11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 369

2024 Yerel Seçimleri Hakkında.

Her
ne kadar ekonomik gelişmeler mevcut Ak Parti hükümetinin lehine gözükmese de!

Cumhurbaşkanımızın
buluğu
yeni
ekonomik model ile birlikte ateşi kontrol altına alınan döviz,

Tatmin
edici düzeyde artan asgari ücret ve peş peşe yürürlüğe gireceği konuşulan 3600
ek gösterge ile EYT yasalarının çıkması halinde!

2023 yılında da yapılması
beklenen Genel Seçimler
Recep
Tayyip Erdoğan ve Cumhur ittifakı zaferi ile sonuçlanır,

Diye düşünüyorum.

***

Elbette
bu sonuçta,

Cumhur
ittifakının cumhur ile arasında ki bağı tam kopacak iken yakalayan tecrübeli lider
Dr. Devlet Bahçeli ve başta Kocaeli teşkilatları olmak üzere halkta karşılığı
olan çalışkan MHP kadrolarının saha desteğinin
önemli rol oynayacağını belirtmekte de fayda var.

Eminim
böyle zor bir dönemde, hiçbir siyasal lider ve parti, bu kadar birlik ve bütünlük
içerisinde hareket etmez, kişisel ve kurumsal beklenti içerisinde olmadan
Mevcut Hükümete bu denli karşılıksız destek vermezdi.

Gerçi
bu destek MHP’ye ve Ülkücülere lazım olsaydı(!)

Hiçbir
Lider ve hiçbir parti böylesine destek vermezdi ya neyse!!!

Konumuz “şimdilik” bu
değil!

Ülkücülerin
alışık olduğu bir durum.

***

Evet;
2023 Genel seçimleri benim kafada tamam da!

2024
yerel seçimlerinde değil.

Bence
2024 yerel seçimleri 2019 yerel seçimlerinde olduğu gibi yine Millet İttifakının
lehine!

Belki de şimdilerde en
fazla da Kocaeli’nde!!!

Olmaz
demeyin, Adana, İstanbul, Ankara, Mersin gibi olmaz denilen pek çok Büyükşehirde
oldu! Kocaeli’nde de olabilir!

Buna
neden olarak!

Kaybedilen
belediyelerde ki başkanların Cumhurbaşkanımızın şahsına verilen oylara
duydukları güven mi dersin, yanlış adaylar da ki ısrarlarımı dersin, adayların
Cumhurbaşkanımız kadar çalışkan ve istekli olmadıklarından mı
dersin?

Sürekli
kazanmanın verdiği doygunluk ve güç sarhoşluğu mu dersin, belediye
başkanlarından daha arkalı(!)

Çalıştırılmakta
zorlanılan
yerini
yadırgayan bürokratlar mı dersin, uzmanlık alanları olmamasına rağmen siyasi
dengeler için atanan tabandan kopuk müdürler mi dersin?

Ne
derseniz deyin!

Belki
hepsi, belki hiç biri, belki daha başka şeyler!

Öyle
ya da böyle ellerinde ki önemli belediyeleri kaybettiler!

Ve şimdi risk
Kocaeli’nde…

***

Peki
bu durumu değiştirmenin bir yolu var mı?

Bence
var!

2019
yerel seçimlerinde hiç aday çıkartmayan tüm gücü ile Ak partili adaylara destek
veren ve o günden beri 1 tane bile üst
düzey yönetici, daire başkanı, genel sekreter, başkan yardımcısı talep etmeyen!

Mevcut
meclis üyeleri ile tüm komisyonlarda belediye çalışmalarına destek olan,

Cumhur
İttifakı sorumluluğunu yerelde de yerine getiren MHP’li adaylar ile seçimlere girmek, riski en aza indirir.

Hatta
tamamen ortadan kaldırır, hem de
hakları!

#diye
düşünüyorum.

***

Hatırlayalım;
en son yapılan yerel seçimlerde şehrimizde Cumhur ittifakının tüm adayları Ak
Partili idi,

Bu
seçimde de hepsi Milliyetçi Hareket Partili olsun ne olur?

12
çok oldu diyelim, hiç olmazsa 12
belediyenin 6’sında adaylar MHP’li olabilir.

Hem
böyle daha da adil olur.

Adil (!?!)

***

Ak
partililer sakın 6 ilçemiz kayıp olur diye düşünmesin, kayıp Millet ittifakı kazanırsa olur!

Mevcut
belediyelerin Cumhur ittifakında kalması kaybetmelerinden daha iyi olmalı!

Nasıl
ki MHP’liler var olan belediyeleri benimsedi, aynısını bir dönem de bazı belediyeler için pekâlâ Ak partililer de
yapabilir!

***

Hem
bu vesile ile Büyükşehir Belediye Başkanlığını kaybetme riskleri de olmaz!

Başka
ilçeleri İzmit gibi kaybetmek bir yana, partili partisiz herkes tarafından
benimsenen, sevilen, karşılık bulan MHP kadrolar
ve adaylar ile
13 belediyenin 13’ü de alınabilir!

Yani
demem o ki!

Önümüzde
ki seçimlerde Cumhur ittifakının şansı, şehrine
hizmet etmek için fırsat bekleyen
nitelikli vasıflı sevilen MHP’li adaylar
ile çok daha yükselir.

***

Son
olarak iddiamı güçlendirmek için…

Millet
ittifakı genel başkanları tarafında da Kocaeli Büyükşehir belediye başkan adayı
olarak duyurulan İzmit belediye başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in sadece İzmit’te değil, tüm ilçelerde
partisinin seçmeni dışında da karşılığı olduğunu!

İlçe
belediye başkanlığı ile tüm ilçeleri hareketlendirdiğini, rekabet ortamının tüm
şehre, belediye çalışanlarının
maaşlarına, sosyal haklarına!

Hatta
Kocaelispor’umuza da fayda verdiğini

İlçe
belediye başkan adaylarını da ilmi siyaset ile kendisi gibi kazanabilecek adaylardan oluşturursa,

2019
yerel seçimlerinde ki yeni kurulan bir parti ve sahada tanınmayan bir Büyükşehir adayı ile %33 oy alınabildiyse!

Milletvekilliği
tecrübesi bulunan, 10 yıldan fazladır aktif siyaset yapan Fatma Kaplan Hürriyet’in
adaylığının aynı olmayacağını!

Arada ki 22 puanlık farkın yarısının tercih değiştirmesinin
çok da zor olmadığını göz ardı etmemek lazım diye ilave edebilirim!

***

         Böyleyken
böyle!

Düşündüklerimin,
konuştuklarımın hepsini yazabilecek dil bilgisine sahip olmadığım, biraz da
konu üyesi olmaktan gurur duyduğum MHP hassasiyetlerim ve sorumluluğumdan olunca
ölçülü yazayım derken eksik de yazmış olabilirim.

Ben eksik söyleyeyim
siz tam anlayın.

Bu
şehrin tamamında yaşayan tamamında akrabaları, arkadaşları, dostları olan tam bir
Kocaelili olarak önümüzde ki yerel seçimlerde MHP li aday ne kadar fazla olursa Cumhur ittifakının şansı o kadar
yüksek olur.

Ne
kadar az olursa! Sadece ilçeleri değil, Büyükşehir belediyesinin de rakip
partiler ve adaylarca kazanılma ihtimali o kadar artar.

Ben
bu kadarını diyebilirim bizim adaylar 6 olur – 7 olur gerisini büyükler bilir!!!

Beni
şahsen sadece MHP’li adaylar ilgilendirir.

Hayaller Turan, Gerçekler Tufan

14 yaşında
mıyız, 16 yaşında mıyız bilmem
bildiğim milletçe ergenlikten
çıkamadığımız
. Her şeyimiz sığ; vatan-millet edebiyatı,
din-iman-ezan lügati, Atatürk rozeti, Che tişörtü, halkların kardeşliği, klavye
demokratlığı… Ve fakat parti başkanlarıyla kahvehanede okeye dönenlerin, ‘prof’ ünvanlı kimselerin televizyon tekellümleriyle
ev hanımlarının ‘gün’lerinde
konuşulanların pek farklı olmadığı bir devirde-diyardayız.

 

            İktidar bir-iki tane doğru bir sürü yanlış iş yapıyor; bakıyorsun
birine göre hiç hatası yok, birine göre hiç sevabı yok. İki tarafın da
mensupları hatadan âri. Hep “Bizde yanlış olmaz” tripleri; bu kadar
yanlış uzayda mı oluyor?! Bilmediğimiz
tek şey aslında hiçbir şey bilmediğimiz
. Detaylı anlatırsak; herboktan
anlıyor gözüksek de hiçbiboktan anladığımız yok (Halkımız burada çalışma
disiplinlerini boka benzetmiş). Yani câhilliğimizin
farkına bile varamayacak kadar câhiliz
. Herkes de aynı olunca komple kamuflaj.

 

            Karabağ
Savaşı’nda en büyük voliyi Rusya
vurdu ama Azerbaycan ve Türkiye’deki iktidarların verdiği mehterin gazıyla
yürümek isteyenler görmedi, görmek istemedi. Çin’in “Tek Kuşak ve Yol”
eko-emperyal projesinin bir ayağının Ermenistan sınırından geçmesine bile ‘Turan Yolu’ yakıştırması yapmadı mı yerli ve millî akademisyenlerimiz?! Türkî Devletler Teşkilâtı diye 30 yıl
sonra bir dayanışma örgütü kuruldu; sanırsın Turan’ı kurduk. Bir siyasî liderden bir başka siyasî lidere hediye
edilen haritayı dahi Türkolog Ruslar
düzeltti.

 

            Oh ne güzel!.. Uluyalım
da Türk Birliği kurulsun
, dua zinciri yapalım da Ümmet-i İslam birleşsin, profillerimizi Atatürk yapalım da laiklik teminat altına alınsın, görselli “can’lara
su verelim
” tıvitlerini retıvit edelim de susuzlukları bitsin. Sonra
bakalım dolar kaç-kaçına ve sığınalım benim ortanca uşağın da dediği “Doları 3 lira yapana ömür boyu oy veririm”
mottosuna. Kardeşim; ben kız vermeyeceğim, paramı ve ailemi emanet etmeyeceğim,
güzelce komşuluk yapmayacağım, ticaret ve siyasette sözüne güvenmeyeceğim
kişiye oy vermem.

 

            Kazakistan’ı
30 senedir aynı adam yönetiyor. 7 Kocalı
Hürmüz
gibi bir yandan Amerika’yı,
Rusya’yı, Çin’i, Almanya’yı Türkiye ve İsrail’i idare ediyor; diğer yandan ailesi ve yakın çevresiyle
servetlerine servet katıyorlar. Hem serbest piyasa, hem KGAÖ, hem Kuşak-yol,
hem TDT; dahası hem başkentin (Nur-sultan)
isim babası, hem her seçimde yüzde 70’ten aşağı oy almayan iktidar aygıtının (Nur-otan) lideri, hem de El-başı (Baş-yüce). Aynı bizdeki gibi
bol inşaat, bol yol, bol ışık.. İtibardan tasarruf olmaz. Her yerde aynı
terâne! Gel Azerbaycan’a; tıpkısının
aynısı. Aliyev’ler ve onlara
sadâkatte en önde olanlar yahut öyle gözükenler..

 

            Rusya, Çin’le ekonomik birlik kurmak üzere olan ve
Türkiye kamuoyu gibi TDT’nda aktif
olan Kazakistan’a küçük bir ceza kesti. Büyük ceza Kuzey
Kazakistan’ı Ukrayna’nın Don-bas’ı yapmakla olurdu. Cömert Tokayev’in işine geldi; Nazarbayev’i başka türlü
etkisizleştiremezdi. Ölen Kazak kardeşlerimize Allah rahmet eylesin; artık yeni
demokratik diktatör Tokayev.
Nursultan’ı çabuk unuturuz, Saparmurat Türkmenbaşı’nı unuttuğumuz gibi. Onun
yerine gelen Berdimuhammedov
Türkmenistan’da evlerin ve arabaların rengine bile karışabiliyor.  Yönetim tarzı aynı; akraba çevresi ve sınırsız
güç. (Biz Türkler tek adam’ı severiz ve zihniyetimiz de adamcı’dır. Yönetim
yetkisini verirken mülken devletin tapusunu verdiğimizi varsayarız. Adamımızın
tipi, mazisi ve hitabeti bizim için âb-ı hayattır.)    

            Kazakistan’ı konuşmaya adamımız bile yok. Olanlar da nema-tik
Nazarbayev övücüleri
. ‘Aksakal’ Yıldırım para mevzusu olmayan bir
konuda ne söyleyebilir ki.. Turancı hareketler, Ötükenciler, Türk Birliği
partikülleri nerdesiniz; sözünüz nedir?
Türk Dünyasının bilge liderleri
, hanisiniz? İçerdeki fındıkkabuğunu doldurmayan
mevzular bitmediğinden mi sıra gelmedi Ortaasya’ya.
Dombra çalmakla olmuyor muymuş? Alooo, sesim geliyor mu?!        

Destek Tedavi- İyileştirici Tedavi

Kanser
gibi ciddi ve ağır hastalıklarda hastalığın ve tedavinin getirebileceği çeşitli
sıkıntılar olur. Yaşadığı ağrılar, bulantı ve kusmalar, ishal, ödem, yaygın
halsizlik, ruhsal sorunlar vb. sıkıntılar hastanın hayat kalitesini azaltır.

Bu
tür hastaların günlük aktivitelerini yerine getirebilmeleri, mümkünse işlerini
devam ettirebilmeleri, değilse hastalık sürecinin sıkıntılarının en hafif
şekilde yaşanabilmesi için gereken tedavi türüne palyatif bakım veya destek bakım
denilmektedir.

Palyatif (palliative)
kelimesinin sözlükteki Türkçe karşılıkları hafifletici, geçici çare,
yatıştırıcı
olarak geçmektedir.

Elbette
önceliğimiz hastalığın iyileştirici tedavi ile bütün olumsuz etkilerinin
yok edilmesi olmalıdır. İyileştirici tedavi ile destek tedavinin
birlikte ve paralel olarak devam ettirilmesi gerekir. Fakat iyileşmesi mümkün
görülmeyen hastalarda iyileştirici tedavi yapmaktan vaz geçilse bile palyatif/
destek tedavi devam etmek zorundadır.

Türkiye ekonomisi de şu sıralarda ciddi ve ağır bir hastalık içindedir. Hastalığın kök sebebi, ekonomik yapının
kendisi değil, kötü yönetimdir.

Dolayısıyla
bu hastalık tedavi edilebilir, siyasi ve idari organlarda yapılacak bir
operasyonla yani iyileştirici tedavi ile sıkıntılar tamamen ortadan
kaldırılabilir.
Ancak operasyon için hastanenin ameliyathanesi hazır değil.
Seçime kadar iktidarın zihniyeti değişmez. Doğru ve gerekli operasyonu yapmaz.

Bu
süreçte hiç olmazsa palyatif/ destek tedavilerle hasta mümkün olan en iyi
konfor seviyesinde yaşatılmalı.

20 Aralık 2021 tarihinde döviz kurlarındaki kontrol edilemez yükselişi önlemek için yapılan
operasyon hastanın şoka girmesini önlemek için alınmış bir geçici tedbirdir.

Dolar 18 TL’ye çıktıktan sonra yapılan operasyonla 11 TL mertebesine indi. Yani
bir bakıma yüksek ateş içindeki hastayı buzlu suya sokarak ateşini düşürdüler.

Hastanın
buzlu suya sokulmasının başka hastalıklara sebep olabileceğini ihtimali
yüksek olsa da
bu riskin alınabileceği ciddi bir durum vardı.

Fakat
Türkiye ekonomisinin bünyesinde hastalığı yapan etkenler durduğu için
ateş tekrar yükselmeye başladı.
Dolar tekrar 14 TL’ye yaklaştı. Üretici
enflasyonu %80 iken, Tüketici enflasyonu açıklandığı gibi %36 bile olsa enflasyon
yükselecek
demektir. Devletin enerji fiyatlarına yaptığı fahiş zamlar
hayatı her alanda pahalandıracak.

Hastanın
yani ekonomimizin bağışıklık sistemi son derece zayıf, muhatap olunan
mikroplar bünyede çok etkili, iyileştirici tedavi için yapılan bir şey yok.

Daha
da kötüsü iktidar palyatif tedbirler için bile çaresiz görünüyor. Hazinenin
çarçur edilen 128 Milyar dolar rezervi tam bu günlerde lazımdı.
Devletin
elinde ortaya çıkan ağrıları ve diğer belirtileri giderecek ilaç yok. Hasta
bulantı, kusma, ishal, halsizlik gibi fiziki sıkıntıların yanında ruhsal
sıkıntılar yaşamakta.

Hasta
yakınlarının yani milletin bütün bu sıkıntılı süreci katlanabilecek moral ve
motivasyonu da yok. Çünkü doktorlara yani devleti yönetenlere güveni kalmadı.

*************************************

Doğalgazda İl Bazında Fiyatlandırma

İktidar
doğalgaz fiyatlarına 2022 yılbaşı gecesi konutlarda yüzde 25, sanayide yüzde 50
zam yaptı. (Sanayide 2021’de de yüzde 200 zam yapılmıştı.) Şimdi yeni bir
çalışma yapmışlar.

Buna
göre, doğalgaza soğuk bölgelerde yaşayan vatandaşlarımız daha az,
sıcak bölgelerde yaşayanlar daha çok para ödeyecek.

Türkiye’nin Erzurum,
Kars, Ağrı, Iğdır veya Sivas gibi soğuk bölgelerindeki tüketim miktarına
uygulanacak kademeli tarife ile
Antalya, İzmir veya Adana gibi kış
şartlarının daha hafif geçtiği illerde geçerli olacak kademeli tarife farklı
olacak.

Dünyada
enerji fiyatları zaten yükseliyor. Bir de iktidar döviz kurlarını kontrol
edemeyince Türkiye’de enerji (elektrik, doğalgaz, akaryakıt) fiyatları
dayanılmaz bir hal aldı.

Enerji
konusunda hastalığımızın kök sebepleri belli: Yerli enerji kaynaklarımız az.
Nükleer ve yenilenebilir enerji konusunda yatırım yapmakta geç kaldık. Enerji
kaynaklarını çeşitlendiremedik.

İthal kaynaklara bağımlı yapı varken içeride enflasyonu ve döviz kurlarını kontrol edemezseniz
elektrik, akaryakıt ve doğalgaz fiyatlarının yükselmesi kaçınılmazdır.

Kök
sorunu çözemeyen iktidar şimdi böyle palyatif tedbirlerle ağrı ve
sancıyı azaltacağını düşünüyor olabilir.

Ama bu tedbir asla bir çözüm olamaz. Aspirinle kanser ağrısı dinmez.

Kış mevsiminde, Antalya,
İzmir ve Adana gibi sıcak bölgelerde yaşayanlar ısınmak için, Erzurum ve
Kars’ta yaşayan vatandaşlarımıza nazaran çok daha az doğalgaz tüketecektir. “O
halde soğuk bölgelerdeki vatandaşlarımızın ısınma masraflarının yükünü, sıcak
bölgelerdeki vatandaşlarımıza yükleyelim” düşüncesi meselenin tek tarafını
görmenin sonucudur.

Yaz mevsiminde Antalya,
İzmir ve Adana gibi sıcak bölgelerde yaşayanlar Erzurum ve Kars’ta yaşayan
vatandaşlarımıza nazaran daha çok klima ve soğutucu çalıştırmak
zorundadır. Dolayısıyla daha fazla elektrik tüketmektedir.

O
zaman da bu vatandaşlarımızın “yaz aylarında elektrik masraflarımızın yükünü
soğuk bölgelerdeki vatandaşlara yükleyin” talebiyle karşılaşırsınız.

Böyle
yaparsanız kışın sıcak bölgedeki, yazın soğuk bölgedeki vatandaşlarımızın
öfkesine maruz kalırsınız.

Gerçek bir destek tedavi yani palyatif tedbir şu olabilir:

Devletin gücü ve imkânı varsa, enerji fiyatlarındaki artışın bir kısmını sübvanse edebilirsiniz.

Devletin
imkânı yoksa, bütün kaynakları kuruttuysanız, bir kısım vatandaşın sırtından
diğer bir kısma ağalık yapmanızın bir alemi yok.

İyi
bir şey yapıyormuş gibi görünmekle, iyi şeyler yapmak çok farklıdır.

Hayaller ve Gerçekler…

O sabah erkenden kalkmadı!

Uyandığında neredeyse öğlen olmuş, güneş
çoktan en sıcak saatine ulaşmıştı…

Miskin, miskin gerindi…

   Sonrasında hizmetçisine seslenerek, kahvaltısını
getirmesini istedi. Gelen kahvaltıda bir tek kuş sütü eksikti…

   Yatağına getirilen kahvaltıya şöylece bir
baktı!

   Yok, hayır bugün canı bir şey yemek
istemiyordu. Hâlbuki böylesine bir kahvaltıyı bulabilmek değil gerçekte, hayal
âleminde bile zordu!

   Yatağından çıktı, her yanı en pahalı
çinilerle süslü banyosuna geçti. Kendisini süt dolu küvetin kollarına bıraktı.
Bir süre gözlerini kapatıp, en son seyahat ettiği Paris’in gecelerini düşündü.
Bu arada bu süt banyosu da çok iyi gelmişti…

    Banyodan
çıktı, kadife bornozuna sarıldı. Bir süre kendini aynada seyretti, ıslak uzun
saçlarının arasından bakan mavi gözleriyle inanılmaz bir görüntüye sahipti.

    19 yaşına yeni girmişti. Hafifçe gülümsedi;
‘’Bu hayat ne güzel böyle’’ diye fısıldadı…

    Sonrasında giyinme odasına geçti. Son moda
giysilerle dolu dolap kapağını açtı. En son Fransa’dan aldığı kıyafeti seçti.
Uzun sarı saçlarıyla bütünleşen bu şeker pembesi elbise ona öylesine
yakışıyordu ki, az sonra buluşacağı sevgilisinin de bu elbiseyle onu çok
beğeneceğine emindi…

   Bir kez daha aynaya baktı, en son almış
olduğu 5000 avroluk parfümünü de sürdükten sonra odasından çıktı. En pahalı
eşyalarla döşenmiş evinin merdivenlerinden bir prenses edasıyla inmeye başladı…

    Son
basamaktan inmişti ki, telefonu çaldı! Sevgilisi kapının önündeydi…

    Kapıyı açtı, evin önünde son model bir rolls-royce
onu bekliyordu. Sokak kapısının merdivenlerinden yavaşça indi, onu hayranlıkla
izleyen sevgilisine küçük bir öpücük kondurdu, çevresine ışık saçarcasına
arabaya bindi.

   Hayat
tüm ihtişamıyla ona göz kırpıyordu.

   Gözlerini kapattı, bu muhteşem hayatın
içinde kaybolmaya hazırdı…

    Bu muhteşem rüyadan uyanıp da gözlerini
açtığında kendisini İstanbul’un en fakir gecekondu mahallesinden birinde bulmuştu!

    Derin bir iç geçirdi! İşte gerçekler tüm
acımasızlığı ile karşısındaydı…

    Güneş henüz doğmamıştı…

    Titreyerek geçirdiği gecenin soğuk yüzünü
unutmak istercesine, iki büklüm büzüştüğü yatağından aceleyle çıktı!

    Bu sabah da işe geç kalırsa, bu defa mutlak
surette bu işten de atılacaktı. Ama ne kadar erken kalkarsa kalksın,
İstanbul’un o korkunç trafiği her defasında onun işe geç kalmasına neden
oluyordu. Nasıl geç kalmasın ki, onun evi Kartal’ın en ücra köşesinde, iş yeri
ise Gebze’nin sanayi bölgesindeydi…

    Elini yüzünü yıkamak için gecekondunun
dışında bulunan çeşmeye gitti. Buz gibi akan su, elleri gibi yüzünü de
dondurmuştu!

    Yarı donmuş halde tekrar eve döndü. Her
zaman giydiği siyah pantolonunun üzerine siyah kazağını giydi. Simsiyah
saçlarının arasından parıldayan siyah gözleri öylesine yorgundu ki! Ona
bakanlar bu kız olsa olsa 40’lı yaşlardadır diye düşünürdü! Hâlbuki o daha
19’unda bile değildi…

    Bu arada karnının guruldadığını duydu.
Akşam da bir şey yemeden yatmış, o nedenle karnı öylesine çok acıkmıştı ki! Ama
şu anda ne yiyecek bir şeyi vardı, ne de yapacak bir şeyi…

    İçini çekti. ‘’İnşallah bu ay maaşımı
zamanında öderler’’ diye mırıldandı. Çünkü çalıştığı bu iş yerinde hiçbir
maaşını zamanında alamamıştı!

    Sabah ezanı okunmadığına göre daha saat
06.30 olmamıştır diye düşündü.

   Derisi soyulmuş eski botlarını ayağına
geçirdi. Geçen gün bir topuğu çıkmış, yerine oturması için bir çivi ile
tutturmuştu…

    İlk kalkan belediye otobüsüne
yetişirse,  iş yerine zamanında
varabilirdi. Evden dışarı çıktığında onu gecenin ayazı karşıladı! Sonrasında
seri adımlarla yürümeye başladı.

  Artık bu sefil hayatın içinde kaybolmaya
hazırdı…

  Değerli okur;

  Yaşamımız boyunca öylesine rüyalar görürüz
ki, bu rüyaların çoğu hayallerimizle de doludur! İnsanların güzel bir yaşama
olan özlemleri hiçbir zaman bitmez. Hayallerimizde yaşattığımız lüks bir yaşamı
rüyalarımıza taşımak bile bizlere iyi gelir.

   İşte yazımın girişinde anlattığım o muhteşem
rüyanın, hayallerle örtüşmesinden sonra rüyadan gerçek hayata dönüşün
acımasızlığı ile karşılaşmanın çarpıcı acımasızlığı, hüznü de bundandır.

   Ama özellikle şu son dönemde yaşadığımız
gerçekler, geçim sıkıntılarıyla dolu yaşam; eminim ki değil böylesine hayaller
kurmak, bu hayalleri rüyamızda bile görmemizi hasret bıraktı!

    Her geçen gün sıkıntılarıyla gelen yaşamın acımasız
gerçekleri; özellikle milyonlarca yoksul insanımızı etkilerken, genç nüfusun
geleceğe dair umutlarını da yok etmektedir.

   Ülkemizde bir zamanlar ‘’orta direk’’ diye
adlandırılan az da olsa mutlu olan kesim yok olmuş, onun yerini, ‘’yokluklarla
mücadele eden mutsuz kesim’’ almıştır.

   Kısacası orta direğin az da olsa almış olduğu geçim
nefesi dahi yok olmuş; toplumumuz  ‘zenginler’ ve ‘yoksullar’ olmak üzere ikiye
ayrılmış, artık içi tüm güzelliklerle dolu hayallerimizin yerini türlü acımasızlıklar,
renkli rüyalarımızın yerini ise kapkara umutsuzluklar almıştır.

  Bu yeni yılda yeniden güzel hayaller, renkli
rüyalarla buluşmak umuduyla…

Çocuk Ailede ve Okulda Sevildiğini Hissetmelidir

“Sevgi en yüce iletişim biçimidir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde
sevgi, kişinin insanlığının yüce geliştirici ajanı olarak durur. Bu nedenle,
sevgi öğretimi tüm çocukluk müfredatının temelini oluşturmalıdır. Diğer tüm
konular bu tür öğretimden doğal olarak gelişmelidir.” Ashley Montagu

“Bir toplumun asıl
ruhunu en iyi gösteren şey o toplumda çocuklara nasıl davranıldığıdır.”  Nelson Mandela,

Sevgi olmayan yerde nefret,
sıkıntı ve başarısızlık vardır. Sevginin bulunduğu yerde de neşe, mutluluk,
huzur, başarı ve verimlilik vardır. Kişinin yetişmesinde, gelişmesinde ve
başarısında sevgi önemli bir rol oynar. Bunun için sevgi ailede, okulda ve yaşanılan
her ortamda mutlaka olmalıdır.

Sevgi insanları birbirine
yaklaştıran, dayanıştıran, yardımlaştıran ve bütünleştiren bir iksirdir. Toplum
yapısının harcıdır. Bunun için sevgi insan topluluğunun olduğu her yerde
yeterince olmalıdır.

Çocuklukta sevginin “ana-baba” gibi iki kaynaktan alınması
son derece önemlidir. Bu sevgi çocuğun bedenî ve ruhî gelişiminin en temel
ihtiyacıdır. Çocuğun hayattaki başarılarında da en önemli etkendir. Ailesinden
sevgi gıdasını yeterince alan çocuk okulda ve daha sonraki iş hayatında
başarılı ve mutlu olur. Çocuğun, ailede
ve okulda sevildiğini hissetmesi için:

–Ailede ve okulda çocuk kendisine önem verildiğini ve sevildiğini
hissetmelidir.

-Çocuğun gösterdiği çabaya
saygı duyulmalı, başarıları övülmeli ve ödüllendirilmelidir.

-Çocuktan yetenekleri
doğrultusunda ve gücü nispetinde başarı beklenmelidir.

-Çocuğun ihtiyaçları
karşılanmalı, kişiliğine saygı duyulmalı ve ona devamlı sevgi ile
yaklaşılmalıdır.

-Aşırı baskı,
sevgisizlik, aile kavgaları, ilgisizlik ve cezalandırmalar çocuğu evden
kaçırarak sokağa ve kötü ortamlara iter. Bu tutumdan  kaçınmak gereklidir.

– Okulda çocuklar için bir sevgi ortamı
oluşturmalıdır. Okul idarecileri ve öğretmenler korkulan kişiler değil, sevilen
ve sayılan kişiler olmaya özen göstermelidirler.

-Öğrencilere sevgi ile yaklaşmalı ve yeterli
rehberlik yapmalıdırlar.

-Okul-aile ve öğrenci üçlüsü arasında bir sevgi
zinciri oluşturularak her türlü sorun bu sevgi çerçevesinde çözümlenmelidir.

– Ailede ve okulda çocuğun çalışması yanında dinlenme
ve oyun ihtiyaçları da giderilmelidir.

– Çocuk asla dövülmemeli, sevilmelidir. Dayak çocuğu
pısırıklaştırır ve teşebbüs kabiliyetini köreltir. Dayak yerine hoşgörü ve
sevgi göstererek rehberlik yapmalıdır.

– Sevgi, çocuğu şımartmamalı ve sorumluklarını ihmal
ettirmemelidir. Gösterilen sevgi bir disiplin ölçüsü çerçevesinde olmalıdır.
Evde, okulda ve çevrede kendine düşen görev ve sorumlulukları yerine
getirmelidir.

– Çocuklar arasındaki sevgi paylaşımında ölçülü
olmalıdır. Bazılarını diğerlerinden fazla sevdiğini açıkça belirtmek kıskançlık
ve çekişmelere yol açabilir.

– Çocuk, sevmek ve sevilmek ihtiyacı içindedir.
Ana-babalar ve öğretmenler çocuklara kendilerini sevdirerek ve onları severek
eğitmelidirler. Böyle bir ortamda öğrenmek zevk haline gelir.

 

Sevgi, saygı ve muhabbetin açmayacağı kapı yoktur.
Sertlik, öfke ve hırçınlıkla bir yere varılamaz. Çocuklara sevgi, saygı ve
muhabbet kapılarımızı açarak onları bu ortamda eğitmeliyiz. O zaman ne kadar
başarılı ve verimli olduklarını açıkça görebiliriz.

Sevgi ile dikilip geliştirilen bitkilerin ve sevi ile
eğitilen hayvanların diğerlerinden daha farklı bir gelişim gösterdiklerini
kolayca fark edebiliriz.

Okullar, birbirine karşı ilgisiz insanların oluşturduğu, birtakım
disiplin ve kuralların uygulandığı “soğuk yerler” olmaktan çıkarılmalıdır.
Öğretmenler, öğrenciler, yöneticiler ve diğer çalışanlar arasında; ilgi,
duyarlılık, açık fikirlilik, sorumluluk vb. gibi güzel özellikler geliştirilerek
okulda sevgi ve huzurlu bir aile ortamı oluşturulmalıdır.

Bu nedenle eğitim ortamında yeri geldiğinde; “duygu ve düşünceleri
paylaşma”, “hoşgörülü olma”, “kişinin kendisini tanımasına, yeteneklerini
geliştirmesine yardımcı olma”, “saydam olma”, “insanın önemli
gereksinimlerinden biri olma”, “merkeze hiçbir varlığı koymama”, “tutarlı bilgi
sahibi olma”, “bilgi ve duyguyu inceltme, zenginleştirme” kavramları
öğrencilere kazandırılmalıdır.

Bu bağlamda; “Sevgide; hem ben,
hem sen, hem de biz varız.”. O yüzden; sevgi eğitim ortamında mutlaka olmalıdır.
Öyleyse sevgi ve özgürlük öğrencilere nasıl kazandırılabilir? Öğretmen sınıfta
ne yapmalı ki, sevgi ve özgürlüğü sağlayabilsin? Yapılması gerekenler:

1.Sevgi, duygu ve düşünceleri paylaşmaktır.

2.Sevgi hoşgörüdür; fakat vurdumduymaz olmak, boş vermek
değildir.

3.Sevgi kişinin kendisini tanımasına ve yeteneklerini
geliştirmesine yardım etmektir.

4.Sevgi saydam olmalıdır.

5. Sevgi insanın önemli gereksinimlerinden biridir.

6. Sevgi, bencil olmama, her
varlığın birbiriyle ilişkisini belirleyip bu ilişkileri tutarlıca geliştirme,
sorunların çözü­münde kubaşık çalışmadır.

7. Sevgi tutarlı bilgiye
dayalı, çoğulcu, demokratik, özgür bir ortamda boy verip gelişebilir.

8. Sevgi, bilgi ve duygunun
incelmesi, tutarlı olması ve zenginleşmesidir.

 

İkinci makalemizde bu
başlıklardan bahsedeceğiz.

 

Sevgiyle kalın…

Öğretmenlik Meslek Kanunu Görüşmeleri Başlarken

2021 Yılının son günlerinde TBMM’ne
sunulan Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısı önümüzdeki günlerde görüşülmeye
başlanacak.  En kalabalık memur grubu
olan öğretmenler için çok önemli olan bu kanun tasarısı, inşallah günlük
siyasete alet edilmeden eksiklikleri tamamlanarak en kısa sürede yasalaşarak
hayata geçer.  1 milyon 200 binin
üzerindeki öğretmeni yakından ilgilendiren bu kanun tasarısı, maalesef konunun
paydaşlarının görüşleri tam olarak alınmadan alelacele hazırlandığı için
eğitimin paydaşları ve eğitimle ilgili STK’lar tarafından çeşitli yönlerden
eleştirilmektedir.

                12
maddeden ibaret olan Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısının içeriği ile ilgili
görüş ve eleştirilerimi belirtmek istiyorum.

                1.
Kanun tasarısında öğretmenliğe ilk atamada uygulanmakta olan mülakat sınavının
da kaldırılacağı hükmü mutlaka ilave edilmelidir. Öğretmenlikte adaylık
kaldırma sınavının iptal edilmesi olumlu bir düzenlemedir. Bunun yerine Aday
Öğretmenlerin, eğitim ve uygulamadan oluşan Aday Öğretmen Yetiştirme Programına
tabi tutularak adaylık süreci sonunda Adaylık Değerlendirme Komisyonu
tarafından yapılan değerlendirme sonucunda başarılı olanlar öğretmenliğe
atanacağı belirtiliyor. Yalnız Adaylık Değerlendirme Komisyonu’nun liyakat ve
tecrübe sahibi eğitimcilerden kurulması ve objektif değerlendirme yapmaları
önemlidir. Aksi takdirde bu komisyonların, öğretmenliğe ilk atamadaki mülakat
komisyonlarından farkı kalmayacaktır.

                2.
Öğretmenlik kariyer mesleği olarak tanımlanarak, bu meslek mensuplarının aday öğretmenlik
döneminden sonra; “öğretmenlik,  uzman
öğretmenlik ve başöğretmenlik” gibi üç kariyer basamağına ayrılacaklar. Her kariyer
basamağının hakları, görevleri ve sorumlulukları netleştirilecek.

                3-
10 yılını doldurmuş öğretmenlerden, 180 saatten az olamamak üzere düzenlenen
Uzman Öğretmenlik Eğitim Programını ve mesleki gelişim alanlarında Uzman
Öğretmenlik için öngörülen asgari çalışmaları tamamlamış olanlar, Uzman
Öğretmen unvanı için yapılacak sınava başvurabilecekler. Yapılacak yazılı
sınavda 70 ve üzeri puan alanlar başarılı sayılacaklar. 10 yılını doldurmuş
öğretmenlerden Yüksek lisans yapmış öğretmenler ise sınavdan muaf tutularak,
doğrudan “Uzman Öğretmen” olacaklar. Uzman Öğretmenler, hem bir
derece alacak, hem de maaşlarında 1000 lira artış olacak.

                4.
Uzman Öğretmenlerden on yılını doldurmuş olanlardan, 240 saatten az olmamak
üzere düzenlenen Başöğretmenlik Eğitim Programını ve mesleki gelişim
alanlarında Başöğretmenlik için öngörülen asgari çalışmaları tamamlamış olanlar,
Başöğretmenlik unvanı için yapılacak sınava başvurabilecekler. Yapılacak yazılı
sınavda 70 ve üzeri puan alanlar başarılı sayılacaklar. 10 yılını doldurmuş
uzman öğretmenlerden doktora yapmış öğretmenler ise sınavdan muaf tutularak,
doğrudan “Başöğretmen” olacaklar. Başöğretmenler, hem bir derece alacak,
hem de maaşlarında 2000 lira artış olacak.

                5.
Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısındaki en önemli düzenleme olan “öğretmenlik,
uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik” gibi kariyer basamakları konusunun,
öğretmenler arasında yaratacağı başka sorunlar üzerinde durmak istiyorum. 2005
yılında başlayan ve 2006 yılında sonuçlandırılan ve bir daha
tekrarlanmayan  “Öğretmen Kariyer
Basamakları Sınavı” sırasında Vefa Lisesi’nde müdürdüm. O tarihte toplam 600
bin öğretmen vardı. “Öğretmenlerin yüzde 20’si Uzman Öğretmen (120 bin), yüzde
10’u Başöğretmen (60 bin) olacak” dendi. Sadece “Uzman Öğretmenlik” için sınav
yapıldı ve barajı aşan 90 bin civarında öğretmen “Uzman Öğretmen” yapıldı.
Doktorası bulunan 300 civarında öğretmen de Başöğretmen yapıldı. O tarihten
itibaren görevde olan Uzman Öğretmenler ve Başöğretmenler, diğer öğretmenlerden
az da olsa farklı maaş aldılar. Bu sınav bir daha yapılmadığı için, sınava
giremeyen diğer öğretmenler maddi yönden mağdur oldular. Bu da öğretmenler
arasında yıllarca süren bir huzursuzluğa sebep oldu. Ayrıca Uzman Öğretmenler
ve Başöğretmenlerden emekli olanların maaşlarına bu unvanlarından dolayı hiçbir
fark yansımadı. TBMM’nin gündemindeki kanun tasarısında da, Uzman Öğretmenler
ve Başöğretmenlerden emekli olanların maaşlarına bu unvanlarından dolayı bir
fark yansıtılıp yansıtılmayacağı hususu belirtilmemiştir. Bu konuya da açıklık
getirilmesi gerekir.

                6.
Öğretmen kariyer başmakları sınavında, mutlaka yüzde 50 oranında öğretmenleri
ilgilendiren mevzuat (T.C. Anayasası, 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu,
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, Milli Eğitim Teşkilat Kanunu vb. kanun ve
yönetmelikler) ile pedagojik formasyonla ilgili sorular ve yüzde 50 oranında branş
bilgisi ile genel kültür, güncel sorunlar, eğitimdeki çağdaş yaklaşımlar ve
bilişim teknolojisi ile ilgili sorular sorulmalıdır.

                 7. Ayrıca öğretmenlere kariyer basamaklarında
ilerleme imkânı sunulurken, lisans üstü eğitim için de çok önemli teşvikler
verilecek. Fakat kariyer basamakları uygulanırken büyük sıkıntılar olacak. Bir
defa 10 yılını tamamlayan her öğretmen Uzman Öğretmen veya 10 yılını dolduran
her Uzman Öğretmen Başöğretmen olamayacak. İstekli olanlardan öngörülen eğitimi
alanlar ve yapılacak sınavda başarılı olanlar bu unvanı kazanacak. Bazı
öğretmen sendikaları, “Yıllardır var olan uzman-başöğretmenlik mağduriyeti
ortada iken yapılması düşünülen sınav kabul edilemez. Öğretmenlik zaten bir
ihtisas mesleğidir, her öğretmen uzmandır, kıdemi dolan her öğretmen ilgili
tazminatlardan yararlanmalıdır” diyorlar. Bu görüşe prensip olarak katılmakla
birlikte hiçbir hükümetin 1 milyon 200 binin üzerindeki öğretmenin tamamına
aynı anda ilgili tazminatları vermesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ama
görünen o ki, tasarı bu şeklinde yasalaşırsa öğretmenler arasında bir ayrışmaya
ve huzursuzluğa yol açacak. 

                8.
Bu sınav ile ilgili de bazı eleştirilerim olacak. 2005 yılında yapılan sınavda
sadece öğretmenleri ilgilendiren mevzuat (T.C. Anayasası, 1739 Sayılı Milli
Eğitim Temel Kanunu, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, Milli Eğitim Teşkilat
Kanunu vb. kanun ve yönetmelikler) ile pedagojik formasyonla ilgili sorular
soruldu. Sonuçta şunu gördüm, sınav sonunda branşında yetkin ve etkin olmayan,
ders dışı hiçbir etkinlikte yer almayan ve performansı düşük olan bazı
öğretmenler sınavı kazandı, branşında yetkin ve etkin olan, öğrencilerini proje
yarışmalarına hazırlayıp başarılı olan ve performansı yüksek bazı öğretmenler
ise barajı aşamadığı için Uzman Öğretmen olamadı. Bu sınavın en büyük eksikliği,
branş bilgisi ile ilgili soru bulunmamasıydı. Bu sınavlarda ayrıca genel
kültür, güncel meseleler, eğitimdeki çağdaş yaklaşımlar ve bilişim teknolojisi
ile ilgili sorular da sorulmalıdır.

                9.
Bu kanun tasarısının getirdiği en önemli yeniliklerden biri, öğretmenlere 3600
ek göstergenin uygulanmasıdır. Tasarıya göre sadece Birinci derecedeki
öğretmenlerin ek göstergeleri 3600`e çıkarılacak. Diğer derecelerde bulunan
öğretmenler için de bu artışa göre düzenleme yapılması öngörülüyor.  3600 ek göstergenin sadece Birinci derecedeki
öğretmenlere verilmesi, diğer derecelerdeki öğretmen arasında huzursuzluğa yol
açacaktır. 3600 Ek göstergeden emekli öğretmenlerin de yararlandırılacağı
hususu da mutlaka bu kanun kapsamına alınmalıdır. Ayrıca tasarının 8 inci maddesinde
yapılan 3600 ek gösterge ile ilgili düzenlemenin 15.01.2023 tarihinde yürürlüğe
girecek olması da bir huzursuzluk konusu olacaktır.

                10-
Mecburi hizmet hariç özlük hakları, atamalar, mazeret tayinleri başta olmak
üzere sözleşmeli öğretmenler kadrolu öğretmenlerle aynı haklara sahip
olacaklar. Sözleşmeli öğretmenlerin kadrolu öğretmenlerle aynı haklara sahip
olmaları yerine, bütün atamaların kadrolu olarak yapılmasının, sözleşmeli öğretmen
kavramının milli eğitim mevzuatından çıkarılmasının daha uygun olacağını
düşünüyorum.

                11.
Mecliste bu kanun aynen kabul edilirse, 3600 ek göstergenin yürürlük tarihi 15.01.2023
olacak. 3600 Ek göstergenin yayım tarihinde değil de, 2023 yılında yürürlüğe
girecek olması da öğretmenler arasında huzursuzluğa yol açacaktır.

                12.
Ayrıca bu kanun tasarısına, öğretmenlerin ve eğitim yöneticilerinin mesleki
gelişmeleri sağlayacak Milli Eğitim Akademisi’nin açılması hususu da
eklenmelidir.

                Öğretmen
sendikaları, Öğretmenlik Meslek Kanunu tasarısına paydaşlarla birlikte
hazırlanmadığı ve öğretmenlerden görüş alınmadan hazırlandığı için karşı
çıkıyorlar. Bu tasarı, büyük ihtimalle meclisin büyük çoğunluğu tarafından kısa
sürede kabul edilerek yasalaşacak. Temennimiz bu kanunun, eksiklikleri
tamamlanarak öğretmenin sosyal ve mali statüsünü yükselten bir kanun olarak kabul
edilmesi ve bütün hükümlerinin 2022 yılında yürürlüğe girmesidir. O zaman 2022
yılı öğretmenlerin yılı olur. 

Anadolu Demokratlığı-I

(46 ruhu der susarım. Kırat deyim sen anla)

“Sabahın
köründe kapınız çalındığında, bunun sütçü olduğundan emin olmanın adıdır
demokrasi -Churchill”.  “Özgürlük, iki
kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir-Orwell ”.


“Demokrat” olmak bir yaşam biçimi, ya da hayat felsefesi.  Kaynağı eski yunan şehir meclisine dayansa
da, Anadolu coğrafyasında bir başka anlam katarak gelişmiştir. Zaman içinde ezik ve sindirilmiş bir toplum yerine, kendini ifade edebilen bir topluma
gelinmiş. Yasalar önünde ve kişisel haklar konusunda her bireyin eşit olduğu
bilinci doğmuştur. Bu önemlidir. Toplumun her kesiminde istişare ve tartışma kültürü benimsenmiştir. Bu bakımdan “Anadolu
demokratlığı” demek de abartı olmasa gerek. Zaten demokratlık, süregelen bu öz
kültürün içinde uyumlu ve mu’nis bir
model
olarak da yaşamın içindedir.


Bununla birlikte demokratlığı belli bir siyasi kalıba sığdırmak ve
sınırlamak da abes olur. Kurumsal ayrım olmasa da toplumun her kesimine
yerleşen bir demokrat ruh vardır. Yani
kaliteli bir duruş. Bu her olaya bakışta anlaşılır. Aynı zamanda his ve
duygulardan arınmış bir aklın egemen olduğundan anlarsınız. Kolayca
eğip-bükülecek, şekil verilecek gibi de değil. Sakindir ama sorgular. Haklarını
korur, hesap sormayı bilir. Dik durur, ezik olmaz. Zaten eziklik ayrı bir
travma. Kaldı ki ezik insanın demokrat olması zordur. Demokratlar sağlamdır,
güven verir. Sürüklemek zordur.


Demokrasinin aslında bir mücadele olduğunu iyi bilirler. Tabii ki meşru
zeminleri aşmamayı da. İfrat, sivri davranışlardan-radikalizmin hiç bir
türünden hoşlanmazlar. Memleket bünyesinde harç
gibidirler.  Adeta bu toplumun görünmez
ama hissedilen ağırlık merkezi gibidir. Duygu yüklü olsa da, aklı
esas alırlar
. Olaylara bakışı ütopik değil, gerçekçidir. İstişarecidir. Paylaşımı severler,
gösterişle-abartıyla işleri olmaz. Mütevazi hayat yaşarlar ve görgülüdürler.


Genel hatlarıyla demokrat misyon, otoriter
geleneklerden, Jakoben
söylemlerden hoşlanmayan
bir kitle. Otoriter vesayeti, milletin iradesine ipotek koymak olarak algılar ve reddeder. Bireysel hukukunu, vatandaşlık
haklarını bilir. Onu muhafaza etmek için hep mücadele içindedir. Meşru olmayan dolambaçlı-alengirli yolları
bilmez. Bu konuda sicili temizdir. Vergisine sadıktır. Gerçek muhafazakârdır,
miras kalan varlıkları tüketmekten yana olmayıp, üreterek üstüne eklemeyi yeğler.
Sandıktan çıkan iradeye hep
saygılı olmuştur. Vatandaşlık hukukunu iyi bilir. Yeri geldiğinde “dikkat
ediniz, siz vekilsiniz ama biz asılız“ diyebilen bir özgüvene sahiptir. Nitekim
dönemin iktidarının “açık oy, gizli tasnif(sınıflama)” 1946 ruhunu incitmiştir.
Nasıl incitmez ki, “..oyunuzu açık beyan ediniz, ama sınıflamayı biz gizlice
yapacağız” gibi bir garabet uygulama kabul edilebilir mi. Demokrasi serüveninde
bu  dönem bir kırılma noktası
olmuştur. Adeta halk; “demokrat der susarım”, “yeter deyim sen anla” gibi
toplumsal şifrelerle bir demokratik değişime karar vermiştir. Bu anlamda
Anadolu demokratlığı tek parti hegomanyasını zorlayıp “yeter, söz milletindir!” diyerek meşru bir irade beyanı ile iktidarı değiştirmiştir.


Anadolu insanı çok partili demokratik sistemi benimsemede zorluk
çekmemiştir. Zaten yapısı da buna uyumludur. Ancak burada kaydetmek gerekir ki,
“demokratlık” mefhumu,  sadece çok
partili dönemde, Halk Partisi içinden çıkan bir grup olarak doğmuş değildir.
Anadolu medeniyetlerini kuran bütün Türk devlet sistemlerinde ve daha sonra da
Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ittihat ve terakki dönemlerinde filizlenerek
devam eden bir kavramdır.  Anadolu
demokratlığı daha çok ikinci meşrutiyetle “meşrutiyet-i meşrûa (=demokrasi)”
adıyla nüvelenerek ve sonraki dönemde de genç cumhuriyetle olgunlaşarak “demokratik bir cumhuriyet”i hedeflemiştir. 
Türk siyasi tarihine Demokrat Parti adıyla katılan bu muazzam kitle
demokratlığın büyük ve kurumsal bir organizasyonu olmuştur. Ancak bu çalkantılı
ve baş döndürücü yapılanma iyi yönetilemeyerek demokrasi yolculuğu kesintiye
uğramış ve haksız–hukuksuz yargılanma dönemi travmatik acılarla noktalanmıştır.


Bazı radikal akımlar demokratik sistemi “batı rüzgârı” olarak görse de,
yönetimde esas alınan demokratik işleyişin genç Türkiye Cumhuriyeti’ni
taçlandıran bir sistem olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bununla birlikte
halkın iradesini temsil etme bakımından beşeri
sistemler içinde yine de en iyisi
olarak bilinmektedir. Zira elitlerin-seçkinlerin değil, halkın iradesinin toplumsal
sözleşmelere bağlı, hüküm ettiği sistem. 

 Selam ve sağlıkla. 

 

Türkiye ve Türkler (1)

     Millet aynı
doğuşta olanlarla, aynı oluşta olanların teşkil ettiği millî bir toplumdur.

     Aynı dil, aynı
din, aynı vatanda oluş keyfiyeti; milleti ve milletin bir olduğunu gösterir.

     Kaderin bir
cilvesi olarak, çeşitli mücbir / icbar edici sebepler sonucu Anadolu’ya
gelmişiz. 

     Burayı son sığınak
bilmiş. Değişik Anadolu insanlarına ilişmeyerek fakat yeni bir vatanda, yeni
bir milletin / Türk milletinin temelini atmışız.

     Türkler, İslâm
olmaları hasebiyle, Müslüman Türk olarak İslâmiyetin öncüsü, bayraktarı,
müdafii /  koruyucusu ve savunucusu
olmuştur.

     Yepyeni bir ruh,
yepyeni bir oluşum, yepyeni bir ideal ve hedef uğrunda; daha doğrusu insanlık
yolunda, insanlara her hususta önder olmasını bilmiş.

     Bu uğraşta
dilimizle, dinimizle bambaşka bir mahiyet kazanmışız.

     Müslüman Türk
olarak, İslâm dünyasında hak ettiğimiz yeri almışız.

     İslâmın serhaddi
olan Anadolu ve Trakya’da İslâm’ın kılıcı olarak; milyonlarca şehit vermiş,
milyonlarca gazi olarak, Batı karşısında asırlarca direnmişiz.

     İslâm âleminin
sulh ve sükûn içinde yaşamasını sağlamış; hem dilimiz, hem de dinimizle önder
olmamız sonunda, yepyeni bir İslâm medeniyetinin; yeni bir dili, yeni bir
mümessili / temsilcisi, keskin bir kılıcı olmasını bilmişiz.

     Büyük şair Yahya
Kemal’in kaleme aldığı “Yeniçeri’ye Gazel” , “Ezan-ı Muhammedî” gibi şiirlerle;
asırlar boyunca kılıcın kazandığı zaferlerin yanı sıra; kalemin kazandığı
destanların da doğmasına yol açmışız.

     İşte böyle bir
millete; içinde yer aldığı, kendisinin de bir parçası olduğu kimseler
tarafından, üstelik Türkçe konuştukları, İslâm dininden oldukları halde;
doğuşta olmasa bile, kendilerini oluşta Türk bilmedikleri, saymadıkları ve
böyle bir Türklüğü bir türlü benimsemedikleri için, Türk milletine karşı;
gizli, sinsi fakat çok yersiz bir kıskançlık duyuyorlar!

     Bu toprakları
vatan yapan Türklerin; öncü, rehber, idareci ve kumandan olmalarından ötürü;
ifade etmekte cesaret edemedikleri bir menfî anlayış, duyuş ve yersiz
düşüncelerle, bu millete karşı içten içe bir hazımsızlık duyuyor! Hiç yoktan
kendilerini harap edip duruyorlar!

     Bunu da, vatanın
Türk vatanı, milletin Türk milleti oluşunu hazmedemeyişleriyle dile
getiriyor!  “Türk” yerine “Türkiyeli” (!)
denilmesini, sureti haktan gelerek ileri sürüyorlar!

     Oysa bu bakışın;
yarın “Türkiye” kelimesine de karşı çıkacakları gerçeğini, güya görmezden
geliyorlar!

     Oysa bu
toprakların Türk vatanı oluş hattında, Türk milleti lokomotif olmuştur.
Lokomotif birçok vagonu çeker. Hiçbir vagon lokomotifin yerini alamaz.

     Halbuki Türkçe;
Türklerin ve Türkleşen / Müslüman olan / Türkleşmiş milletlerin ortak dilidir.

     Başka hiçbir
dilin; Anadolu’da bu birliği sağlama şansı olmamıştır.

     İşte bu tarihsel,
büyük bir gerçektir.

     Kaldı ki, bir harç
hükmünde olan “Türk” kelimesine karşı hazımsızlık;

     Allah göstermesin,
bu devletin temeline konulacak bir bombadan farksızdır.

    Unutmayalım ki,
İslâm, Din ve Medeniyeti’nin iki büyük milleti, üç büyük kültürü vardır.

     Selef olarak
Araplar, halef olarak Türkler.

     Diğer İslam milletleri, bu iki büyük
milletin saflarında lâyık oldukları yeri almışlardır.

     Bu iki milleti
çıkartırsak; geride İslâm Tarihi diye bir şey kalmaz.

     Kültür olarak ise,
İslâm Arap Kültürü, İslâm Fars Kültürü, İslâm Türk Kültürü.

     Fakat üç milletin bedenleri farklı da olsa,
ruhları birdir. O da İslâm’dır.

     Mânevî önderleri
ise, Hz. Muhammed Mustafa’dır.

     Unutmayalım ki, üç
farklı millet de olsak, ruhumuz birdir. Onun da kaynağı Kur’an’dır.

     Unutmayalım ki,
tüm İslâm milletlerinin; millet denen bedenleri farklı da olsa,

     Ruhları birdir. O
da Kur’anı Azîmüşşân / Şanı Büyük ve Yüce Kur’anı Kerîmdir. Onun tebliğ edicisi
olan Hz. Muhammed’in  akvali / sözleri,
ahvali / hâlleri ve ikrarları / kabulleridir vesselâm.

Mühimmat Nefes Gibidir!

Askerlik yapanlar bilirler askerde bir takım klişe sözler
vardır. Bu sözlerin bir kısmı Yeşilçam filmlerinden aparma mizahi şeylerdir.
Şaban Oğlu Şaban filminde Şener Şen’in
söylediği “Aranızda
bomba atmayı bilmeyen hayvanlar var!”
ve “Gözü kör olsun o düşmanın
hala öldüremedi seni” replikleri bu kalemdendir.

 

 Bazı sözler ise en gün
görmemişinden doğrudan doğruya kışlaya aittir. Özellikle her askeri ihtiyatlı
olmaya sevk etmenin yanında bir yandan da Ordu-Donat sınıfının önemini
vurgulama amacı taşıyan
“Mühimmat nefes gibidir,
kesildiğinde hissedersin
” sözü bu kalemdendir.

 

 Mühimmat
nefes gibidir. Her alanın da ayrı bir m
ühimmatı
vardır. Merkez Bankası
’nın
kasasındaki döviz ve altın rezervleri ekonominin m
ühimmatıdır mesela. Birileri Merkez Bankası’nın kasasındaki 128 milyar
Doları boşaltıp net rezervi
–
(eksi) 50 milyar Dolarlara getirdiğinden beri, Merkez Bankası
’ndaki mühimmatın
kesilmesini b
ütün ülke nefes gibi hissediyoruz mesela. Döviz kurunun günden güne kırdığı rekorlar ve döviz kuruna bağlı olarak
ekmek gibi en temel ihtiyaçlarda bile fahiş fiyat artışları yaşanması o m
ühimmatın önemini her geçen gün daha iyi anlamamızı
sağlıyor.

 

 Liyakat da bir çeşit mühimmattır.
Kamu kurumlarının ve özellikle belediyelerin vasıfsız yandaşlarla doldurulması
sağlıkta, eğitimde, yargıda ve özellikle de belediyelerde vatandaş odaklı iş
yapma ve vatandaşın sorunlarının çöz
ülmesi
konusunda muazzam bir beceriksizliğin ortaya çıkmasına yol açtı. Eğitim
sisteminin, sağlık sisteminin, sosyal g
üvenlik
sisteminin, 2004
’ten beri
aynı siyasi parti tarafından yönetilen Kocaeli
’nin hal-i pür
melali ortada. Canım şehrin her yanını g
ün
geçtikçe b
üyüyen sorunlar ağı kapladı.
Ancak yerel yöneticilerin bu sorunları çözme becerisi olmadığı gibi çözme
niyetleri de yok. Liyakat denilen m
ühimmatın
kesilmesini her sabah ve akşam trafiğine yakalanan Kocaelili iliklerine kadar
hissediyor zaten.

 

 Adalet de bir çeşit mühimmattır.
Yargı kurumunun ağır çalışması, zayıfı g
üçlü karşısında koruyamaz hale
gelmesi, b
üyük siyasi davalar bir yana en
basit davalarda bile bariz hukuka aykırılıklarla karşılaşılması, bir kısım
hakim savcıların bir siyasi partinin il-ilçe teşkilat yöneticileri karşısında
bile hukukçu gibi davranamaması gibi vakıalar adalet denilen m
ühimmatın kesildiğini bütün
vatandaşlarımıza iliklerine kadar hissettiriyor.

 

 Demokrasi de bir mühimmattır.
Ülkeyi yöneten siyasi partinin seçimi kaybederse seçim sonuçlarına rıza göstereceği,  iktidarı seçimi kazanan tarafa hukuka uygun
bir şekilde devredeceği konusunda ciddi ş
üpheler
var. Herkes biliyor ki mevcut siyasi iktidar, iktidarını korumak için çılgınca
bir takım işler yapması gerekirse o çılgınca işleri yapar. Siyasi iktidarın
gerek 2015 Haziran genel seçimlerindeki tavrı gerekse 2019 yerel seçimlerindeki
tavrı bu konudaki endişeleri komplo teorisi olmanın çok ötesine taşıyor. B
ütün millet, ülkede
demokrasi denilen m
ühimmatın
kesilmesini iliklerine kadar hissediyor.

 

 Bugün bir
komşumla sohbet ederken bana şunu sordu;
“Ülke
olarak bizim kafamız ne zaman rahatlayacak acaba? Ne zaman yarına ilişkin bir
kaygımız olmadan yaşayacağız?
” Öyle görünüyor ki yukarıda saydığımız ve
yer darlığından sayamadığımız t
üm
bu m
ühimmatlar var olursa milletçe
kafamız rahatlayacak, psikolojimiz rahatlayacak, geçimimiz rahatlayacak. Ancak
bu m
ühimmatlar AKP’nin yaptığı gibi hoyratça tüketilip kesintiye uğratıldığı
s
ürece milletçe hiçbir zaman
rahat bir nefes alamayacağız. Sonuçta m
ühimmat
nefes gibidir, kesildiğini milletçe hissediyoruz.

Kazakistan’da Neler Oluyor ve Neler Olacak?

Kazakistan’a defalarca
gittim, bayağı kaldım, “Yıldızlar Yeniden Parlıyor-Kayıhan Yayınları 1992”
kitabımda konu ettim, Çimkent, Canbul ve Almatı’da kaldım. Nur Sultan
Nazarbayev dönemini yaşadım. Bölgede en fazla petrol, doğal gaz ve altın
çıktığını; pamuk yetiştiğini öğrendim. Türk ve Türkiye denilince bir ayrıcalık
yaşadım. Almatı İstanbul Mahallesinde Ahıska Türkleri bizim heyeti görünce koç
kesmek istediler, zor vaz geçirmiştik.

Kazak milli şairi,
politikacısı ve şehidi Ahmet Baytursınuli hakkında dizi yazılar yazdım (2011),
bölgeyle alakalı kültür, sanat, edebiyat, iletişim ve akademik konularında hala
temaslarım var, dostluklarım artarak sürüyor.

Dolayısıyla Ocak 2022’nin ilk
haftasında başlayan ve sonra kontrol altına alınan yağmacılık ve terör olaylarından
çok etkilendim.

Genç bir gazeteci olmayı çok
istedim, soluğu hemen bölgede alacaktım Karabağ ve İran Irak Savaşı muhabirliği
tecrübemle. Ama olmadı. Hemen dostlarımı aradım. İnternet ve telefon
konuşmaları yeterli değildi ama bilgilenmem için kafiydi. 86 yaşındaki Kazak
Cumhurbaşkanı bir sene önce (05.01.2021) Egemen Kazakistan Gazetesindeki
yazısında “Bağımsızlık hayatımızdan ve her şeyden değerlidir. Halkımızın bir
parçasıdır.” Demişti. Güney Kazakistan artık Türkistan olarak
değerlendiriliyor.

Kazakistan olaylarını tek
cümle ile; devleti ele geçirmek için ülke içindeki hain grupların (ki bunların
içinde üst yönetici, bürokrat, siyasetçi, ordu ve güvenlik mensubu kişi ve
gruplar da mevcut imiş) dış güçlerle birlikte hareket ederek terör estirmeleri
ve yağmalamaya başlayarak, merkezi otoriteyi zaafa uğratıp yönetimi üslenmek
olarak değerlendirebiliriz. O halde son durum nedir diye Kazakistan’daki kıymetli
bir aziz dostuma zordum;

-Cumhurbaşkanı Kasım Cömert
Tokayev duruma tamamen hakim vaziyette. Terör gruplarının ele başlarının çoğu
yakalandı ve yakalanıyor. Henüz resmen açıklanmasa da çok önemli isimler olduğu
ve gelişmelerin arkasında bunların bulunduğu ortaya çıktı.

-Bunların arkasında Rusya’nın
olduğu iddia ediliyor. Çünkü Nazarbayev döneminde Kazakların bir Türk damarı
olduğu öne çıktı. Türk Devletleri Teşkilatı’nın lokomotifliği mesabesinde görev
üslendi. Rusça’dan vaz geçilip Kazak Türkçesi resmi dil oldu. Latince alfabeye
geçildi. Topraklar verimli işlenmeğe başladı.

-Nazarbayev yönetiminde böyle
çok faydalı işler gerçekleşti. Ama bu tür gelişmelerin sebebi bu değildir.
Yapılan zamlardır. Fakat Ruslar kendi lehlerine olumlu veya olumsuz propaganda
yapmakta ustalar. Bu işi çok iyi biliyorlar. Sanırım yakalananların sorgulaması
tamamlanınca bazı gerçekler ortaya çıkacak.

-Terör eylemleri Batı
Kazakistan’da çıktı. Yani ülkenin petrolü olduğu en zengin bölge. Burada Rus ve
Kafkaslı işçiler de mevcut. Şirket Cehevron da yabancı. Bunlar hatırlanırsa; eylem
sonra bütün ülkeye yayıldı. Mangistau Oblasfının Eyaleti Aktav şehrinde
başlandı  deniyor. Bu eylemlere küçük,
ulu ve orta cüzler dediğimiz Kazakistan’ın boyları olan kesimler de katıldı mı?

-Hayır böyle bir husus yok.
Sorun yapılan zamlardır. O da geri çekildi. Hükümet istifa etti. Ama eylemler,
yağma, yangınlar terör olarak devam etti. Bölge işçi teşkilatlarının güçlü
olduğu bir yer. Bu biraz eylemcilerin hareketini kolaylaştırdı. Dışardan da
destek geldi.

-Bu eylemlere feministler ve
liberaller destek verdi. Muhalif sanatçı İrina Kayratovna’nın şarkılarının
etkisinin yaygınlaşması, Otızdan Asıp Baramın muhalif filmini 6.5 milyon
seyircinin izlemesi politizasyon ve rahatsızlığın sebebi olabilir miydi? Öyle
iddia da ediliyor.

-Hiç alakası yok. Eylemler
LPG’ye zam dolayısıyla yapıldı. Kazakistan hep otoriterdi, ama kapalı değildi.
Dışarıya açıktı. Her ülkeden gidip gelenler mevcuttu. Uzlaşmacı bir tavrı
vardı. Belarus gibi değildi. “Bu yapısal çelişki doğurdu, otoriterliğinin
sürdürülmesi “açısından da demek doğru değildir. Sorun zamlardı. Sonra bu husus
halkın sosyal, siyasal ve ekonomik taleplere döndürüldü. Buna rağmen bunlar da
kabul edildi ama terör devam etti. Henüz eylemlerin ötesi belirsizliğini
koruyor? Fakat bugün yarın netleşir.

-Kazakistan’da cılız bir
muhalefet var. Kaçak muhalif Ablyazov’un gelişmeleri manüple ettiği varsayımı
söz konusu mu?

-Mümkün. Ancak onlar da
liberaller ve feministler kadar güçlü değil. Sorun gelir girdisinin adil
dağıtılmaması. Yönetim de bunu fark etti.

-Başka şeyleri de fark etti..
Aralık 2021’de Türk Ocağı’nın bir sempozyumunda Nazarbayev de konu edildi.
Hizmetleri tek tek anlatıldı. Hepsi doğru. Ama Kazak halkı liderlerin mal
varlığı, kızları, damatları, yeğenleri ve yakınlarına devlet imkanlarıyla
tanıdığı imkanlar halk arasında konuşuluyor. Rüşvet devletin üst kademelerinde
alınıyor, bir türlü önüne geçilemiyor iddiası var.

-Kazakistan’daki sıkıntının
önemli bir bölümü de bu husus işte. Devletin imkânlarını şahıslarına ve
yakınlarına kullananlar, rüşvet ve suiistimal ayyuka çıktı.  Cumhurbaşkanı Tokayev Yönetimi bunu fark
etti. Tedbir almaya başlamıştı ki, dıştan ve içten dediği iş bu konudur.
Devleti soyanlar böyle bir yola baş vurdu. Dışardan da destek aldılar. Sorgulama
başladı. Sanırım bugün yarın resmi bir açıklama yapılır. Zaten benimki bir
yorum, önsezi ve değerlendirme.

-Bu eylemler, yağma 2011
yılında da Kazakistan’da denendi. Ama Nur Sultan Nazarbayev yönetimi bastırdı.
Bugün ise güvenlik görevlilerin bir kısmı da örtülü olarak bu eylemleri
destekleyince Cumhurbaşkanı Tokayev bölgenin NATO’su gibi görev yapan kısa adı
KGAT olan Barış gücü Kollektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatını davet etti ve
olay kontrol altına alındı. 18 polis, 26 terörist öldü. 3000 göz altı var.

-KGAT’ın merkezi Moskova’da
ve Rusya’nın kontrolü bir hayli fazla. Rusya Kırım ve Suriye gibi girdiği
yerden çıkmaz biliniyor. 3200 Rus askeri az değil. Bir de Rus yanlıları var
ülkede.

-NATO gibi düşünün. ABD’nin
etkisi NATO’da fazladır. Ama üye ülkelere eşit yaklaşmak durumundadır.
Diğerleri propagandadır.

-Türk Devletleri Teşkilatının
açıklamaları nasıl karşılandı?

-Çok iyi oldu. Böyle bir
katkı ve dayanışma bekleniyordu. Zaten son İstanbul toplantısında da Tokayev
Türkiye’ye gelmiş ve önemli bir konuşma yapmıştı.

-Kazak nüfus oranı nedir
Kazakistan’da?

-Nazarbayev’in önem verdiği
bir husustu. Bugün için bu oran %70.

-Çok önemli bir gelişme. Bir
husus hatırlatayım “Putin’in Kazakistan Rusça konuşan ülkedir”, Lavrov’un
“Kazakistan’da dar görüşlü milliyetçiliği geliştirmeyi ve Rusya ile işbirliğini
itibarsızlaştırmayı amaçlayan dış desteğin soncudur” açıklamaları tamamen
Rusya’nın her gelişmeyi lehine çeviren propagandalardır.  Kazakistan her şeyin farkındadır. Bu terörist
eylemlerin altından Türkiye’deki gibi (2016) bir kalkışma çıkarsa şaşmayalım.
Öylesine ciddi bir yürütme sürüyor.

-Teşekkür ederim.