15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 369

Taşımalı Eğitim Ve Öğrenci Servisleri

Afyonkarahisar’ın
İşçehisar İlçe’sinde, öğrenci servisinin kaza geçirmesi neticesinde, beş
öğrencimizin vefat etmesi ve birçok öğrencimizin de yaralanması, büyük üzüntüye
ve aynı zamanda da yeni endişelere sebep olmuştur. Öğrencilerimizin ailelerine
başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Malumunuz,
küçük köylerimizdeki öğrenci azalmasından dolayı “birleştirilmiş sınıflar” yerine, müstakil sınıflarda
eğitim-öğretim yapılması için, “taşımalı
eğitim”
uygulanmaktadır. 1990’lı yıllardan beri, birçok köyün öğrencileri,
büyük bir Kasaba’ya, ya da merkez bir okula taşınmaktadır.

“Taşımalı Eğitim” uygulaması
başladıktan sonra, birçok köyümüzde okullar kapandı. Öğretmenden de mahrum
kaldılar. Kapanan köy okul binaları ve lojmanlarının büyük bir kısmı, atıl
durumda zamana dayanamayarak tahrip olup gitti.

Öğrencilerimizi
birleştirilmiş sınıf” uygulamasından
kurtaralım derken, Türk Bayrağı, bu köylerdeki okul binalarının gönderlerinde
dalgalanmaz oldu. İstiklal Marşımızın söylenemediği bu yerlere, yeniden
öğretmen atanması, minik öğrencilerimizi de yol ve beslenememe riskinden
kurtarmak için, on öğrenciden fazla olan köylerde; 1.2.3. sınıflar taşımaya
alınmadı. Buralara yeniden öğretmen atandı.

“Taşımalı Eğitim”in elbette
yararları büyük. Fakat eksileri de oldu. Taşıma merkezlerinde taşınan
öğrencilerin yeterince beslenememesi, yolların kötü ve taşıma merkezine uzak
olması, öğrenci servislerinin de uygun olmaması vb. sorunlar, öğrenciler
açısından risk oluşturdu.

Burada
en büyük risk, elbette ki taşıma merkezlerine öğrenci taşıyan servislerin durumudur. Öğrenci
servislerinin nasıl olması gerektiği, mevzuatla tüm detaylarına kadar
belirlenmiştir. Servislerin modeli, koltuk biçimi, donanımı, yardımcı
personelin durumu, sürücünün özellikleri, “Taşımalı
Eğitim”
mevzuatına uygun olmak zorundadır. Hat ihaleleri verilirken kayırma
yapılmamalı, şartları uyanlara verilmelidir.

Sonra
da, bu servislerin şartnameye uyup uymadığının, titizlikle denetlenmesi çok
önemlidir. Müfettişlerin teftiş yaptığı dönemlerde, tüm servisler sık sık
denetlenirdi. Şartları uymayanlar servisler, taşımaktan men edilirdi. Eksiklikleri
varsa tamamlatılırdı. Aracın modeli, belgeleri, muayenesi, durumu, fazla
öğrenci alıp almadığı, öğrencileri zamanında getirip getirmediği, öğrencilerin
güvenliğinin sağlanıp sağlanmadığı vb. her husus tek tek incelenirdi.

Bazen
ihalede bir hat’a talip çıkmamaktadır. Öğrenciler mağdur olmasın diye o köyün
minibüsüne mecburen verilmektedir. Bu ve benzeri nedenlerden ötürü uygun
olmayan servisler hatlarda tehlike saçabilmektedir. Ne olursa olsun, öğrenci
sağlığına uygun olmayan, tehlike arz eden araçlar hatlara konulmamalıdır.

Bazen
de ihaleye uygun bir araçla girilip, farklı fakat uygun olmayan araçlarla
taşıma yapılabilmektedir. Bu durumu, taşımanın yapıldığı okul idaresi her gün
denetlemelidir.

2000’
li yıllarda bir servis hattını, “şartnameye
uygun değil”
diye şikâyet etmişlerdi. Müfettiş olarak incelemeye gittim. Gerekli
tespitleri şoför ve okul Müdürüyle birlikte yaptık.

Şikâyet
eden haklıydı. Durumu Milli Eğitim Müdürümüze rapor ettim. İhaleyi veren şefi
çağırttı.  Gerçeği anlattığında, “müfettiş bey yanlışınız var, biz asla mevzuata
aykırı hat vermeyiz”
dedi. Bunun üzerine birlikte ilgili okula gittik. Şikâyetçinin
ve tespitlerimin doğru olduğunu görünce hayretler içinde kaldı. Bu hattı iptal
ettiler.

Çocuklarımız
her şeyimiz, canımız ciğerimiz, geleceğimiz. Bütün çabamız onların sağlığı,
rahatı ve güvenliği için olmalı.

Afyonkarahisar
da kaza geçiren araçta bulunan öğrenciler ve öğrenci velilerinin beyanlarına
göre, zaten kaza geliyorum diyormuş. Öğrenci koltuk kemerleri yokmuş, şoför
kemer bağlamıyormuş, olması gerekenden çok hızlı sürüyormuş, araçta hostes
yokmuş, şoförü birkaç kez uyarmışlar vb. Yani bu servisin, mevzuata uymadığı
halde hatta koyulduğu belli. Eğer denetim olsaydı zamanında önlenebilirdi. Bu
elim olaylar da yaşanmazdı. Ateş düştüğü yeri yakıyor maalesef.

“Taşımalı Eğitim” ülkemizin bir
gerçeği, yapılması gerekir. Öğrencilerimizin daha modern araç gereçlerle
donatılmış müstakil sınıflarda okuması elbette çok güzel. Fakat taşınacak
köylerin ve taşma merkezlerinin tespiti çok iyi yapılmalıdır. Ayrıca:

1.Taşınacak
hattın yolları tehlikeden uzak, bakımlı ve araç trafiğine uygun olmalıdır.

2.Hangi
hatta hangi aracın kaç öğrenci taşıyacağı ihalede tespit edilmektedir. Bu araç
şoförü, ayakta kalan öğrenci kesinlikle almamalıdır.

3.Öğrencilerin
alınacağı noktalara; uygun, sağlıklı, korunaklı ve bakımlı duraklar yapılmalı,
sık sık bu duraklar kontrol edilerek eksiklikleri anında giderilmelidir.

4.Servis
şoförleri, dikkat edecekleri hususlar hakkında önceden kursa alınmalıdır. Bu
kuralların uygulanıp uygulanmadığı, her gün farklı şekilde denetlenmelidir.
(Kemer, hız, hatta geç çıkarak geç kalma, trafik kuralları, yardımcı personel
vb. hususlar)

5.
Taşınan öğrenciler, taşıma merkezlerinde, uygun ortamlarda, sağlıklı şekilde
beslenmeye tabi tutulmalıdır. Mümkünse kumanya yerine sıcak yemek
çıkarılmalıdır.

6.
Hava şartları gözetilerek(karda, yağmurda, fırtınada vb.)öğrenciler yollarda
mağdur edilmemeli, tehlikeye atılmamalıdır.

7.
Mümkün olduğu kadar; anasınıfı ve 1.2.3. sınıflar taşınmamalıdır.

8.
Taşımaya uygun olmadığı, ya da taşıma uygunluğunu sonradan kaybetmiş araç
tespit edildiğinde, yetkili makamlara anında bildirilerek gerekli önlemler
anında alınmalıdır.

 

Keşke
her çocuk, en yakınındaki okulda ve çok iyi şartlarda okuyabilse. Bu her zaman
mümkün olmamaktadır. Öyleyse yetkili makamlar, çocuklarımızın okuduğu ve
bulunduğu ortamları iyileştirmeli, biricik öğrencilerimizi de koruyup
kollamalıdır. O nedenle eğitime yapılan yatırımlar boşa gitmez. Yarınımızı hep
beraber dizayn etmeliyiz.

Çocuklarımız
her şeyin en güzeline layık. Bu güzellikleri onlara sağlarsak mutluluğumuza da
katkıda bulunmuş oluruz.

Tüm
öğrencilerimize ve öğretmenlerimize; sağlıklı, güvenilir, huzurlu ortamlarda,
sevgiye dayalı, verimli ve kesintisiz bir eğitim öğretim yılı diliyorum
efendim.

Sevgiyle
kalın…

Türkiye, Ege’deki Yunan İşgaline Neden Seyirci Kalıyor? Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Emekli Kurmay Albay ÜMİT YALIM Açıklıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Yunanistan’ın, Ege Denizi’nde
milletlerarası antlaşmaları ve milletlerarası hukuku yok sayarak devlet
uygulamaları yaptığı hususunda beyanlarınız var. Asıl sorulara geçmeden önce
konunun uzağında bulunanlar için bu adalarla alâkalı olarak özet şeklinde
açıklama lütfeder misiniz?

Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım: Bu adalar;
Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara ve Bozbaba
olmak üzere toplam 9 Ada’dır.

Kuzey Ege
Adalarının hukukî statüsü 13-14 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı ve
1923 Lozan Antlaşması’nın 12 ve 13. maddeleri ile belirlendi.

Çetinoğlu: Hangi devletler
efendim?

Yalım: Almanya,
Avusturya-Macaristan, İngiltere, İtalya, Fransa ve Rusya

Çetinoğlu: Adaların
başlangıçtaki statüsü nasıldı?

Yalım: Yunanistan’a
adaların egemenliği değil, sâdece kullanma hakkı yâni zilyetlik (possession)
verildi. Adaların mülkiyeti ile deniz yetki alanları ve hava sâhası Türkiye’de
kaldı.

Çetinoğlu: Yunanistan’ın
anlaşma metninin dışına çıktığı sâbit mi?

Yalım:
Bakanlıklara
ve Genelkurmay’a ilmî danışmanlık yapan Ali Kurumahmut’un yazdığı kitapta ve
Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı, Prof. Dr. Sevin Toluner ile Deniz Bölükbaşı’nın
kitaplarında da Yunanistan’a adaların egemenliği değil, sâdece kullanma hakkı
yani zilyetlik (possession) verildiği yazılmıştır. Adalar, gayri askerî statüde
olup Yunanistan, adalarda ve etrafındaki deniz yetki alanlarında askerî
tatbikat yapamaz.

Savunma Bakanı
Hulusi Akar ve Bakanlık, sâdece Doğu Ege Adaları’nın Gayri Askerî Statüde
olduğunu ve silahlandırıldığını vurguluyor. Ancak adaların hukukî statüsünü
görmezden geliyor.  

Türk Savunma
Bakanlığı’nın bu duruma seyirci kalması dikkat çekiyor.

Çetinoğlu: Zilyetlik
hakkının verilmesine rağmen Türkiye’nin adalar üzerindeki hakları nelerdir?    

Yalım: Mevcut durum
itibâriyle, söz konusu 9 Ada’nın mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta
sahanlığı, münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ve hava sahası
Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Yunanistan, Altı Büyük Devler Kararı ve Lozan
Antlaşması’nın 12 ve 13. Maddelerini ihlal ettiği için anılan adalar üzerindeki
kullanma hakkını kaybetmiştir. Türkiye’nin adaları geri sisteme hakkı vardır.

Çetinoğlu: Sizin
beyanlarınız basın organlarında yer aldı. Yetkili şahıs ve mercilerin tutumu ne
oldu?

Yalım: 03 Ekim 2021’de
düzenlenen Millî Savunma Bakanlığı (MSB) Basın Bilgilendirme Toplantısı’nda,
denizlerimizdeki hak alâka ve menfaatlerimizin korunduğu belirtilmiştir. Ancak,
Yunan Deniz Kuvvetleri, PARMENION-21 Tatbikatı kapsamında, 29
Eylül 2021’de, Sakız Adası’nın karasularında askerî tatbikat icra etti. Yunanistan’a
kullanma hakkı verilen Sakız Adası, 1914 Altı Büyük Devlet Kararı ve 1923
Lozan Antlaşması’na göre Türk Adası olup etrafındaki karasuları da Türk
Karasuları’dır
. MSB ve Türk Deniz Kuvvetleri, Yunan Deniz Kuvvetleri’nin
Sakız Adası Türk Karasuları’nda askerî tatbikat yapmasına seyirci kalmıştır.

Çetinoğlu: Basında yer
alan haberlere göre askerî tatbikat yapan gemiler, tatbikatın son gününde
sahayı terk etti. Bunun dışında ne gibi gelişmeler yaşandı?

Yalım: Sakız Adası’nda
icra edilen PARMENION-21 Tatbikatı’na Yunan Savunma Bakanı ve
Komuta Heyeti ile birlikte Savunma Bakanı Yardımcısı Nikolaos Chardalias
da katıldı.

Chardalias, 29 Eylül
2021
’de İzmir Koyun Adası’na askerî helikopter ile gelerek adada
görevli Yunan askerlerini denetledi. Denetleme haberi Yunan Savunma Bakanlığı
Resmî İnternet Sitesi’nde yayımlandı.

Chardalias, 2004’ten beri
Yunan işgali altında olan İzmir Koyun Adası’nda, işgalci Yunan askerleri ile
birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı. Yunan bayrağının altında
Türkiye’ye meydan okuyan Chardalias, İzmir / Karaburun’u arka fon olarak
kullandı. Chardalias, Yunan Askerî Üssü’nde yaptığı denetleme sonrasında
İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı Georgios Daniil ile buluştu.

Chardalias, İzmir Koyun
Adası’nda Türkiye’ye meydan okurken aynı gün Yunan Milletvekili Vasillis
Ypsilantis
de 2004’ten beri Yunan işgali altında olan Aydın Eşek Adası’na
geldi. Ypsilantis’in ziyareti Yunan basınında yayımlandı.

Ypsilantis, Aydın Eşek
Adası’nda, Belediye binasının önünde, Yunan ve AB bayraklarının altında
Belediye Başkanı Evangelos Kottoros ve diğer yetkililer ile birlikte
egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

Çetinoğlu: Gösterilerin
bir mânâsı olmalı. Devamında daha fazla rahatsız edici durumlarla karşı karşıya
gelebiliriz. Gösterdiğimiz tepkinin yeterli olmadığı söylenebilir mi?

Yalım: Verilen somut
örnek ve belgelerden anlaşılacağı üzere, Millî Savunma Bakanlığı’nın,
“Yunanistan’ın hukuka aykırı, provokatif ve
saldırgan tutumuna karşı mütekabiliyet kapsamında sâhada gerekli karşılık
verilmektedir”
söylemi gerçeklerle bağdaşmıyor. Bakanlık,
adalarımızdaki Yunan işgaline seyirci kalıyor ve sâhada Yunanistan’a karşılık
vermiyor.

Çetinoğlu:Problem çıkarmayalım’ düşüncesi, daha
büyük problemlere çıkarılmış dâvetiye olabilir mi?

Yalım: Savunma
Bakanlığı, Yunanistan’a karşılık vermezse işgale meşruiyet kazandırmış olur.

Çetinoğlu: Aksaklık
nereden kaynaklanıyor?

Yalım: 2016 Yılına
kadar
Yüksek Askeri Şura (YAŞ)’nın yapısı Başbakan ve Savunma Bakanı’ndan oluşan 2 siyasetçi ile
11 general/amiral’den oluşuyordu. 2016’da yapılan değişiklikle YAŞ’ın siyasetçi
kadrosuna Başbakan/CB Yardımcıları, Adâlet, Dışişleri ve İçişleri Bakanları
eklenerek siyasetçi sayısı 6’ya çıkarıldı. Asker sayısı 4’e düşürüldü.
Çoğunluğu siyasetçilerden oluşan şura,
Yüksek
Siyasi Şura
’ya dönüştü. Ancak, şura’nın adı Yüksek Askeri Şura olarak
kaldı.

Çetinoğlu:
Hassasiyetiniz her türlü takdirin üzerinde. Ümit edilir ki uyarıcı olur. Genel
mâhiyetteki değerlendirmenizle röportajımızı bitirebilir miyiz Albayım?

Yalım: YAŞ’ta
çoğunluğun siyasetçilere geçmesi ve YAŞ’ın siyasallaşması ile birlikte, liyakat
kuralı yok sayıldı ve işgale seyirci kalanlar ödüllendirilmeye başlandı.
Hulusi Akar ve Yaşar Güler’in döneminde,
Yunanistan 4 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını daha işgal etti.
Akar, Savunma
Bakanlığına,
Güler de Genelkurmay Başkanlığı’na atanarak ödüllendirildi. Ege Ordusu Kurmay
Başkanlığı döneminde işgale seyirci kalan
Musa
Avsever
  Korgeneral
ve Orgeneral rütbelerine terfi ettirilerek Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na
atandı. Ege Ordusu Komutanı
Ali Sivri’nin döneminde 2 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı işgal edildi. Sivri, Orgeneral
rütbesine terfi ettirilerek ödüllendirildi. Genelkurmay Plan ve Prensipler
Başkanlığı döneminde işgale seyirci kalan
Yavuz
Türkgenci
, görev süresi uzatılarak ödüllendirildi ve 3. Ordu
Komutanlığı’na atandı. 

     Tayyip
Erdoğan’ın başkanlığındaki Yüksek Askeri Şura, işgale seyirci kalan generalleri
ödüllendiriyor. Ödüllendirilen generaller, işgale seyirci kalmaya devam ediyor
. Peki, bu vatanı kim savunacak? Vatan topraklarına kim sâhip çıkacak?
Yunan işgali altında bulunan 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’ndaki Yunan,
Bizans ve AB bayraklarını kim indirecek? Vatan topraklarındaki 6 bin Yunan
askerini kim def edecek?

     Millî Savunma Bakanı Hulusi
Akar
07 Ekim 2021’de, Deniz Harp Okulu Eğitim Öğretim Yılı Açılış Töreni’nde yaptığı
konuşmada,
Koyun Adası’na kadar gelip tatbikat yapmak
tahrik değildir de nedir
?’
diye konuştu.
Ancak, Akar, Koyun Adası’nın 2004’ten beri işgal altında olduğunu söylemedi.
Savunma Bakanlığı şikâyet makamı değil icra makamıdır. Bakan’ın görevi
adalarımızdaki işgali sona erdirerek Yunan ve Bizans bayraklarını indirmek ve
yerine Şanlı Türk Bayrağımızı çekmektir.  

https://www.dho.edu.tr/sayfalar/00_Anasayfa/00_Duyurular/20211008_Acilis/faaliyet.html#main_slider_01/0

https://www.haber7.com/guncel/haber/3148950-son-dakika-bakan-akardan-koyun-adasindaki-skandal-poza-sert-tepki

https://www.sozcu.com.tr/2021/gundem/skandal-poza-tepki-tahrik-degil-de-nedir-6697938/

ÜMİT YALIM

1959 yılında Malatya / Yeşilyurt’ta
doğdu.  1976 Yılında Kuleli Askeri Lisesi’nden,
1980 yılında Kara Harp Okulu İnşaat Mühendisliği Bölümünden, 1990 yılında
Kara Harp Akademisi’nden, 1996 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun
oldu. 1997 yılında İngiltere / Londra’da bulunan Savunma Lisan Okulu (Defence
School of Languages)’nda İngilizce eğitimi aldı.

 

Piyade Subayı olarak, Komando ve Hava
İndirme birliklerinde Takım ve Bölük Komutanı olarak, Kurmay Subay olarak, İç
Güvenlik Tabur Komutanı, Tugay, Tümen ve Ordu Komutanlığı Karargahları ile
Genelkurmay Başkanlığı Karargahı ve Milli Savunma Bakanlığı’nda Karargah
Subayı olarak görev yaptı.

 

2000 Yılında Bosna Hersek /
Saraybosna’da konuşlu SFOR / NATO Karargahı’nda Karargah Subayı olarak,
2001-2003 Yılları arasında Ürdün / Amman’da Askeri  Ataşe olarak, 2003-2005 Yılları arasında
Kara Kuvvetleri Lisan Okulu Komutanı olarak görev yaptı.

2006-2009 Yılları arasında
Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda; Harbe Hazırlık ve Harekat İhtiyaçları
Şube Müdürü, Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekat Merkezi Amiri, Ortadoğu ve
Afrika Şube Müdürü olarak görev yaptı.

 

2009-2010 Yılları arasında Milli
Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri olarak görev yaptı ve 2010 yılında emekliye
ayrıldı.

 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası
İlişkiler alanında doktora çalışması yapan Ümit Yalım’ın yazı, makale ve söyleşileri
değişik dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır.

 

 

(Röportajın yapılmasına vesile olan Aziz ve Muhterem Dostum
CELAL ÖCAL Beyefendi’ye teşekkür ederim.) 

Derdin Devâsı Tabiat

Kırgızistan
Türklerinden Dr. Anarhan Nadirova,
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 302 sayfalık eserinde Tibet hekimliğinin
sırlarını açıklıyor. 

Türk Dili ve
Edebiyatı Anabilim Dalı emekli öğretim üyesi, Atatürk Kültür Merkezi
(1993-2001), Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu (2000-2009) eski
başkanlarından Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural uzunca takdim yazısına,  ‘Târih
İnsanlık Bilgisidir
’ diyerek başlıyor, ‘Kültür
kavramına ilişkin cümleler
’ ile devam ediyor ve ‘Kültürün yapı taslarından sağlık’ hakkında dikkate değer bilgiler
sunduktan sonra ‘Hekimlik / Tabiblik / Şifâcılık / Emcilik’ başlığı altında;
klasik ve halk tıbbı konusunda okuyucuyu bilgilendiriyor.

Genleri
değiştirilmiş gıdalarla beslenen ve hava-çevre kirliliğine mâruz kalan
insanların, husûsen belli bir yaştan sonra karşılaştığı problemler her geçen
gün biraz daha artıyor. Kimyevî / laboratuvar ürünü ilaçlar bâzı problemleri
kısmen veya tamâmen gideriyorsa da, yan etkilerle yeni problemlere dâvetiye
çıkarıyor. Çözüm: Alternatif tıp / nebâtî ilaçlar…

Halk tıbbı ile
halk ozanı arasında bilinmeyen bir bağ var ki, Urfalı halk ozanı Kazancı Bedih
(1929-2004): ‘Mevlâm birçok dert vermiş /
Berâber derman vermiş
’ diyor.

Tabiat
zengindir, tabiat cömerttir. Bu değişmez kaidenin ürünlerini insanlığın
hizmetine sunmak için Kırgızistan’da, Tibet’te Kazan’da Kazakistan’da ilmî
araştırmalar yapan Dr. Anarhan Nadirova,  ‘Derdin
Devâsı Tabiat
’ isimli eserinde harika bir gıda maddesi olan balın, sihirli
özelliklerinden başlamak suretiyle şifâlı bitkilerin yetiştirilmesi,
toplanması, kurutulması, muhafazası ve ilaç yapılması konularını ilim titizliği
ile ve şifâ olarak insanlığın istifadesine sunuyor. Hangi bitkiler, hangi
dertlerin devâsıdır? Sorusunu geniş bir şekilde cevaplandırıyor. Gençlik ve
güzellik tutkunu bayanlara yüz bakımı, şişmanlıktan şikâyet edenlere, zayıflama
formülleri; saç el ve ayak bakımı için sırlı bilgiler, losyon yapımının püf noktaları
ve daha nice bilgiler anlaşılabilir ifâdelerle ve kolay uygulanabilir
târiflerle sayfalarda yer alıyor. 

Eserden
tadımlık bir ölüm:

Fitoterapi
(bitkiyle tedâvi) klâsik tıbbın yeni adıdır. Kimya terapisine olan güvenin
azalmasından sonra tıp, şifâlı ot, bitki, hayvanî maddeler ile tedâvi etmenin
yararına daha çok ilgi gösteriliyor.

Fitoterap,
hastalığı değil hasta insanı tedâvi eder. Bundan dolayı bu işte önceden
düzenlenen şema veya şekillere ihtiyaç duyulmaz. Ama bazı durumlarda, bunların
yardımının dokunduğu tartışılmaz.  Çünkü
şifâlı bitkiyi değil, insanı tanımak, insan organlarının fonksiyonunu derinden
bilmek, fitoterapide temel problemdir. Öncelikle hastanın kan grubunu, ne
zaman, nasıl hastalığa uğradığını bilmek önemlidir. Özetle insan organlarının
durumunu tam olarak tespit ettikten sonra, şifâlı bitki ile tedâviye başlamak
doğru olur. Modem tıp ve halk hekimliğini iyi bilen, şifâlı otların ve
bitkilerin özelliklerini kısa sürede kavrayabilen uzmanın bu işe karışması
şarttır. Sayısız şifâlı bitkiler arasından hastalanan organizmaya yararlısını
bularak, tedâvi yolunu tespit etmek, büyük sorumluluk isteyen bir iştir. Sâdece
şifâlı bitkilerin özelliklerini iyi bilen uzman, organizmaya hangi ilacın
gerekli olduğunu kesinlikle tespit edebilir.

İnsan organizması,
başı sonu bilinmeyen evren gibidir; onu tam olarak incelemek mümkün değildir.
Buna rağmen, insanların sağlam, mutlu, morallerinin iyi olması için, hayat
bekçileri olan hekimler, elinden gelen çabayı harcamaya hazır durumdadırlar.
Ot, bitki, hayvan eti ile tedâvinin geleceği büyüktür.

Yıllardır değer
verilmeden günümüze kadar gelmiş halk hekimliğinin büyük yararı modem tıp
tarafından ispatlanmıştır.

‘Ekler’
bölümünde şifâlı çay bitkileri ile tedâvi ettiği rahatsızlıklar, sinir sistemi
tedâvisinde kullanılan bitkilerle hazırlanacak karışımlardaki miktarlar, sindirim
sistemine faydalı çaylar, iştah açıcılar, safra sökücüler, solunum sisteminin
tedâvisi, kalp-kan-damar sisteminde kullanacak karışımlar hakkında bilgiler
var. Birinci hamur kâğıda basılı son sayfalarda şekiller ve resimler yer
alıyor.

LA
KİTAP:

Strazburg Caddesi Nu: 29/l Sıhhıye, Ankara Telefon: 0.312-231 06 60 e-posta:
info@lakitap.com // www.lakitap.com 

 

Dr. ANARHAN
NADİROVA

     1952 yılında Kırgızistan’ın Calalabat
şehrinde doğdu. Ortaöğretimini tamamladıktan sonra 1976 yılında Kırgız Devlet
Tıp Üniversitesi’nden mezun oldu. Kendi dalında değişik enstitülerde staj
yaptı ve araştırmalarda bulundu.

     Moskova Uygulamalı Endokrinoloji ve
Hormonlar Kimyasal Enstitüsü’nde (1981-1983) ilmî staj, Tibet’te Lhasa
şehrinde tıbbi uzmanlık alanında (1983-1985) eğitim ve staj, 1991’de Kazan
Enstitüsü’nde de ilmî staj yaptı. 1998 yılına kadar Kazakistan Enstitüsü’nün
Bişkek’teki merkezinde Doğu Tıbbı bölüm başkanı olarak çalıştı. 1998’de hâlen
başkanlığını yaptığı milletlerarası İbn-i Sina (AVICENNA) Merkezi’nin
başkanlığına seçildi.

     Aynı zamanda Türk Dünyâsı Kadınlar
Kongresi Kırgızistan Temsilcisi olan yazar Milletlerarası Fitomerkezi Başkan
Yardımcısı olarak Kırgızistan’da yüzlerce doktora fıtoterapi dalında uzmanlık
eğitimi ve sertifika verdi.

     Yazar hâlen Kırgızistan’da yaşamakta ve
görevlerine devam etmektedir.

     Yazarın Yayınlanan Eserleri:

     1-Derdin Devası Tabiat – Tibet
Hekimliğinin Sırları, Ankara, 2000; Üçüncü Baskı Ankara, 2021

     2-Bal Mucizesi ve Şifalı Otlar, Bişkek,
2009.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

Balıkesir
Üçüncü Türk Müziği Sempozyumu Bildirileri Kitabı

Balıkesir Büyükşehir
Belediyesi ile Balıkesir Üniversitesi’nin katkılarıyla yayınlanan 16,5 X 24
santim ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı 260 sayfalık kitap, Balıkesir Türk
Müziği Korosu Şefi Bestekâr Sıtkı Sâhil ve Dr. Öğretim Üyesi Göktan Ay
tarafından yayına hazırlanmıştır.

Eser; Balıkesir Büyükşehir
Belediyesi Başkanı Yücel Yılmaz, Balıkesir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlter
Kuş, Düzenleme Kurulu Başkanı Sıtkı Sâhil’in protokol konuşmalarının
metinlerinden sonra Balıkesir Türk Müziği Korosunun Tarihçesi ile başlıyor.
Göktan Ay’ın, toplantıya Şeref Misâfiri olarak katılan Ahmet Özhan ile yaptığı
söyleşi metniyle devam ediyor. Ahmet Özhan’dan dikkat çeken cümleler: ‘Osmanlı bizim ceddimiz. O dönemin şartları
ile pâdişahlar bestecileri özendirmiş, desteklemiş, mükâfatlandırmış, kendileri
de beste yapmışlardır. Millet olma gelişmesi, geçmişle birlikte olur
.

Ve Ahmet Özhan’dan bir
hâtıra: ‘Konser sonrası sakallı-nur yüzlü
bir dede geldi; ‘Biraz önce ilâhi okuyan sen miydin
?’ Dedi. ‘Bendim’ dedim. ‘Senin elini öpecem’ deyince, ‘Olur
mu, ben senin elini öpeyim
.’ Dedim. Dede: ‘Bir ilâhî okumak için şu karşıdaki dağlarda bulunan mağaraya giderdik,
kimse duyumasın diye. Şimdi sen ilâhî okuyon, hem de Allah diye diye. Nasıl
senin elini öpmem
’ dedi. Mânidar ve ibret verici bir diyalogdu.

Sonraki sayfalarda
Şanlıurfa’da faaliyet gösteren Şanlıurfa Kültür Sanat Araştırma Vakfı ŞURKAV,
Fasıl Mûsıkîsi, Cumhuriyetten sonra kurulan mûsikî cemiyetlerinin kültür
kimliğine etkisi konulu makaleler, Göktan Ay’ın; Sivil Toplum Kuruluşları ve Sanat-Kültür üzerine inceleme yazısı,
‘Türk Müziğinin Yaşatılmasında ve Geliştirilmesinde Halk Eğitim Merkezlerinin
Etkileri ve Sonuçları’ başlıklı Hülya Narsap ve Fulya Soyata’nın raporu, Kaya
Ulaş’ın ‘Türk müziğinin Yaşatılmasında
STK’ların Rolü
’ başlıklı incelemesi, Eyüp Mûsıkî Vakfı, Elazığ Dernekler
Federasyonu, Doç. Dr. Süleyman Doğan’ın Milletlerarası Mevlâna Vakfı, Prof. Dr.
Uğur Türkmen’in Kültür ve Tanıtım Vakıfları hakkındaki makaleleri yer alıyor.
Diğer makalelerin yazarları: Uğur Türkmen, Fakı Can Yürük, Muzaffer Soner
Yılmaz, Vural Yıldırım, Yunus Emre Uğur.

Son bölümde ise
Sempozyumun ve Konserin Fotoğraf Albümü yer alıyor. 

2021 yılında Balıkesir’de
basılan kitabın temin edilebileceği adres belirtilmemiştir.

 

Bilge Türk –
Tonyukuk

Bilge
Tonyukuk
, 663-725 yılları arasında yaşamış Türk kumandan,
devlet adamı, târihçi ve yazardır.

Hüseyin
Adıgüzel
, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık
eserinde, Koreli bir öğrencinin hazırladığı doktora tezini esas alarak
Tonyukuk’un hayatını, kahramanlıklarını, devlet adamlığını ve Göktürkleri cihan
devleti hâline getirişini, roman şeklinde okuyucuya sunuyor.

Tonyukuk en büyük hizmeti de, ülkesinde Budizm
inancını yasaklamış olmakla gerçekleştirmiştir. O’na göre Budizm insanları
atâlete sevkeder. Türkler ise hareketli insanlardır. Savaştan savaşa koşarlar.
Oturmak ve beklemek, onları esir olmaya sürükler. Türkler esir olarak
yaşayamazlar.

Günümüz Türk gençleri içerisinde vatanını milletini
sevmeyi en yüce duygu, ona hizmet etmeyi en ulvî vazife bilen, bayrağını ve
toprağını canından çok seven pek çok genç var. Fakat daha fazlası, rahat ve
geniş imkânlar içerisinde yaşamayı, ‘milletim
nev-i beşer, vatanım ruy-i zemin
’ düşüncesini benimseyen mânevî değerlere
bağlı gibi görünen, ancak makam-mevki hayaliyle yaşayan, maddî değerleri tercih
etmeye hazır gençlerin sayısı daha fazla. Ve giderek de çoğalıyorlar. Onlara
Türklük ruh ve şuurunu aşılayacak, geliştirecek, frenklerin tâbiri ile motive
edecek eserler yeterli ölçüde değil. Bu kısırlık içerisinde âcizleşen gençlere
Hüseyin Adıgüzel’in Bilge Türk / Tonyukuk isimli eseri iyi gelecek.

Eserin Aralık 2020’de yayınlanan üçüncü baskısının
son sayfalarında Bilge Tonyukuk adına dikilen âbidelerin üzerinde bulunan
yazılar, günümüz Türkçesine çevrilerek verilmiştir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.
Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86
86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

İstanbul Türklüğünün Muhafazası İstanbul’un Kimlik Ve Güvenlik Endişesi (1918-1941)

Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim dalı öğretim Üyesi Doç. Dr. Ramazan
Erhan Güllü
, Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından İkinci Dünya Savaşı
yıllarına kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dâir endişe ve beklentilerini, 13,5
X 21 santim ölçülerindeki 289 sayfalık eserinde açıklıyor.

Müellifin diğer eserleri: *Gaziantep
Ermenileri – Sosyal Siyâsî ve Kültürel Hayat
. *Ermeni Meselesi ve İstanbul Ermeni Patrikhânesi (1878-1923) *Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum /
Ortodoks Patrikhânesi (1921-1923)
*Türkiye’de
Gayrimüslümlerin Yönetimi (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e)

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp olarak ayrıldığı gibi
savaş sonrası Türkler, Anadolu ve İstanbul’da varlıklarını devam ettirememek
tehlikesiyle karşı karşıya klmışlardı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından
kısa süre sonra İstanbul’un fiilen işgali, Türklerin İstanbul’a dâir
endişelerini arttırmıştı. Bu işgal ile neler hedeflenmişti? Maksat İstanbul’u
tamamen Türk idâresinden çıkaracak bir süreci başlatarak Türklerin İstanbul ve
Anadolu’daki hâkimiyetine son vermek miydi? Barış Antlaşması imzalanana kadar,
savaştan mağlûp çıkmış Osmanlı idâresini kontrol altında tutmak mıydı? İşgalle
beraber bu soruların cevaplarını arayan Türk kamuoyunda, İstanbul’a ve
İstanbul’da yaşayan Müslüman/Türk ahalinin geleceğine dâir ciddî endişeler
bulunmaktaydı. Müttefik devletlerin kısa süre içinde ateşkes şartlarına aykırı
uygulamaları, imzalanacak barış antlaşmasında da Türkler lehine bir sonuç
çıkmayacağını göstermişti. Nitekim İtilaf Devletleri’nin tasarladıkları barış
metni, Sevr Antlaşması olarak masaya getirilecekti. Mustafa Kemal Paşa
liderliğinde yürütülen Millî Mücâdele’nin askerî başarıları, bu antlaşmayı
hükümsüz kılmıştı. Mütareke süresince Millî Mücadele yanlısı Türk basını,
İstanbul’un Türk ve İslâm kimliğinin vurgulandığı ve Türk idâresinin devamının
sağlanmasına yönelik taleplerin dile getirildiği yayınlar yapmıştı. Dönemin
ifâdesiyle ‘İstanbul Türklüğü’nün
muhafazası
’ olarak ifâde edilen bu talepler, farklı sebeplerle İkinci Dünya
Savaşı yıllarına kadar belli dönemlerde gündeme gelmeye devam etmişti.

Doç. Dr.Ramazan Erhan Güllü’nün eserinde, Mondros Mütarekesi’nden İkinci
Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dair endişe
ve talepleri incelenmektedir.

Eserin son bölümünde ’Ek’ olarak 22 adet belge; Yunus Nâdi’nin, Fâlih
Rıfkı Atay’ın, Ahmet Emin Yalman’ın, Yâkup Kadri Karaosmanoğlu’nun, İsmâil
Müştak’ın, Ercüment Ekrem Talu’nun makaleleri ve İkdam Gazetesi imtiyaz sâhibi
ile dönemin gazetelerinde, başmakale olarak yer alan imzâsız yazılar vardır. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-GÖLGE:
Michael
Morpurgo –İpek Güneş Çıgay / Tudem Yayıncılık

 2-EYÜP: Vecdi Bürün / Boğaziçi Yayınları.

 3-TİMURLENK ve ÜÇ BOZATLI: Ziya Şâkir / Akıl
Fikir Yayınları.

4- DEVLET-İ
ALİYYE –
OSMANLI
DEVLETİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: Halil İnalcık / İş Bankası Kültür Yayınları. 

5-KESKİN
NIŞANCI:
Cem
Selcen / Doğan Kitap.

 

DERKENAR:

ATİLLA
İLHAN’DAN BİR FRANSA HÂTIRÂSI (Hangi Batı?
İsimli
Eserinden)

Edebiyatçı, şâir, mütefekkir ve gazeteci Atilla İlhan
Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile
getiriyor:

Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık.’ Kral 1. François ‘nın, uğradığı
Cermen yenilgisinden sonra, Kanûnî Sultan Süleyman‘dan yardım istediğine
inanmıyorlar. Marsilya ‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala
yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler. O
zaman:

-Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim! dedim.

İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni
kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘Safa
geldiniz
!’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. Öğrencilere
dönüp:

-Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir. dedi.

Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir
kitap çıkarıp göstermek mecbûuriyetinde kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun,
sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’
diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;

-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!

Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:

-Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız? diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ ni izâha çalışıyorum,
Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…

Meğerse neymiş?..

Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze
başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:

‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Ona göre
böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan
toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavî
olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde
ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça
olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…

Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken,
Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa;
Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken,
dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak
şey yok; veya asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp
kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini
anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet
sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!…

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek
sordum:

-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne
olur?

Devlet Covid-19 Aşılarını Zorunlu Kılabilir mi?

Öncelikle şunu belirteyim, bu yazı aşı
olup olmamanız gerektiğine dair bir yazı değildir. Zira ben bir hekim değilim
ve bu konuda hüküm ifade etme sadece hekimlerin, o da yalnızca bu alanda uzman
olan hekimlerin hakkıdır. Bu yazı, devletin veya kamu otoritesinin Covid-19
aşılarını zorunlu kılıp kılamayacağına dair tamamen “hukuki” görüşümden
ibarettir.

 

Covid-19 salgının ilk yılının sonuna
doğru aşıların bulunmuş olması sonucu ikinci yılı aşı tartışmalarıyla geçirdik.
Tartışmalar önce “neden Biontech değil de Çin aşısı oluyoruz?” seyrinde devam
etti, Biontech aşılarının gelmesiyle birlikte ise “bu aşı değil mRNA, Çin aşısı
klasik aşı yöntemiyle üretildiği için daha güvenli” ifadeleriyle beyan etti.
Günün sonunda ise “aşı karşıtı” diye bir kavram literatürün ortasına geldi
oturdu. Bir kısım kişiler gerçekten bilimsel mahiyetteki endişelerle ancak
ciddi bir kısım kişiler ise “bize çip takacaklar” şeklindeki saçma sapan komplo
teorileriyle aşıya karşı olduklarını ifade ediyorlar. Aşıya tamamen bilimsel
mahiyetteki endişelerle karşı olan kişilere saygı duyduğumu ve bu kişilerin
endişe ve itirazlarının aşının gelişimi konusunda son derece önemli ve değerli
olduğunu da özellikle vurgulamalıyım. Sonuçta bârika-i hakikat müsâdeme-i
efkârdan doğar.

 

Aşılama konusunda beklenilen hedefin
tutturulamaması sonucunda aşı olmayı fiilen zorunlu hale getiren bir takım
uygulamaların getirilmeye başladığını görmekteyiz. Aşı olmayan ve PCR testi de
yaptırmayan kişilerin statlara alınmaması, bazı üniversitelerde öğrencilerin
kampus alanına ve öğrenci yurtlarına alınmamaya çalışılması, bir kısım özel
sektör işverenlerinin işçileri kabul etmeyeceklerini açıklaması gibi
uygulamalar bu tür fiili zorlamaların birkaç örneği sadece. Hatta bir kısım
mülki amirlerin son derece ileri giderek maiyetindeki memurlara “aşı olmayanı
kelepçeletir öyle aşı yaptırırım” şeklinde külhanbeyi tavrı gösterdiklerine de
şahit olduk. Peki, aşı olmayan kişilere bu tür fiili yaptırımlarda
bulunulabilir mi?  Başka bir ifadeyle
devlet veya kamu kurumları vatandaşlar için aşıyı zorunlu kılabilirler mi?

 

Zorunlu Aşı Meselesinin Hukuki Yönü

 

Her birey vücut bütünlüğünü koruma,
başka bir ifadeyle kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunma ve karar verme
hakkına sahiptir. Öte yandan Anayasanın 17/2 maddesinde “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi
tutulamaz”
denilerek bireyin vücut bütünlüğünü koruma hakkına bir sınırlama
getirilmiştir. Anayasanın ilgili hükmüne göre tıbbi zorunluluk söz konusuysa ve
bu zorunluluktan dolayı kanuni bir düzenleme de yapılmışsa bireyin vücut
bütünlüğüne dokunulabilir.

 

Aşı uygulaması da bireyin vücut
bütünlüğüne yönelik bir müdahaledir ve kanuni düzenleme getirilerek zorunlu
kılınabilir. Ancak mevzuatta hali hazırda Covid-19 aşılarının zorunlu olduğuna
ilişkin bir kanuni düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla hiçbir kamu kuruluşu
ne kendi personelini ne de vatandaşını aşı olmaya zorlayamaz, öyle kelepçe
takıp aşılatamaz.

 

Tabi yukarıda ifade ettiğimiz hukuki
yoruma “ama Umumi Hıfzıssıhha Kanunu var, o kanuna göre aşı zorunlu
kılınabilir” diye itiraz edecek aklı evveller çıkabilir. Hemen cevaplarını
peşin peşin vereyim; Evet bizim hukukumuzda aşıyı düzenleyen bir kanun vardır
hatta aşıyı düzenleyen tek kanun 1930 yılında yürürlüğe giren 1593 sayılı Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu’dur. Ancak Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda zorunlu kılınan tek
aşı çiçek aşısıdır. Çiçek aşısı dışındaki hiçbir aşı için kanuni bir zorunluluk
getirilmemiştir.

 

Covid-19 aşısı ise, ne Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu’nda ne de başka bir kanunda zorunlu aşı olarak öngörülmemiştir.
Bunun da sonucunda Covid-19 aşısı hukukumuzda ancak rızaya dayalı olarak uygulanabilir.

Kişiye rızası dışında Covid-19 aşısı uygulanması veya uygulanmaya
çalışılması Anayasa ile korunan vücut bütünlüğü dokunulmazlığı hakkı ile buna
dayalı olarak maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının
ihlalidir.

 

Nitekim kanuni düzenleme olmadığı için
Covid-19 aşısının zorunlu kılınamayacağı hususuna ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin
de pek çok emsal kararı bulunmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 1. B.
23.03.2016 tarihli 2013/7246 esas numaralı, Anayasa Mahkemesi 2. B. 29.06.2016
tarihli 2014/4077 esas numaralı ve Anayasa Mahkemesi 2. B. 21.11.2017 tarihli
2014/5629 esas numaralı kararlarında “genel
ve zorunlu aşı uygulamasına dayanak oluşturacak bir kanun hükmünün mevcut olmadığı”

gerekçesiyle başvurucuların haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.

 

Buradan görüleceği ve tekraren ifade
edeceğimiz üzere Covid-19 aşıları hakkında hali hazırda kanuni bir düzenleme
bulunmadığı için hiçbir resmi ve/veya özel kurum vatandaşları aşı olmaya
zorlayamaz. Aksi durum aşıya zorlanan her bir vatandaş bakımından hak
ihlalidir.

 

Zorunlu aşı uygulaması meselesinin iş
hukuku bakımından etkilerine, aşı olmayan işçinin iş akdinin haklı nedenle
(tazminatsız) olarak feshedilip edilemeyeceği konusuna da bir sonraki yazımızda
değineceğiz.

Vergiden Kaçınan Ve Yurtdışına Para Kaçıranlar

İktidar büyük servetlerin
kimlerde olduğunu, kimlerin servetinin helal kimlerinkinin haram olduğunu,
kimlerin vergi kaçırdığını kesinlikle ve net olarak biliyor.

Bizim Paradise, Panama ve
son olarak Pandora Belgeleri ile öğrendiklerimizin Türkiye’yi alakadar
eden kısmını eminim ki iktidar önceden de biliyordu.

Neden böyle bir kanaatim
var?

Çünkü AK Parti
hükümetlerince 7 defa çıkarılan “Varlık Barışı” yasalarıyla, şaibeli servet
ve vergisiz kazanç aflarının boşuna çıkarılmadığını düşünüyorum.

Yurt dışındaki 200-300
milyar dolar arasında olduğu hesaplanan varlıkların ülkeye getirilip, ekonomiye
kazandırılacağı vaadiyle 2008, 2011, 2013, 2016, 2018, 2019 ve 2021 yılında
uygulamaya giren yasalar çıkarıldı.

Bu yasalarla milyarlarca
dolarlık servet sahiplerine kazancın kaynağını sormama, vergi talep etmeme,
inceleme-soruşturma açmama
taahhüdünde bulundu.

Devletimiz işsiz
üniversite mezunlarının öğrenci iken aldıkları kredileri dahi geri isteyen,
asgari ücretten bile vergi kesen bir devlettir. Fakat yurtdışında servet
biriktiren dolar milyonerlerine “yeter ki yurtdışındaki paralarınızı getirin
vergi istemeyeceğim, kaynağını da sormayacağım” dedi.

“Pandora
Belgeleri”
adıyla sızan milyonlarca belgenin
incelenmesiyle, pek çok ülkedeki ünlü kişilerin servetlerine dair
bilgiler ortaya saçıldı. Türkiye’den 220 ünlü ve zengin kişinin de servetlerini,
vergi cennetlerinde kâğıt üstünde kurulu şirketler üzerinden, transfer ettiği
ve vergi kaçırdığı anlaşıldı.

Pandora Belgelerinde, Türkiye’den
ismi geçen
220 ismin önemli bölümünün iktidara yakın yandaş
müteahhitler, medya patronları
olması çoğumuzu hiç şaşırtmadı.

Bunlar Hazine ve gelir
garantili KÖİ (kamu-özel iş birliği) projelerinden devasa servet edinenler. Kamu
İhale Kanunu
’nun olağan yöntemleri yerine, Saray’dan paylaştırılan projeleri
olağanüstü kârlarla yapıp işletenler. Kamu bankalarının milyarlarca
dolarlık kredilerinden
beslenerek medya ve enerji sektörünü ele geçiren
şirketler ve patronları.

Bu malum zevat ve
şirketleri için aslında defalarca şahsa özel vergi afları çıkarılmasına
rağmen bunlar da yurtdışına para kaçıranlar listesinde yine en başlarda.

*************************

İktidar
Değişecek Korkusu

En ziyade kayırılan
şirketlerin de vergi cennetlerindeki kâğıt üstündeki şirketler üzerinden yüz milyonlarca
dolar transfer etmesini iki yönden incelememiz gerekir.

Birinci ihtimal, bu
kişiler muhtemelen, servetlerine servet kattıkları AKP iktidarının sonuna
geldiğini
düşünmekteler. Bu iktidarın geleceğine güvenmedikleri için
haksız kazançlarını ve yasadışı servetlerini vergi cennetleri üzerinden
yabancı ülkelere taşımaktalar.
Yüz milyonlarca, bazıları milyarlarca
doları, vergisiz şekilde döviz veya altın olarak yurt dışına götürmüşler. Malikaneler,
lüks taşınmazlar, pahalı jetler yatlar almışlar veya oradaki hesaplarına
yatırmışlar.

İktidar değişir ve
servetlerinin kaynağı araştırılacak olursa, dile getirilen şaibelerin doğru
olduğu ortaya çıkar korkusuyla kendilerince tedbir almış olabilirler.

****

Bağış Mı
Rüşvet Mi?

İkinci incelenmesi gereken
yön ise yapılan yüz milyonlarca dolar transferden bir kısmı “bağış
yapılmış.

“Bağış” denilse de kime
veya hangi kuruma bağışlandığı meçhul. Herhalde Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu,
Mehmetçik Vakfı gibi bir kuruma bağışlanmış olsa idi açıkça isimleri yazılı
olur veya açıklanırdı.

Mesela Cumhurbaşkanlığı
Sarayını, CB Yazlık Sarayını ve birçok dev şehir hastanesini yapmış olan
holding açıklama yapabilir, 1 Milyar liralık bağışın hangi hayırlı işe
gittiğine dair merakı giderebilirdi.

Bu fevkalade himayeye
mazhar holdingler, iktidarın yakın himayesindeki “vakıflara” bağış yapmış olsalardı,
“bağış” yapılan vakfın ismini açıklayabilirler miydi?”

Bundan emin değilim.

İsim belirtilmeyince
-haklı olarak- “Bağış” denilen ve isimsiz birilerine veya bir yerlere gönderilen
bu yüz milyonlarca dolar paranın komisyon, rüşvet, haraç ya da ihalelerden pay
olup olmadığı tartışılmakta.

Erken veya zamanında
yapılacak ilk seçimden sonra kuvvetle muhtemel iktidar değişecek.

Yeni iktidar döneminde bu
paranın bağış değil, komisyon, rüşvet, haraç ya da ihalelerden pay olduğu
ortaya çıkarsa bu işin sonu mahkemede biter.  

Yeter ki, “ucu nereye
varırsa varsın” milletin hakkını takip edecek bir iktidar gelsin.

*************************

İktidar
Yaptıklarından Da Yapmadıklarından Da Sorumludur

* Vergi cennetlerine para
aktarmayı kim yasal hale getirdi?

* AKP iktidarı 2006’da Kurumlar
Vergisi Kanunu
‘nun 30. Maddesinde yaptığı değişiklikle bu işlemleri
yasadışı olmaktan çıkardı. Ancak yasada aktarılan paralardan yüzde 30 vergi
kesileceği
hükmü de bulunuyor.

* Peki bu vergi
alınabiliyor mu?

* Hayır! Çünkü iktidar
yasanın 30/7 maddesi uyarınca yayınlanması gereken vergi cenneti ülkeler
listesini bugüne kadar yayınlamadı.
Bu sebeple 15 yıldır kanunun bu hükmü
uygulanmıyor.

* Hem Cumhurbaşkanı
Kararnamesiyle ve hem de Meclis’ten kanun çıkararak en çok itiraz edilen düzenlemeleri
istediği anda yapabilen bir iktidar var. Bunlar açık bir kanun hükmünü bilerek işlevsiz
bırakmaktan sorumlu tutulmayacak mı?

* İktidar yapması gereken
bir işlemi/ eylemi yani görevini yapmamak suretiyle yasayı deliyorsa bundan da
sorumlu olacaktır.

Dünya İyi Yönetilemiyor, Liderler Geçer Not Alamadı

Dünyada artık sıfır saniyede
iletişim sağlandığından ve görüntü (resim, film, vs) gerçekleştiğinden ne,
nerede, ne zaman, niçin soruları hemen cevap buluyor. Ha Kamçatka’da bir olay
olmuş, ha Alaska’da; ha Arctik’a da (kuzey), ha Antartika’da (güney) değişen
bir şey yoktu iletişim itibariyle.

 

Pandemi dünyayı idare eden
liderlerin umurunda mı bilmiyorum ama bazı ülkeler İsrail ve kuzey Avrupa
ülkeleri gibi covit 19 tedbirlerini kaldırırken, bazıları tam tersi ya daha da
sıkılaştırdı, ya da Türkiye’deki gibi oluruna bıraktı. Ama bir gerçek var ki
Dünyayı yöneten liderler yeni bir medeniyet kuramıyor, barış getiremiyor,
üretimi artıramıyor, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi evrensel
değerlerin daha da gelişmesi ve uygulanması için çalışmıyor. Yine kısır
tartışmalar ve atışmalar dur durak bilmiyor. Bunun başını da dünya
emperyalizminin jandarması ve kendini ortadoğuda yeni müttefikler kazanmak ve
haritalar çizmek için görevli bildiğini zanneden ABD yönetimi çekiyor. Avrupa
Birliği bunlara çareler ararken, aralarından ayrılan bir dönemin en azılı
emperyalist güneş batmayan ülkesi Birleşik Krallık İngiltere en sıkıntılı
günlerini yaşıyor, akar yakıt kuyrukları bitmiyor, mesela Londra’daki petrol
dağıtımına artık askerler de katkı veriyor. Kuzey Kore birkaç ayda bir başını
aradan çıkararak tombik liderleri Kim Jong -Un’un uygulamalarıyla meydan
okuyor. Ankara’nın bile sessiz kaldığı Çin yönetimi Uygur Türklerine soykırım uyguluyor,
mezalim içinde, pandemi umurunda bile değil. Salgının ilk başladığı Wuhan
kentine Dünya Sağlık Örgütü’nün konuyla alakalı araştırma yapmak üzere bile
girmesine izin verilmedi. Üstelik bir terör örgütü gibi insan ve kadın
haklarına saygısız, hak-hukuk toplum için anlayışı yeterli olmayan yeni
Afganistan yönetimine Suudiler ve Rus Lider Putin ile birlikte arka çıkmaz mı?
Müslüman ülke liderlerinin dünya umrunda pek değil, kendi keyiflerini çıkarmaya
çalışıyorlar. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta Rumlar gibi sürekli de silahlanıyor
ve buna çok bütçe ayırıyorlar. Korumaları da ya ABD veya İngiltere olduğundan
sırtlarının yere gelmeyeceğini düşünüyorlar.

Daha bir karamsar tablo
çizmeyeyim de burada bırakayım artık.

Vay Başımıza Gelenler böyle
deyip noktalayayım.

 

Nobel İle Mültecilere
Merhamet Dönemi Mi Başlayacak?

 

Noktalayayım ama akşam
televizyon haberleri yine bunlarla başlayıp, bitecek. Bir de koronadan
hastalananlar, tedavi görenler, vakalar, testler, ölenler tek tek aktarılacak.
Bu pandemi süreci İstiklal Marşı’nın Kabulünün 100. Yılı ve Mehmet Akif Ersoy
Yılını da sanki etkiledi gibi. Ama kitap okumayı, televizyon izlemeyi,
netflix’ten film seçmeyi artırdı. Yayınevleri %50’ye varan iskontolar yaparak
internetten alışverişi artırdı. Ben de bu vesileyle çok kitap siparişi verdim.
Aldım ve çoğunu okudum. Son Nobel Edebiyat Ödülü alan (2021) Tanzanyalı İngiliz
Vatandaşı Abdülrezzak Gürnah’ın da kitaplarına başladım. Batının artık öyküleri
bittiğinden arayış içindeler ve aradıklarını da galiba Türk ve İslam coğrafyasında
buluyorlar. Eğer işin içinde yeni bir emperyalizm ve angajman yoksa. Prof. Dr.
Abdülrezzak Gürnah da İngiliz vatandaşı Afrikalı mültecilerden biri. Nobel
Edebiyatını kazanmasında “Kültürler ve kıtalar arasında sömürgeciliğin
etkilerine ve mültecilerin kaderlerine yönelik tavizsiz ve merhametli tavrı”
gerekçe gösterildi. Bu da görüşümüzü doğruluyor.

Artık oturup ciddi ciddi hem
ülkemizi yönetenlerin, hem sorumluluk alanların, hem kanaat önderlerinin, hem
de aydınlarımızın iyi düşünmesi gerekiyor. İşte bunun için tavsiye edilecek
eserler var; Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Aliya İzzet Begoviç, Ali Şeriati,
Cemil Meriç, Erol Güngör, Muhammet İkbal ve J. Krishnamurti’nin bütün
kitapları.

 

İsyan Ahlakı

Dünyayı yeniden okumak ve
yorumlamamız için eleştirel düşünceyi öne çıkarmamız gerekiyor.

Mehmet Akif Ersoy Müslüman
esirleri Almanların elinden kurtarmak için Teşkilat-ı Mahsusa’dan görevli
olarak gittiği Berlin dönüşünde kendisine sorulan bir soru üzerine şöyle diyor;

-Almanların işi dinimize,
dinleri ise bizim işimize benziyor.

Ünlü felsefeci, sosyolog,
isyan ahlakının toplumla örtüşmesini sağlamaya çalışan, muallim Nurettin Topçu
da şunları söylüyor;

-Yarınki Türkiye’nin
kurucuları yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve
azimli lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan sulh cephesinin maden işçileri
olacaktır.

Prof. Dr. Erol Güngör İslam’ın
Bugünkü Meseleleri’nde “İslâm’ın uyanışı tam bir kültür hareketi haline
dönüştüğü zaman köklü ve kalıcı doğurabilecektir.” Diyor. Dediği biçimde de
yaşıyoruz. Çünkü kültür dibe vurdu.

 

“Dindar Bir Toplumu Ancak Din
Adamları Kandırabilir”

 

İranlı Sosyolog Alim bakın
neler anlatıyor analitik düşünceye sahip olunması için;

* Ben sizi rahatlatmaya
değil, rahatsız etmeye geldim. Ben uyuşturucu muyum ki sizi rahatlatayım.

* Sadece devletin konuşma
hakkına sahip olduğu bir memlekette çoğu söze inanmayın.

* Bir yerden yangın var iken
biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa iyi düşünün.

* Kur’an’ın ilk emri
“Oku”dur, işit değil.

* Fakirlik yemeksiz geçirilen
bir gece değildir. Fakirlik düşünmeden geçirilen bir gecedir.

* ”Düşünme itaat et”
diyenlere değil,” düşün ve sorgula diyenlere kulak ver.

* Şimdiki köleler, taksitle
yaşayıp borçlu ölüyorlar.

* Sonradan ilahi adalet diye
adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin.

* Dindar bir toplumu ancak
din adına din alimleri kandırabilirdi ve öyle oldu.

* Okuyun, zira mürekkebin
akmadığı yerde kan akıyor.

 

Batının Vicdanı,  Doğunun Da Aklı Kayboldu

 

Aliya İzzetbegoviç de şöyle
diyor;

*Doğu eleştirel düşünceyi
okullarından kaldırdı, batı ise tam tersi analitik düşünceyi öne çıkardı, ders
olarak koydu…din de devrim de acılar ve ızdıraplar içinde doğar. Her ikisi de
refah ve konfor içinde yok olup gider. Ahlak dinin öbür adıdır, diğer halidir.

 

Muhammet İkbal’den öğrendiğim
bir doğru da şöyle; ”Doğu aklını, batı ise vicdanını kaybetmiş.”

Hintli bir akademisyen olan
ve başta ABD, dünyanın muhtelif üniversitelerindeki konferanslarıyla sadece
sorulara cevap veren J.Krishnamurti de “Doğu ve batıda batıl inanç, kurnazlık
ikiyüzlülük bütün örgütlü dinlerin geçer akçesi oldu. Madrabazların tuzağına
hiç düşmeden ebediyen kutsal olanı yeniden keyfetmeye başlanmalıdır.”

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (18)

     “VE MİNENNÂSİ /
İnsanlardan (insanlar arasında) MEN / öyle kimseler de vardır ki, (hak
karşısında duruşları mü’minler / inananlar ve kâfirler / inanmayanlar gibi net
değildir. Aslında bunlar, mü’minlerin her alanda güçlü oldukları zaman ortaya
çıkar, ellerindeki imkânları koruma ve yeni fırsatlar elde etme adına) YEKULÜ /
derler (ki): ÂMENNA BİLLAHÎ VE Bİ’L YEVMİ’L-ÂHIRİ / ‘Allah’a ve o son güne /
âhiret gününe inandık / inanıyoruz!’ VE MA HUM Bİ MU’MİNİYN / Oysa onlar
inanmış değillerdir.” (Bakara: 8)

x

     Evet hakikaten:
“Sözde ‘Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve ahiret gününe iman
ettik.’ diyen bazı insanlar var ki, bunlar gerçekte mü’min değildirler.” (Ahmet
Tekin)

x

     “ ‘İnsanların bir
bölümü (minennas)’ nifak içindedir. Ancak diğer bölümleri mü’min veya kâfir yani
inkârcıdır. Bu, bize tür olarak insanın kendi başına ve hatırına ne iyi ne kötü
olduğunu ima eder. İnsan kendisi referans alınıp yüceltilemez, değerlerin
yegane ölçüsü olamaz. Kimisi mü’min yani iyi, kimisi inkârcı isyankâr, kimisi
de ikiyüzlü, zâhiri ve zamiri birbiriyle uyuşmaz kişilik zaafı içindedir.
Münafıkların Allah’a ve ahiret gününe iman ettik demeleri, gerçekte iman
ettikleri veya imanın hakkını verdikleri anlamına gelmiyor. Mekkelilerin tamamı
Allah’ın varlığına, yaratıcı vasfına inanıyorlardı, az bir bölümü de ahirete.
Allah’a inanıyorlardı ama politik, iktisadî ve sosyal hayatlarını düzenlerken
Allah’ın hükümlerini referans almayı reddediyorlardı. Bununla ilintili olarak
ahireti pek önemsemiyorlardı. Putperestlerin hem Allah hem ahiret inançları son
derece silik, etkisizdi. Hz. Peygamber, öylesine bir tebliğ yaptı ki Allah
inancı ve ahiret, hayat biçimlerinin tam ortasına gelip oturdu. Sarsıcı tebliğ
karşısında kimileri açıktan inkâr yoluna saptı, kimileri tereddüt içine düştü.
İşte bunların bir bölümü, tereddütlerini açığa vurma cesaretini gösteremedi,
gelgit hâli yaşadılar, ancak ahlâkî ve ruhî cesaret yoksunluğu içinde
kaldıklarından hakikatte inkâra saplandılar…” (Ali Bulaç)

x

     “(Dışlanmaktan ve
aşağılanmaktan kurtulmak ve Müslümanların elde edeceği nimet ve faziletlerden
yararlanmak için) insanlardan bir kısım vardır ki, biz Allah’a ve ahiret gününe
inandık derler. (Ve öyle gözükürler.) Halbuki onlar inanmış değillerdir.”
(Abdullah Akgül)

 x

     Kaldı ki: “Elçiye
inanmadan yalnız Allah’a inanmak kişiyi kurtuluşa götürmez.” (M. Hamidullah)

  x

     “Medine’de
birtakım münafık kimseler de vardır ki bunlar, elçimiz Muhammed’in ve ona
inananların Medine’de günden güne güç kazandıklarını gördükleri için, aslında
inanmadıkları halde elçimiz Muhammed’e ve ahirete iman ettiklerini söylerler.
Böyle yapmakla güya elçimiz Muhammed’i ve müminleri kandırdıklarını, böylece
Müslümanların güçlerinden istifade ettiklerini düşünürler. Oysa Allah onların
içlerindeki niyeti bilmektedir ve aslında onlar sadece kendilerini
kandırmaktadırlar. Yaptıklarının zararı kendilerine olacaktır. Ne yazık ki bu
gerçeğin farkında değildirler.” (Hasan Elik – Muhammed Coşkun)

x

     “İnsanlardan
bazıları da, Allah’a ve ahirete inanmadıkları hale, menfaatlerini düşünerek ‘inanıyoruz’
deyip durur ve iki yüzlü / riyakâr davranırlar.” (Bakara: 8)

Burada tavsiye özelliğinde, muhkem – kesin  hüküm, ‘İmanlı görünüp Allah ile insanları
aldatmayın ve bu yolla menfaat sağlamayın.’ olmaktadır.) (Prof. Dr. Gazi
Özdemir)

x

     Unutmayalım ki:
“Sizin kendi inancınız için ne dediğiniz değil, Allah’ın sizin inancınız için
ne dediği önemlidir…İnancında eğrilik olan ve bunu bilen bir gün düzelebilir.
Fakat inancında eğrilik olan ve doğru inandığını sanan asla düzelemez.”
(Mustafa İslâmoğlu)

Meselemiz Olsun- Meseleniz Olsun!

Geçen yazımda, kendimi bildim bileli sorduğum soruyu
tekrarlamıştım: Niçin ilerleyemiyoruz? Eğitim diye başladım. Belki en yakın
olduğum problem alanı. Onunla devam edeyim. Eğitimimiz, niçin bir türlü diğer
OECD ülkelerinin, hiç olmazsa ortalamasını yakalayamıyor? Niçin Şili veya
Meksika ile birlikte diplerde yer alıyoruz?

 

Bu soruyu cevaplamak için pek küçük bir tecrübem ile
başlayacağım. Lisede, bazı dersler anlatılırken koptuğumu fark etmiştim.
‘Niçin?’ diye düşündüm. O derslerde, tahtada problem çözülür; çözümler, bazen
bir tahtaya sığmazdı. Şunu fark ettim: O koptuğum derslerin hocaları problemi
çözerdi çözmesine de çözümün ortasında problemin ne olduğunu kaybederdik.
Problem kaybolduktan sonra, çözümün hiçbir çekiciliği kalmazdı.

 

Meselesi olmak

Şanslı bir öğrenciydim her hâlde. Ege Üniversitesi Fen
Fakültesi’nde işler değişti. Hocalarım problemin içinde yaşıyordu ve problem de
çözüm de onları heyecanlandırıyordu. O heyecan biz öğrencileri de sarardı.
Lisede ortalama bir öğrenciyken üniversitede birden olağanüstü bir öğrenci
oldum.

 

Kendim üniversite hocası olunca da fark edişim bir adım daha
ileri gitti. Araştırma yapan hocaların dersleri, araştırma yapmayıp sadece
okudukları ders kitabındaki bilgileri tekrarlayanlardan daha gerçek, daha
anlaşılırdı. Onların problemi vardı. Benim neslimin deyişiyle “mesele”si vardı.
Onlar bize anlattıklarını, konuların içinde yaşayarak anlatırlardı. Bir
meseleye sahipliğin heyecanı, öğrenciye de yansırdı.

 

Bu tespitleri, eğitim tecrübesinden alıp ilerleyemediğimiz
birçok konuya genişletebiliriz.

 

Karl Raimond Popper’in büyük keşfi, bilimin tümevarım,
tümdengelim falanla değil, problem çözerek ilerlediğidir. Bilim adamı da teknik
adam da devlet adamı da problem sahibi, mesele sahibi adamdır. Yanlış da olsa
bir çözüm bulur, dener; doğruysa ne âlâ. Yanlışsa başka çözüm bulmaya çalışır.

 

Kurumlar ve ülkeler de öyle ilerliyor

Bir de meselesi, problemi olmayan tipler vardır. Onlar,
ağızdan dolma bilgileri, sloganları tekrarlayıp durur. Aslında onların meselesi
farklıdır. O mesele, işlerinin, mesleklerinin, mevkilerinin meselesi değildir.
Meseleleri şöyledir. Hoca mı oldu? Araştırma değil, yani yeni bir şeyler bulma
peşinde değil, unvan alma peşindedir. Daha iyi öğretme değil, daha çok ücretli
ek ders alma peşindedir. Bütün doktora yönetmeliklerde, şart olarak, “bir
yenilik getirmek, bilime katkıda bulunmak” mealinde lafla geçer. Hiç unutmam,
yönetmeliği tartışırken bir üniversite senato üyesi, “Arkadaşlar, gerçekçi
olalım. Hangimiz bilime yeni bir şey getirdik!” demişti ve ben kendimi hakarete
uğramış hissedip, “Kendi adına konuş!“ diye onu terslemiştim.

 

Araştırma yapılmaz, “yayın” yapılır. Bilime katkı yapılmaz,
unvana katkı yapılır. Öğretilmez, eğitilmez, ders saati arttırılır. Bu sistem
içinde öğrencilerin meselesi de öğrenmek değil, diploma almaktır. Kopya
çekerken yakaladığım bir mühendislik sınıfı öğrencileri kendilerini şöyle
savunmuştu: Biz mühendislik yapmayacağız ki. Biz memuruz, maaşımız artsın diye
diploma almak istiyoruz. Eh böyle öğretim üyesine böyle öğrenci uygundur!

 

 

 Yabancı ülkelerdeki
araştırmacıların, “Bunu önce ben keşfettim!”, “Hayır ben keşfettim!”
kavgalarının neredeyse yumruklu hâle döndüğü günlerimi özlüyorum.

 

Rektör mü oldunuz. Meseleniz ne olmalıdır?  Üniversitenizin Türkiye ve dünya
sıralamasındaki yerini yükseltmek. Hem araştırmada hem eğitimde. Göz bebeğimiz
olan birçok üniversitelerimizin yönetimlerinin meselesi buydu; hâlâ da budur.
Fakat şimdi başka meseleleri sahiplenen rektörlerin haberlerini okuyoruz:
Yakınlarımı nasıl işe alıp maaş bağlarım? Kendime daha ek gelirler bulabilir
miyim? Eşimi, yeğenimi istihdam edebilir miyim? Ve sözde idealistlik: Bizden
olanları nasıl bir an önce doktor, doçent, profesör yapabilirim? Liderime nasıl
yaranabilirim?

 

Üniversite en uzun yıllarımı verdiğim bir kurum. En iyi
bildiğim, mesele ettiğim alan o. Sizler kendi alanlarınıza bir de bu ölçüyle
bakınız ve sorunuz: Benim altımdakilerin, benim üstümdekilerin “mesele”si var
mı? Daha önemlisi benim meselem var mı? Varsa o mesele kişisel çıkar, terfi
etme, mevkiini muhafaza etme veya yandaş kayırma değil de gerçekten
bulunduğunuz kurumun meselesi mi?

 

Hedef tayin etmek ve hedefi mesele etmek

Bir insan veya bir kurum meselesini nasıl bulur? Nasıl
tanımlar? Bu o kadar zor değil. Geçen yazımda asıl problemin kurumunuzu veya
ülkenizi olduğu yerde “idare etmek” değil benzerleri arasında daha iyi hâle
sokmak olduğunu yazmıştım. O hâlde ilk yapılacak iş, bir hedef tayin etmektir.
Sonra da bu hedefe giderken aldığınız yolu, nutukla, algı yönetimi ile değil,
objektif olarak ölçmektir. Gerçekçi bir ölçü bulmaktır.

 

İlk-orta öğretim mi? Buyurun PISA’ya. PISA’da hiç olmazsa
OECD ortalamasını hedefler misiniz? Bu meseleniz olur mu? Uykuya dalarken son
düşündüğünüz, uyandığınızda ilk aklınıza gelen bu mesele olur mu? Her yıl
yaptıklarınızla hedefe yaklaştınız mı, uzaklaştınız veya yerinizde saydınız mı?
Ölçmeye cesaretiniz var mı? Hele dipten bir kurtulun, daha yukarı tırmanmayı
konuşalım.

Üniversite mi? Siz kendi süreçlerinizi ölçün. Dünya zaten
her an sizi ölçüyor. Hedefiniz ne olmalı? İlk 500? İlk 100? 50? Başa güreşmek?
Bu sonuncuyu ilk 500’e girdikten sonra konuşalım ama şüphesiz nihaî hedef bu
olmalıdır.

 

Peki vatan? Kurumları kurtaramazsak, vatanı kurtaramayız.
Şaka değil; gerçekten kurtaramayız.

Denktaş Ve Anıt Mezarı..!

       Kıbrıs milli davamızın son lideri,
KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Raif Denktaş’ı kaybedeli tam dokuz yıl
oldu.

        13 Ocak 2012 tarihinde sonsuzluğa
uğurladığımız Sn. Denktaş, özgürce yaşaması için uğruna hayatını adadığı Kıbrıs
Türk Halkının Lefkoşa’sının Türk kesiminde yatıyor.

        Ölümünden sonra devletinin anıt mezar yapacağı
kararının ardından tam dokuz uzun yıl geçti, bu süreçte KKTC’de sekiz hükümet
değişti! Ancak değişmeyen tek şey o büyük lidere yakışan bir anıt mezarın hala
bitirilememiş olmasıdır…

       Aslında bu sekiz hükümet arasında onun siyaset
sahnesine çıkardığı, önemli koltuklara oturttuğu pek çok siyasetçide vardı ama
nedense onlarda bu konuda etkin olamadılar!

      Değerli Okur:

       Verdikleri mücadeleyle, kazandıkları nice
başarılarla halkının geleceğine yön veren liderler asla unutulmazlar. Tam
tersine halkının gönlünde taht kurarlar.

       Rahmetli Denktaş’ta adı Türk tarihine altın
harflerle yazılı böylesine önemli liderlerden birisidir. Kıbrıs adasında
halkının varoluş mücadelesine liderlik yapan, inanmış olduğu bu dava uğruna
cephede savaşan ama asla Rumlara diz çökmeyen, sonuçta halkına tertemiz bir
devlet armağan ederek halkının gönlünde taht kurmuştur.

     Ancak
böylesine önemli bir lidere layık ne yazık ki, bir anıt mezar hala
bitirilebilmiş değildir. O kendisinden önce Kıbrıs Milli Davamıza liderlik
yapan Dr. Fazıl Küçükten devralmış olduğu mücadele bayrağını yere düşürmeden
görevini tamamlamış, Kıbrıs Türk Halkına özgürce yaşayacağı topraklarda bir
devlet emanet ederek ebediyete intikal etmiştir.

      Gönül isterdi ki, Kıbrıs’ta inandıkları dava
uğruna, Türklüğün var olması için mücadele eden bu iki lider aynı mekânda
bulunsunlar, aynı anıt mezarı paylaşabilseler, şu anda rahmetli Dr. Küçük ’ün
mezarının bulunduğu Anıt Tepede yan yana yatsalardı.

      Ama nedense bu gerçekleşemediği gibi şu anda
Lefkoşa’da bulunan ve henüz tamamlanmamış olan Denktaş’ın anıt mezarı da basına
düşen görüntülü haberlere göre içler acısı durumdadır.

      Geçtiğimiz günlerde oğlu Sn. Serdar Denktaş’ın
sosyal medyadan çağrısı, halkın katılımı ile anıt mezarın içi ve çevresindeki
çöpler, molozlar, kurumuş otlar ve ağaçlar temizlenmiş, adada yayın yapan
Veryansın TV’deki o kötü görüntüler bir nebzede olsun ortadan kalmıştır. Ancak
bu geçici bir uygulamadan öteye gitmeyecek, yine birkaç hafta sonra anıt mezar
içi ve çevresi eski haline dönecektir.

      Hâlbuki rahmetliye layık bir mezar bugüne
kadar bitirilmiş olsa, bu anıt mezarda onun canından aziz bildiği ana vatanının
temsilcisi Mehmetçik ve kendi topraklarının cesur evlatlarından oluşan Güvenlik
Kuvvetlerinin askerleri saygı nöbeti tutsa, anıt mezarın içinde bulunan müzenin
açılmasıyla birlikte KKTC Devletinin nasıl kurulduğunu anlatan görsellerin yer
aldığı bu salon; öğrenciler, vatandaşlar adaya gelen tüm misafirler tarafından
ziyaret edilse iyi olmaz mıydı? Bu vesileyle rahmetlinin ruhu da şad olurdu.

     Şu
gerçeği de açıklamadan geçemeyeceğim!

     Adalı
Rumların milli lideri Başpiskopos Makarios’un anıt mezarı da Lefkoşa’dan 60 km
ileride Trodos Dağlarının 1600 metre zirvesinde Cikko Manastırı yakınında
bulunuyor. (13 yaşına kadar bu manastırda yaşamıştır.)

     3 Ağustos 1977 de ölen Makarios’un anıt
mezarına girişte 20 metrelik bir heykeli göze çarpıyor. Mezarın süslemeleri
altın sarısı, kırmızı ve lacivert renklerin ağırlıkta olduğu ortaçağ sanatının
‘’önemli perspektifini’’ örnek almış betimlemelerden oluşuyor. Bu renklerden
altın sarısı ruhsal zenginliği, lacivert asaleti, kırmızı is coşkuyu
simgeliyormuş. Sekizgen bir prizma biçimindeki yapının tavanını ise İstanbul
Kariye müzesinin tavanında bulunan Pankreoton (her şeyi yaratan) İsa
betimlemesine benzer bir fresk ile süslenmiş. Yerlerde ise arı betimlemeleri
bulunuyor.

   Makarios’un anıt mezarında kullanılan
renklerin ‘’asalet-ruhsal zenginlik-coşkuyu’’ ifade ettiğine bakacak olursak!
Burada unutulan en önemli renk simgesinin Makarios’un Kıbrıs Türk Halkını adadan
yok etmek adına yapmış olduğu mezalimlerini anlatan rengin eksik olduğunu
görürüz ki, o da siyah renk olmalıdır. Çünkü siyah renk Makarios’un Kıbrıslı
Türklere 1955-1974 yılları arasında yaşattığı mezalimleri, o kapkara acılı
yılların matemini anlatan renk olup, bu renk gerçekleri anlatan ve Makarios’a
en çok yakışan renktir.

       İşte
bir tarafta Rum Milli Lideri Makarios’un anıt mezarı, diğer yanda ise 9 yıldır
bitirilemeyen Kıbrıs Milli Davamızın Lideri, KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Sn.
Denktaş’ın anıt mezarı…

      Önümüzdeki
15 Kasım’da KKTC’nin 38’nci kuruluşu kutlama yıldönümü töreni, 13 Ocak 2022 de
ise rahmetli Denktaş’ın 10’ncu ölüm yıldönümü anma töreni var.

     Bu
tarihlerde KKTC’nin en önemli makamlarında bulunan liderleri Cumhurbaşkanından,
Başbakanına, Bakanlarına, Komutanlarına kadar hepsi rahmetli Denktaş’ın
huzuruna gelecek, çelenk koyup şükranlarını bildireceklerdir.

    O topraklarda Mehmetçiklerim ve Mücahitlerimle
birlikte omuz, omuza savaşarak KKTC’nin kurulmasına bir nebze de olsa katkıda
bulunan bir komutan olarak onlardan tek dileğim:

    Rahmetli
Denktaş’ın anıt mezarının en yakın zamanda bitirilerek, Mehmetçik ve Mücahit’in
korumasına emanet edilmesidir.

     Evet, anıt mezarlar böylesine büyük liderler
için sadece bir simgedir. Çünkü rahmetli Denktaş’ta Türk tarihinde unutulmazlar
arasında altın harflerle yerini almış, adı büyük Türk Milletinin gönlüne,
beynine kazınmıştır.

    Ama gelecek nesiller de onu her ölüm yıl
dönümünde en azından ona layık bir anıt mezarı ziyaret ederek hatırlamalı,
huzuruna çıkıp duaları ile anmalıdır.

Aşı Olmayanlar, Önlemlere Uymayanlar

İslamiyet’ten
önce Arabistan bir çöldü ve orada oturan insanlar da yarı vahşi bedevilerdi.
İlkel bir hayat sürerlerdi. Kız çocuklarını diri diri gömmek gibi korkunç
âdetleri vardı. İşte böyle aciz, zavallı, vahşi olan bir kavim, onlara
rehberlik eden Muhammed peygamber sayesinde birdenbire değişti, tam bir
medeniyete kavuştu. 30 sene içinde, doğuda Türkistan ve Hindistan, batıda
İspanya olmak üzere akla hayret veren çok kudretli bir İslam Devleti meydana getirdi.

Bu
devletler ilimde, fende ve medeniyette son derece ilerlediler, o zamana kadar bilinmeyen
birçok şeyi keşfettiler. İlim, fen, tıp ve edebiyatta en yüksek mertebeye vardılar.
Papalar bile Endülüs Üniversitelerinde okuyor, dünyanın her tarafından koşup
gelenler, bu üniversitelerde fen ve tıp tahsil ediyorlardı.

O
zamanın Avrupa’sından bahseden John W. Drapper gibi tarafsız bir tarihçi,
“Avrupa’nın manevi inkişafı” ismindeki eserinde şöyle demektedir: “O zamanki Avrupalılar, tamamen barbardı.
Hristiyanlık onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Hristiyan dininin
başaramadığını, İslam dini başardı. İspanya’ya gelen Araplar, önce onlara
yıkanmasını öğrettiler. Sonra, onların üzerindeki parça parça olmuş, bitlenmiş
hayvan postlarını çıkararak, temiz, güzel elbiseler giydirdiler. Evler,
konaklar, saraylar yaptılar. Onları okuttular. Üniversiteler kurdular.
Hristiyan tarihçiler, İslam’a karşı olan kinlerinden ötürü, bu hakikati
gizlemeye çalışmakta, Avrupa’nın medeniyette Müslümanlara ne kadar borçlu olduğunu
bir türlü itiraf edemezler.”

İslamiyet,
bütün fen kollarında, ilim ve ahlak üzerinde, her çeşit çalışmayı önemle
emretmektedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifayedir. İslam dini, bütün
yenilikleri emreden bir dindir. İşte bundan dolayı ilim adamlarına çok önem
verilmiş, ilmi, fenni ve teknik araştırmalar yapılmış, Müslümanlar tıpta,
kimyada, astronomide, coğrafyada, tarihte, edebiyatta, matematikte,
mühendislikte, mimarlıkta ve bunların hepsinin temeli olan, güzel ahlak ve
sosyal bilgilerde, en üstün dereceye varmışlardır.

.O
zaman yarı vahşi olan Avrupalılar, en modern bilgileri İslam üniversitelerinde
öğrenmişler, hatta Papa Sylvester gibi, Hristiyan din adamları bile Endülüs
Üniversitelerinde okumuştur. Dünyada ilmin öncüleri olan ve İslam kültürü ile
yetişen ilim adamları sayılamayacak kadar çoktur. Biz sadece tıbba katkıları
olan isimlerden bazılarını örnek verelim:

Ebu Bekir Razî: Aynı hastalık
sanılan kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı hastalıklar olduğunu ilk defa bulan
tabiptir. Huneyn bin İshak: Göz
doktorlarının babası sayılır. İbni
Hatip:
Vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu, ilmi yoldan açıklamıştır. İbni Sina: Hastalıkların mikroplardan
geldiğini ilk bulan hekimdir. Kambur
Vesim:
Verem mikrobunu R. Koch’dan 150 sene önce keşfetmiştir. M. Akşemseddin: Pasteur’den 400 yıl
önce mikrobu buldu.

Avrupalılar,
dünya tepsi gibi düz, etrafı duvar ile çevrili zannederken, Müslümanlar
dünyanın yuvarlak olup, kendi etrafında döndüğünü biliyorlardı. Hatta Musul’un
Sincar sahrasında, meridyenin uzunluğunu ölçerek, bugünkü gibi buldular.

Galile,
Kopernik, Newton,

dünyanın döndüğünü, Müslüman kitaplarından öğrenip söyleyince, suç sayıldı.
Batı’da akıl hastaları şeytan tarafından tutulmuş kimseler olarak canlı canlı
yakılırken, Müslüman ülkelerinde özel akıl hastaneleri kurulmuştu.

İlmin,
Fennin ilerlemesi, her yeni buluş, Allah-ü Teâlâ’nın varlığını, bir olduğunu,
kudretini ve ilmini daha fazla meydana çıkarmakta, İslamiyet’i desteklemektedir.
Kadi Beydavi hazretleri, Neml
suresindeki;
“Dağları, yerinde duruyor görüyorsun, Halbuki bunlar bulut
gibi hareket etmektedir” ayet-i kerimesini açıklarken dünyanın nasıl döndüğünü
açıklamaktadır.

İlimden
zarar gelmez. Ölünceye kadar ilim öğrenmeye çalışmalıdır! Hadis-i şerifte
buyuruldu ki: “Hiç kimse cahillikle
aziz, ilim ile de zelil olmaz
” İslamiyet, ilmin tâ kendisidir.

            Gelelim günümüze, COVID-19  salgını milyonlarca can kaybına sebep oldu. Dünya
bu salgınla başa çıkabilmek için bir dizi araştırmalar yaptı. Önleyici
tedbirler geliştirdi. Daha sonra da aşısını buldu. Bu aşılar, maske takma,
mesafe ve temizlik gibi  önlemler, büyük
risk faktörünü önlemektedir. Ülkemizin tıp alanındaki bilim insanları da bu
önleyici tedbirlerin doğru ve yapılması gerektiğinde hemfikirler.

Yukarıdaki
giriş bölümünde İslam Dininin ve bir Müslümanın bilime bakış açısını muteber
kitaplardan alarak naklettik. O nedenle bilim insanlarının hemfikir olduğu bir
konuda “Müslümanım” diyen bir kişinin “aşı” ya karşı çıkması, aşı yaptırmaması,
önlemlere kulak tıkaması cahillikten, inattan başka bir şey değildir.

Orada
burada türemiş, “sözde hoca”, ya da “sahte alim” lerin fısıltılarına aldanarak
aşıdan kaçmak, İslamiyet’i bilmemek, ya da yeterince anlayamamaktan
kaynaklanmaktadır. İlmin aydınlığına göz yummaktan başka bir şey değildir.
Böyle davranışlar, “aşıya karşı olan” marjinal grupların da ekmeğine yağ
sürmektedir.

Ülkemiz,
sağlık teşkilatı, gece gündüz çalışarak büyük bir özveri içinde insanlarımızı bu
beladan kurtarmaya çalışmaktadır. Üstelik de aşı yaptıran çoğalsın diye,
ücretsiz olarak her yardımı, her kolaylığı bütün gayretiyle sergilemektedir.

Buna
rağmen hala vurdumduymazlar, bilimin düşmanı kara cahiller aşı yaptırmaktan
kaçınıyor, önlemlere uymamayı yeğliyorlar. Böylelikle kendilerini, ailelerini
ve halkımızı büyük risklere tehlikeye sokmaktadırlar.

Bu
hastalıktan ciğeri yananlar, pişmanlıkla ağlarken, aşı vurdurmayanlar acillerde
can çekişirken, bu yanlış  tavır ve
tutumlar insafsızlıktır, bencilliktir. Ateş düştüğü yeri yakarmış. Umarım aşıya
karşı olanlar bir gün bu acıyı tatmazlar.

Hele
öğretmen ordusundan bazılarının aşıya karşı olması anlaşılır bir şey değildir.
Bilimin içinde olanlar bilimin gerçeklerine neden karşı çıkarlar bilemiyorum.
Böyleleri kendi canını hiçe sayabilir. Fakat unutmasın ki anne babaların göz
nuru biricik evlatları   kendilerine emanet edilmiştir. Bu
öğrencilerimizin hayatını tehlikeye atamazlar. Yoksa vicdan azabından kendilerini
kurtaramazlar.

Türkiye
haritasına baktığımızda, en büyük riskin güney ve doğu ana dolu bölgelerinde
olduğu görülmektedir. Bunun nedenlerini yukarıda açıkladık. Sizlere “aşı yaptırmayın” diye nasihat edenlerin
hayatlarını da bir inceleyin lütfen. Çünkü sizi riske atanlar, kendilerini
çaktırmadan garantiye alabilmektedirler.

Canım
Türkiye’nin değerli bireyleri! Gün birlikte olmak, yardımcı olmak, birbirimizi
korumak için özveri zamanıdır. Biricik canlar solmasın, yürekler sızlamasın,
hiç kimsenin gözyaşı hüzünle akmasın.

Akıl
ve bilimin bulguları inançlarımıza ters olamaz. Güneş gibi ortada olan
doğruları  akıl da, vicdan ve inançlar da
ret etmez.

Aşı
olalım, önlemlere titizlikle uyalım. Yüzler gülsün, ülkemizin her köşesi hep
mavi olsun, mavi kalsın.

Sevgiyle
kalın…