “vatandaşın sırtına inanılmaz bir yük bindirdiğini” ifade etmişti.
Dahası sistemi yürüten dönemin hükümeti için “kendilerini akıllı,
uyanık sananlar böyle bir yol buldular”
demişti.

Faiz açıkça artırılsa mevduat sahibine faizin tamamını bankalar
ödeyecekti.
Faizi
örtülü bir şekilde artırdılar. Böylece faizin bir kısmını devlet (yani
millet), bir kısmını banka ödeyecek.
Hem de parasını alıp zengine aktardıkları
fakir ama dindar halkımıza “faiz arttırmadık” yalanını
söyleyebilecekler.

İnşallah
iyimser beklentiler gerçekleşir de döviz kurları daha da artmaz. “Kendilerini
akıllı, uyanık sananların bulduğu bu yol”
başa bela olmadan işe yarar.

Şimdi
soralım: Hani “düşük faiz- rekabetçi (yüksek) kur” istiyordunuz, neden
tekrar “yüksek faiz- düşük kur” sistemine döndünüz?

Ağa
ile marabanın hikayesi gibi, madem aynı model kalacaktı, biz bu naneyi niye yedik?