26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 371

Okul Kantinleri Ve Öğrenci Sağlığı

Okullarımızdaki sorunlardan biri de
kantinlerdir.
Öğrencilerin
okul yaşantılarında kantinlerin önemli bir yeri vardır. Çünkü öğrencilerin zamanlarının
üçte biri okulda geçmektedir. Bu süre içerisinde beslenme ihtiyaçlarını genellikle
okul kantinleri karşılamaktadır.

Çocuklarımızı
sadece iyi bir eğitim ve aile ortamı sağlayarak başarıya ulaştıramayız. Aynı
zamanda sağlıklı beslenmenin de önemli bir faktör olduğu bilinmektedir. Uzmanlar,
çocukların beslenmelerinde, sadece evde aldıkları gıdaların yeterli olmadığını,
okuldaki beslenme şartlarının da önemine dikkat çekmektedir.

Bir araştırmaya
göre; kız çocukların yüzde 55’i, erkek çocukların yüzde 49’u “yağlı ve şekerli yiyecekleri” okul
kantininden karşılamaktadır. Çocukların yüzde 42’si salam, sosis ve sucuk içeren sandviçleri kantinden almaktadır.
Kızların yüzde 42’si, erkeklerin de yüzde 38’i okul çevresinde satılan
hamburger, pizza ve patates kızartmasına öncelik vermektedir.

Kantinlerde
satılan bisküvi ya da fast food gibi yiyeceklerde hayvansal yağların yüksek
olması nedeniyle, bunların sık tüketimi koroner kalp hastalıkları ve diğer birçok
hastalığın kapısını aralamaktadır. Bu tarz yiyeceklerin diyet lifi içeriği de
düşüktür. Diyet lifinden yetersiz beslenmek ise daha fazla hastalanma riskini
arttırmaktadır. Ayrıca tüketilen bu besinler yüzünden vitamin ve mineraller de
eksik alındığı için bağışıklık sistemi zayıflamaktadır.

Öğrencilerin
okul yaşamında bu derece önemli yer tutan okul kantinlerine ilişkin Emniyet
Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan bir raporda; “özellikle ilköğretim okullarında kantin işletmecilerinin ticari
kaygılarının öncelik taşıdığı, bu kaygılar nedeniyle okul kantinlerinin, bol
miktarda şekerli içeceğin sergilendiği, kötü yağlarda kızartılmış
hamburgerlerin satıldığı yerler haline geldiği”
belirtilmiştir.

Bir çok
araştırma, ilköğretim çağındaki öğrencilerin % 60-85’inin kahvaltı yapmadığını,
simit, lahmacun, sandviç, gofret, çikolata, hamburger tipi (fast food) yiyecekler
tükettiğini, öğrencilerin %50’den fazlasının şeker içeriği yüksek içecekleri
içtiğini, süt ve ayran tüketiminin %15-25 oranında kaldığını gösteriyor.

Ülkemiz
nüfusunun yüzde 49’unun ergen yaşta olduğu, ergenlik çağındaki 9-17 yaş arası
çocuklar arasında yapılan araştırmada; beslenme şekillerinden dolayı erkeklerin
yüzde 13’ü, kızların yüzde 9.4’ü obezdir. Okul kantinlerinde satılan
karbonhidratlı ve şekerli yiyecekleri tüketen öğrenciler obezite hastalığı
riski altındadır (http://www.haberler.).

Yıllar önce okullarda, “kooperatif”ler
kurulurdu. Bu kolun her sınıftan temsilcisi ve rehber öğretmeni vardı.
Kooperatifin ortakları öğrencilerdi. Alım satımı kol öğrencileri tarafından
sürdürülürdü. Okulunu bitiren ortak öğrencilere kar payları dağıtılırdı. Böylelikle
öğrenciler uygulamalı olarak ticaret yapmaya, para hesaplamaya alışırdı. Okulda
da yasak ve zararlı maddeler satılmazdı.

Zaman değişti. Kantinler türedi.
Geliri olmayan okullar da, kantinleri yüksek fiyattan kiraya vermek için
ihaleler açtılar. Kantinleri alanlar kirayı çıkarıp kar edebilmek için
zararlı-yararlı ayırımı yapmadan her türlü ürünü kantinlerde satmaya başladı.

Duyarlı anne-babalar endişe
içerisindeler. El bebek gül bebek büyütüp üzerine titredikleri biricik
evlatlarını; doğal, hormonsuz, organik gıdalarla beslemeye titizlik
gösterirlerken, okul ortamında bu ihtimam, kantinler yüzünden sekteye
uğramaktadır. Öğrenciler, “zararlı”
diye evlerinde yiyip içmedikleri gıdaları kantinlerden almaya başladılar.
Üstüne üstlük tehlikeli durumlar da yaşadılar. Bir öğrencimizin boğazına kapak
kaçtı.

Velilerin
duyarlılığı ve yaşanan tehlikeler üzerine, öğrencilerin sağlıklı beslenebilmesi
için yeni eğitim-öğretim yılında okul kantinlerinde, “
Okul
Gıdası
” logolu ürün satışı mecburiyeti başlatıldı.

Ancak
bu uygulama pratikte başarılı olamamaktadır. Çünkü kantinciler, gıda
üreticilerinin “Okul Gıdası” logolu ürünleri yeterince üretmediklerini iddia
etmektedirler. Şu anda sadece süt grubunda birkaç ürünün mevcut olduğu söylenmekte.
“Ürünü olmayan bir şeyi nasıl
satacağız?”
Demektedirler.

Diğer yandan, “Sağlık
Bakanlığı Bilim Kurulu” tarafından eğitim kurumlarında satışa uygun olan ve
olmayan ürünler belirlenmişti. Kantinciler bu listeye de itiraz ederek,  Bilim Kurulu’nun hazırladığı ürün listesinin
güncellenmesi gerektiğini, listedeki ürünlerin, öğrencilere hitap etmediğini
savunmaktadırlar.

Yine, kantinlerde
satışı yasak olan birçok ürün, okulların yakınındaki bakkallarda veya marketlerde
serbest olduğundan, öğrenciler buralardan zararlı olan yiyecek ve içecekleri rahatlıkla
temin edebilmekte. Hatta öğrencilerin, kuryeyle sipariş verip kapının üstünden
aldıkları bile iddia edilmektedir.

Anlayacağınız,
kantinlerde bir karmaşa ve belirsizlik hakim. Burada okul yönetimlerine büyük
sorumluluk düşmektedir. Çünkü öğrencilerin güvencesi ve koruyucusu onlar. Her
türlü önlemi almaları ve büyük bir gayret göstermeleri gerekmekte.

Sağlıksız şartlarda
üretim yaparak zararlı ürün satan bakkal ve marketlerin, okulların yakınında da
bulunduğu doğrudur. Bakanlık ve okul yönetimleri, öğrencilerin buralardan alış
veriş yapmamaları için etkin ve farklı önlemler almalıdır. Özel öğretim kurumu
açılırken; “100 metre yakınında alkollü
içki satan yer olamaz”
koşulu aranırken, neden okul binalarının burnunun
dibinde her tür zararlı madde satan iş yeri açılır anlamak mümkün değildir.

“Okul
Gıdası” Logosu bulunmayan hiçbir ürün, okul kantinlerinde asla satılmamalıdır.
Bu tür ürünlerin üretilmesi için gerekli düzenlemeler ve çaba ivedilikle
gösterilmelidir. Okul kantinlerinde, yemekhanelerde, büfelerde satılan
ürünlerde Okul Gıdası Logosu olduğunda öğrenci, ürünü gönül rahatlığıyla
alabilecek, veliler de çocuklarının, okul kantinlerinde hangi ürünleri
tükettiğinden emin olacaklardır.

Okullarımız
öğrencilerin zararlı, abur cubur atıştırdıkları yerler haline getirilmemelidir.
Duyarlı okul idareleri, öğrencilerine sağlıklı ve yararlı ortamlarda sıcak
yemek imkânı sunmaktadır. Böyle okullarımız az değildir. Hiçbir kantin ürünü,
sıcak yemeğin yerini tutamaz. Yeter ki hijyenik ortamlarda yararlı malzemeden
yapılmış olsun.

Kantinlerdeki
diğer bir tehlike de temizliktir. Buralarda çalışan personel hijyen kurallarına
titizlikle uymalı, aşı ve testlerini yaptırmalı, taktığı eldivenleri ve maskeyi
gerekli durumlarda sıkça yenilemelidir. Açıkta ürün satılmamalı, tek
kullanımlık bardak vb. ürünler de bulundurulmalıdır.

“Okul”
dendiğinde, eğitim-öğretimin sağlıklı yapıldığı, öğrenciler için güvenli, huzur
ve mutluluk veren kurumlar akla gelmektedir. Ben altı yıl yatılı okudum. Hiçbir
tehlikeye maruz kalmadım. Bulunduğumuz ortam, öğretmenlerimiz, diğer yardımcı
personel ve idarecilerimiz üzerimize titrerdi. Büyük, güvenli ve huzurlu bir
aile idik.

Şimdilerde
okulların güvenirliği tartışılır hale gelmiş durumda. Bu güvensizliğin
ivedilikle giderilmesi ve eğitim kurumlarının öz benliklerine dönmesi gerekir.
Aksi takdirde öğrencilerimizi ve velileri “okul
fobisi”
saracaktır. Bu korku, sağlıklı eğitimin baş düşmanıdır.

Sağlıklı
verimli, huzurlu ve mutlu eğitim ortamları dileklerimle…

Sevgiyle
kalın…

Bir Şeyden Her Şey

     İlk çağlardan
beri, insanın kaleme sarıldığından itibaren; edebiyat, fen ve ilmin her
türünde, kısaca her mevzu ve her konuda, her dilde, insanın yazdığı eser ve
kitapların hepsini göz önüne getirecek olursak; sayısız kitap dağları meydana
gelir, oluşur. Bırakın saymayı, sayfalarını çevirmeye bile, insan ömrü
yetmez. 

     Fizik, kimya,
matematik, biyoloji, astronomi gibi fen ve bilim sahalarında; edebiyat,
ilâhiyat, sosyoloji, felsefe ve din gibi sosyal alanlarda; göğe doğru yine
kitap dağları yükselir!

     Hele roman,
hikâye, şiir, makale, seyahat ve gezi kitaplarının sayıları da, dağlar gibi
yığınlar oluşturur.

     Edebiyat, fen ve
sosyal sâhada ve daha birçok alanda; bütün lisan ve dillerde yazılan eser ve
kitaplar; sadece otuz kadar harflerden ibarettir.

     A, B, C; Elif, Be,
Ce; Ey, Bi, Si ve bunlar gibi sıralayabileceğimiz tüm alfabeler; hemen hemen
otuz kadar harflerden meydana gelmiştir.

     Evet evet, her
dilin alfabesini teşkil edenlerin hepsi de, aynı harflerin özel konumlarıyla,
mensup oldukları dilin emrinde ve kullanımındadır.

     Harflerden ise
kelimeler, kelimelerden cümleler, cümlelerden kitaplar yazılmış ve yazılmaktadır.

     Aynı harflerle
müspet-menfi, güzel-çirkin, doğru-yanlış, ilmî / bilimsel, fennî, sosyal ve
edebî muhtevalı / içerikli kelime, söz ve cümlelerden müteşekkil / meydana
gelen eser ve kitaplar yazılmıştır ve yazılmaktadır.

     Aynı harfler
kullanılarak dinî, gayri dinî, medh ü sena / övme, küfür ve yerme kelime ve
cümleleri kurulmuş ve kurulmaktadır.

     Dikkat edersek,
tüm dünyanın Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Çince ve bunlar
gibi, bütün lisan ve dillerinde yer alan kelime ve sözler, kurulan hoş ve
çirkin, doğru ve yanlış, mânâlı ve mânâsız, anlamlı ve anlamsız sözler; yine bu
30 kadar harflerin kullanılmasıyla meydana getirilmiş olan kelime, söz, cümle
ve tümcelerden oluşmuş ve oluşturulmaktadır.

     Her dildeki tüm
kitaplarda geçen kelime, söz ve cümleler 30 kadar harf kullanılarak ortaya
konmuştur.

     Harflerin menşe ve
kaynağı ise, noktadır. Harfler noktanın şu veya bu şekilde harekete
geçirilmesiyle ortaya çıkmıştır diyebilir.

     Böylece, şu
hakikatin de farkına varırız:

     “Her şey bir
şeyden meydana getirilmiştir.” Bir şey de her şeyden.

     Kâinat / evren de
büyük bir kitap hükmündedir.

     Kâinatın büyük
kitabı içinde ise, küçük kitap ve kitapçıklar hükmünde olan; madenler,
bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak yazılmış; küçük, küçücük kitapçıklar yer
almaktadır.

     İnsanların
yazdıkları kitapların harfleri olduğu gibi, kâinat kitabının da atom ve
zerreler denen harfleri vardır.

     Kitaplar için
insanlar, harfleri kullandıkları gibi, büyük evren kitabı ve içindeki küçük
kâinat kitapçıklarının harfleri olarak Yüce Allah da, atom ve zerreleri
kullanmaktadır.

     Tabii “Kün.” /
“Ol.” emriyle.

X

     Çünkü Allah:

     “Bir şeyden her
şeyi yapar. Hem her şeyden bir şey yapar.

     Evet, bir içilen
sudan, hesapsız âza (uzuv) ve cihazat – ı hayvaniyeyi (hayvanın uzuvlarını)
yapar.

     Hem ekl edilen
(yenen) bütün muhtelif (çeşitli) et’imeden (taamlardan),

     Hayvanî olsun,
nebatî (bitkisel) olsun,

     Bir cism-i has ve
belki bir cild-i mahsus belki bir cihaz-ı basit yapar.

     Evet, sen de aklın
varsa anlarsın ki, bir şeyden her şeyi yapmak

     Ve her şeyden bir
şey yapmak her şeyin Sâniine (sanatkârca yaratan Allah’a) has

     Ve Halık-ı Külli
Şeye (her şeyin yaratıcısına) mahsus bir sikke (damga)dır.”

Ortaklık Kültürü Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Tek elin nesi
var? İki elin sesi var
’ şeklinde güzel bir özdeyişimiz var. Bunun iktisâdî
hayata yansıması ‘ortaklık’ şeklinde
oluyor. Bugünkü sohbetimizin konusu, ‘Ortaklık
kültürü
’ olsun. Konu hakkındaki genel değerlendirmenizle başlayabilir
miyiz?

Prof. Dr. Ersin Nazif
Gürdoğan:
Ortaklık kültürü zengin olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi
üretme güçleri büyük olur. Çünkü ortaklık yapmasını bilenler, hayatın her
boyutunda yardımlaşmasını bilirler. Karşılıklı dayanışma içinde ortaklık yapanlar,
hiçbir zaman fakir düşmezler. Dünyanın her yerinde, ortaklık şemsiyesi altında
güçlerini birleştirenler, yardım edilenler değil, yardım edenler olurlar.

Çetinoğlu: Meseleye İslâmî açıdan bakabilir miyiz?

Prof. Gürdoğan: Müslümanların
târihinde, en çok bilinen ve büyük ölçüde kabul gören en eski işbirliği biçimi,
kâr ve zarar ortaklığıdır. Söz Konusu ortaklıkta, bir ortak nakit sermâye, diğer
ortak da bilgi, tecrübe, emek ve mahâret sermâyesiyle yer alır. Ortaklar kâr
bölüşümünde payların belirlenmesine birlikte karar verirler. Zarar edildiğinde,
biri parasını, diğeri ekmek ve zamanını kaybeder.

Çetinoğlu: Bilinen bir örneği var mı?

Prof. Gürdoğan: Hz.
Peygamber’in eşi Hz. Hatice ile yaptığı işbirliği, bir kâr ve zarar
ortaklığıdır.

İktisat Tarihçisi Prof. Dr. Murat Çizakça’nın her fırsatta
vurguladığı gibi. Mudarebe ortaklığı*, ortaklık kültürünün omurgasını
oluşturan, kâr ve zarar ortaklığıdır. Amerika’da Silikon Vadisi’nde başarıyla
uygulanan, ‘Microsoft’ları ve ‘Google’ları ortaya çıkaran ‘Risk Sermâyesi
Şirketleri*’, kâr ve zarar ortaklıklarının, yeni yüzyılındaki uygulamalarıdır.

Çetinoğlu: Ortaklıkların ‘olmazsa
olmaz şartı
’ nedir?

Prof. Gürdoğan:
Târihin her döneminde, ortaklık yapmasını bilenlerin gücü, güneş gibi, bütün
insanlara âdil davranarak, kimseye haksızlık yapmadan, paylaşmasını
bilmelerinden kaynaklanır. Ortaklıklar, çalışanları, müşterileri, tedârikçileri
ve ortaklarıyla bir insan bedeni gibi, birbirinden ayrılmaz, karşılıklı iletişim
ve etkileşim içinde bir bütündürler. Ortaklığın sağlıklı olabilmesi için, hem
kârlar hem de zararlar, âdil bir biçimde paylaşılmalıdır.

Adâlet odaklı bir ortaklıkta, ortakların üstünde görünmeyen
bir ortağın eli vardır. O el, Allah’ın elidir. Allah en büyük sermâyeleri adâlet
olan ortaklıkların, gören gözler, karar veren akılları, risk almada sağduyuları
ve geleceği öngörmede sezgileri olur.

Ortalıklarda başarıyı kendilerinden bilenler, tükenmez bir
zenginliğe sâhip olurlar.

Herkese güç verenler, kendilerini yok sayanlardır. Medeniyet
ortaklık yapmasını bilmektir. Ortaklık hayattır. ‘İslâm dünyaya muharebe
yoluyla değil, mudârebe yoluyla yayılmıştır.’

Çetinoğlu: Hıristiyan batı âleminde durum nasıl?

Prof. Gürdoğan: Aydınlanma
döneminden bu yana, bütün dünyayı etkileyen pozitivist değerler*, yeni yüzyılda
çekiciliğini büyük ölçüde kaybetti. Artık ekonomi başta olmak üzere, hiçbir
ilim dalının değerden bağımsız olduğu düşünülmüyor. Dünyanın önde gelen
üniversitelerinde, ekonominin ilkeleriyle mukaddes kültürün değerlerinin
çatıştığına ilişkin tezler geliştirme dönemi kapandı. Toplumların fakirliğini,
mukaddes değerlere bağlayan yönetimler, iktisâdî alanda büyük bir başarısızlığa
uğradılar.

Yirmibirinci yüzyılın başında, iktisâdî gelişmenin, toplumların
yüzyılların içinde oluşan mukaddes değerlerine dayandıkları görüldü. Ekonomiyi
mukaddes değerlerden soyutlayan toplumlarda, ortaklık kültürü zenginleşerek,
yeni boyutlar kazanamaz. Dünyanın her ülkesinde ortaklık köklü değerlere,
ekonominin üretim gücünü artırmada ortaklıklara dayanır. Ekonomiyi ortaklıklar,
ortaklıkları da paylaşmasını bilen ortaklar ayakta tutarlar.

Çetinoğlu: Başarının ‘sihirli
denilebilecek bir anahtarı var mı?

Prof. Gündoğan: Toplumların
ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmede, küçük birikim sâhibi herkesin
pay alabileceği, çok sayıda ortakları olan kuruluşların vazgeçilmez bir yeri
vardır. Dürüstlüğün en önemli sermâye olduğu ortaklıklarda, iki kere iki dört
değil, yedidir. Hangi alanda olursa olsun, kaynaklarını birleştiren ortaklar,
bir araya geldiklerinde, tek başlarına ürettiklerinden mutlaka daha fazlasını
üretirler. Anadolu’da sürekli vurgulandığı gibi: ‘Birlikten güç doğar

Yıldan yıla hem iç hem de dış ticaret hacminin gelişmediği
toplumlarda, hiçbir alanda üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Üretim
gücünü büyütmenin yolunu, tüketmek için değil, üretmek için bir araya gelen
ortakların, kurdukları ortaklıklar genişletir. Ortaklık kültürü hem kârı, hem
de zararı paylaşmasını bilenlerin elinde yeni boyutlar kazanır. Ortaklıkta risk
almayanlar, ne büyürler, nede küçülürler.

Ortaklıklarda ortaklar ‘tüketen
el’
olmak için değil ‘üreten el
olmak için bir araya gelirler. Dünyânın her yerinde toplumların iktisâdî yapısı
ve kültürel dokusunu dönüştürenler, tüketimde değil, üretimde yarışanlardır.
Ortaklık yapmasını bilenler, hiçbir zaman üretim güçlerini kaybetmezler. Çünkü
güzel ürünleri güzel bir biçimde üretmek için, bir araya gelen ortakların,
yollarını aydınlatan ‘Görülmeyen Ortak’ları
vardır.

Ortaklıkta başarının sırrı, ‘art niyetli’değil,  ‘iyi niyetli’ olmakta gizlidir.

Ortaklıkta kâr ve zarar niyetlere göre değerlendirilir.

 

………………….

*müdarebe ortaklığı: Bir tarafın
sermaye koyması, diğer tarafın işletmeyi üstlenmesiyle kurulan kâr paylaşımı
esasına dayalı ortaklığı ifâde eder.

*risk sermâyesi
şirketleri:

Yatırımcıların uzun vâdeli büyüme potansiyeli taşıdıkları düşünülen başlangıç
şirketleri ve küçük işletmeler için sağladığı finansmandır. Sermaye
piyasalarına girmeyen yeni başlayanlar için teşebbüs sermayesi önemli bir para
kaynağıdır.

*pozitivist
değerler:

Deney ile ispatlanmamış her şeyi reddedenlerin kabul ettiği değerler.
Pozitivizm olayları ve olayların kanunlarını deney ve gözlem vasıtasıyla
araştırmayı konu edinir. Dînî ve metafizik bilgilerle ilgilenmez.

 

 

 

Prof.
Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu.
Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği
alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968
yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına
kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik
çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de
doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sâhibi olan
Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

 

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

 

1-Üretim Planlamasında Doğrusal
Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal
Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi,
4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken,
7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme,
10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los
Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek.

 

 

Herkese güç verenler, kendilerini yok sayanlardır.

Makedonya’daki Nüfus Sayımı Ve Düşündürdükleri

Özcan Pehlivanoğlu kardeşimiz Balkan
Türklüğü ile devamlı ilgilenmektedir. Kendisi mümkün olduğu kadar ve doğru
uyarılarda bulunur. Türkleri bölücü, birbiriyle çatıştırıcı tuzaklara dikkat
çeker.

            Her Türk’e
düşen görev, dünyanın neresinde olursa olsun; Türk Devlet, topluluk ve federal
yapıda olan soydaşlarımızın varlığını tanıtmak ve fark ettirmek olmalıdır. Tanıtımı
ilişki kurmak ve sürdürmek takip eder. Bu konuda Aydınlar Ocağı Genel Merkezi değişik
tarihlerde Kosova, Bosna Hersek ve Makedonya’ya kültür gezileri düzenlemiş,
Kosova Aydınlar Ocağımızın düzenlediği anma toplantılarına kalabalık heyetlerle
katılmış ve olumlu izler bırakmıştır. Pirizren Üniversitesine yayınlar hediye
etmiş ve ziyaretlerde yayınladığı kitaplardan takdim etmiştir. Mevcut
ilişkileri çeşitli şekillerde sürdürmektedir. Birçok yerde Türk –  Osmanlı tarihi eserleri yok edilerek fiziki
bir asimilasyona uğratıldığı gibi, Türklere yeni ve yabancı kimlik ve isimler
dayatılmakta; çirkin ırkçı uygulamalar görülmektedir. Türkler en yoğun ve
sistemli eritmeye (asimilasyona) uğrayan toplulukların başında yer alırlar. Bunların
kimlik ve demokratik haklardan yararlanmaları önlenir. Türklere yapılan insan
hakları ihlallerinin ortaya konması, ihmal edilmesi adeta adettendir. Türkiye
Türkleri bunları ihmal ettiği oranda onlar da bulundukları dış vatan
topraklarında itilir ve kakılırlar. Türk’e karşı Türkiye’de ırkçılık yapan bazı
Türkiyeliler de gerçekleri saptırıcı etnik gurup haklarıyla uğraşırlar. Bazılarının
dış destekli özerklik benzeri tanınma talepleri hep öne çıkarılır. Bazı işsiz
güçsüz, faal veya emekli siyasetçi veya bazı basın mensupları için tek sorun
Kürt sorunudur. Bu yolla dışarıdan beslenme de sağlanır ve işbirliği yürütülür.
Türklerin talep bile etmediğini onlara rağmen talep ederler. Vatandaş da
şaşırır kalır. Bütünün neredeyse inkâr edildiği ortamda parça bütünü ufalamada
kullanılır. Bazı geri zeklılar sadece Türkiye’de etnik sorunun bulunduğunu
zannederler. Sosyal bütünleşme onlara göre sosyal çözülmedir. Toplumlar çözülerek
rahatlar ve sözde bütünleşir!. Hedef demokratik hakların elde edilmesi değil;
ülkenin açık artırmaya çıkarılmasıdır. Bunun için çokkültürlülük virüsü bünyenize
uysun uymasın bilhassa anayasa değişmelerinde dayatılır.   

Kocaeli Şehir Tiyatroları Vites Yükseltmeli

Kocaeli, kültürel
etkinlikler yönünden potansiyelinin çok gerisinde olan bir şehir. Türkiye’nin
kültür başkenti İstanbul’a en yakın şehir olmasına rağmen bu konuda
Anadolu’daki pek çok şehirden daha geride maalesef. Bu olumsuz tabloda da en
büyük pay sahibi elbette yerel yönetimler. Ancak şehrin genel sosyolojik
yapısının da bu olumsuzluktaki katkısını üzülerek belirtmek lazım. Kültürel
etkinlik çok kapsamlı bir ifade ve kültürel etkinlik dediğimiz zaman akla
öncelikle sanatsal faaliyetler geliyor. Sanatsal faaliyet dediğimiz zaman da
ilk akla gelen elbette tiyatro.

 

Kocaeli’de devlet
tiyatrosu yok. Hali hazırda şehrin kültürel ihtiyacı şehir tiyatrosuyla
karşılanmaya çalışılıyor. Ancak şehir tiyatrosunun Büyükşehir Belediyesi’ne
bağlı olması hem vizyon hem de repertuar zenginliği ve kalitesi yönünden sorun
teşkil ediyor. Repertuarın belirlenmesinde siyasi iktidar mensuplarının
ideolojik yaklaşımının etkili olduğu görülüyor. Elbette çok iyi oyunlar da
sahneleniyor ancak Kocaeli’nin bu tek tiyatrosunun Kocaeli halkını daha fazla
cezbedecek ve akın akın kendine çekecek oyunları sahneye koyması gerekiyor. İyi
oyunlar sahnelenip salonları hınca hınç dolduğunda Kocaeli Şehir Tiyatrosu’nun
bir marka haline gelmesi işten bile değil. Önümüzde, özellikle Yılmaz
Erdoğan’ın oyunlarıyla bu markalaşma başarısını gerçekleştirmiş bir Beşiktaş Kültür
Merkezi (BKM) gerçeği var. Kocaeli Şehir Tiyatroları da bu başarıyı birebir
elde edemese bile en azından yaklaşabilir.

 

Kocaeli Şehir
Tiyatroları’nın vites yükseltmesi gereken bir diğer konu ise ücretsiz (veya
sembolik ücretlerle) tiyatro kursları açarak özellikle lise/üniversite
düzeyindeki gençlerin bu kurslarda kaliteli bir tiyatro eğitimi almaları
sağlanmalı. Bu kurslarda sadece oyunculuk değil temel düzeyde senaryo, ışık,
sahne, dekor, kostüm gibi teknik konular da öğretilmeli. Bu sayede
kursiyerlerin her şeyden önce ne izlediklerini bilen çok iyi birer izleyici
olmaları sağlanmalı. Üstelik bu kurslar yalnızca İzmit’te değil Gebze, Gölcük
gibi sahne olan ilçelerde de eş zamanlı olarak gerçekleştirilmeli. Kurslara
talep yoğun olacağından kursiyerler sınavla belirlenebilirler. Ancak bu sınavın
objektif kriterlerle düzenlenmesi gerektiği uyarısını da yapayım!

 

Bu kurs önerimi çok
uçuk görenler için belirteyim ki bu satırların yazarı 1998 yılında, henüz bir
lise öğrencisiyken Bursa Devlet Tiyatrosu’nun (Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu)
yaptığı bir sınava girerek Bursa Devlet Tiyatrosu’nun kursiyerlerinden biri
olmuştu. Orada çok değerli hocalarımızdan diksiyon, sahne, temel oyunculuk,
ışık, dekor vb. gibi konularda eğitim aldık. Kursiyer arkadaşlarımız arasından
Bursa Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği oyunlarda rol alanlar oldu. Biz hepimiz,
Bursa Devlet Tiyatrosu’nun o zamanki müdürü olan Selim Gürata başta olmak
üzere, Mutlu Güney, Celal Kadri Kınoğlu, Halil Balkanlar, Sevgi Sayıta, Rüyam
Dirin, Emin Gümüşkaya, Rüçhan Gürel gibi her biri birbirinden değerli tiyatro
oyuncularından birebir ders alma fırsatına kavuştuk. Bu saydığım isimleri belki
yekten hatırlamayabilirsiniz ancak hepsini televizyondan dizi veya filmlerden
tanıyorsunuz.

 

Bursa Devlet
Tiyatrosu’nun bu kursları aslında bir gelenek ve bu kurslardan yetişip sanat
dünyasında yerini alan pek çok isim var. Ahmet Uğurlu-Mustafa Uğurlu kardeşler,
Erkan Can, Olgun Şimşek bunlardan yalnızca birkaç tanesi. Peki, Bursa’nın
gösterdiği bu başarı Kocaeli tarafından da gerçekleştirilse fena mı olur?
Elbette Kocaeli’den çıkan başarılı oyuncu ve yönetmenler var ancak bu kişilerin
şehrin kendilerine sunduğu imkânlar sayesinde değil tamamen kendi gayretleriyle
bir yerlere geldiklerini unutmamak lazım.

 

Şehir
Tiyatroları’nın atması gereken bir diğer önemli adım da şehirdeki amatör
tiyatro gruplarına destek olmaktır. Şehirde gerçekten çok yetenekli çocukların
da dahil olduğu amatör gruplar var ve kendi sahnelerinde doğaçlama oyunlar
sergileyerek tamamen kendi imkanlarıyla ortaya güzel işler çıkarmaya çalışıyorlar.
Tiyatro İda bunlardan bir tanesi mesela. İşte Kocaeli Şehir Tiyatroları bu
amatör gruplara sahne imkânı sunarak, bu gruplardaki gençlere oyunlarda rol
vererek hatta sadece bu gruplardaki gençlerin rol aldığı oyunlar sahneye
koyarak ve bu amatör gruplara finansal katkı sunarak destek olabilir. Hatta
yukarıda ifade ettiğim kurslarda bu amatör gruplardaki birikimli kişilerin ders
vermeleri de sağlanabilir.

 

Kocaeli Şehir
Tiyatroları’yla alakalı verilebilecek tavsiyeler bu yazının hacmini aşacak
boyutta. Burada önemli gördüğümüz hususlara kısaca değinmeye çalıştık. Ancak
üzülerek ifade edeyim ki iyi niyetli olarak öne sürdüğümüz ve şehrin özellikle
gençlerine ciddi faydası olacak bu tekliflerimizin bile mevcut yerel yönetim
tarafından yerine getirilmesini bekleyemiyoruz. Zira Kocaeli’nin yerel
yöneticileri bu konuda fikir yürütmekten de iyi niyetli icraatlarda bulunmaktan
da yoksun kişiler. İnşallah ben yanılıyorumdur çünkü böyle bir konuda
yanılmaktan üzüntü değil bilakis memnuniyet duyarım.

’Yeni Bir Hayat

     Yazımın başlığı, bir sivil toplum
kuruluşunun adıdır.

    ‘’Yeni Bir Hayat Derneği’’,
diğer sivil toplum kuruluşları gibi toplumumuzun iyiliğine hizmet amaçlı
kurulmuş, seçmiş olduğu çok önemli bir konuda farkındalık yaratmak amacıyla,
hem de ülkemizin en önemli turizm beldesinde faaliyet göstermektedir.

     Bu
derneğimiz, Antalya’nın Kaş ilçesinde uyuşturucu ile mücadele etmek, özellikle
gençleri bu illetten kurtarmak, madde bağımlılığına dikkat çekmek ve farkındalık
yaratmak için kurulmuştur.

    Dernek başkanı Sn. İlknur Özen öncülüğünde
birkaç gönüllü tarafından kurulmuş olan bu derneğin amacı:

   Sosyal, kültürel ve sağlık alanında yurt
içinde ve küresel düzeyde toplumun tüm kesimindeki bireylerine, başta
uyuşturucu bağımlılarına yönelik olmak üzere yaşam boyu eğitim kapsamında ve
ihtiyaçları dâhilinde uyuşturucu madde ve bağımlıları ile ilgili sosyal
sorumluluk projelerinde yer almak; madde bağımlısının tedavi ve rehabilitasyonu
sonucunda ekonomik ve sosyal alanda konumlarının güçlendirilmesine yardımcı
olmak, uyuşturucu kullanımı ve madde bağımlılığının ulusal ve uluslararası bir
sorun olduğu bilinci ile bu konuda yurtiçi ve yurt dışında eğitim amaçlı
yazılan ve yayınlanan kitap, dergi ve belgelerin yayımı ve teminini sağlayarak
okullara dağıtıp öğrencilerin bilinç sahibi olmalarına katkı sağlamak,
uyuşturucu madde ve bağımlılığına yol açan maddelerin dağıtımı ve
pazarlanmasını önleyici alınacak tedbirlerle ilgili konusunda uzman kişi ve
kurumlardan destek ve hizmet almaktır.

   Pekiyi uyuşturucu ve madde
bağımlılığı nedir?

   Uyuşturucu
ve Madde bağımlılığı, vücudun bir ya da birden çok işlevini olumsuz yönde
etkileyen maddelerin kullanılması, bu maddelerden zarar görülmesine rağmen bu
maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Madde bağımlısı, her durum ve
koşulda maddeyi almak için engellenemeyen bir arzu ve istek duyar. Madde
kullanımına ara verdiğinde yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde
kullanımını ve dozunu arttırır. Zamanının büyük bir dilimini madde arayarak
geçirir.

     Bağımlılık
yapan başlıca maddeler şunlardır:

     • Çeşitli uyuşturucular • Uyarıcı ve hayal
gördüren maddeler • Sigara • Alkollü içecekler • Reçete ile alınması gerektiği
hâlde doktor kontrolü dışında kullanılan ilaçlar • Bazı yapıştırıcılar, tiner
ve çakmak gazı gibi uçucu maddeler.

    Dünyadaki insanların çok azı bağımlılık yapıcı
maddeleri kullanır. Ancak bu maddeleri kullanan kişilerde, hem fizyolojik hem
psikolojik hem de sosyal anlamda ciddi yıkımlar meydana gelir. Madde kullanan
bir kişinin, bağımlılık yapıcı maddeyi denemesinin gerekçesi olarak pek çok
neden sayılabilir. Bunlar arasında merak, sınırlarını aşma çabası, asilik,
farklı olma dürtüsü, arkadaşlarına uyma, gruptan kopmaktan çekinme
zikredilebilir. Ayrıca sorunlarını çözebilmek veya unutmak ya da daha iddialı
olma düşüncesi gibi bazı psikolojik nedenler de sıralanabilir. Madde kullanımı,
sorunlarla baş etmenin yanlış bir yöntemidir. Sorunları çözmede bağımlılık
yapıcı maddenin herhangi bir yardımı olmaz. Bağımlılık yapıcı madde kullanan
kişi kısa bir süreliğine kaygılarını ve sorunlarını unutabilir. Ama sorunlar
hâlâ çözülmemiştir. Bağımlılık yapıcı madde kullanmak başka sorunlara da yol açar.
Çünkü bağımlılık yapıcı maddeler istenmeyen güçlü etkilere sahiptir. Ayrıca
kullanıldıkları zaman kimi hukuki sonuçlara da yol açabilirler.

   Bağımlı olan kişinin:

   • Kendine güveni azalır. • Kendini kontrol
etmesi zayıflar. • İnsani prensipleri ve değerleri yok olmaya başlar. •
İdealleri ve geleceği ile ilgili ümitleri yıkılır. • Kullandığı maddeler
vücudunun savunma mekanizmasını yok edip bağışıklık sistemini zayıflatır. •
AIDS, frengi, verem, hepatit B ve hepatit C, kanser, kangren gibi birçok ölümcül
hastalığa kapılma riski artar.

   Ne
yazık ki, ülkemizde de madde bağımlılığı giderek artmakta hatta kullanım yaşı
11’e kadar inmiş bulunmaktadır.

  Bu illetle mücadele etmek öncelikle anne
babaların görevi olup, madde bağımlısı evlatlarının öncelikle tedavileri
gerekmektedir. Ama ne yazık ki, çoğu aileler bu gerçeği tedavi ile çözmek
yerine saklamayı tercih etmektedirler.

  Devletimiz;
İç İşleri, Adalet ve Sağlık Bakanlıkları, Polis ve Jandarma teşkilatlarımız
kanalı ile uyuşturucu ile mücadelede büyük başarılar elde etmekte her yıl
yüzlerce/binlerce ton uyuşturucu madde ele geçirilmekte, tutuklanan uyuşturucu
baronları adaletin pençesinde hesap vermektedir.

  Antalya’mızın en güzel tatil
beldesi Kaş ilçesinde faaliyet gösteren ‘’Yeni Bir Hayat Dernek’’ başkanı Sn.
İlknur Özen ile yapmış olduğum görüşmede anlattıkları arasında en çok dikkatimi
çeken, adını hiç duymadığım bir uyuşturucu maddesinin A-4 dosya kâğıdına
bulaştırılarak özellikle okul çağındaki çocuklarımıza satılması oldu!

    Hepimizin bildiği okullarda kullanılan dosya
kâğıdına bulaştırılan uyuşturucunun, kâğıdın yakılması ile oluşan dumanını
kullanıcının içine çekmesi sonucunda hemen etkisini gösterdiğini, okul
çağındaki çocukların özellikle son zamanda bunu tercih ettiklerini belirtti. Bu
zehir tacirleri, okul çağındaki çocuklarımızı okul gereci ile nasıl
yakalamışlar, pes doğrusu!

   Uyuşturucu ve madde bağımlılığı ülkemizin
geleceği için mücadele edilmesi gereken ulusal bir sorundur. Bu sorunu
gidermenin yolu öncelikle aile yapımızdan, evlatlarımıza göstereceğimiz ilgi,
onlara vereceğimiz sevgi yoğunluğundan geçmektedir. Ama böylesine bağımlılığı
olan evlatlarımızın tedavisini geciktirmemek, onları bir an önce bu illetten
kurtarmak da ailelerin öncelikli görevidir.

  Ülkemizde uyuşturucu ile mücadelede başta
‘’Yeşil Ay’’, ‘’Amatem’’ olmak üzere pek çok kurum ve kuruluşumuz mevcuttur.

   Ancak
‘’Yeni Bir Yaşam Derneği’’ gibi sivil toplum kuruluşlarının mevcudiyeti,
bölgesel olarak uyuşturucu ile mücadelede çok önemlidir. Zira küçük yerleşim merkezlerimizde
herkes birbirini tanımakta, bu illete yakalanan insanlarımızın tedavisi, takibi
ve rehabilitasyonu sonrasında yeniden topluma kazandırılması daha kolay
olmaktadır.

   Yerel yöneticilerimizin de bu derneklerimizi
desteklemesi, onlara her konuda destek olmaları bu mücadelenin vazgeçilmezidir.

  Uyuşturucu
ve madde bağımlılığı ile mücadelede göstermiş oldukları kararlılık ve mücadele
azmi ile ülkemizin bu çok önemli sorununda görev alan, farkındalık yaratan;
‘’Yeni Bir Hayat Derneğinin’’ değerli başkanı Sn. İlknur Özen ve yönetim kurulu
üyelerine çalışmalarında başarılar diliyorum.

   İnancım odur ki, uyuşturucunun pençesinden
kurtardıkları her insanımız, onlara yeni bir çalışma azmi ve mücadele gücü
verecektir.

 

Ekonomik Çözüm Teklifleri Nelerdir?

Bugün Türkiye’de bir seçim tartışması sürüp gidiyor. Elbette
Türkiye’yi kimin yöneteceği hepimizi ilgilendiriyor.

 

Ancak kimin yöneteceğinden ziyade bence yönetecek olanın ne yapacağı
önemlidir.

 

İktidar da bulunanların ne yaptığını 20 yıldır biliyoruz bu sebeple
gelecekte neler yapacağını da tahmin etmekte pek zorlanmıyoruz.

 

Asıl merakımızı celbeden husus bu iktidarın yerine geleceğini iddia
edenlerin ülkemizin içinde bulunduğu ağır ekonomik sorunlara karşı ne gibi
çözümler üreteceğidir.

 

Ben de merak ettiğim bazı soruların cevaplarını arıyorum…

 

Bunlardan bazıları şunlar;

 

İktidara gelecek olanlar IMF ve Dünya Bankası örneğinde olduğu gibi
uluslararası para piyasalarını ve ekonomik gelişmeleri etkileyen kuruluşlarla
nasıl bir ilişki içinde olacaklar?

 

Mesela yurtdışından aldığımız kredilerde faiz ve indirimine
gidebilecekler mi? Dış borçlanmayı sonlandıracaklar mı? Örneğin buralardan
danışma(n) hizmeti alacaklar mı?

 

İthalata dayalı ekonomiyi ihracata dayalı bir ekonomi haline
getirebilecekler mi?

 

AB ile olan tek taraflı “Gümrük
Birliği”
anlaşmasını sona erdirebilecekler mi?

 

Türkiye’ye 1945’ten bu yana ağır mükellefiyetler yükleyen ikili siyasi
ve ticari anlaşmaları Türk Milletine açıklayabilecekler mi?

 

Başta finans sektörü olmak üzere Türk ekonomisini elinde tutan yabancı
sermayeyi bize afişe edebilecekler mi?

 

Türk Milletine ait olan yer altı ve yer üstü zenginliklerin hangi
yabancılara arama ve işletme ruhsatları ile bırakıldıklarını alenen halkımıza söyleyebilecekler
mi?

 

Adeta kapitülasyonlara dönüşen ve özelleştirme adı ile elimizden çıkan
kuruluşlarımızı yeniden millileştirebilecekler mi?

 

Sığınmacıların yarattığı ekonomik tahribatı halkımızla
paylaşabilecekler mi?

 

Ülkemizin yabancı şirketler ve dolayısıyla yabancı sermaye tarafından
hangi oranda ele geçirildiğini ortaya koyabilecekler mi?

 

Dış borcumuzu yeni borçlanmaya da gitmeyerek sıfırlayabilecekler mi?

 

Bütün bu konularda Türk Milletini de arkalarına almak suretiyle
menfaatlerimizi korumak için ABD, İngiltere, İsrail, Rusya ve AB ülkelerine
diklenebilecekler mi? Yoksa öncüllerinin yaptığı gibi işi bunlarla mı,
sürdürmeye çalışacaklar?

 

Malumunuz bayrak size ait olabilir ama ekonominiz size ait değilse
bağımsızlığınızdan söz edilemez! Tıpkı şimdi Türkiye’nin içinde bulunduğu durum
gibi…

 

Ben ne iktidardan ne de iktidara talip olduğunu söyleyenlerden
bahsettim hususlara ilişkin bir açıklama görmüyorum.

 

Ülke ekonomik olarak işgal edilmiş! Buna karşı bir “istiklâl mücadelesi”
verilmek zorunda ama hep “o gitsin
ben geleyim”
tartışması var.

 

İyi de bunlar gitsin ama siz gelince ne olacak?

 

Ekonomide devrim niteliğinde kararlar alınmaz ve bir millileşme
yaşanmaz ise fakirin fukaranın açlığı perişanlığı kaldığı yerden sürmeye devam
eder… Değişen sadece isimler olur o kadar!

 

Ben cevaplar bekliyorum… Ancak bunlar “biz ilişkileri geliştireceğiz, daha çok yabancı sermaye gelecek,
ucuz kredi bulacağız, AB’ye gireceğiz, yeni gümrük birliği anlaşması
yapacağız”
falan filan gibi olmasın…

 

Kendini iktidar karşılığında yabancılara teslim etmiş olanların yerine
yine iktidar karşılığında kendini yabancılara teslim etmeye hazır adamları
başımıza getirmenin dayanılmaz ağırlığını ben şahsen yaşamak istemiyorum…
Sizi bilmem!

 

İlgilisine not: Türkiye’de iktidarları mutfaktaki yangın değil
mutfaktaki yangını çıkaranlar götürür!

İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Değerli Dostum Zeki Sayın’ın Vefatı Üzerine

0

Bundan bir
buçuk yıl kadar önce 23 Ocak 2020 tarihinde, 1996 – 2002 yılları arasında İSKİ’de
altı yıla yakın beraber Yönetim Kurulu Üyesi olarak vazife yaptığımız ve
bilahare Çevre ve Orman Bakanlığına Müsteşar olarak tayin edilen Muhterem
Hocamız Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya’yı
kaybetmiştik.

            Bu defa yine hemen hemen aynı tarihlerde
olmak üzere, beraber vazife yaptığımız İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi, değerli
dostum Zeki Sayın Bey’i 23.09.2021
tarihinde kaybetmiş bulunmaktayız. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Zeki Sayın Bey’in vefat haberini almam çok enteresan
bir şekilde oldu. Şöyle ki;

            2002 yılında İSKİ’den ayrıldıktan
sonra, aradan 20 yıla yakın uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hiçbir zaman
irtibatımız kesilmedi. Zaman zaman telefon ile konuşuyorduk. Hatta öyle ki
karşılıklı olarak ev ziyaretlerimiz de oluyordu. Onlar, bizim ikamet etmekte
olduğumuz İzmit’e geldiler, bizde onları, Sarıyer’de bir sitede bulunan
evlerinde ziyaret etmiştik.

            Bu minval üzere günler, aylar,
yıllar geçerken, son biriki ay içinde her nedense telefon konuşmalarımız biraz inkıtaa
uğramıştı. Fakat, 23.09.2021 Perşembe günü öğleden sonra saat 14.oo sıralarında
birden aklıma Zeki Bey’i aramak geldi. Cep telefonundan aradım. Fakat cevap
alamadım. “Her halde müsait değil,
müsait olunca arar”
diye düşündüm.
Zira çok iyi biliyordum ki, Zeki Bey’in telefonla arayanları cevapsız bırakma
gibi bir adeti yoktu.

            Fakat çok enteresandır ki, daha
aradan yarım saat geçmeden, İSKİ’de müşterek olarak sekreterliğimizi yapmış
olan Nurdan Özışık Hanım’dan bir mesaj geldi. Mesajda Zeki Sayın Bey’in vefat
ettiği haberi veriliyordu. Meğer benim aradığım saatlerde Zeki Bey vefat etmiş.
Bu kadar tevafuk olamazdı. Mesajı okuyunca bir an başım döndü, elim ayağım
titremeye başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. Hemen aklıma ruhuna bir Fatiha okumak
geldi. “İnnalillahi ve inna ileyhi raciun”
(Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz
O’na döneceğiz)
diyerek Fatiha suresini okudum.

            SEKA Genel Müdürlüğü’nde Genel Müdür
Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmakta iken, o tarihlerde İSKİ
Genel Müdürü olan Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun daveti üzerine, 1996 Şubat ayının
başında, İSKİ’de Yönetim Kurulu Üyesi olarak vazifeye başladım

 İSKİ’ye geldiğim
tarihte, halihazırdaki değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan o tarihlerde İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı olması münasebetiyle, 2560 sayılı Kanun hükümleri mucibince İSKİ’nin
Yönetim Kurulu Başkanı idi. Prof. Dr. Veysel Eroğlu da İTÜ İnşaat  Fakültesinde öğretim üyesi olmakla beraber,
Üniversiteler Kanunun 38. Maddesine istinaden 
Üniversite ile irtibatını kesmeden, İSKİ Yönetim Kurulu Başkan vekili ve
Genel Müdürlük vazifesini ifa ediyordu.

            Yönetim Kurulu üyeliklerinde ise Prof.
Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya, Zeki Sayın, Selami Oğuz, İsmet Conkar ve ben Musa
Ordu bulunuyorduk.

Aynı zamanda Teknik Genel Müdür Yardımcısı
olan,Yönetim Kurulu üyesi Selami Oğuz uzun yıllar DSİ’de
çalışmış ve Atatürk Barajı’nın inşaatında önemli hizmetleri olan tecrübeli
birisi idi.

Yazımızın esas mevzuunu teşkil eden Merhum Zeki Sayın ise piyasada kendi şirketlerinde ticaret
işleri ile meşgul olduğundan, ihale mevzuatını iyi bilen bir arkadaş olup,
Yönetim Kurulunun gündemine gelen bütün ihale dosyalarını önceden çok esaslı
bir şekilde tetkik ederek, icabında ilgili daire başkanları ile de görüşmek suretiyle,
tereddüde meydan verebilecek herhangi bir husus bırakmazdı. Bu sebeple Zeki Bey’in
tetkik etmiş olduğu ihale dosyalarını gönül rahatlığı ile imzalardık.

İsmet Conkar yıllarca İSKİ’nin Ticaret
Daire Başkanlığını yapmış, alım- satım işlerinde bir hayli tecrübeli birisi idi.
 Benim bütün memuriyet hayatım ise personelci olarak geçmişti.
SEKA’nın bütün personelcileri tarafımdan yetiştirilmiştir diyebilirim.

İSKİ Yönetim Kurulunun böyle bir yapısı vardı. Diğer
taraftan Yönetim Kurulu Üyeleri sadece toplantıların yapıldığı günlerde değil,
her gün sabah memurlar ile beraber işbaşı yapar, akşam üzeride Genel
Müdür Veysel Hocam
 ayrılmadan işyerini terk etmezlerdi. Veysel
Hocam
 zamanında uygulama böyle olmasına rağmen, daha sonra
gelen Genel Müdür ise, Yönetim Kurulu Üyelerine, “Sizin her gün gelmenize lüzum
yok. Sadece toplantının yapılacağı gün gelseniz kâfi” 
demiştir. İşte
iki Genel Müdürün idare tarzı arasında böylesine bariz fark vardı.

Zeki Sayın Bey ile İSKİ’nin Etiler’de bulunan lojmanlarında
komşu idik. Çok iyi komşuluk münasebetlerimiz vardı. Her Yönetim Kurulu
Üyesinin ayrı makam arabası olmasına rağmen, hem aramızdaki samimiyet ve hem de
tasarruf olması bakımından, umumiyetle, İSKİ’nin o tarihlerde Aksaray’da
bulunan Genel Müdürlük binasına aynı araba ile gider gelirdik. Muhtelif yerlere
yapacağımız ziyaretleri de yine beraber aynı araba ile yapardık. Kendisi ile
çok iyi anlaşıyorduk. İyi bir arkadaşlığımız vardı. Diğer Yönetim Kurulu Üyesi İsmet Conkar ise biraz ferdi hareket
ederdi. Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya’nın esas vazife mahalli İTÜ İnşaat
Fakültesi Öğretim Üyeliği olduğu için bizimle pek fazla beraber olamazdı.

İSKİ böyle disiplinli bir çalışmanın neticesi olarak
kısa bir zamanda kıt imkânlar ile 7 Baraj, dev isale hatları, son teknoloji
olan ozonlama sistemini kullanarak ileri içme suyu arıtma tesisleri, Atık Su
Kolektörü ve tünelleri, terfi merkezleri, Atık Su Arıma Tesisleri, Deniz Deşarj
sistemleri gibi, 600 tesisi inşa etmiştir. Bu suretle de İstanbul’da evvelce
akmayan sular devamlı olarak akmaya başlamış, barajlar, göller ve İstanbul
Boğazı dâhil, bütün sahiller kirlenmekten korunmuştur.

İSKİ’de çalışmalar bu minval üzere, başarılı bir
şekilde devam etmekte iken, bir gün çok değerli, İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan 
herkes tarafından birçok
defalar okunan bir şiiri, Siirt’te yaptığı bir konuşma esnasında okudu diye,
hapse mahkûm edilerek Pınarhisar Cezaevine gönderildi. Belediye Başkanlığı
görevinden ayrılmaya mecbur bırakıldığı tarihten itibaren, yerine gelen yeni
İBB Başkanı döneminde çalışma şartları yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Çok
Muhterem Recep Tayyip Erdoğan döneminde hiçbir surette İSKİ Yönetim Kurulu
Kararlarına müdahale edilmezken, yeni başkan zamanında dolaylı da olsa,
müdahale edilmeye başlanmıştır. 
Yazıyı fazla uzatmamak için buraları
kısa kesiyorum.

Artık İSKİ’de işlerin ve çalışmanın tadı tuzu
kalmamıştı. Bu şartlar altında Muhterem Veysel Hocam Genel
Müdürlük vazifesinden ayrılarak,üniversitedeki hocalık vazifesine avdet etti. Arkasından
Zeki Sayın Bey de istifa ederek o tarihlerdeki Family Finans Bankasına Genel
Müdür oldu. Zeki Bey daha sonra Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu
Başkanlığına getirildi. Buradaki hizmetinden sonra Tasfiye Halindeki Emlak
Bankasının Yönetim Kurulu Başkanlığına tayin edildi. Son vazifesi de İTÜ
Mütevelli Heyet Üyeliği idi. Zeki Sayın Bey müteşebbis bir arkadaşımız idi.
Zeki Sayın Beyin yerine Ahmet Tarık
Çelenk
tayin edildi. Ahmet Tarık Bey de 
değerli bir arkadaşımız idi. Onun ile de çok ahenkli bir çalışmamız
oldu.

Bir müddet sonra İSKİ’den beni de tasfiye
ettiler. Benden önce  Zeki Sayın Bey de ayrıldığı için  İSKİ onlar
için adeta dikensiz bir gül bahçesi haline gelmişti. İBB’nin yeni Başkanı ile
İSKİ’nin yeni Genel Müdürü, Değerli Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Veysel
Hocam’ın 
yıllarca emek verip yetiştirdiği, tecrübeli kadroları
darmadağın ederek adeta tarumar ettiler. Ancak bu dünya kimseye kalmazdı.Ne
Büyükşehir Belediyesi ve ne de İSKİ onlara da kalmadı.

Son olarak ifade edeceğim husus şudur ki,  Zeki
Sayın Bey böyle kısa bir yazı ile anlatılıp bitirilecek bir arkadaşımız
değildir. Hakkında daha sayfalarca yazılabilir.Fakat yazıyı daha fazla
uzatmamak için onunla alakalı bir hatıramı anlatmak suretiyle yazımı tamamlamak
istiyorum.

 O tarihlerde
Hürriyet Gazetesi’nin bir köşe yazarı vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı Ünal
Arıklı olacak. Bu yazar devamlı olarak İSKİ’nin aleyhine yazıyordu.
Yazdıklarının tamamına yakını da yalan ve yanlış haberlerden ibaret idi. Bir
gün Yönetim Kurulu toplantısı esnasında Veysel Hocam, Zeki Bey’e, “Zeki Bey bu Ünal Arıklı denen adamı
çağırıp bir konuşun, böyle yalan yanlış yazıp durmasın”
dedi. Bunun üzerine
Zeki Sayın Bey Ünal Arıklı’yı İSKİ’ye davet etti. Ünal Arıklı İSKİ’ye geldi.
Zeki Bey lisanı münasiple İSKİ ile alakalı olarak yazdıklarının tamamına
yakınının yalan ve yanlış haberlerden ibaret olduğunu anlatıp, belgelerini de
gösterdi. Hatta istediği takdirde bu belgelerin birer suretini de verebileceğini
söyledi. Fakat Ünal Arıklı öyle bir cevap verdi ki şaşar kalırsınız. Tarihe
geçse yeridir. Ünal Arıklı’nın dediği şu; “Zeki
Bey ben sizin anlattıklarınıza ve göstermiş olduğunuz belgelerin doğruluğuna
inanıyorum. Fakat benim okuyucum sizin belgelerinize değil, benim yazdıklarıma
inanmak istiyor.”
Üzülerek ifade edeyim ki,20- 25 sene önceki zihniyet ne
ise, bu günde halen aynisi devam etmektedir. Değişen bir şey yok.

Zeki Sayın Bey Tülin Hanım ile evli idi. Beyefendilik
timsali olan Üç erkek evladı olup, en büyüğü Mehmet makine mühendisi, ortanca Ali Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde kalpcerrahı profesör, en küçükleri Enes ise halen Boğaziçi
Üniversitesinde okumaktadır. Bildiğim kadarıyla çok mutlu bir aile hayatları
vardı. Zira, Tülin Hanım, tam manasıyla bir hanım Efendi olduğu gibi, hakeza
Zeki Beyde evine ve ailesine bağlı tam örnek aile babasıydı.

Netice itibariyle, 23 Eylül 2021 tahinde vefat eden
Zeki Sayın Bey karşısındakine huzur ve güven veren, temsil kabiliyeti fevkalade
iyi olan,  müstesna şahsiyetlerden
birisiydi. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Saray Âlimleri

İktidarın adalete, hakkaniyete ve hukuk
kurallarına aykırı söz, eylem ve uygulamalarını bazı kişiler destekleyebilir.
Kendi şahsi çıkarlarını bu hukuksuzluklar içinde artıracaklarını düşünerek
“yandaş” olabilir.

Ancak iktidarın hukuka ve ahlaki bir
değer olan adalete aykırı
söz ve eylemlerine hukuki ve dini kılıf bulma
konusunda yarışan hukukçu ve din bilginlerinin olması üzücüdür.

Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca’nın “…Sadece kuvvetler
ayrılığı ilkesi üzerinde durulmaktadır. Hâlbuki uygulamaya dönük konularda kuvvetlerin
arasında açık ve güçlü bir işbirliği
iyi işleyen bir hukuk sistemi için
özellikle gereklidir” diyerek kuvvetler ayrılığı ilkesini savunanlardan
yakınması
Yargıtay tarihimizde bir ilktir.

Yargı sistemimizi yöneten en etkin kurum HSK’dır.
CB sisteminde HSK’nın bütün üyeleri siyaset tarafından belirleniyor. Bu yüzden,
HSK kararlarını incelediğimizde, “yürütme ile güçlü bir işbirliği”
içinde olduğu anlaşılıyor.

Sonuç “adil yargılama” talebiyle ve insan
hakları ihlallerine karşı Anayasa Mahkemesine ve AİHM’e başvuru sayısı ile Avrupa’da
açık ara birinciyiz.

Hukuk devleti sıralamasına göre 2014 yılında 99 ülke arasında 59.
sırada iken, 2020 yılında 128 ülke arasında 107. sıraya düştük.

****

Yeni Şafak yazarı ilahiyatçı Prof. Dr.
Hayrettin Karaman
“İktidara (AKP’ye) zarar verecekse haksızlık ve
yanlışlardan şikayetle doğruları söylemek caizdir değildir” fetvasını daha
da geliştirdi.

AKP seçmenlerini “Dimyata pirince
giderken evdeki bulgurdan olmayın”
diye uyaran Hayrettin Karaman’a Karar
Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren sordu:

“Evdeki bulgura razı olalım?” Yooo
olmayalım, o bulgur kurtlandı çünkü, böceklendi, mayası değişti…
En azından bunu söyleyelim. Sorayım
hocalarımıza: Evdeki bulgurun böcekli halinden sizlere yemek yapılsa onu yer
miydiniz?”

Hayrettin Karaman kendisini de aşan yeni fetvasını verdi:

“Yemeyince açlıktan öleceksem daha
temizini buluncaya kadar yerdim.
Hayatta kalınca da temizlemek için elimden geleni
yapardım.”

Anlaşılan Hayrettin Karaman muhalefetin
iktidara gelmesini ölmekle eşdeğer tutuyor. Demokrasiye inancı olmadığını
biliyoruz ama Müslümanlar arasında bu kadar ayrımcılık yapmak bir ilahiyatçı
Hocaya hiç yakışmıyor.

Helal haram demeden, tiksinmeden “kurtlu
bulgura” kaşık sallamaya
devamı tavsiye etmek önce dinimize zarar veriyor
ve hocalara saygının kalkmasına yol açıyor.

****

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın da, Başkanlığın
hazırladığı hutbelerde iktidarın yanlışlarına dini kılıflar bulmak, siyasi
maksatlı salalar okutmak, Cumhuriyetimizin kurucularına lanet okumak gibi
eylemlerle iktidara destek olması tesadüf değil. Camileri AKP propaganda
merkezi haline getiren İmamlara göz yumulması da. “Yürütme ile güçlü
işbirliği”
örneği veren bu eylemleriyle protokol sırasında en ön sıralar
yükselmeyi başardı.

Bu tavırlar bilimi temsil eden
“ulema” ile
iktidarı temsil eden “umera” arasındaki
ilişkinin niteliğini göstermektedir. Bize tarihte olduğu gibi bir kısım ulemanın
“saray alimliği”ne soyunmasını hatırlatmaktadır.

***************************

Gerçek Âlim Örneği: Ebu Hanife

Alim demek bilgili, vicdanlı, ilkeli ve
ahlaklı insan demektir.
Tarihte
gerçek alim için İmam-ı Azam Ebu Hanife gibi çok olumlu örneklerimiz de
vardır.

Adem Çaylak- Rabia Nur Kartal’ın yazdığı “İslam
Siyasi Tarihinde Bilgi/ Ulema- İktidar /Umera İlişkisi: Ebu Hanife Örneği”

başlıklı makaleden özetleyelim:

Ebu Hanife, siyasi alanda İslam’ın emir, hüküm ve ilkelerinin terk edilmeye,
saltanatın ve Arap ırkç
ılığının güçlenmeğe, nepotizm ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşamaya başladığına
şahit olmuştur. İslam toplumuna hükmeden idareciler Allah’ın hükümlerinden
ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış bunu ö
rtbas etmek için ise gözle görülür ibadet ve ritüellere
vurguyu arttırmış
lardı.nemin idarecileri alimleri, kendi zalim yönetimlerini
meşru göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek iç
in, bir araç olarak kullanıyorlardı.

Ebu Hanife bunun farkına varmış, bu
nedenle de idarenin hangi katmanından gelirse gelsin, ister kadılık olsun,
ister hazine bakanlığ
ı, her türlü görev teklifini geri çevirmiştir. (Pekcan, 2010: 69-70).

Ebu Hanife Emevî ve Abbasi saltanatının zulüm
yönetimlerine karşı hak ve adaleti temsil eden bir duruş göstermiş,
muhalif kimliği ve siyasetini gizlememiştir.

Döneminin yönetimlerine karşı çıkan isyan
ve ayaklanmaları desteklemiş, zalim idarecilerin azledilebileceğine yönelik
fetvalar vermiştir.

Klasik Ehl-i Sünnet kanadının aksine, istikrar
ve otorite talebini değil adaleti
ön plana çıkaran bir siyasi mücadele ve
direniş sergilemiştir.

Şura ve meşveret eksenli yönetim anlayışı ve nihai olarak akılcı ve özgürlükçü
tutumu
ile Ebu Hanife hepimize örnek olması gereken gerçek bir alimdir.

Ebu Hanife’nin bu tavrı ve derinlikli ilmi dönemin
seçkin uleması ve Müslüman toplumu tarafından benimsenmiş ve kendisine İmam-ı
Azam
(büyük/yüce imam) denmesine vesile olmuştur.

Bugün saray alimliğine soyunanların
çoğunun kendini “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebindenim” diye tanımlaması
kaderin kötü bir cilvesidir.

Ebu Hanife hayatında herhangi bir mezhep kurmuş
değ
ildir. Fakat Hanefi mezhebine mensup olduğunu iddia eden yöneticiler ve saray alimleri İmam’ın muhalif kimliğinden hoşnut olmamış ve Ebu Hanife’nin
politik mücadelesini gizleme, açığa çıkarmama eğilimi göstermişlerdir. İmam’ın
muhalif fıkhı’, baskıların da katkısıyla, ‘muvafık fıkıh’ ve iktidar
fıkhı
haline getirilmeye çalışılmıştır.

Günümüzde Hayrettin Karaman’ların, Ali
Erbaş’ların yaptığı da Ebu Hanife’nin muhalif fıkhını iktidar fıkhı haline
getirme gayretidir.

Ektiğimizin Tutsağı ya da Efendisi Olmak

0

Kişinin kendinden bahsetmesi, şüphesiz, sevimli bir durum
değildir. İtici olur, alaya alınmaya yol açar. Anlatan kişinin de kendini
beğenmişliğini kuvvetlendirir. Başkalarının seni yüceltmesi, övmesi daha istenilen,
tercih edilen yoldur. Ancak, anlatılacak konu, güzel bir örneklik taşıyor,
örnekliğin etkisine inanılıyorsa anlayışla karşılanabilir, kanaatindeyim.

Bu konuyu ele almama, televizyonda dinlediğim bir haber
sebep oldu. Bir şehrimizde, öğretmen, ilkokul birinci sınıf öğrencilerini
karşısına alıyor, o yaştaki çocuklara söylenmemesi gereken laflar söylüyor, her
birine hakaret ediyor. “Siz ne aptal şeysiniz, sizi bu sınıfa, bu kadar aptalı
seçerek mi gönderdiler” cümleleri en masum olanları. Video kaydından öğrenci
sesleri de geliyor, bir öğrencinin “Sizi müdür beye şikâyet edeceğim” cümlesi
seçilebiliyor. Bu haberi okuyan spiker, “Ben fakir bir ailenin çocuğuydum.
Öğretmenim bir defasında benim fakirliğimle alay etmişti. Bu kırgınlığımı hiç
unutamadım. İstedim ki bir gün o öğretmen karşıma çıksın, o günü ona
hatırlatayım, ezilmişliğimin, üzülmüşlüğümün ıstırabını ona da yaşatayım. Ancak
bir daha onunla karşılaşma şansı yakalayamadım.” cümleleriyle habere katkıda
bulundu.

Gök kubbe altında söylenen hiçbir söz yankısız kalmıyor,
hiçbir olay unutulmuyor. Söz ve olayın güzeli de çirkini de hafızalarda yer
ediyor, bir gün bizi buluyor. Gök kubbede hoş bir seda bırakmak, en değerli
mirasımız, varlık nedenimiz olmalı.

Ektiğini biçmek, hem tabiatın hem sosyal olayların yasası.
Biçtiklerinden memnun değilsen ektiklerine bakacaksın. Gençler hayalleri,
yaşlılar hatıraları ile yaşarmış. Artık anılarıyla yaşayan ve ektiklerini biçen
yaş grubunda bulunuyoruz.

Mevcut hobilerimi geliştirmek, yeni hobiler edinmek için
gittiğim kurs binasında bir dersliğin önünden geçerken ders anlatmakta olan
öğretmenin dikkatini çekmişim. Göz göze geldik. Bana kursta öğretmen olup
olmadığımı sordu. Yaşı ilerlemiş bir öğrenci olduğumu söyledim. Sesimi duyunca
“Hocam!” diye az kalsın çığlık atıyordu. Yaklaşık yirmi sene önceki öğrencilerimdenmiş.
Beni kursiyerlerine büyük bir övgü ve zevkle takdim etti. Dersini dinlemeye
davet etti. Diksiyon dersi veriyordu. “Heyecanlanırsın.” dedim, mutlu olacağını
söyledi. Bir ders saati kendisini dinledim. Gayet başarılıydı. Dersin sonunda
“Hocam, sizden öğrendiklerimizi anlatıyoruz, bize çok şey verdiniz.” demesi,
öğretmenlik mesleğimi tercih etmemdeki memnuniyetimi artırdı.

Adı, Ayşegül. O, şimdi bir özel okulda başarılı, değerbilir
ve değerli bir edebiyat öğretmeni. Yolum, çalıştığı okula düştü. Dostumuz müdür
beyle görüştüğüm halde Ayşegül’e selam vermemek büyük bir haksızlık olurdu.
Kendisine haber gitti. Odaya gelip beni gördüğünde mutluluğunu izaha kelimeler
yetmez. Bir süre sohbet ettik. Ayşegül’ün ağzından çıkan “Hocam sizin
örneklerinizi hala derslerde kullanıyorum. Örnekliğinizi unutamıyorum, taklit
ediyorum. Bizi çok yorar, zaman zaman dersinize alır, ayrıca dersimi
dinlerdiniz. Zümre toplantılarında beni terletirdiniz. Meğer ben sizin ustalığınızla
ne kadar güzel şeyler öğrenmişim. Zaman zaman öğrencilerime ve arkadaşlarıma
sizden bahsediyorum.” Yirmi yıl önce benimle stajyerliğini tamamlayan bir güzel
insandan bu cümleleri duymak, övüncümü ve şükrümü artırdı. Bir kelebek kadar
hafiftim sanki o gün.

Bir nedenle bir toplulukta bulunuyorsunuz. Çocuğunun
öğretmenliğini yaptığınızı ifade eden bir velinin sizi, o ortamda bulunanlara
“kızımın üniversite sınavlarında iyi bir puan almasında ve şimdi iyi bir meslek
sahibi olmasında büyük emeği olan kişi” diye takdim etmesi, kadirşinaslığa,
vefaya muhatap olmanız; hafızalarda bu ahlak ve emeğinizle yer edinmeniz, ne
kadar değerli bir olgu. Hangi yola çıkarsan çık, çıkış niyetin seni değerli
kılıyor. İyi bir hekim, iyi bir öğretmen, iyi bir yönetici, iyi bir temizlikçi
olmak; hep niyetle ilgili. Herhangi bir meslek sahibi olabilirsin, en azından
insansın, o meslekteki değerin veya insanlığın, niyetinle ilgili. Bir yakınım,
hırslı bir ilkokul öğretmeniyle eğitim hayatına başladı. Ancak öğretmeninin,
derslerinde çağdaşlık adına inançlı insanlara yönelik yaptığı acımasız
değerlendirmelerin etkisinden hiç kurtulamadı. Bilinçaltına yerleşen kompleksi
bir türlü atamadığını, onun her davranışında görüyorum.

Ustasınız, aracına zarar verdiğiniz müşteri ile karşılaşsanız;
öğretmensiniz, öğrenciniz olmaktan dolayı sizi kötü yönlerinizle hatırlayan
biriyle yüz yüze gelseniz; yöneticisiniz, uyguladığınız mobbing etkisiyle
hayatı kararan biri bir gün gözlerinizin için baksa; hekimsiniz, tedavi
yönteminiz veya ihmalkârlığınız sebebiyle kötürüm olan hastanız ya da hasta
yakınınız size beddua etse neler hissedersiniz? Bütün bu aşağılanmaların, kötü
örneklerin öznesi olmak ister misiniz? Yaptığımız işten, kurduğumuz
ilişkilerden dolayı bir utanç içinde olmamak, yaşarken büyük bir özgürlük,
öldükten sonra da bizim için büyük bir nimet, çocuklarımız ve torunlarımız için
de büyük bir övünçtür. Hayatımıza öyle yön vermeliyiz ki herkesin “Eyvah!”
diyeceği “o gün”de yaptıklarından pişmanlık duymayan ayrıcalıklı insanlardan
olalım. Bu dünyadan gelip geçmek, işte o zaman daha anlamlı olur, cevabını
aradığımız sorunun cevabını yaşarken vermiş oluruz.  

Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar, der atalarımız.

Yol bilmek, yöntem bilmektir. Hani demişti ya şair: “Yol
onun, varlık onun, gerisi angarya!”