11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 370

Kazakistan’da Neler Oluyor ve Neler Olacak?

Kazakistan’a defalarca
gittim, bayağı kaldım, “Yıldızlar Yeniden Parlıyor-Kayıhan Yayınları 1992”
kitabımda konu ettim, Çimkent, Canbul ve Almatı’da kaldım. Nur Sultan
Nazarbayev dönemini yaşadım. Bölgede en fazla petrol, doğal gaz ve altın
çıktığını; pamuk yetiştiğini öğrendim. Türk ve Türkiye denilince bir ayrıcalık
yaşadım. Almatı İstanbul Mahallesinde Ahıska Türkleri bizim heyeti görünce koç
kesmek istediler, zor vaz geçirmiştik.

Kazak milli şairi,
politikacısı ve şehidi Ahmet Baytursınuli hakkında dizi yazılar yazdım (2011),
bölgeyle alakalı kültür, sanat, edebiyat, iletişim ve akademik konularında hala
temaslarım var, dostluklarım artarak sürüyor.

Dolayısıyla Ocak 2022’nin ilk
haftasında başlayan ve sonra kontrol altına alınan yağmacılık ve terör olaylarından
çok etkilendim.

Genç bir gazeteci olmayı çok
istedim, soluğu hemen bölgede alacaktım Karabağ ve İran Irak Savaşı muhabirliği
tecrübemle. Ama olmadı. Hemen dostlarımı aradım. İnternet ve telefon
konuşmaları yeterli değildi ama bilgilenmem için kafiydi. 86 yaşındaki Kazak
Cumhurbaşkanı bir sene önce (05.01.2021) Egemen Kazakistan Gazetesindeki
yazısında “Bağımsızlık hayatımızdan ve her şeyden değerlidir. Halkımızın bir
parçasıdır.” Demişti. Güney Kazakistan artık Türkistan olarak
değerlendiriliyor.

Kazakistan olaylarını tek
cümle ile; devleti ele geçirmek için ülke içindeki hain grupların (ki bunların
içinde üst yönetici, bürokrat, siyasetçi, ordu ve güvenlik mensubu kişi ve
gruplar da mevcut imiş) dış güçlerle birlikte hareket ederek terör estirmeleri
ve yağmalamaya başlayarak, merkezi otoriteyi zaafa uğratıp yönetimi üslenmek
olarak değerlendirebiliriz. O halde son durum nedir diye Kazakistan’daki kıymetli
bir aziz dostuma zordum;

-Cumhurbaşkanı Kasım Cömert
Tokayev duruma tamamen hakim vaziyette. Terör gruplarının ele başlarının çoğu
yakalandı ve yakalanıyor. Henüz resmen açıklanmasa da çok önemli isimler olduğu
ve gelişmelerin arkasında bunların bulunduğu ortaya çıktı.

-Bunların arkasında Rusya’nın
olduğu iddia ediliyor. Çünkü Nazarbayev döneminde Kazakların bir Türk damarı
olduğu öne çıktı. Türk Devletleri Teşkilatı’nın lokomotifliği mesabesinde görev
üslendi. Rusça’dan vaz geçilip Kazak Türkçesi resmi dil oldu. Latince alfabeye
geçildi. Topraklar verimli işlenmeğe başladı.

-Nazarbayev yönetiminde böyle
çok faydalı işler gerçekleşti. Ama bu tür gelişmelerin sebebi bu değildir.
Yapılan zamlardır. Fakat Ruslar kendi lehlerine olumlu veya olumsuz propaganda
yapmakta ustalar. Bu işi çok iyi biliyorlar. Sanırım yakalananların sorgulaması
tamamlanınca bazı gerçekler ortaya çıkacak.

-Terör eylemleri Batı
Kazakistan’da çıktı. Yani ülkenin petrolü olduğu en zengin bölge. Burada Rus ve
Kafkaslı işçiler de mevcut. Şirket Cehevron da yabancı. Bunlar hatırlanırsa; eylem
sonra bütün ülkeye yayıldı. Mangistau Oblasfının Eyaleti Aktav şehrinde
başlandı  deniyor. Bu eylemlere küçük,
ulu ve orta cüzler dediğimiz Kazakistan’ın boyları olan kesimler de katıldı mı?

-Hayır böyle bir husus yok.
Sorun yapılan zamlardır. O da geri çekildi. Hükümet istifa etti. Ama eylemler,
yağma, yangınlar terör olarak devam etti. Bölge işçi teşkilatlarının güçlü
olduğu bir yer. Bu biraz eylemcilerin hareketini kolaylaştırdı. Dışardan da
destek geldi.

-Bu eylemlere feministler ve
liberaller destek verdi. Muhalif sanatçı İrina Kayratovna’nın şarkılarının
etkisinin yaygınlaşması, Otızdan Asıp Baramın muhalif filmini 6.5 milyon
seyircinin izlemesi politizasyon ve rahatsızlığın sebebi olabilir miydi? Öyle
iddia da ediliyor.

-Hiç alakası yok. Eylemler
LPG’ye zam dolayısıyla yapıldı. Kazakistan hep otoriterdi, ama kapalı değildi.
Dışarıya açıktı. Her ülkeden gidip gelenler mevcuttu. Uzlaşmacı bir tavrı
vardı. Belarus gibi değildi. “Bu yapısal çelişki doğurdu, otoriterliğinin
sürdürülmesi “açısından da demek doğru değildir. Sorun zamlardı. Sonra bu husus
halkın sosyal, siyasal ve ekonomik taleplere döndürüldü. Buna rağmen bunlar da
kabul edildi ama terör devam etti. Henüz eylemlerin ötesi belirsizliğini
koruyor? Fakat bugün yarın netleşir.

-Kazakistan’da cılız bir
muhalefet var. Kaçak muhalif Ablyazov’un gelişmeleri manüple ettiği varsayımı
söz konusu mu?

-Mümkün. Ancak onlar da
liberaller ve feministler kadar güçlü değil. Sorun gelir girdisinin adil
dağıtılmaması. Yönetim de bunu fark etti.

-Başka şeyleri de fark etti..
Aralık 2021’de Türk Ocağı’nın bir sempozyumunda Nazarbayev de konu edildi.
Hizmetleri tek tek anlatıldı. Hepsi doğru. Ama Kazak halkı liderlerin mal
varlığı, kızları, damatları, yeğenleri ve yakınlarına devlet imkanlarıyla
tanıdığı imkanlar halk arasında konuşuluyor. Rüşvet devletin üst kademelerinde
alınıyor, bir türlü önüne geçilemiyor iddiası var.

-Kazakistan’daki sıkıntının
önemli bir bölümü de bu husus işte. Devletin imkânlarını şahıslarına ve
yakınlarına kullananlar, rüşvet ve suiistimal ayyuka çıktı.  Cumhurbaşkanı Tokayev Yönetimi bunu fark
etti. Tedbir almaya başlamıştı ki, dıştan ve içten dediği iş bu konudur.
Devleti soyanlar böyle bir yola baş vurdu. Dışardan da destek aldılar. Sorgulama
başladı. Sanırım bugün yarın resmi bir açıklama yapılır. Zaten benimki bir
yorum, önsezi ve değerlendirme.

-Bu eylemler, yağma 2011
yılında da Kazakistan’da denendi. Ama Nur Sultan Nazarbayev yönetimi bastırdı.
Bugün ise güvenlik görevlilerin bir kısmı da örtülü olarak bu eylemleri
destekleyince Cumhurbaşkanı Tokayev bölgenin NATO’su gibi görev yapan kısa adı
KGAT olan Barış gücü Kollektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatını davet etti ve
olay kontrol altına alındı. 18 polis, 26 terörist öldü. 3000 göz altı var.

-KGAT’ın merkezi Moskova’da
ve Rusya’nın kontrolü bir hayli fazla. Rusya Kırım ve Suriye gibi girdiği
yerden çıkmaz biliniyor. 3200 Rus askeri az değil. Bir de Rus yanlıları var
ülkede.

-NATO gibi düşünün. ABD’nin
etkisi NATO’da fazladır. Ama üye ülkelere eşit yaklaşmak durumundadır.
Diğerleri propagandadır.

-Türk Devletleri Teşkilatının
açıklamaları nasıl karşılandı?

-Çok iyi oldu. Böyle bir
katkı ve dayanışma bekleniyordu. Zaten son İstanbul toplantısında da Tokayev
Türkiye’ye gelmiş ve önemli bir konuşma yapmıştı.

-Kazak nüfus oranı nedir
Kazakistan’da?

-Nazarbayev’in önem verdiği
bir husustu. Bugün için bu oran %70.

-Çok önemli bir gelişme. Bir
husus hatırlatayım “Putin’in Kazakistan Rusça konuşan ülkedir”, Lavrov’un
“Kazakistan’da dar görüşlü milliyetçiliği geliştirmeyi ve Rusya ile işbirliğini
itibarsızlaştırmayı amaçlayan dış desteğin soncudur” açıklamaları tamamen
Rusya’nın her gelişmeyi lehine çeviren propagandalardır.  Kazakistan her şeyin farkındadır. Bu terörist
eylemlerin altından Türkiye’deki gibi (2016) bir kalkışma çıkarsa şaşmayalım.
Öylesine ciddi bir yürütme sürüyor.

-Teşekkür ederim. 

Madde ve Ezeliyet

     Cenab-ı Hak,
hususî eserlerine menşe / çıkış yeri ve kendisine lâyık kemalâtına /
mükemmelliklerine mehaz / kaynak olmak üzere her ferde ve her nev’e / cins ve
türe has müstakil / bağımsız bir vücut vermiştir. Ezel / başlangıcı olmayan
cihete sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev’ / tür yoktur. Çünkü bütün envâ /
cins ve türler imkândan / olup olmaması eşit durumda mümkün olmaktan; vücub
dairesine / varlığı lüzumlu, gerekli ve zarurî oluş durumuna çıkmamışlardır. Ve
teselsülün / zincirlemenin yani birbirinden oluşmanın da, bâtıl / hakikatsiz
bir hurafe olduğu / kısaca doğru olmadığı meydandadır. Âlemde görünen şu
tagayyür  / başkalaşma ve tebeddül /
değişme ile, bir kısım eşya / varlıklar hudûs bulmakta / sonradan ortaya
çıkarılmakta. Böyle meydana getirilmekte. Hep yeniden vücuda getirildiği, gözle
görünen gerçeklerdendir. Bir kısmının da hudûsu / meydana getirilişi, aklî
zaruret ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti / başlangıçsızlığı cihetine
gidilemez.

   Maddenin ezeliyeti
yanlış ve mantıksız bir görüştür. Maddenin; zerre ve atomların hareketinden;  kendi başına meydana geldiği bir hurafedir.
Cins ve türlerin yani envaın teşekkülü gibi, batıl umura / işlere ihtimal
vermek yersiz bir bakıştır. Sırf başka şeyle nefsini ikna etmek maksadıyla
ileri sürülmektedir. Meydana gelişin; bu şekil yorum tarzının fasid / bozuk
esaslarından çıktığı, açık bir gerçektir.

     Vücudu mutlak
zarurî olan Zât’ın yani Allah’ın açık, zarurî ve elzem olan ezeliyetini
zihinlerine sığıştıramıyorlar! Nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete
münafi / aykırı olan maddenin ezeliyetini zihinleri alabiliyor? Hem İlahî
kudrete karşı mukavemet edemeyen, karşı koyamayan koca kainatın; nasıl olur da,
küçücük ve nazik zerreleri; öyle dehşetli salâbet / sağlamlık karşısında
durabilir? Ezelî kudretin var ve yok edici eline karşı dayanabilir? Hem nasıl
oluyor da, ezelî kudretin hassası / özelliği olan ibda ve icadı; hiçbir makul
münasebeti olmayan en âciz ve en biçare / en çaresiz esbaba / sebeplere isnat
edip dayandırıyorlar?

     Bütün
silsilelerin; Hâlıkın varlığı, olmazsa olmaz mevcudiyetine kat’î / kesin bir
şekilde şehadetleri göz önünde iken, bazı insanların maddenin hareketinin
ezeliyeti cihetine zahip olmaları / öyle sanmaları dalalet / sapık bir yoldur.
Öyleyse böyle bir yanlışa düşmelerinin esbabı / sebepleri   nelerdir?

      Envaın / nevlerin; madde ve zerrelerin
hareketlerinden teşekkülü gibi, batıl işlerin oluşması için  neden onların ezeliyetine ihtimal veriliyor?

     Sırf başka şeyle
nefsini ikna etmek zorunda olduğu için, o umurun faydasının esasını, tebeî bir
nazarla derk etmediğinden neş’et edip çıkıyor. Böyle bir düşünceye saplanıp
kalıyor!

     Dalâlet / sapık ve
yanlış yol ne kadar acip ve şaşırtıcıdır. Celal Sahibi Zat olan Allah’ın zarurî
bir lâzımı olan ezeliyeti ve hassası / özelliği olan icadını akıllarına sığıştıramayanlar,
nasıl oluyor da, gayrımütenahi / sayısız zevata / zatlara ve aciz şeylere
ezeliyeti vermek gibi, bir batıl, çıkmaz yola düşmekten kendilerini
alamıyorlar? 

     Madde dedikleri
şey mütegayyir / değişken bir surettir. Hem hadise ve olayın mütehavvil  başkalaşan hareketlerinden
soyutlanamadığından, hudusu / sonradan meydana gelişi muhakkaktır. Bu sebeple
hudusu / yeniden meydana gelmesi muhakkaktır. Kuvvet ve suretler a’raziyetleri
cihetiyle, envaın cevherlerindeki farklılıkları teşkil edemez. A’râz cevher
olamaz. Demek bütün envaın  fasılları ve
umum a’râzın  mümeyyiz havassı / seçkin
özellikleri bizzarure / ister istemez sırf adem / yokluktan muhteradır / icat
edilmişlerdir. Silsilede tenasül / üremek ve türemek, geçerli olmayan sıradan
âdi şartlar yüzündendir.

     Mükerrem olan
insan, insanlık cevheri bakımından; daima hakkı satın almak istiyor. Daima
hakikati arıyor. Maksadı daima saadet ve mutluluktur. Fakat batıl ve dalâl ise,
hakkı ararken haberi olmadan karşısına çıkar. Hakikatin madenini kazarken,
ihtiyarsız / elinde olmadan, batıl onun başına düşer. Ya da hakikati bulmakta
muztar kalmış / zorlanmıştır. Veya hakkı tahsilden mahrum olmuştur. İşte bu
yüzden asıl fıtratı, vicdanı ve fikri; muhal / imkânsız ve makul olmadığını
bildiği bir emre / işe;  sathî  / yüzeysel bir nazarla bakıyor! Tabi olarak,
istemeyerek kabul ediyor.

     İşte bu hakikati
göz önüne al! Göreceksin ki, bütün âlemin nizamından gaflet eseri olarak;  vehmettikleri maddenin ezeliyeti yanlış bir
görüştür. Madde ve hareketi ve şu bütün akılları hayrette bırakan nakış ve
bedi’ sanatı bir düşünelim. Tahayyül ettikleri kör tesadüfle olacak şey midir?
Bütün hikmetlerin şahitliğine rağmen, bütün bunları tüm sebeplerden sanmaları
boş bir hayaldir. İtikat ettikleri hakiki tesiri oturttukları yer yanlıştır.
Sadece nefislerini yanıltıyorlar! Vehmin            devamına dayanarak yanlış karar
veriyorlar! Mevhum tabiatı merci ve merkez yapmakla, güya tesellî buluyorlar.
Elbette fıtratları bunu reddeder. Oysa yalnız Hakka yönelmeli. Hakikati kast
etmeli. Davetsiz olarak önümüze çıkan görüş ve düşünceleri reddetmeli.

     Madde dedikleri
şey ise, değişkendir. Hadisenin yok olucu hareketinden soyutlanamaz. Demek
hudûsu / sonradan oluşu muhakkaktır. Ne acaiptir ki, Varlığı olmazsa olmaz, sanatla
yaratıcı olan  Allah’ın Zâtı’nın apaçık
zarurî bir  lâzımesi olan ezeliyeti;
zihinlerine sığıştıramıyorlar! Nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete
aykırı olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabiliyorlar? Hakikaten
şaşılacak bir husus. Evet, insan düşündükçe, bütün kemal ve mükemmel sıfatlarla
vasıflanmış olan Sâni’in yaratmasını nasıl garip karşılar? İnkâr eder? Şu
hayret verici sanatlı varlıkları kör tesadüfe verir? Zerre ve atomların
hareketlerine dayandırır! İnsanı insaniyetten pişman eder. Zerrelerin;
hareketlerinden husulü / meydana gelişi dava olunan kuvvet ve suretler;
araziyetleri cihetiyle envanın cevherindeki farklılıkları teşkil edemez. Çünkü
araz cevher olamaz.

     Demek, bütün
envaın / nevlerin fasılları ve umum a’razın özellikleri, sırf yokluktan
yaratılmışlardır. Tenasül / üremek ve türemek, sıradan şartlardan başka bir şey
değildir.  İşte yaratmanın delil ve
kanıtının özeti budur.

Zorunlu Beyin Göçü

“Ey ekmeği alınanlar! Selam sizlere!

                         Ey rütbesi çalınanlar! Selam sizlere!”
Nihal Atsız

Türkiye, son yıllarda büyük ölçüde “Beyin Göçü” kâbusu yaşıyor. Bunların başında Türkiye’nin en iyi
okullarından mezun olmuş genç mühendisler ve doktorlar bulunuyor. Bunlara genç
öğretmen adaylarını da eklemek mümkün ancak onların maalesef mesleki açıdan
doktor veya mühendis gençler kadar şansları yok.

Hâlbuki daha önceki konuşmalarında cumhurbaşkanı Erdoğan;
ülkemize tersine göçün başladığını, hatta kaliteli yabancı teknik adamlarında
ülkemizi tercih ettiğini söylemişti.

Ama ülkemizde görünen tablo hiçte cumhurbaşkanının söylediği
gibi değil. ABD deki NOBEL ödüllü bilim insanımız Prof. Dr. Aziz Sancar
ülkemizi ziyarete geldiğinde “Türkiye’de
çalışmak ister misiniz
” sorusuna: “Hayır
Türkiye’nin bu konularda çalışmak için yeterli altyapısı yok
” cevabını
vermiştir.

Peki, ama nedir bu “Beyin
Göçü
”nün altında yatan gerçekler hiç düşünülmüyor mu? Öyle ya siz devlet
olarak 6-7 yaşındaki bir çocuğu alacaksınız ilkokul, ortaokul, lise, üniversite
okutacaksınız, bu çocuk aradığı iş imkânlarını yurtiçinde bulamayınca,
kendisine okuduğu müddetçe beş kuruş harcamayan yabancı devletlere hizmet
vermek için gidecek! Yazık değil mi bu çocuklara, yazık değil mi dişinden
tırnağından artırıp vergileriyle onların okumasını sağlayan bu gariban millete.

Türk Milli Eğitimi son yıllarda büyük bir çıkmazın
içerisinde. İki yüzden fazla üniversite açtık ama bunların birkaç tane eski
üniversitemiz hariç diğerlerinin ne tam teşekküllü laboratuvarı, ne de yeterli
miktarda öğretim elemanı kadrosu var.

Eğitim ve öğretimin yanında üniversitelerin kuruluş
nedenlerinden biri de yükseköğrenimin köylerdeki gençleri şehirlileştirmek
amacı taşıyordu. Ancak biz bunun tam tersini yaptık, her vilayete her kasabaya
üniversite açmakla üniversitelerimizi köylüleştirdik!


İki yüz üniversitenin yerine büyük şehirlerimizde on
bilemediniz on beş tam teşekküllü üniversite açılmış olsaydı hem daha nitelikli
insanlar yetişir, hem de teknik lise açılması suretiyle sanayinin ihtiyacı olan
ara eleman sıkıntısı çekilmezdi.


Üniversitelerimizin durumu bu vaziyetteyken, iyi okullardan
mezun kendini yetiştirmiş KPSS de 90-95 puan almış gençlerimizin puanları
mülakatta 50-55’e düşürülüyorsa, henüz hayatlarının baharında bu yetenekleri hayata
küstürmeğe, gurbetin göç yollarına düşürmeğe kimin hakkı var?

Türkiye’nin bugün ki Politik, Sosyolojik ve Ekonomik yapısını
isabetli şekilde tahlil etmek için dönüp gerilere bakmakta fayda var sanıyorum.



“Daha ileriye ulaşmak
için birkaç adım geri gitmeyi öğrenmelisin. Çünkü en ileri sıçrayışlar, iki
adım geriden başlar.
” Der Almanların ünlü şairi Goethe

Sayın Erdoğan sık sık “CHP zihniyeti”nden bahsediyor haklı.
Evet, CHP’nin bir zihniyeti vardı ama aydın, kendisini yetiştirmiş yetenekli
elemanlardı bunlar. Hatta bunları, CHP iktidardan düştükten 25-30 sene sonra gelen
hükümetlerin dahi devlet kadrolarından temizlemesi kolay olmamıştı.

Peki, AKP’nin 20 Yıllık iktidarında kadrolaştırdığı buram
buram NEPOTİM(Kayırmacılık) kokan liyakatsiz,
yeteneksiz makam arabalarında pudra şekeri koklayan kişilerin devlet kadrolarından
kaç yılda temizleneceğini sanırsınız? 

Ejder Meyvesi Yerine Safran veya Hünnap

2013
yılında yaptığımız İran seyahatimizde safran denilen baharatın bu ülkede
çok tüketildiğini öğrendik. Yemeklerin çoğunun, özellikle pilavların sapsarı
olması safrandan kaynaklanıyormuş.

Safran çok
kıymetli bir baharat. Mutluluk hormonlarını artırıyor ve insana neşe veriyor,
parkinson, alzheimer gibi hastalıklara çok iyi geliyormuş.

Isfahan’da bir akşam,
trafiğin tam bir keşmekeşe döndüğü bir sırada dikkatimi çekti. Dört anayolun
birleştiği kavşakta trafik kilitlendi, sürücüler tamamen kendi maharetlerine
bağlı olarak yol almaya çalışıyordu. Bu arada bizim aracın önüne veya
başkalarının önüne aniden geliveren diğer araçlara karşı sürücüler çok sakin
kalmayı başarıyorlardı. Kaosun içinde kimse kimseye kızmıyor, bağırmıyor ve
korna çalmıyordu.

Bize
rehberlik eden İranlı Türk doçent arkadaşımıza, sürücülerin sabır ve
sakinliğine şaşırdığımı söyledim. O da gayet sakin dedi ki “safrandandır.”

Safran çok
pahalı. Halen 1 gramı 20-30 TL civarında satılıyor. Özellikle ekonomik
krizin vurduğu hanelerimize girmesi zor.

Fakat
“(Chia tohumu eşliğinde) Ejder Meyveli Smoothie, (Liçi meyvesi
eşliğinde) Efuli, (Starex meyvesi eşliğinde) Aloevera, Zencefilli
Somonlu Suşi”
gibi menülerin olduğu saray sofralarında yer almasının
ülkenin sükuneti ve selameti için faydalı olacağını düşünüyorum.

****

Bu
kadar döviz kıtlığında İran safranı ithal etmeyelim diyenlere, yerli
ve milli
bir başka çözüm buldum: Hünnap.

Meğer
‘hünnap’ın da mucizevi etkileri varmış. Bana göre en önemlisi ve safrana
rakip olmasını sağlayacak özelliği “öfke kontrolüne birebir” olması.

Hünnap “tüm
sinir sistemini yatıştırıcı özelliklere sahip” imiş. Beyni sakinleştirdiği
gibi
kaygının azalmasına da yardımcı oluyormuş. Hormon seviyelerini
etkilemekte, zihinde ve vücutta sakin, rahat bir his uyandırmakta imiş.

Bu
özelliklere bakınca milletçe safran veya hünnap tüketmeye çok
ihtiyacımız olduğunu
düşünüyorum. Özellikle yönetme becerisini
kaybettikçe öfke kontrolünü kaybeden ve “iç savaş çağrıştıran” beyanlarda
bulunanlar var.
Bunlara ne yapıp edip safran veya hünnap
temin etmemizin bir “beka sorunu” olduğu kanaatindeyim.

*************************************

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Bir Anayasal Haktır

CB ve
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın “Sokaklara döküleceklermiş,
meydanlara döküleceklermiş. Ya siz 15 Temmuz’da sokağa dökülenlere bu millet
nasıl dersini verdiyse, siz de aynı dersi evelallah alırsınız. Bizler Cumhur
İttifakı olarak hepinizi önümüze katarız ve gideceğiniz yere kadar kovalarız”

sözlerini duyunca ürpermedim desem yalan olur.

Anayasal bir hak olan toplantılar ve gösteriler düzenlenmesini darbeye
benzetmek akıl alır gibi değil.

Ürpermem,
cumhurun birliğini ve dirliğini sağlamakla görevli olan bir iktidar
sahibinin halüsinasyon içinde olma ihtimali ve öfke kontrolünü bu
kadar kaybetmesinden duyduğum endişenin bir sonucu.

Çok
kişi bu sözleri Levent Gültekin gibi anlayacaktır: “Sokağa çıkarsanız
taraftarlarımı karşınıza dökerim demek iç savaşı da göze alırım demektir.”

Bir Cumhurbaşkanı
-parti genel başkanı şapkasıyla da konuşsa aynıdır- iç savaş çağrıştıracak ifadelerden
en çok kaçınması gereken kişidir.
Bu kaçınma zarureti öncelikle ettiği
yemin
gereğidir.

Levent
Gültekin “iç savaşların kazananı olmaz, azdan az gider çoktan çok” diye
uyarıyor.

Böyle
olsa da olmasa da Erdoğan’ın işgal ettiği makam katlanmak, hoş görmek,
adalet ve bağışlamak
makamıdır. Ayrıştırma, bölme, korkutma, nefret dili
bu makama asla yakışmaz.

*************************************

Halüsinasyonlar

İYİ
Parti Lideri Meral Akşener, sağlıklı bir Cumhurbaşkanına iç savaş
çağrıştıran sözleri yakıştıramadığı için olsa gerek, “Erdoğan’a psikiyatriye
gitmesini tavsiye ediyorum”
dedi.

Gerekçesi
de “sokağa dökülmek gibi bir kelime, cümle kimseden çıkmamışken, böyle bir
çağrıda bulunan yokken” varmış gibi konuşması. “Halüsinasyon gören bir
kişinin muhtemelen tavrı böyle olur”
diyerek açıklamış.

Halüsinasyonlar, kişinin
sadece kendisinin duyabildiği, görebildiği, dokunabildiği ve koklayabildiği, var
olmayan şeylerin var gibi görülmesine,
gerçek olmayan duyuların
algılanmasına
verilen isimdir. Şizofren ve psikolojik rahatsızlıkların
yanında alzheimer, bunama, parkinson, beyin tümörü gibi fiziksel hastalıklarda
da alkol ve uyuşturucu kullanımında da görülebilen bir belirti.

****

Erdoğan’ın daha AKP kurulmadan yıllar önce yapılmış Esenboğa, Adnan Menderes havalimanlarını, S.
Demirel Üniversitesi vb eserleri “biz yaptık biz” diye savunduğu
biliniyor. Hatta “bizden önce evlerde buzdolabı, fırın, çamaşır makinesi bulunmuyordu”
bile demişti.

Erdoğan’ın
1980 öncesinde çok yoğun çalıştığını ve eve her gece geç gittiğini
anlattığı bir söyleşisi hatırlardadır: “O zaman mücadeleler bugünkü gibi değil.
Kızım bize hasret biz de onlara hasrettik. Bir gece yatak odasının kapısına
büyük kızım not asmış ‘babacığım bir geceni de bize ayır’ diye.”

Oysaki,
Erdoğan’ın büyük kızı Esra Albayrak 1983 doğumlu idi, 1980 öncesinde henüz
doğmamıştı.

****

Daha
da ilginç olan şu ki, benzer belirtiler Erdoğanist AKP’lilerin bir kısmında
da görülüyor:

Mesela
AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin “AK Parti gelene kadar ‘kadın’
kelimesinin adı yoktu”
demişti. Bu sözüyle Atatürk’ün kadınlarımıza
çağının üstünde verdiği hakları ve Cumhuriyetin kazanımlarını inkâr etmişti.

Mesela
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Halk Ekmek fabrikaları 1978’de CHP’li Ahmet
İsvan zamanında kuruldu.
Fakat bir TV programına telefonla bağlanan
Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım, “Halk Ekmek’i biz kurduk,
Sayın Cumhurbaşkanımız İBB Başkanı iken kurdu”
dedi. Oysaki, RTE’nin İBB
Başkanlığı dönemi 1994-1998 idi. Programda canlı yayın konuğu İstanbul B.
Belediyesi, AKP Grup Başkanvekili Mehmet Tevfik Göksu da bu yanlış sözü
düzeltmedi.

****

Bu
örneklerin tıbbi karşılığını bilmiyorum. Bir yandan tükettiğimiz her şeyin
fiyatlarına gelen fahiş zamlar, üstüne bir de böyle beyanları duymak sizler
gibi beni de çok etkiliyor.

Zihnimde
hep o şarkı var: “Oynatmaya az kaldı, doktorum nerede?”

Ey Türk Bunu Düşündün mü?

Niçin çöktü Kırım Kazan?

Ey Türk bunu düşündün mü?

Sanır mısın kader yazan

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Ataların devlet kurdu

Kötülere demir surdu

Mamur idi Türk’ün yurdu

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Askerlerin Altın Ordu

Asırlarca dizin yordu

Irmaklara deniz[1] sordu

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Birlik dirlik Türklük idi

Rus köylüsü geldi yedi

Biziz gayri hâkim dedi

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Mujik[2]lerin torunları

Büyümüştü burunları

Korkunç İvan yarınları

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Teni candan ayırdılar

Ruslar Rus’u kayırdılar

Türk’e kefen bayırdılar

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Kazan, Nogay, Kırım ayrı[3]

Ejder ayrı Sibir sayrı

Kalmamıştı birlik gayrı

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Yandı durdu Tataristan

Kışa döndü baharistan

Süyüm Büke kahıristan[4]

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Tarih acı keder dolu

İbret alsın Anadolu

Tehlikeler sardı yolu

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Türk milleti tuzağı gör

Bir nefesle vatanı ör

Gönüllerde kalmazmış kör

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Seni senle yıkmasınlar

Türk’ü Türk’le yakmasınlar

Ak toprakta akmasınlar

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Ayrık sözler değil erlik[5]

Yurt’a gerek yüce dirlik

Tüm cihana gelsin birlik

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Özden söyle doğru sözü

Açık eyle her bir gözü

İnsan olan görür özü

Ey Türk bunu düşündün mü?

 

Saygı ve dostlukla

 

 

 

 

 




[1] Oğuz Han’dan beri Türkler daha deniz daha müren
(ırmak) sormuşlardır.

[2] Rus köylüsü

[3] Altın Ordu Türk Devleti 1502 yılında yıkıldı.
Kazan, Nogay, Astargan, Kırım ve Sibir Hanlıklarına parçalandı.

[4] Kazan Hanlığının hatun sultanıydı. 1553 yılında Rus
Çarı Korkunç İvan tarafından esir edildi. Moskova’ya tutsak olarak götürüldü.
Kahrından 1554 yılında Moskova’da öldü. Mezarı belli değildir.

 

[5] Erlik birleştirmektir. Yunus Emre misali “Ben
gelmedim dava için/Benim işim sevgi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller
yapmaya geldim” “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim Sevilelim/Dünya
kimseye kalmaz” demektir, diyebilmektir.

Beyin ve Terör

Bu yazı Cumhurbaşkanlık, Başbakanlık makamı
ile bazı iktidar ve muhalefet milletvekillerine ve Emniyet Genel Müdürlüğü gibi
devlet kuruluşlarına elektronik posta ile gönderilmiştir.

22. Eylül.
2014

 

Dr. Hilmi
Özden[1]

 

“Basit, kolay ve kestirme çözümler mutlaka
yanlıştır.”

Karl Popper

Not:  Metnin tamamını okumak istemeyenler sadece
koyu yazılmış kısımlarını okuyabilir.

 

Özet

Bölücü kanlı terör örgütü PKK,
uyuşturucu ile beslenen, emperyalist devletlerin Türkiye’nin huzurunu bozmak
için tuttukları bir kiralık katil şebekesidir. Biz bu yazımızda teröristin
beyin/zihin dünyası hakkında nöro-bilimler açısından bilinmesi gerekenleri
anlatacağız.

 Beyin temel sinir hücreleri nöronlar arasında
oluşan bağlantılarımız (sinapslar) her insanın ilgi alanı için farklı farklı
gelişir ve oluşurlar. Buna “beyin esnekliği” denir. Beyin gelişimi her birey
için ona özgü fiziksel ve ruhsal yaşantılardan etkilenmektedir. Teröristlerin
yapmış oldukları yıkıcı, tahrip edici ve öldürme faaliyetleri ile ilgili olarak
nöron bağlantıları artar.

Beyni yıkanmış teröristlerin
kalıcı hafızaları biyokimyasal yolları kullanarak tüm olumsuz bilgi ve eylem
türlerini beyin hücrelerine protein olarak yerleştirmişlerdir.

Bizler bir otomobili kullanırken
başlangıçta zorlandığımız halde daha sonra gayet rahatlıkla araç kullanırız. Bu
piramidal sistem bilgilerini (istemli davranışları) extrapramidal
(otomatikleşmiş) sisteme devretmemizden kaynaklanır. Teröristlerinde kırsalda
öğrendikleri her türlü imha, pusu kurma, kundaklama yok etme gibi toplu cinayet
işleme davranışları onların ekstrapiramidal sistemlerine aktarılmıştır.

İnsanların genlerindeki her yöne
gelişebilecek mevcut potansiyel; terbiye, alışkanlıklar, sık tekrarlanan
davranışlar, düşünce, manevi algıları gibi çevre faktörleri ile şekillenir. Her
çocuk masum doğmasına rağmen, teröre bulaştırılmış insanlarda beyinleri
yıkanarak normalde hayat boyu ortaya çıkmayacak genlerdeki olumsuz yönler açığa
çıkmaya başlar.

Her hastalığın tedavisi olduğu
gibi toplumsal hastalık olan teröründe tedavisi ihmal edilmemelidir. Fakat bu
çözüm süreci ilmî usullerle yapılmadığı gibi günü birlik geçici tedbirler
uygulanmaktadır. Bu süreç, Türk Milletinin geleceğini, katledilme, imha dahil
her türlü felakete açık hale getirmiştir.

Anahtar kelimeler: terör, beyin,
sinaps, kalıcı hafıza, ekstrapiramidal sistem, epigenetik

           

Giriş

Nöro-bilimler (anatomi, fizyoloji,
histoloji, biyokimya, biyofizik, nöroloji, psikiyatri vd.) ışığında terör ve
teröristin beyin ve zihin dünyası değerlendirilmeden terör önlenemez. Terör
önlenemediği gibi gelecek nesillerin riske atılması söz konusudur. Tüm dünyayı
tehdit eden terör ülkemizi de yıllardır, uğraştırmaktadır. Açılım politikası
ile çözüm bulunmak istendiği söylenmiş fakat asla bilimsel usullerle problem masaya
yatırılmamıştır. Terör’ün uyuşturucu kaçakçılığından kazandığı meblağlar,
yabancı istihbarat teşkilatlarının ve emperyalist güçlerin maşası olarak
kullanılması göz ardı edilmiştir. Sosyolog, uluslar arası ilişkiler uzmanı,
terör uzmanı, sosyal psikolog, psikolog, psikiyatrist, uyuşturucu ile mücadele
uzmanları, nörobilimciler dikkate alınmamıştır. Bununla beraber terörün diğer
bir boyutu olan beyin ve zihniyet dünyası da göz ardı edilmiştir. Anatomik,
fizyolojik, biyokimyasal boyutlarla sorunun bu bilim dalları ile ilgili yönleri
nedir, ne değildir? Değerlendirilmemiştir.

Sinir sistemindeki temel hücrelere
nöron adı verilir. Sinir hücresi türleri; multipolar, bipolar, unipolar ve
aksonsuz nöron olarak sınıflandırılır. Nöronlar yetişkin beyninde ortalama 100
milyar civarındadır. Bu “Güneş sistemini içine alan Samanyolu Galaksisi’ndeki
bütün yıldızların sayısına yakındır” Nöronların çekirdeğinin olduğu gövde kısmı
ve diğer nöronlarla bağlantı sağlayan ve sinyal alıcı kısa lifler olan
dentritler ile sinyal iletici uzun lif aksonu vardır. Bir nörondan yüzlerce
veya binlerce dentrit çıkabilir. “Beyindeki 100 milyara yakın nörondan yaklaşık
100 trilyon dentrit ve akson terminali ile yaklaşık 50 trilyon bağlantı yeri
(sinaps) oluşur.”Merkezi sinir sisteminde nöronlar dışında hücrelerde bulunur.
Bunlara nöroglia adı verilir ve sayıları sinir hücresinden onlarca kat
fazladır.

“Beyindeki tüm yapılar ve bölgeler
bir bütün olarak çalışan sisteme sahiptir. “Bazı beyin bölgeleri belirli
işlevler için uzmanlaşmış olabilir. Fakat her bir beyin işlemi beynin tümünü
ilgilendirir. En basit işlemin temelinde bile çok sayıda karmaşık olaylar
yatar. Beyni, değişik yerleri bir birinden habersiz olarak çalışan, birbirinden
kopuk işlevlerin toplamı olarak görmek yanlıştır. Beyin her bölümü diğerleri
ile ilişki kurmuş bir sistemdir ve bütün olarak çalışır. Bu bütünleşmiş bağlam
içinde bazı bölgeler, bazı işlevler konusunda uzmanlaşmışlardır. Örneğin,
kişinin yapmakta olduğu davranışa göre, o davranışın temelinde yatan beyin
bölgesi faaliyet gösterir.” (Cüceloğlu, s. 84)

 

Nörogelişim Süreci

İnsan
beyni gelişiminin anlaşılması hızlı bir ilerleme sergilemektedir. Çoğu nöronlar
oluştuktan sonra hayatta kalanlar prenatal gebeliğin ikinci trimestrinin
sonlarında seçilir Nöronal göç, döllenmeden sonraki haftalar içinde başlar ve
doğumla birlikte büyük ölçüde tamamlanır. Bu nedenle, insan beyni gelişimi
doğum öncesinde, doğum sonrasına göre çok daha fazla dinamiktir ve beynin hacmi
5 yaş itibarıyla erişkin büyüklüğünün %95’ine ulaşır. Öte yandan, beyin yapısını etkileyen bazı süreçler yaşam boyunca devam
eder. Akson liflerinin miyelinasyonu ve nöronların ağaca benzer şekilde
oluşumlarını tamamlaması en azından ergenlik dönemi boyunca yoğun bir şekilde
ve yaşam boyunca da daha az bir düzeyde devam eder. Beyinin yeniden yapılanması
da yaşam boyu devam eder gibi gözükmektedir.
Fakat bu durum en fazla
çocukluk ve ergenlik döneminde sinapsların rekabetle elenmesi olarak bilinen
süreç esnasında (budanma süreci) aktiftir Sinaptogenezis, erken bir patlamayı
izleyen dönemde sabit bir şekilde oluşur gibi gözükmektedir. Son zamanlarda, bazı beyin bölgelerinde
yeni nöronların oluşumunun devam ettiği de keşfedilmiştir. Daha önceleri
nörogenezisin ( nöronların üretimi) yetişkin insanlarda oluşmadığı
düşünüldüğünden, bu esasen olağanüstü bir gelişmedir. Hem nöron, hem de
sinapslar, yaşamın erken dönemlerinde daha fazla, ancak belli bir düzeyde de
sonsuza kadar oldukça “plastik”-değişebilir ve biçimlendirilebilir-bir özelliğe
sahiptir.[2]

 

Sinapslar

“Sinir
Hücreleri Arasında Haberleşme Nasıl Gerçekleşir?

Sinir hücreleri arasında iletiyi sağlayan
özelleşmiş bağlantı bölgelerine sinaps (kavşak)
denir. Sinir hücreleri arasındaki kimyasal haberleşme sinapsta gerçekleşir.
Sinapsın yapısına daha yakından bakacak olursak sinyali ileten hücrenin sinyali
alan hücre ile yakınlaştığı bölgeler olduğunu görürüz, iki sinir hücresinin
birbirine yakınlaştığı zarların arasında dar bir aralık bulunur. Bu aralığa sinaptik aralık denir. Sinaptik
aralıktan önceki hücre zan bölümü, iletici nörona aittir ve bu hücre zarı
bölümüne sinaps öncesi zar denir.
Kimyasal habercinin (nörotransmiter) salgılandığı yer burasıdır. Sinaptik
aralıktan sonraki alıcı nörona ait hücre zarı bölümüne sinaps sonrası zar denir. Nörotransmiter ile etkileşime giren
moleküller (reseptörler) genellikle sinaps sonrası zarda bulunur Sinaptik
bağlantılar bir sinir hücresinin akson sonu ile diğer sinir hücresinin a)
dendriti, b) hücre gövdesi c) aksonu arasında olabilir. Sinir hücreleri
arasında sinaptik bölgelerde oluşan haberleşme çoğunlukla, nörotransmiterler
aracılığıyla gerçekleşir fakat tek haberleşme biçimi bu değildir.

Kimyasal sinapsların
dışında, diğer bir nöronlar arası bağlantı şekli, elektriksel sinapslardır.
Elektriksel bağlantı bölgelerinde iyon geçişine izin veren kanallar karşılıklı
dururlar. Elektriksel bağlantılarda nörotransmiter salgısı yoktur; bunun
yerine, hücreler arası iyon geçişleri olur. Elektriksel bağlantılardaki ileti
kimyasal sinapslardaki iletiye göre çok daha hızlıdır.

Bir sinir hücresi
üzerinde, binlerle ifade edilebilecek sinaptik bağlantı mevcuttur. Kurulan
sinaptik bağlantılardan farklı nörotransmiterler salgılanır. Sinir hücresi
kendine ulaşan sinyallerin bir anlamda matematiksel toplamına göre uyarılır ya
da baskılanır. Buna kendi yaşantımızdan örnek verebiliriz: Bir konuda karar
vermemiz gerektiğinde çok sayıda kişiden farklı fikirler bize ulaşır ve etki
güçleri farklı olan bu fikirleri değerlendirmeye alır ve bir sonuca ulaşırız.
Bizler de başkalarının (hatta fikir aldığımız kişilerin de) kararlarını
etkileriz. Benzer şekilde tek bir sinir hücresi, aksonal dallanmalar aracılığıyla
çok sayıda sinir hücresi ile sinaptik bağlantılar kurar. Böylece, sinir
sisteminin trilyonlarla ifade edilebilen sinaps sayısı ile oldukça karmaşık bir
haberleşme ağı oluşur.

Sinaps oluştuktan sonra da yoğun moleküler aktivite gösteren
dinamik bir bölge olarak kalmaya devam eder. Diğer bir değişle, molekülleri
ısmarlayan, üreten, taşınanları kabul eden ve bunları işlevsel bir sinapsa
dönüştüren yapım ekibi sinaps işlevsel hale gelir gelmez azledilmez. Birçok
bakımdan, bir sinaps işlev gördüğü sürece değişen durumlara ve bağlantılı
olduğu nöronlar tarafından kullanılma miktarına göre moleküler bakım ve
değişiklikler ile sürekli bir revizyon halindedir. Örneğin, “birlikte ateşlenen nöronlar birlikte
bağlantı kurarlar”
denir. Örneğin, daha fazla nörotransmitter salındıkça o
sinapsta bulunan pre- ve postsinaptik reseptör sayıları ve aynı zamanda o
sinapsta görülen pre- ve postsinaptik kalınlaşma artışı değişebilir. Bu
muhtemelen, nöronal iletiyi kolaylaştırmak için oluşan adaptif moleküler ve
yapısal değişiklikleri yansıtmaktadır. Bazen bir sinapstaki yoğun kullanıma
bağlı değişiklikler sadcce moleküler seviyede olmakla kalmaz, aynı zamanda
sinapsta dramatik fiziksel ve yapısal değişimlere de yol açabilir. Örneğin, hem
pre- hem de postsinaptik yüzlerdeki yüzey alanları muhtemelen iletişimi
kolaylaştıran zenginleştirilmiş sayı ve tiplerde reseptörleri daha kolay
barındırmak için artabilir.Yoğun presinaptik mesajlaşma da bitişik ve tamamen
ayrık bir postsinaptik yapısal element oluşumunu uyarmak suretiyle postsinaptik
cevabı arttırabilir. Benzer şekilde, presinaptik nöron bölgesinde bulunan bir
postsinaptik yarı sinaps başlangıçta, bu nörondan bir komşu postsinaptik
elemana doğru yönlendirilmiş nörotransmitterinin taşınması yoluyla bilgi
alabilir. Ancak zaman içerisinde bu düzenleme, bir akson yan dalının düzgün ve
tamamıyla işlevsel bir sinapsı oluşturmak üzere filizlenmesini teşvik edebilir.[3]

 

Bir sinir hücresinde uyarının oluşması, iletimi ve diğer
hücreye aktarımı sürecini 2 sinir hücresi örneğinde sıralı şekilde özetleyelim;

1.
Birinci sinir hücresine farklı kaynaklardan gelen uyarıların toplamı eşik
seviyenin üzerinde bir depolarizasyon oluşturur ve hücrede aksiyon potansiyeli
gelişir.

2.
Aksiyon potansiyeli akson boyunca ilerler.

3.
Aksiyon potansiyeli akson ucuna ulaşır.

4.
Kalsiyum kanalları açılır ve kalsiyum hücre içine girer.

5.
Nörotransmiter sinaptik aralığa salınır.

6. Nörotransmiter,
ikinci hücredeki reseptörüne (sinaps sonrası zar bölgesinde bulunur) bağlanır.

7.
İkinci hücrede reseptörün bağlantılı olduğu hücresel yanıtlar oluşur.

Bütün duyularımızın, duygularımızın, zihnimizin ve
hareketlerimizin altında yatan süreçler, nöronların oluşturduğu karmaşık
ağlarda oluşan bu elektrokimyasal dinamiklere dayanmaktadır.” (Anadolu
Üniversitesi Psikolojiye giriş s. 62-64)

Sinir hücrelerimiz olan nöronlar arası bağlantılardan
(sinapslar) hareketle terörist beyin/zihin dünyasına açıklık getirilmesi
gerekir Mesela, bir hekim yahut cerrah mesleğinde çok okur, çalışır pratiğini
artırsa onun beyin nöron hücreleri arasındaki bağlantıları dediğimiz
sinapslarda artar. Savcı, hakim, mühendis, sanayici, ticaret erbabı vd. içinde
aynı durum söz konusudur. Hukuk fakültesini bitiren bir kişi mesleği ile ilgili
çalışmaları, okumaları, davaların niteliğine getirdikleri çözümleri neticesinde
nöronları arası sinapslarını çoğaltır. Aynı bu şekilde olumsuz eylem ve
alışkanlıklarda da o kişilerin o yönleri güçlenmek üzere nöron bağlantıları
(sinapsları) söz konusudur. O artık uyuşturucu kaçakçılığında sade vatandaşa
göre binlerce defa başarılıdır. Pusu kurma, adam öldürme, kundaklama onun için
çocuk oyuncağı haline gelir. Niçin? Onun sinapsları o yönde gelişmiştir,
artmıştır. Buna beyin esnekliği (brain plasticity) denmektedir. (Bunu popüler
plastik kimyasallara karıştırmamak gerekir) “Bu kavram beynin dinamik yapısını
vurgulamaktadır: Beyin dış dünyadan ona yönelen uyaranlarla an be an
değişebilmektedir. Bu değişimlerin çoğu daha sonra kullanılmak üzere kodlanarak
saklanır. “Beyin esnekliği” kavramı, beyin gelişiminin her birey için ona özgü
fiziksel ve ruhsal yaşantılardan etkileneceği kabulüne dayanmaktadır. Kaldı ki
fizik ve ruhsal olan arasındaki ayrım keyfe keder bir ayrımdır.

Esneklik tanımı, Kanadalı
psikolog Donald Hebb tarafından 1949 yılında ortaya atılmıştır. Ona göre, yeni
şeyler öğrenmek suretiyle beynimizi değiştirebilmemiz değişikliğin sinir
hücresi düzeyinde gerçekleşmesinden kaynaklanmaktadır. Beyin, sinaps düzeyinde
değiştirdiği bağlantılarla kendisini her seferinde yeniden “modelleyebilmektedir”.
Sinir hücreleri, onları ateşleyecek (nörobilimcilerin “aksiyon potansiyeli”
dedikleri) birden fazla uyaran aldığı zaman, birden fazla sinapsı paylaşmaya
başlar. Bunu insanlara benzeterek anlatırsak, yaşamı paylaşan bir grup
arkadaşın yaşantılarının ortaklaşması gibi görebiliriz. Burada bir sistem
olarak “sinir hücresi” dostluğu söz konusudur.

Fikir “Hebb esnekliği”ne
göndermede bulunurken, “Beraberce tutuşan nöronlar beraberce buluşur” sloganı
durumu yeterince ifade etmektedir (“neurons that fire together wire toget-her”
deyiminin karşılığı olarak). Paylaşılmış yaşantılarla oluşan sinir hücresi
dostluğu bazen “sinir hücreleri topluluğu” adını almaktadır. “Hebbian
esnekliği” ilginç bir kavram olmakla birlikte sinirbilimciler onun ne olduğunu,
neden olduğunu şu son birkaç yıl içinde açıklayabilmişlerdir.

Bugün bildiğimiz, LTP
(Long-Term Potentiation; uzun süreli elektriksel gerilim) düzeneği ile yeni
elektrik devrelenmesi oluştuğudur. LTP kavramına, hipokampus adı verilen beyin
bölgesinde yapılan çalışmalar sonucunda ulaşılabilmiş olup “beraberce tutuşup
buluşan sinir hücrelerinin” bunu nasıl gerçekleştirdiklerini, öğrenme ile
hücresel ve moküler düzeyde ortaya çıkan beyin değişikliklerini bu yolla
anlamaktayız. LTP, uyarılmadan sonraki sinir hücresi yanıtının çapını
belirleyen süreçtir. Yanıttaki artış (“potentiation”; elektriksel gerilim) uzun
süre devam etmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan uzun süreli değişimler de
öğrenmeyi doğurmaktadır.”

İnsanların farklı
çevresel yaşantıları ve eylemleri ile dış dünya rehberliğinde gelişen sinir
hücreleri ve beyin esnekliğinde sinapsların önemi anlaşılmaktadır. “Beyin
esnekliği kavramının iki temel unsuru vardır; kritik dönem ve eyleme bağlı
öğrenme. Kritik dönem fikri bazı yönleriyle bize, çevresel girdinin zamanlamasının
beyin gelişmesindeki önemini anlatmaktadır. Görme merkezinin oluşması, dil vb.
işlevler için kritik dönem vardır. Eyleme bağlı öğrenme kavramı ise, ruhsal
ve/veya biyolojik nitelikli çevresel uyaranlarla karşılaşmanın beyinde
değişikliklere yol açtığını öğretmektedir. En genel biçimde hücre sıralanması
değişmektedir. Daha ayrıntıda ise dendritlerin üzerindeki dikenlerin gelişimi,
sinaps oluşumu, kimyasal ulak yoğunluğunun değişmesi gibi sonuçlar söz
konusudur. On yaşında babasının kanserden ölümüne tanık olmuş bir çocuğun beyni
bu anıyı geri dönüşsüz biçimde kayda alacaktır. Çünkü bilinçli hiçbir çaba bu
anıyı silmeye yetmeyecektir. Daha küçük çaplı ruhsal etkiler de beyni benzer
biçimde etkilemektedir. Tenis topuna nasıl vurulacağını oynaya oynaya öğrenmiş
insanların beyninde değişim gerçekleşmiştir. Benzer biçimde yoğun biçimde müzik
dinleyen insanların, sesin özelliklerini ve örüntülerini öğrenmesiyle beyinleri
değişime uğramıştır. Şu an bu yazıyı okumakta olan insanlar okumayı sürdürüp
okuduklarını sindirdikçe (az da olsa) daha farklı bir beyne sahip olacaklardır.
Her birimiz farklı insanlarız. Çünkü farklı ruhsal ve fiziksel yaşantıların
ürünüyüz. Anlamlar önemlidir. Gördüğümüz, duyduğumuz, söylediğimiz ve
yaptığımız aracılığıyla kim ve ne olduğumuzu değiştirebiliriz. Beyinlerimizin
iyi eğitilmişliği için doğru eylemliliği seçebilmek önemlidir. Bu ilke
çocuklukta olduğu kadar erişkinlikte ve yaşlılıkta da geçerlidir.

Bütün bu ilkelerin psikiyatri
ve ruhsal hastalıklar açısından sonuçları dikkate değerdir. Örneğin beyin
esnekliği kavramı, “biyolojik” olmayan psikiyatrik tedavilerin, değişik tipteki
psikoterapilerin, depresyon ve anksiyete gibi hastalıkların belirtilerini
iyileştirmede nasıl ve neden etkili olduğunu açıklayabilmektedir. Fiziksel ve
ruhsal (beyin ve zihin) diye yapay biçimde kutuplaştırarak düşündüğümüz bu
tedaviler insanların bilişsel ve duygusal tepkilerini ve yaşamlarını yeniden
düzene sokmalarında yardımcı olmaktadır. Böylesi bir yenilenme sadece beyindeki
biyolojik süreçlerin sonucudur; bu, eyleme bağlı öğrenmenin bir şekli
olmaktadır.

Bu ilkeler aynı zamanda beynin
değişik yollarla örselenip ruh hastalıklarını üretebileceğini de
açıklamaktadır. Örneğin cenin beyninin kritik dönemde aşırı miktarlarda alkole
maruz kalmasıyla Fötal Alkol Sendromu (FAS) adı verilen sorun ortaya
çıkmaktadır. Bu sorunla doğan çocukların gelişme eksikliği doğum anında
bellidir; olağandışı bir yüz şekli, öğrenme güçlükleri ve orta şiddette
zihinsel gerilik diğer belirtiler arasındadır. Beyin görüntüleme çalışmaları
sonucunda FAS tanısı almış çocuklarda, yüksek miktarlarda maruz kalınan alkol
sonucunda sinir gelişim sürecine bağlı yapı bozuklukları geliştiği
gösterilmiştir. En ciddi anormallik ise iki beyin yarım küresindeki sinir
hücrelerinin aksonlarını uzatamaması sonucu beynin iki yarısının
bağlanamamasıdır. Bu, korpus kallosum yokluğu diye bilinen bir bozukluktur.

FAS, kritik dönemde beynin
fizik olarak zarar görmesine ciddi bir örnektir. Aynı döneni içinde daha hafif
ve genellikle ruhsal nitelikli örselenmeler de gelişebilir, örneğin erken
dönemde çok televizyon seyreden çocukta okumak, bedenini kullanmak, çevrede
yönünü bulmak gibi etken öğrenme biçimlerinin yokluğuna bağlı olarak edilgen
bir öğrenme stili gelişmektedir. Sinema ve televizyondaki şiddet görüntüleriyle
aşırı biçimde karşılaşmak çocukları acı ve ıstıraba duyarsızlaştırıp onlara
aldırmaz olmayı hatta bizzat şiddet davranışı sergilemeyi öğretmektedir. Tüm
ruhsal hastalıkların çocukluk dönemi yaşantıları sonucu olduğu şeklindeki Freud
görüşü ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte, çoğu ruh hekimi çocukluktaki ve
erişkinlikteki yaşam olaylarının (beslenme, zehirler, kazalar, ebeveyn ilişkisi
vb.) beyin gelişimini etkilediği ve bunların insanı koruyabildiği gibi ruhsal
hastalığa yatkın hale de getirebileceği konusunda anlaşma içindedirler.”

Teröre bulaşmış kişi ister emir-komuta noktasında isterse
kırsalda veya kentlerde terörist eylemlerde bulunsunlar beyinlerindeki nöronlar
arası bağlantılar ve nöron kümeleşmeleri benzerdir. Öldürmeyi, tahrip etmeyi,
bombalamayı, kundaklamayı kendisine ve örgütüne hak olarak gören irrasyonal
düşünceye alışmış bu insanların beyin esnekliği dediğimiz dış dünyalarının
ortaklığında gelişen sinir hücreleri bağlantıları ve nöron dayanışmaları sade
vatandaşlara göre çok farklı olacaktır. İrrasyonal/ mantısız düşünce ile istek
ve hırslarının esiri olmuş terörist beyninin kısa vadeli çözümlerle olumsuz
kazanımlarla oluşmuş beyin plastisitelerinin değişeceğini ve olumlu hale
geleceğini beklemek hayalcilik demektir. Bunlar şiddete, kullanılmaya, kine
dayalı terör eğitimleri sonucu eyleme dayalı öğrenmeleri toplum için tehlike
saçmaya devam edecektir.

Uzun Süreli Hafıza

İnsanın beyninin diğer bir boyutu
olan hafıza (bellek) incelendiğinde genel olarak onun kısa süreli ve uzun süreli
hafızaları olduğu görülür.

Kısa süreli bellek
biyofizik uzun süreli bellek İse biyokimyasal bir süreçtir. Bir bilginin uzun

Ucuzluk Perşembe’ye Gelecek

1969 yılında
Polonya’nın Krakow şehrinde bir bilim kongresine davet edilmiştim. Ülkeye
girmeden önce, Zürih’te, bir miktar dolar bozdurdum. Hani, bir Avrupa şehrinde
birkaç gün yetecek kadar diye hesaplamıştım. 3.000 Zloti aldığımı hatırlıyorum.
Bazen davetli akademisyenlere honoraryum denilen bir ücret verilir. Polonya
Bilimler Akademisi de bana bu kalemden bir 3.000 daha verdi. Üstüne de uçak
ücretimi iade ettiler. Zaten kalacağım yeri onlar temin ediyordu. Meğerse
Polonyalı bir profesörün aylık maaşı 3.000 Zloti imiş! Benim üç günlüğüm bunun
iki katından fazlaydı. Aniden zengin olmuştum. Bugünlerde Edirne’ye gelen
Bulgarlar ve Iğdır’a gelen İranlılar’ın ne hissettiğini çok iyi anlıyorum.
Benimki onlarınkinden biraz daha abartılıydı.

 

Perşembe’ye gelir

Yalnız bir sıkıntım
vardı. Zloti, ülkeden dışarı çıktığım anda pek işe yaramıyordu. Orada, üç gün
içinde harcamak zorundaydım. Kongreye katılan on- on beş Macar meslektaşımı beş
yıldızlı bir otele götürdüm. Yediler, içtiler. Hesap geldi. Birkaç yüz Zloti
idi. Hay Allah dedim. Ne alırım diye düşündüm. Eh Rus malı meşhur bir fotoğraf
makinesi vardı. Zenith marka. İsveç malı Hasselblad’ın taklidiydi. Batı’da onu,
“Ayın öbür tarafının fotoğrafını çeken ülkeden…” diye reklam ediyorlardı. Aya
ilk uyduyu Sovyetler atmıştı ya. Sordum. Piyasada yokmuş. Bazı dükkânlar,
Perşembe’ye gelir dediler ama Polonyalı arkadaşlarım, “Öyle söylerler ama
inanma.” diye uyardılar. Bir de Polonyalıların meşhur bir vodkası vardı.
Zubrovka diye. O da Perşembe gelirmiş; yani gelmezmiş.

 

Sonra öğrendim ki
böyle şeyler; yani Demirperde dışında da para eden Demirperde ürünleri gümrükte
satılıyordu. İçerde değil. Peki, oradan alsana diyeceksiniz. Pek akıllısınız.
Gümrükte Zloti ile değil, Dolarla satılıyordu!

 

Amma ihtiyarlamışım. Yarım asırdan
eski hikâyeler anlatıyorum size. Bugünle ne alakası var? Şu alakası var: O gün
de bugün de piyasa diye bir şey vardır. Ve piyasa genellikle her türlü
otoriteden daha otoriterdir. Ne yapmalıydı Polonya yönetimi? Mesela, Zenith ve
Zubrovka satan, daha doğrusu satmayan dükkânlara baskınlar yapıp stokçuların
canına mı okumalıydı? Görürlerdi günlerini, değil mi?

 

İki kasa kola nasıl
beş kasa olur?

Yine eskilere gideyim.
Aklımda bir ekonomi Nobel ödülü konuşması var. Hangi ekonomistti, hangi yıldı,
hatırlamıyorum. Nobeli alan iktisatçı şöyle diyordu: “Biz iktisatçılar pek az
şeyi öngörebiliriz. ‘Ne yaparsak hangi sonucu alırız?’ Bu sorunun pek az hâlde
cevabını biliyoruz. Ama iki sonucu almayı çok iyi öğrendik: 1) Bir malı
piyasadan yok etmeyi, 2) Bir malı aşırı bollaştırmayı.

 

Malı piyasadan yok
etmek için “Bunun fiyatı çok fazla, indirin şunu!” diye emretmek. Yani narh
koymak. Malı yok etmenin en etkili yolu bu. Sonra stokçu kovalarsınız.
Bulursanız da müsadere edip halka satarsınız. Bulursanız.

 

Malı kimsenin almayacağı kadar
bollaştırmak için de tersini yaparsınız. Yüksekçe bir taban fiyat uygular ve
üreticiden o fiyata alırsınız. Az zamanda yer gök o malla dolar. Bunun küçük
bir uygulamasını yıllar önce plajda kola satan biri yapmıştı. Depozitolu
şişeleri müşteriler bir türlü geri getirmiyordu. Diyelim ki satıcının depozito
diye kestiği elli kuruştu… İnsanlar zahmet edip elli kuruşlarını geri almak
için güneşin altında yürümüyorlardı. Eh akıllı satıcı kolanın fiyatı kadar
depozito kesmeye başladı. Artık getirirlerdi değil mi! Bu parlak fikri
uyguladığı akşam ne görsün: İki kasa kola satmış, beş kasa iade almıştı. Meğer
mahallenin çocukları bakkallardan satın aldıkları kolaları içip boş şişeleri
getiriyor ve malı bedavaya mal ediyorlardı. Bir zamanlar biz de fındık
üreticisi sıkıntı çekmesin diye fındık taban fiyatını yüksek tutardık. Sonra
fındık İstanbul sınırına kadar geldi dayandı ve dünyanın bir numaralı fındık
üreticisi olduk. Kime satacaktık? İşte bunu hesaplamamıştık. O tarihlerde
satamıyorduk, bol bol elimizde kalıyordu.

 

Ucuzluk nasıl gelir?

Piyasa ekonomisi
diyorsanız, kimseye malını zorla sattıramazsınız. Bir süre önce zincir
marketlere kesilen ceza da stokçuluktan değil, büyük marketlerin bir biriyle
anlaşıp fiyatları piyasa şartlarının üstünde tutmalarıydı, yani rekabet
kanununa muhalefetti. Ne kadar doğruydu, bilmiyorum. Kanunlarımızda stokçuluk
diye bir suç var ama tarifi de var: “Belli bir mal veya hizmeti satmaktan
kaçınarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan kişi, altı
aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Peynir veya ayçiçek yağı
veya otomobil, “kamu için acil bir ihtiyaç” değildir her hâlde. Ama “Biz onu
âcil ihtiyaç yapıveririz.” diyorsanız, o başka.

 

Enflasyonu önlemenin
tek yolu vardır: Talep kadar mal üretmek. Yani insanlara ne kadar Zenith marka
fotoğraf makinesi istiyorlarsa o kadar makineyi üretip vermek. Buna arz-talep
kanunu diyorlar. Kanun hükmünde kararnameyle bu kanunu iptal edemezsiniz.
Yerçekimi kanununu iptal edemeyeceğiniz gibi. Ne kadar peynir, ne kadar
ayçiçeği yağı istiyorlarsa o kadar üretilmeli… Yoksa peynirin de ayçiçeğinin de
fiyatı yükselir. İstediklerinden fazla üretirseniz de fiyatı düşer, elinizde
kalır. Ne narh işe yarar ne ceza. Her şeyi devlet üretemez tabi… Devletin
görevi talep edilen maldan yeterli miktarının üretilmesini sağlamaktır. Vergi
politikasıyla, insan sermayesi politikasıyla, para politikasıyla, kur
politikasıyla./ https://millidusunce.com/ucuzluk-persembeye-gelecek/

Zener Diyot!

Üniversite
yıllarından aklımda kalmış, Zener diyot
adında yarı iletken bir malzeme vardı!

Kullanıldığı
elektronik sistemde üzerine uygulanan gerilimi sabit tutmaya yarayan bir diyot
çeşidi.

Belli
bir gerilim değerine kadar akım geçirmiyor, direniyordu!

Hala
öyledir inşallah.

***

İşte
o akım geçirmediği direndiği ve geçirmeye başladığı gerilimin kırılma seviyesine
Zener gerilimi deniliyordu.

Aranızda
elektronikçi varsa bilir.

İnsan
da öyle!

Belli bir kırılma
noktası var,
işte o
eşik noktasına kadar kafa tek yönde çalışıyor, direniyor!

Akımda
, akılda, fikirde, tek yönlü işliyor!!!

Bazen
düşünüyorum!

Zener
diyotlarda ki kırılma anı denen o seviyenin insanca da karşılığı ne diye!

Olgunlaşma mı? Tartışılır.

Yediği
kazıklar! Belki!

Hayal
kırıklıkları! Yani!!!

Söylenenler
ile yaşananların bir birini tutmaması!

Belki
de hepsi.

***

Herkesin
zener kırılma anı farklı, yapılan
yanlışların yenilen kazıkların yaşanılan hayal kırıklıklarının büyüklüğüne göre
değişiyor olmalı.

Yaşadığımız
son 20 yılda benim tanıdığım insanların %80’i bu zener kırılma anını yaşadı.

Artık
herkes her yönde akım geçiriyor!

Herkes
yarı iletkenlikten tam iletkenliğe terfi etti!

Güven
duyguları alt üst.

Kötü
yönetim herkesi alim yaptı, bazı tanıdıklarım siyasal duruşlarını ideolojileri
ile açıklayamıyor.

Aynı
dünya görüşünde olduğunu iddia eden insanlar anlaşamaz hale geldi.

Sizin
anlayacağınız herkesin Zener eşiği
aşıldı!!!

***

İhtilaller
ve kalkışmalar her zaman ideolojilere ve ideologlara zarar vermiştir.

15
Temmuzda da öyle oldu.

Beli
kıvrak olan virajı aldı alamayan kırıma
uğradı.

O
da havacılık tabiri! Jet uçaklar duramadığı zaman önce hook kancasını sonra da ağ
bariyerini dener, tutturamazsa pist dışına çıkar kırıma uğrar.

Pist
dışında çok insan kaldı.

Kandırılan,
üzülen, kırılan, yalnız insanlar.

Onları toplayan
kazanır.

Tüm
farklılıklarına rağmen,

Tüm
hatalarına rağmen.

Sayıları
azımsanmayacak düzeyde!

Doğruları
yanlışları tartışılır, en azından nerde ne zaman neye tepki verdikleri belli,

Oynamıyorlar!

2023
seçimlerinde pist dışına çıkanları toplayan kazanır.

Pisttekilerin
önemli bir kısmı oynuyor, diğerleri de oturup izliyor!

Belki
oynamayı sevmediklerinden, belki de pist de yer olmadığından.

Ne bileyim!!!

Bu İktidara Nasıl İnanalım?

2022
yılında ülkemizin birinci meselesi ekonomi ve hayat pahalılığı. Bu
mesele can yakan, umutlarımızı ve hayallerimizi dahi yok eden bir boyuta geldi.

Sorunun
çözülmesi ve yaşama sevincimizi geri kazanabilmemiz için, ekonomi yönetiminin
halkı bu meseleyi çözeceğine inandırması
çok önemli. İçinde bulunduğumuz
savrulmayı durduracak dirayetli bir yönetim algısı oluşturması gerekli.

Seçim sonuçları da
buna bağlı ama daha da önemlisi milyonlarca insanın geçim sorunu da
ekonomi yönetimine güven duygusuyla doğrudan bağlantılı.

****

Ekonomiyi Yönetenler Ne Dedi?

Şimdi
dört resmî açıklamaya bakalım:

·        
AKP Genel
Başkanı ve CB Tayyip Erdoğan, 2021 yılının son günü önceki beyanlarına benzer
sözler söyledi: Yaşanan ekonomik krizin kaynağının “dış mihraklar”
olduğunu dile getiren Erdoğan, “Döviz kuru üzerinden bize
silah göstermeye kalktılar ama başaramayacaklar. Bizim silahımız daha güçlü,

bizim silahımız Nas” dedi.

Yani “Neymiş
efendim faizleri düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman
olarak ‘nas’lar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Hüküm bu”
diye
söylediklerini tekrarlamış oldu.

Erdoğan
“Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma hedefi konusunda
kararlı olduklarını”
da vurguladı.

·        
T.C.
Merkez Bankası
, 2022
yılı Para ve Kur Politikası metninde, enflasyon hedefini yüzde 5 olarak
açıkladı.

·        
Cumhurbaşkanlığı
Finans Ofisi Başkanı
Prof. Dr.
Göksel Aşan, “Kurun bu seviyelerde devam ettiği ortamda fiyat
düzeltmelerinin etkisiyle Ocak ayında eksi enflasyon bekliyorum” dedi.

Prof.
Dr. Göksel Aşan bu açıklamasında “Tasarruf sahipleri Ocak’taki negatif
enflasyonu da dikkate almasınlar, o da baz etkisiyle olacaktır” demiş. Bu
tahmini yaparken Aralık’taki çok yüksek fiyat artışlarından bir kısmının
geri alınacağı
varsayımına dayandığı anlaşılıyor.

CB
Finans Ofisi Başkanı 2022 enflasyon tahminini, “Büyük ihtimalle yüzde
15-18 arasında tamamlayacağız”
diye açıkladı.

·        
Hazine
ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’
nin “gözlerimin ışıltısına bak” tarzı konuşmalarını, rakam
vermeden yaptığı açıklamalarını kimse ciddiye almıyor. Çünkü halka bilerek
yalan söylediği
anlaşıldı:

Bakan,
20 Aralık operasyonunda “devlet olarak hiç müdahale yapmadıklarını
, kurdaki düşüşün yerleşiklerin satışıyla gerçekleştiğini” söyledi.

Oysaki, devletin 19,1
Milyar dolarlık döviz satarak müdahale
yaptığı, buna karşılık vatandaşların ve şirketlerin bankalardaki döviz
hesaplarında hiç eksilme olmadığı
ortaya çıktı.

******************************

Resmi Hedef- Halkın Beklentisi

CB Erdoğan’ın faiz indirim gerekçesi olarak “Nas”
veya İslami hükümleri gösterdiği her konuşmasından sonra kurların
yükseldiğini, TL’nin değer kaybettiğini biliyoruz.

R.T.Erdoğan
bu tür konuşmalar yaparak, 20 Aralık 2021 operasyonu ile 18 TL’den 11 TL’nin
altına kadar düşen doların halen geldiği 13,3 TL seviyesinde tutulamayacağı ve kurların
tekrar yükseleceği kanaatini
beslemektedir.

Yılın
ilk günü sanayi ve ticarethanelerde kullanılan elektriğe yüzde 130,
doğalgaza yüzde 50,
kur düşmesine rağmen akaryakıta ve ulaşıma fahiş
fiyat artışları
yapıldı. Bir de devletin her türlü vergi vd gelirlerine, yeniden
değerleme oranı
olarak belirlenen, yüzde 36 mertebesinde yapılan zamlar
devreye girdi. Bunlar her şeyin fiyatına yansıyacak.

Bu
durumda resmî enflasyon hedef ve tahminlerinin tutması mümkün
değil.
Çünkü sadece enerji ve ulaşımdaki artışlar yansısa bile enflasyon açıklanan
hedefleri çok aşar. Böylesine hayatın gerçeğinden kopuk hedef ve tahminler
en fazla bir temenni sayılabilir.

******************************

Yaptıkları Ve Yapabilecekleri Belli

Türkiye’de
kişi başına milli gelir dolar bazında 2014’ten bu yana düşme eğiliminde. Kişi
başına gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) Cumhuriyet tarihinde ilk kez 7 yıl
üst üste düşüş gösterdi.

IMF raporlarına
göre,
dünyada 2021’de 21. sıraya düşecek olan Türkiye 2022’de ise 22. sıraya kadar gerileyecek.

AKP
ve R. Tayyip Erdoğan Cumhuriyet tarihimiz boyunca dünya ekonomisi içindeki
payımızı en düşük seviyeye getirdi.

Ekonomi mevcut kadro tarafından, kötü yönetiliyor bile diyemem, yönetilemiyor.

CB
Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma
hedefi”
asla inandırıcı değil.

IMF’nin
son tahminine göre, 2021’de Türkiye’nin GSYİH 796 milyar dolar olacak.
Dünyanın 10. Büyük ekonomisi olan Güney Kore’nin GSYİH ise 1 trilyon
824 milyar.

Türkiye’yi G. Kore seviyesine getirmek için, G. Kore’nin yerinde sayması şartıyla, 2,3
kat büyütmek
gerekiyor.

Yedi
senedir ülkeyi küçülten bir yönetimin hangi mucizevi çözümle 21. sıradan 10. sıraya
çıkartacağını merak dahi etmiyoruz. Çünkü bu temenni bile sayılamayacak
bir fantezi. Bu tür sözler sadece hayal satmaya yarayan birer propaganda
cümlesi
olarak görülüyor.

Zaten
AKP iktidarlarının ikinci yarısında 5 yıllık Kalkınma Planları, Orta Vadeli
Planlar ve Yıllık Planlarda belirledikleri hedeflerin yanına bile
yaklaşılamadı. Daha iyi anlatabilmek için (2013’te kabul edilen) 10.
Kalkınma Planında ortaya konan 2023 yılı hedeflerini
hatırlamak yeterli. GSYİH:
2 Trilyon dolar, Kişi Başı Milli Gelir: 25 bin dolar ve İşsizlik: yüzde 5.

Konulan hedefler cennet ama gerçekleşme felaket.

Olguyu
iyileştiremeyince, algıyı değiştirmeye çalışan bu iktidara nasıl
inanalım?

Artık
açıkça belli oldu: Bunların bu kadar büyük sorunların üstesinden gelmesi mümkün
değil!

Eğitim Sevgiyi Merkezine Almalıdır

“Kimse, korktuğu adamı sevmez.” Aristo

 

“Öğretmen, korkulan kişi değil sevilen
ve sayılan insan olmalıdır. Unutulmamalıdır ki korku kaçırır, sevgi
yaklaştırır. Kaçan öğrenci değil, yaklaşan öğrenci öğrenir. Öğretmen sevilen
kişi olduğu kadar öğrencilerine öğrenmeyi de sevdirmelidir. Öğretmen sevgisi,
öğrenci sevgisi ve öğrenme sevgisi başarının dinamizmidir.”
Fahri
Kayadibi

 

“Ben gelmedim da’vi için benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.”   Yunus Emre

 

 

Eğitim, sevgiyi merkezine alınca, insanları sevgi ve
algılarının boyutları hakkında da eğitip bilinçlendirmelidir. Böyle bir eğitim,
küreselleşen dünyanın barış, huzur, güven, dayanışma ve kardeşlik içerisinde
birlikte yaşamasına vesile olacaktır.

İnsani şartların sağlanması ve ruh sağlığının korunup
gelişmesi, sadece sevgi, huzur, güven dolu bir ortamda mümkündür.

Özellikle de gitgide küçülen günümüz dünyasında,
eğitimde bilinçli bir sevginin yeşermesi ve çoğalıp yayılması bireylerin mutluluğu
için elzemdir.

Eğitimin bölgesel ve evrensel boyuttaki yerini,
rolünü ve önemini gerçek anlamda alabilmesi, bütün insanlığın ihtiyacı olan
sevgiyi, asıl merkezine almasıyla mümkündür. Aksi halde eğitim de hâkim
güçlerin, sistemlerin maşası olmaktan ileri gidemez. Eğitimin asıl hedefi
dünyada barışı, insanlığı, dayanışmayı ve huzuru hâkim kılmaktır.

İnsan; bilinç, sevgi, inanç, güven, düşünce, algı ve
anlamadan yoksun olsa, kendisini insan olarak idrak edemez. İnsan, varlığının
sevgi içerisinde olduğunu, yani sevdiğini ve sevildiğini fark etmelidir. Bu
sayede sevginin eşsiz, benzersiz ve yeri doldurulamaz olduğunu anlama fırsatı
bulur.

Okuldaki sevgi ortamı çocuğu okula bağlayan ve
başarısını güdüleyen en büyük etkendir. Okulunu seven çocuk kendisine öğretilmek
istenen konuları severek öğrenir. Okul sevgisiyle öğrenme sevgisi paralellik
gösterir.

 Okul ortamından nefret eden
çocuk öğrenmekten de nefret eder. Başarısız olur. Sınıfta derse ilgi göstermez.
Ödevlerini yapmaz veya isteksiz yapar. Sınıf arkadaşlarıyla geçimsizdir. Okul
ve öğretmen disiplinini kabul etmek istemez.

Bunun için dağınık ve tertipsizdir. Ders esnasında kalem yontma veya
kemirme, çeşitli eşyalarla oynama, arkadaşlarıyla konuşma veya onları rahatsız
etmeyle zamanını öldürür. Dikkatini toplayarak kendisini dersine veremez.
Huysuz ve tedirgindir. Devamsızlığı fazla yapar. Bazen okuldan kaçar. Ailesi
okula gitmesi için zorladığında eve de gelmek istemez. Sevgi, çocuğu okula
bağlar, sevgisizlik ise okuldan kaçırır.

Öğretmenin öğrencisine karşı
gösterdiği sevgi ve ilgi öğrenciyi kendisine bağlar. Bu sevgi ve ilgi,
öğrenciyi öğrenmede devamlı alıcı durumunda tutar. Öğretmen öğrencisini
sevdiğini davranışlarıyla göstermelidir. Onlara karşı soğuk ve somurtkan
olmamalıdır. İsimlerini öğrenmeli ve onlara isimleriyle hitap etmelidir. Soru
sorduklarında terslemeden ve güler yüzle cevaplamalıdır.

Dengeli bir ilgi ve
sevgi için öğretmen öğrencisini iyi tanımalıdır. Öğrencisini yeterince
tanıyamayan öğretmen, ona gereğince faydalı olamaz. Çocuğa sevgi göstermek esas
olmakla birlikte, bazı bilginler öğretmenin mutedil bir yapıda olmasını tavsiye
ederek şöyle demişlerdir:

 

“Çünkü öğretmen çok yumuşak olursa, otorite
kurup disiplin sağlayamaz. Buna karşı çok sert olursa, çocuklar korkar, soru
soramaz, dersten soğur, neticede eğitim ve öğretimden nefret ederler.”  Her zaman sert ve asık suratlı
olmak nefrete, mesafesiz yaklaşımlar da laubaliliğe sebep olabilir. Diğer
taraftan sevgi, şefkat ve sempatinin öğrenci üzerinde disiplin sağlamada başarı
oranının %94 olduğu tespit edilmiştir.

 Öğretmen
öğrencilerini kendi çocuğu yerine koymalıdır. Onlara baba sevgisi ve şefkati
göstermelidir. Okul idarecilerinin ve öğretmenlerin özellikle öğretim yılı
başında öğrencilere karşı sergiledikleri tutumlar önemlidir. Daha okula yeni
gelen bu öğrencilere sert, hırçın, öfkeli ve somurtkan davranmak, öğrenciyi
okuldan soğutarak başarısız bir duruma itebilir. Sevgi, şefkat ve sempati ile
karşılanan öğrenciler ise kendilerini okullarından bir parçaymış gibi
hissederler. Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini severler. Eğitim yılı
boyunca severek öğrenirler. Başarıya doymazlar.

Her çocuğun kendini duygusal ve
sosyal açıdan güvenli hissedebileceği, korkularını ve güvensizliğini
yenebileceği, öğretmeninin ve arkadaşlarının ona gülmeyeceği bir ortama
ihtiyacı vardır. Ancak bundan sonra çocuk korkularını ve güvensizliğini yenmeye
ve okulda başarılı olmaya başlayabilir.

Öğretmen öğrencisini sevgiyle
motive etmelidir. Çocuğun başarısızlıklarından çok başarılı yönlerini ön plana
çıkarmalı ve her olumlu başarısını överek veya ödüllendirerek onu onara  etmelidir. Sevgi ortamında böyle bir davranış
öğrenciyi daha başarılı yapacaktır.

Öğretmen, korkulan kişi değil
sevilen ve sayılan insan olmalıdır. Unutulmamalıdır ki korku kaçırır, sevgi
yaklaştırır. Kaçan öğrenci değil, yaklaşan öğrenci öğrenir. Öğretmen sevilen
kişi olduğu kadar öğrencilerine öğrenmeyi de sevdirmelidir. Öğretmen sevgisi,
öğrenci sevgisi ve öğrenme sevgisi başarının dinamizmidir.

 

            Sevgiyle
kalın