11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 368

Erken Seçim

0

Son günlerde biraz tavsamış
olmakla beraber, erken seçim talebi az da olsa gündemde ki, yerini muhafaza
etmektedir. Esasen, şu anda, acizane kanaatime göre Memleketimizin erken bir
seçime zinhar ihtiyacı bulunmamaktadır.  Zira,
Seçmenlerin % 52 sinin oyunu almak suretiyle seçilen bir Cumhurbaşkanı
işbaşındadır. Beş yıllık normal  görev
süresi, 2023  yılının Haziran ayında
nihayete erecektir. Milletvekili Genel Seçimlerinin de ayni tarihte yapılması
icap etmektedir. Kısaca ifade etmek icap ederse, seçime daha bir buçuk yıla
yakın bir zaman olduğu gibi, halkında 
ısrarlı  bir seçim  talebi yoktur.

                Erken
seçim talebin de bulunan, bugüne kadar girmiş olduğu bütün seçimleri açık ara
farkla kaybeden CHP. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğludur. Bundan sonra
yapılacak olan, ister erken seçimde olsun, isterse zamanın da yapılacak olan
seçimde olsun kaybetme ihtimali  yine %
1500 kesin ve  bankodur.  Memleket Partisi  Genel Başkanı Muharrem  İnce’nin ifadesi ile  bugüne kadar girmiş olduğu 15 seçimin
tamamını kaybeden ve yenilen pehlivan güreşe doymaz misali  Kılıçdaroğlu’nun  ısrarını anlamak mümkün değildir.. Kaldı ki,
CHP bu memlekette 70 yıldır hiç bir zaman tek başına iktidar olamamıştır.
Bundan sonra da bir 70 yıl daha geçse, yine iktidar olma  ihtimali ve imkanı  yoktur. 
CHP, bu güne kadar hep  Milletin
arzusu hilafına yapılan gayri meşru ihtilallardan sonra, ara rejimler sayesinde  iktidar olabilmiştir.. Bakmayın siz CHP Genel
 Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, iktidara
gelirsem şunu yapacağım, şunun hesabını soracağım demesine.  Onun bu ifade tarzı,  yıllardan beri   iktidar yüzü görmeyen  CHP. tabanını ayakta tutabilmek için algı
operasyonu meydana getirme gayesine matuf bulunmaktadır.

                Şu
sıralar Erken Seçim kısmen gündemden kalktığına göre, şimdi muhalefette
bulunanlar kaybetme zeminine doğru yollarına devam etmektedirler. Şöyle ki,
bazı kamu oyu araştırma şirketlerinin yaptıkları anket çalışmalarına göre, AK
PARTİ.nin oyunun düştüğü ifade edilmiş olmasına rağmen, muhalefette bulunanların
oy oranları  ise, hiçbir şekilde
yükselmemektedir.. CHP.nin  oy oranı ise,
adeta % 22—23 lere çakılıp kalmış durumdadır. 
Buna mukabil,  20 yıldır
kesintisiz bir şekilde iktidar da bulunan AK PARTİ.nin oy oranı  nerede ise, hiçbir zaman % 40  ın altına düşmemektedir. Halbuki  genel kaide olarak iktidarda olan bir partinin
oyları düşer.  Fakat bilindiği üzere,
yapılan her seçimde AK PARTİ. nin ve onun Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın
aldığı oyların oranı düşmek şöyle dursun, devamlı olarak yükselmektedir. Bu
durumu, her seçimi kaybeden muhalefet partilerinin iyi değerlendirip, hal ve
hareket tarzlarını gözden geçirmelerinde mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

  Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki,
Muhalefet partilerinin, hiçbir ayırım yapmadan hepsi ,iktidara geldikleri takdirde neler yapacaklarını  anlatmaları yerine mütemadiyen Tayyip Erdoğan
düşmanlığı yapmaktadırlar.
Böyle bir hareket tarzı ise,muhalefet
partilerine ilave bir oy getirmemektedir. Halbuki Tayyip Erdoğan
düşmanlığı  yapacaklarına iktidara
geldikleri takdirde neler yapacakların, AK PARTİ. den farklı olarak hangi
yenilikleri getireceklerini anlatsalar herhalde 
daha fazla halkın teveçcüğüne 
mazhar olurlar kanaatindeyim.

Muhalefet
partileri, erken seçim olacak diye Cumhurbaşkanlığı adaylığı hususunda
aralarında devamlı olarak müzakere yapmaktadır Hatta bir ara Kılıçdaroğlu’nu
bile bir hayli  havaya soktular.  Fakat, İYİ PARTİ Genel Başkan Yardımcısı  Müsavat Dervişoğlu , biz kaybetmesi  muhtemel  
bir adayı tercih etmeyiz deyince Kılıçdaroğlu’nun bütün sevinci
kursağında kaldı.

Muhalefetin en
büyük handikabı seçmene  güven
verememesidir. Devamlı olarak “Erdoğan
gitmeli”
diyorlar. Tamam Erdoğan gitsin de yerine Kemal KIlıçdaroğlu mu
gelsin. Bu memleketi  Kılıçdaroğlu’nun  daha iyi idare edeceğine inan pek fazla kimse
bulunmamaktadır.. Geçenlerde bir araştırma şirketinin yaptığı Liderlik ile
alakalı bir araştırmada Kıllıçdaroğlunu ay oranı % 07 çıkmış. Ali Babacan ile
Ahmet Davudoğlu ’nun  oy oranları
ise  % 
1—-1,5 lar seviyesinde kalmıştır. Bu adı geçen şahıslar
velinimetlerine yaptıkları ihanetin cezasını çekmişlerdir. Amiyane tabirle
kendilerini inkar etmişler, vefasızlık ve nankörlük yapmışlardır. Bu sebeple
halkta , Erdoğan’ı satan herkesi satar kanaati meydana gelmiştir.

Diğer taraftan
adı geçen şahıslar biz bu memlekete demokrasi getireceğiz diyorlar.  Fakat kaostan , sokaktan, dış baskılardan/AB
D:Başkanı Biden’den medet umuyorlar, yardım bekliyorlar. Allah aşkına bu
memleket de Biden’in desteği ile demokrasi geleceğine inan  var mı?. 
Zira, ABD. hiçbir zaman Türkiye de demokrasinin yerleşmesinden yana
olmadı. Tam tersine bütün demokrasi dışı müdahalelerin , darbelerin arkasında
ABD. oldu.

 Üzülerek ifade edeyim ki, Muhalefet, son
zamanlarda, memleket de meydana gelen pozitif havayı  nasıl zehirleriz gayreti içerisine girmiş
bulunmaktadır. Fakat bu hususta hiç şekilde Başarlı olamamaktadır.

 AK PARTİ ise,
bütün hazırlıklarını 2023 yılı Haziran Ayında yapılacak seçimlere  göre ayarlamaktadır. 2022 yılında erken seçim
yapılma ihtimali tamamen ortadan kalkmıştır. Esasen Cumhurbaşkanlığı Hükümet
sistemine göre  Recep Tayyip Erdoğan
istemediği veyahut da AK PARTİ destek vermediği sürece, erken seçim kararının
alınması da mümkün olmadığına göre erken seçime nasıl gidilecektir. MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli de geçtiğimiz Salı günü Partisinin grup toplantısında
yapmış olduğu konuşmada “  Seçimler zamanında yapılacaktır.” demiştir.
Böylece Erken Seçim tartışması gündemden düşmüştür. 

Dişi Deve

Kimi der gerçek kimi
der uydurma fakat son günlerde birçok tartışmada anlatılan menkıbelerden. Hani
şu;

Bir gün Hz. Ali’nin
taraftarlarının yoğun olduğu Küfeden bir arap, devesiyle Şam’a gelmiş.Şam
sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşıp

-Ver o dişi deveyi
bana! Demiş. Tartışma büyümüş, Küfe’den gelen adam “Bu deve benimdir, üstelik
dişi değil erkektir.” Diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar.Konu Muaviye’ye
yansımış

Halk meydanda
toplanmış…

Muaviye, Küfe’den
gelenle Şamda deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış

-Bu dişi deve
Şamlınındır!

Sonra toplananlara
dönmüş ve sormuş;

-Ey cemaat, bu dişi
deve kimindir?

Cemaat hep birlikte
bağırmış:

-Şamlınındır!

Küfeli şaşkın bir
vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış;

-Ey Küfeli, dinle!…
Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil erkektir, Ama sen
Küfe’ye dönünce Gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin dişi
deveyi erkekten ayırt edemeyen o ne derse evet diyen onbin adamı var ayağını
denk al!”

Hatırladınız değil mi?

Menkıbeler güzeldir,
hayretle ve ibretle okunur, dinlenir ama hem zamanımızdan hem mekanımızdan hem
de kendimizden uzak tutarız. Oysa günümüzün Muaviyeleri ve “deve dişidir!!!”
diyenleri hala aramızda. Belki bizlerde deve dişidir diye bağıranlardanız lakin
farkında değiliz. Bir Müslüm şarkısı gibidir sevdamız. Hangimiz sevmedik  şarkısında söylediği gibi; Hangimiz düşmedik
kara sevdaya?,  Hangimiz sevmedik
çılgınlar gibi… Deli gibi sevmek ruhumuzda var. Aşığın gözü kör kulağı sağır.
Doğruyu yanlışı ondan göremedik. Yakıldı, yıkıldı yine de sevdik… diye söyler
bilge adam. Gücü sevdik , Parayı sevdik, makamı sevdik, sevilmeyi sevdik,
nefret etmeyi sevdik, iktidarıyla muhalefetiyle partimizi sevdik, liderimizi
sevdik, sürümüzü sevdik, sendikamızı sevdik ama doğruları ilkeleri hakikati
sevemedik bağırdık hep bir ağızdan “Bu deve dişi devedir” Diye. Futbol takımı
tutar gibi sevdik. Görmeyen gözlere , fikri hür ,vicdanı hür, irfanı hür
olmayanlara ne anlatsak boş , bu yüzden sözü çok uzatmaya gerek yok…

Bakın bakalım  sizin develer dişi mi?  Umduğunuzla bulduğunuz farklı olmasın…

 

Konudan Konuya (22)

     Hz. Peygamber,
düşmanla yapılan savaşa “Küçük Cihad” , nefisle yapılan savaşa “Büyük Cihad”
diyor. Düşmanla yapılan savaşta ya gazi ya da şehit olmak var. Yani hayatımızı
kaybedebiliriz. Durum bu iken, nefisle yapılan savaş; nasıl oluyor da “büyük”
lâfzıyla vasfediliyor? Çünkü nefisle yapılan savaşı kaybettiğimiz takdirde;
işin ucunda, ebedî / sonsuz âhiret hayatını kaybetmek var! İşte bunun içindir
ki, nefisle yapılan savaş; büyük savaştır.

X

     Çeşit çeşit
hayvanlar var. Kimisi su içinde, kimisi toprak altında, karanlıkta yaşıyor.
Bazıları sürünür vaziyette. Kimisi leş, kimisi pislik yiyor. Kimileri de
birbirine yem oluyor. İnsanla kıyasladığımız takdirde, çok kötü hayat şartları
içinde yaşıyorlar. Bu hayat şartları, onlar için zulüm olmuyor mu? Bu çeşit
kötü ve pis hayat şartları içinde yaşamış olmaları; insanlara gıptayla
bakmalarını gerektirmiyor mu? Evet, eğer böyle bir his ve duygu içinde
olsalardı; gerçekten onlara zulüm edilmiş olurdu. Allah ise zulmetmekten
münezzeh ve uzaktır. Asla zulüm yapmaz. Nitekim yapmamıştır. Zahiren /
görünüşte zor ve kötü hayat şartları içinde olan yaratıklarda; asla
birbirlerine karşı haset söz konusu değildir. Yine onlar birbirine gıptayla
bakar bir his ve duygu sahibi de değillerdir. Ne vücut / beden şekillerinden
ötürü, ne de yiyeceklerinden dolayı şikayetleri var! İnsan dışındaki tüm
canlılar; ne görünüşleri, ne yedikleri, ne de yaşadıkları durum itibariyle
insana karşı asla bir eziklik içinde değildirler. Çünkü Allah onları;
hallerinden memnun olarak yaratmıştır. Böyle olmasaydı; onlara zulüm edilmiş
olurdu. Allah ise zulümden beridir, zâlim değildir. İşte Allahı bu şekilde
tanıyıp, bilmiş olmamızdan ötürü; hayvanların insana göre çok farklı ve aşağı
durumda olmalarını hor görmüyor, fakat tabii karşılıyoruz. Nitekim, bu durum ne
onları, ne de bizleri rahatsız etmekte. Yani etmemekte. Bu yanlış ve yersiz
düşünceler; Allahın isim ve sıfatlarının tezahür ve zuhurunu lâyıkı veçhiyle
bilmemekten ileri geliyor.

X

     Ziraat
Fakültelerinde Süt Bölümleri var. Bölüm Başkanları ise falan veya filan
Profesörler. Bölüm Başkanları neden İnekler değil? Çünkü südü yapan onlar.
Fakat inekler aslında canlı birer makineden başka bir şey değil. Ağızlarından
alıp mideye gönderdikleri otlar; işlenerek en güzel gıda olan süde dönüşüyor.
Bunda ineğin ne eli, ne de gözünün rolü var. Henüz insanlar; bir taraftan
verdikleri otu, diğer taraftan süt yaparak çıkaran bir makine icat edemediler.
Bu bakımdan ineğe muhtaç durumdalar. Fakat insan yine de Süt Bölümü’nün başına
bir ineği oturtmuyor. Çünkü biliyor ki, süt; ineğin karnında oluşuyor ama,
ineğin bunda dahli yok. O İlâhî bir makine olup, nasıl kurulmuşsa öyle
çalışıyor. İnek İlâhî bir süt makinesi olarak yaratıldığı, insanın emrine tâbi
kılındığı için, elbette Süt Bölümü’nün başına ineğin değil, insanın geçmesi çok
doğal bir husus.

X

     İşe gidip
gelirken, günümüzün en az bir saati, vasıta ve araçlarda geçiyor. O saatleri
bir şeyler okuyarak geçirsek; bir senede yüzlerce saat okumuş oluruz ki, büyük
bir kazanç. Zaman öyle bir şey ki, durmadan ırmak gibi akıp gidiyor. Zaman
içinde, iki defa yıkanılması mümkün olmayan bir nehir gibi. Geçen zamanı geri
getirmek ise imkânsız. Vasıtada giderken, zaman durmuyor ki, onu
değerlendirmekten gâfil oluyor! Bir şeyler okumakla o zamanı verimli kılmaktan
uzak kalıyoruz!
Her zaman cebimizde okunacak küçük bir kitap olmalı. Her fırsatta, çıkarıp
okumalıyız. Hem yolculuğun nasıl çabucak, hiç sıkılmadan bittiğini görür, hem
de bilgilenerek nasıl hoş bir vakit geçtiğini anlarız.

X

     Şanslı bir
zamandayız. Her türlü neşriyat Türkçemizde var. Telif ve tercüme eserlerle
kitapçı vitrinleri dopdolu. Güzel Türkçemizin Türk diliyle ifade edemeyeceği,
yabancı dillerde neşredilmiş / yayınlanmış hiçbir eser mevcut değil. Kısaca,
dünyada Türkçeye çevrilemiyecek hiçbir eser yok. Bu bakımdan, Türkçemizle ne
kadar iftihar etsek azdır. Çünkü Kur’an ve Hadis dışında, Türkçemiz; bütün
dillerin üstünde bağdaş kurmuş ve üstünlük kazanmış, gurur verici bir mahiyet
almıştır. 

       

İhracat Patlaması Yaşıyor…muşuz?

Geçtiğimiz günlerde Kocaeli Yarımca sahilinde gezerken bir
arkadaşla karşılaştık. Gemi Acente sahibi olan bu arkadaşa İşlerinin nasıl
gittiğini sordum. Bana, sahilde aralarında yaklaşık 1,5 Km. mesafe bulunan iki
limanı gösterdi. “Oralara gemi yanaşırsa bizim işlerimiz de iyi olur, bak ikisi
de bomboş” dedi. Haklıydı arkadaşım gerçekten de son günlerde limanlara gemi
yanaşmıyordu.

Gerek hükümet kanadından yetkililer olsun, gerekse iktidar
yanlısı konuşmacılar televizyonlara her çıktıklarında ihracat patlamasından söz
ediyorlar. Ben de onlar öyle konuşurken hep düşünmüşümdür acaba ihracatı
patlatacak seviyede ne üretiyoruz?

Bundan 50 yıl öncesine kadar nüfusumuzun büyük çoğunluğu köylerde
yaşadığı için her ne kadar yeterli miktarda ileri teknolojiye dayanan tarım
alet ve makinelerimiz yoksa da narenciye ve tahıl üretimi ihracıyla Türkiye’ye,
İpraş, Petkim, Seydişehir Alüminyum, Şeker fabrikaları gibi daha birçok devasa
tesis kazandırılmıştır.


Bugüne baktığımızda yukarıda saydığım tesis ve fabrikaların
hepsi özelleştirilmiş, özelleştirilen tesislerin büyük çoğunluğu da alıcılar
tarafından yağma Hasanın böreği misali amaçlarının dışında ranta dayalı bir şekilde
kullanılmaktadır.

Eskiden üretip ihraç ettiğimiz tahıl ürünlerinin birçoğunu
bugün ithal eder durumdayız. Buğdayı Rusya’dan, Pirinci Çin ve ABD’den,
Mercimeği Kanada’dan, Tohumluk domates ise İsrail’den. Etleri Sırbistan ve
Fransa’dan Samanı da Bulgaristan’dan ithal ettiğimize göre; elimizde katma
değeri yüksek mal üretecek yüksek teknolojiye dayalı tesisler de olmadığına
göre sahi ne üretiyoruz da ihracatta patlama yaşıyoruz?

Açıklayayım…

Yurdumuz topraklarından çıkan birçok değerli madeni işleyecek
ekipman olmadığı için hammadde olarak yurtdışına ihraç ediyoruz.

Otomotif sektöründe(Montaj sanayi) ithalatı %70-80’lere varan
yabancı marka araçları ihraç ediyoruz.

Hakkını yemeyelim bazı ülkelere son yıllarda ürettiğimiz İHA
ve SİHA’ları da az da olsa satıyoruz..

Bunların yanında bir de çok acayip sanal ihraçlarımız var.

 İlkokuldan
üniversiteye kadar okutup en verimli çağında mezun olduktan sonra iş bulamayan
genç beyinlerimizi zorunlu olarak yurtdışına gönderiyoruz.

Memleketimizin en can alıcı, en önemli ihraç ürünlerinin
başında ise, Türkiye Cumhuriyetini temsilen gönderilen ismi ayakkabı
kutularından çıkan milyon Dolarlarla, ve aldığı rüşvetlerle ünlenen, dinimizi
çıkar amaçla kullanan bakaracı-makaracı hariciyecimiz var.

 Ayrıca adı Ülkücü Mustafa
Eroğlu’nun öldürülmesi olayına karışan Viyana büyükelçisi Ozan Ceyhun var.

Hele son olarak Almanya’nın Frankfurt şehrine 6000 Euro
maaşla atanan ihraç ürünü bir şahsiyet! Var ki tam evlere şenlik. 301
madencinin hayatını kaybettiği Soma’da bir madenci yakınını tekmelemesiyle
ünlenen Yusuf Yerkel.

Bu şahsın atanmasına Alman Sendikalar Birliği (DGB) dahi
büyük ölçüde karşı çıkıp tepki göstermelerine rağmen ki gösterilen tepkilerin
bu tayin işlemi durduruluncaya kadar devam edeceği söyleniyor, ama o atamayı
gerçekleştiren makamların hiç çıtı çıkmıyor.


Peki, ama Türkiye’nin elinde yetişmiş, uzman, adı hiçbir
akçalı işe bulaşmamış ülkemizi yüzünün akıyla temsil edecek insanımız yok mu?
Var hem de çok fazla. Ama atalarımızın da bu konuda söylenmiş çok güzel bir
sözü var: “Balık baştan kokar.”

Sağlıklı kalın.

Büyük Türkçü Âlim Kilisli Necip Asım (Yazıksız)

Geçenlerde vuslata eren
Klasik Türk Sanat Musikisi üstatlarından, sahasının son temsilcisi ve çınarı
Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça’nın (1926-2021) Kilisli olması, Türkçe Dil Bilginleri
Kilisli Muallim Rıfat Bilge (1874-1953), Dil Bilimci Prof. Dr.Faruk Kadri
Timurtaş (1925-1983) ile bir başka Kilisli âlimi daha hatırlattı; Büyük Türkçü Prof.
Dr. Necib Asım(1861-1935).

 

Geçenlerde İstanbul Fatih’te
ziyaretine gittiğim Büyüyen Ay Yayınları sahibi Öğretmen Mustafa Kirenci bana
ilk yayına başladıkları birinci kitapları olan Ali Yıldız’ın hazırladığı Necib
Asım’ın Kitap adlı eserini hediye etti. Buna ek olarak yine Necib Asım’ın Eski
Savlar adında, bu defa Irmak Kaçar’ın yayına hazırladığı Divanu Lügati’t
Türk’teki Ata Sözleri’ni muhtevi eserini verdi. Bu iki önemli çalışma bana yeni
iki torunum olmuş kadar keyif verdi, inceleyerek lezzet aldım. Necib Asım’ı
Kıymetli Kirenci’ye tanıtan da bir başka hemşerimiz Büyük Doğu Yazıişleri
müderlerinden Avukat, Yazar Hüseyin Rahmi Yananlı merhum olmuş. Muallim Mustafa
Kirenci, üstad Sezai Karakoç ile birlikte Diriliş Yayınları’nda çeyrek asrı
şakın hizmeti geçmiş önemli bir entelektüelimizdir.

 

Asker, Akademisyen Ve Türk
Derneği Başkanı

Necib Asım’ı bir kere daha
yeniden tanıdım. Hayatı şöyle özetle; Necib Asım Kilis’te Balhasanoğulları
adıyla bilinen sipahi kökenli bir aileye mensup. Kilis’te doğmuş, İstanbul
Kadıköy’deki evinde vefat etmiş ve Sahray-ı Cedit Mezarlığında defnedilmiş.
Eğitimine Kilis’te başlamış, Şam İdadisinde okumuş, İstanbul Kuleli Askeri
Lisesi ve Harbiye Mektebinden mezun olmuş. Askeri okullarda ve Harbiye’de
Türkçe, Fransızca ve Tarih öğretmenliğinde bulunmuş. Hizmetlerini tamamlayınca
da Albay rütbesiyle emekli olmuş.

2. Meşrutiyet’ten sonra (1908)
İstanbul Üniversitesi’nde Türk Tarihi ve Türk Dili dersleri verdi. Türk
Derneği’nin kurucuları arasında bulundu ve başkanlığına seçildi. 1927 yılında
TBMM’ne girdi ve vefat edene kadar Erzurum milletvekili olarak görev yaptı (1935).
Vefatından bir sene önce Yazıksız soyadını aldı.

Tercüman-ı Hakikat’te,
Maarif’te, Musavver, Malumat, Servet-i Fünun’da ve Ahmet Cevdet’in yayınladığı
İkdam’da yazılar yazdı, Medresetüledep adında kendisi de bir dergi yayınladı.
Necib Asım yazılarında dilin sadeleştirilmesini ve Türkçenin Avrupa dillerinden
aşağı bir dil olmadığını savundu ve yazdı. Türk Yurdu, Bilgi, Edebiyat
Fakültesi Mecmuası, Türk Tarih Encümeni Mecmuası gibi dergilerde makaleler
kaleme aldı.

 

Türkolojiyi Kuran İlk Türk
Dili Hocası

Macarların Peşte’de
yayınlanan Keleti Szemle Dergisinde Balhasanoğlu ve Balkanoğlu imzasıyla
yazılar neşretti. Eski Türkçe üzerinde de yoğun çalışmalar yaptı. Orhun
Abidelerinin metnini ve tercümesini, Ayasofya Kitaplığında bulduğu Atabetül
Hakayık’ın Uygur ve Arap Harfleriyle yazılmış bir nüshasını bularak bu iki
değerli eseri ilim dünyasına kazandırarak, buna bir önsöz yazmıştır.

Necib Asım’ın bir başka
önemli hizmeti de Darülfünun’da Türkolojiyi kurmasıdır. Necib Asım aynı zamanda
Türkoloji de ilk Türk Dili Tarihi profesörüdür. Çalışmaları yurtiçi ve dışında
yankı bulmuş önemli bir ilim adamıdır. Chicago’da kendisine üstün hizmet
madalyası ve diploması verilmiştir (1892). Ayrıca Paris’teki Societe Asiatique
üyeliğine kabul edilmiştir (1895).

Necib Asım Türk Dili, kültürü
ve tarihi hakkında yaptığı çalışmaları; 
hem kendisi hayatta iken ve hem de günümüzde referans teşkil eden bilgi
ve belgelerdir. Fikirleriyle Türk Diline, Türkoloji çalışmalarına ve Türklüğe
katkıları hep önde olmuştur. Türkçenin sadeleştirilmesini savunmuştur.

 

Hem İnsanlığımız , Hem
Kitaplarımız Tehdit Altında Mı?

Türk Milliyetçiliğinin
kurucusu olarak da bilinen Necib Asım Türkçe’in medeni dünya dilleri arasında
belli bir yeri bulunduğunu savunur ve herkesin yazdığını anlayacak bir dil
kullanmasını salık verir. Şam’da eğitimi sırasında Araplardan gördüğü ayırımcılık
üzerine İslam öncesi Türk kimliğini, Türk Dili ve kültürünü ortaya çıkarmaya
karar vermiştir. Dolayısıyla Fransızca ve Arapça yanında Türkistan Türklerinin
dili Uygurca ve Çağatayca dillerine de hakim olmuş, Türklerin tarihte büyük
medeniyetler kurduğunu, uygarlıklar arasında bir köprü olduğunu belirterek
milli tarih anlayışının temellerini atmış, 1000’in üzerinde makale kaleme almıştır.

Necib Asım’ın yazdığı
Kitab’ın önsözünde ise Ali Ayyıldız esere vurgu yaparken “Müslüman kitapla
doğar, kitapla yaşar ve Kitapla ölür. Başucumuzda okunan Kitab’ın sesini
işiterek can vermek hepimizin en derin arzusudur..böylece ilahi Kitab’a bağlı
olarak insan tarafından telif edilen kitaplar ortaya çıktı.. kitapsız ne bir
millet ve ne bir medeniyet vardır. kitabın kepeğe dönüştüğü günümüzde hakiki
manada kitaba yönelmek, bizi kuşatan çirkinlik ve kötülüklerden
uzaklaştırır..çünkü batı medeniyeti, insanı ve kitabı elektronik bir aygıta
dönüştürmeye başlamıştır. Hem insanlığımız ve hem kitaplar tehdit altındadır.”

 

Ölçü Kitab

Kitap aşkıyla dolu bir ilim
adamı olan Necib Asım Türkiyatın ve Türkçülük akımının taban bulmasına,
gelişmesine, ses getirmesine katkı sağlamıştır. Kitab sevgilidir, yardır naz
etmez. Eserde Kitab ile alakalı her türlü bilgi ve belgeyi bulmak mümkün; yazma
eserler, kitap falcılığı, matbaacılık, mühürcülük, imzaya kadar kitabı ortaya
çıkaran her hususta malumat verilmiştir. Mısır’dan Babil’e Avrupa’dan İslam
coğrafyasındaki kitab maceralarına kadar anlatılmıştır. Necib Asım kitaba özel
merakı olan ve okuyan; 2. Abdülhamit döneminde eser telif etmeye başlaması
hatırlanacak olursa Osmanlı fikir dünyası, sorunlara yaklaşım biçimi öne çıkar,
ölçü olur.

Su yüzene çıkarılan eserleri
Ziya ve Hararet, Güvercin Postası, Ev Kızı, Hasan Tahsin ile birlikte Lugat-ı
İlmiyye ve Fenniyye, Yeni Tertiple Muhtasar Osmanlı Sarfı, Muhtasar Osmanlı
Nahvi, Lugat-ı Musahabet, Kitap, Osmanlı Sarfı, Mükemmel Sarf ve Nahvi Osmani,
Ural ve Altay Lisanları, Orhon Abideleri, En eski Türk Yazısı, Ferit, Leon
Cahun’dan tercüme Gök Sancak, Gök Bayrak, Sitler-İskitler, Milli Aruz, İlm-i
Lisan, Hibetü’l Hakayık, Türk Tarihi, Mehmet Arif ile birlikte Osmanlı Tarihi,
Bektaşi İlmihali ve A.Nesci’nin Moğal istilasını anlatan eserinin tercümesi
Celaleddin Harzemşah.

1927’de TBMM’ne giren ve bu
hizmetini vefat ettiği 1935 yılına kadar sürdüren Necib Asım’ın vasiyeti
üzerine Sahray-ı Cedit Mezarlığındaki mezar taşında “Necib Asım, Türk Tarihi
Müellifi 1861-1935” yazmaktadır.

 

İlimde Daha Fazlasına Talip
Olmak

Necib Asım ile alakalı
hemşerisi ve saygın hocamız Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, sevgili dostlarım
Prof. Dr. İsmail Kara ve Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Hasan Eren, Doç
Dr.Tekin Tuncer, Yazar Fazilet Pınar Kocaoğlu, Kilis Üniversitesi Öğretim Üyesi
Nermin Zahide Aydın, Doç. Dr.Tuncay Böler’in referans olarak gösterilen
çalışmaları vardır. Ancak kâfi değildir. Necib Asım ile alakalı bir dönemin
yapısı, fikri gelişmesi ve eserleri için bilimsel, Türk Dili, Tarihi, Türkoloji
ve Türkçülük konularında çalışmaların artması gerekiyor. Çünkü Türkiye ve
toplumuzun insan kaynağı zengindir.

Kimler Israrla Zırvalar?

Örnekleri
o kadar çoğaldı ki? Anlı şanlı kişiler gerçeklikten kopuk, yalan olduğu
kolayca öğrenilebilecek
laflar edebiliyor. Halkın oyuna muhtaç olduğu halde,
halkın halinden hiç anlamadığını gösteren sözler sarf edebiliyor.

Mesela,
Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Halkın koşa koşa döviz hesaplarını
kur korumalı mevduata (KKM) çevirdiğini”
söyledi. Birkaç gün sonra resmî
açıklamalardan anlaşıldı ki, döviz mevduat hesaplarında hiç azalma olmadığı
gibi artış olmuştu.

Bakan
Nebati, 20 Aralık operasyonunda, “Devletin bir müdahalesi olmadığını,
kurdaki düşüşün yerleşiklerin satışıyla gerçekleştiğini”
söyledi. Bir hafta
sonra, Merkez Bankası rezervleri açıklanınca çok ciddi müdahale yapıldığı
ortaya çıktı.

Bakanın,
bu sözleri söylediğinde, “yalan söylediğinin” ortaya çıkabileceğini öngörmemiş
olması düşünülemezdi. O halde güvenilirliğini kaybetme pahasına niye böyle
konuştu?

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan AKP kurulmadan çok önce yapılmış eserleri “biz yaptık biz” diye
sahiplendiğinde bunun doğru olmadığını elbette biliyordu.

Ekonomik krizin gittikçe genişlediği,
yüksek enflasyonun kitleleri perişan ettiği, fakirleşmenin
derinleştiği, Türkiye ekonomisinin birçok alanda 20 sene öncesinden
kötüye gittiği
bir ortamdayız. Devletin bütün rakamları Erdoğan’ın elinde,
kendisi durumun ciddiyetini en iyi bilebilecek durumda.

Böyleyken
ve bu kötü tablonun mimarı olduğu halde, “ekonomide başarı hikayeleri
yazdıklarını”
söyleyebiliyor. Hatta “Türkiye’nin sergilediği performans ile
dünyanın en büyük 10 ekonomisine girme hedefine hiç olmadığı kadar yakınız”
gibi
gerçeğe taban tabana zıt açıklamalar yapabiliyor.

Acaba doğru
olmadığı hemen ortaya çıkabilecek ve halkla alay eder gibi sarf edilen böyle
sözleri hem de miting meydanlarında neden ve nasıl konuşabiliyor?

AKP’li
sözcüler rüşvet, iltimas ve nepotizm gibi suç/ günahları için “günah
işleme özgürlüğü” ve “ayette Allah yakınlarınıza bakmayı emrediyor”
gibi
saçma savunmalar yapabiliyorlar.

MHP,
BBP Genel Başkanları; Saraydaki yöneticiler ve bakanlar da birçok saçma sözler
ediyorlar.

Uzun
zamandır, “gerçeğe aykırı olduğu kolayca ortaya çıkabilecek beyanları ve
halktan kopukluğun işareti olan konuşmaları niye yaparlar?”
diye
düşünüyordum.

Yeniden
Aydınlanma Derneği (YAD) Genel Başkanı, arkadaşım, Halil Konuşkan
felsefe okumuş bir eğitimcidir. Halil Konuşkan’ın kısa Facebook paylaşımında o aradığım
cevabı ve felsefi açıklamasını buldum.

****

Yeniden
Aydınlanma Derneği (YAD) Genel Başkanı Halil Konuşkan’ın tespiti şöyle:

“BBP
Genel Başkanı Mustafa Destici ‘kasaptan et alamıyorsanız, kuzu kesin!’ demiş
ya, millet bunu diline doladı. Haksızda değiller, çünkü 1 kg et alacak parası
olmayan kuzu alacak parayı nereden bulsun, değil mi?

Biz
bu saçma beyanattan ziyade bir insanın nasıl böyle saçmalayabildiğini
incelemek istiyoruz.

Dikkat
edilirse bu yandaşların ilk saçmalıkları değil. Peki niye saçmalıyorlar?

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran iki önemli yeti var; bunlar akıl ve
ahlak.

Tanrı
vergisi olarak insan akla uymayanı hemen kavrar. Hatta akla uymayanı
yapan kişinin zihni bile bunu kavrar. Ne var ki çıkar ilişkileri sebebiyle bir
defa hatalı konumlanma yapılmıştır. Bu konum dolayısıyla akla uygun
olmayanı savunmak
gerekmektedir.

Bu ise ahlakî olmayan ve aklî de olmayan yeni bir tutum belirlemeyi
gerektirecektir.

Tanrının
insana bahşettiği aklı ve ahlakı devre dışı bırakanların savunmaları ve
açıklamaları da tabii ki akılsız, ahlaksız ve saçma olacaktır.”

***********************************

Terörle Mücadele Ediyor-muş Gibi Davranmak

PKK
ile “Özerk Kürdistan” pazarlıkları yapan, “açılım sürecinde”
Kandille görüşmeleri için HDP milletvekillerini Kandil’e gönderen, teröristbaşı
ile müzakere yürüten;
son İstanbul Belediye seçimlerinde A. Öcalan’dan
mesaj getirtip okutan, Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkaran
AKP idi.

Daha
dün, “Edirne’deki (Selahattin Demirtaş), en büyük hesabı
İmralı’dakine
(A. Öcalan’a) verecek” cümlesini sarf eden de AKP
Genel Başkanı Erdoğan’dı.

FETÖ’yü
devletin kılcal damarlarına kadar sokan, TSK’nın vatansever subaylarını
birlikte tasfiye eden, “ne istedilerse verdik” diyen de AKP idi.

Fakat
sütten çıkmış ak kaşık gibi rakiplerine “teröre ve teröriste destek vermek”
suçlamalarını yapabilmek -ahlaki olarak ne kadar sorunlu olsa da- müthiş bir
propaganda başarısı sayılabilir.

****

Bir
HDP’li kadın milletvekilinin 2017’de öldürülen bir PKK militanı ile dağdaki
karargahlarında çekilmiş resmi servis edildi. Bu görüntü tahammül edilir gibi
değil.

Bu
olay üzerine, İktidarın başı Tayyip Erdoğan “PKK terör örgütünün
uzantılarını parlamentomuzda görmek istemiyoruz.
Bu teröristlerden oluşan
parlamento, demokratik bir parlamento olamaz” dedi.

Küçük
ortağı Devlet Bahçeli durur mu? O da “Terör örgütüne eleman
devşiren
HDP’yi, Türk siyasi ve demokrasi hayatında bir saniye bile
görmeye tahammül edemiyoruz”
diye kükredi.

Oysaki,
R.T. Erdoğan
, “çözüm sürecinin” arkasındaki siyasi irade olarak anılır. Devlet
Bahçeli
’nin de TBMM’de HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Sezai
Temelli ile tokalaşırken
yüzündeki sevecen ifadesi hiç unutulmadı. Ahmet
Türk’ün hastalık mazereti uydurularak hapisten çıkmasını sağlayan da Bahçeli
idi.

Ayrıca,
belli ki devletin elinde bu görüntü daha 2017’de yani O kadın milletvekili
seçilmeden önce de vardı. Ama nedense milletvekili adayı olmasına izin
verilmiş.

HDP’nin,
teröristle milletvekilinin resmi çıkmadan önce de yapısı aynıdır, hiç değişmedi.
PKK terör örgütü ile irtibatını devlet en ince detayına kadar eskiden de biliyordu,
şimdi de biliyor.

Buna
rağmen “devlet aklı” HDP’nin kapatılmasını doğru bulmuyor olmalı ki
bugüne kadar HDP faaliyetlerine izin verildi.

“Devlet aklı” dediğimiz
irade belki de, HDP kapatılırsa, PKK irtibatlı milletvekillerinin ve
yöneticilerin diğer partilere dağılmasını istemiyor olabilir. Belki “HDP
bünyesinde iken bu kitleyi daha kolay kontrol edebileceğini” düşünmektedir. Dış
dünyaya karşı daha demokratik bir görüntü vermek, dış baskıları azaltmak veya “6
milyon taraftarı olan bir kitleyi doğrudan terör örgütüne itmemek” istiyor da
olabilir.

Bu
görüş değişmediği taktirde Erdoğan ve Bahçeli’nin sözlerinin terörü bir
seçim propaganda malzemesi olarak kullanmaktan
öte bir anlamı yoktur.
Terörle mücadele ediyor-muş gibi davranmaktır.

Türkiye ve Türkler (2)

     Türklerin nasıl
bir millet olduğuna gelince:

     Kur’an ehli olan
bu vatanın evlâtları; altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin
senedir; Kurânı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup,
Kur’anı ilân etmiş.

     Milliyetini, Kur’an
ve İslâmiyete kale yapmış. Böylece bütün dünyayı susturmuş, müthiş / dehşetli
tehacümatı / hücumları defetmiş.

     “Cenabı Hak (kendi
takdiri ile) bir kavim getirecektir. Allah onları, onlar da Allahı severler.
Onlar; müminlere karşı son derece alçak gönüllü (şefkatli) kâfirlere karşı ise
inadına (vakarlı), ulu kimselerdir. Allah yolunda cihad ederler. Herhangi bir
kötü dilli kimsenin kınamasından da korkmazlar.” (Maide: 54) 

     Âyetine güzel bir
masadak olmuşlar / anlamına muvafık ve mutabık bir hâl almışlar.

     Bin seneden beri,
İslâmın vahdet ve birliğini muhafaza edip korumuşlar.

     Evet, bin seneye
yakın, Kur’anın bayrağını cihanın cihâtı sittesi / altı cihet ve tarafında,
galibane / galip olana yakışacak şekilde gezdiren bu vatan evlâtlarına,
İslâmiyet hesabına müftehirane / iftihar edercesine ve taraftarane / taraftar
olacak surette muhabbet ve sevgi duymamak mümkün mü?

     Çünkü Türkler;
şarkın / doğunun en cesur, kuvvetli ve kesretli / kalabalık kavmi ve
İslâmiyetin en kahraman ordusudur.

     Türk milleti; yedi
yüz sene müddetince, İslâmiyetin ve Kur’anın elinde; onu şerefli kılan,
barikaâsâ / şimşek gibi bir elmas kılınç olmuştur.

     Kur’anın
bayraktarı ve Kur’anın sena ve övgüsüne mazhar olan bu millet sevilmez mi?

     Bu mübarek milletin
bahadır / kahraman ve yiğit ordusunun milyonlar efradı / fertleri, zabit ve
subaylarını sevmemek, hürmetlerini, haysiyetlerini muhafaza etmemek mümkün mü?

     Türkler; İslâmiyet
ordularının en kahramanı olmaları hasebiyle, Kur’ana yaptıkları ve yapacakları
kudsî / kutsal hizmetleri sebebiyle, her milletten daha çok sevilmeye ve
taraftar olunmaya lâyık bir millettir.

     Türkler hakkında
Peygamberin senası / övgüsü muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle
bahsetmiştir. Bu konuda hadis var. Mânâsı hakikat ve Türk milletinin Peygamber
övgüsüne mazhar olduğu bir gerçektir. Bir nümunesi / örneği Sultan Fâtih
hakkındaki hadistir.

     Türk milleti
asırlardan beri, İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir.  

     Bunların
torunlarına kılıç çekilmez. Ne dün çekilmeliydi, ne de yarınlarda çekilmeli.

     İslâmiyet
milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet / kardeşlik ile, Türk denilen bu
vatanın iman ehliyle, şiddetli ve pek hakikî bir şekilde alâka kurmak; her
müslümanın manevî görevidir dersek yeridir.

     Türk milleti, beş
yüz, belki bin seneden beri gaziliğini ve hakperestliğini dünyaya göstermiştir.

     Türk milleti;
şeref fermanını, Kur’an bayraktarlığını, kılıçlarıyla imzalayan bir ordu
millettir.

     İslâmiyetin
kahraman ordusu Türklerle, gerçek bir 
tesanüd ve dayanışma ile, el ele verip Kur’anın bayrağını dünyanın her
tarafında, yine ilân etmenin yolları aranmalıdır.

     Kalbinde yerleşen
iman ve itikat cihetiyle, rûyi zeminde / yeryüzünde yüz mislinden ziyade
devletlere, milletlere karşı imanından gelen bir kahramanlıkla karşı koymuştur.

     İslâmiyet ve
kemalâtı maneviyenin / manevî mükemmelliklerin bayrağını; Asya, Afrika ve yarı
Avrupa’da gezdirmiş.

     “Ölsem şehidim,
öldürsem gaziyim.” deyip ölümü gülerek karşılamış.

     Bununla beraber,
dünyadaki müteselsil / zincirleme / arka arkaya gelen düşmanlıklara kadar;  dehşetli tehditlere karşı, imanın
kahramanlığıyla mukabele etmesini bilmiş ve asla korkmamıştır.

     Kaza ve İlahî
kadere karşı ise, imanın; gerekeni yapmak kaydıyla çerçeveli teslimiyet
anlayışına uygun bir durum sergilemiştir.                                                                   

     Korkmak, dehşet
almak yerine; her şeye hikmetle bakmasını bilmiş. Ayrıca her şeyden ibret
alınmasını da ihmal etmiyerek, dünya saadet ve mutluluğunu kazanmayı
başarmıştır.

Beyaz Türkler, Siyah Türkler Yok ama Ak Budun, Kara Budun Gerçeği Var

O da nedir: Ezenler
ile Ezilenler.  Hani Abdürrahim Karakoç’un KAN YAZISI kitabındaki
meşhur dörtlüğünün “Bu düzen değişsin
diyorlar amma
/ Düzülen değişsin
diyemiyorlar
” mısraındaki durum. Yani ikinciller,
yani ezilen, üzülen, büzülenler..   Hatta
Üstat, BU DÜZEN şiirinde;

“Zor kullanır, aka kara dedirir;

 Kurbağaya kuş
tutturur bu düzen.

 Namussuza ballı
kaymak yedirir;

 Namusluya taş
yutturur bu düzen.
” der ve
illüzyona işaret eder.

            Osmanlı’da bu
ayrım Askerî (yönetenler) & Reayâ (yönetilenler) şeklindeydi. Anadolu’ya asıl mührü vuran Selçuklularda ise Ortaasya geleneğinde
olduğu gibi Ak budun & Kara budun. Eski Türklerde boy’a ‘bod’ denirdi; bodun/budun da boylar birliği/birlikteliği, günümüze
göre halk/millet. Yalnız bu ikilem sınıfsal değil daha çok durumsaldır.
Yani gruplar arasında geçiş söz konusudur: Devleti kuran Türkmen tayfasının sonradan Devlet-lû
olan zümre karşısında gitgide Kara budun’a
konuşlandı(rıl)ğı çok görülmüştür. Dünün
ezilenleri
’nin bugünün ezenleri
olması gibi..

            Daha da sadeleştirirsek Mevlâna nam Celâleddin Rumî (bana göre Konyalı Şeyh Celalettin) Ak
budundan, Derviş Yunus Kara
budundan. Adı Selçuklu olmuş – İlhanlı olmuş, Türk’müş – Moğol’muş farketmez;
iktidardan ve güçten yana olanlar Ak,
horlanan – dışlanan ve vergilerle terbiye edilenler Kara. Hatta Altay
Türkleri vergiyi ‘kara alman’ olarak
nitelemişlerdir (Bkz. İhsan Toker- Renk Simgeciliği ve Din).

            Mesele ballı
kaymak yalayanlarla taş yutanların kavgasıdır
aslında. İtibar ve
ihtişamcılarla garibanların ve yas tutanların paylaşım mücadelesidir. Müslüm Baba’nın “Ezelden ebede giden”
diye ünlediği ‘derin’ bir ‘mesele’dir. Yunus’un saraylı müritleriyle ve sema meclisleriyle meşhur Mevlâna
karşısında eşitlikten ve özgürlükten yani halktan ve Haktan yana olması; Kara budun safında durmasıdır. Daha da
derinlik dileyenler İlem Blog’ta Yunus Emre üzerine Kenan Göçer’le yapılan söyleşiye dikkat kesilsinler.

Kara deniz’in, An-kara’nın âsi
çocuğu Nihat Genç’e YARIN
Dergisi’nden soruyorlar, “Türkiye’nin
soğuk savaşında kurbanların karabudun olmasının diyalektiği nedir
? Ak
budun yaşam arzusu
, Kara budun ise düğüne gider gibi ölüme gitmek mi?”
diye; o da derdimizi tarihimizle birlikte
bir
solukta özetliyor:

“Karabudun;
diyelim asırlar boyu isyan etti, ayaklandı. Ya da Osmanlı iktidarına asker
verdi. Karabudun kalabalıktı, gençti, öfkeliydi, atları ve okları vardı. Ama
son iki yüzyıldır; atların ve okların yerine yazarları matbuat geçmeliydi,
olmadı. Karabudun bir nevi intikam alır gibi çakallaştı. Ağanın, beyin köpeği,
mafyanın tetikçisi oldu. İktidarların bekçisi oldu. İdeolojik hareketlerin
kitlesi oldu. Karabudun yüzyıllardır sahipsizliğe dayanamadı. Bu halkın
bozulması demek. Artık kaynaşan, kıvıllaşan, can havliyle ona buna saldıran
kalabalıktan söz edebiliriz. Haklı demek çok zor. Sağ iktidar elli yıldır
karabudunla ayakta; onu cahil tutarak. Artık karabudun demiyoruz, ‘çakal
kültürü’ diyelim. Yine fedakâr, sadık ama hepsi geçimini sağlamak için artık
ağanın, beyin eşkıyalığını yapıyor. Hatta en acı şey karabudunun kendi
yetiştirdiği evlâtları, yazarları; ağaya, paşaya kapıkulu olmuş durumda.
”

Evet,
“Yakarsa Dünyayı Garibanlar Yakar!” (Ali Tekintüre); evet, “Karabudunun
öfkesi sabrından daha büyüktür!
” (Yusuf Yavuz) amma düzülenin olmadığı bir düzen kuramadığımız müddetçe aklığa sınıf atlayanlara karşı karalar bağlamaya daha çok devam
ederiz. 

Anadolu Demokratlığı –II

0

“Cumhuriyet, muhteşem bir demokrasi projesidir.” (E.Cansen)

Anadolu demokratlık kimliği önceki bölümde tanımlansa
da, bu sosyal dönüşümü oluşturan dönemleri de göz ardı etmemek lazım. Tarihsel
sürece bakıldığında toplumsal ilişkilerdeki değişim ve dönüşümler önlenemez bir
gerçek. Belli bir kritik aşamadan sonra buna direnmek ya da önüne set çekerek
engel olmak nafile. Ticari ilişkilerde bile ürünlerin yanında kültür,
gelenekler-değerler de taşınmıştır. Sadece ticari alanda değil, sanat ve bilim
alanında, hatta vuku bulan savaşlar da söz konusu değişim-dönüşümün birer
unsuru olabilmiştir.  Bu etkileşimler
bazen bölgesel olarak kalabilir. Bununla birlikte toplumsal değişimler
özellikle siyasal ve sosyal
dönüşümlerle sonuçlanan etki alanları bazen küresel boyutlara ulaşabilmiştir.

Demokrasi serüveninde (demos kratos = insan yönetimi); antik çağda (MÖ.
4.yy.), şehir-devlet modeli olan ve Atina
demokrasisi
olarak bilinen bir başlangıç modeli uygulanmıştır. Orta çağda
ise, İngiltere kralının yetkilerini ahali adına sınırlayan Magna Carta Libertatium
(Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) ile devam etmiştir. 18. Ve 19.yüzyılda ise,
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Fransız İnsan Hakları bildirgeleriyle
demokrasi bir anlamda yükselen değer
haline dönüşmüştür.
1789 Fransız ihtilali sonrasında ise hazırlanan
anayasada; iktidar, halkın seçeceği bir parlamento ile kral arasında yetki
paylaşımı durumunda yeni bir yol ayrımına gelinmiştir. Sonraki yüzyılda da;
batı demokrasileri ile antidemokratik Sovyet ve Çin bloğu ülkeleri malum soğuk
savaş mücadele döneminin sona ermesiyle birlikte liberal demokrasi sistemi sahne almıştır.

Batı Avrupa’nın -kapitalizmin
de yükselişiyle birlikte- kutsal referanslardan uzaklaşarak siyasal ve
hukuksal yapıları köklü değişime uğramıştır. Yani bu durumda devlet kurumu ve
yasalar gücünü ve meşruluğunu daha katılımcı
bir düzenden almıştır. Fransız ihtilali aslında sadece bulunduğu asrın ayarını bozmakla kalmamış, sonraki yüzyıllara
da sarkmıştır.
Bu büyük dönüşümler, daha çok geleneksel temellere dayalı
devlet sistemini sarsmıştır. Bu büyük inkılap iki cümle ile izah etmek gerekirse; değişime
direnen
siyasal yapı
ile değişen toplumsal dinamiğin arasındaki çatışma olarak ifade edilebilir.
Bu
büyük dönüşümler, daha çok geleneksel
temellere dayalı
devlet sistemini sarsmıştır. Bu anlamda Osmanlı
sistemindeki değişim daha çok devlet sistemiyle ilişkili yeni düzenlemeleri
kapsamıştır.  Zaten bu
ihtilalin bizim hissemize düşen iki önemli etkisi tarihçilerin de ortak
görüşüdür: Birincisi, ihtilalle yayılan siyasal anlamdaki artçı şoklardır.
Bunlar; insan hakları, bireysel özgürlükler, eşit vatandaşlık, anayasal
düzen gibi konulardır. Osmanlı aydınları arasında bunların etkisi büyüktür.
Özellikle Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Kanun-i Esasi’nin tesis
edilmesinde de bu fikirler yankı uyandırmıştır. Diğer bir etkisi de m
illiyetçilik
fikrinin gelişmesiyle, devletin himayesindeki etnik grupların bağımsızlık
taleplerini arttırmıştı. Bu durum Osmanlı Devletinin parçalanmasına kadar devam
etmiştir.

Geri dönüp bakıldığında; Tanzimat’la birlikte Osmanlı tebaası,
yurttaşlık haklarını kazanırken, İkinci Meşrutiyet’le siyasal haklar kısa
süreli de olsa elde edilmişti. Bazı dönemlerde ise, aydınların canhıraş
gayretine rağmen, ahalinin pek benimsemediği durumlar vardır. İşte söz konusu
tanzimat ve meşrutiyet kazanımları, tabandan gelen bir talep sonucu
oluşmamıştı. Bu nedenle halka mal edilemedi. Sonuçta İttihat ve Terakki’nin, bu
kazanımları iyi yönetememesi ve taçlı
demokrasi
olarak nitelenen meşrutiyet yolunda harcanan emeklerin de heba
olması önlenememiştir.

II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte ülkenin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yola çıkan
İttihatçılar “istibdat rejimi”
olarak görülen padişahın yetkilerinin kısıtlanarak
meşrutiyetin ilanına öncülük etmişlerdir. Ayrıca bu idealle yola çıkan
cemiyete; hürriyet ve eşitlik, can ve mal güvenliğinin sağlanması anlamında
büyük bir beklenti yüklenmiştir.  Bazı
tarihçilere göre İttihat ve Terakki iktidarı, daha çok statükocu, pragmatist ve
kalıplaşmış bir yönetim anlayışı içinde olmuştur. Bu bağlamda ittihatçılar
farklı unsurları bir arada tutabilecek seviyede yönetememiş ve
merkeziyetçi-mutlak devletçi bir ideolojik yapıyı oluşturmuştur. Her şeye
rağmen; Türkiye’nin demokratikleşme yolunda altyapıyı oluşturmasıyla kurulan ilk siyasi parti olması ve Osmanlı Devletine Türk
olduğunu hatırlatan
,
savunan ve bunun için çalışan bir siyasal
güç
olması
nedeniyle tarihi süreçte
görevini tamamlamıştır. 

Vay Başıma Gelenler

Yavuz Bülent Bâkiler; şâir, edip ve
hatip olarak kültürümüze; üst seviyede bürokrat ve serbest avukat olarak
devletine ve milletine hizmet etmiş bu sebeple istifâde edilecek tecrübeler
edinmiş seçkin bir şahsiyettir. Dostları O’nu hâtıralarını yazması için baskı
denilebilecek ölçüde teşvik etmişlerdir. ‘Vay
Başıma Gelenler
’ isimli eseri, bu teşviklerin neticesinde hazırlanmıştır.

Hâtıra yazmak
netâmeli bir iştir. Çünkü objektif değil sübjektif görüşlerin ürünüdür. Zan ve
gıybet sınırlarının ötesine geçilebilir. Adı geçen kişi âhirete intikal etmiş
ise, yanlış değerlendirmelerin düzeltilmesi mümkün değildir. Kul hakkı söz
konusudur. Yazılanların doğru olması dahî, gıybet tehlikesini bertaraf etmez.

Üstat Bâkilerin
eserinde iki bölüm var ki orada damıtılmış sular gibi temiz kalpli iki insanın
dürüstlük, âhirette sorulacak hesabın sorumluluğu ve minnet borcunu ödeme
iştiyakı, bilinmesi ve örnek alınması gereken asil hareketlerdir. Yaşanmış
olayları nakleden iki hikâyede, dinimizin yasakladığı zannın ve gıybetin
zerresi yoktur.

Birinci
hikâyenin kahramanı, köy kadınlarının dedikodusu üzerine hanımını öldürdüğü
için 20 yıl hapse mahkûm olan Hâmid Dayı’dır. Hapishâne müdürünün itimadını
kazanmış ve hapishânenin çarşı-pazar ihtiyacını temin için her gün dışarı
çıkabilmektedir. Günün birinde iki arkadaşı bunu kandırır, tünel kazıp kaçmaya
teşebbüs ederler. Kazılan tünelin toprağını Hâmid, çarşı-pazar için dışarı
çıktığında götürecektir. Plânı tatbik ederlerse de tünelin çıkış noktası,
nöbetçi kulübesinin önüne tesâdüf edince, yakalanırlar. Sorgu sual için gelen
savcıya müdür rica eder:

-Savcı Bey, ben
bu adamı, her gün çarşıya-pazara gönderiyordum. Kaçmak isteseydi o zaman
kaçardı. Belli ki bunun aklını çelmişler. Mâsumdur. O’nun hakkında işlem
yapmayalım.

Savcı sordu:
‘Müdür Bey’in söyledikleri doğru mu?

-He. Doğru.

-Peki, niçin
vazifeli çıktığında kaçmadın da tünel kazıp kaçmaya teşebbüs ettin?

-Vazifeli
çıktığımda kaçsaydım, beni müdür bey gönderdiği için suçlu olacaktı, hapse
koyacaklardı. Müdür Bey’in çoluğu çocuğu var. Benim yüzümden onlar perişan
olacaklardı. Vicdanım onların perişan olmalarına râzı gelmedi. Öbür taraftan da
arkadaşlarıma ‘hayır’ demeye de dilim
varmadı.

***

Hikâye
özetlenirken, elbette tadından-râyihasından kayıplar olmuştur. Üstâdın
harikulâde üslûbu çok başkadır.

İkinci hikâyenin
kahramanı Duran Efendi; 6 yaşında iken görme kabiliyetini kaybetmiştir. Üstat
Bâkilerin gözyaşlarına ısrarlı dâvetiyeler gönderen iç parçalayıcı hikâyesini
anlatır ve kendisine bir iş bulunmasını ister. Yufka yürekli şâirimiz isteği
yerine getirir. Duran Efendi, yerleştirildiği işten emekli olur. Yavuz
Ağabeyi’nin Ankara’da ve işsiz olduğunu duyunca Sivas’tan Ankara’ya gelir ‘Bir işe girince ödersin’ diyerek 10.000
lira borç vermek ister. Yavuz Bey’in ihtiyacı yoktur. Teklifi reddedince Duran
Efendi ağlamaklı olur. Israrlar üzerine sırf O’nu memnun etmek için parayı
almak mecbûriyetinde kalır. Bir müddet sonra Sivas’ta dostuna l0.000 lira
gönderir. Her ay yanına gelecek olan Duran Efendi’ye Ankara’dan gelmiş gibi
1000 lira ödemesini ve işin içyüzünü kesinlikle gizli tutmasını ister. Âmâ
Duran, her 1000 lirayı alışta Ankara’ya telefon açıp ‘Ağabey, gönderdiğin parayı aldım. Sakın daralma, elin bolardığında
gönderinceyedek beklesen de olur
.’ Der. 

Hikâye,
dokunaklı birkaç cümleden sonra derin bir hasreti ifâde eden cümle ile sona
erer: ‘Bizim millet olarak Duran Efendi asâletindeki
kişilere ne kadar çok ihtiyacımız var Allah’ım
!’

***

Kitaptaki 37
adet harikulâde metinden bâzılarının başlıkları: ‘Benim Annem’, ‘Askerlik: Kara
Sevdam
’, ‘Mâvi Gözlü Kürt’, ‘Müthiş İki Rüyâ’, ‘Sivas’ın En Büyük Ayıbı’, ‘Devlet
Radyosunda Misilsiz Bir Sovyet Rusya Hayranlığı
’, ‘TRT’deki Rusya Yeniçerileri’, ‘Bir
TV Programı Yüzünden Başıma Gelenler’
. ‘İlk
Rüşvet Teklifi: Bir Milyon Lira
’, ‘Muhteşem
Bir Kültür Bakanımız: Mükerrem Taşçıoğlu
’, ‘Moskova’da ve Ankara’da Millî İstihbarat Tarafından Fişlenmem’

Kitabın adı; ‘Memleketimden İnsan Manzaları…’ da
olabilirdi. Yakışırdı…

‘Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, sessiz
çoğunluk grubundaki temiz, nâmuslu, çalışkan ve hepsinden önemlisi
imanlı-inançlı vatansever insanlarımıza rağmen Türkiye neden ve niçin olması
gereken konumda değil
?’ Sorusuna cevap arayanlar, eserdeki satır
arkalarında aradıklarını kolayca bulacaklar.

13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 328 sayfalık eser, Ekim 2021’de yayınlandı.

YAKIN PLAN YAYINLARI:

 Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli –
İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta:
bilgi@yakinplan.com.tr  /  www.yakinplan.com.tr 

 

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

23 Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu, ilk ve orta öğrenimini Sivas,
Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden
mezun oldu. Dört yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında
Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu
Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşâvirliği görevinde bulundu.

1976-1979 yılları arasında Ankara televizyonunda görev aldı. TRT Kurumu’ndan
Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak tâyin edildi.

Televizyon kanallarında birçok kültür ve gezi programı hazırlayıp
sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Kitapları ve
televizyon programları dolayısıyla kendisine 28 adet başarı armağanı verildi.

Şiir Kitapları:
Yalnızlık, Duvak, Seninle, Harman.

Antolojileri: Şiirimizde
Ana, Sivas’a Şiir

Nesir
Kitapları: Üsküp’ten Kosova’ya, Türkistan Türkistan, Âşık Veysel, Elçibey,
Mehmet Âkif ’te Çağdaş Türkiye İdeali, Sözün Doğrusu 1-2, Sevgi Mektupları,
Gidenlerin Ardından, Ârif Nihat Asya İhtişamı, Tabuları Yıkmak, Gönlümdekiler
ve Ötekiler, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır, Unutamadıklarım, Kılıçlar ve
Kalemler, Elçibey, Sorgular- Savunmalar, Muhsin Başkan, Dilimiizdeki Dikenler
(Oğuz Çetinoğlu ile birlikte), Ârif Nihat Asya.

Ayrıca Azerbaycan
edebiyatından Hasan Hasanov’un Brüksel Mektupları ile Bahtiyar Vahabzade’nin
Feryat, İkinci Ses, Nereye Gidiyor Bu Dünya, Özümüzü Kesen Kılıç (Göktürkler)
adlı eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevirdi.

 

 

KUŞBAKIŞI

Gençlik Türküsü

1950
sonrası Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Târık Buğra,
romanlarıyla tanınmış olmakla birlikte geniş bir yelpâzede kalem ürünü eserler
vermiştir. Hikâye, fıkra, makale, deneme, tenkit, tiyatro ve senaryo sâhalarında
da önemli kitapları vardır. Dergiler yayınladı gazete ve yöneticiliği yaptı. ‘Arayan Bulur’ ve ‘Akümülatörlü Radyo’ isimli radyofonik oyunlar ilk kalem
denemeleridir.       ‘Oğlumuz’, ‘Buhran’, ‘Küçük Ağa’, ‘Yağmur Beklerken’, ‘Osmancık’,
‘Firavun İmanı’, ‘Dönemeçte’, ‘Gençliğim Eyvah’, ‘Ayakta
Durmak İstiyorum
’, ‘İbiş’in Rüyâsı’,
‘Gagaringrad’, ‘Bu Çağın Adı’ en çok bilinen ve okunan eserleridir.

Gençlik
Türküsü isimli eseri Târık Buğra’nın gazetelerde yayınlanan makalelerinden
oluşuyor. Kitabın önsözü, Prof. Dr. Mümtaz Turhan tarafından yazılmıştır.
Eserdeki makaleler yıllar öncesinde kaleme alınmış olmasına rağmen, bugün
yazılmış gibidir. Olayları çıkaranlar değişmişse de olaylar, çürümüş sakız
gibidir.  

‘İhtisas Mahkemeleri kurulmalıdır’
başlıklı makaleden tadımlık bir bölüm:

Komünist
dinsizdir, ama her dinsiz komünist değildir. Komünist her türlü taassubu,
yobazlığı körükler, ama her mutaassıp komünist değildir. Komünist sermaye ve
hususî mülkiyet düşmanıdır, ama sermayenin, hususî mülkiyetin aleyhinde olan
herkes komünist değildir. Komünist işçi haklarından, sosyal adâletten dem
vurur, ama işçi haklarını savunan, sosyal adâlet için çalışan herkes komünist
değildir. Komünist dâima meşru idârenin karşısındadır, ama her muhalif komünist
değildir. Komünist muhalefet müessesesini de sarsmak, itibardan düşürmek için
fırsatlar icat eder, ama muhalefetin tutumunu da tenkit eden herkes komünist
değildir. Komünistin ana konularından biri de sefâlet ve rezâlet
komisyonculuğudur, ama yokluklar, dertler, çirkefler üzerinde duranların hepsi
de komünist değildir. Komünist örfler, âdetler ve sosyal müesseseler için
‘devrim’ trampeti çalmaktan bıkıp usanmaz, ama devrimden bahseden herkes
komünist değildir.                                                                                         
                                                                                                                 

…Ve bu böylece
uzar gider. O halde komünistin çok hoşlanacağı bir cümleyi söylemek gerekiyor:

‘Ya herkes komünisttir ya da komünist diye bir şey yoktur.’                                                                                                                    

Komünizmin kanun
dışı sayıldığı memleketler için bu paradoks ilk bakışta herhangi bir gerçek
kadar akla yatkın görünür. Böylece de komünizmin emperyalizmini, bu kanseri
bilen çoğunluk bir ümitsizliğe kapılır. (s: 32)

Târık
Buğra, güzel Türkçemizi en doğru ve güzel şekilde kullanan müstesna bir
yazarımızdır. Hep yaşayan, canlı, güzel bir Türkçe ile yazdı. Uydurma dile hiç
tenezzül etmedi. ‘Öztürkçe Masalı‘
başlıklı yazısında diyor ki:

‘Öztürkçeciler, umdukları neticeyi alacak
olurlarsa, bu da ilme karşı, medenîliğimize karşı, kısacası millete karşı
kazanılmış haydut baskınlarına bir yenisinin daha eklenmesinden, barbarlıklar
târihine yeni bir sayfanın daha açılmasından başka bir mâna taşımayacaktır
.’

Gençlik
Türküsü, güzel Türkçemizi özleyen, Türkçe hassasiyeti olan insanlarımızın
hasretini giderecek, damağımızdaki ana sütü gibi saf ve temiz bir dille yazmak
isteyenlere rehber olacaktır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50      Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

 

 

Türk’ün Hâfıza
Sorunu

Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan
sonra Sağlık Bakanlığı’na geçen ve Bakanlık Müşâvirliği görevindeyken emekli
olan Fuat Yılmazer vatansever bir
bürokrat-yazardır. 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 144 sayfalık kitabında 4 adet
makale bulunuyor. Makalelerde hafıza ve şuur arasındaki bağ, Türklerin târihe
bakışı, İnsan-Şuur-Millet ve Millîlik, Millet hâfızâsında yer alması gereken
unsurlar hakkında bilinmesi gerekenleri, kolay anlaşılabilir bir dil ve millî
bir şuurla ele alıyor.

Sonuç bölümünün başlıkları: ‘Türkiye Cumhuriyeti’nden Örnekler’, ‘Türkiye’nin Güvenlik ve Risk Durumu
Belirlenmeli
’,  ‘Yapılması Gerekenler’, ‘Millî
Eğitimin Düzenlenmesi
’, ‘Türk İçin
Türk’e Göre Eğitim
’, ‘Güçlü Türk
Çocuğu, Güçlü Gelecek
’. ‘Türk Devletleri
ve Topluluğu Birliği
’.

Eserde sâdece iç meseleler değil,
Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden çevre ülkelerle alâkalı görüşler de tahlil
ediliyor: Azerbaycan, Ermenistan, Suriye, Mısır, İran, Kıbrıs, Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi, Yunanistan… ele alınan bölgelerin birkaçıdır.

Son bölümde ise ‘Yapılması Gerekenler’ başlığı altında bir reçete demeti sunuluyor.
Eğitimci kökenli olan yazar, Millî Eğitim meselemizi de ihmal etmiyor.

Eserde yer alan hoş hikâyelerden biri,
okuyucuyu düşündürecek ve doğruya yönlendirecektir:

Sevdiği kıza
kavuşamadığı için çekip gitmek isteyen gence bir bilge sorar:

Mecnun Leyla’sından
vazgeçti mi?

-Hayır.                                                                                                                                      
                                                                                                      -Kerem ateşten kaçtı mı?

 -Hayır.

 -Ferhat dağları delmekten korktu mu?

 -Hayır.

 -Ya Kocadağlı Ahmet?

 Genç bir süre düşünür sonra:

 -Onu hiç duymadım ki efendim

 Deyince, Bilge:

 -Tabi duymazsın, çünkü o vazgeçti.                                                                     
                                                                                     

Mücâdele
etmek, kararlı olmak, irâde beyan etmek çok önemlidir. Mücâdele her zaman
kazanılır diye bir kural yoktur. Kaybettiğin mücâdeleyi tekrar başlatarak
kazanabilirsin. Önemli olan irâdeni, kararlılığını, mensup olduğun milletin
ruhunu, şuurunu kaybetmemektir. Mücadeleyi kaybetmenin telâfisi vardır, ama
millî ruhu, millî şuuru ve hâfızayı kaybettiğinde onun geri döndürülmesi çok
zordur.  

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com

 

Türk’ün Kayıp Kitabı: Ulu Han Ata

1...367368369...1.4081.408 Sayfanın 368. Sayfası