11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 371

Materyalistler ve Allah

     Allah misilsiz /
benzersizdir. Vâcibü’l-Vücûd / yokluğu mümkün olmayandır. Maddeden mücerret /
maddeden soyutlanmıştır. Mekândan münezzeh / mekâna muhtaç değildir.. Tecezzisi
/ parçalara ayrılması ve inkısamı / kısımlara bölünmesi; her bakımdan muhal ve
imkânsızdır. Tagayyür ve tebeddülü / değişmesi mümteni olup imkânsızdır.
İhtiyaç ve aczi imkân haricindedir. Zat-ı Akdes / çok kutsal ve mübarek bir
zâttır.

     Allah’ın; kâinat
safahat / safhalarında ve mevcudat / varlık tabakalarında bir kısım cilve,
zuhur ve tecellileri görünür.

     Fakat ne kadar
üzücüdür ki, bazıları bunları; Zat-ı Akdes / En Kutsal Zât olan Allah diye
tevehhüm ediyor! Vehmediyor! Anlıyor! Yani yaratılanları Yaratan yerine
koyuyor! Onlara o gözle bakıyor!

     Ne hazindir ki, bu
tip insanlar; Yüce Allah’ın bir kısım mahlûkatına / yaratıklarına; Ulûhiyetinin
/ İlâhlığının ahkâmını / hükümlerini mal ediyorlar!

     İşte bunlar;
dalâlet ehlidir! Doğru yoldan, yâni Allahın bir ve eşsiz olduğundan gâfil kimselerdir.

     İşte bu gibi
kimseler; Allah’ın eserlerini tabiata isnat ediyor, doğaya dayandırıyor!

     Hâlbuki tabiat /
doğa İlâhî bir sanattır. Sâni / sanatkârâne, sanatla yaratan Allah olamaz.

     Tabiat Rabbanî bir
kitaptır, Kâtip olamaz.

     Bir nakıştır, Nakkaş / Nakış Ustası olamaz.

     Tabiat bir
defterdir, Defterdar olamaz.

     Tabiat bir
kanundur, Kudret olamaz.

     Tabiat bir kabil /
kabul edicidir, Münfail / tesir ile harekete geçendir, Fâil / yapan olamaz.

     Tabiat bir nizamdır,
nâzım / nizamlayan ve düzenleyen olamaz.

     Tıpkı şiirin Şâir,
yazının Yazar, heykelin Heykeltıraş ve yapının Mühendis ve Mimar olmadığı gibi.

     Tabiat / Doğa; bir
Şeriat-ı Fıtriye / Allahın koyduğu fıtrî / yaratılış kanunlarının maddî bir
görünüşüdür. Allah’ın isim ve sıfatlarının; taşa, toprağa bürünmüş hâlidir.
Tıpkı Yunus Emre’nin “Ete, kemiğe büründüm; Yunus diye göründüm!” misali.

     Evet Tabiat, Şâri’
/ Şeriatı / maddî manevî İlâhî kanunları ve dini ortaya koyan Allah olamaz.

     Farz-ı muhal /
olması imkânsızı; bir an için olur kabul ederek, en küçük zihayat / canlı bir
mahlûku; Tabiata / Doğaya havale edip / bırakıp da, Tabiata “Bunu yap!” desek;
o küçük hayat sahibi canlının âzâları, cihazat ve organları adedince kalıplar,
belki makineler bulundurmak gerekir. Ta ki Tabiat o işi görebilsin.

     Oysa tabiat, yapı
taşlarından meydana getirilmiş binalar gibidir. Taşları ise Ustalar
kullanmıştır.  Yani yapılan ayrı, yapan
ayrı. İkisi aynı şey değil.

     Fakat Maddeciler,
her şeyin esası madde olduğunu iddia eder! Ruhaniyatı inkar eden dinsizler;
yani Maddiyyun denilen bir kısım dalâlet sahipleri; zerre ve atomlardaki
muntazam tahavvülat / düzgün değişmeler içinde; İlâhî hallâkıyetin /
yaratıcılığın ve Rabbanî kudretin en büyük cilvesini / tecellisini hissederler.
Fakat o cilve / o tezahür / o zuhurun nereden geldiğini bilmezler! Hiçbir şeye
muhtaç olmayan Samedanî kudretin / Allah’ın cilve ve zuhurundan ileri gelen;
umumî / genel kuvvetin; nereden idare edildiğini anlamazlar!

     Madde ve kuvveti
ezelî / başlangıçsız vehmeder, zannederler!

     Zerre ve atomlara
ve onların hareketlerine; İlahi eserlerin yapıcısı ve yaratıcısı olarak
bakarlar!

     Yani zerre ve
atomları; yaratılanların yaratıcıları olarak görmeye ve göstermeye çalışırlar!

     Ne gariptir ki,
insanlarda bu derece hadsiz cehalet olabiliyor!

     Yüce Allah,
mekândan münezzeh ve uzaktır. Bununla beraber, her yerde, her şeyin icadında;
dahli ve rolü var. Çünkü fiil ve eserlerinde; her şeyi görecek, bilecek, idare
edecek bir tarz ve vaziyettedir. Böyle bir Yaratıcı varken; Materyalistler;
yaratıcılığı câmid / cansız, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız / ölçüsüz ve
tesadüf fırtınaları içinde çalkanan zerre, atom ve hareketlerine veriyorlar!

     Bunun ne kadar
câhilane / câhilce ve bilgisizce ve hurafekârâne / aslı esası olmayan
hurafe  bir fikir olduğunu; zerre kadar
aklı bulunanların bilmesi gerek.

     Nitekim evi,
yapıyı, köprüyü, han ve hamamın yapılışını; tuğla ve taşa mı veriyor? Onlar mı
yaptı diyoruz?

     İnsanın yaptıklarını;
el ayak, kalb, ciğer vb. ler mi yapıyor? Yoksa onları baş gözüyle görmediğimiz;
akıl ve şuur sahibi ruh mu yaptırıyor? Elbette, bedendeki organlarda kendini
tecelli ettiren ruh yapıyor yaptırıyor.

     Ruhun da
arkasında, onu da yaratan; her şeyin efendisi, yapıcısı, yaratıcısı olan
Yüceler Yücesi Ulu, Allahü Zülcelal Hazretleri var.

     Evet bu herifler
mutlak vahdet içinde olan Allah’tan vazgeçmişler! Bundan dolayı da, hadsiz ve
nihayetsiz mutlak birçokluğa düşmüş! Yaratılışı tabiatta yer alan sayısız
zerre, atom ve maddelere vermişler!

     Oysa harf ve
kitapların arkasında insan olduğu gibi, kelime ve cümleler de, mânâ ve
anlamlara birer libas ve kılıftan başka bir şey değil.

     Yani Materyalisler
bir tek İlahı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur
kalıyorlar! 

     Yani bir tek Zat-ı
Akdes’in / En Kutsal Zat olan Allah’ın hassası / alâmeti ve lâzım-ı zatîsi /
Zâtına gerekli olan ezeliyetini / başlangıçsızlığını ve hâlıkiyetini /
yaratıcılığını; bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz,
nihayetsiz, câmid / cansız zerrelerin ezeliyetini, belki Uluhiyetini /
İlâhlığını kabul etmeye; mesleklerince mecbur oluyorlar!

     İşte sen gel,
eçheliyet / en cahillik ve bilgisizliğin; nihayetsiz derecesine bak ki, Kâinat
ve Evrenin Hâlikının / Yaratanının hususiyetlerine bakışları hakkındaki dalâlet
ve sapkınlıklarını gör!

Devlette Liyakat, Gençlere Fırsat Eşitliği

0

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetimine talip olan
partiler, iktidara geldiklerinde millet çoğunluğunun onlardan merakla
bekledikleri ilk şey, bakanlıklara acaba hangi seçilmişler atanacak. Hoş şimdi seçilmişler
değil de seçilmeden gelenler atanıyorlar ya olsun, yine de insanımız kimin ne
olduğunu kısa zamanda öğrenip değerlendiriyor.

Ülkücü görüşe mensup bizim kuşak, ilk önce Milli Eğitim,
İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarına kimlerin atandığını öğrendiklerinde
hükümet hakkında belli bir kanaat oluştururlardı.

Siyasetle ilgilenmeğe başladığımızdan buyana nice hükümetler
geldi geçti. Bu hükümetlerin içinde otel lobilerinde atanan bakanlar, kumar
borcu ödenip transfer edilen milletvekilleri, silahlı teröristlerin boynuna sarılıp
öpen İçişleri Bakanlarını dahi gördük.

Ama hatırladığım kadarıyla öyle bakanlar da vardı ki,
saygıyla anılmayı her zaman hak etmişlerdir. Bunlardan; Şehit edilen Gümrük ve
Tekel Bakanı Gün Sazak, Milli Eğitim Bakanları Ali Naili Erdem, Merhum Ayvaz
Gökdemir, ve ANAP Hükümetinde görev alan Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek,
Dışişlerinde İhsan Sabri Çağlayangil, Turan Güneş ve Kâmuran İnan gibi isimleri
sayabiliriz.…Bu bakanların dışında takdire şayan bakanlar da mutlaka vardır ama
şu anda aklımda kalanlardan bunlar birkaçı.

Yukarıda ismini zikrettiğim Merhum Gün Sazak, bakanlığa atanmadan
önce Türkiye de silah, sigara ve demir kaçakçılığı had safhadaydı. Her köşe
başında torbacılar sigaradan uyuşturucuya varıncaya kadar ne varsa serbestçe
satıyorlardı. Belediyelerin kapısında bekleyen ellerinde siyah çantalı, siyah
gözlüklü garip garip kişiler peyda olmuşlardı. Ama Gün Sazak göreve geldikten
sonra: “Bir şey değişti her şey değişti”
misali Türkiye de kaçakçılık olayları, anında kesilmişti ama çok geçmeden bedelini
maalesef canıyla ödedi.(Allah rahmet eylesin.)

Yine eski Kültür Bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek, Türk
Cumhuriyetlerinde inanılmaz faaliyetlerde bulundu. O dönemlerde Moskova
Büyükelçisinin bir arkadaşından naklen dinlemiştim büyükelçi arkadaşına: “Bunca
yıldır hariyeciyim kendimi dışişlerine bağlı sanıyordum Namık Kemal Zeybek
bakanlığa geldikten sonra her gün yeni yeni talimatlar almaya başladım, bir an
olsun bizi boş bırakmıyor.”

Anlatmak istediğim eskiden kurumlarımız vardı, kurumlarımızın
başında da birkaç tanesi hariç adam gibi adamlar vardı. Türkiye de isim yapmış
bugün dahi isimlerinden saygıyla söz edeceğimiz kişiler: “Devlet Planlama
Teşkilatından yetişmiş İlhan Kesici, Dışişlerinde yetişmiş Onur Öymen gibi.)

Oysa bugün 20 yıllık AKP iktidarında kurumlardan söz etmenin
mümkünatı yok, devletin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. 20 yıldır el
yordamıyla, deneme-yanılma usulüyle devlet yönetiliyor. 20 Yılda kendi
hikâyesini yazacak bir kişiyi dahi devlete kazandıramadılar.

***

Bu Çığlığı Duyun!

Gün geçmiyor ki genç işsizlerimizin feryatlarıyla karşı
karşıya kalmayalım. Bu feryat eden gençler üstelik Türkiye’nin en iyi
okullarından mezun olmuş KPSS sınavlarını 90-95 puanla kazanmış kişiler. Ama mülâkata
girip çıktıklarında 95 puan iniyor 50 puana.

Televizyonda bir kızımız ağlıyor.(Ben KPSS den 95 puan aldım,
binlerce gencin içinden 65. Seçildim, karnımda çocuğumla KPSS sınavına
hazırlanıp 95 puan aldım, ama mülâkatta elendim…adalet mi bu!”

Adalet değil tabii!

İşin bir diğer tarafı, torpil yapılarak devlet kurumlarına
doldurulan yeteneksiz kişiler devletin kurumlarını çürütüyor, fayda
sağlayacakları yere zarar veriyorlar. Peki, ama bütün bunları hiç mi düşünmez bu
yetkililer?

20 Yılda torpilli yeteneksiz kişilerce doldurulan devletin kadroları
kaç yılda temizlenir sanıyorsunuz?

Halka Yalan Söylemek Caiz mi?

Dolar
kurunun 18 liradan bir gece yarısı operasyonu ile 10-11 lira bandına düşmesinin
perde arkasında yaşananlar açığa çıkmaya devam ediyor.

Bu
operasyon yapılmasaydı daha büyük bir badire yaşayacağımız ve bugün dolar kuru
için 25-30 liraları konuşacağımız bir başıbozukluk içindeydik. En azından
şimdilik bu fahişten de öte kurlar yerine, doların 12-13 TL bandında olmasına
şükreder haldeyiz.

Maliye
Bakanının deyimiyle “küçük yatırımcının çarpıldığı”, 20 Aralık gecesi ve
akabinde olanların az konuşulan başka bir boyutu daha var: Devlet halkına
yalan söyledi.

****

Söylenen Yalanlar

O
gece Bankalar Birliği Başkanı TV’lere çıkıp “vatandaşlarımız 1 milyar
dolar
bozdurup TL’ye çevirdi” dedi. Mesai saatleri başladıktan sonra İş
Bankası Genel Müdürü
vatandaşlarımızın “1,7 Milyar dolarlık dövizini
TL’ye çevirdiği”
bilgisini verdi.

Maliye ve Hazine Bakanı Nureddin Nebati, “bireylerin gece geç saatten itibaren
dövizlerini bozdurmaya başladığına”
işaret ederek, “büyük bir heyecan
var, bazı internet siteleri kilitlendi, çöktü” dedi.

“Hem
yeni bir model öne sürüyoruz
hem de öne sürülen modelle dün
Cumhurbaşkanımız adeta bir manifesto yayınladı. O andan itibaren de Türkiye’de
birçok şey değişti” dedi.

“Halkın koşa koşa döviz hesaplarını kur korumalı mevduata (KKM)
çevirdiğini”
açıkladı.

Bakan
Nebati “Devletin bir müdahalesi olmadığını, kurdaki düşüşün yerleşiklerin
satışıyla gerçekleştiğini”
söyledi.

****

İşin Doğrusu

Bu
açıklamaların halkı gaza getirmek maksatlı yapıldığı ve gerçek
olmadığı
, hadi daha açık söyleyelim yalan olduğu ortaya çıktı.

Devletin, kamu
bankalarını kullanarak, 19,1 milyar dolar sattığı ortaya çıktı.

·        
Yani
devlet bal gibi müdahale etmişti.

Ayrıca,
sürecin başlangıç ânı olan 20 Aralık’ta 259 milyar dolar olan döviz mevduatının,
8 gün içinde azalmadığı gibi, 261 milyar dolara çıktığı görüldü.

·        
Yani döviz
satıp TL’ye dönen yoktu.

Anlaşıldı
ki;

·        
Keskin
kur düşüşünün
sağlandığı
gece
devletin sert bir müdahalesi olmuştu. Etki artsın diye iç piyasanın
kapalı olduğu, dış piyasanın Noel tatilinde olduğu bir zaman seçilmişti.

·        
Bakanın
ifadesiyle “içeriden bilgi sızdırılması” sonucu yüksek kurdan döviz
satanların bir kısmı düşük kurdan döviz almış olmalıydı. Böyle yapan biri 100
bin dolarını 24 saat içinde 170 bin dolara çıkarma
becerisini göstermiş
olabilirdi.

·        
Parasının
değerini korumak için 15-18 TL’den dolar alan ve o gün gaza gelip
döviz satan küçük yatırımcı ise çarpılmıştı.

****

Yöntem Ahlâki Olmalı

Netice
itibarıyla, iktidarın “bir başarı hikayesi” olarak sunduğu
operasyonla döviz kurlarındaki korkunç yükseliş durdurulmuş ve kurlar geri
çekilmişti.

Ama
devletin bunu halktan bilgi gizleyerek, yanıltarak ve korku salarak sağladığı
anlaşıldı.

Böyle bir olay gelişmiş ülkelerde iktidarın düşmesine sebep olabilecek
büyük bir skandal olarak kabul edilir.

Ama
ülkemizde, “böyle bir yöntemle kur düşüşünü sağlamak ahlaki mi, değil mi?”
diye sorsam çoğu kişiye çok naif bir soru olarak geleceğini biliyorum.

“Yeter ki, ülke menfaatine olsun, kurlardaki köpük gitsin de ister
ahlaki yöntemle, isterse ahlaki olmayan bir usulle olsun”
diyenler olacaktır.

Aynı AKP
iktidarı, Merkez Bankası’nın 128 Milyar dolar rezervini kuru sabit
tutmak için sattığında da aynı yöntemi kullanmıştı. Halka yanlış
bilgi vererek veya bilgi gizleyerek
bu korkunç meblağda para çarçur
edilmişti. Bu para heba edilmemiş olsaydı bugünlerde yaşadığımız yüksek
enflasyon, yüksek faiz, yüksek kur, yüksek işsizlik
asla bu boyutta
olmayacaktı.

Bunlar
yapılmamış olsaydı, halkın devleti yönetenlere güveni daha fazla olacak,
yabancı paraya hücum olmayacaktı. “Küçük yatırımcı” denilen orta ve alt gelir
grubundaki vatandaşlarımız çarpılmamış olacaktı.

****

Yalan Güveni Tüketir

Devleti yönetenlerin bir konuda yalan söylediği anlaşıldığında, her
konuda yalan söyleyebileceğine inanılır.

İşte
şimdi kimse yöneticilerin söylediklerine inanmıyor, Bakanın “gözlerindeki
ışıltıya göre” karar almıyor, rakamların diliyle konuşanlara kulak veriliyor.

Bir
yandan “kurlar isterse artsın, biz Üretim- Yatırım- İstihdam öncelikli yeni
bir model deniyoruz”
demeye devam edeceksiniz.

Öte
yandan Merkez Bankasının eksi 51 milyar dolar olan net rezervine rağmen,
kısa vadeli olarak tuttuğunuz emanet paraları, dolar kuru artışını
frenlemek için, saçacaksınız.

Böyle
bir model değişimi halka büyük fedakârlıklar yükler. Bunun için halka
güven vermeniz ve istikrarlı bir politika izlemeniz gerekir.

Böylesine
ne yaptığı konusunda güven vermeyen, endişe yaratan böyle bir yönetimle
ülkenin yeni bir modele geçmesi mümkün olamaz.

Böyle bir yönetim, bu
safhadan sonra, mevcut modeli de devam ettiremez. Mevcut kur ve
enflasyon seviyelerini
de muhafaza edemez.

Çekim Değil İtim Partileri

Geçen asrın partilerine bakıyorum, bir de şu anın
partilerine. Ta derinlerde esaslı bir fark var. Daha yirmi yıl önceye kadar
siyasî partiler, neye taraftar olduklarını anlatırlardı. Şimdikiler daha ziyade
neye karşı olduklarını anlatıyor. Taraftarlığı anlatmaya pozitif propaganda
diyelim; hikâyesini karşı oldukları üzerine kurmaya ise negatif propaganda.
Liderlerin konuşmalarına bakınız: Hep negatif, hep karşı duruş hâkim.

 

Boşandığı eşle kavga

İktidar konuştuğu zaman muhalefetin aslında bölücülerle,
daha somut olarak HDP ile iş birliği, dirsek teması içinde, yan yana, omuz
omuza olduğunu söylüyor. Bir de, epey azalmakla birlikte hâlâ devam eden,
muhalefetin FETÖ’cülüğü hikâyesi var. Konu ne olursa olsun, dönüp dolaşıp bu
iki noktaya geliyorlar. “Geçim sıkıntısı!” deniyor; cevap: “Ama siz bölücülerle
iş birliği içindesiniz!” Piyasa alt-üst oldu deniyor, “Sizi gidi terörist
seviciler sizi!” cevabını alıyorsunuz.

 

Ak Parti’nin bu iki unsurla geçmişini hatırlayabilirsek…
Oslo, Dolmabahçe mutabakatlarını, “Canınızı sıkan valiler varsa bildirin,
değiştirelim.” vaatlerini, akil adamları ve en yakında İstanbul belediye
başkanı seçimlerinde Öcalan soyadlı birini televizyona çıkarmayı… FETÖ için
“Bitsin bu hasret.”ten, “Menzillerimiz aynıydı.”lara… Bunları hatırladığımızda,
iktidarın bugünkü negatiflik stratejisi şu manzarayı andırıyor: Eski nikâhlısıyla
kavgasını sürdüren boşanmış eş! Öyle ya, en şiddetli kavgalar boşanmış eşler
arasında yapılır. Derler ki bu bir cins, “Unutamam seni.” şarkısıdır.

 

 

 

“Bu iddiaların suç isnadı, niçin hukuka başvurmuyorsun.”
dendiğinde cevap alınamıyor. Ben iktidarın yerinde olsam- içimden- “Pışşşk.
Hukuka başvurayım da ana propaganda silahımı kayıp mı edeyim!” derdim. Belki de
diyordur- içinden.

 

Güce dayanmak

Muhalefet de çok farklı değil. Tek adam sistemine karşılar.
İktidarın hak, hukuk, adaletsizliğine karşılar. Ve tabi iktidarın sebep olduğu
yoksulluğa, pahalılığa, piyasa dengesizliğine, TL’nin belirsiz hâle gelişine
karşılar. Muhalefet tabiatıyla iktidarın yanlışlarını, yol açtığı sıkıntıları
dile getirecektir. Fakat arada sırada “Biz şunu şunu şunu yapacağız.” çıkışları
da beklemek hakkımız değil mi? Bu söylem de var ama “Onlar gibi
yapmayacağız.“dan ibaret kalıyor. Yani yine iktidara bağlı, onun zıddı, reddi
olmakla yetiniliyor.

 

Bir de iktidar dindar ya, “Bakın aslında biz de dindarız.”
çıkışları var. Şüphesiz bu çizgi de iktidara endeksli. CHP’nin “Helalleşme”,
İyi Parti’nin “Ömer’in yolu” ağırlıklı olarak, “Ben de, ben de!” diye
algılanıyor.

 

 

 

Hâlbuki yönetim stratejisinde “güce dayanmak” diye bir kural
vardır. Yönetim bilimin babası sayılan Peter Drucker’ın verdiği isim bu. Güce
dayanmak, rekabet ederken kendi güçlü olduğun yönleri vurgulamak, onları daha
da güçlü hâle getirmektir. Güçsüz olduğun yönlerinden, mesela rakibin öne
çıkardığı unsurlardan da hiç bahsetmemek fakat eksikliklerin varsa da gürültü
yapmadan onları tamir etmektir. Ama ana strateji, ana hareket, güçlü olduğun
cephelerde taarruza geçmek, rakibi o alana çekmektir.

 

Unutulan çoğunluk

Bu arada bütün partilerin ihmal ettiği en büyük kitle var.
Gerçekten insanın ağzı açık kalıyor. Area kamuoyu araştırma şirketinin Eylül
2021 anketinde “Kendinizi en çok hangi sosyo-politik kimlikle tanımlarsınız?”
sorusuna Milliyetçi ve Atatürkçü cevabını verenlerin yüzdesi sırasıyla 35,2 ve
33,9. İkisinin toplamı %69,1. %16,1 ile Sosyal Demokrat ve %14,8 ile
Muhafazakâr açık ara arkadan geliyor. Siz son zamanlarda bir siyasî partimizin
milliyetçiliğini veya Atatürkçülüğünü vurguladığını duydunuz mu? Belki İyi
Parti’nin “Atatürk’ün izinde” si hâriç ama o da “Ömer’in yolu”ndan sonra
geliyor.

 

İlk üç tercihi en çok hangi partiden beklersiniz? Tarihî
konumu itibarıyla da CHP’den. Onun altı okundan “Milliyetçilik” en uzun ve merkezdeki
oktur. Atatürkçülük de en çok ona yakışırdı, değil mi? “Atatürk’ün partisi”
derler sık sık. Sosyal Demokratlığı da diğerlerinin hepsinden önce
sahiplenmesi, dillendirmesi gerekirdi. Üçünden de tık yok. Belki “Bizim her
yaptığımız, her dediğimizde bunlar ‘mündemiçtir’” diyeceklerdir ama bazı
yetkili beyanlarından pek böyle anlaşılmıyor.

 

 

 Evet, yirmi, otuz,
kırk yıl önce böyle değildik. Doğruydu veya yanlıştı ama her partinin kendine
has, onu diğerlerinden ayıran bir temel tezi vardı. İnsanlar bu tezin çekimiyle
gelirdi, sevmediklerinin itimiyle değil. Çoğunlukla “Ona karşıyım!”la, az biraz
da “Ben de aslında onun gibiyim!”le tanımlamazlardı kendilerini. “Ben benim,
ben buyum!” derlerdi.( https://millidusunce.com/cekim-degil-itim-partileri/)

Mustafa Yazgan Ağabey

Yazar, şair, yayıncı, kültür
adamı ve bürokrat Mustafa Yazgan’ı (1940 Gaziantep- 2021 Karamürsel) Rasim
Cinisli’nin MTTB Genel Başkan olduğu dönemde (1965-1966) gerçekleştirilen 29
Mayıs İstanbul’un Fethi Mitinginde tanıdım. Bu mitingle bir de Fatih Anıtı
yapılması için kampanya başlatılmıştı.

Türkiye’de demokrasinin ve
insan haklarının yerle bir edildiği 27 Mayıs Darbesi sonrası ilk defa gerçekleştirilen
İstanbul Beyazıt Meydanındaki miting iğneyi yere atsanız düşmeyecek kadar doluydu.
Bu aynı zamanda darbeye ve darbecilere bir tavır, bir cevaptı.

 

Darbeye Karşı Hukuku Savunan
Yazar

Şehzadebaşı’ndaki Vefa
Lisesinden mezun olmuş üniversite imtihanlarına hazırlanıyordum. Meydana Mehter
Takımı da gelmişti. Üniversite hocaları konuştu mitingde, Ahmet Kabaklı
konuştu, Rasim Cinisli konuştu ve bir delikanlı Mustafa Yazgan mikrofona geçti.
Davudi bir sesi vardı. Mitingdeki her konuşma önemli bir mesaj veriyordu
yarınımız için. Darbe sonrası; Türkiye ve Amme İdaresi’nde asistan iken
görüşleri yüzünden işine son verilen Mustafa Yazgan’ın ses tonunda ayrıca bir
etki yüksekliği hissettim. Bütün konuşmacılarla birlikte Mustafa Yazgan adı böylece
zihnimden hiç çıkmadı. Hele darbecilerin yabancı dili olan, üreten, paylaşan, genel
kültürü bulunan, ülkenin sorunlarını bilen ve çözmeye çalışan, sahasında uzman Mustafa
Yazgan’ı mağdur etmesi kendisine daha sıcak bakmamı hızlandırdı.  Haftalık dergi Düşünen Adam’a aboneydim, Mustafa
Yazgan’ın orada yazıları vardı. Sürekli Yeni İstiklal Gazetesi okuyordum,
değerlendirmeleri önemliydi, Büyükdoğu vazgeçilmezimdi orta sahifede o’nun
imzası ve yorumlarını görüyordum. Darbeye destek olan devrimci öğrencilerle
basılarak tesisi zarar gören Milliyetçi Yeni İstanbul günlük gazetesi de olmazsa
olmazlarımızdandı. Mustafa Yazgan orada da mevcuttu. Darbeye, hukuksuzluğa,
demokrasiye, değerlerimize karşı olanlarla mücadele eden gazete ve dergilerin
tümünde Mustafa Yazgan imzası vardı; adaleti, demokrasiyi, hakkı ve
kıymetlerimizi savunuyordu. Benim de muhabirliğini yaptığım Faik Muhsinoğlu’nun
yayınladığı demokrat Gaziantep Yeni Ülkü gazetesinde de Mustafa Yazgan’ın
yazılarını görünce bir başka ortak yanımızın daha olduğunu gördüm. Hemşeri
ağabeyimdi.

 

Ulus’ta Bir Tomurcuk

Mustafa Yazgan milli görüş
hareketinde tekele karşı Korkut Özal ile ortak hareket ederek mevcut listeyi
delmiş, yönetime girmişti. Girmişti ama bir sonraki darbe 12 Eylül’de (1980)
tutuklandı. Ankara Ordu Dil Okulu ve Mamak Askeri Cezaevi’nde 9 ay tutuklu
kaldı. Çok zor günler geçirdi. Hiçbir zaman şikâyette bulunmadı, devletine
küsmedi, mağduriyetini başkaları gibi kullanmadı. İsmen tanıyordum Mustafa
Yazgan’ı ama yüzyüze tanışmamız Ankara’da oldu. TRT Haber Merkezi’nde göreve başlamıştım.
Mustafa Yazgan da Gaye Matbaacılık da Tomurcuk adlı bir çocuk gazetesi ve
kitapları yayınlıyordu. Tomurcuk’ta sahife sekreterliğinden tutun, yazarlık,
muhabirlik, grafik tasarımı ve resim çalışmalarına kadar kendisi yapıyordu. Ulus’taki
yerinde birlikte olduk. Yıllardır tanışıyormuşuz gibi öylesine bir sıcaklığı,
samimiyeti ve dostluğu vardı. “Mehmetciğim” derken ağzından onlarca
“Mehmetciğim” dökülüyordu sanki. Her sayı yayınladığı gazete, dergi ve kitaba
yeni doğan bir evladı gibi bakıyordu. İtina gösteriyordu. Hediye ediyordu. Genç
kabiliyetleri ortaya çıkarmada özel bir gayreti vardı. Bunlardan biri de vali
ve akademisyen Prof. Dr. Ulvi Saran’dı.

Başkent’te Yazarlar
Birliği’ni hayata geçirirken kendisinden kurucu olarak bize katılmasını rica ettim.
Sevindi, duygulandı ve mutlu oldu.

 

Muharrire Vefa Şöleni

Deneme, inceleme dalında
Mücadelemizin Diyalektiği İçinde Türkiye ve Dertlerim, İlim ve Ahlak, Çağımızın
Ana Meseleleri, İslam ve Kainat, Semavi Dinlerde Ahlak, Ölümsüz Gerçek, Buhran,
Monark ve Ütopia adlı eserleri dikkat çekti. Sessiz Çığlık romanı da öyleydi.

Roman, tiyatro ve şiir
dalında eserler ortaya koydu. Ömrümün Devr-i Saadeti ve Hacc Seyahat Notları adında
iki de hatıra kitabı vardı. Anılarında bardağın hep dolu taraflarını gördü. Oysa
Ankara’dan ani bir kararla Kocaeli Karamürsel’e taşınmasında tamamen ekonomik
kaygılar mevcuttu. Karamürsel’de geçim büyükşehirlere göre kısmen daha rahat
olabilirdi. Bunu ne kimseye söyleyebiliyor ve ne de konu edebiliyordu.

Kendisinin de üye olduğu Kocaeli
Aydınlar Ocağı yönetimde kim olursa olsun hep Mustafa Yazgan’a destek oldular. Dr.
İbrahim Kahraman, Ahsen Okyar, Ruhittin Sönmez ve yönetimdeki arkadaşları hemen
aklıma gelenler. Mustafa Yazgan’a Vefa Gecesi’nde ayrıca Aydınlar Ocağı Genel
Başkanı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da özel katkı vererek hazır bulundu. Hele
sanatının 40. Yılı dolayısıyla 40 altın ile ödüllendirilerek bir tören
yapılması Mustafa Yazgan’a ilaç gibi gelmişti. Çok mutluydu. Her tarafa
konferanslara gidiyor, sohbetlere katılıyor, sempozyumlara tebliğ sunuyordu.
Sürekli bir akarı yoktu. Birikimi falan da mevcut değildi.

 

Kılpayı Kaçanlar

Genelde milliyetçi muhafazakâr
demokratlar böyle özele nedense hiç inmezler, hatta çoğu kişi birbirinin evini
bilmez, eşini ve çocuklarını tanımaz, ne yer ne içer haberleri yoktur vs. Bu
konuda tahminlerimde hiç yanılmadım. İstanbul’da bir hayırsever işadamı ortak
dostumuza konuyu açtım. Çok cüzi bir şeydi. Verdiği zarfı Mustafa Yazgan
ağabeye ulaştırdım, hemen beni aradı “Mehmetciğim çok teşekkür ederim. Zarf
Hazreti hızır gibi yetişti, oğlum parasını yatıramadığımız için vize
imtihanlarına giremiyor, bir dönem kaybedecekti bunu yatırmasaydık” dediğinde
ürperdiğimi hissettim. İstanbul’da bir gazete kendisine yazsın yazmasın cüzi
bir katkı veriyordu. Ancak geçim için bu kâfi değildi. Ekonomik sıkıntıları
artıyordu. Bir arkadaşımız Ankara’daki yönetime bunu fısıldadığında başdanışman
olarak yazısı yazılırken, gönüldaşı bildiğimiz biri bunu görüyor ve kendi
ismini yazdırıyor!. Mustafa Yazgan’ın ise Milli Saraylar’da ayda iki defa
toplanan kurulda hakkı huzur olarak 500’er TL alınacak bir yere yazısı
yazılıyor. Bunu kendisine sordum. “Ağabey bu olay doğru mu?” diye. Önce
tereddüt etti, sonra bunu nereden öğrendiğimi sordu, ben de “Bu olay doğru mu,
değil mi sevgili ağabey?” deyince “Doğru” dedi. Dehşete düştüm. Bir ara
Şanlıurfa’dan listeye girmişti milletvekili adayı olarak; kıl payı kaçmıştı
vekillik. Kaderi zorlamakla değişmiyordu.

 

Kuşatabilmek Ve Sosyal
Olabilmek

 

Vuslata 81 yaşında eren
müellif Mustafa Yazgan son bir senesini sürekli ev ile hastane arasında
geçirdi. Gel-gitleri olmadığı zaman kendisiyle konuşuyordum. Eşi Zerrin Hanım
fedakârlık örneği gösterdi bu süreçte. Hastalığın ilerlemesi üzerine Ankara
Mustafa Yazgan için seferber oldu. Kocaeli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Saadettin
Hülagü, Belediye Başkanı Tahir Büyükakın ve Hastane yetkilileri Mustafa Yazgan
için çok uğraş verdi, zaman ayırdılar. Vali Settar Yavuz Mürsel Paşa
Camii’ndeki cenaze namazına bizzat iştirak etti. Örnek, fedakar sosyal, sıcak,
kuşatan, duyarlı bir ağabeydi, idol olan bir muharrir ve güven veren bir yol
arkadaşıydı Mustafa Yazgan. Nurlarda uyusun.

Kıbrıs Milli Davamızın Üç Önemli Gerçeği…

      İngiltere’nin 1878’de Kıbrıs adasına el
koymasıyla başlayan; Kıbrıs Türk Halkının, Rumlara karşı adada gerçekleştirdiği
direnişe, var oluş mücadelesine yansıyan üç önemli gerçek vardır:

    Bu gerçeklerin ilki;

    1878 yılında Kıbrıs adasına el koyan
İngiltere’nin müstemleke döneminden, 1960 yılında kurulan Bağımsız Kıbrıs
Cumhuriyeti dönemine kadar giden süreç de dâhil ama özellikle 21 Aralık 1963
tarihinde başlayarak, 20 Temmuz 1974’e kadar devam eden Rum tedhiş hareketleri
karşısında; Kıbrıs Türklerinin ata yadigârı vatan topraklarında yaşam hakkının
savunulmasıdır.

     İkinci gerçek ise;

    Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun
tapu senedi Lozan Anlaşmasıyla Akdeniz’de kurulmuş Türk-Yunan dengesinin,  20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekâtıyla Türkiye
aleyhine bozulmasının önlenmesidir.   

     Ada
tarihine kazınan üçüncü gerçek ise:

      TMT gibi efsanevi bir teşkilatta görev
almış Türk subaylarının tarihe yazdığı nice kahramanlıklarla, o süreçte bu
teşkilata destek veren Türkiyeli ve Kıbrıs Türk siyasetçilerinin unutulmaz
çabalarının tarihe iz düşümüyle, teşkilata katılan Kıbrıs Türk Mücahitlerinin,
Mücahidelerinin adadaki var oluş mücadelesinde gösterdikleri kahramanlıklarla,
bu uğurda verilen nice şehitlerle, gazilerle ispatlıdır.

     Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası
Kıbrıs Türk Halkının yakın tarihimize yazmış olduğu ilk iki gerçeğin göz ardı
edilmesinin mümkün olmayacağı gibi, yukarıda belirtmiş olduğum üçüncü gerçeğin
altını da kalın çizgilerle çizmek gerekir.

    Çünkü bu gerçek; 50’li yıllardan, 1974
yılına kadar geçen çeyrek asırlık süreçte Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve
varoluş mücadelesine önderlik ederek, Rum-Yunan ikilisinin adada
gerçekleştirmek istedikleri Enosis’i önlemek amacıyla 1 Ağustos 1958’de adada
faaliyete geçen TMT gizli teşkilatını, bu teşkilatta görev almış nice
kahramanların yerine getirmiş olduğu vatan görevini anlatır.

    İlk iki gerçek yasal antlaşmalarla, tarihi
belgelerle kanıtlıdır…

    Üçüncü gerçeğin
yazılı belgesi yok denecek kadar azdır ama bu önemli gerçek, yaşanan olaylarla
kanıtlanmış, tarihin unutmaz hafızasına ‘’Ölmek Var, Dönmek Yok’’ parolasıyla
emanet edilmiştir.

    Tarih; vicdanımıza kazınan olayların
hafızası, gerçekler ise zamanın vicdanıdır. Her şey değişebilir,
dönüştürülebilir ama tarihi gerçekler asla değişmez, dönüştürülemez. Vicdanlara
kazınan olaylar ise asla unutulmaz.

    TMT gerçeği de ne değiştirilebilir, ne de
dönüştürülebilir. Hele, hele günümüzde tarihi gerçekleri saptırarak, internet
bilgileriyle bilim insanı kisvesine bürünen, vicdanlarını cüzdanlarına tercih
eden kimileri tarafından Türk Mukavemet Teşkilatının Kıbrıs Türk halkından
aldığı destekle göstermiş olduğu o muhteşem direniş, gerçekleştirdiği başarılı
mücadele; ne yok sayılabilir, ne de aslı astarı olamayan sokak efsanesiymiş
gibi gösterilebilir!

     TMT mensupları; Kıbrıs Türk Halkının
adadaki var oluş mücadelesinde, onlara verilen vatan görevi ne ise, sadece o
görevi, kanı ve canı pahasına yerine getirmiş; ne haktan, ne de hukuktan
ayrılmamıştır.

      Kıbrıs adası Türk toprağıdır. Kıbrıs Türk
Halkı atalarından yadigâr bu vatan parçamızda sonsuza değin, hür ve bağımsız
yaşayacaktır.

      Yıllar sonra gün gelecek tıpkı bugün
olduğu gibi, tarih sayfaları yine açılacak, yaşanan tarihi gerçekler bir kez
daha sorgulanacaktır!    

       Ancak yüzyıllar sonra dahi, kimler
sorgularlarsa sorgulasın; TMT araştırıldığında, bu teşkilat nedir? Neden
kurulmuştur? Diye sorgulandığında; karşılarına hep şu gerçek çıkacak,
ağızlardan şu cümleler dökülecektir:

     ‘’Türk
Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve varoluş mücadelesinin
önderi, bizim yaşam kaynağımız olmuş. Bu gün ata yadigârımız Kıbrıs’ta kurulmuş
bağımsız bir devlette özgürce yaşayabiliyorsak, bu topraklar bizim vatanımızdır
diyebiliyorsak eğer; varlığımızla birlikte her şeyimizi o yıllarda atalarımızın
vermiş olduğu o muhteşem direnişe, bu direnişte görev alanlara ve tabi ki,
bizleri adada yok olmaktan kurtaran Türkiye’ye ve Mehmetçiğe borçluyuz.’’

       Kıbrıs adasında bundan 64 yıl önce ölüm, kalım mücadelesi
veren Kıbrıs Türk’ünü, bu mücadelesinde yalnız bırakmayan, onlara önderlik
ederek tarih sayfalarına ‘’TMT – Kod Adı: KİP’’ olarak geçen bu gizli teşkilat
için söylenecek, yazılacak ne varsa, hepsi bundan ibarettir.

      Unutulmasın ki!

      Yaşanan tüm gerçeklere rağmen bu efsanevi teşkilatın ada tarihine kazıdığı o muhteşem var oluş
mücadelesini göz ardı edenlere, Kıbrıs Türk’ünün ortaya koyduğu Kuva-yi Millîye
(milli güçler) ruhunu yok sayanlara verilecek cevap; tarihin derinliklerinden
bu efsane teşkilatın mensuplarından gelecek, ada topraklarında yine onların
sesi duyulacaktır:

      ‘’Kıbrıs
Türk’ünün yaşayış ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına,
her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için,
kendimi Yüce Türk Ulusuna adadım. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana
emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına
ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum
ve şerefim üzerine ant içerim.’’

        Vatan; Türk Mukavemet Teşkilatında görev alanlara
minnettardır.

        (Kaynakça: TMT (Ölmek Var, Dönmek Yok –
2021 Atilla Çilingir)

Sheep is in trouble its soul, butcher is in trouble of meat(!)

Ülküdaşım
Yasin Dükmen’ in bir sosyal medya paylaşımında okumuştum!

Büyük
Türkçü yazar, Hüseyin Nihal Atsız; Sınav kâğıtlarını öğrencilerine dağıttıktan
sonra, Türk hırsızlık yapmaz!

Der…

Arkasını
dönüp sınıftan çıkarmış.

Ve
hiçbir öğrencisi kopya çekmeye tenezzül etmezmiş.

Ruhu şad olsun.

***

Öyle
ya, o sınıfta o sözü duyduktan sonra azcık
haysiyeti olan kim
! Kopya çeker ki!

O
düstur ile yetişen, Türk de Türk olmayanda çekmez.

İşte değerler eğitimi
öyle verilir.

Ve
o sözü hiçbir öğrenci ölünceye kadar unutmaz.

Ki
unutmamışlar.

Atsızın öğrencisi
olmak ile iftihar ederiz!

Sözünün bize kadar ulaşması bunun en büyük örneği.

***

Ben
Milli eğitim bakanı olsam, ana sınıfından 4. Sınıfın sonuna kadar okuma yazma
ve 4 işlem matematik bilgisi hariç sadece
İYİ İNSAN
yetiştirmek için gayret ederim.

Önce
bu eğitim ve öğretim sistemine kişiliği karakteri ve fıtratı uygun insanlardan “Devlet okullarında” öğretmenler
yetiştirir!

Sonra
da o öğretmenlerle, nesiller yetiştiririm.

Öyle
ya!

Kopya
ile sınav kazanan yükselen ve bunu kendisine yakıştıran olası bir öğretmen
nasıl ahlaklı nesiller yetiştirebilsin ki!

Hayali bile mümkün
değil.

Neyse!

***

Demem
o ki;

Nesil
önemli, önce ahlaklı, vasıflı, vakur ve
donanımlı idealist öğretmenler yetiştirmek
, sonra da o öğretmenler ile,

Avrupalının,
Uzak Asyalının, deistin, şintoistin özeneceği Müslüman Türk evlatları
yetiştirmek lazım.

Daha
10 yaşından önce, çocuklar cinsellikle
sapkınlığı ayırt etmeli!

Kadın
erkek ayırt etmeden,

İnsana,
doğaya, hayvana saygının önemini bilen,

Kendi
ile barışık, konuşmayı, dinlemeyi, tahammül etmeyi bilen…

Hakkından
fazlasına tenezzül etmeyen, kanmayan kandırmayan, tüm bu küçültücü davranışlara
ihtiyaç duymayan, emeğinin karşılığına razı olan, üretken, çalışkan,
yardımsever…

Velhasıl
inancı ve etnik kimliği fark etmeksizin ASİL
BİREYLER
yetiştirmeliyiz.

İşte
o yetişen nesil, insana yakışmayan davranışlara kolay kolay yeltenmez, yapmaz
mı yapar elbet insan nihayetinde hata da yapar!

Yapar
da durmayı telafi etmeyi bilir, aşırıya kaçmaz.

Değişik ırklardan
pitbull gibi vahşi köpekler üretip üretileni alıp insan içine salmaz!

Binlerce
örnek verebiliriz hepimiz!

Her
şeyden evvela utanmayı bilir.

Hani
Müslümanların unutmaması gereken, Peygamber
efendimizden öğrendiğimi güzel bir söz var
“utanmadıktan sonra dilediğini
yap!” diye.

Öyle!

Haberleri
açıyoruz duyduklarımız izlediklerimiz karşısında aklımız tutuluyor!

Ülke
manevi olarak yangın yeri, diyanet işleri başkanımız da diyor ki arabam eskidi
sık sık bozuluyor, millet laf eder diye de değiştiremiyoruz.

Hey gülüm hey!

Hani
bir atasözümüz var herkes bilir!

Sheep is in trouble
its soul, butcher is in trouble of meat(!)

İstikrarsızlık Ve Keriz Silkeleme

Türkiye
ekonomisi belirli periyotlarla kriz dönemlerine girer, krizlerden sonra
alınan sert tedbirlerle geniş bir kesimin canının yakılması pahasına
yeniden toparlanır. Bu defa yaşadığımızın önceki krizlerden çok farklı yönleri
var.

3
senedir devam eden ekonomik sarsıntı, son 4 ayda müthiş bir ivme kazandı. Son 4
ayda yaşadığımız ekonomik fırtınanın yarattığı belirsizlik ve
öngörülemezlik
ekonomideki istikrarı temelinden sarstı.

CB ve ekonomi yönetimi bir ay içinde dolar kurunu 9 TL’den 18 TL’ye adeta bilerek çıkartan
bir politik tavır gösterdi.

“Nas” dedi, “faiz
indirmeye devam edeceğiz”
dedi. “Kur istediği kadar yükselsin,
ihracatımız artar, cari açık kapanır”
dedi. “Böyle yaparsak üretim ve
istihdam artar”
dedi.

Bunların her söylenişinde TL değer kaybetti. Yani döviz kurları yükseldi.

Bir ayda yüzde yüz değer kaybeden Türk Lirasına güven kalmadı. Bu defa bir gecede yapılan bir
operasyonla dolar kuru 18 TL’den, 10-11 TL bandına düşürüldü.

Bu
sonucu sağlamak için bir yandan bütün TL mevduatlarını dövize endeksleyen bir
vadeli hesap türü keşfedildi. “Dövize endeksli vadeli TL mevduatının faizi
kur artışının altında kalırsa aradaki farkı Hazine veya Merkez Bankası ödeyecek”

denildi.

Yapılan
gece operasyonu sırasında Merkez Bankasının doğrudan değil, devlet
bankaları ve KİT’leri kullanarak 8,5 milyar dolar döviz sattığı ve döviz
kurunun bu kadar sert düşmesini sağladığı anlaşıldı.

Böylece
TL’nin değer kaybından zarara uğramamak için 14-18 TL arasında dolar alan “küçük
yatırımcı vatandaşlar çarpılmış” oldu.
Çarpanlar da “içeriden bilgi
almış olan”
büyük mevduat sahibi zenginler. Bu gerçeği Hazine ve Maliye
Bakanı Nureddin Nebati de itiraf etti.

Bu çarpılanlar arasında, Star TV’de gördüğüm, 17 TL’den sadece 1 dolar alarak para biriktirmeye
çalışan teyze de var; emekli ikramiyesini, sattığı ev veya arabasının tutarıyla
döviz alan orta ve düşük gelirli vatandaşlar da var. Muhtemelen bunların en az
yarısı AKP’ye oy vermiş vatandaşlardır.

Ekonomide
çizilen bu sert artış ve düşüşler piyasa profesyonelleri ve içeriden
bilgi alma şansına sahip olanlar için servetlerine servet katmak için bir
fırsattır.

“Keriz silkeleme”
denilen bu tür operasyonlarda daima zenginler kazanır, fakirler kaybeder.

Devletin görevi
piyasalarda bu tür manipülasyonlara ve içeriden bilgi almaya (insider trading)
izin vermemek, özellikle küçük yatırımcıları korumaktır. Fakat bu defa devlet
vatandaşına tuzak kurmuş
, küçük yatırımcıların dişinden tırnağından
artırdığı tasarruflarının çalınmasına zemin hazırlamıştır.

Bütün
bunlar büyük suçlardır ve günü geldiğinde sebep olanların
cezalandırılması sonucunu doğurabilecektir.

Bu
suçların failleri bir de doları 18’den 11 TL’ye düşürmeyi bir başarı
hikayesi
gibi sunmaya çalışıyor. 5 yıl önce 3,5 TL ve 4 ay önce 8 TL olan
dolar kurunu 18 TL’ye çıkardıkları için özür dilemedikleri gibi kendilerine
minnet duymamızı istiyorlar.

Bu
propagandaya kanan vatandaşlarımıza Malcom X’in sözünü hatırlatalım: “Size
bıçağı dokuz santim saplayanın altı santim geri çekmesi bir lütuf değildir.”

****************************

Sürekli İyileştirme

Ekonomide
başarı sert iniş ve çıkışlarla değil öncelikle istikrar olup olmadığıyla
ölçülür. Zaman içinde elbette sistemlerde iyileştirme gereklidir. Ancak
burada iki yaklaşım söz konusu olabilir:

Bütün
sistemler, bir defa kurulduktan sonra gerileme eğilimine girer. Bahsettiğim ilk
yaklaşımda
mevcut durumu korumak ve iyileştirmek için gösterilmesi gereken
çabalar ihmal edilir. Bu gerilemenin telafi edilmez zararlar verdiği bir noktadan
sonra “yenileme” yapılır. Yenileme operasyonları önemli maliyetlere
katlanarak yapılan bir defalık, ani ve büyük değişimler gerektiren büyük
adımlar atılmasıdır.

İkinci yaklaşım ise
Japonların geliştirdiği ve dünyanın büyük şirketlerinin uyguladığı,
işletmelerde sürekli küçük çaplı iyileştirmeleri esas alan Kaizen
Modeli
dir.

Bu
modelde önce mevcudu korumak ve her gün küçük iyileştirmeler yaparak,
istikrarlı bir gelişim çizgisi içinde, rekabetçi yapıyı geliştirmek esastır.
Birkaç senede bir yapılan az maliyetli, küçük çaplı yenilemelerle sıçramalar
yapılır.
Böylece az maliyetli bir gelişimle rakiplerinin önüne geçilir.

Türkiye ekonomisini yönetenlerin zihniyetinin sürekli iyileştirme anlayışından uzak ve birinci
yaklaşım kapsamında olduğu açık.

Zamanında
mevcut sistemi korumak ve geliştirmek için yapılması gerekenleri
yapmadıklarından, sistem çalışmaz oldu. Duvara tosladıktan sonra mevcudu
yıkıp, yepyeni bir sistem inşasına giriştiler.

Fakat ön hazırlıkları, bilgileri ve pahalı maliyeti karşılama güçleri
yoktu.

Bu
yüzden sistem hedeflerinde her hafta değişiklik yapıyorlar. “Bırakın
kurlar artsın” dediklerinin ertesi günü kura müdahale ettiler. Milletin
kaynaklarının tüketim ve ranta gittiği bir sistemden “üretim,
yatırım, ihracat ve istihdam öncelikli
bir sisteme geçiyoruz” dediler. Önceki
hafta “Çin Modeli”, bu hafta “Türkiye Modeli” dedikleri bu sistemden
bir gecede vazgeçtiler.

Bütün
bu savrulma içinde, istikrarlı oldukları tek husus var: Her şart altında
haksız kazanç fırsatı yaratıyorlar ve “fakirden alıp zengine
veren” bir yöntem bulmakta
son derece maharetli olduklarını gösteriyorlar.

****************************

Tatlı Yorgunluklarınız Olsun

Büyük
bestekar Rahmetli Avni Anıl sevdiklerine “tatlı yorgunlukların olsun”
dermiş. Bana çok değerli bir temenni ve dua gibi geldi. Ben de sevgili
okuyucularıma, 2022 yılında, severek yaptığınız iyi ve güzel işlerinizden
doğan, tatlı yorgunluklarınız olsun diliyorum.

Ya Hep Ya Hiç

0

     Bir kitabı, bir
insanı ya da bir şeyi; ne tamamen kabul edip baş tacı etmeli, ne de büsbütün
yerin dibine geçirmeli. “Huz ma safa, da’ ma keder!” / “Her şeyin iyi, doğru ve
güzel tarafını almalı. Kötü, yanlış ve çirkin yönünü reddetmeli. Bir kitap veya
bir insan; ne tamamen iyi, ne de tamamen kötüdür. Her şeyde alınacak bir şeyler
vardır. Kötü, yanlış ve çirkin şeylerin de istifade edilip yararlanılacak
tarafları mevcuttur. Çünkü her şey; zıddıyla bilinir, anlaşılır, takdir edilir
ve kıymet kazanır.

     Kaldı ki, bir
şeyde ölçü; o şeyi yüzde yüz iyi, doğru ve güzel bulmak doğru olmadığı gibi,
onu yüzde yüz kötü, yanlış ve çirkin görmek de doğru değildir. Genel kaide
yüzde elli biri iyi, doğru ve güzel olan; iyi, doğru ve güzeldir. Yüzde elli
biri kötü, yanlış ve çirkin olanı da kötü, yanlış ve çirkindir.

     Nitekim İlâhî
adalet de, bu çerçeve içinde cereyan eder. Kulun iyi, doğru ve güzel tarafları
yüzde elli bir ise, ebedî âhiret hayatını kazanmış olacak. Kötü, yanlış ve
çirkin yönleri yüzde ellinin üstüne çıkarsa, azaba duçar olacak. Allah isterse
affeder. O’nun bileceği bir husus. Affa uğramazsa günahlardan temizlenince
Cennete konacak. Tabii imansız olanlar ebediyyen azaba müstehak olup Cehennemde
kalacaklardır ki, bu da başka bir mes’ele.

     Çevremizdeki
insanların bazı hatâ, kusur ve noksanları var diyerek, onlardan ilgiyi, selâm
sabahı kesmemeli. Onlara aleni bir cephe alarak; hatâ, kusur ve noksanlarının
devamına yeni fırsatlar vermemeli. Güzel davranış, yapıcı konuşma ve insanca
hareketlerle; bu tiplere güzel örnek olmalı. Onların düşünmelerine kapı açmalı,
kendilerine gelmelerini sağlamalıyız.

     Hani bilirsiniz
ya, Hz. İsa’ya “Güzel ahlâkı kimden öğrendin?” diye sormuşlar.  “Ahlâksızdan.” demiş. Böylece soranları bir
güzel düşündürmüş. Çünkü her şey zıddıyla kendini gösterir ve ortaya koyar.

     Nitekim, vermeyene
ver, hâlini sormayanın hâlini sor. Sana gelmeyene git. Kötü konuşanın sitemini
sitemsiz bırak. Sana karşı yanlış davranana karşı, nefsini müdafaa ve savunma
dışında, aynı şekilde, yani onun davranışı gibi davranma. Sana çirkin söz
söyleyene karşı dilsiz ol. Böylece muhatabımızı düşündürmüş; kendisine
kendisini hesaba çekme imkân ve fırsatını bahşetmiş ve sunmuş oluruz.

     Velhasıl dil
uzatana dilsiz, menfî el uzatana elsiz olmak gerek. Muhatabı kendine getirmenin
en güzel yolunu tercih ederek; muhatabın kendini; kendisinin yargılamasını
sağlamak gerek. Velhâsıl:

     Bırak desinler
sana avanak!

     Yine de, sözün
olsun daima hak.

     Bırak
beğenmesinler seni!

     Yeter ki beğensin
seni Hak.

            Bırak
desinler sana ahmak!

            Değil mi ki
yanındadır senin Hak.

            Ne gam be
birader olmuşken;

            Rab katındaki makama müstehak.

     O razı ise, olmasa
da kullar razı;

     Kurtaracak onu,
yaptığı samimî niyazı.

     Kulun, kulluktaki
günahı çoksa da;

     Varsa ihlâsı,
kurtaracak onu, hattâ amelin azı

          İnsan,
ahsen-i mahlûkat / ne güzel bir yaratık;

          Sarmış
benliğini, farkında olmadan sayısız atık!

          At onları
kendinden, âzâd ve hür ol artık.

          Ebed
yolculuğunda bunlar; engel olucu fazlalık.

          Ebed yolunda,
saf bir kalb; en büyük yardımcı.

          Bırakmaz
insanda, geridekiler için, en küçük bir acı.

          Asıl yoldaş,
asıl ihtiyaç, asıl meşakkat ilacı;

          Takacağın,
tek büyük cevherin olmalı iman tacı.

Tanrı Dağlarının Eteğinde Doğudan Batıdan Hikâyeler – 2

0

Çok bilen fakat
az ve öz yazan halk filozofu dostum Özer
Ravanoğlu
, ‘Tanrı Dağları’nın
Gözyaşları / Türkistan’da 25 yıl’
(Ötüken Neşriyat 2016) ve ‘Doğudan Batıdan Hikâyeler’ (Ötüken
Neşriyat 2016) isimli eserlerinden 5 yıl sonra, üçüncü kitabını yayınlandı: ‘Tanrı Dağları’nın Eteğinde Doğudan Batıdan
Hikâyeler 2
’

Eser, göz yaşartıcı
bomba niteliğinde bir hikâye ile başlıyor: ‘Kasabanın Delisi’

Bu müthiş hikâye,
önemine binâen takdim yazısı ile başlıyor: ‘Elli
yıldan fazla bir zaman geçti. Muhtemelen 1950’li yıllarda okuduğum bir hikâyeyi
hatırlayabildiğim nispette bu güne taşımak istedim. Bu hikâyeyi kimin yazdığını
bile hatırlamıyorum. Nerede okuduğum da aklımda değil! Ama ne zaman hikâyede
anlatılan olay aklıma gelse, gözlerim dolar, aşırı derecede duygulanırım.
Bilmiyorum, olay sizi de beni etkilediği gibi etkileyebilecek mi
?’

Ravanoğlu’nun
usta anlatımı ile okuyucu da mutlaka en az yazarı kadar etkilenecektir. Çünkü
hikâyeyi nakletmiyor, görmüş ve yaşamış gibi duygu tusunamisinin bütün
coşkunluğuyla, kaleminin ucundan kâğıda değil, kelimeleri kuyumcu titizliğiyle
işleyerek kulaklara da değil, gönüllere ulaştırıyor. (s: 13-22)

Sonraki 15
hikâye de birincisi gibi duygu yüklü. Sâdece duygu değil, ibretlik hâdiselerle,
insanı tefekküre ve teemmüle yönlendiren beklenmedik gelişmelerle dopdolu. Kızıl
Moskof’un, ‘din afyondur’ safsatası
ile ve de var güçleriyle Allah’sızlaştırmaya, makineleştirmeye çalıştıkları
yüzü nur, kalbi pür-nur insanların misafirperverliği, 70 yılın artığı köhne
sistem sebebiyle gelenleri memnun edemeyecekleri endişesiyle duyduğu eziklik derecesindeki
mahcubiyet ifâdeleri ve bakışları… insanın içini delen sızılar gibi…

‘Beni Stalin yarattı’ Diyen Nâzım Hikmet;

Trum
trak                                                                                                                                                       
Trum trak                                                                                              
                                                   Makinaşlak
                                                                                                                                                        İstiyorum

Diyerek, güya şiir (?!) yazıyordu.

Kendisinin makinalaşıp
makinalaşamadığını kimse araştırmadı. Fakat Ravanoğlu’nun anlattıklarına göre,
Nâzım Hikmet’in hizmetinde olduğu rejim, göğsü iman dolu Türkleri
makinalaştıramadı.

İnançlı
insanlar, kendilerinden iyi durumda olanlara bakıp hayıflanmak yerine
kendilerinden kötü durumda olanları görüp, şükreder. O şükran duygularının
verdiği huzur, yönlendirdiği hizmet azmi ve o azmin meydana getirdiği mânevî
hava ve maddî eserler okuyucuya hem huzur hem de gurur veriyor. Çilekeş
soydaşlarımızın içlerine akıttıkları gözyaşlarını tebessüm incileri hâline
dönüştürmek için iştiyakla çalışan 14 kahraman… Tanrı Dağları’nın eteğinde
âdetâ destan yazıyor.

Eserde, bir
destan kahramanı var: Birlikte yola çıkanların yarıdan fazlasını alelacele
kazılmış mezarlarda bıraktıktan sonra, bin bir güçlükle Türkiye’ye ulaşabilen
Doğu Türkistan Türklerinin büyük mücâhidi İsa Yusuf Alptekin. O’nun destansı
hayatından kesitler de kitapta yer alıyor. O, en kıymetli mâdenden devâsa
âbidesi inşa edilecek idealist bir vatanseverdir. Gerektiğinde hürriyet için
neler yapılması gerektiğini O’nun yaşadığı hayattan öğrenmeye ihtiyacı olan o
kadar çok insanımız var ki…

***

16 yaşındaki
kızını Çin yetkililerinin ‘işe
yerleştirme
’ bahânesiyle uzak bir şehre gönderilmesinden ve orada bir Çinli
ile evlendirilmek mecburiyetinde bırakılmasından korkan bir anne düşününüz.
Türkiye’den gelip Bişkek’te iş kuran Ali Rıza Bey’e kızını nikâhına alması için
yalvarıyor. 16 yaşında kız evladı olan Ali Rıza Bey, bunun mümkün olamayacağını
ancak kızını Türkiye’ye göndermek için Bişkek’te görevli Büyükelçimizle
görüşeceğini söylüyor. Büyükelçiden, Türkiye ile Çin arasında imzalanan bir
anlaşma sebebiyle ile bunun mümkün olamayacağını öğreniyor. Beynine kurşun
sıkılmış, kalbine hançer saplanmış olarak durumu anne ve kızına açıklıyor. Onlarda
aynı öldürücü darbeye mâruz kalıyorlar. Dilhûn olma sırası şimdi,  79-83. sayfaları okuyanlardadır… İçerisinde
bulunduğu duruma bakıp, milyar defa trilyon defa şükredip rahatlamak isteyenler
için…

‘Zengin olmanın kaç yolu var’ başlıklı
hikâye, zengin olmak isteyenlere iyi gelecek. (s: 107-139)

‘Mezar Soygunu’ başlıklı hikâye, mevzu ve
üslûp itibariyle hiçbir benzerliği olmamasına rağmen, Peyami Safa’nın Server
Bedi müstearıyla yazdığı Cingöz Recai romanlarıyla boy ölçüşebilecek zekâ oyunu
sürprizlerle örülü. (s: 159-163)

Kitapta yer alan
hikâyelerin hepsi, okunmaya sezâ kalem ürünleridir. Birkaçının başlığı: ‘Tanrı Dağları’nın Eteğinde’, ‘Emânet’, ‘Susamur’da kan Var’, ‘Bir
Salkım Üzüm Hediye’

Göz ve yaş…
Birbirinden ayrılmaz, ikilidir. Gözyaşı, hüzünlü durumlarda da harekete geçer,
sevinç dolu anlarda da. Anadolu’nun ücrâ bir köşesinden evlâdını veya torununu
tahsil veya çalışması için uzak bir şehre gönderirken üzüntüsünden, geldiğinde
ise sevincinden gözyaşı döken analar, nineler çoktur.

Özer
Ravanoğlu’nun hikâyelerinde, sevinç gözyaşına da ısrarlı bir dâvetiyeler
gönderiliyor:

Şantiyede mutfak
görevlisinin getirdiği çayı içerken gördüm. İnşaat sâhasına giren bir adam, şantiyemizin
bekçisiyle konuşuyordu. Bekçi, eliyle beni gösterdi. Adam, yanıma geldi. Kırk
beş elli yaşlarında, bir hayli esmer görünümlü şahıstı. Bir adım gerisinde ise
kendisiyle birlikte gelen on dört, on beş yaşlarında bir delikanlı vardı.

Selâmlaştıktan
sonra konuştu:

-Ben dün akşam
televizyonda sizin yapmakta olduğunuz câmi inşaatını gördüm. Çok memnun oldum.
Size yaptığınız bu hayırlı işten dolayı teşekkür etmeye geldim. Cenab-ı Hak
sizden de çalışan işçilerinizden de razı            olsun!
Ben Lulu’yum. Siz Türkiye’de ‘çingene’
diyorsunuz. İki yıl evvel Hicaz’a gittim. Hacıyım elhamdülillah. Namazlarımı
kılıyorum. Köyümüze de cami yaptırdık. Köyümüzde elhamdülillah beş vakit ezan
okunuyor, cemaatle namaz kılınıyor.

Efendim, Benim
adım Bahtiyar.  Sizden bir ricam var: İzin
verirseniz. Oğlumla biz de Hûda için bir gün de olsa câmi inşaatında çalışmak
istiyoruz! Bizim sizden herhangi bir talebimiz yok! Sâdece Allah’ın rızâsını
kazanmak istiyoruz. Elimizden gelecek yardım, ancak budur. Tabiî bir de
duâlarımız var…

……….

***     

Soydaşımızın
duygularına, inceliğine, zarafetine, konuşmasındaki asâlete hayran kalmamak
elde değil. Kendisi duygulanıyor, muhatabını da muhatabının yazdıklarını okuyan
da duygulanıyor.

Gözyaşı ile
değirmen döndürülemez. Baraj suyu da değil ki elektrik üretiminde kullanılsın. Şükür
bâbında da gözyaşı, kendiliğinden harekete geçer… kederde de sevinçte de…

Ravanoğlu’nun
kaleme aldığı diğer hikâyelerde değişik tonda, renkte ve yoğunlukta aynı
dokunaklı afmosfer var.

Özer Bey’in
arşivinde Kırgızistan Türklerinden Şabdan Batur’un hayatına âit, kızının veya
torunun anlattığı bir hikâye var ki… Manas Destanı gibi, Kırgızların dünyaca
tanınmış destanları arasında yer alabilecek kırattadır. Dünya kamuoyunun
bilgisine sunulmalı. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:                                                                                                                                      İstiklâl
Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50                                            
Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-posta:
otuken@otuken.com.tr  //  www.otuken.com.tr

ÖZER RAVANOĞLU:

1938 yılında Silifke’de doğdu. Silifke’de başladığı ilkokul
eğitimini Adana’da tamamladı. Ortaokul eğitimine de Adana’da devam eden
Ravanoğlu, lise eğitimini ise İstanbul Vefa Lisesi’nde tamamladı. 1963 yılında
İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu.
1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında
İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde ve 1968’de Fen Müdür Yardımcısı olarak
Adana Elektrik İşletmesi’nde çalıştı. EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi
projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat
işlerinin yürütülmesinden sorumlu oldu. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle
aktif olarak meşgul oldu. İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları
Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1992 yılında Azerbaycan’da ve
1994 yılından itibaren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve
Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011
yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir. 

 

 

Parkinson’dan Bana Kalan

Kitabın yazarı
Yaşar Ravanoğlu Akdaş diyor ki:

2012 yılında hareketlerimde yavaşlama, ses kısıklığı,
burnumun koku almaması ve ellerimin titremesi gibi şikâyetlerle gittiğim
nöroloji doktoru bana Parkinson teşhisi koydu. Tahliler ve tetkiklerden sonra
teşhis kesinleşti. O anda ‘Ölsem daha iyi
olurdu
’ diye düşündüm. Sanki ayaklarımın dibinde uçsuz bucaksız bir uçurum
açıldı. Dünyâm başıma yıkıldı. Çocuklarımın, sevdiklerimin hayalleri gözümün
önünden sırayla geçmeye başladı.

Eve gidince vasiyetimi yazmaya karar verdim; sonra panik
içinde hastalığı kabul etmezsem, bende kalmaz gibi bir durumla reddetmeye karar
verdim. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi şaşırdım. O arada Parkinson’la ilgili
bilgi edinmeye başladım. Okuyup öğrendikçe daha çok panikledim; depresyona
girdim.

Ailemin desteği ile tedavime başlayacak olan doktorumla
tanıştım. İlk muayenem gözyaşları içinde geçti. Doktorumun tanıttığı, anlattığı
Parkinson daha az korkutucu idi. Tavsiyesi üzerine, öğrenmek istediklerimi ondan
öğrendim. Onun beni ikna etmesiyle, teslim oldum. Doktorumu sevdim ve güvendim.
Hastalığımı kabul ettim ve verdiği ilaçları kullanmaya başladım. İlaçlara
alışmam zor oldu; uyuşuk, sarsak oldum. Âni uyku atakları, (otobüste, vapurda
kısa süreli uyuklamalar olarak) bakışlarım kavanozdaki balık gibi oldu,
bulantılar yaşadım. Bu arada terapistim ile tanıştım. Onunla hayatım
kolaylaştı, yaşadığım zorluklara hemen yapabileceğim pratik önerilerle çözüm
bulabilmesi beni hem şaşırttı, hem de mutlu etti. Onun bilgi birikimine, pratik
ve ikna edici açıklamalarına hayran oldum.

Terapistimin verdiği güç ve moralle, yeni hayatıma başladım.
Tam dokuz senedir, birlikte çalışıyoruz. Verdiği ödevleri aksatmadan yaptım,
yapıyorum, yapmaya çalışıyorum.

Ben Parkinsonu tanıdım. Parkinson’lu olduğumu kabul ettim.
Ayrıca bu hastalığın asla geçmeyeceğini ama yavaşlatılabileceğini de
terapistimden öğrendim.

Çalışmalarımızda ses nefes egzersizleri yaparken, hareketim
dengem bozuluyor. Onu çalışırken hafızam, dikkatim bozuluyor. Onu düzeltirken
yazım bozuluyor, küçülüyor. Parkinson aralık bulduğu her kapıdan girmeye
çalışıyor. Yamalı bohçaya çevirdiği hayatımda, ben yamadıkça, Parkinson yeni
delikler açmaya devam ediyor.

Dokuz senedir parkinson ile yaşıyorum. Benim hayat arkadaşım
oldu. Bana değişik ruh halleri yaşatıyor. Bazen karamsar, bazen uçarı… Doğal
olarak ben de ne zaman, ne olacak korkusu içerisindeyim ama ‘zamanım az kaldı, yapacak çok iş var’
misali, her şeyi bir anda yapıp denemek istiyorum. Sonuç hiç önemli değil. Ben
denemek, yapmak istiyorum. Bazen pelte gibiyim. Kolum kalkmıyor; bazen iyiyim,
bazen gayretle, zorla, inatla iyiyim. Yarının nasıl geleceğini, neler
getireceğini bilemediğim için yaşadığım bu günde iki adım yürüyüp, ayakta
durabiliyorsam gerçekten kendimi iyi hissetmeliyim diye düşünüyorum.

‘İnsanlar yaşadıkça, hayat bohçalarında yamayacakları pek
çok delik oluşur.’

Yaşar Ravanoğlu Akdaş Mayıs
2021

***

Yaşar Ravanoğlu
Akdaş Hanımefendi, iyi bir gözlemci. Gözlemlerini yazdığı manzûmelere başarı
ile aktarabiliyor.

Ses titremesi
sebebiyle çekilmek mecbûriyetinide kaldığı müzik çalışmalarının yerini, manzûmeler,
hikâyeler aldı.  Renklerin her tonuna
farklı duygularla bakarak ve tuvallerde birleştirerek meydana getirdiği
resimlerle hayatının şiir ve hikâyeden arta kalan boşluklarını başarıyla
dolduruyor. Büyük mahrumiyetlere rağmen duygularında herhangi bir değişiklik
olmadı. Güçlü irâdesiyle hiç bırakmamak üzere hayata tutunuyor. Çeşitli mahrûmiyetlerle
dûçar olan kişilere örnek olacak, destan gibi bir hayat yaşıyor.

Hayatın değişmez
bir kakîkatidir: ‘Hiçbir dert yoktur ki
daha büyüğü olmasın
.’ Anlaşılıyor ki Akdaş Hanımefendi, daha büyük bir
derde mâruz kalmadığı için şükrediyor. Öyle anlaşılıyor ki ‘Şikâyetler mihneti, şükürler nimeti artırır.’
Vecizesini kendisine düstur olarak kabul etmiş.

Kitaptaki
Manzûmelerden Örnekler:

BAHAR

Yağmur
yağar, güneş açar,

Tatlı
tatlı eser bahar rüzgârı

Kokuları
etrafa saçar;

Çimenler
yeşillenir,

Ağaçlar
çiçeklenir,

 Gönlüm şenlenir.

Papatyalar,
mimozalar,

Leylaklar,
erguvanlar,

Duygularım
coşar,

Kalbim
farklı atar

Çünkü
mevsim bahar…

Ben
baharda başka olurum

Bahar
içime dolar,

 

Ben
bahar olurum.

 

BAYRAK

Dalgalan
albayrağım, nazlı nazlı,                                                                                                       
                  Senin renginde
şehidimin kanı!                                                                                                                      
Gururla temsil edersin vatanı,    &nbsp