22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 370

Aşı Olmayanlar, Önlemlere Uymayanlar

İslamiyet’ten
önce Arabistan bir çöldü ve orada oturan insanlar da yarı vahşi bedevilerdi.
İlkel bir hayat sürerlerdi. Kız çocuklarını diri diri gömmek gibi korkunç
âdetleri vardı. İşte böyle aciz, zavallı, vahşi olan bir kavim, onlara
rehberlik eden Muhammed peygamber sayesinde birdenbire değişti, tam bir
medeniyete kavuştu. 30 sene içinde, doğuda Türkistan ve Hindistan, batıda
İspanya olmak üzere akla hayret veren çok kudretli bir İslam Devleti meydana getirdi.

Bu
devletler ilimde, fende ve medeniyette son derece ilerlediler, o zamana kadar bilinmeyen
birçok şeyi keşfettiler. İlim, fen, tıp ve edebiyatta en yüksek mertebeye vardılar.
Papalar bile Endülüs Üniversitelerinde okuyor, dünyanın her tarafından koşup
gelenler, bu üniversitelerde fen ve tıp tahsil ediyorlardı.

O
zamanın Avrupa’sından bahseden John W. Drapper gibi tarafsız bir tarihçi,
“Avrupa’nın manevi inkişafı” ismindeki eserinde şöyle demektedir: “O zamanki Avrupalılar, tamamen barbardı.
Hristiyanlık onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Hristiyan dininin
başaramadığını, İslam dini başardı. İspanya’ya gelen Araplar, önce onlara
yıkanmasını öğrettiler. Sonra, onların üzerindeki parça parça olmuş, bitlenmiş
hayvan postlarını çıkararak, temiz, güzel elbiseler giydirdiler. Evler,
konaklar, saraylar yaptılar. Onları okuttular. Üniversiteler kurdular.
Hristiyan tarihçiler, İslam’a karşı olan kinlerinden ötürü, bu hakikati
gizlemeye çalışmakta, Avrupa’nın medeniyette Müslümanlara ne kadar borçlu olduğunu
bir türlü itiraf edemezler.”

İslamiyet,
bütün fen kollarında, ilim ve ahlak üzerinde, her çeşit çalışmayı önemle
emretmektedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifayedir. İslam dini, bütün
yenilikleri emreden bir dindir. İşte bundan dolayı ilim adamlarına çok önem
verilmiş, ilmi, fenni ve teknik araştırmalar yapılmış, Müslümanlar tıpta,
kimyada, astronomide, coğrafyada, tarihte, edebiyatta, matematikte,
mühendislikte, mimarlıkta ve bunların hepsinin temeli olan, güzel ahlak ve
sosyal bilgilerde, en üstün dereceye varmışlardır.

.O
zaman yarı vahşi olan Avrupalılar, en modern bilgileri İslam üniversitelerinde
öğrenmişler, hatta Papa Sylvester gibi, Hristiyan din adamları bile Endülüs
Üniversitelerinde okumuştur. Dünyada ilmin öncüleri olan ve İslam kültürü ile
yetişen ilim adamları sayılamayacak kadar çoktur. Biz sadece tıbba katkıları
olan isimlerden bazılarını örnek verelim:

Ebu Bekir Razî: Aynı hastalık
sanılan kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı hastalıklar olduğunu ilk defa bulan
tabiptir. Huneyn bin İshak: Göz
doktorlarının babası sayılır. İbni
Hatip:
Vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu, ilmi yoldan açıklamıştır. İbni Sina: Hastalıkların mikroplardan
geldiğini ilk bulan hekimdir. Kambur
Vesim:
Verem mikrobunu R. Koch’dan 150 sene önce keşfetmiştir. M. Akşemseddin: Pasteur’den 400 yıl
önce mikrobu buldu.

Avrupalılar,
dünya tepsi gibi düz, etrafı duvar ile çevrili zannederken, Müslümanlar
dünyanın yuvarlak olup, kendi etrafında döndüğünü biliyorlardı. Hatta Musul’un
Sincar sahrasında, meridyenin uzunluğunu ölçerek, bugünkü gibi buldular.

Galile,
Kopernik, Newton,

dünyanın döndüğünü, Müslüman kitaplarından öğrenip söyleyince, suç sayıldı.
Batı’da akıl hastaları şeytan tarafından tutulmuş kimseler olarak canlı canlı
yakılırken, Müslüman ülkelerinde özel akıl hastaneleri kurulmuştu.

İlmin,
Fennin ilerlemesi, her yeni buluş, Allah-ü Teâlâ’nın varlığını, bir olduğunu,
kudretini ve ilmini daha fazla meydana çıkarmakta, İslamiyet’i desteklemektedir.
Kadi Beydavi hazretleri, Neml
suresindeki;
“Dağları, yerinde duruyor görüyorsun, Halbuki bunlar bulut
gibi hareket etmektedir” ayet-i kerimesini açıklarken dünyanın nasıl döndüğünü
açıklamaktadır.

İlimden
zarar gelmez. Ölünceye kadar ilim öğrenmeye çalışmalıdır! Hadis-i şerifte
buyuruldu ki: “Hiç kimse cahillikle
aziz, ilim ile de zelil olmaz
” İslamiyet, ilmin tâ kendisidir.

            Gelelim günümüze, COVID-19  salgını milyonlarca can kaybına sebep oldu. Dünya
bu salgınla başa çıkabilmek için bir dizi araştırmalar yaptı. Önleyici
tedbirler geliştirdi. Daha sonra da aşısını buldu. Bu aşılar, maske takma,
mesafe ve temizlik gibi  önlemler, büyük
risk faktörünü önlemektedir. Ülkemizin tıp alanındaki bilim insanları da bu
önleyici tedbirlerin doğru ve yapılması gerektiğinde hemfikirler.

Yukarıdaki
giriş bölümünde İslam Dininin ve bir Müslümanın bilime bakış açısını muteber
kitaplardan alarak naklettik. O nedenle bilim insanlarının hemfikir olduğu bir
konuda “Müslümanım” diyen bir kişinin “aşı” ya karşı çıkması, aşı yaptırmaması,
önlemlere kulak tıkaması cahillikten, inattan başka bir şey değildir.

Orada
burada türemiş, “sözde hoca”, ya da “sahte alim” lerin fısıltılarına aldanarak
aşıdan kaçmak, İslamiyet’i bilmemek, ya da yeterince anlayamamaktan
kaynaklanmaktadır. İlmin aydınlığına göz yummaktan başka bir şey değildir.
Böyle davranışlar, “aşıya karşı olan” marjinal grupların da ekmeğine yağ
sürmektedir.

Ülkemiz,
sağlık teşkilatı, gece gündüz çalışarak büyük bir özveri içinde insanlarımızı bu
beladan kurtarmaya çalışmaktadır. Üstelik de aşı yaptıran çoğalsın diye,
ücretsiz olarak her yardımı, her kolaylığı bütün gayretiyle sergilemektedir.

Buna
rağmen hala vurdumduymazlar, bilimin düşmanı kara cahiller aşı yaptırmaktan
kaçınıyor, önlemlere uymamayı yeğliyorlar. Böylelikle kendilerini, ailelerini
ve halkımızı büyük risklere tehlikeye sokmaktadırlar.

Bu
hastalıktan ciğeri yananlar, pişmanlıkla ağlarken, aşı vurdurmayanlar acillerde
can çekişirken, bu yanlış  tavır ve
tutumlar insafsızlıktır, bencilliktir. Ateş düştüğü yeri yakarmış. Umarım aşıya
karşı olanlar bir gün bu acıyı tatmazlar.

Hele
öğretmen ordusundan bazılarının aşıya karşı olması anlaşılır bir şey değildir.
Bilimin içinde olanlar bilimin gerçeklerine neden karşı çıkarlar bilemiyorum.
Böyleleri kendi canını hiçe sayabilir. Fakat unutmasın ki anne babaların göz
nuru biricik evlatları   kendilerine emanet edilmiştir. Bu
öğrencilerimizin hayatını tehlikeye atamazlar. Yoksa vicdan azabından kendilerini
kurtaramazlar.

Türkiye
haritasına baktığımızda, en büyük riskin güney ve doğu ana dolu bölgelerinde
olduğu görülmektedir. Bunun nedenlerini yukarıda açıkladık. Sizlere “aşı yaptırmayın” diye nasihat edenlerin
hayatlarını da bir inceleyin lütfen. Çünkü sizi riske atanlar, kendilerini
çaktırmadan garantiye alabilmektedirler.

Canım
Türkiye’nin değerli bireyleri! Gün birlikte olmak, yardımcı olmak, birbirimizi
korumak için özveri zamanıdır. Biricik canlar solmasın, yürekler sızlamasın,
hiç kimsenin gözyaşı hüzünle akmasın.

Akıl
ve bilimin bulguları inançlarımıza ters olamaz. Güneş gibi ortada olan
doğruları  akıl da, vicdan ve inançlar da
ret etmez.

Aşı
olalım, önlemlere titizlikle uyalım. Yüzler gülsün, ülkemizin her köşesi hep
mavi olsun, mavi kalsın.

Sevgiyle
kalın…

Hanımlar, Beyler; İlerleyelim Lütfen

Eğitimde niçin yol alamıyoruz?
Hatta niçin geriliyoruz? Bu sorular uzun zamandır gündemde. Gündemde demek, bir
türlü doğru cevabı bulamıyoruz demektir. Belki doğru cevabı verenlerimiz var
ama bu sefer de uygulayanımız yok.

 

Eğitimde yol alamadığımızı
nereden biliyoruz? PISA sonuçlarından. OECD ülkeleri arasında sıralamanın
diplerinde dolaşıp duruyoruz. (Not: Son yılda bir iyileşme var derseniz, onu
biliyorum ama o gerçek değil, örneklemenin değişmesiyle ilgili az biraz sahte
bir sonuç: Fen liselerinin ağırlığını arttırdık.)

 

Eğitim önemli bir alan. Ülkenin/
milletin geleceğine, düzeyine, refahına doğrudan etki eden bir unsur. Ancak,
yukarıdaki soru ve hükümlerdeki “eğitim” kelimesini daha nice sıkıntılı
alanımızla değiştirebilirsiniz. “Eğitim”i çıkarın yerine “hukuk” koyun.
“Demokrasi” koyun. “Ekonomi“ koyun. “Dış siyaset” koyun… Son yirmi yılda
hangisinde yol alıyoruz? Hangisinde gerilemiyoruz? Benim çevremde, bu konuların
konuşulup tartışıldığı sohbetlere, “vatan kurtarma” denir. Kendimi bildim
bileli vatan kurtardık. Hâlâ kurtardığımıza göre demek ki bir türlü
kurtaramıyoruz şu vatanı!

 

Dedenizin İnterneti mi vardı?

Bazı siyasetçiler birtakım
çareler buluyor. Bir çare, kurtarılamayan vatanı, nutuklar atarak, olmadı iki
misli, dört misli daha sık ve uzun nutuklar atarak, kurtarılmış gibi göstermek.
İddialarımız gerçeğe uymuyorsa, gerçeği iddialarımıza uydurmak. Buna
post-gerçeklik diyorlar: Almanya bizi kıskanıyor!

 

İkinci bir çare, kendimizi
dünyanın diğer ülkeleriyle karşılaştıracak yerde, kendi geçmişimizle
karşılaştırmak. Tom Friedman, Lexus ve Zeytin Ağacı kitabında, Suriye’yi ve
Hafız Esad’ı örnek göstererek bu “çare”yi anlatır: Dedenizin evinde İnternet mi
vardı? Hâlbuki karşılaştırmanın kendi geçmişimizle değil, dünyadaki diğer
milletlerin bugünü ile yapmak gerekir. Aynı kitapta, yazara bu gerçeği,
geceleri gizli gizli İsrail televizyonunu seyreden bir Suriyeli anlatır:
“Dizilerinde süpermarketleri gösteriyorlar. Renk renk kaplarda cins cins
yoğurtlar var. Hâlbuki bizde tek cins yoğurt tek cins kapta satılıyor.”  Ülkelerin gelişmişliklerinde yoğurdun
ambalajı ölçü müdür, bilmiyorum ama Friedman’ın Suriyelisi için öyleymiş.

 

Karşılaştırma diktatörlerin
sağlığına zararlıdır

Sovyetlerin dağılmasında da bu
cins karşılaştırmalar rol oynamıştır. Batıyla gittikçe açılan arayı kapatmaya
yoğun propaganda yetmeyince, bu sefer gerçeğe izin vermeyi ve acı gerçek
karşısında yeniden yapılanmayı denediler. Gerçeğe izin vermeye “Glasnost”
dediler. O tatlı Azerbaycan Türkçesiyle, “âşkârlık”. Türkiye ağzıyla,
“âşikârlık”, açıklık… Ruslar’ın 
“Perestroyka” dediğine biz “Yeniden Yapılanma”, Azerbaycan Türkleri
“Yeniden Gurma” dedik. Hiç biri fayda etmedi. Sovyetler birliği çatırdayıp
gitti.

Kuzey Kore, evlerinde Güney Kore
kaynaklı video bulunduranları cezalandırıyordu. Uçuruma dönen refah seviyesini,
gittikçe açılan arayı halk görmesin diye. Bir mahallede bu suçun işlendiğini
istihbar eden polis, insanlar kapı çalınınca kasetleri oynatıcıdan çıkaramasın
diye mahallenin elektriğini kesiyordu.

 

İnsanların kendi ülkelerini
kolayca başka ülkelerle karşılaştırabilecekleri bir çağda yaşıyoruz. Uydudan
gizli gizli televizyon seyretmeye, gümrükten yasak videobantı kaçırmaya gerek
yok.

 

Osmanlı geriledi mi?

Osmanlı’nın çatırdayıp çökmeye
başladığı ve sonunda çöktüğü “uzun 19. asır”da, birçok ölçüye göre Fatih
döneminden ilerdeydik. Fakat 15-16. asırlarda biz dünyadan hızlı gelişirken 17.
asırdan itibaren yavaşladık. Buna “duraklama devri” dedik… İlerleyen Batı
Avrupa’ya göre, hatta Rusya’ya göre durakladık. Sonrasına “gerileme devri”
dedik. Bu aslında doğru değildi. Biz ilerlemeye devam ettik; fakat Batı bizden
daha hızlı ilerlediği için görece geriye düştük. Bunu Niçin Geri Kaldık?
kitabımda, tren örneği ile anlatırım. Yanımızdaki tren hareket edince biz geri
geri gittiğimizi zannederiz. Hâlbuki biz sadece durmaktayız. Hatta bazen
ilerlemekteyiz ama yandaki trenden daha yavaş… İşte bütün mesele budur;
ilerleyenlerin gerisinde kalmak. Onlara bir türlü yetişememek. Aradaki
mesafenin kapanmaması, hatta bazen açılmaya devam etmesi.

 

Aradaki mesafe belli bir miktarda
açılınca, bu sefer devleti devlet yapan kurumlarda çöküş ve gerçekten gerileme
başlıyor. Plevne’de üstün teçhizat ve dirayetle Rusları perişan eden Gazi Osman
Paşa’ya, çok yakındaki kuvvetlerimizden bir türlü takviye gelmemesi; Balkan
Harbi’nde yine teçhizatça düşmandan üstün ordumuzun, askerini doğru dürüst
giydiremeyen, tamamına tüfek veremeyen Bulgar Ordusu karşısında bozguna
uğraması kurumların çöküşüdür.

 

İyimser gerçek: O dökülen ordu,
üç yıl içinde Kût’ül-Amâre’yi, Çanakkale’yi yaratan ordu hâline geldi.

 

İleri ülkelerle mesafeyi kapatmak
için ne yapacağız? Bu soruya yerim kalmadı. Bir sonraki yazıya inşallah.
Böylece geri kalmışlık problemimizi bir vuruşta halledeceğim… Dersem de
inanmayın.

( https://millidusunce.com/hanimlar-beyler-ilerleyelim-lutfen/)

Mütefekkir Yazar Av. HİCRAN GÖZE Hanımefendi ileTÜRK KADINI Hakkında konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İdeal Türk kadınının
hususiyetlerini belirtebilir misiniz?

Hicran Göze: Doğumundan ölümüne kadar içinde yaşadığı toplumun ona
verdiği şekille şekillenen, o cemiyete ‘Türk cemiyeti’ damgasını vuran türlü
âdetlerin, örflerin zenginliği içinde yaşaya yaşaya hiç kimseye benzemeyen,
yalnız milletine has bir görünüş ve ruh kazanan insandır.

Çetinoğlu:
Toplumumuzda bu ölçülerde kadın var mı?

Av. Göze: Ne yazık ki yok denecek kadar az… İdeal Türk kadınını
bâzen içine hapsolduğu târihin tozlu sayfalarından çıkarıp bir tablo seyreder
gibi seyrediyoruz. O kadınla aramızdaki bağları, ondan bize intikal etmesi
lâzım gelen kıymetleri düşünmek pek çok kişinin aklına bile gelmiyor!

Düğünü. Düğününde giydiği
elbisesi, hayat anlayışı, sâhip olduğu imânı ve şahsiyeti, târihe geçmiş
kahramanlıkları, elinden bin bir mahâretle çıkmış şimdi müzeleri süsleyen
nadide işlemeleri, kendisine hoş vakit geçirten meşgaleleri ve türlü
eğlenceleri ile bu kadın ne kadar Türk ve ne kadar Müslüman’dı.

Çetinoğlu: Günümüzdeki
kadınlar?

Göze: Günümüzdeki kadın ise batılılaşmanın, millîyi her zerresi ile
silen bir batılılaşmanın tâlihsiz mahsûlü…

Batı’daki hemcinslerinin hayatını
en hurda teferruatına kadar yaşayan, bir ecnebî nazarında dahi millî hususiyetlerini
ve orjinalitesini kaybeden bu kadın, öz kültüründen hiçbir örfün ve âdetin
zenginleştiremediği bu yeni ‘taklit’ yaşayışında gün geçtikçe bunalıyor,
sıkılıyor, ziyan oluyor. Yazık oluyor Türk kadınına.

Çetinoğlu: Batıda ve bizde
kadın meselesi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Göze: Bu gün Batı’da olduğu gibi bizde de çözümlenmeyi, açıklığa kavuşturulmayı
bekleyen bir ‘Kadın Meselesi’ var!

Batı’yı körü körüne taklit etme
hastalığına tutulduğumuzdan beri onunla müşterek dertlere uğramamız, aynı
felâketlerden korkar olmamız artık tabiîleşmiştir. Kadın unsurunda görülen
moral çöküntünün derinlerine inerek bazı tespitler yapmak zarurîdir. Çünkü bu
basit bir mesele değildir. Kadının huzurlu olmaktan çok uzak olan bu günkü
hayatında, insanlığı tehdit eden pek çok mesele gizlidir.

Asrın kadını, kendisini hürriyet
ve eşitlik diye yola çıkaran parlak ve cilâlı boş lâfların neticesi bir seks
çılgınlığının içine düşmüştür.

Manevî bağlarını koparmış bir
insanlığın dramından hissesine en çok rezâlet düşen ne yazık ki kadınlık olmuştur.

Kadın bugün sâdece bir mal
hükmündedir. Öyle bir mal ki, bütün olarak da, parça parça öne sürülerek de vücudundan
milyonlar kazanmak mümkündür.

Kadın hürriyet ve eşitlik uğruna
evinin mahremiyetinden koparılarak kaldırımlara düşürülmüştür. Kadının
böylesine istismar edilip kullanıldığı bir devir yoktur diyebiliriz.

Bu günün kadını, önce kendinin
düşmanıdır. Bütün diğer vasıflarını, devleştirdiği dişiliğinin uğruna zedelemiş
ve feda etmiştir. Kendisini yalnızca bu açıdan değerlendiren bir erkek kütlesi
yaratarak gafletin eşsiz örneklerinden birini vermiştir.

Aile kadınları tek hedefi seks
olan bir modanın tâkipçisi olarak sâdece bir dişi hâline gelmiştir. Ana kadın,
eş ve hemşire kadın bu insafsız moda kasırgasının silip süpürdüğü varlıktır.

Bir dişi için büyük paralar
harcayan ama anaya, kardeşe, evlâda sırt çeviren erkekler çoğalmıştır.

Kısaca ifade edersek, dişi olarak
kazanmak sevdasına düşen kadın, ana, eş, bacı ve evlât olarak çok şeyler kaybetmiştir.

Çetinoğlu: 8 Mart Kadınlar Günü’ hakkında neler
söylemek istersiniz?

Göze: Bir 8 Mart kadınlar günü dolayısı ile bâzı gazetelerin
köşelerini tutmuş özgürlük taraftarı ve feminist hanım yazarlarımız neler neler
döktürmüşlerdi… Büyük bir coşku ile kutladıkları bir kadın da vardı.
Kumkapı’nın bir meyhânesinde gece yarısı annesi ile kafa çekerken kendisini
rahatsız eden meyhâne sâhibini, bıçağını çekip öldürüvermişti.

Bu çok mâsum (!) genç kızımız
mâsumiyeti neticesi katil olduktan sonra ise medyamız sâyesinde her gün bir
kanalda herkesi irşat (?!) ederek meşhur da olmuştu… Daha sonra da kocasını
öldürdüğü hanımla sarmaş dolaş gazinolarda sanat (!) icra etmeye başlamıştı.

Çetinoğlu: Ne kadar rezil
olurlarsa o ölçüde meşhur olmak… Şöhrete giden en garantili yol…

Göze: Bizim kadın kahramanlarımız medyamız sâyesinde artık
bunlar… Her mukaddes mefhumu senede bir günün içerisine hapsetmeye meraklı
oluşumuzdan beri dünyanın en ulvî varlığı kadına da tek bir günü lâyık görerek
ne kahraman (!) kadınlar üretiyoruz.

Çetinoğlu: Feminist
yazarlarımız var. Onlar Türk kadınına nasıl bir gelecek hazırlıyorlar?

Göze: Feminist yazarlar, kadın hürriyeti adına kadınlarımızı, kızlarımızı
meyhâneye dâvet ediyorlar. Onların hazırladığı geleceği düşünmek bile ıstırap
verici.

İsveç televizyonunda kadın
bacağının dörtte birini gösterip çorap reklâmı yaptırılırsa bütün feministler
ayağa kalkar. Bizde ise yalnız televizyonun değil hemen hemen bütün gazetelerin
istismar ettiği tek şey hâline gelmiş kadın bedeninin teşhirini bir haysiyet ve
şeref meselesi yaparak hesap soran tek gerçek feminist bayan var mı acaba?

Sözde feminist yaygaralar ve
iğrenç konuşmalarla dolu, ipek kâğıtlı mecmualarda, bir portakal veya elma gibi
soyulup soyulup, sırtından tiraj ve para kazandığınız kadını, bütün şerefli
adlardan da mahrum bıraktıktan sonra ‘Kadının
Adı Yok
’ diye kitap yazıp gene keseyi doldurmanın ise pek çok adı vardır…
Ama o adlar ancak magazin basınının üretmeye çalıştığı kadın tiplerine yakışır.

Olağanüstü gayretlerinize rağmen,
hâlâ nesli tükenmemiş namuslu, fedakâr, âilenin temel direği ‘Türk ve Müslüman’
kadının ise cemiyette adı da vardır sanı da, soyu da bellidir, sopu da.

Çetinoğlu: Genç kızlarımız
hakkında neler söylemek istersiniz?

Göze: Genç kız deyince gözümde canlanan bir hayâl var. Ben o hayâli
çok sevdim ve seveceğim de.

Hayâl’ diyorum, çünkü günümüzdeki genç kız gerçekleri o hayâlden o
kadar uzaklarda ki… Yarım asrı çoktan devirmiş olanlar, belki nostalji ama
bambaşka bir genç kızı hatırlarlar. Berber eli değmemiş, permasız, boyasız
saçları, makyajsız yüzleriyle fistolara, dantellere, kurdelelere dost olan
bambaşka genç kızları…

Onlar, oturuşları, kalkışları,
konuşuşları, küçüklerine ve büyüklerine davranışlarıyla ne kadar ölçülü ve
zariftiler. Yün örmesini, dikiş dikmesini, nakış yapmasını da bilirler ve kitap
da okurlardı.

O genç kızlar haksızlığa
uğrasalar dahi hocalarına çok saygılıydılar. Sesleri kuş cıvıltısı gibiydi.
Sigara ve içki onların hiç tanımadığı şeylerdi

Mevcut olmayan diskoteklerin,
barların ve kafelerin değil kırların temiz havasını teneffüs ederlerdi. Doğu ve
Batı çatışmasının tam ortasında olmalarına rağmen henüz bozulmamış olan Türk
âilesinin koruyucu kanatları altındaydılar.

O âileler ki kadınları henüz
erkeklerin kurtarılması lâzım gelen içki ve kumar ve fuhuş batağına düşmemişti.

Yolunu şaşırmış erkeği bile
kurtaran bir huzur yuvası olan evin çatısı altında ana kadınlar vardı. İşte o
genç kızlar o ana kadınların çokça bulunduğu toplumun eseriydi.

Zamanımızın genç kızlarının
ideali ‘önce vatan ve âilem’ diyen o
ana kadınlar olmalıdır. Bu günün genç kızı ise her türlü vasıta ile gözüne
gözüne sokulan bu karakterin tam tersi bedbaht kadın tiplerine
imrendirilmektedir.

Açıkça söyleyelim, bu günün genç
kızı, âileyi Türk yapan, onu analık ve eşlik vasıflarına sâhip kılan pek çok
değerin yabancısı hatta düşmanı olarak yetişmektedir.

Çetinoğlu: Bahaneleri hazır:
Dünya küçüldü, sınırlar kalktı, kültür
alışverişi yaygınlaştı deniliyor…

Göze: Kültür alışverişini kimse inkâr edemez. Ama seçimi iyi
yapmak, kendi kültürünü fedâ etmemek şartı ile…

Çetinoğlu: Günümüzün revaçta
olan fikrî moda akımı sosyalizm, kadınları nasıl şekillendiriyor?

Göze: Yüzlerce çeşit sosyalizm sayılmıştır. Hepsinin temeli de
materyalizme yâni maddeciliğe dayanır. Buna rağmen sosyalizm iki ana grupta
toplanabilir: Marksist sosyalizm, Marksist olmayan sosyalizm.

Marksist sosyalizm için insan
tipi işçidir. Nasıl işçi? Ferdiyeti ve milliyeti olmayan işçi, makinenin bir
parçası olan işçi…

Nitekim Komünist Rusya’da bütün
kadınlar da en süflisi de dâhil olmak üzere hangi işte çalışırsa çalışsın işçi
sınıfının menfaatine göre muamele görmüşlerdir. İşçi sınıfının menfaati neyi
icap ettiriyorsa kadın onu yapmak mecbûriyetindedir. Çocuklarını devlete
bırakmak, evliliğini devletin isteğine göre ayarlamak dâhil.

İnsanları bir köle durumuna
getiren proleterya diktatörlüğü kadını da aynı ölçüde ezmiştir. Bunun bir tek
istisnası vardır. Reklâm ve propaganda için kullanılan artistler, sirk
cambazları gibi önde gelen sanatkâr taifesi…

Ama onlar da sırasına göre
komünist partisinin ileri gelenlerine yem olmaktan kurtulamamışlardır.

Batı tipi sosyalizmdeki kadın ise
biraz daha talihlidir. Çünkü bâzı şeyleri seçme hürriyetini elde etmiştir.
Hattâ karakterini bulmak imkânına da sâhiptir. Ne var ki onun da hareket
noktası madde olduğu için ve cemiyet tarafından öyle şartlandırıldığından
dolayı tâkip edeceği yolu tam çizemez. Hayatını kazanmak için çalışır. Kazandığı
para ile yapmak istediği şey ise o hayatı istediği gibi yaşamaktır. Seks
özgürlüğünün yalancı câzibesine çabuk kapılır. Daha çocukluktan çıkmadan kadınlığa
ayak basar. Bu ayak basış bir âile çevresinde değil, kendisine pek çok oyuncağı
gerçekmiş gibi sunan toplumunda olur. Ticâretin can damarı olan reklâmın sâyesinde
bu piyasada bedeni ile yerini alır. O da artık bir çeşit köledir. Komünizmin
kadınından daha farklı olarak refah içindedir ve biraz da enteldir.
Burjuvazinin sunduğu nimetlerle, kendine has bir entelliği biraz
karıştırmıştır. Bu tip kadın evliliği yük olarak görür, anne olmak istemez,
birliktelikten yanadır. Yaşlılık kapısını çalana kadar cinselliğini yaşamak
ister. Yaşlılığı karşılayacak mânevî gücü, toplumu kendisine vermediği için son
yıllarında bunalır ve alkolden, uyuşturucudan yardım ister. Entelliği ona
bunalımını önleyecek şeyleri vermekte hasis davranmıştır. Bu noktada komünizmin
kadını daha mâsum ve mahkûm görülebilir.

Her ikisinin de müşterek tarafı
birisinin sefâlet diğerinin sefâhat tarafından âile dışına çıkarılmış
olmasıdır. Bu da bir nevi işçiliktir sanki. Nitekim batı sosyalizmi bu
kadınları meslek sâhibi kabul etmiş ve sendika hakkı da vermiştir.

Komünizmin kadınına canlı bir
misal verilirse bu herhangi bir ‘Katerina
veya ‘Nataşa’dır. Ama sosyalizmin
kadını meselâ bir ‘Simon de Beauvoir’ da olabilir. Bunlar sosyalizm kadın
tayfının iki kutbudur.

Çetinoğlu: Açıklamalarınız için
çok teşekkür ederim Efendim. İnşallah eskilerin ifâdesiyle tenebbühe, gafletten
kurtulmaya ve doğrunun bulunmasına vesile olur
.

 

 

Av. HİCRAN GÖZE:

      Yazar ve
hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza
attı.

     1931’de
Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak
dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından
ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski
Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi
ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü
olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu
Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te
bitirdikten sonra gene aynı Paşa’nın hayır eseri olan, bir zamanlar ‘Kenan
Evren Lisesi’ olarak anılan lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun
kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü olan Çamlıca
Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba
olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde
payı büyüktür. 

     1950 yılında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze
ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın
yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç
çocuğu,  beş torunu ve bir de torun
çocuğu bulunmaktadır.

     Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız
olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini
hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’,
Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan
’ ve ‘Kubbealtı Akademi’  mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. 

      ençlik
yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif
faaliyet gösteren Hicran Göze  çalışmalarına
hâlen devam etmektedir.  

     Yayınlanmış
eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif
mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin
Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın
(Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan
yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın
konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Halide Edip Adıvar  (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi),  *Kadıköylü
Yıllarım
  (hâtıra ), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif
(biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde
Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze ile Elli beş Yıl, *Yahyâ Kemal ve Atatürk.

Ne Dediğinizi Duymuyoruz Çünkü Kim Olduğunuzu Biliyoruz…

Yaklaşık 20 yıldır ülkeyi
yönetiyorsunuz, bilmediğimiz çok az yönünüz kaldı.

Dün, sizi “parmağında
bir yüzüğünden başka serveti olmayan”,
“eğer bir gün zengin olduğumu
duyarsanız bilin ki haram yemişimdir” diyen, “alnı secdeye değen” insanlar
olarak görüyorduk.

Dün, “Yolsuzluk,
Yoksulluk ve Yasakları (3Y)
kaldıracağız” sözünüze inanıyorduk.

Dün, “Dicle’nin kenarında
bir kurdun kaptığı koyununun bile mesuliyeti benimdir” diyen Başbakanı
çaresizlerin sığınacağı bir kapı gibi görüyorduk.

Zamanla gördük ki, “Harun
gibi gelmiştiniz ama Karun
gibi oldunuz.”

****

Her şeyin en büyüğünü
yapmayı seviyorsunuz. Önceki dönemlerde hayal dahi edilemeyecek büyük
yolsuzluklar
yaptınız, yapıyorsunuz. Bu yolla zengin olan dar bir kesimin
serveti milletin topyekûn fakirleşmesine yol açabilecek kadar büyüdü.

“Çalıyorlar
ama çalışıyorlar”
propagandası ile “aman
çalsınlar ama yeter ki ülke büyüsün, gelişsin” diye düşünmemizi sağladınız. Ama
düşünemedik ki, çalarak ülke büyütülemez. Çünkü ülke için değil şahsi
çıkarlarınız için çalı(şı)yordunuz.

İşte havuzun suyu
tükenmekte. Ülkemizde 8 seneden beri kişi başına düşen milli gelir sürekli
azaldı
yani millet fakirleşti, fakirleşmekte.

Cumhuriyet tarihinde ilk
defa bu kadar kötü yönetilen bir ekonomi, bu kadar kötü yönetilen bir devlet ile
karşı karşıyayız.

Devlet yönetilemiyor. Kurumlar tel tel dökülüyor.

Avrupa’nın en
düşük ikinci asgari ücreti
bizde. Çin’in asgari ücreti
bile bizi geçti. Avrupa’da çalışanların en fazla yüzde 8-10’unun geliri asgari
ücrete yakın. Bizde çalışanların üçte ikisinin geliri asgari ücret civarında.
Orta direği yok etmek üzeresiniz.

Asgari ücret civarında ve
altında kazancı olanların barınmak ve karnını doyurmak dışında bir hayali
yok.

Ümitlerimizi,
hayallerimizi bile çaldınız.

Zenginlerimizin gözü yurtdışında. Son üç senede 10 bin dolar milyoneri ve 23 bin
iş insanı Türkiye’den yurtdışına göçtü.

Gençlerde
Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı Yüzde 42,7
oldu. Üniversite
mezunu gençlerimizin yüzde 35’i işsiz. İyi yetişmiş, dışarıda iş bulma ümidi
olan doktorlarımız, mühendislerimiz, meslek sahibi insanlarımız yurtdışına
göçmekte. “Beyin göçü” ile beşerî sermayemizi yabancılara
kaptırıyoruz.

Buna karşılık ülkemizi 7
milyon
civarında donanımsız, eğitimsiz ve birikimsiz Suriyeli, Afgan vd sığınmacılarla
doldurdunuz.

Sizin zengin
ettiklerinizden bir kısmı ise vergi cennetlerinde kara para aklama derdinde.

****

Dün, “Anayasa
değiştirmekten”
söz ettiğinizde heyecanlanıyorduk.

Dün, “yargı reformu”
dediğinizde gurur duyacağımız düzenlemeler olacağını ümit ediyorduk.

Dün, “seçim kanunu”
değişikliği istediğinizde “istikrar” deyip destekliyorduk.

Dün, yetki
istediğinizde
elinizi kolunuzu bağlayacağınızı düşündüğünüz her şeyi
bertaraf etmenizden gurur duyuyorduk.

Dün, “vesayet rejimini
kaldıracağız”
dediğinizde, “Milli iradeyi hâkim kılacağız”
dediğinizde “gelişmiş bir demokrasimiz olacak” diye seviniyorduk.

Dün, “verin yetkiyi
kardeşinize görün dövizi faizi”
dediğinizde, yetkiniz arttıkça döviz ve
faiz düşer, hayat pahalılığı azalır sanıyorduk.

Meğer ne kadar kolay kandırılmışız
ne kadar çok kandırmışsınız.

Anayasayı öyle bir değiştirdiniz ki otoriter bir yönetim neymiş, “demokrasi
ne kadar güzel bir rejimmiş”
öğrendik.

Milli iradenin temsilcisi TBMM’ni yetkisiz kılıp, bütün yetkileri tek adama
verdiniz.

Yargıyı o kadar yürütmeye
bağladınız ki, adalete güven yerlerde sürünmekte. Mülkiyet hakkı ve özgürlüğümüz
bile güvence altında değil. Özellikle siyasi davalarda, hâkim ve savcılar karar
vermeden önce vicdanlarına değil sizlerin yüzüne bakıyor.

“Askeri vesayet” yerine “parti
devleti”
getirerek eski günleri mumla aratıyorsunuz.

Dinimizi siyasi araç için
kullandınız. “Dindar” olarak en kötü örnekler oldunuz. Yüzünüzden
“dindarın nuru” değil “kindarın öfkesi” yansımakta. “Ahlaksız bir dindarlık”
nasıl olurmuş gösterdiniz. Halkımızı İslam’dan soğuttunuz.

Verdikçe
yetkiyi, ekonomi uçacağı yerde, döviz kurları, faiz ve enflasyon uçuşa geçti.

****

Şimdi hala yetki
istiyorsunuz.

Şimdi yine Anayasa
değişikliği
yine Seçim Kanunu diyorsunuz.

Bugüne kadar verdiğimiz
yetkilerden, yaptığınız değişikliklerden, reformlardan ne hayır gördük ki,
yenilerini talep ediyorsunuz.

Ama artık sizin kim
olduğunuzu iyi biliyoruz.

Bu yüzden Amerikalı
düşünür ve yazar Emerson’un bir sözünü, en güçlü sessiz çığlıklarımızla
haykırıyoruz:

“Kim olduğun
söylediklerini o kadar gölgeliyor ki ne dediğini bir türlü duyamıyorum.”

Lorem İpsum Dolor Sit Amet

Bizim
ülkemizde yabancı dil konuşmak veya cümlelerin arasına yabancı kelimeler
serpiştirmek, konuşan veya serpiştiren kişinin kendisi iyi hissetmesini
sağlayan bir davranış tarzıdır. Hele hele arada böyle Latince ifadeler
kullanıyorsanız bu Latince ifadeler sizin izah ettiğiniz konuda uzman olduğunuz
hissini uyandırır. Çünkü Latince tabir kullanıyorsanız ya doktorsunuzdur ya da
avukat. O nedenle Latince ifade kullanmak öteden beri, Z kuşağının “cool”, Y kuşağının “havalı” diye tabir ettiği bir algı uyandırmaktadır.

 

Pek
çoğunuz başlıktaki ifadenin anlamını daha doğrusu anlamsızlığı zaten
biliyordur. Bilmeyenler için de hemen kısaca izah edeyim. Başlıkta kullandığım “Lorem ipsum dolor sit amet” ifadesi pek
çok yerde karşınıza çıkabilecek anlamsız bir ifadedir. Şaka değil, gerçekten
hiçbir anlamı yoktur.

 

Lorem Ipsum, masaüstü yayıncılık ve
basın yayın sektöründe kullanılan taklit yazı bloğu olarak tanımlanır. Lipsum, oluşturulacak şablon ve
taslaklarda içerik yerine geçerek yazı bloğunu doldurmak için kullanılır. Lipsum, 1500’lerin başlarında bir
matbaacının font model kitabı oluşturmak için, bir yazı tipi kütüphanesindeki
harflerin sıralamasını bozarak yerleştirdiğinden bu yana endüstri standardı
haline gelmiştir.” (Vikipedi)

 

“Anlamlı
bir metin gibi görünen bu ifade, yazı tiplerini göstermek amacıyla matbaacılar
tarafından birkaç yüzyıldır kullanılmaktadır. İçerdiği harfler ve bu
birleşimlerin harf aralıkları, yazı tipinin ağırlığını, tasarımını ve diğer
önemli özelliklerini açıkça gösterdiği için tercih edilmektedir.” (support.microsoft)

 

Bu
açıklamalardan da görüleceği üzere Lorem
ipsum
ifadesi, yazı tiplerinin ve yazının kâğıt üzerinde nasıl
görüneceğinin “mankenliğini” yapan bir süper modelden başka bir şey değildir.

 

Türk Siyasetinin “Lorem İpsum”ları

 

Hani
derler ya “Ömer diyeceği ağzını büzüşünden belli” diye. Yukarıdaki açıklamayı
okuyunca konuyu nereye getireceğimi hepiniz anladınız zaten. Evet, Türk
siyasetinde özellikle son zamanlarda siyasi liderlerin fonetik olarak kulağa
hoş gelen ama içerik olarak hiçbir anlam taşımayan sözler söylediklerine şahit
olmaktayız. Örnek mi arıyorsunuz?

 

“Lorem
ipsum!” tarzı ifadeler söz konusu olduğu zaman akla ilk gelen siyasetçi
şüphesiz ki Devlet Bahçeli’dir. İnsanların matematik bilimine duydukları inancı
sorgulamalarına neden olan hesaplamalarından tutun (bkz. ’40 yapar’ muhabbeti)
duyanda “ne dediğini acaba kendisi anlıyor mu?” sorusunu sorduran sözlerine
kadar bu lorem ipsum tarzının en önemli temsilcisi şüphesiz ki MHP lideridir.
Devlet Bahçeli’nin daha iki gün önce ifade ettiği ve duyanların “acaba ben mi
yanlış anladım?” diyerek tekrar tekrar okuduğu veya izlediği “Fakat vatandaşlarımızın çabasını istismar
edip, pireyi deve yapanlara da terörün acıklı maliyetini hatırlatmak
görevimizdir. Teröre yardım ve yataklık yapan bölücü kebapçıların işsizlikte
payı vardır” sözleri Sayın Bahçeli’yi bu alanda zirveye çıkarmıştır. Sosyal
medyanın bu “terörist kebapçı” sözünü sağlam bir mizah malzemesi olarak
kullandığına hepiniz şahit oluyorsunuz zaten.

 

Kendisini ikinci sırada anmak belki protokole aykırı
olacak ama Sayın Cumhurbaşkanı’nın da zaman zaman “lorem ipsum” tarzı
konuşmalarına şahit olmaktayız. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tür konuşmaları
duyan kişilerde “Agam bizimle eğleniyir” şeklinde bir “Kibar Feyzo etkisi” uyandırmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Ankara’daki havalimanını kim yaptı yahu? Biz yaptık!
Bundan önce Ankara’da havalimanı var mıydı?” sözü bu konudaki efsanelerdendir
mesela.

 

Geçtiğimiz günlerde TBMM Eski Başkanı AKP’li İsmail Kahraman anayasanın
ilk dört maddesinin değiştirilebileceğine dair bir takım sözler sarf etti.
Cumhurbaşkanı
Erdoğan, AK Parti’nin dün (6 Ekim) yapılan grup toplantısında bu sözlere tepki
göstererek ilk 4 maddenin tartışmaya kapalı olduğunu dile getirdi ve
“Anayasanın ilk 4 maddesini değiştirmek CHP’nin kurumsal iradesi midir?
Kılıçdaroğlu’nun isteği midir?” diye sordu. Sayın Cumhurbaşkanı’nın durup
dururken CHP’ye ve liderine böyle bir tepki göstermesi tam bir “lorem ipsum”
değil midir? 

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (17)

     “Âhir zamandır.
Fitneler (insanları birbirine karşı kışkırtmalar) zuhur etmiş (ortaya
çıkmış)tır. İmanı kurtarmak çok zor olmuş, îman tehlikeye girmiştir. Resul-i
Ekrem (sav), gelecek hadis-i şeriflerinde bu tehlikeyi şöyle haber vermektedir:

     “İnsanlar fevç
fevç (akın akın) İslâm’a girerler. Bundan sonra fevç fevç İslâm’dan çıkarlar.”
(Müsned-i Ahmed, c.3, s.343’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “Karanlık geceler
gibi karanlıklar üzerinize çökmeden îman ve amel-i salihe uygun (Allah’ın
rızasını kazandıracak ibadet ve işlere) koşun. O zamanda kişi mü’min (imanlı /
inançlı biri) olarak sabahlar, kâfir (inkâr etmiş) olarak akşama çıkar. Veya
mü’min (inanan) olarak akşamlar, kâfir (inkâr etmiş) olarak sabaha çıkar. Az
bir dünyalık karşılığında dînini satar.” (Müslim, Kitabü’l-Îman, c.1, s.51’den
naklen: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “Kıyametten önce
karanlık geceden bir parça gibi fitneler (inançta farklı fikir ve düşünceler)
zuhur eder (kendini gösterir). O zamanda kişinin bedeni öldüğü gibi, kalbi
mânen ölür. O zamanda kişi mü’min (inançlı) olarak sabahlar, kâfir (münkir,
inancını reddeden) olarak akşama çıkar. Veya mü’min olarak akşamlar, kafir
olarak sabaha çıkar. Az bir dünyalık karşılığında ahlâkını ve dînini satar.”
(Müsned-i Ahmed, c.3, s.453’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “O günde dinine
temessük eden (sıkıca sarılan), elinde ateş parçasını veya dikeni tutan
gibidir.” (Müsned-i Ahmed, c.2, s.390’dan nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali
Doğan.)

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelecek ki; o zamanda Kur’an’ın ancak resmi, İslâm’ın ise ancak
ismi kalır. O zaman, bir kısım insanlara ‘Müslüman’ denilir. Halbuki onlar,
İslâm dininden en uzak olanlardır. Câmileri maddeten ma’mur (bayındır
hâlde)dir; ancak hidayet (İslâmiyet) cihetiyle harâbtır. O zamânın âlimleri, sema
kubbesinin altında en şerîr (şerli ve kötü) âlimlerdir. Fitne (ve kaos)
onlardan çıkar ve onlara döner.” (Hz. Muaz’dan rivayet, Beyhekî; Hâkim:
Tarih’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)                                                   

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelir ki; câmide bin veya daha fazla kimse namaz kılar. Ancak
içlerinde bir mü’min (gerçek inanan) yoktur.” (Deylemi’den nakleden: El-Hac
Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “O zamanda müezzin
ezan okur. Bir topluluk namaz kılar. Halbuki, onlar mü’min (gerçekten inanmış
kimseler) değillerdir.” (Taberani; Ebu Nuaym, el-Hilye’den nakleden: El-Hac
Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelir ki; camilerde toplanırlar. Ancak içlerinde mü’min yoktur.”

(Hâkim, el-Müstedrek’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali
Doğan.)

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelir ki; onlar haccederler, namaz kılarlar, oruç tutarlar;
halbuki içlerinde mü’min yoktur.” (Ebu Şuayb’den nakleden: El-Hac Muhammed Ali
Doğan)

     “Bütün bu
hadisler, îmanı muhafaza etmenin (korumanın) ne kadar zor olduğu hususunda bizi
îkaz etmekte (uyarmakta)dır.” (El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     X

     “Bu zaman, imanı
kurtarmak zamanıdır. Bu zamanda en büyük ihsan (iyilik ve lütuf), imanı kurtarmaktır.”                                                                    

     “Evet, bu Cihan
Harbi (Birinci Dünya Savaşı)ndan daha büyük bir hâdise (olay) ve bu zemin
(yer)yüzündeki hâkimiyet-i âmme (her şeye ve herkese hâkim olmak) dâvâsından
daha ehemmiyetli (daha önemli) bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların
başına öyle bir hâdise (olay) ve öyle bir dâvâ açılmış ki; her adam, eğer Alman
ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı
kazanmak için bilâ-tereddüt (tereddütsüz / hiç çekinmeden) sarf edecek. İşte, o
dâvâ ise, yüz bin meşahir-i insaniyenin (meşhur ve ünlü kimselerin) ve hadsiz
(sayısız) nev-i beşerin (insanların) yıldızları ve mürşitlerinin (irşat
edicilerinin / doğru yolu göstericilerinin) müttefikan (ittifak ve söz birliği)
ederek, kâinat sahibinin ve mutasarrıfının (tasarruf sahibinin) binler va’d ü
ahdlerine (vaat ve sözlerine) istinaden (dayanarak) haber verdikleri ve bir
kısmı(nın) gözleriyle gördükleri şu ki:

     “Herkesin îman
mukabilinde (karşılığında) bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar (köşkler) ile
müzeyyen (süslü) ve bâkî ve dâimî (kalıcı) bir tarla ve mülkü kazanmak veya
kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer îman vesîkasını (belgesini) sağlam elde
etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyûnluk tâûnuyla (maddecilik vebasıyla,
yâni her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkar eden dinsizler
ve her şeyi madde ile ölçenler ve yaratılanları ve zerrelerin muntazam
hareketlerini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip / vehmedip dinsizliğe
yol açmağa çalışanlardan) çoklar(ı) o dâvâsını kaybediyor. (Çünkü: ‘Her şeyi
maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.’)
Hattâ, bir ehl-i keşf ve tahkik (perdeli şeyleri gören ve bilen velî), bir
yerde kırk vefiyattan (ölenlerden) yalnız birkaç tanesi(nin) (mutlu ve sonsuz
saadetler içinde geçecek olan ebedî hayatı) kazandığını sekeratta (ölüm
anlarında) müşahede etmiş (görmüş); ötekiler kaybetmişler. Acaba, bu kaybettiği
dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse, doldurabilir mi?”

     Kaldı ki, o
keşfiyat (keşifler); câmi cemaati hakkındadır. O da o zamana mahsustur. Bu
zamanda çok tehlike var. Kaybedenler ise daha ziyadedir (daha çoktur).

Bizimkiler Bizimle Dalga Geçiyor!

Son söyleneceği yine başta söyleyeyim! Bu söylemler ile bir
sonra ki seçimlerde Cumhur İttifakının kazanma şansı yok gibi gibi!

Cumhur ittifakı, eleştiri aldığı konularda sorunu gözden
geçirip düzeltmek yerine, rakip partileri hainlerle işbirliği yapmakla,
eleştiren vatandaşları da hainlerin ağzı ile konuşmakla itham ederek!

Sadece, Cumhuriyet Halk Partisinin “CHP” başını çektiği
Millet ittifakının oyunu arttırır.

***

Geçtiğimiz son 20 yılda siyasi olarak öyle keskin hamlelere
şahit olduk ki artık bu saatten sonra filancalara oy veren kafirdir! Denilse
dahi! Hatta! Bununla ilgili fetva dahi ayarlansa!

Benim tanıdığım pek çok kişi, kâfir değildim ama madem öyle
olayım, hiç önemli değil!

Yetmez ise hain de olayım, ama inat olsun, onlara oy
vereceğim konumuna geldi!

***

Yani gelinen noktada gıda maddelerinde ki artışı, yok
saymak, enflasyonu düşük çıkartmak!

Sonra da suçu marketlere atarak akşam Ana haberlerini
Almanya, İngiltere ve Bulgaristan da ki sorunları bahseder hale getirerek
gündemden düşürmek en çok ta Cumhur ittifakının seçmenlerini kızdırıyor!

Benden söylemesi.

Konuştuğum pek çok Adalet ve Kalkınma Partili “AKP”,
Bizimkiler Bizimle Dalga Geçiyor! Diyor.

Yani demem o ki nasıl ki bir zamanlar yanlış yapıldığı için
sürekli eleştirilen Milli Güvenlik, İçişleri ve Dışişleri ile ilgili konular,
Milliyetçi Hareket Partisi “MHP” ile kurulan ittifaktan sonra düzeltildi ve
herkesin övgüsünü almaya başladı!

Şimdi ekonomi, eğitim ve yerel yönetimler gibi konularda
aynı durumda, işi bilenlerin tecrübelerine ve bürokratlarına ihtiyaç var.

Bu işler kürsülerden kızarak, ihtam ederek düzelmez! Bu
yöntem sadece, mevcut iktidarın taraftarını azaltır.

***

En basit örnek; Şu an körfez ilçe fatih mahallesinde ki
bitmeyen daha önce defalarca yazdığım ve bu gün itibariyle kaosa dönüşen İSU
çalışmaları hakkında Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın ve
Körfez Belediye Başkanı

Şener Söğüt’ün müdâhil olmaması ve kimsenin onları bu konuda
çözümün hızlanması adına sürece dâhil edilememesi neredeyse tamamına yakını Ak Parti
ve Cumhur ittifakı seçmeni olan mahalle sakinlerini ne duruma getirmiş bir
gidin dinleyin.

Bir mahallede ki kazı çalışmaları ile ülke genelinin ne
alakası var demeyin, işte tam da bahsettiğim görmezden ve duymazdan gelmek
kısmına verilebilecek en iyi örnek!

Büyükşehir ve ilçe belediyesinin aynı partili oluşu, işi bu
hale getiren İSU’nun belediyelerin kuruluşu oluşu, mahalle muhtarının bu
orantısız siyasi güce sesini çıkartamaması, konuşanların da ağır ithamlarla
susturulması!

Bir mahalleyi ne hale getirmiş bir gidip yerinde görmeniz
lazım!

Ak partili komşulara “gülerek” ne olacak bu mahallenin hali
dediğimde, bu konuda da Bizimkiler Bizimle Dalga Geçiyor! Diyorlar.

Ne desin adamlar, gülüyoruz ağlanacak halimize, yürüyenin
üstü başı ayakkabısı, arabası olanın arabası, balkonu çamaşırı per perişan.

***

Bahsettiğim Fatih Mahallesinde Cumartesi günleri o perişan
ortamda semt pazarı kuruluyor, bir cumartesi Tahir Büyükakın başkanımız ve
Şener Söğüt başkanımız pazara girip halkın durumunu bir görsün, bir dokunup
işiteceği ahları bir saysın!

İşte o zaman benim ne demek istediğim bir sonra ki
seçimlerde ki şanslarının ne kadar azaldığı daha iyi anlaşılır!

Evet, kesinlikle mahalle için bir şeyler yapılıyor!

Evet, bitince çok güzel olacak!

Ama bir yılı geçen süreçte halk bıktı, yapılan her ne ise
çok yanlış yöntemlerle yapılıyor ve planlamayı kim yapıyorsa bu alanla alakası
yok!

Bu gün İzmit merkezde ve ya Kuruçeşme semtinde bile yol
çalışması yapılınca önce alternatif güzergâh yapılıyor, kimse mağdur olmadan
onarılacak yere topyekûn girilip kısa zamanda bitirilip çıkıyor, neden!

Çünkü orada rakip partili ilçe belediyesi var!

Ya körfez ilçe fatih mahallesi! Orada sadece Allah
yardımcımız olsun!

Mevzu bu kadar net!

***

Yani en basit bir mahalle sorunun da bile çözüm
hızlanmayınca mevcut Belediye Başkanları da muhtemelen Cumhur İttifakının son
belediye başkanları olarak tarihe geçecekler.

Adalet ve Kalkınma partisi geçen yerel seçimler öncesi
tabandan gelen bu sesleri duyup çözüm üretmediği için İzmit Belediye
Başkanlığını CHP adayı Fatma Kaplan Hürriyet’e kaptırdığı gibi,

Bir sonra ki seçimlerde de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ve
Körfez

Belediyesini muhtemelen “kazanmaya istekli adaylar çıkarsa”
kaybeder diye düşünüyorum.

Aynı düşüncem genel seçimler için de geçerli, Millet
İttifakının ve

Cumhuriyet Halk Partisinin Sayın Kemal Kılıçdaroğlu dışında
şansı git gide yükseliyor!

Belki de sadece Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile kazanamazlar,
onun haricinde Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve ya onun gibi toplumun genelinin
sempatisini kazanan bir adayla muhtemelen Millet ittifakı kazanır, bunu da
seçimlere 2 yıl varken yazmış olayım.

***

Yani demem o ki iktidarın bazı uygulamalar ve onların
belediye başkanlarının ihmallerinden şikayetçi olanları HDP ve bilimum bölücü
örgüt ile aynı tarafta olmakla itham etmek hiçbir işe yaramaz.

Rakip İttifakının oylarını da azaltmaz! Liderlere bu konu da
hangi danışmanları akıl veriyorsa! Yanlış veriyor bunun da altını çizeyim.

Ve son tavsiye, şayet Ak Parti gidişatı kendi lehine
çevirmek istiyorsa Milli Politikalarda olduğu gibi ekonomi ve yerel yönetimlerde
de MHP’li bürokratlara şans vermeli, emin olun pek çok alanda düzelme sadece bu
yöntemle mümkün aksi halde seçimden sonra Millet İttifakına oy vermeye itilen
seçmeni suçlamak hiçbir işe yaramaz.

Benden söylemesi.

Deli Kurt

Şâir ve fikir adamı olarak tanınan Hüseyin Nihal Atsız, yazdığı romanlarla; gerek edebî
dil, gerekse roman tekniği, olaylar örgüsü ve sürükleyicilik
açısından da zirvelere ulaşmış bir kalem erbâbıdır.

1958 yılında yazılan Deli Kurt isimli roman, 1402-1444
yıllarında, Osmanlı Devleti’nde yaşanan

târihî olaylar üzerine
kurgulanmıştır. Savaş sahneleri o dönemin günlük hayatı, muhayyile gücü ile zenginleştirilmiş, aşk ve mâcerâ ile çeşnilendirilerek
anlatılmıştır. Okuyucuyu sarıp sarmalayan, sayfalara ve satırlara çeken; ilgiyi
ve heyecanı eksiltmeden devam ettiren, acaba
ne olacak, nasıl sonuçlanacak sorusunun
bir sonraki bölüme,
sayfaya veya cümleye
bırakan bir üslûp kullanılmıştır.
Bazı bölümler var ki okuyucuyu, âdetâ
nefes almadan okumaya mecbur bırakmaktadır. Duygu sömürüsüne tenezzül edilmeden okuyucunun hisleri harekete geçirilmektedir.

Şehzâdeler arasındaki mücâdele
had safhaya ulaştığında içlerinden biri, güvendiği
Çakır adındaki sipâhiye birkaç ay sonra doğum yapacak olan hanımını, kimsenin
bilmediği emin bir yere göt rmesini, doğacak çocuğu erkek olursa, taht mücâdelesi sebebiyle
katledilmekten korunması

tâlimatını verir. Sipâhi Çakır; hatunu, kağnı arabasının üzerine yerleştirdiği keçeden
yapılmış oda içerisinde, uzak bir köydeki sütannesi
Satı Kadının evine götürür. Satı Kadın, güvenilir
olduğu kadar dirâyetli bir Osmanlı kadınıdır. Gerekli bilgileri verdikten, bir
kese içerisinde yüklüce para bıraktıktan sonra Çakır
vazifesinin başına döner.

Şehzâde katledilmiştir. Sipâhi Çakır üstlendiği vazifeler ve savaşlar sebebiyle ancak 10
yıl sonra

sütannesinin
yanına gidebilir. Emânet etiği hâtun, bir erkek evlât dünyaya getirmiş, adınıMuradkoymuştur.
Murad, herhangi bir çocuk gibi yetiştirilmesine rağmen, asil bir aileye mensup
olduğu

intibaını uyandırır. Konuşması ve hareketleriyle, sevimliliği
ile dikkat çekmektedir. At binmeyi, ok

atmayı, güreş
tutmayı bilir. Köylüler O’na Deli Kurt ismini yakıştırırlar. Hiç kimse asıl adını

bilmez. Sipâhi, çocuğun babasına benzediğini fark eder ve
endişeye kapılır. Eğitimini sağlayacak

hoca bulur, asker olacak şekilde yetiştirilir. 18 yaşına
geldiğinde Onu da
asker ocağına yazdırır.

Birlikte savaşlara katılırlar. Savaştaki başarıları sebebiyle
kısa zamanda tımarlı sipâhi sınıfına alınır.

Evlenir çocukları olur.

Sipâhi Çakır ile Murad, fırsat buldukça sütanneyi ziyârete giderler. Bu
gidişlerden birinde, akşam yemeğini yemek için gittikleri pınarın başında akıl
almaz bir hâdise yaşarlar:

Çakır, endişe ile Birisi
geliyor der. Sütanne sâkindir. Varsın
gelsin. Konuşmalar devam eder:

-Yürüyüşü
bir tuhaf. Yürüyor değil de süzülüyor
gibi. Hayâlete benziyor.

-Hayaletten pek farkı yoktur! Hep geceleyin gezer.

-Tanır gibi konuşuyorsun sütanam!

-Tanımaz olur muyum? Gökçen Kız. Yüzüne
bakmayın, tekin değildir.

Gökçen kız yaklaştı, durdu ve Deli Kurtla göz göze geldi. Deli Kurt, yakın mesâfeden göğsüne ok yemiş savaşçı gibi şöyle
bir irkildi. Sonra kamaşan gözleriyle bir anda çevresini göremeyerek

dehşete kapıldı. Bir eliyle gözlerini kapayarak elinde
olmadan, yılan şokmuşçasına fırlayıp ayağa kalktı. Göz göze geldikleri zaman
kızın bakışlarından yeşil bir ışık çıktı gibi görmüş, bu ışıkla kamaşan gözleri hiçbir şey görmez
olunca, kör olduğunu zannederek ayağa fırlamıştı. Delirmiş

miydi? Elini gözlerinden çekip ihtiyatla kıza baktı. Olduğu
yerde duruyor fakat kimseye bakmıyordu. Başını öne eğmişti ve gözleri yerdeydi.

Herkes heyecanlanmış, Deli Kurtla birlikte Satı kadın bile ayağa kalkmıştı.
Şaşkınlık sebebiyle

uzunca bir süre
kimse konuşamadı. Sessizli Satı Kadın bozdu:Gezmeğe
mi çıkmıştın Gökçen?

dedi. Pınara
geldim Satı Ana!

Deli Kurt yeniden ürperdiğini
hissetti. Kızın sesinde öyle bir ezgi vardı ki gecenin sessizliğinde

insanın gönlüne
işliyordu.

O ses, gönlüne,
hâfızasına, yüreğine,
aklına, bütün bedenine yerleşmişti. Hiçbir
zaman da terk

etmedi

Gökçen, testisini doldurdu ve gitti. Oturmaya devam edenler,
saatler boyunca Gökçeni
konuştular.

Satı ana, Sipâhi Çakırı
ve Muradı bilgilendirdi:

-Bu Gökçen Kız korkunç bir kızdır. Ondan kurt, kuş, yılan, çıyan
bile korkar. Obanın köpekleri onun yanına yanaşamaz. Kurtlar ondan kaçar. İki
arşınlık koca yılanı bakışı ile bayılttıktan sonra

eliyle boğduğunu ben şu gözlerimle gördüm.

Vakit gecikmişti. Fakat Gökçenin meraklı hikâyesi onları o kadar sarmıştı ki çadıra
dönmek akıllarına bile gelmiyordu. Satı Kadın, noktayı koydu: Bu kadar gevezelik yeter, haydi kalkın,

çadırlarımıza dönüyoruz.

Okuyucu ise son sayfaya kadar kitabı elinden bırakamaz.

Savaş sahneleri, özellikle de Macarlarla yapılan savaşların
anlatıldığı bölümlerde
heyecan doruklara çıkıyor. Kahramanımız Murad, esir düşüyor,
birkaç defa ölümle burun
buruna geliyor.

Ve bu harika roman, kimsenin aklına gelmeyen sürprizlerle bitiyor.

Haziran 2021de
yayınlanan eser, sert kapaklı cilt içerisinde 14 X 21,5 santim ölçülerinde 200

sayfadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr
www.otuken.com.tr

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

 12 Ocak 1905 târihinde
İstanbulda dünyaya geldi. Babası Gümüşhânenin Torul ilçesinden Deniz

Binbaşısı Mehmet Nâil Bey, Annesi Trabzonlu Kadıoğlu
Ailesinden Deniz Yüzbaşı
Osman Fevzi Beyin kızı

Fatma Zehrâ Hanımdır.
Asıl adı Hüseyin
Nihal Çiftçioğludur. Atsız
soyadını daha sonra aldı.

 Tahsil hayatına İstanbulda başladı. Kadıköy’deki
Fransız ve Alman okullarına bir müddet
devam etti.

Babası Süveyş’e
tâyin edildi. Burada kısa bir süre
Fransız okuluna gitti. İstanbul’a döndükten
sonra

birçok okul değiştirdi. 1922’de, günümüzdeki adı İstanbul Erkek Lisesi olan İstanbul Sultanisi’nden ve

1930 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu.

 Çalışma hayatına, Fuat
Köprülü’nün
isteği ile Edebiyat Fakültesi Türkiyat Enstitüsü‘nde asistan olarak başladı. 1933 yılında, Millî
Eğitim Bakanı Dr. Reşat Galip ile Prof. Zeki Velidi Togan arasında yaşanan bir tartışmada
hocası Zeki Velidi Toganı
destekleyen bir telgrafı bakanlığa gönderince üniversitedeki görevinden alınıp Türkçe öğretmeni olarak Malatyaya gönderildi. Sonraki çalışma hayatı, yazıp yayınladığı
fikir yazıları sebebiyle devamlı sürgünlerle geçti. 1944 Türkçülük-Turancılık
dâvasından mahkûm oldu ise de Askerî Temyiz Mahkemesinde beraat etti. 1969 yılında öğretmen kadrosuyla çalıştığı
Süleymâniye Kütüphânesi’nden
emekli oldu.

 Emeklilik hayatında bütün zamanını inandığı Türk Milliyetçiliği dâvâsına ayırdı. Gazete ve
dergilerde yazdı, dergiler ve kitaplar yayınladı, konferanslar verdi.

 Türk milliyetçiliği ile alakalı yazılarını: Türk Ülküsü,
Şiirlerini; Yolların Sonu isimli kitaplarda topladı.

*Bozkurtların Ölümü, *Bozkurtlar Diriliyor,
*Deli Kurt, *Ruh Adam, Z Vitamini ve *Dalkavuklar Gecesi

isimleriyle 6 adet romanı yayınlandı.

 Bunların dışında *Âşıkpaşazâde
Târihi, *Türk Târihi Üzerine
Toplamalar, *Dokuz Boy Türkler ve

Osmanlı Sultanları, *Müneccimbaşı
Şeyh Ahmed Dede Efendi Hayatı ve Eserleri, *Tevârih-i Cedid-i

Mirât-ı Cihan, *Osmanlı Târihi 1, *Osmanlı Târihine Âit
Takvimler, *Evliya Çelebi Seyahatnâmesinden

Seçmeler, Oruç Beğ Târihi. Ayrıca ansiklopedi maddeleri,
Bibliyografya Çalışmaları (4 Kitap), Edebiyat

Târihi Üzerine Çalışmalar (3 cilt) isimli eserleri vardır.

 11 Aralık 1975 târihinde
İstanbulda kalp krizinden vefat etti.

 Hakkında yazılan
kitaplar, lisans ve y

Konudan Konuya (19)

Benden bana, benden sana, senden ona;

     İçelim iman
şerbetini, kana kana.

 

     Diyelim iman
nûrundan, daha yok mu?

     Anlayalım iç aydınlık
durumunu.

 

     Hayatın gelmeden
sonu,

     Olsun bu bize, son
soru.

 

     İmanlı hâlini
artık güzelce koru.

     Olmuşken ömrün
akışı dupduru.

 

     Ebedî âlemin
çalalım kapısını gayrı,

     Açılacak bize
ebetler, ayrı ayrı.

 

     Daha ne duruyoruz
ki, artık ben kalamam!

     Zira oldu günlerim
bir bir, hem de tastamam.

 

     Kapanmadan kapılar
diyerek, işte son çare!

     İman değil midir
zaten, hayatta tek gaye?

                                 X

     Türkiyemiz, gizli
hazîne denen kenz-i mahfî; 

     Sanki dünyanın ne
kelime, kâinatın merkezi.

 

     Keyfiyet ve
içeriği ile şaşırtıyor herkesi,

     Kâinatı temsilen
oluyor, her şeyin sesi.

 

     Âlemi tefekkürü,
gösteriyor her bir nefesi,

     Dün olduğu gibi,
her şey ve herkesin nefsi.

 

     Bugün de,
insanlığa iki cihan saadeti sunuyor.

     Dışarıda
bırakmıyor kimseyi, her şeyi kucaklıyor.

 

     Bu milleti
alkışlıyor, 1400 senedir Kur’an.

     Beş vakit ezanlar
yükseliyor semaya, durmadan.

 

     Dünyanın gözü
kulağı çekilmese de, üstümüzden bir an;

     Allahın kanat
gerdiğinin, sırtı yere gelmez hiçbir zaman.

 

     Kılıç çekilmez bu
milletin torunlarına asla!

     Çünkü “Ordum!”
dedi bu millete Yaratan bir defa.

    

     Bu Türk milleti
mübarek ve bu vatan kutsal.

     Bayrağının rengi
bile, kan rengi al mı al.

 

     Taşıyla toprağıyla
bu vatan mübarek, bu millet sahib-i fazîlet.

     Nasıl olmasın ki,
dünyada bu kadar düşmanı olan bir millet!

 

     Türk milleti Allah’ına
yürekten bağlı, hem de çok.

     Aksi olur, kalbine
saplanan zehirli bir ok!

Türkiye’nin Demokrasi Seviyesi

Freedom House (Dünya Özgürlükler Evi) demokrasi,
özgürlük ve insan hakları konularında araştırmalar yapan dünyanın en güvenilir
sivil toplum örgütlerinden biridir. Dünyadaki diğer ülkeler gibi bizde de sivil
toplum örgütleri ve halkla da görüşme ve anketler yaparak, siyasi haklar ve
sivil özgürlükler konusunda
durum tespiti yapıyor.

Freedom House
raporlarında,
“Türkiye son 10 yıl içinde dünyada
demokraside en fazla kan kaybeden ikinci ülke
olarak yer almakta. 2017
yılından bu yana demokrasi alanında kısmen özgür ülke statüsünde bile
değil, özgür olmayan ülke statüsündeyiz. Türkiye bu yıl da “özgür
olmayan ülkeler” kategorisinde
yer aldı.

100 puan üzerinden 32 puan
alan Türkiye, 195 ülkenin yer aldığı “özgürlük” sıralamasında 146’ncı
sırada.

“Dış güçlerin
saldırısı”
gibi savunma ataklarına geçmeden önce
raporun içeriğine bir göz atalım.

****

Freedom House
raporunda,
mesela “Türkiye’de Basın ve ifade
özgürlüğünün baskı altında
olduğu” tespit ediliyor.

“Türkiye’de ana akım medyanın,
başta televizyon kanalları olmak üzere, hükümetin duruşunu yansıtan yayınlar
yaptığını ve haberlerde sık sık benzer manşetlerin atıldığı kaydedildi. Bazı
bağımsız gazete ve internet siteleri faaliyetlerine devam etse de bunların
büyük bir siyasi baskı altında oldukları” ifade ediliyor.

Yalan mı?

****

Raporda “Türkiye’de bireylerin,
devlet veya devlet dışı aktörlerin aşırı müdahalesi olmaksızın mülk sahibi olma
ve özel iş kurma hakkını kullanabilmesinde”
sorunlar tespit edilmiş.

“Özel mülkiyet
hakları
yasal olarak kutsaldır, ancak 2013’ten
beri hükümeti eleştiren birçok kişi, müdahaleci vergi ve düzenleyici
denetimlere
tabi tutuldu.

2016 darbe girişimi
sonrasında, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu düşünülen şirketler,
STK’lar, vakıflar, şahıslar, medya kuruluşları ve diğer kuruluşların mal
varlıklarına el konuldu.
2018’de yayınlanan bir ankete göre, köşe
mağazalardan büyük holdinglere kadar en az 11 milyar dolarlık özel işletme
varlıklarına el konuldu” deniyor.
El konulan milyarlarca dolar
varlığın, hükümetin atadığı kayyumlarla yönetilmekte olduğu”
ifade
ediliyor.

Bu tespitler doğru değil
mi?

****

Raporda, “Resmî
yolsuzluğa karşı önlemler güçlü ve etkili değil”
tespiti yapılıyor.

“Yolsuzluk,
kara para aklama, rüşvet
ve devlet sözleşmelerinin
dağıtımında hükümetin en üst düzeylerinde bile büyük bir sorun olmaya devam
ettiği
” anlatılıyor.

Ayrıca; Halkbank davasında
Reza Zarrab’ın, Amerikan mahkemelerindeki ifadesinde “üst düzey Türk
yetkililerin rüşvet aldığını ve Erdoğan’ın başbakanlık görev süresi boyunca
rüşvetlerin bir kısmını bizzat onayladığını” yazıyor.

Doğru değilse, bugüne
kadar bu utanç verici iddiaların muhatapları niye açıkça yalanlamıyor?

Sedat Peker, devleti yönetenler ve ilişkide bulundukları kişiler hakkında,
bunlardan daha beter iddialar ortaya attı. Niye bunları soruşturacak bir
Cumhuriyet Savcısı çıkmıyor?

*********************************

Vicdan, Adalet, Ahlak, Hukuk

J. J. Rousseau’nun ifadesiyle “Vicdan
Allah’ın iç dünyamızdaki sesidir, kalp gözümüzdür.”

Vicdan insanın iyiyi kötüden ayırmasını, haklıyı haksızdan
ayırmayı sağlar. Vicdan: “HAK YEMEME” hassasiyetidir. Bütün insanlara karşı
merhamet ve ADALET hissiyatıdır.”

“Daha iyi bir dünya düzeni mümkündür” ancak bu kendiliğinden
gerçekleşecek bir şey değildir. “Gerçekleşmesi insana ve onun iradi eylemlerine
bağlıdır.”

“Hukuk olanı değil, olması gerekeni gösteren bir
düzendir.” 

Fakat İnsan iradesini, vicdanının sesini
dinleyerek, hukuka uygun bir yönde kullanabileceği gibi, ona aykırı bir yönde
de kullanabilir. Toplum hayatı ve düzen için gerekli olan hukuk kuralları bu
yüzden birtakım emirler verir, yasaklar getirir ve ödevler yükler.
Bunlar
yapılmadığı zaman da yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere bazı yaptırımlar
(müeyyideler) uygulanır. Her hukuk kuralında maddi bir yaptırım bulunur.

Hukuk kuralları herkesi bağlayıcıdır, yürürlükte kaldığı süre içinde, kuralları
koyanlar da dahil herkesi bağlar.

Ancak hukuka aykırı davrananlar, bizzat
hukuk kurallarını koyanlar ve hukuka uygun davranmayı sağlamakla görevli
olan güç sahipleri ise
bunları hukuka uygun davranmaya zorlamak için çoğu
zaman yaptırım uygulamak imkânı bulunamaz.

****

“Hukuk sisteminin nihai amacı adaleti
gerçekleştirmektir. Hukuk devleti demek, adaleti sağlayan devlet demektir.”

Hukuk bir “olması gereken” norm olduğu
için temel bir değere, içimizde bulunan son bir “olması gerekene” (adalete)
dayanması ve onu yansıtması gerekir.
Böylece hukuki bir ödeve, bir olması
gerekene uyan kişi, bir zorunluluğa, bir zorlamaya boyun eğmiş olmaz; bu ödevin
içimizdeki doğruluğu ve geçerliğinden ötürü, bizzat kendine uymuş olur.”

Çünkü “Adalet; ahlaka dayanan, herkese
hakkı olanı veren,
bireylere hürriyet ve eşitlik sağlayan, insan
haklarına saygılı ve insanları mutlu eden
erdem ve iradedir.”

Bireylerin vicdanında yansımasını bulan ve
içselleştirdikleri hukuk normları yürürlük şansına kavuşur. Ahlaki bir değer
olan adalete dayanmayan bir hukukun varlığı düşünülemez, ahlak toplumsal
düzenin biricik temeli ve dayanağıdır.
Toplum hayatını insani bir kimliğe
sokan, hayvanların hayatından farklı kılan, ahlaki değerler ve onlara olan
inançtır.

****

Kamu İhale Kanunu, yürürlüğe girdiği 2003 yılından beri,
iktidar tarafından 192 defa değiştirildi. Bu yolla, bir hukuki
düzenlemenin kamu kaynaklarının zarara uğramasına, haksız el
değiştirmesine kaynaklık eder hale getirilmesi ahlaka ve adalete aykırıdır.

Belediyelerde imar planlarında
yüzlerce defa yapılan revizyonlarla belli kişilere menfaat sağlanması da gücün
ahlaksızca kötüye kullanılmasıdır. Adaletin çiğnenmesidir.

Ahlaki değerlere inancın olmadığı, ahlaki bir değer olan adalete
dayanmayan
bir sözde hukuk sisteminin olduğu yerde, hukuk güçlülerin
zayıflara karşı güç kullanmasından ibaret
olacaktır. Aslında burada bir hukukun
varlığından
bahsetmek bile doğru olmayacaktır.

Bu yüzden öncelikle devleti
yönetenlerin bilgili
olması yanında mutlaka vicdanlı olması; kul
hakkı, adalet gibi temel ahlaki değerleri içselleştirmiş
kişilerden
seçilmesi gerekir.