15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 368

Dış İlişkilerde Bağımlılık, Bağımsızlık, Karşılıklı Bağımlılık

ABD, Almanya ve Fransa
dahil 10 ülkenin Ankara büyükelçisinin, cezaevinde bulunan Osman Kavala’ya
ilişkin açıklamaları çoğumuzu rahatsız etti.

“Osman Kavala hakkında
devam eden davanın, Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğüne gölge
düşürdüğünü
ileri sürerek, Kavala’nın serbest bırakılması çağrısında
bulunmaları” rencide edici. Çağrının diplomatik kural ve teamüllere aykırı
olarak sosyal medyadan yapılması da çirkin.

Konuyu öfkelenmeden ve
sükunetle değerlendirirsek iki soruya cevap aramamız gerekir:

·        
Bu uyarının “ülkemizin
bağımsızlığına saygısızlık”
kapsamında değerlendirilmesi doğru mudur?

·        
Başta CB yardımcısı olmak üzere
yetkililerin “Türkiye’de yargı bağımsızdır ve Türkiye tam bağımsız bir
ülkedir.
Bazı ülkelerin büyükelçilerinin, hadlerini aşarak, ‘siyasetin
yargıya müdahalesini’
talep etmeleri kabul edilemez” diyerek
gösterdikleri tepki inandırıcı ve etkili olmuş mudur?

****

“Etkili İnsanların 7
Alışkanlığı” adlı eserinde Stephen Covey, insanların daha etkili
birer birey olmaları sürecindeki
birbirini izleyen aşamalarda Bağımlılık,
Bağımsızlık ve Karşılıklı Bağımlılık
kavramlarına yer verir.

Yaşamaya tam bağımlı
bir bebek
olarak başlarız. Sonra doğumu izleyen aylar ve yıllar boyunca,
fiziksel, duygusal ve ekonomik açıdan gitgide bağımsızlık kazanırız. Özellikle
çocukluk ve gençlik çağında bu bağımsızlığımızı kabul ettirmek en önemli
amaçlarımızdan biri olur.

Devletler de böyledir. Henüz
yeni yeni devletleşen ülkelerin çoğu bağımlıdır.
Zamanla bir kısmı bağımsızlık
yolunda gelişmelerini tamamlar.

Gelişmemiz ve
olgunlaşmamız sürerken doğada her şeyin birbiriyle karşılıklı bağımlı
olduğunu anlarız. Yani insan hayatında da devletlerin hayatında da başkalarıyla
ilişkinin önemini kavrarız. Çok daha olgun, çok daha gelişmiş bir durumu
gösteren, karşılıklı bağımlılık kavramını keşfederiz.

“Ben yapabilirim. Ben
sorumluyum. Ben kendime güvenirim. Ben bir seçim yapabilirim” yerine “Biz bunu
başarabiliriz. Biz işbirliği yapabiliriz. Biz yeteneklerimizi ve becerilerimizi
birleştirip birlikte daha büyük bir şey yaratabiliriz” sürecine gelişiriz.

****

Hz. Mevlâna bir şiirinde “Dünyaya
tek başına meydan okumayı
öğrendim genç yaşta… Sonra kalabalıklarla
birlikte yürümek
gerektiği fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün,
kalabalıklara karşı olması
gerektiğini kavradım” diyor.

Mevlana’nın “dünyaya
tek başına meydan okuma”
dönemi “bağımsızlık” dönemini, sonra “kalabalıklarla
birlikte yürüyüş”
dediği aşama ile “karşılıklı bağımlılık” dönemini
işaret ettiğini düşünüyorum.

“Asıl
yürüyüşün, kalabalıklara karşı olması
gerektiğini
kavradım”
sözüyle Mevlâna, daha yüksek bir olgunluk aşamasına dikkat
çekiyor. Liderlik, rehberlik etmek ve ilham kaynağı olmak suretiyle
etkili olmanın en üst mertebesini tarif ediyor.

Mevlana’dan asırlarca
sonra, Stephen Covey’e “8. Alışkanlık” kitabını yazdıran da aynı
farkındalıktır. “8. Alışkanlık iç sesinizi bulmak ve insanlara kendi
seslerini bulmaları için ilham vermektir.”

*******************************

Uluslararası
Sözleşmeler Ve Kurumlar

Dünyadaki çoğu gelişmiş
veya gelişmekte olan devletler “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi
içindedir. Tek başına dünyayı yönetebilen bir devlet yok. Bunun için devletler çeşitli
örgütlerin çatısı altında farklı ticari, siyasi, dini, teknolojik işbirlikleri
ile dünyayı daha yaşanabilir, daha gelişmiş bir gezegen haline getirme
çabalarının paydaşıdırlar.

Elbette bu ülkelerin bir
kısmı emperyalist ve sömürgeci zihniyetlerini tamamen terk etmiş değiller.
Ancak mesela küresel Covid-19 salgınında olduğu gibi insanlık birlikte çözüm
üretmeye mecbur kalmakta.

İnsan hakları, özgürlükler
geçen yüzyıla göre daha iyi durumdaysa bu da yine belli yapılar altında devletlerin
bağımsızlıklarından kısmen feragat ederek
ortak ilkeleri uygulama çabasının
eseridir.

Türkiye “bağımsız bir
devlet” olmasına rağmen, kendi iradesiyle Birleşmiş Milletler, AB, NATO gibi
uluslararası örgütlerin üyesidir. Birçok uluslararası sözleşmenin de tarafıdır.
Bu örgütlerin çatısı altında veya bu sözleşmeler kapsamında diğer devletler
gibi Türkiye de tam bağımsız değildir.

Bu kapsamda Anayasamızın
90. Maddesi’ne göre,
milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. (Hatta)
Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz.”

Türkiye bu şekilde Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinde (AİHS)
taraftır. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin
(AİHM) kararlarına uyacağını taahhüt etmiştir. AİHS’ne taraf
olmak Türkiye’ye çok şey kazandırdı.

AİHM, 10 Aralık 2019 tarihli kararında, Kavala’nın “makul şüphe
olmadan, siyasi nedenlerle tutuklanmasını, yeterli delil olmadan uzun süre
tutuklu kalmasını” hak ihlali olarak değerlendirmiş ve tahliye edilmesi
gerektiğine karar vermişti.

Türkiye bu “hak ihlali
kararına” rağmen 4 yılı aşkın süredir tutuklu olan Kavala hakkında hala karar
vermedi.

On yabancı büyükelçi, (Rahip Brunson olayındaki gibi) gerekçesiz bir siyasi müdahale
talebinde bulunmadı. AİHM kararının uygulanmasını talep ettiler. Çünkü
AİHM kararlarına uymak
aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olmanın bir şartı.

Türkiye’nin yapması
gereken 4 yıldır tutuklu olan Kavala suçlu ise ceza kararı vermek,
suçsuz veya gerekli şartlar yoksa tutukluluğu sona erdirmektir.

Türkiye bu türlü müdahalelere maruz kalmak istemiyorsa “bağımsızlık”
yerine, “yapılanlar hukuka uygundur” tezine sarılabilmelidir. 

***************************

Türkiye Hukuk
Devleti Mi?

Türkiye’nin bir “hukuk
devleti”
olduğuna ve “siyasetin yargıya müdahale etmediğine” önce
kendi vatandaşlarımız inanmıyor.

Rahip Brunson’un ABD Başkanı Trump’ın tehdidiyle, Alman vatandaşı gazeteci Deniz
Yücel’in
Merkel’in baskısıyla nasıl tahliye edildiğini hatırlamaktan utanç
duyuyoruz. PKK’lı teröristlerin ayağına gidip Habur’da kurulan seyyar
mahkemeyi
de unutamıyoruz.

Muhalefet liderlerine ve
muhalif gazetecilere yapılan saldıranlar ve hakaret edenler yargılanmıyor. Sedat
Peker’in dehşet verici iddia ve ifşaları
soruşturulamıyor. Ama iktidara
yönelik eleştiriler bile suç kabul ediliyor. Bunlar siyasetin yargıya
müdahale
ettiği kanaatini pekiştiriyor.

AİHM kararlarını, Anayasa
Mahkemesi kararlarını uygulamayan hakimler terfi ettiriliyor. HSK’nın bir üyesi
Genel Başkanı Bahçeli’nin kararı ile istifa ediyor.

Daha sayfalarca
verebileceğim benzeri örnekler varken “Türkiye’de yargı bağımsızdır”
sözünüze kimse inanmaz.

“Dış güçlere karşı
bağımsız ülkemizi savunuyoruz” sözüne itibar eden olmaz.

Böyle şeylere
harcayacağınız enerjinizi hukukun üstünlüğünü sağlamak için kullanın.
Ülke de rahat etsin, siz de…

Bazı Siyasetçiler İçin Cezaevi Rehberi

Bu yazının muhatapları başlıkta
da ifade edildiği gibi “bazı” siyasetçilerdir. Yüreklere korku ateşi düşmesin
diye bu “bazı” kavramıyla ne kast edildiğine açıklık getirmek lazım. “Bazı”
siyasetçiler derken siyaseti tamamen şahsi çıkarları için kullanan kişileri
kast ediyoruz. Tabi bi bu tanım da çok açıklayıcı olmadı çünkü siyasetle
iştigal edenlerin kısm-ı azamı zaten şahsi menfaati için siyaset yapıyordur. O
zaman şöyle bir tanımlama yaparak çemberi biraz daha daraltalım. Bu “bazı”
siyasetçiler siyasetin kendilerine sunduğu imkânları siyasetin asıl amacı olan
ülkenin sorunlarına çözüm üretmek için değil, tamamen hukuka aykırı fiilleri
gerçekleştirerek menfaat elde eden ve bu şekilde suç işleyen kişilerdir.
Çemberi daha fazla daraltmanın lüzumu yok, siyaseti rahatça suç işlemeye vasıta
olarak kullanan herkes bu tanımı üzerine alsın, bu yarasından gocunsun.

 

Suç işleyen her kişi yargı
organları önünde hesap verdiğine göre, siyaseti suç işleme aracı olarak
kullanan kişiler de elbette bir gün yargı makamları önüne çıkartılıp hesap
vereceklerdir. İşledikleri suçun ne olduğuna göre de bu kişilere bir ceza
verilecektir. İşte bu yazı, yalnızca suç işleyen ve gün geldiğinde yargıya
hesap verecek olan mücrim siyasetçilere hitap etmekte ve bu kişilerin
gelecekteki hayatlarını kolaylaştırma amacı taşımaktadır.

 

Gözaltına
Alındığınızda Yanınızda Bir Allah’ınız Bir de Avukatınız Vardır

 

Ey mücrim siyasetçi kardeşim.
Yapman gereken ilk iş bir kenara ciddi bir miktar para ayırmak olacak. Hoş
senin en iyi yaptığın iş bir kenara ciddi miktarlarda para istiflemektir ama bu
defa bu parayı kendin veya ailenin yemesi için değil ihtiyaç duyacağın avukatın
için ayırman lazım. Çünkü yargı makamları önünde hesap verme süresince, gözaltına
alındığın günden cezaevinden tahliye edildiğin güne kadar tek yar-ı vefadarın
ne eşin ne annen ne baban ne çocukların ne de arkadaşların olacaktır. Tek yar-ı
vefadarın avukatın olacaktır. O nedenle her şeyden önce avukatın için şimdiden
kenara güzel bir meblağ ayırman lazım. Bu durumu bizim Üstatlardan Av. Ömer
Kavili’ye ait şu sözle özetleyeyim; “Gözaltına alındığınızda yanınızda bir
Allah’ınız bir de avukatınız vardır. İnanmıyorsanız sadece avukatınız vardır!”

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Sana ikinci tavsiyem sen sen ol gözaltına alındığında avukatın
gelmeden hiç kimseyle hiç birşey konuşma. Sorulan hiçbir soruya cevap verme.
Sırf sorguda değil, seninle nezarethanede sohbet eden hiçbir kişiyle tek bir
söz konuşma. Aksi halde içine düştüğün gayyadan seni avukatın bile kurtaramaz.

 

Sevgili mücrim siyasetçi kardeşim!
Savcı seni tutuklama talebiyle sulh ceza hakimine sevk ettiği zaman sakın ha
serbest kalacağın duygusu ve/veya düşüncesine kapılma. Polisin seni gözaltına
aldığı gün, evden ayrılırken eşinle çocuklarınla vedalaş çünkü büyük ihtimalle
tutuklanacaksın ve ailenle en iyi ihtimalle haftada bir gün görüşebileceksin.

 

 Sevgili mücrim siyasetçi kardeşim! Tutuklanıp
cezaevine gönderildiğin zaman sakın ha “bir-iki gün yatıp çıkarım” düşüncesine
kapılma. Çünkü tahliye edilmediğin her gün senin yaşama sevincini ortadan
kaldıracaktır. O nedenle her zaman en kötüsüne hazır ol.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde koğuş arkadaşların yine senin
gibi mücrim siyasetçiler ile sizin finans kaynağınız olan kişiler olacaktır. O
nedenle içerde çok fazla yabancılık çekmeyeceksin.

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Cezaevinde yapabileceğin en iyi şey bol bol kitap okumak olacak.
Kitap okumanın sana yabancı olduğunu biliyorum ama o kadar çok boş vaktin
olacak ki, şu an sana yabancı olan kitap okuma o zaman geldiğinde senin
vazgeçilmezin olacak.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Cezaevinin sana katacağı çok şey olacak. Bunların en önemlisi ve en
değerlisi de hukuk nosyonu kazanman olacak, su katılmamış bir odun değilsen
tabi. İçeride masumiyet karinesini öğreneceksin, suçta ve cezada kanunilik
ilkesini öğreneceksin, cezaların şahsiliği ilkesini öğreneceksin. Halk arasında
yatar hesaplama olarak bilinen ceza infaz hukukunu yani denetimli serbestliği,
koşullu salıvermeyi, hangi şartlarda açık cezaevine geçeceğini falan
öğreneceksin.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Hukuka dair öğrendiğin konular ceza hukukuyla sınırlı olmayacak tabi.
Medeni hukuk alanında da bilgin artacak. Söz gelimi, hakkında mahkûmiyet kararı
verilip de bu karar onanıp kesinleştiği zaman hükümlü sıfatını taşıyacaksın.
Hükümlü olduğun zaman malvarlığın üzerinde tasarruf yetkin olmayacağı için sana
bir vasi tayin edilecek. Sana vasi tayin edilecek kişinin kim olacağını
bugünden kararlaştırmalısın mesela. Yarın bu konular senin için biraz sıkıntılı
olabilir.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim!  “Ben varlıklı adamım, güçlü
adamım, cezaevinde bana krallar gibi bakılır” şeklinde bir düşünceye sakın ola
kapılma. Çünkü kanuna göre suçtan elde edilen malvarlığı müsadere edilebilir.
Senin de zaten cezaevinde olma sebebin suç işleyerek kazanç elde etmek olduğuna
göre senin malvarlığın da müsadere edilecektir. O nedenle parana puluna fazla
güvenme.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! “Falanca bürokrat benim tanıdığım, filanca bürokrat benim dostum”
gibi düşünceleri kafandan sil. Çünkü düşenin dostu olmaz. Bürokrat takımı da
düşenle asla ahbaplık kurmaz.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Sen sen ol avukatınla aranı çok iyi tut. Çünkü cezaevinde olduğun
dönemde herhangi bir sınırlamaya takılmadan görüşebileceğin tek kişi yine
avukatın olacak. Avukatınla aranı ne kadar iyi tutarsan avukatın seni o kadar
çok ziyarete gelir. Ki sen cezaevindeyken avukatın sadece sana hukuki
yönlendirme yapan kişi değil, aynı zamanda seninle ailen arasındaki en sağlam
köprü olacaktır.

 

Sevgili mücrim siyasetçi
kardeşim! Avukatın için kenara sağlam bir meblağ ayır demiş miydim?

Türk Romanında Göç Olgusunda “Kadercilik”

Giriş

Türklerin kader algısı asırlardır tam bir kadercilik teslimiyetine
dönüşmüştür. Bu dönüşümün sebebi Maturidî gelenekten gelen Türklerin zamanla
Eşarî geleneğe yönelmeleridir.

Bunu İslâm’ı yorumlamadaki kolaycılığa yahut siyasî erkin arzusuna bağlamak
mümkün olabilmektedir. Kerbela’da İmam Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra
Emevi saltanatı kaderciliği topluma kabul ettirmiştir. Bu kaderci anlayış Semerkant
uygarlığının kurulduğu coğrafyada da daha sonraki yüzyıllarda egemen olmuştur. Hâlbuki
Semerkant topraklarında yaşamış İmam Mâtüridî (852- 947), insanın kendi
fiillerindeki hürlüğü düşüncesi konusunda ileri noktalara varmıştır. Abdülhamit
Sinanoğlu İmam Mâtürîdî’nin Düşüncesinde İnsan Hürriyeti Sorunu isimli
çalışmasında “Onun yaşadığı dönemde Merkezî İslam dünyasında din ve siyaset iç
içe girmişken Orta Asyadaki serbest tartışma zemininin bulunduğunu unutmamak gerekir.
Ehl-i Sünnet’in diğer kanadı olan Eş’arîlik’te ise aynı serbestliği bulmak
mümkün değildir. Çünkü Eş’arîlik tepkisel bir hareket olarak doğmuş, bu
meseleye o dönemin siyasîleri çeşitli biçimlerde müdahil olmuşlardır” (Sinanoğlu,
2016: 265) demektedir. Maturidî gelenek seçme hürriyeti ve sorumluluğu birlikte
ele almış ve kesb etme yani kişinin fiillerini edinmesini, kazanmasının
kendisine bağlı olduğunu da ifade etmiştir. Recep Önal, Osmanlı Coğrafyasında Sünnî
Düşüncenin Resmî İdeoloji Olarak Benimsenmesi Üzerine Sosyo-Jeopo-Teolojik Analizler
isimli çalışmasında:

“Eş‘arîlik, Osmanlı ilim hayatında hâkim konumda olmuş, Mâtürîdîlik ise
ikinci planda kalmıştır.

Bu durum bilhassa medreselerde daha belirgin hale gelmiş, eğitim programlarında
Mâtürîdî âlimlerinin eserlerinden daha ziyade Eş‘arî geleneğine mensup
âlimlerin eserleri tercih edilmiştir.

Bunun doğal bir sonucu olarak Osmanlı düşünce hayatında Eş‘arîlik hâkim
konuma gelmiştir”(Önal, 2018: 1272) tespiti ile bu gerçeği teyit etmektedir.

Anadolu coğrafyasında akılcı Maturidîlik yerine nakilci Eş’arî geleneğin
artışı Yavuz

Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra İstanbul’a Eşari âlimlerini
getirilmesi ile başlamıştır.

Bu gelenek zamanla Türk halkının anlayışını da etkilemiştir. Halen Türk
halkı Maturidî itikad ekolüne dâhil olduğunu beyan etse de uygulama ve kader
yorumları Eşarîlik anlayışı çerçevesinde kalmaktadır. Mehmet Niyazi
Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği başlıklı eserinde Eşarî anlayışın
yerleşmesini şu şekilde açıklamaktadır:

“Yavuz Sultan Selim Mısır’ı ülkenin bir parçası haline getirdikten sonra
bine yakın bilim insanı ve sanatkârla İstanbul’a dönmüştür. Müslüman olan
kalabalık Arap camiası da Osmanlı’ya dâhil edilmiştir. Böylece itikatta
Eş’ariliği benimseyen Araplardan Kadı, Beylerbeyi gibi bürokrat yetiştirmek
medreselerimizin görevleri arasında yer almıştır. Medreselerimizde okutulan Eş’arilik
zihniyet olarak belki de hiç farkına varmadan ilim dünyamızda zamanla benimsenmiştir”(Niyazi,
2007: 35).

Eş’arîlikte yaratılışta hikmet ve sebep aranmazken Maturidîlikte sebepler
akılcı ve Kur’anî bir yöntemle anlaşılmaya çalışılır. Eş’arîlikte iyilik ve
kötülük akılla bilinmezken Maturidîlikte bilinmektedir. Metin Özdemir’in
Matüridî’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı makalesinde Matüridî’ye göre kader
kavramı “her bir nesnenin kendisine uygun olarak varlık alanına çıktığı ilahi
ölçüdür”(Özdemir, 2011: 401). Maturidî “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına
gelen kötülük ise nefsindendir”(Nisâ Suresi/79.) ayetini örnek vererek kader
kavramına açıklık getirir. Maturidî “insanın fiillerini gerçekleştirmede hür
olduğu bilincine sahiptir”(Özdemir, 2011: 402) böylece kaderi kadercililikten
ayırmıştır.

Kur’an’ın haber verdiğine göre cahiliyye müşrikleri de şöyle diyecek kadar kaderciydiler:
“Şirk koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız asla
şirk koşmazdık.” (Enam Suresi/ 148. Ayet). İslâm toplumlarında zaman içinde
siyasetin dini araç haline getirmesi ile kader olgusu kadercilik hurafesi ile
yer değiştirmiştir. Hâlbuki henüz 8. yüzyılda Hasan el-Basrî’nin (642-728)
Kader Risalesi’nde “Allah’ın izni(dileği)” ifadesini “Allah’ın tahliyesi”
olarak açıklamaktadır. Bu açıklama Kader Risalesi’nde tahliye, “özgürlük” kelimesinin
tam karşılığı olarak kullanılmıştır. Kök anlamı, bir odaya kapatılmış birine “yol
vermek, izin vermek, müsaade etmek, serbest bırakmak” manasına gelmektedir.
Esasen bu bağlamda kader “iradeyi özgür bırakmak” vurgusuna sahiptir (El-Basrî,
2015: 161-162).

Hüseyin Atay’ın ve Yaşar Nuri Öztürk’ün kadere bakışları Hasan el-Basri ve

Maturidî’ye benzemektedir. Her ikisi de kader kavramını “etimolojik olarak
miktar: ölçü anlamında ele almakta kaderi ölçülü yaşamak akla uygun hareket
manalarına geldiği şeklinde yorumlamaktadır” (Atay, 2013: 121; Öztürk, 2015:
77). Dolayısıyla Türk toplumunun bu noktada kavramları yeniden düşünmesi
gerektiği görülmektedir. Mustafa Macit’in Kadercilik eserine göre de kaderci
bakış açısı olayların önceden belirlenmiş bir seyir içinde ilerlediğinin itaatkâr
bir kabulüdür. Yaşamın tümünün insan iradesi dışı güçler tarafından belirlenmiş
olduğuna inanılması nedeniyle “kadercilik”, insan sorumluluğunu oldukça bulanık
hâle getirmektedir. İnsanı kendi dışındaki güçlere bağımlı ilan eden ve böylece
insan sorumluluğunu bulanıklaştıran, onu pasifliğe iten bu yönünü dikkate alarak
Fromm, kaderciliği, insanın kendine yabancılaşması olarak değerlendirmektedir
(Macit 2014: 18- 19).

Türk Göç Romanlarında Kadercilik

Azap Toprakları’nda Batı Trakya Türklerinde kader düşüncesi Ak Hoca ve
Kazım

Hocanın düşüncelerinde ele alınır. Ak Hoca aydın fikirli bir insan iken
Kazım Hoca kaderci tam Yunan hükümetinin istediği biridir: Yunan idareciler Ak
Hoca’dan tedirgin olurlar. “Ak Hoca Yunanlılar için tehlike arz etmektedir.
Çünkü o dini kuralları hurafelerden arındırmış yorumlarında halkı aydınlatıcı
bir dil kullanmaktadır. Kazım Hoca ise Ak Hocanın yerine Yunanlılar tarafından getirilen
bir imamdır. Cahil, Yunan hükümetinin yaptıklarına tepki göstermeyen ve
insanlara sürekli olarak kaderciliği öğütleyen bir karaktere sahiptir ”
(Işınsu, 1980: 79). Kasım Hoca Gümülcine’de Müslüman mezarlığının yerine park
ve otel yapılmasını köylülere “ -Demek ki Allah öyle istemiş, abe hiç o
emretmese bu gavurlar dokunabilirler miydi mezarlarımıza! diye vaaz vermiştir”
(Işınsu 1980: 80). Bu sözlerinde de görüldüğü gibi Kasım Hoca tipik bir kaderci
insandır. Bir kanaat önderi olarak Batı Trakya Türklerini kader hususunda
yanlış yönlendirmektedir. İki Kasım 1943 romanında kaderciliğe Karaçay’da bahsedilen
bir ermişin şu sözü örnek gösterilebilir: “Dağ önünde bir halk olur/Güneş
altında yok olur” (Bayramuk 1995: 39). Köylü bu sözle sürgünü ermişin haber
verdiği kuruntusunu taşımaktadır. Bu romanda Gokka’nın nedense Puşkin’in sözleri
aklına gelmiştir: “Nerede olursan ol, kötü yazgıdan kurtuluş yoktur”
(Bayramuk 1995: 166). Kaderciliğe Viran Dağlar romanından şu sözler örnek
verilebilir:

“1910 yılında hemen her köyde ya da yakınında her gün yeni bir terör olayı
yaşanıyordu. Can mal güvenliği kalmamıştı. Makedonyalılar arasında Kaderci bir
görüş yaygınlaştı. Dillerde “Allah sonumuzu nasıl yazdıysa öyle olur”,
“kısmetten fazlası elden gelmez”, “ecel her gün gelir kapımızı çalarsa hoş
geldi sefa geldi”, sözleri dolaşır olmuştur. Sırasız ölümler doğal
karşılanmaktadır. Bütün bu olanlar Makedonya Türkleri arasında yeni sonuçlar yaratmıştır.
Doğup büyüdükleri topraklar üzerinde günlerinin dolmuş olduğuna karar verenler
İstanbul’a, İzmir’e, Anadolu’nun başka yerlerine göç etmeye başladılar. ”
(Cumalı, 2012: 76).

Bulgar ve Sırp komitacıları Türk köylerini basmakta, samanlıkları ateşe
vermekte çoluk, çocuk, yaşlı demeden öldürmektedirler. Uçana’ya bir saat
mesafede Köseler köyünde bir

düğünü basan Bulgar çetecileri, evi ateşe verirler. Korkudan gelin ile yedi
genç kız arkadaşı evin bodrumuna sığınır ve dumandan boğularak ölür. Bulgar köylerinde
çetecilerin bulunması için bölgedeki güvenlik kuvvetleri aramalar yaparlar.
Yüzlerce kişi tutuklanır. Çetecilere yataklık eden yedi kişi köylerinde kurşuna
dizilir. Viran Dağlar’da Hz. Musa’nın kutsal göçü ile Balkan göçünü kaderci bir
anlayışla Hüseyin Ağa birleştirir. Hüseyin Ağa: “Çıktık bir yola gideriz ama
nereye, sonumuz ne? Bilemeyiz! Ne zaman Alasonya’dan düzüldük yola, dağa doğru
tırmanırız, bir iki saat geçti geçmedi hem arabayı sürerdim hem düşünürdüm. Anladım
kitaplar ne yazmıssa hep doğru. Musa, İsa, Hazreti Muhammet efendimiz ne
demişler ne buyurmuşlarsa doğru! Eski kitaplar hep doğru yazar. İnsanın en büyük
çilesi göç! Musa’dan beri değişmeyen çilesi! Ne mutlu doğduğu yerde yaşlanıp
ölenlere! Yakup’un oğulları yersiz yurtsuz oradan oraya süründüler durdular.
İbraniye’den Mısır’a göçtüler, firavuna köle oldular. Onların başında Musa
peygamber vardı. İndirdi değneğini, Kızıldeniz’i yardı, kavmini karşı kıyıya
geçirdi, firavunun askerlerinden kurtardı. Kim geçirecek bizi Yunan’ın içinden?
Kim yaracak o kan denizini?” (Cumalı, 2012: 191) diyerek dinî örnekler
vermektedir.

Hüseyin Ağa’nın peygamberler üzerinden vermiş olduğu örnekler Balkan
göçlerinin sebeplerini ve sonuçlarını kadere bağlamaya uygun değildir. Çünkü
peygamberler mücadele sahibi ve kendilerine verilmiş olan aklı en üst düzeyde
kullanan insanlardır. Hz Musa Tanrıya yalvarırken “İçimizdeki beyinsizlerin
yaptıkları yüzünden bizi helâk eder misin?” (Araf Suresi/155.Ayet) diyecek
kadar kaderciliği değil kaderin miktar/ölçülük anlayışını sergilemektedir.
Sokrates’in ahlakın önemli bir ilkesi olarak ölçülülüğe işaret etmesi de filozofun
kader algısının arka planını göstermektedir.

Hasan Kayıhan’ın Acı Su romanında Akbalta Azam Hocaya “her şey
Allah’tandır.

Amenna. Lakin kader nedir hocam? Ya kaderi şer olarak bulmak nedir? Hayra
değil şerre

sarılmak nedir?” diye sorar. Azam Hoca cevap verir: “ Haddini aşan sabır
rıza göstermektir!”(Kayıhan, 1978: 116). Akbalta ile Azam Hoca arasında geçen
konuşma

kaderciliğin kaderden farklı olduğunu gösteren hakikate işaret etmektedir.
Akbalta akılcı bir Kırgız Türkünün olayları doğru kader algısı içinde sorgulamasına
örnektir. Azam Hoca’da bu yaklaşıma katkı da bulunarak Ruslara gösterilen aşırı
sabra tepkisini anlatmak istemektedir.

Emine Işınsu’nun Tutsak romanında Ceren’in çocukluğundan beri hassas devam
eden içine kapanık kaderci bir karakteri vardır. İsteklerinin dikkate
alınmaması yahut herhangi bir arzusunun reddedilmesi onu üzmüştür ve içe dönük
bir çocuk olmuştur. Kuşkucu, mutsuz insanlara güvenmeyen biridir Kocasını
koruyucu bir liman gibi görmektedir. Fakat beklediği gerçekleşmez tam tersi
Orhan’ın beklentileri küçük şımarık bir çocuk gibidir. Çocuklarında ailesini
kırmamak için vaz geçtiği istekler evliliğinde kocası Orhan’ın tutumu ile daha
da artacaktır. Artık onun için kadercilik kaçınılmaz olmuştur. Ceren
sorunlarının tutsağı olduğunu anlayamamıştır. Tarık’la tanışmasına kadar bu
devam edecektir. Ondan sonra kendi ayakları üzerine durarak kaderinin inşasında
kendisine düşen kısmını yazmaya başlamıştır.

Sonuç

Kader ve kadercilik algılarının biri birinin aynı değil tam tersine zıddı
olduğu anlaşılmadığı takdirde, Türk Milleti kendi kendine çok tehlikeli
engeller çıkarmaya devam edecektir. Üstelik bu engelleri de ilahî bir sebebe
bağlayarak dinî olmayanı dinî bir takdir olarak kabullenecektir. Bu ön
kabullerin sorgulanması ve her alanda kullanılan kavramların zihin ve günlük
hayatımızda yeniden ele alınması şarttır. 21. yy kadercilerin yeryüzünden
silindiği bir yüz yıl olacaktır. Bu cümlenin aşırı bir yorum olduğunu düşünenler;
Türk yurtlarının birer birer kaybedilişini ve göç facialarımızı okumaları
gerekmektedir. Ev sahibi iken önce azınlık sonra sığıntı daha sonra da top
yekûn sürgün ile Türk vatanlarının kaybediliş acılarını hissetmeleri
yeterlidir. Kırım, Kuzey Kafkasya, Balkanlar, Doğu Türkistan ve Türkmeneli
bunun şahitleridir. Günümüzde Beş Bin yıllık TÜRK YURTLARI’nın asli sahipleri
öz vatanlarına dönme mücadelesi yahut o topraklarda tutunabilme çabası vermektedir.
Vatan “Kadercilik” anlayışı ile ebediyen kaybedilebilir. Kaderi, ölçülü/dengeli
ve sorumluluk bilinci içinde “bir gelecek tasarımı” olarak algılayanlar ise ebediyen
Tanrı’nın hikmetini insanın hakikati ile tevhit ederler. Bu tevhit vatanı ebediyen
Türk Kılar Ve Vatan Türklerle Korunur.

“Türk Vatanı Korusun Ve Yüceltsin” Sorumluluk Bilinci İle Yaşayanlara Selam
Olsun.

Kaynaklar

Sinanoğlu, A. (2016). “İmam Mâtürîdî’nin Düşüncesinde İnsan Hürriyeti
Sorunu”, Hitit

Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C: 15, No: 30, ss. 249- 267.

Önal, R. (2018). “Osmanlı Coğrafyasında Sünnî Düşüncenin Resmî İdeoloji
Olarak

Benimsenmesi Üzerine Sosyo-Jeopo-Teolojik Analizler”, e-Şarkiyat İlmi
Araştırmalar Dergisi,

C:10, No: 4 (22), ss. 1258- 1275.

Niyazi, M. (2007). Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği, Ötüken Yayınevi,
İstanbul.

Özdemir, M. (2011). Matüridî’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı, Mâtürîdî’nin
Düşünce Dünyası, Ed: Şaban Ali Düzgün, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara.

El-Basri, H. (2013). Kader Risalesi ve Şerhi, çev. Mustafa İslâmoğlu, Düşün
Yayıncılık,

İstanbul.

Atay, H. (2013). Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu, Atay Yayınları,
Ankara.

Öztürk, Y. (2015). Özgürlük ve İsyan, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul.

Macit, M. (2014). Kadercilik, Ötüken Neşriyat Yayıınları, İstanbul.

Işınsu, E. (1980 ). Azap Toprakları, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Bayramuk, H. (1995). İki Kasım Bindokuzyüz Kırküç, (Aktaran: Yılmaz
Nevruz), Ötüken Yayınevi, İstanbul.

Cumali, N. (2012). Viran Dağlar, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.

Kayıhan, H. (1978). Acı Su, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Işınsu, E. (1979 ). Tutsak, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Mehmet Akif 148, İstiklal Marşımız 100 Yaşında

2021 İlkbaharından çıkmak
üzereydik. Epeyi süredir ikamet ettiğim KKTC’de Girne Ozanköy’de idim. Prof.
Dr. Arzu Terzi ve Prof. Dr. Cezmi Eraslan hocalarımızdan bir davet aldım.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi olarak
gerçekleşecek “100. Yılında İstiklal Marşı ve Mehmet Akif” konulu uluslararası
sempozyuma böylece “Mehmet Akif Ersoy ve Safahat’ın Tanıtımı ve Dünya Dillerine
Tercüme Sorunu” başlıklı tebliğimle iştirak ettim. 18-19 Ekim 2021 tarihlerinde
iki gün süren sempozyumun açılışı yüzyüze, sonraki 7 oturum ise zoom ile
yapıldı.

Böylesi etkinliklerin nasıl
zor gerçekleştiğini, içinde kaynak kadro ve imkânlarının yeterli olmaması
dolayısıyla fedakarlıkların daha çok öne çıktığını, 13 ayrı uluslararası
sempozyumun içinden birisi olarak anlamam hemen mümkün idi. Bu sempozyum
koronalı günlerde pek faydalı oldu ve çok başarılıydı. Baştan sona izledim. 30
kadar tebliğ sunuldu. Tümü de dolu dolu idi. Hiçbiri tekrar değildi. Özellikle
yeni ve genç akademisyenlerin sunumları, kıdemli hocaları gibi yarınımız için
daha da umut verdi. Böylesi toplantılarımıza da önemli bir kazanım oldu. Üç de
sivil isim (bendeniz, Beşir Ayvazoğlu ve Mehmet Rüyan Soydan) bu programın
dikkat çeken bir başka yönü idi. Bittabi sevindim. Bu ara her soruna hızır gibi
yetişen Dr. Sinem Serin ve etkinlik mutfağındaki diğer kahramanların da gayret
ve başarılarını gördüm.

 

Bütün Mağdur Ve Mazlum Milletlerin Marşı

Yabancı ülkelerden gelen üç
katılımcı vardı. Makedonya Elbasan Üniversitesi’nden Dr.İlirjama Kaceli ve Balkanlardan
bir başka akademisyen Doç. Dr. Şener Bilali tebliğlerini sundular. Ancak
Mısır’dan Prof. Dr.Hazem Sait Muhammet Montasir gelemedi veyahut teknik olarak
zoma bağlanamadı. Oysa tebliği çok önemli idi. Konusu da 6 Arap Milli Marşı’nın
Türk İstiklal Marşı ile mukayesesiydi.

Prof.Dr. Hazem Sait Muhammet
Montasir İstanbul’daki bir başka uluslararası sempozyumda (12 Mart 2012)sunduğu
tebliğde “Türk İstiklal Marşı bütün mağdur ve mazlum milletlerin de,
coğrafyamızın da milli marşıdır. Dolayısıyla benim de marşımdır” demişti.

Rahatsızlığı dolayısıyla
tebliğini gönderen ancak sunamayan Prof. Dr. Nurullah Çetin ise İstiklal Marşımızın
arka planını anlatacaktı. Telefon açarak kendisine hem “geçmiş olsun” dedim ve
hem de sordum “Sunumunda neler söyleyecektin?” Prof.Dr. Nurullah Çetin
tebliğinde

İstiklal Marşı’nın 10
kıtasının da Kur’an ve hadislerden ilham alınarak yazıldığını, bunların
referanslarını tek tek inceleyip ortaya çıkardığını söyledi. Gerçekten İstiklal
Marşımızın “Korkma” ile başlayan bölümü İslam Peygamberiyle Hazreti Ebubekir’in
Hıra Mağarasına sığındıkları sırada, müşriklerin onlara yetişmesi üzerine inen
ayetin “La Tahzen-Korkma” diye başladığını “İstiklal Marşını Anlamak” adlı
kitabında belirtmişti. Söz konusu tebliği bunun devamı niteliğinde olmuş.

 

Yeni Ve Taze Bilgilendirmeler

Sempozyum sonrasında
notlarıma baktım. Tebliğlerde sunulan bu önemli tespitleri sizlerle paylaşmak
istedim. Böylece, gürül gürül akan düşünce ırmağından birer tas alarak fikir tenceremi
doldurmaya çalıştım. Tebliğleri satır başlarıyla sıralarsam eskilmezlerimi
tekrar ettim, ayrıca yeni, çok taze bilgiler öğrendim;

*İstiklal Marşımız anayasanın
teminatı altındadır. Hem güfte ve hem de beste yarışması aynı anda başladı ve her
biri için 500’er TL armağan verilmiştir.

*İlk Osmanlı marşı ise
Mahmudi’yedir. Bunu Hamidiye, Mecidiye ve Muradiye Marşları takip etmiştir.
Sultan 2. Mahmut zamanında başlayan Osmanlı Arması çalışmalarını Sultan 2.
Abdülhamit tamamlayarak son kararı vermiştir. Sultan Abdülaziz çok iyi vals
yapardı. Sultan 2. Abdülhamit ise batı müziğini tercih ederdi. Sultan Reşat hep
geri planda kaldı. İttihat ve Terakki önde göründü.

*İstiklal Savaşı
kahramanlarından Kazım Karabekir en entelektüel olanı idi. Her konuyla alakadar
olmuş ve ilgilenmiştir. Kendisi de “Ya İstiklal Ya Ölüm” adında bir İstiklal
Marşı yazmış, bestelemiş, yetim talebelere okutarak plağa aldırmıştır.
Karabekir Paşa’ya göre; muhterem olan millete ”arkadaş” denmez, “ kim bilir?”
ve “medeniyete canavar” da denilmez. Akif’in İstiklal Marşı bir ilahi gibi.
Halkın seviyesine göre değil. Mevcut besteyi kendileriyle savaştığımız
ecnebiler ve Fransızlar nasıl anlar?

*İstiklal Marşı’na karşı
zaman zaman değiştirilmek için girişimler başlatılmış, Ulus Gazetesi kampanya
açmış, ama netice alınamamıştır. Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu Marşı da
İstiklal Marşı olarak kaleme alınmıştır.

 

Akif Ve Kazanlı Âlimler

*Mehmet Akif’in Başyazarı
olduğu Sıratımüstakim ve Sebilürreşat Kırım, Kazan, Bakü ve Yeni Delhi’ye kadar
gitmiştir. Kazanlı alimler yazılar yazmıştır. Ama Kazan Matbuatında Mehmet Akif
ile alakalı bir yazıya rastlanmamıştır. Fakat Namık Kemal ve Ahmet Mithat
Efendi’nin bazı eserleri Kazan Tatarcasına tercüme edilmiştir. Oysa Kazanlı
Alimler İstanbul’a geldiklerinde Sebilürreşat İdarehanesine gidiyor, Akif ile
görüşüyorlardı.

*Japon sevgisini Müslümanlara
Kazanlı Alim Abdürreşit İbrahim Sebilürreşat’taki yazılarıyla sağlamıştır.
Abdürreşit İbrahim Mehmet Akif’e “Afrika ve Türkistan’a gitmelisin, oradaki
Müslümanları da uyarmalısın” dediğinde İstiklal Marşı Yazarı “Beni de senin
gibi serseri mi yapacaksın?” demiştir. Safahat’taki Süleymaniye Kürsüsü’nün
fikir babası Abdürreşit İbrahim’dir. Abdürreşit İbrahim’in Tokyo Üniversitesi
mezunu oğlu Ahmet Münir’e Ruslar bürokraside ve devlet hizmetinde imkân
tanımamış ve görev vermemişlerdir.

Akif, Yusuf Akçora ile iyi
dosttu. Sorbon Üniversitesi mezunu Kazanlı Halim Sabit, Akif’in Kur’an
Tercümesini istemiş ve bundan etkilenmiştir. Osmanlılar zamanında Hasan Fehmi
ve üç genç Tokyo Üniversitesine okumaya gönderiliyor.

Ayaz İshaki de dahil çok
sayıda Kazanlı Alimlerin İstanbul ile ilişkileri var. Akif Türk Dünyasıyla
alakalı olarak onlardan bilgi alıyor ve yazıyordu. Hacca giden Kazanlılar da
önce İstanbul’u ziyaret ederek yola düzülüyorlar.

 

Akif’e Önce Basın Sonra Yönetimler Ambargo Uyguladı

*Mustafa Kemal Atatürk’e
tapacak kadar seven Mithat Cemal Kuntay Akif’i de çok sever. Dostluklarında ve
sevgilerinde böyle bir iklim var. Mehmet Akif’in en iyi biyografisini de Mithat
Cemal yazmıştır. Ama Üç İstanbul adlı romanıyla birlikte okunmalıdır.

*Klasik metinlerden
toplumumuz ve gençler kopmuş vaziyette. İlişki olağanüstü aşağıya çekildi. Ayrı
düştük. Topluma aşırı yabancı yükleme yapıldı. Bugün Akif’in yakın dostu
Süleyman Nazif’i kimse anlamıyor. Yeni bir biyografi çalışmasına ihtiyaç var.

*Akif’e önce basın, sonra
politikacılar ambargo uyguladı. Adı yıllarca unutturulmak istendi. Ancak bunu
Safahat Hafızları giderdi. Safahat ve Mehmet Akif’in tanıtılması konusundaki
tercüme faaliyetleri yeterli değil. En fazla tercümeyi Mehmet Akif Ersoy Fikir
ve Sanat Vakfı gerçekleştirdi. Özellikle kamu kuruluşları TEDA, Yunus Emre
Enstitüsü, kültür ataşelikleri, Cumhurbaşkanlığı Sanat ve Kültür Politikaları
Kurulu daha etkin olmalı.

 

Afrika Ve Avrupa Seyahatleri Yeni Bir Akif İnşa Etti

*Akif Mısır’a son olarak işsiz
kalması, borca girmesi, sürekli takip edilmesi ve eşi İsmet Hanım’ın hastalığı
dolayısıyla gitti. Gemi ile 11 yıl sonra İstanbul’a döndüğünde ise başında bir
şapka vardı.

*Mehmet Akif savaşlardan
ötürü, yollarda can ve mal güvenliğinin kalmaması dolayısıyla Hacc’a gidemedi.
Yolculuklar haftalar sürüyordu. Ama Avrupa ve Afrika seyahatleri doğru bir Akif
inşa etti. Gözlem gücü yüksekti.

*Akif doğrudan doğruya bir
Balkanlıdır. Yani balkanların kendisidir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın sahada çalışan
bir süvarisi idi. Akif yaşadığı dönemde Kiliseler sürekli ırkçılık ve
milliyetçilik pompalıyorlardı. Batı ayrıca Osmanlıyı hasta adam olarak
görüyordu. Cihan devletini sorgulama sürece başlamıştı. Ama öyle olmadığını
Akif Çanakkale Destanında çok güzel anlatır.

*Endüstri kapitalizmi
Balkanlarda milliyetçiliği tetikledi. Batının “ben merkezli politikası”
rahatsızlık yarattı. Bölgedeki sol akımlar da milliyetçilerle birlikte oldu.
İhanetler, isyanlar, göçler, katliamlar başladı. ABD sahneye indi. Modernleşme
içinde yer alan Akif bu fotoğrafa çok üzülüyordu. İttihatçıların Arnavut
politikası, sonunda Akif’i sahaya soktu.

*Mehmet Akif tenkit ve
teklifleri olan bir şairdi. Milletin dertlerini ele aldı. Merhamet ve sevgiyle
baktı.

 

Analizci Ve Sosyal Bilimci Aydın

*Akif doğulu ve batılı âlimleri
hep okumuş, incelemiş, istifade etmiş, görüşlerini süzgecinden geçirmiştir.
Dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy hala anlaşılmış bir aydın değildir. Ufku büyüktü.

*Sebilürreşat Dergisi İstiklal
Savaşı’nda yerini almış ve katkı vermiştir. Bu dergi ve Akif istiklalcidir.
Savaş yıllarında Akif bölgede İslam Şairi olarak tanınıyor. Anadolu da İslam’ın
son yurdu olarak biliniyordu.

*Mehmet Akif kritik bir
dönemde yaşadı. 19 ve 20. Asrın olaylarını yaşaadı. Geleneklerin İslam ile
örtüşmediğini gördü. Modernistti. Sadi ve Mevlana’ya özel bir önem veriyordu.
Abduh ve Afgani’ye sıcaktı. Uygarlık savaşına özgün bir birey olarak
katılmıştır. Analizci ve sosyal bilimci bir aydındır. Hakikati ortaya koyma
ideali vardır.

* Akif’in musikiye özel bir
merakı vardı. Bestekar dostu Şerif Muhittin Targan’ı sevdiği kadar, Bach’ı da
dinlerdi.

*Mehmet Akif Ersoy batı
emperyalizmini ve uygarlığını ayrı ayrı Berlin seyahatinde daha iyi gördü ve
tespit etti. Gerçek batı uygarlığını ve sömürücü batıyı fark etti. Reel batıda
ilim, teknoloji ve edebiyat, ama emperyalist batıda tutuculuk, hurafecilik,
katliamlar, önyargılar vardı. Batıda ırkçı ve milliyetçi görüşler mevcuttu. Müslümanların
da insan olduğunu batının anlaması gerekti. Görmezden geldiler. Müslüman
toplumun sorunlarını hep batı ortaya atmış ve çıkarmıştır.

*Mehmet Akif Ersoy uygarlık
ve kültürleri de birbirinden ayırır. Akif idealizm sahibi bir münevverdir.

*Akif ile alakalı Arnavutça
ilk yazı 1937 yılında vefatından bir sene önce yazılmıştır.

 

2021 Nasıl Geçecek?

Notlarıma aldığım
akademisyenlerimizin görüşünü, tebliğler yayınlanınca bunları daha geniş ve
detaylı olarak orijinalinden okumak mümkün olacak.

İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi’nin “100. Yılında İstiklal Marşı ve
Mehmet Akif Sempozyumu” koronalı günlerde aydınlarımız için bir örnek çalışma
oldu.

200’ü aşkın üniversitemizin
çoğu sus pus iken bir ikinci uluslararası sempozyumu da Mehmet Akif Ersoy
Üniversitesi Burdur’da 27-31 Ekim 2021 tarihleri arasında gerçekleştiriyor.
Dileğim bu tür ilmi etkinliklerin sayısının artması, yayınlanması, yabancı
dillere tercüme edilmesi ve medyaya yansımasıdır.

Oysa bu yıl en azından yerel
yönetimlerimizden bütün şehirlerimizi bilbortlarla donatmalarını, ay yıldızlı
Türk Bayrağı içinde İstiklal Marşı posterlerinin bütün kamu ve özel kuruluşlara
dağıtılarak bir şölen havası içinde çerçevelenmesini görmekten hepimiz mutlu
olurduk. Ayrıca 2021’de televizyonlarımızın kısır çekişmeleri konu alan
tartışmalardan biraz uzaklaşarak İstiklal Marşı ve yazarı Akif’e ilişkin yayın
yapmasını, gazetelerin ekler vermesini, bazı imkan ve kaynak sahibi
kuruluşlarımızın da sponsor olarak yarışmalar tertip etmesini, ekrana ve beyaz
perdeye evrensel boyuttaki filmler yansıtmasını, ödüller vermesini ne kadar çok
isterdik.

Sağlık olsun.

Şimdilik iki üniversitemiz
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi ile
Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi böyle bir açığı kapatıyor.
Teşekkürler her ikisine de.

Covid-19 Aşısı Olmayan İşçinin İş Akdi Tazminatsız Olarak Feshedilebilir mi?

Covid-19 salgını ile salgın sonrası
aşı uygulamalarının başlaması iş hukuku bağlamında da bir takım sorunların
ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın
geçtiğimiz ay (3 Eylül 2021 tarihinde) yayınladığı “COVID-19 aşısı olmayan
işçilerden 6 Eylül 2021 tarihi itibariyle zorunlu olarak haftada bir kez PCR
testi yaptırmaları işyeri/işveren tarafından istenebileceğine ve test sonuçlarının
gerekli işlemler yapılmak üzere işyerinde kayıt altında tutulabileceğine”
ilişkin yazısı ortalığı tam anlamıyla karıştırdı.

 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın bu yazısından sonra ülkenin her tarafında işverenler aşı olmayan
ve PCR testi de yaptırmayan işçileri işyerine almayacaklarını çalışanlarına
ilan etmeye başladılar. Hatta bazı işverenler PCR testini de kabul
etmediklerini, aşı olmayan işçileri işyerine kabul etmeyeceklerini ve bu
işçilerin gelmediği her gün için devamsızlık tutanağı tutarak işçilerin iş
akitlerini haklı nedenle feshedeceklerini yazılı veya sözlü olarak
çalışanlarına bildirmeye başladılar. Bu bahsettiğimiz işverenler arasında
ismini hepinizin bildiği Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarından olan
işverenler de var.

 

Gerek işveren müvekkillerimizin veya
dostlarımızın bize bu konuda ne yapabileceklerini danışmaları nedeniyle,
gerekse bu firmalarda çalışan pek çok işçinin “böyle bir şey var, ne yapalım,
nasıl hareket edelim?” diye sormaları nedeniyle problemin hukuki durumuna
ilişkin olarak kamu oyunu bilgilendirme ihtiyacı hasıl oldu. Bütün işçi ve
işverenlerimizin bu yazıyı okuyarak konunun hukuki durumunu görmelerini ve
problemin çözümünde hukuki kıstaslara göre hareket etmelerini tavsiye ediyorum.
Çünkü yarın gerek işçi gerekse işverenlerin yüksek mali külfetlerle karşı
karşıya kalmaları riski söz konusu.

 

İşveren İşçiyi Aşı Olmaya Zorlayabilir mi?

 

Bir önceki yazımızda (yazıya ulaşmak
için https://www.kocaelihalkgazetesi.com/makale/7967008/
gurkan-uysal/devlet-covid-19-asilarini-zorunlu-kilabilir-mi
) devletin
vatandaşı aşıya zorlayıp zorlayamayacağı hususunu incelemiş ve sonuç olarak
Covid-19 aşısının yapılmasının zorunlu hale getirilmesine ilişkin kanuni bir
düzenleme bulunmadığını ve böyle bir kanuni düzenleme yapılmadan da hiçbir vatandaşın
aşı olmaya zorlanamayacağını ifade etmiştik. Çünkü aşı meselesi kişinin vücut
bütünlüğüne karşı bir müdahaledir ve her birey vücut bütünlüğünü koruma, başka
bir ifadeyle kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunma ve karar verme hakkına
sahiptir. Ancak Anayasa’nın 17/2. maddesinde bu hakkın “tıbbi zorunluluk ve
kanunda yazılı haller” söz konusu ise bu hakkın sınırlanabileceği hüküm altına
alınmıştır.

 

Covid-19 aşısı için kanuni bir
düzenleme bulunmadığını zaten ifade etmiştik. Covid-19 aşısı için tıbbi bir
zorunluluk olup olmadığı hususunu dile getirme hakkı ise sadece uzman hekimlere
aittir.  Burada yalnızca Dünya Sağlık
Örgütü’nün (DSÖ) Covid-19 aşılarıyla ilgili resmi açıklamalarını aktaracağız.

 

DSÖ tarafından yapılan açıklamalarda,
bazı Covid-19 aşılarının yüksek düzeyde etkinliğe sahip olduğunu gösteren
çalışmalar olmasına rağmen Covid-19 aşılarının %100 etkili olmayacağına yer
verilmektedir. Buna ek olarak DSÖ Covid-19 aşılarının son aylarda geliştirilmiş
olması nedeniyle aşının koruma süresinin bilinmesi için henüz erken olduğunu
vurgulamakta, aşıların koruma sürelerine ilişkin olarak belirsizliğin söz
konusu olduğunu ifade etmektedir. DSÖ, mevcut verilerin Covid-19 hastalığını geçiren
çoğu kişinin enfeksiyona karşı en azından bir süre koruma sağlayan bir
bağışıklık tepkisi geliştirdiğini göstermesinin cesaret verici olduğunu; ancak
bu korumanın ne kadar güçlü olduğunun ve sürdüğünün hala bilinmediğini ifade
etmektedir. (
https://www.who.int) Durum böyle olunca, ne devletin vatandaşını ne de işverenin
işçilerini Covid-19 aşısı olmaya zorlayamayacağı ortadadır.

 

Aşı Zorunluluğu Konusunun İş Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi

 

Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 417 ve
devamı maddelerinde işverenin işçinin kişiliğini koruma hakkı düzenlenmiştir.
Madde hükmüne göre işveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve
saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla
yükümlüdür. Yine aynı maddenin ikinci fıkra hükmüne göre İşveren, işyerinde iş
sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almakla
yükümlüdür. Nitekim bu son hüküm 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile
özel olarak düzenlenmiş ve daha somut hale getirilmiştir.

 

 İşverenin işçinin kişiliğini koruma, iş
sağlığı ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak yasama
kuvvetini elinde bulunduran Meclis’in Covid-19 aşını zorunlu kılmadığı,
Covid-19 aşısının uygulanması için kanuni bir düzenleme yapmadığı bir yerde
işverenden işçisini Covid-19 aşısı olmaya zorlaması beklenemez, işverenin böyle
bir zorlamada bulunmaması işverenin iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerini
almadığı şeklinde yorumlanamaz. Dolayısıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın ilgili yazısıyla öngördüğü aşı olmayan işçiye PCR testi
yaptırılması talimatı kanuna aykırı bir talimattır, hukuken geçersizdir ve ne
işveren ne de işçi açısından bağlayıcı değildir.

 

TBK’nın 399. maddesinde işverenin
yönetim hakkı düzenlenmektedir. Buna göre işveren, işin görülmesi ve işçilerin
işyerindeki davranışlarıyla ilgili genel düzenlemeler yapabilir ve onlara özel
talimat verebilir. İşçiler, bunlara dürüstlük kurallarının gerektirdiği ölçüde
uymak zorundadırlar. Ancak, işverenin yönetim hakkı sınırsız ve mutlak bir hak
değildir bilakis birçok sınırlamaya tabidir. Bu sınırlamalardan birisi de
işçinin kişilik haklarıdır. Aşıya zorlama hususu işçinin kişilik haklarına
karşı bir müdahale olacağından işverenin işçileri bakımından aşıyı zorunlu
kılma gibi yönetimsel bir hakkı kesinlikle bulunmamaktadır. Ancak kanunla
düzenlenebilecek aşı gibi bir konuda işverenin yönetim hakkı kapsamında talimat
vermesi, işçileri aşı olmaya zorlaması söz konusu bile olamaz. Bu nedenle bu
zorlamayı yapan işverenler hukuken devasa bir hata yapmaktadırlar.

 

Mevcut hukuki durumda Covid-19 aşısı
olmamak, çalışma engeli oluşturmamaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın bu konuda yayınladığı ve yukarıda ifade ettiğimiz yazısı hukuki
bir düzenleme değildir. İdari bir talimattır ve ne işverenler ne de işçi
bakımından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Dolayısıyla işçinin Covid-19 aşısını
reddetmesi ne haklı ne de geçerli bir fesih nedeni olmaz. İşçinin Covid-19
aşısı olmaması nedeniyle iş akdinin feshedilmesi durumunda işçi tazminata da
hak kazanır, 4857 sayılı İş Kanunu’nda belirtilen şartlar varsa iş
güvencesinden yararlanabilir yani işe iade davası da açabilir.

 

Burada aşı olmayan işçilerin iş
sağlığı ve güvenliğini tehlikeye attıkları ve bu nedenle 4857 sayılı İş
Kanunu’nun 25. maddesi bağlamında iş akdinin haklı nedenle feshedilebileceğini
öne sürenler çıkabilir. Bu görüşü öne sürenlere de cevabımız hayır olacaktır.
Çünkü kanunen zorunlu olmayan bir aşıyı yaptırmamak işçi açısından iş sağlığı
ve güvenliğini tehlikeye atan fil olarak değerlendirilemez. Covid-19 aşısı ne
zaman “tıbbi ve kanuni” zorunluluk haline gelir, aşı olmayan işçi de o zaman iş
yerinde iş sağlığı ve güvenliğini tehlikeye sokan fiil işlemiş olur.

 

 

 

 

İşverenin İşçiyi Aşı Olmayı Teşvik Etmesi

 

Bazı işverenler, çalışanlarını
Covid-19 aşısı olmaya teşvik etmek amacıyla aşı olan işçilere bir maaş ikramiye
ödenmesi, prim verilmesi, aşı bonusu verilmesi veya çeyrek altın verilmesi gibi
uygulamalarda bulunmaktadırlar.

 

Doktrinde bazı yazarlar bu uygulamanın
eşit işlem yasağına aykırı olduğunu iddia etmektedirler. Ancak, kanaatimizce
işverenin çalışanlarını aşı olmaya teşvik etmek için bu tip uygulamalarda
bulunması eşit işlem yasağına aykırılık olarak değerlendirilemez. Çünkü
Covid-19 pandemisinin tehlikesi zaten herkesin malumu. Bu hastalıkla ilgili
olarak hali hazırda mevcut olan tek tıbbi önlem de aşı uygulamasıdır. Ancak
aşıya ilişkin olarak yasal bir düzenleme bulunmadığı için işverenin işçilerini
aşıya zorlama hakkı da bulunmamaktadır. Öte yandan, işverenin işyerinde iş
sağlığı ve güvenliğini sağlaması lazım. İşçiyi aşıya zorlama konusunda eli kolu
bağlı olan işverenin hiç olmazsa pozitif güdüleme yoluyla ve tamamen aşıya
teşvik amacıyla aşı olan işçilere bu tür ikramiye ve bonuslar verebileceğinin
kabul edilmesi gerekmektedir. Aksi halde işvereni tamamen eli kolu bağlı hale getirmiş
oluruz ki bu durum başlı başına iş barışını olumsuz etkiler.

 

Sonuç olarak, işçiyi aşı olmaya
zorlama hakkı bulunmayan işverenin hiç olmazsa işçisini aşı olmaya teşvik
edebileceğini kabul etmek lazım.

 

(Not: Bu yazı Covid-19 aşısı olmanın
hukuken zorunlu olmadığına ilişkindir. Aşı hukuken zorunlu olmamakla birlikte,
bütün okurlarıma –güvendiğim uzmanların aktarımları nedeniyle- Covid-19 aşısı
olmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Sağlıklı günler dilerim)

Hz. Ömer Farkı

Enaniyet ve benliğin yanlış kullanılışına  müşahhas / somut bir örnek:

     “Mısır fatihi ve
valisi Amr b. As (r.a.) Hazretlerinin..oğlu Muhammed ile bir Mısırlı arasında
at yarışı yapılmış, Mısırlının atı ileri geçmişti. Amr b. As’ın oğlu Muhammed
:‘Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, benim atım ileri geçti.’ dedi. Mısırlı
da:‘Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, benim atım ilerde idi.’ diye yemin etti.
Muhammed öfkelenerek Mısırlı’ya kırbaç vurdu ve:‘Al bunu, ben keremlilerin
(üstün değerde olan kişilerin veya başkanın) çocuğuyum’ dedi.

     “Mısırlı, Hz. Ömer
(r.a.)’in huzuruna gelerek durumu bildirdi, hakkının alınmasını istedi. Hz.
Ömer (r.a.) valisi Amr b. As (r.a.)’a mektup yazarak, oğlunu ve kendisini
(Medine’ye) çağırdı. İkisi de gelince, Hz. Ömer (r.a.) Mısırlı’ya: ‘İşte
kırbaç, onunla üstün değerde olanların çocuğuna (Başkan’ın çocuğuna) vur
bakalım.’ dedi. Ve Amr b. As Hazretlerine: ‘Siz ne zaman insanları kendinize
köle yaptınız. Hâlbuki anaları onları hür insanlar olarak doğurdu.’ buyurdu.”
(Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

X

     “Hz. Ömer’den
(r.a.); onun sağlam karakterini, demir gibi iradesini ve ahlâkî davranışlarının
en yüce ölçüsünü gösteren; şöyle bir söz söylediği de rivayet edilmiştir:

     “ ‘İslâm,
palazlanmaya başlamıştır. Kureyş, Allahu Teâlâ’nın malını kendileri için Allah
vergisi bir yardım kabul etmeyi ve ona ibadet etmekten (farzları yerine
getirmekten) gafil kalmayı istiyor. Fakat onlar iyice bilsinler ki, Ömer sağ
olduğu sürece öyle olmayacaktır. Ben, köşeye dikilmiş kontrol ediyorum. Sakın
ola ki onlar ateşe düşmesinler diye, Kureyş’in yakasını ve ayaklarını iyice
tuttum.’ ” (Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

X

     “Hz. Ömer (r.a.),
korumasız veya yanında herhangi bir muhafız bulundurmadan geceleri dolaşır,
insanların gerçek durumlarını öğrenmek isterdi. Kendi döneminin en büyük ve en
muhteşem bir gücüne sahip olan mutlak idarecinin durumu işte buydu.

     “Sir William Muir
şöyle yazıyor:

     “ ‘İslâm
devletinde, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra Ömer en büyük
insandı. Azmi ve zekâsı sayesinde o, bu 10 sene içerisinde, Suriye’yi, Mısır’ı
ve İran’ı İslâm gücünün karşısında baş eğdirmiş, o günden bu güne bu ülkeleri
İslâm’a bağlamıştır.

     “ ‘Bununla
birlikte o, büyük bir devletin çok büyük bir hakimi idi. Hiçbir zaman meselenin
özüne ulaşmakta, hikmetle, kuvvetle her meselede adaletle karar vermekte hata
yapmadı. Kendisine şatafatlı ünvanlar verilmesine, büyük isimlerle çağrılmasına
hiçbir zaman razı olmadı. Halkın dilinde her zaman kullanılan sade bir lâkap
ile kendisine hitap edilir ‘Arapların Başkanı / Emîrü’l-Mü’minîn /
Müslümanların Halifesi’ denilirdi.

     “ ‘Uzak
diyarlardan ona heyetler gelirdi de; ‘Halife veya başkan Ömer nerededir?’ diye
araştırırlar, mescidin köşelerinde oturan insanlardan; ‘Mü’minlerin emiri
mescitte midir?’ diye sorarlardı. Hâlbuki o, onların karşısında sade elbise
içerisinde oturmuş olarak bulunuyor olurdu.’ ” (Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

X

   “Şihab oğlu Tarık
(r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir:

   “Hz. Ömer (r.a.),
Suriye’ye giderken yolda büyük bir çayla karşılaştı. Bunun üzerine gayet sade
bir davranışla deveden indi, kundurasını (çarığını) çıkartıp eline aldı, devesi
ile birlikte suya daldı ve karşı tarafa geçti. İnsanlar buna hayret edip
kaldılar. Çünkü ayakkabıyı taşımak ve devenin yularını çekmek, hizmetkârların
yapacağı işti.

     “Ebu Ubeyde (r.a.)
Hazretleri: ‘Buranın insanlarına göre siz, aşırı sadeliği tercih ettiniz.’
deyince, Hz. Ömer (r.a.) onun göğsüne elini vurarak şöyle buyurdu: ‘Ebu
Ubeyde…Sen (yani Araplar) insanlar arasında aşağı, değersiz ve adi bir millet
sayılırdınız. İslâm şerefi sayesinde değer ve haysiyet kazandınız. Eğer İslâm’ı
terk ederek başka bir yolla değer ve şeref kazanmak isterseniz, Allah sizi
tekrar adi ve değersiz kılar.‘ ” (Ebu’l-Hasen en-Nedvî)

Sümela’nın şifresi

Aslında bu yazıda önce, Tamer Karadağlı ve Nihal yalçın
arasında yaşananlara değinerek izlediklerimizin tiyatral açıdan
değerlendirilmesi hatta altın kestane dalında ödül açısından değerlendirilmesi
gerektiğine…

Ekrana yansıdığı kadarıyla sanatçı cilveleşmesi ve ya ünlü
kaprisleşmesini andıran skeç tadında ki tiktokumsu izlentinin, Büyük ihtimalle
spontane yani plansız geliştiğine, komik sayılabilecek bu

olaycıktan belki sosyal medyaya malzeme çıkabileceğinden ama
milliyetçiliğe ve ya marjinalliğe dair akıllarda kalacak bir kahramanlık
destanının çıkmayacağına ve bu ikiliyi yakında yüksek bütçeli projelerde
göreceğimize olan inancımdan bahsedecektim!

Uzun uzun yazdım, yazdım, yazdım, sildim…

***

Sonra internette var olduğu iddia edildiği ve tiwitır’ı orta
şiddette sallayan ve muhaliflerden başkasının sallamadığı listelerde iktidara
yakın vakıf ve derneklerin kamu kurumlarına işe girişlerde referans olduğu
iddia edilen konular şayet gerçekse!

Özellikle sağ cenahta referans ile torpilin birbirine
karıştırıldığına, kul hakkının varlığını sıkça duyduğumuz “dindar” kesimlerde
kul hakkın yenmesine de sık sık kulak misafiri olduğumuza!

Bu alışılmışın hoş olmadığına…

Devleti yönetenlerin ve etraflarındakilerin yönetimde
kaldıkları sürece Devlet gibi davranarak taraf veya referans merci değil,
referansları değerlendiren daha üst bir merci, hakem, hatta sığınılacak son
liman gibi davranılmasının zorunluluğuna.

Ağlayanın malının hiçbir “gülen” ‘e kar etmediğine en son ve
en net örnekte buna 15 temmuz da hep birlikte şahit olduğumuzun altını çizerek,
hak hukuk adalet kavramlarıyla edebiyat parçalamaya çalışacaktım.

Geldiğim bu noktada ondan da vaz geçtiğim.

***

Ve vazgeçtiğim gibi sevmediğim, savundukları güzel,
yaşadıkları çirkin insanlarla aynı olmamak adına neye inanacağımı şaşırdığımı,
beni bir zamanlar bedenimde ki izler ve ruhumda ki Müslüm Gürses öğretileri
yüzünden ötekileştirenlerin bu gün benim kulağıma yakarsa dünyayı miki maus
yakar gibi gelen araPeskimsi manzumeleri ile.

Arabama Türk Bayrağı asıp, İsmail Türüt’den o gün öyle
desinler bu gün böyle desinler’i bangır bangır çalarak küçücük parmaklarıyla
camdan “bozkuyt” yapan çocuklarımı anaokuluna götürürken 24 saatte hepimiz
Ermeniyiz diyenlere tepki olsun diye yaptığım protestolar ve açılım saçılımlı
yıllarda beni milli sembollerle birilerini tahrik ettiğimde ısrar edip, ticaret
yapamayayım diye bile fişleyip, ırkçılıkla suçlayanların, Şimdilerde okuduğumda
bana “Tengri Biz Melemen soğanlı mı olsun

soğansız mı” gibi algıladığım diriliş ottomanlılı profil
fotoğraf altı ırkçılığın nirvanasına kat karşılığı yapılan paylaşımlarının iç
bükey dünyamda oluşturduğu buhrana değinmek ve mümkünse inanılacak her şeyin
inanılası olduğu halde inanmamak için inandığımdan bile isyanıma yardım
istediğime!

Ve rızkımı veren hüda’dır kula mik mik eylemem sözünün
hakkını vermek için o cümleyi kuracak insanda diyojenin ki kadar ağır bir
taşlık olması gerektiğine nasıl değineyim derken, yorulduğumu fark ettim.

Nesimi kimmm biz kim.

Adam bu yolda derisinden gerisinden vaz geçti derken,
terlemişim.

***

Şayet yazdığım bu saçmalıkları illa da bitireceksem,
inandıkları gibi yaşamayan hiç kimse ile ortak bir inancım olmadığımı ifade
eder, şu ölümlü dünyada 2 dakika delikanlı olmak için elinden geleni yapan
insanlara duyduğum saygıyı ve yazı yazmaktan soğuduğumu belirtmek isterim.

Özlü sözler ve belirli gün ve haftaları sulandırılmadığı,
inananların inanmayanlar kadar inandırıcı olduğu sınırlı ve sorumlu bir
dünyadan pasaport talebimi arz eder… Sevmediklerim hakkında söyleyeceklerim için
deli raporuna, deli raporunu aldıktan sonra da sevdiklerim hakkında
söyleyeceklerim için Amerikan futbolcularının kullandığı dayanıklı kasklara
ihtiyacım olduğunu beyan eder her fırsatta hayatı yoğuşmalı yaşayanlara
başarılar dilerim.

Selam ve ikebana.

Yerçekiminden Kurtulmak, Atmosferin Dışına Çıkmak

Uzay yolculuklarında,
mesela Ay’a seyahati gerçekleştiren, ay üzerinde veya uzayda yürüyüş yapılan projelerde
güç ve enerji kullanımının planlaması çok önemlidir.

Bu
yolculukların hangi evresinde en fazla güç ve enerji harcanmaktadır?

“Ay’a çeyrek milyon millik
bir yolu kat ederken mi? Dünyaya dönerken mi? Ayın yörüngesinde mi? Ay ve
kumanda modüllerinin ayrılması ve yeniden birleşmesinde mi? Aydan ayrılırken
mi?”

“Hayır, bunların hiçbiri
değil. Hepsinin toplamı bile değil. En fazla güç ve enerji dünyadan ayrılma
sırasında harcanır.
Dünyadan ayrılışın ilk birkaç dakikasında, yani
yolculuğun ilk birkaç milinde harcanan enerji sonraki yarım milyon mil boyunca
harcanandan fazladır.”

Çünkü “bu ilk birkaç milde
yerçekimi muazzamdır. Atmosfer dışına çıkmak için hem yerçekiminden hem de
atmosfer direncinden daha büyük bir itiş gücü gerekir.”

Atmosferden çıkıp “yörüngeye
girdikten sonra yapılanlar için ise neredeyse hiç güç gerekmez.”

Ay ve kumanda modüllerinin
ayrılması ve yeniden birleşmesinde, Aydan ayrılırken veya Dünyaya dönerken güç
harcama ihtiyacı son derece azdır.

****

Alışkanlıklardan
Kurtulmak Zordur

Yukarıdaki bilgi “Etkili
İnsanların 7 Alışkanlığı”
isimli dünyanın en çok satan kitaplarından
birinin yazarı Stephen Covey’den alıntıdır.

S. Covey bu uzay
yolculuklarını, etkili bir metafor olarak kullanıp, eski alışkanlıklardan
kurtulmak, yeni alışkanlıklar yaratmak
için gerekenleri anlatıyor.

Dünyanın yerçekimini
iyice yerleşmiş alışkanlıklara, dünya atmosferinin etkisini ise
parçası olduğumuz toplumsal ve kurumsal kültüre benzetiyor.

“Bunlar iki etkili güçtür
ve kalkışı gerçekleştirmek için bu her iki kuvvetten daha güçlü bir iradeye
sahip olmamız gerekiyor.”

“Ama bu gerçekleşti mi,
getirdiği özgürlüğe şaşırıp kalacaksınız. Astronotlar dünyanın
yerçekiminden ve çevreleyen atmosferden kurtulur kurtulmaz, aniden inanılmaz
bir özgürlük dalgası gelir.
Çok sayıda seçeneğe sahip olurlar”
diyor.

Yeni ve daha iyi alışkanlıklar
edinmek için eski alışkanlıkların yerçekimi etkisinden kurtulmayı başarmamız
gerekir. Sadece bu yetmez. Bizi kuşatan toplumsal ve kurumsal kültür
çemberini kırabilecek güçlü bir irade
ortaya koyabilmeliyiz. Böylece inanılmaz
bir özgürlük alanına kavuşuruz.

*************************

AKP Seçmeni
Alışkanlığını Değiştiriyor

Türkiye son on yılda çok
kötü yönetilmekte. Bunun sonucu yaşanan sıkıntılar her geçen gün büyümekte.
Buna rağmen AKP seçmeninin bir kısmı hala partisini terk etmiş değil. AKP
oyları hayli düştü ama son anketlere göre çok az farkla da olsa halen birinci
parti durumunda. Ancak düşüş trendi böyle devam ederse birinci parti
olamayacak.

AKP seçmeninin bunca yoksulluk,
yolsuzluk, yasaklara
rağmen; hayat pahalılığı, adaletsizlik ve
yöneticilerin kibrine, halktan uzak şatafatlı hayatına
rağmen neden
partilerini terk etmediği veya edemediğini anlamak kolay değildi.

Mutlaka birden fazla
sebebi vardır. Ama Covey’in “alışkanlıkların değiştirilmesinin güçlüğü”
üzerine yaptığı yukarıdaki açıklamayı okuyunca, galiba AKP’li kararsız seçmenin
tavrının ana sebebini buldum.

****

AKP 19 yıldan beri
iktidarda. AKP seçmenleri bu dönemin ilk yarısında halkın refahının arttığı,
medeni dünyanın değerleriyle barışık, vatandaşlığından gurur duyduğu bir ülkede
yaşadığını hissediyordu. Bu partinin seçmeni üzerinde çok kuvvetli bir yerçekimi
yaratıyordu.

Zaman zaman partiden
ayrılmalarını gerektiren “çözüm süreci”, “Fetö ile iş birliği”, dış
politikada “değerli yalnızlık” gibi gerekçeler ortaya çıksa da bu yerçekimi
partiden ayrılmalarına izin vermiyordu.

Ortaya çıkan yolsuzluklar,
hırsızlıklar bile “çalıyorlar ama çalışıyorlar” gerekçesiyle etkisiz
kalıyordu.

AKP iktidarının ikinci
yarısında işler kötüye gitmeye başladı. Türkiye’nin GSYH’sı her sene gerilemeye
başladı. Dünyanın 17. Büyük ekonomisi iken 21. sıraya düştük. Kişi
başına düşen milli gelir
her sene biraz daha gerileyerek 12.500 Dolardan, 8
bin Doların altına düştü. İktidarın çekim gücü azaldı.

Bütün bunlar bir kesimin
yerçekiminden kurtulmasına yetti ama atmosferden çıkmasına yetmedi. Hala anketlerde
yüzde 20’lerde gözüken bir kararsız kesim var. Bunların çoğu daha önce iktidara
destek veren seçmenlerden oluşuyor.

****

AKP’den umudunu kesen
kararsızlar bu defa da iç dünyalarını kuşatan toplumsal ve
kurumsal kültür
atmosferinden dışarı çıkmaya cesaret edemiyorlar.

AKP yöneticileri bunun için “biz
gidersek ‘dinsiz nesil olsun diyenler, ucube nesil olsun diyenler’ gelir”

mesajını veriyorlar.

İktidarın Hayrettin Karaman gibi fetvacıları da “İktidara (AKP’ye) zarar verecekse
haksızlık ve yanlışlardan şikayetle doğruları söylemek caiz değildir”
fetvasını boşa vermiyor.

AKP seçmenlerini “Dimyata pirince
giderken evdeki bulgurdan olmayın
. Bulgur
kurtlu bile olsa!
diyerek AKP seçmenini kuşatan
kurumsal kültür atmosferini
tahkim etmeye çalışıyorlar. Ama H. Karamanların
ve Ali Erbaşların çabaları sonuç vermiyor. Bu kurumsal kültür “ahlaksız
dindarlık”
örnekleriyle iyice zayıfladı. “Kurtlu bulgur” yemek
istemeyenler çoğalıyor.

****

Türkiye’de her alanda yaşadığımız çöküntü o kadar büyük ki bu
travmanın yarattığı itici gücün kurtulamayacağı yerçekimi, delemeyeceği
atmosfer yok.

AKP seçmeninin çoğunluğunun partisiyle bağlarını kopardığı veya
koparmak üzere olduğu anlaşılıyor. Artık müthiş bir özgürlük alanına kavuşan
ve
artık çok sayıda seçeneğe sahip olan bu kitlelerin yeni
çekim merkezlerine
yöneleceği yani yeni alışkanlıklar edineceği bir
dönem başladı.

Yeni dönem umut dolu olağanüstü bir değişimi işaret ediyor.

Ötüken Neşriyat’tan Çocuk Kitapları Şöleni

Sosyologlar,
psikologlar ve pedagoglar, okuma zevkinin okul çağından önce başladığını ifâde
ediyorlar. Bir yaşından itibaren anne, baba veya aileden birilerinin okuyacağı
kitaplar, çocukta kitap sevgisinin oluşmasını sağlar. Zaman içerisine gelişerek
ihtiyaç hâline gelir.

Son yıllarda
hemen hemen bütün yayınevleri çocuk kitapları hazırlıyor. Gelecek nesillerin
kitap sevdalısı, hiç değilse kitapla barışık olması, kitapseverler ordusu
oluşması yönündeki temenniler gerçekleşecek gibi.

Çok güzel, çok
mükemmel…

Ötüken
Neşriyat çocuk kitabı yayınına gecikmeli olarak başladı ise de kalite
itibariyle önderlik ediyor. Sayı itibariyle de rötarı kapatma gayreti
içerisinde. Yayınlamış olduğu 8 adet hârika kitapla tebrikleri ve gönülden
teşekkürleri hak ediyor.

Bizim Mahalle 1 / Yarım Artist

Ekrem Bektaş’ın hazırladığı Özden Sayın’ın resimlediği 13,5 X 21 santim
ölçülerinde lüks Iwory kâğıda basılı kitabın arka kapak yazısında seri hakkında
şu bilgiler var: 

Arkadaşlar,

Bizim Mahalle’ye
mutlaka uğrayın. Mahallemizde sevdiklerimiz; büyüklerimiz, küçüklerimiz,
bakkalımız, muhtarımız, dedemiz, Tayyare hanım teyzemizle Safiye hanım teyzemiz
var. Hepsinden önemlisi dostluklarımız var.

Bizim Mahalle’de
yakın arkadaşım Hasan ve ben de varız. Benim adım Ali. Sizi uyarmam gereken
hırçın kız Zeliş de mahallemizin kızı. Biraz aksidir, huysuzdur ama iyi
yüreklidir. Daha pek çok güzel insan Bizim Mahalle’de yaşar. Unutmadan
söyleyeyim, mahallemizde bir de köpeğimiz Çamur var. Çamur tanımadığı kişilere
hırlar ama korkmayın. Çamur’un kalbini bir paket bisküvi ile kazanabilirsiniz.

Ayrıca Bizim
Mahalle’deki reklam filmi çekimlerine dâvetlisiniz!

Bu güzel mahallemizi
çok seveceksiniz. Okudukça ‘Daha var mı?’
diyeceksiniz. İşte şimdi sîzlere bir müjde: Bizim Mahalle’nin devamı da
bizlerle!

Hikâyeler
eskilerin ‘seci’ dedikleri edebî
sanat kullanılarak hazırlanmış. ‘Seci,
nesirde kullanılan kafiye
’ demektir. Yeniler kafiye kelimesi yerine
uydurulmuş olan ‘uyak’ kelimesini
kullanıyorlar.

Seci sanatı
sâyesinde hikâyenin ezberlenmesi de kolay oluyor. Esâsen hikâye o kadar duru
bir dille yazılmış ki… Cümleler ovadaki çay suyu gibi akıp gidiyor. Kulağı
hassas olanlar, insana huzur veren şırıltıyı bile duyabilirler. Eskiler de para
sesi ile birlikte su sesine de hayranlık duyarlarmış…

Serinin ikinci
kitabı ‘Evhamdır Evham’ alt başlığı
ile ve 72 sayfa olarak okuyucuya sunuluyor. Ali ‘O’na cin Ali de denilebilir)
hikâyelerin ‘esas oğlan’ı ve çok
zeki. Arkadaşı Hasan, bakkal amca, mahallenin demirbaşı Çamur, aksi fakat iyi
yürekli Zeliş… Mahallenin diğer sâkinleri, bu hikâyede de resmigeçit yapıyor.

***

 Çocuğun kulağı hikâyeyi okuyanda, gözü ise
sayfalardaki resimdedir. Dikkatini çeken bir şekli görüp soracaktır: ‘Bu ne?’ Çünkü gözünden hiçbir şey kaçmaz
ve her şeyi merak eder. Kültürümüz hakkında bilgi vermek için kaçırılmaz bir
fırsattır. İhmal edilmemeli. Bir başka sayfa okunurken yine soracaktır: ‘İkindi ezanı’ ne demek? Mesaj vermek için
bundan âlâ fırsat olur mu? ‘Yemek
masasına oturduk. Babam besmele çekti
…’ cümlesi de…

Yazar Ekrem
Beştaş işi iyi biliyor. Ve bir vesile ile devam ediyor: ‘israf olmasın!’

Okunanı
dinleyen çocuk ‘israf’ kelimesini de
soracaktır. Fırsat değerlendirilip, ‘israfın
zıddı tasarruftur
’ diyerek devam edilir, ‘En kolay kazanç tasarruf yoluyla elde edilir.’ Vecizesi
söylendiğinde, çocuğun edile hayat boyu faydalanacağı bir altın anahtar
verilmiş olur.

80 sayfalık
üçüncü kitabın alt başlığı; ‘Derdime Bir
Çâre
’ Birinci kitaptaki ‘kayıp çocuk
meselesi devam ediyor. Üvey babasından kaçan Serkan, kedisi Beyazgül ile
birlikte emniyet altına alınır. ‘İyilik
etmek
’ alışkanlığı kazandırmak için iyi bir tema. Bu tema, serinin diğer
kitaplarında da devam eder.

Mevsim kışa
dönmüştür. Fakat ne gam? ‘Bizim Mahalle’yi
ısıtacak en güzel şey, komşular arasındaki sevgi ve sıcak duygulardır
.’

Dördüncü kitap
da 80 sayfadır. Alt başlığı: ‘Onu da
Sonra Anlatırım
’ Cin Ali’nin iyilikleri hiç bitmez. Üvey babasından
kurtulup Tayyâre Hanım Teyzesinin evine yerleştirdiği Serkan’a okuma öğretmeye
başlar ve onun okula gidebilmesi için çâreler arar. O, ‘cin Ali’dir. Bulur.

Bizim Mahalle
serisinin son kitabı da 80 sayfadır. Adı:  ‘Birinci
Sınıfın Kralı

Serkan aynı
zamanda Bizim Mahalle’nin de sevgilisidir. Herkesin yardımına koşar. Aynı
zamanda emlakçı olan muhtarın da ücretli yardımcısıdır.

Beşinci kitap,
Bizim Mahalle’nin hikâyesiyle birlikte kimsenin beklemediği mutlu son ile
biter.

Onlar ermiş
muradına biz çıkalım kerevetine*

Kâğıdından
resimlerine, resimlerdeki renklerden çizgilere, çizgilerden buram buram Türk
millî kültürü kokan ifâdelere kadar her yönüyle mükemmel olan Bizim Mahalle’nin
5 kitabı ile alâkalı ‘Sorular-Bulmacalar
eki var. Bu ekte, kitaptaki olaylar hatırlatılarak sorular soruluyor. Hâfızası
normalin biraz üzerinde olanların kolayca cevaplandırabileceği sorular.
Hatırlayamayanlar kitabın o bölümünü bir daha okuma fırsatı bulduklarından kârlıdırlar.

Bizim Mahalle
serisi, başarılı bir ekibin ürünüdür. Ekibin, yazar ve resimleyen dışındaki
emeği geçenler: Editör: Öznur İzgi. Sanat Yönetmeni: Atölye Balık, M. Ahmet
Demir. Dizgi-Tertip: Atölye Balık. Baskı: İmak Ofset.

*Onlar ermiş muradına biz çıkalım
kerevetine:
Mutlu sonla
biten masalların sonunda söylenmesi âdet olan bu cümle, masallardaki
kahramanların mutluluğundan pay edinmeyi ifâde eder. Kerevet: Üzerine şilte
serilerek oturmaya veya yatmaya, istirahat etmeye yarayan, tahtadan yapılmış
yüksekçe yerdir.

 

***

Ötüken Neşriyat’ın
aynı dönemde yayınlanan diğer çocuk kitapları:

Resimleriyle,
çizgileriyle kısa hikâyeleriyle muhteşem kitaplar:  Dr. Özge
Karaevli
yazdı, M. Feyza Yorulmaz resimledi.

1-Gezgin MikropAz gitmiş, uz gitmiş / Dere tepe düz gitmiş’ diyen masallar
dinleriz. Bizim Gezgin Mikrop tam olarak öyle. Mikrop dedim diye korkmayın. Bu
birazcık farklı. ‘Nasıl olur?’ derseniz cevabı masalımızda saklı.

2-Tüylüler Okulu: ‘Tüylüler okulu Olur mu?’ Diye soranlara cevap: ‘Olur Tabiî’ Bilge’nin aklına bir fikir
geldi, arkadaşları da ona eşlik etti. Hen biliyor musunuz, isterseniz siz de
kendinize, bir Tüylüler Okulu Kurabilirsiniz. Bu kitap size yardımcı olacaktır.

3-Robot Şahsuvar: Bir ‘Böö!’ sesi sizi
korkutabilir. Sâdece korkutan bu mudur? Değil elbette! Zamanla birçok korku
zihnimizde kurulur. Peki onlardan kurtulmanın yolu yokmudur? Var elbette. Acaba
bu nasıl olur? Bulut’la Robot Şahsuvar’ın mâcerâlarından bir çâre bulunur.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.
                                                                                                                                                    İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03
50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00
12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KUŞBAKIŞI

Şiirlerle
Nasreddin Hoca Fıkraları

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi
Fransızca Öğretim Görevlisi iken emekliye ayrılan Mehmet Halistin Kukul,
değişik sâhalarda eserler veren değerli bir şâir ve fikir adamıdır. Bu defa,
halk filozofumuz Nasreddin Hoca fıkralarından şiirleştirdiği fıkralarla
karşımıza çıkıyor.

13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 135 sayfalık eseri; ‘velî,
ârif ve hikmet sâhibi bir insan
’ olarak vasıflandırdığı Nasreddin Hoca’nın
108 adet fıkrası şiir, olarak yer alıyor.

Sayın Kukul’un
Nasreddin Hoca hakkındaki diğer değerlendirmeleri, şiirleri kadar dikkat
çekiyor. Nasreddin Hoca’yı herkes bilir. Fakat tanıyanlar çok azdır. O’nu,
Halistin Kukul’an ifâdeleriyle tanıyalım:

Gayesi, yalnızca
insanları güldürmek olmayan Hoca, yaşadığı toplumun önde gelen bir düşünürü,
bir âlimidir. O, toplumda gördüğü birtakım bozuklukları hicvederek, onların
yanlışlığını insanlara anlatmayı ve o yanlışlıkları bertaraf etmeyi
hedeflemektedir. Toplumu eğitmek en büyük gayesi idi. O, medresede yetişmiş bir
molla, bir vaiz olmasına rağmen, klasik vaizlerden, hocalardan biraz farklı
olarak insanlara anlatmak istediklerini sâdece minberden veya medrese
kürsüsünden anlatmak yerine halkın arasına karışarak anlatmayı yeğledi. Halka,
halktan biri olarak doğru bildiklerini, nükteli sözlerle anlattı. O, insanların
gündelik hayatlarında sürekli yaptıkları ama hiç düşünmedikleri birçok şeyi
onların gözleri önüne koyarak düşünmelerini sağladı.

13. asırda
Selçuklular zamanında yaşamış bir veli şahsiyet olan Nasreddin Hoca, daima,
hayatını, insanlara doğru yolu göstermeye, iyilikleri bildirmeye ve
kötülüklerden sakındırmaya hasretmiştir. Hikmet ve ibret dolu sözlerinde hiçbir
zaman ahlâk dışı bir ifâde mevcut değildir.

Nasreddin Hoca;
kişiyi, aileyi ve toplumu hep iyiliğe yönlendirmiştir: Dostluk, kadirşinaslık,
iyi komşuluk, aile bağları, hoşgörü… Hep nüktelerle ifâde edilmiş ve dilden
dile bugünlere ulaşmıştır. O; sanıldığı gibi, sâdece çocuklara değil; her yaşın
insanına ve bütün insanlığa, kıvrak zekâsıyla hitap eder ve herkese uyarıcı bir
ahlâkî sistem uygular.

Kısacası; Nasreddin
Hoca, bizim, zekâ, nükte ve tebessüm şuurumuzdur. Onun fıkraları, hikmet,
fazilet, edep ve ibret vesikalarıdır.

Manzum
fıkralardan bir örnek:

Nasihat Tutulursa

Hoca
ile dostları

Sık
sık sohbet edermiş.

Muhabbete
dalarlar

Hâtıra
tazelermiş.

 

İşte
böyle bir anda

Biri,
bir soru sorar.

 Der ki: ‘Ancak Hocamız

Bu
işe verir karar!”

 

‘Sor!’
der, Nasreddin Hoca;

‘Bilgimi
esirgemem! 

Fakat,
bilmezsem eğer

Bir
tek lâf bile demem!’

 

Adam
der ki: ‘Dünyada

En
değerli şey nedir?

Bize
bir cevap bul da

Hepimizi
sevindir!’

 

Hocamız
az düşünür; 

Der
ki: ‘Bu, nahisattir! 

Herkese
nasip olmaz;

Tutulursa
sıhhattir!’

 

‘Ya,
der; Hocam öyleyse

En
değersiz şey nedir?’

‘Yine
nasihattir!’ der.

 İtiraz görür hemen. 

Der
ki: ‘Karşı çıkmayın

Sakın
ha dinlemeden!’

 

Adam
der: ‘Nasıl olur?

Neler
diyorsun yine! 

İnanıyor
musun sen 

Kendi
söylediğine?”

 

Hoca
anlar ki, adam

Oturaklı
söz ister.

Babacan
edâsıyla 

Ona
şunları söyler:

 

‘Nasihat
tutulmazsa

Değeri
hep kaybolur!

Ya
bir de tutulursa

En
değerli şey olur!’

***

Büyüğünden küçüğüne, âliminden câhiline
herkese uygun bir kitap…

BABIALİ
KÜLTÜR YAYINCILIĞI:

29 Ekim Caddesi Vizyon Park Ofis Plazaları
4. Vizyon Kat: 2 Daire: 17 Yenibosna, Bahçelievler – İtanbul. Telefon:
0.212-43847 78 Belgegeçer: 0.212-438 57 78 e-Posta:
bky@bky.com.tr  www.bky.com.tr 

 

İpek
Yolunda Türklerin İktisâdî Ve Ticârî Hayatı

Boğaziçi
Yayınları’nın Târih Dizisi serisinden çıkan Prof. Dr. Mehmet Saray’ın eseri, 13,5
X 19,5 santim ölçülerinde, 160 sayfadır. Haziran 2021’de yayınlanmıştır. 

Mehmet Saray Hoca,
Hunlardan Gök Türklere, Gök Türklerden Uygurlara, Uygurlardan Kırgızlara,
Oğuzlardan Selçuklulara, Selçuklulardan Osmanlıya kadar geçen dönemi ana
hatları ile yazdıktan sonra, bugünkü kardeş Türk Cumhuriyetlerinin halklarını
teşkil eden Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve
Doğu Türkistan Türklerinin târihlerini de bütün yönleri ile ele alıp yazıyor.

Prof. Dr. Mehmet
Saray’ın eserinde, soy kardeşlerimizin iktisâdî ve ticârî hayatları, dünü ve
bugünü ile ortaya konuluyor. Ayrıca, Rusya ile Çin’in bölgeyi ve kardeşlerimizi
nasıl sömürdüğü de anlatılıyor. Son olarak da kardeş cumhuriyetlerin yer altı
ve yer üstü zenginlikleri belgelere dayalı olarak açıklanıyor.

Bu çalışmada ana
hatlarıyla ele alınan konu ‘İpek Yolunda
Türklerin İktisâdî ve Ticârî Hayatı
’, yeniden canlandırılabilir mi? Sorusudur.
Diğer bir ifâde ile ‘Târihî İpek Yolu’ yeniden ticâret hayatımızda yerini
alabilir mi? Pek çok ülkenin, özellikle Türkiye ile kardeş Türk
Cumhuriyetleri’nin, iktisâdî ve ticârî hayatına önemli katkı sağlayacağı tahmin
edilen bu projenin gerçekleşmesi mümkün mü?

Neden olmasın? Saray
Hoca, nasıl olabileceğini de inandırıcı delillerle müjdeliyor.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 
e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com //   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

Sanırlardı Ki O

Osman Onur Şimşek, ilk romanında inceliklerle yaşamaya
çalışırken aldığı her yarayla yalnızlaşan, kalabalık beklentilerin gürültüsü
arasında suskunlaşan; sözcüklerin hiç olmadığı kadar soyut, sıfatların hiç
olmadığı kadar yakışıksız, zamirlerin hiç olmadığı kadar vefasız olduğu anların
izlerini taşıyan genç bir adamın karar masasına oturtuyor bizleri.

‘Kendisi bir olup
üçle toplandığında beş etmeyi arzulayan, ya bir olduğuna, ya üçten umut
bulduğuna, veya beşi arzuladığına söver.’

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (19)

“…Kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var,
fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar
hayvanlar gibidir, hattâ daha da sapık. Ve işte gafiller onlardır!” (A’raf:
179, Prof. Dr. Süleyman Ateş)

     “Çünkü onların
kalpleri vardır, onlarla (İlâhî hakikatleri) anlamazlar; gözleri vardır,
onlarla (İslâm’a ait gerçekleri) görmezler; kulakları vardır, onlarla (İslâm’a
dair emirleri) işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağı /
daha şaşkındırlar.

     “(Kalbini Allah
sevgisine, ilâhî emirlere, hak ve hakikatlere kapatmış, onun yerine
maddeperestliği / madde düşkünlüğünü, şehvetperestliği / şehvet, menfî istek ve
gayri meşruya olan düşkünlüğü, dünyaperestliği / ahiretsiz dünya düşkünlüğünü
doldurmuş olanların diğer uzuv / ve azaları da onları elde etmeye çalışır;
hatta onların zarif giyinişi, ilgi çekici kibarlık ve nezaketi de çoğu kez
bunun içindir. İnsanların, hayvanlardan daha şaşkın / daha aşağı oluşu,
Allah’ın kendisine kulluk etmek için lûtfettiği şuur ve sorumluluk duygusunu
kaybetmiş olması dolayısıyladır.)

     “İşte onlar,
(düşünce, inanç ve yaratılış gayesinden ve Allah’a kulluktan) gafil olanların
ta kendileridir.” (Feyzü’l-Furkan, Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli)

     “Andolsun Biz,
cinler ve insanlardan (akılları ve) kalpleri olup da bunlarla (gerçeği)
anlamayan, gözleri olup da bunlarla (doğruları) görmeyen, kulakları olup da
bunlarla (hakikati) işitmeyen (kısacası iradesini inkârdan yana kullananlardan)
nicelerini cehennemlik yapmışızdır. İşte bunlar (insan olmanın hakkını
vermedikleri için) hayvanlar gibidir; hatta (bozulmada sınır tanımadıkları için
hayvanlardan) daha da aşağıdadırlar. Gaflet bataklığında yüzenler de işte
bunlardır. (Bu gafletten kurtuluşun yolu şu gerçeğin bilinmesine bağlıdır.)”
(Kur’an Bana Ne Diyor? Veli Tahir Erdoğan)

     “…Sırf cebir
tarikiyle (yoluyla) ve kendilerinin yaptıkları ve sebep oldukları şeyler hesaba
katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir. Aslında
başlangıçta ‘ahseni takvim’ yani en güzel biçimde yaratılmış, şuur fıtratını
taahhüt etmiş iken sonra ‘esfeli safilin’e düşmüş ve cebren kurtarılmalarına
ilahî meşiyetin ilgisiz kalmış olması bakımındandır…

     “Bunlar irade ve
hürriyet sahibi oldukları zaman taahhütlerini yerine getirmeyecekler ve
görevlerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki emaneti, şühudu / şahitleri ve
marifeti / bilgiyi ve diğer güçlerini hak yolunda kullanmayacaklardır…
‘Alçaklığa saplanıp kalacaklar ve heveslerine uyacaklardır.’ İşte o zaman
Allah, onların kalplerini ve ruhsal meleklerini mühürleyecek, hakkı duymak
kabiliyetleri kapanacak, bundan böyle onlara öyle bir yaratılış ve huy verecek
ki, artık sırf cehennemlik olacaklar…

     “Onların kalbleri
vardır. Kendilerine duyacak bir kalb verilmemiş ve fıtrattaki misaka (verilmiş
söze) bağlanmamış değillerdir. Lâkin bu kalblerle fıkıh etmezler, yani işi
derinden derine anlamazlar. Kendi vicdanında duyulması ve farkına varılması
gereken şeye dikkat etmezler, gereği gibi duyup anlamazlar.

     “Gözleri de
vardır, lâkin bunlarla görülecek şeyi görmezler. Kulakları da vardır. Lâkin
bunlarla işitmezler, işitilecek şeyi dinleyip duymazlar. Hasılı Allahın akıl ve
duygu kuvvetlerini insan gibi ve gerektiği şekilde kullanmazlar. İşte bunlar
hayvan gibidirler. Gönüllerinde gözlerinde ve kulaklarında insanlığa mahsus
olan mânâ ve şuur bulunmaz. Hayvan gibi sadece bir gövde ve ses ile insan olunur
sanırlar ve yalnızca görünüş ile ilgilenirler. Veya bütün duyguları ve
idrakleri münhasıran / sırf bu dünya hayatındaki geçim sebeplerine yöneliktir.
Belki bunlar hayvandan da daha aşağı, daha şaşkındırlar. Çünkü en’âm denilen
aşağı canlılar, yaratılıştan ve doğuştan gelen amaçlarından sapmazlar,
seçebilecekleri kadar menfaat(lerini gözetirler) ve mazarratlarını / zarar
göreceklerini seçerler (yani fark ederler), onları elde etmeye gücü yettiği
kadar çaba gösterir, tehlikelerden korunmaya çalışır. Hiçbir uzvunu yaratılış
gayesinin dışında kullanmaz, ileri gitmese de geri de kalmaz, yaratılışını
değiştirmez. Onlar ise aksine gelişmeye ve ebedî mutluluğa aday olan
yaratılışlarından gereği gibi yararlanmazlar, yararlanmak şöyle dursun onun
bozulmasına sebep olurlar da ebedî azaba götüren bir yola girerler. Ve işte
onlar o gafillerin ta kendileridir. Tam anlamıyla gafil diye işte bunlara
denilir. Zira beyinleri ve kalbleri var, fakat şuurları yoktur. Nefislerine
karşı şahit olmuşlardır da kendi özlerinden haberleri olmaz, fıtratlarındaki
misak / söz, yemin ve taahhüdü duymazlar, aldırmazlar. Kendi iç gözlemleriyle
fıkh-ı nefsî denilen kendi iç dikkatleriyle duymadıkları gibi, dışarıdan
gözlerine sokulan âyetlerin, kitabın ve kulaklarına okunan hak kelâmının verdiği
haberlerin şahitliğiyle de duymazlar. Vücud var, vicdan namına bir şeyleri
yoktur. Dini, bir vehim; kitabı bir eğlence; ilahî kelâmı, bir musıki diye
karşılarlar.. İlahî işlerle dünya işleri arasındaki inceliğin farkına varmaz,
kimin kulu olduklarını, neye veya kime tapacaklarını bilmezler. Gönülleri boş
heva, gözleri şekil ve resim, kulakları anlamsız sesler, müsemmasız /
isimlenmemiş isimler peşinde dolaşır durur. Kendilerine kalb, göz, kulak verip
yaratan, yaratılıştan kendilerini rablık mîsakına taahhüt ettiren, Semî
(işiten), Basîr (gören) ve eşi-benzeri olmayan Allah Teala’ya türlü türlü
şirkler (ortaklar) koşarlar, gafletlerinden dolayı Allah’ı anmazlar, anarlarsa
bile O’nun münezzeh / noksanlıklardan uzak, şanına lâyık olmayan isim, sıfat ve
özelliklerle anarlar.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)