Kırgızistan
Türklerinden Dr. Anarhan Nadirova,
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 302 sayfalık eserinde Tibet hekimliğinin
sırlarını açıklıyor.
Türk Dili ve
Edebiyatı Anabilim Dalı emekli öğretim üyesi, Atatürk Kültür Merkezi
(1993-2001), Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu (2000-2009) eski
başkanlarından Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural uzunca takdim yazısına, ‘Târih
İnsanlık Bilgisidir’ diyerek başlıyor, ‘Kültür
kavramına ilişkin cümleler’ ile devam ediyor ve ‘Kültürün yapı taslarından sağlık’ hakkında dikkate değer bilgiler
sunduktan sonra ‘Hekimlik / Tabiblik / Şifâcılık / Emcilik’ başlığı altında;
klasik ve halk tıbbı konusunda okuyucuyu bilgilendiriyor.
Genleri
değiştirilmiş gıdalarla beslenen ve hava-çevre kirliliğine mâruz kalan
insanların, husûsen belli bir yaştan sonra karşılaştığı problemler her geçen
gün biraz daha artıyor. Kimyevî / laboratuvar ürünü ilaçlar bâzı problemleri
kısmen veya tamâmen gideriyorsa da, yan etkilerle yeni problemlere dâvetiye
çıkarıyor. Çözüm: Alternatif tıp / nebâtî ilaçlar…
Halk tıbbı ile
halk ozanı arasında bilinmeyen bir bağ var ki, Urfalı halk ozanı Kazancı Bedih
(1929-2004): ‘Mevlâm birçok dert vermiş /
Berâber derman vermiş’ diyor.
Tabiat
zengindir, tabiat cömerttir. Bu değişmez kaidenin ürünlerini insanlığın
hizmetine sunmak için Kırgızistan’da, Tibet’te Kazan’da Kazakistan’da ilmî
araştırmalar yapan Dr. Anarhan Nadirova, ‘Derdin
Devâsı Tabiat’ isimli eserinde harika bir gıda maddesi olan balın, sihirli
özelliklerinden başlamak suretiyle şifâlı bitkilerin yetiştirilmesi,
toplanması, kurutulması, muhafazası ve ilaç yapılması konularını ilim titizliği
ile ve şifâ olarak insanlığın istifadesine sunuyor. Hangi bitkiler, hangi
dertlerin devâsıdır? Sorusunu geniş bir şekilde cevaplandırıyor. Gençlik ve
güzellik tutkunu bayanlara yüz bakımı, şişmanlıktan şikâyet edenlere, zayıflama
formülleri; saç el ve ayak bakımı için sırlı bilgiler, losyon yapımının püf noktaları
ve daha nice bilgiler anlaşılabilir ifâdelerle ve kolay uygulanabilir
târiflerle sayfalarda yer alıyor.
Eserden
tadımlık bir ölüm:
Fitoterapi
(bitkiyle tedâvi) klâsik tıbbın yeni adıdır. Kimya terapisine olan güvenin
azalmasından sonra tıp, şifâlı ot, bitki, hayvanî maddeler ile tedâvi etmenin
yararına daha çok ilgi gösteriliyor.
Fitoterap,
hastalığı değil hasta insanı tedâvi eder. Bundan dolayı bu işte önceden
düzenlenen şema veya şekillere ihtiyaç duyulmaz. Ama bazı durumlarda, bunların
yardımının dokunduğu tartışılmaz. Çünkü
şifâlı bitkiyi değil, insanı tanımak, insan organlarının fonksiyonunu derinden
bilmek, fitoterapide temel problemdir. Öncelikle hastanın kan grubunu, ne
zaman, nasıl hastalığa uğradığını bilmek önemlidir. Özetle insan organlarının
durumunu tam olarak tespit ettikten sonra, şifâlı bitki ile tedâviye başlamak
doğru olur. Modem tıp ve halk hekimliğini iyi bilen, şifâlı otların ve
bitkilerin özelliklerini kısa sürede kavrayabilen uzmanın bu işe karışması
şarttır. Sayısız şifâlı bitkiler arasından hastalanan organizmaya yararlısını
bularak, tedâvi yolunu tespit etmek, büyük sorumluluk isteyen bir iştir. Sâdece
şifâlı bitkilerin özelliklerini iyi bilen uzman, organizmaya hangi ilacın
gerekli olduğunu kesinlikle tespit edebilir.
İnsan organizması,
başı sonu bilinmeyen evren gibidir; onu tam olarak incelemek mümkün değildir.
Buna rağmen, insanların sağlam, mutlu, morallerinin iyi olması için, hayat
bekçileri olan hekimler, elinden gelen çabayı harcamaya hazır durumdadırlar.
Ot, bitki, hayvan eti ile tedâvinin geleceği büyüktür.
Yıllardır değer
verilmeden günümüze kadar gelmiş halk hekimliğinin büyük yararı modem tıp
tarafından ispatlanmıştır.
‘Ekler’
bölümünde şifâlı çay bitkileri ile tedâvi ettiği rahatsızlıklar, sinir sistemi
tedâvisinde kullanılan bitkilerle hazırlanacak karışımlardaki miktarlar, sindirim
sistemine faydalı çaylar, iştah açıcılar, safra sökücüler, solunum sisteminin
tedâvisi, kalp-kan-damar sisteminde kullanacak karışımlar hakkında bilgiler
var. Birinci hamur kâğıda basılı son sayfalarda şekiller ve resimler yer
alıyor.
LA
KİTAP:
Strazburg Caddesi Nu: 29/l Sıhhıye, Ankara Telefon: 0.312-231 06 60 e-posta: info@lakitap.com // www.lakitap.com
|
Dr. ANARHAN
NADİROVA
1952 yılında Kırgızistan’ın Calalabat
şehrinde doğdu. Ortaöğretimini tamamladıktan sonra 1976 yılında Kırgız Devlet
Tıp Üniversitesi’nden mezun oldu. Kendi dalında değişik enstitülerde staj
yaptı ve araştırmalarda bulundu.
Moskova Uygulamalı Endokrinoloji ve
Hormonlar Kimyasal Enstitüsü’nde (1981-1983) ilmî staj, Tibet’te Lhasa
şehrinde tıbbi uzmanlık alanında (1983-1985) eğitim ve staj, 1991’de Kazan
Enstitüsü’nde de ilmî staj yaptı. 1998 yılına kadar Kazakistan Enstitüsü’nün
Bişkek’teki merkezinde Doğu Tıbbı bölüm başkanı olarak çalıştı. 1998’de hâlen
başkanlığını yaptığı milletlerarası İbn-i Sina (AVICENNA) Merkezi’nin
başkanlığına seçildi.
Aynı zamanda Türk Dünyâsı Kadınlar
Kongresi Kırgızistan Temsilcisi olan yazar Milletlerarası Fitomerkezi Başkan
Yardımcısı olarak Kırgızistan’da yüzlerce doktora fıtoterapi dalında uzmanlık
eğitimi ve sertifika verdi.
Yazar hâlen Kırgızistan’da yaşamakta ve
görevlerine devam etmektedir.
Yazarın Yayınlanan Eserleri:
1-Derdin Devası Tabiat – Tibet
Hekimliğinin Sırları, Ankara, 2000; Üçüncü Baskı Ankara, 2021
2-Bal Mucizesi ve Şifalı Otlar, Bişkek,
2009.
|
KUŞBAKIŞI
Balıkesir
Üçüncü Türk Müziği Sempozyumu Bildirileri Kitabı
Balıkesir Büyükşehir
Belediyesi ile Balıkesir Üniversitesi’nin katkılarıyla yayınlanan 16,5 X 24
santim ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı 260 sayfalık kitap, Balıkesir Türk
Müziği Korosu Şefi Bestekâr Sıtkı Sâhil ve Dr. Öğretim Üyesi Göktan Ay
tarafından yayına hazırlanmıştır.
Eser; Balıkesir Büyükşehir
Belediyesi Başkanı Yücel Yılmaz, Balıkesir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlter
Kuş, Düzenleme Kurulu Başkanı Sıtkı Sâhil’in protokol konuşmalarının
metinlerinden sonra Balıkesir Türk Müziği Korosunun Tarihçesi ile başlıyor.
Göktan Ay’ın, toplantıya Şeref Misâfiri olarak katılan Ahmet Özhan ile yaptığı
söyleşi metniyle devam ediyor. Ahmet Özhan’dan dikkat çeken cümleler: ‘Osmanlı bizim ceddimiz. O dönemin şartları
ile pâdişahlar bestecileri özendirmiş, desteklemiş, mükâfatlandırmış, kendileri
de beste yapmışlardır. Millet olma gelişmesi, geçmişle birlikte olur.
Ve Ahmet Özhan’dan bir
hâtıra: ‘Konser sonrası sakallı-nur yüzlü
bir dede geldi; ‘Biraz önce ilâhi okuyan sen miydin?’ Dedi. ‘Bendim’ dedim. ‘Senin elini öpecem’ deyince, ‘Olur
mu, ben senin elini öpeyim.’ Dedim. Dede: ‘Bir ilâhî okumak için şu karşıdaki dağlarda bulunan mağaraya giderdik,
kimse duyumasın diye. Şimdi sen ilâhî okuyon, hem de Allah diye diye. Nasıl
senin elini öpmem’ dedi. Mânidar ve ibret verici bir diyalogdu.
Sonraki sayfalarda
Şanlıurfa’da faaliyet gösteren Şanlıurfa Kültür Sanat Araştırma Vakfı ŞURKAV,
Fasıl Mûsıkîsi, Cumhuriyetten sonra kurulan mûsikî cemiyetlerinin kültür
kimliğine etkisi konulu makaleler, Göktan Ay’ın; Sivil Toplum Kuruluşları ve Sanat-Kültür üzerine inceleme yazısı,
‘Türk Müziğinin Yaşatılmasında ve Geliştirilmesinde Halk Eğitim Merkezlerinin
Etkileri ve Sonuçları’ başlıklı Hülya Narsap ve Fulya Soyata’nın raporu, Kaya
Ulaş’ın ‘Türk müziğinin Yaşatılmasında
STK’ların Rolü’ başlıklı incelemesi, Eyüp Mûsıkî Vakfı, Elazığ Dernekler
Federasyonu, Doç. Dr. Süleyman Doğan’ın Milletlerarası Mevlâna Vakfı, Prof. Dr.
Uğur Türkmen’in Kültür ve Tanıtım Vakıfları hakkındaki makaleleri yer alıyor.
Diğer makalelerin yazarları: Uğur Türkmen, Fakı Can Yürük, Muzaffer Soner
Yılmaz, Vural Yıldırım, Yunus Emre Uğur.
Son bölümde ise
Sempozyumun ve Konserin Fotoğraf Albümü yer alıyor.
2021 yılında Balıkesir’de
basılan kitabın temin edilebileceği adres belirtilmemiştir.
Bilge Türk –
Tonyukuk
Bilge
Tonyukuk, 663-725 yılları arasında yaşamış Türk kumandan,
devlet adamı, târihçi ve yazardır.
Hüseyin
Adıgüzel, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık
eserinde, Koreli bir öğrencinin hazırladığı doktora tezini esas alarak
Tonyukuk’un hayatını, kahramanlıklarını, devlet adamlığını ve Göktürkleri cihan
devleti hâline getirişini, roman şeklinde okuyucuya sunuyor.
Tonyukuk en büyük hizmeti de, ülkesinde Budizm
inancını yasaklamış olmakla gerçekleştirmiştir. O’na göre Budizm insanları
atâlete sevkeder. Türkler ise hareketli insanlardır. Savaştan savaşa koşarlar.
Oturmak ve beklemek, onları esir olmaya sürükler. Türkler esir olarak
yaşayamazlar.
Günümüz Türk gençleri içerisinde vatanını milletini
sevmeyi en yüce duygu, ona hizmet etmeyi en ulvî vazife bilen, bayrağını ve
toprağını canından çok seven pek çok genç var. Fakat daha fazlası, rahat ve
geniş imkânlar içerisinde yaşamayı, ‘milletim
nev-i beşer, vatanım ruy-i zemin’ düşüncesini benimseyen mânevî değerlere
bağlı gibi görünen, ancak makam-mevki hayaliyle yaşayan, maddî değerleri tercih
etmeye hazır gençlerin sayısı daha fazla. Ve giderek de çoğalıyorlar. Onlara
Türklük ruh ve şuurunu aşılayacak, geliştirecek, frenklerin tâbiri ile motive
edecek eserler yeterli ölçüde değil. Bu kısırlık içerisinde âcizleşen gençlere
Hüseyin Adıgüzel’in Bilge Türk / Tonyukuk isimli eseri iyi gelecek.
Eserin Aralık 2020’de yayınlanan üçüncü baskısının
son sayfalarında Bilge Tonyukuk adına dikilen âbidelerin üzerinde bulunan
yazılar, günümüz Türkçesine çevrilerek verilmiştir.
BİLGEOĞUZ YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.
Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86
86 E-posta: bilgekitap@gmail.com WEB: www.bilgeoguz.com
İstanbul Türklüğünün Muhafazası İstanbul’un Kimlik Ve Güvenlik Endişesi (1918-1941)
Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim dalı öğretim Üyesi Doç. Dr. Ramazan
Erhan Güllü, Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından İkinci Dünya Savaşı
yıllarına kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dâir endişe ve beklentilerini, 13,5
X 21 santim ölçülerindeki 289 sayfalık eserinde açıklıyor.
Müellifin diğer eserleri: *Gaziantep
Ermenileri – Sosyal Siyâsî ve Kültürel Hayat. *Ermeni Meselesi ve İstanbul Ermeni Patrikhânesi (1878-1923) *Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum /
Ortodoks Patrikhânesi (1921-1923) *Türkiye’de
Gayrimüslümlerin Yönetimi (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e)
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp olarak ayrıldığı gibi
savaş sonrası Türkler, Anadolu ve İstanbul’da varlıklarını devam ettirememek
tehlikesiyle karşı karşıya klmışlardı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından
kısa süre sonra İstanbul’un fiilen işgali, Türklerin İstanbul’a dâir
endişelerini arttırmıştı. Bu işgal ile neler hedeflenmişti? Maksat İstanbul’u
tamamen Türk idâresinden çıkaracak bir süreci başlatarak Türklerin İstanbul ve
Anadolu’daki hâkimiyetine son vermek miydi? Barış Antlaşması imzalanana kadar,
savaştan mağlûp çıkmış Osmanlı idâresini kontrol altında tutmak mıydı? İşgalle
beraber bu soruların cevaplarını arayan Türk kamuoyunda, İstanbul’a ve
İstanbul’da yaşayan Müslüman/Türk ahalinin geleceğine dâir ciddî endişeler
bulunmaktaydı. Müttefik devletlerin kısa süre içinde ateşkes şartlarına aykırı
uygulamaları, imzalanacak barış antlaşmasında da Türkler lehine bir sonuç
çıkmayacağını göstermişti. Nitekim İtilaf Devletleri’nin tasarladıkları barış
metni, Sevr Antlaşması olarak masaya getirilecekti. Mustafa Kemal Paşa
liderliğinde yürütülen Millî Mücâdele’nin askerî başarıları, bu antlaşmayı
hükümsüz kılmıştı. Mütareke süresince Millî Mücadele yanlısı Türk basını,
İstanbul’un Türk ve İslâm kimliğinin vurgulandığı ve Türk idâresinin devamının
sağlanmasına yönelik taleplerin dile getirildiği yayınlar yapmıştı. Dönemin
ifâdesiyle ‘İstanbul Türklüğü’nün
muhafazası’ olarak ifâde edilen bu talepler, farklı sebeplerle İkinci Dünya
Savaşı yıllarına kadar belli dönemlerde gündeme gelmeye devam etmişti.
Doç. Dr.Ramazan Erhan Güllü’nün eserinde, Mondros Mütarekesi’nden İkinci
Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dair endişe
ve talepleri incelenmektedir.
Eserin son bölümünde ’Ek’ olarak 22 adet belge; Yunus Nâdi’nin, Fâlih
Rıfkı Atay’ın, Ahmet Emin Yalman’ın, Yâkup Kadri Karaosmanoğlu’nun, İsmâil
Müştak’ın, Ercüment Ekrem Talu’nun makaleleri ve İkdam Gazetesi imtiyaz sâhibi
ile dönemin gazetelerinde, başmakale olarak yer alan imzâsız yazılar vardır.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr
KISA
KISA… KISA KISA…
1-GÖLGE:
Michael
Morpurgo –İpek Güneş Çıgay / Tudem Yayıncılık
2-EYÜP: Vecdi Bürün / Boğaziçi Yayınları.
3-TİMURLENK ve ÜÇ BOZATLI: Ziya Şâkir / Akıl
Fikir Yayınları.
4- DEVLET-İ
ALİYYE – OSMANLI
DEVLETİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: Halil İnalcık / İş Bankası Kültür Yayınları.
5-KESKİN
NIŞANCI: Cem
Selcen / Doğan Kitap.
DERKENAR:
ATİLLA
İLHAN’DAN BİR FRANSA HÂTIRÂSI (Hangi Batı? İsimli
Eserinden)
Edebiyatçı, şâir, mütefekkir ve gazeteci Atilla İlhan
Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile
getiriyor:
Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık.’ Kral 1. François ‘nın, uğradığı
Cermen yenilgisinden sonra, Kanûnî Sultan Süleyman‘dan yardım istediğine
inanmıyorlar. Marsilya ‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala
yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler. O
zaman:
-Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim! dedim.
İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni
kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘Safa
geldiniz!’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. Öğrencilere
dönüp:
-Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir. dedi.
Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir
kitap çıkarıp göstermek mecbûuriyetinde kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun,
sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’
diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;
-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!
…
Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:
-Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız? diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ ni izâha çalışıyorum,
Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…
Meğerse neymiş?..
Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze
başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:
‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Ona göre
böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan
toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavî
olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde
ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça
olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…
Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken,
Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa;
Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken,
dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak
şey yok; veya asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp
kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini
anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet
sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!…
Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek
sordum:
-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne
olur?
Öncelikle şunu belirteyim, bu yazı aşı
olup olmamanız gerektiğine dair bir yazı değildir. Zira ben bir hekim değilim
ve bu konuda hüküm ifade etme sadece hekimlerin, o da yalnızca bu alanda uzman
olan hekimlerin hakkıdır. Bu yazı, devletin veya kamu otoritesinin Covid-19
aşılarını zorunlu kılıp kılamayacağına dair tamamen “hukuki” görüşümden
ibarettir.
Covid-19 salgının ilk yılının sonuna
doğru aşıların bulunmuş olması sonucu ikinci yılı aşı tartışmalarıyla geçirdik.
Tartışmalar önce “neden Biontech değil de Çin aşısı oluyoruz?” seyrinde devam
etti, Biontech aşılarının gelmesiyle birlikte ise “bu aşı değil mRNA, Çin aşısı
klasik aşı yöntemiyle üretildiği için daha güvenli” ifadeleriyle beyan etti.
Günün sonunda ise “aşı karşıtı” diye bir kavram literatürün ortasına geldi
oturdu. Bir kısım kişiler gerçekten bilimsel mahiyetteki endişelerle ancak
ciddi bir kısım kişiler ise “bize çip takacaklar” şeklindeki saçma sapan komplo
teorileriyle aşıya karşı olduklarını ifade ediyorlar. Aşıya tamamen bilimsel
mahiyetteki endişelerle karşı olan kişilere saygı duyduğumu ve bu kişilerin
endişe ve itirazlarının aşının gelişimi konusunda son derece önemli ve değerli
olduğunu da özellikle vurgulamalıyım. Sonuçta bârika-i hakikat müsâdeme-i
efkârdan doğar.
Aşılama konusunda beklenilen hedefin
tutturulamaması sonucunda aşı olmayı fiilen zorunlu hale getiren bir takım
uygulamaların getirilmeye başladığını görmekteyiz. Aşı olmayan ve PCR testi de
yaptırmayan kişilerin statlara alınmaması, bazı üniversitelerde öğrencilerin
kampus alanına ve öğrenci yurtlarına alınmamaya çalışılması, bir kısım özel
sektör işverenlerinin işçileri kabul etmeyeceklerini açıklaması gibi
uygulamalar bu tür fiili zorlamaların birkaç örneği sadece. Hatta bir kısım
mülki amirlerin son derece ileri giderek maiyetindeki memurlara “aşı olmayanı
kelepçeletir öyle aşı yaptırırım” şeklinde külhanbeyi tavrı gösterdiklerine de
şahit olduk. Peki, aşı olmayan kişilere bu tür fiili yaptırımlarda
bulunulabilir mi? Başka bir ifadeyle
devlet veya kamu kurumları vatandaşlar için aşıyı zorunlu kılabilirler mi?
Zorunlu Aşı Meselesinin Hukuki Yönü
Her birey vücut bütünlüğünü koruma,
başka bir ifadeyle kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunma ve karar verme
hakkına sahiptir. Öte yandan Anayasanın 17/2 maddesinde “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi
tutulamaz” denilerek bireyin vücut bütünlüğünü koruma hakkına bir sınırlama
getirilmiştir. Anayasanın ilgili hükmüne göre tıbbi zorunluluk söz konusuysa ve
bu zorunluluktan dolayı kanuni bir düzenleme de yapılmışsa bireyin vücut
bütünlüğüne dokunulabilir.
Aşı uygulaması da bireyin vücut
bütünlüğüne yönelik bir müdahaledir ve kanuni düzenleme getirilerek zorunlu
kılınabilir. Ancak mevzuatta hali hazırda Covid-19 aşılarının zorunlu olduğuna
ilişkin bir kanuni düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla hiçbir kamu kuruluşu
ne kendi personelini ne de vatandaşını aşı olmaya zorlayamaz, öyle kelepçe
takıp aşılatamaz.
Tabi yukarıda ifade ettiğimiz hukuki
yoruma “ama Umumi Hıfzıssıhha Kanunu var, o kanuna göre aşı zorunlu
kılınabilir” diye itiraz edecek aklı evveller çıkabilir. Hemen cevaplarını
peşin peşin vereyim; Evet bizim hukukumuzda aşıyı düzenleyen bir kanun vardır
hatta aşıyı düzenleyen tek kanun 1930 yılında yürürlüğe giren 1593 sayılı Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu’dur. Ancak Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda zorunlu kılınan tek
aşı çiçek aşısıdır. Çiçek aşısı dışındaki hiçbir aşı için kanuni bir zorunluluk
getirilmemiştir.
Covid-19 aşısı ise, ne Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu’nda ne de başka bir kanunda zorunlu aşı olarak öngörülmemiştir.
Bunun da sonucunda Covid-19 aşısı hukukumuzda ancak rızaya dayalı olarak uygulanabilir.
Kişiye rızası dışında Covid-19 aşısı uygulanması veya uygulanmaya
çalışılması Anayasa ile korunan vücut bütünlüğü dokunulmazlığı hakkı ile buna
dayalı olarak maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının
ihlalidir.
Nitekim kanuni düzenleme olmadığı için
Covid-19 aşısının zorunlu kılınamayacağı hususuna ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin
de pek çok emsal kararı bulunmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 1. B.
23.03.2016 tarihli 2013/7246 esas numaralı, Anayasa Mahkemesi 2. B. 29.06.2016
tarihli 2014/4077 esas numaralı ve Anayasa Mahkemesi 2. B. 21.11.2017 tarihli
2014/5629 esas numaralı kararlarında “genel
ve zorunlu aşı uygulamasına dayanak oluşturacak bir kanun hükmünün mevcut olmadığı”
gerekçesiyle başvurucuların haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Buradan görüleceği ve tekraren ifade
edeceğimiz üzere Covid-19 aşıları hakkında hali hazırda kanuni bir düzenleme
bulunmadığı için hiçbir resmi ve/veya özel kurum vatandaşları aşı olmaya
zorlayamaz. Aksi durum aşıya zorlanan her bir vatandaş bakımından hak
ihlalidir.
Zorunlu aşı uygulaması meselesinin iş
hukuku bakımından etkilerine, aşı olmayan işçinin iş akdinin haklı nedenle
(tazminatsız) olarak feshedilip edilemeyeceği konusuna da bir sonraki yazımızda
değineceğiz.