15.3 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 367

Kendimizi Ölmeden Öldürüyoruz; Yaşatmak da Mümkün

Amerika’da, bir suçlu asılmak suretiyle idama mahkûm
olmuştur. Üzerinde bir deney kurgulanır. Mahkûm, serumla uyutularak idam
edilecek, bunun karşılığında mahkûmun ailesine yüklü bir para yardımı
yapılacaktır. Mahkûm, teklifi kabul eder.

İnfaz anı gelir, mahkûm yatağa yatırılır, serum bağlanır.
Doktorun verdiği bilgiye göre, serumda üç renk sıvı vardır. En alttaki yeşil
sıvı bittiğinde eller ve ayaklar uyuşacak, ortadaki mavi sıvı bittiğinde kollar
ve bacaklar uyuşacak, en üstteki kırmızı sıvı zehirdir, o bittiğinde ise kalbin
ritmi yavaşlayacak, nabız düşecek ve infaz gerçekleşmiş olacaktır.

Tam doktorun söylediği gibi gelişir her şey. Eller ve
ayaklar, sonra da bacaklar ve kollar uyuşur. Kırmızı sıvada kalp durur ve mahkûm
ölür. Ölüm raporu tutulur, Ölüm sebebi kalp krizidir; çünkü serumda bulunan,
zehirli olduğu söylenen kırmızı sıvı, sadece sudur.

Kişi, öleceğine inanırsa ölür, yaşayacağına inanıyorsa
yaşar. Telkin ve inanış ilişkisi.

Özgür olduğumuzu, özgür yaşadığımızı düşünüyoruz; fakat
birer yazılım nesnesi olduğumuzun farkında değiliz. Ellerin aya gittiğini,
fakat bizim yayalığa mahkûm olduğumuzu kabullenmişiz. Ayakta kalma enerjisi
olarak sahip olmamız gereken özgüveni, kendini beğenmişlik diye adlandırmış ve
bunun ahlaki bir kusur olduğuna inandırılmışız. Her türlü telkine açık,
güdülmeye hazır bireyler sürüsü olmaya hızla yol alıyoruz. Ölmeden ölüyoruz.

Yakınlarıma ve çevremdeki insanlara, benimle konuşmalarında
yükleminde “-sız/-siz” ve “-me/-ma” olumsuzluk eki kullanmalarını yasakladım.
Olmaz diye bir şey yok, sen yaparsan o, olacaktır. Önemli olan inanmaktır,
yapmaktır. Öleceğine inanmışsa şayet mahkûm, zehir telkiniyle kendisine verilen
kırmızı saf su ile bile ölür.

Algı oluşturmak, zamanımızın en yaygın uğraşlarından
biridir. Toplumda, insanları kendi isteği dışında, düşünüp istemediği şekilde
etkilemek için yaratılan çaba ve gayretler birer algı oluşturma eylemidir.
Renk, ışık, ses, konuşma, el ve kol hareketleri, teknoloji, süs, aktiviteler,
bağışlar, magazin gibi pek çok unsur algı oluşturmak için kullanılır. Dikkatini
çekerek insanları kendi istediğimiz tarafa yönlendirmek ve istediğimiz gibi
düşünmelerini sağlamak, başarıyla oluşturulan algının sonucudur. “Sanal
gerçeklik” de diyebiliriz buna.

Bir kandırmacadır, algı oluşturmak; telkinle kanaat
değiştirmektir.

Her algı unsur ve çalışmasının bizde oluşturduğu yargı ile
günlük hayatımızı idrak ediyor, geleceğimizi kurguluyoruz. Dışımızdan gelen telkinlerin
zihin dünyamızda oluşturduğu ölçülerle eşyayı tanıyor, olayları yorumluyor,
düşünceleri tetkik ve tahkik ediyoruz. Kendimizin öznesi olma çabası
gösterirken dış özneler tarafından kurulan cümlelerin nesnesi olmaktan
kurtulamıyoruz.

Kendimizi gerçekleştirmenin huzur, gurur ve mutluluğunu
duyamıyoruz; kendimiz olmaktan uzaklaştık. Gizli güçlerin piyonu olmuşuz.
Bedenimizi okşaması için göğsümüzü açtığımız rüzgârlar, her dem, sonbahar
yaprağı misali bizi bir sağa bir sola sürüklüyor. “Algı tanrısı”nın gönüllü
kulları, kendisini gerçek anlamda özgürleştiren Tanrı’dan kaçarak daha da
karanlığa gömülüyor, bataklığa saplanıyor. Algı oluşturma sektörünün kendisi
bataklık; malzemesi, yalan; yöntemi, yanıltma; enstrümanları, yazılı, sözlü,
dijital medya; amacı, insanları hakikatten koparma.

Algı canavarlarına yem olmamak elbette mümkün. Rabb’im
Hucurat suresi altıncı ayette “Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber
getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük
edersiniz…” buyurarak ne güzel ölçü vermiş. Bir haberi, bilgiyi kimin
getirdiğini tetkik, bilginin muhtevasını tahkik etmek bizi algı silahşorlarının
maktulü olmaktan kurtaracaktır. Yine Peygamberimizin “Zandan sakının; çünkü zan
sözlerin en yalanıdır.” uyarıcı hadisine uyduğumuzda kendimiz de bir algı
katili olmayız.

Akıllı olmak
zorundayız. Isırıldığı yere elimizi ikinci kez sokmak, bize yakışmaz. Zamanı ve
mekânı kimlerle paylaştığımız, kimlerle istişare yaptığımız çok önemli.
Arkadaşlarımız kimliğimizdir, ilkelerimiz duruşumuzdur, niyetimiz varlık
nedenimizdir, aklımız sermayemizdir. Arkadaşlarımız doğru, ilkelerimiz sağlam,
niyetimiz iyi, sermayemiz aktif, irade ve muhakememiz güçlü olursa algı
sektörünün yamyamları sefilleşir, perişan olur, semtimize bir daha uğramaz. Biz
de bir insan gibi yaşamanın mutluluğu ve huzuru ile ‘dünya’ adlı bekleme
salonundan ayrılıp yolculuğumuza devam edebiliriz.

“Asûde olam dersen eğer gelme cihâne, / Meydâne düşen kurtulamaz
seng-i kazâdan.” (Eğer mutlu olayım dersen dünyaya gelme, [çünkü] Dünyaya gelen
kaza taşından kurtulamaz.)
berceste beytinde Ziya Paşa, dünyaya gelenlerin dertlerden
kurtulamayacağını söyler.

Ben Ziya Paşa gibi
karamsar değilim. Dert, sıkıntı birer dünya gerçeğidir, sınavıdır. Özellikle
soğuk savaşın bitmediği, siyasetin ranta dönüştürüldüğü dünyamızda ve ülkemizde
algı oluşturma çalışmaları artarak devam edecektir. Kumu oyu araştırmacısı,
toplum mühendisi, güvenlik ve strateji uzmanı gibi sıfatlarla takdim edilen
insanlar, bu sektörün aktörleridir. Onların görevi algı oluşturmaksa bizim
görevimiz de bu algılardan kendimizi korumak olmalıdır.

Davranışlarımızda
tutarlı, sözlerimizde güvenilir, kararlarımızda ve öngörülerimizde isabetli
olmak, geçmişimizden utanmamak, eylemlerimizden pişmanlık duymamak istiyorsak
bir algı oluşturma taarruzunun altında olduğumuzu bilmek ve buna göre uyanık
davranmak zorundayız.

Günümüz şartlarında,  kendini ve sorumlu olduklarını her türlü
haşerattan korumak, “salih amel”in önceliğidir, dense yerinde olacaktır.

 

1944 Milliyetçilik Olayı

Oğuzhan Cengiz’in yayına
hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 192 sayfalık eser, Aralık 2020’de
okuyucuya sunuldu. İlk sayfalarda Alparslan Türkeş’in hayat hikâyesini veren Oğuzhan
Cengiz, ‘Giriş’ başlıklı bölümde,
Başbuğ Türkeş’in Türklük, millet ve Türk milliyetçiliği anlayışını özetledikten
sonra Türk milletinin Batı Hun Devleti’nin* hükümdârı Çi-Çi Yabgu’dan beri
milliyetçilik düşüncesine sâhip olduğunu ve bu düşüncenin 2100 yıllık süre içerisinde
gelişerek günümüze ulaştığını açıklıyor. 

Önsöz’ başlıklı bölüm ve sonraki bölümler, Turancılık Dâvâsı*’nın
mazlum ve mağdurları arasında bulunan Alparslan Türkeş tarafından hazırlanan
kitaptan iktibastır. ‘Başlangıç
başlıklı ve devamındaki birinci bölümde Türkeş, 1939 yılından 1944 yılına kadar
geçen süre içerisindeki Türkiye’nin durumunu özetliyor, tespitlerini
sunuyor.  Sonra ‘Üç Mayıs’ın Sebebi’ni
açıklıyor, verdiği yazılı ifâdenin metnini dercediyor: ‘Var olduğu iddia edilen gizli cemiyet yoktur. Tabanca üzerine yemin
ederek de etmeyerek de hiçbir cemiyete girmiş değilim. Nihal Atsız bana bir
telkinde bulunmadı. Esâsen yaşım ve seviyem, telkinlere kapılmaya müsâade
etmez. Türklük konusu üzerindeki şahsî kanaatim şudur: Devletin bütün önemli
idâre kademelerinde iyi yetişmiş milliyetçi Türklerin bulunması gereklidir.
Türkiye sınırları dışındaki Türklerle de ilgilenmek lâzımdır. Ben sınırlarımız
dışındaki Türklerin yabancı boyunduruğundan kurtulmasını, hür, müstakil ve
müreffeh olmalarını isterim
.’

Bu sözler, ‘Irkçılık Turancılık Dâvâsı’ açılması tâlimatını verenlerle dâvâyı
açanlar ve yürütenlerin düşüncelerinden farklıdır. Başbuğ Türkeş bu sözlerdeki
hakîkatleri, iftihârı olarak değil mecburiyeti olarak kabul eden, bu sözleri
sebebiyle zulümlere mâruz kalacağını bilen bir insandır. Yaptığı, müdâfaa değil
meydan okumaktır.

Zulümler, duruşmalarla birlikte
başlamıştır: Üsteğmen Türkeş’in ağır rahatsızlığında yaşanan olaylar neticesi
tatlıya bağlansa bile, tam da düşündüğü gibi gerçekleşmiştir. (s: 62-70)
Okuyucunun gözpınarlarına ısrarlı dâvetiyeler gönderen bu satırları okumak
gerek. Türkeş’e ve O’nunla birlikte, sanık olan 22 kişiye tabutluklarda
uygulanan aklın alamayacağı işkenceler, Neron’u, Dahhak’ı ve Asorbanipal’i bile
gerilerde bırakacak, Çin işkencelerini hiçe sayacak kadar ağırdır. Sağlığının
bozulmayacağından emin olanlar, 72. sayfayı ve devamını okuyabilirler. İfade
alınırken duruşma hâkiminin Ebû Cehil’i hatırlatan traji-komik lâf gevelemeleri
bile havayı yumuşatamıyor, aksine yürek yangınlarını artırıyor. Ve hemen
devamında, kan içmeye doymayan vahşi Lenin’in Müslüman Türklere yapılmasını
emrettiği işkencelerin daha konkunçları sahneleniyor.  Savcının merd-i kıptîlerin yüzünü kızartacak
itirafları 82. sayfada. 16 yıl sonra benzeri bir mahkemede söylenen ‘Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor
sözü daha seviyeli, daha nâziktir.

Eser, yargılanan asillerle yargılayan
rezillerin resmigeçidi gibi devam ediyor.

Ve Askerî Yargıtay’ın kararı:
bütün sanıklara beraat…

Eserin sonraki sayfalarında
yakın siyâsî geçmişle alâkadar olanların merakla okuyacakları fevkalâde önemli
ve bol miktarda bilgiler var.

………………………..

*Batı Hun Devleti: Milât Öncesinin son yüzyılında, Batı Türkistan olarak anılan Aral Gölü
çevresinde kuruldu. Çi-Çi Yabgu’nun târihe geçen sözleri: ‘Vatan, torunlarımıza verilmek üzere atalarımızın bize bıraktığı
mukaddes topraklardır. Haysiyetsiz bir hayat uğruna terk edilemez
.’

*Irkçılık Turancılık
Dâvâsı:
Hüseyin Nihal Atsız’ın, Millî Eğitim Bakanlığı’nda görevlendirilen
azılı Komünistlerin varlığını duyurmak maksadıyla; ‘Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve dâimâ Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük
bir kan meselesi olduğu kadar ve en az o kadar da bir vicdan ve kültür
meselesidir
.’ Diyen Başvekil Şükrü Saracoğlu’na yazdığı açık mektup
üzerine, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in kışkırtması ile Sabahattin Ali
tarafından açıldı. Dâvâyı açtıranlar, açanlar ve hâlis vatan evlâdı, vatansaver
Türk milliyetçilerine tabutluklarda işkence edenler, adâlet mekanizmamızın o dönemdeki
yüz karası, emir kulu hâkimler, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle
ırkçılık üzerine ilmî araştırmalar yapıldığını ve Turancılığın ne olduğunu
bilmiyorlardı. Açıkçası, dâvânın resmî adında kullanılan kavramlarda bile zerre
kadar suç unsuru yoktu.

Mazlum ve mağdurların (soyadı esasına göre alfabetik
sıralama ile) isimleri: Fehîman Altan, Nihâl Atsız, Nûrullah Barıman, Sait
Bilgiç, Hasan Ferid Cansever, Muzaffer Eriş, Cihat Savaş Fer, Orhan Şâik
Gökyay, Fâzıl Hisarcıklı, Mehmet Külâhlıoğlu, Hüseyin Nâmık Orkun, Cemal Oğuz
Öcal, Sâdi Özbek, Necdet Özgelen, Nejdet Sancar, M. Zeki Sofuoğlu, Cebbar
Şenel, Hikmet Tanyu, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velîdî Togan, İsmet Râsih Tümtürk,
Alparslan Türkeş, Rehâ Oğuz Türkkan.    

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi
Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

OĞUZHAN CENGİZ

     19
Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980
Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu
üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları yaptı. 1978 yılında girdiği
hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar,
Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa kapısı, Edirne, Malatya
ve Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

     Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır. 2020 yılına kadar
1000’den fazla kitap yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü
görevine devam etmektedir. 

Eserleri:
1-Yanık Kale(1999-2015), 2-Kapıaltı (2000- 2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk
Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020),
25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-Hacı Bayram-ı Velî

 

 

 

CENNETİN
DOĞUSU

Nobel Ödüllü yazar John Steinbeck derinlikli olay örgüsü ve her biri tanıdık
özellikler barındıran büyüleyici karakterleriyle Cennetin Doğusunda, insanlık târihinin Âdem’den bu yana en eski ve
vazgeçilmez hikâyesine, yani iyilik ve kötülüğün bitmek bilmez çekişmesine ve
aralarındaki karmaşık ilişkiye modern bir yorum getiriyor.

 

Geçen yüzyıl başında Amerika’da ayakta
kalma mücâdelesi veren iki ailenin yollarını cennetvâri topraklarda, Salinas
Vadisi’nde kesiştiren Steinbeck, kötülüğün bir yazgı mı yoksa iyiliğe ulaşmak
için özgür irâdeye başvurularak aşılması gereken bir basamak mı olduğunu
mukaddes kitapların mitolojilerine göndermeler ve zengin metaforlarla,
kuşaklara yayarak irdeliyor.

 

Habil ile Kabil, çiftçi ve çoban, çılgınlık
ve bilgelik, erdemlilik ve ahlaksızlık, kardeşlik ve haset, insan ve insan, ‘Bugüne kadar yazdıklarım, bu kitap için bir
hazırlık niteliğindeydi
’ diyen Steinbeck’in muhteşem hikâyesinde
çarpışıyor.

 

Çeviren: Roza Hakmen. 14 X 21 santim, 656 sayfa, 6. Baskı.

 

SEL YAYINLARI:

Piyerloti
Caddesi Nu:11/3 Çemberlitaş , Fâtih, İstanbul. Telefon: 0.212-516 96 85
Belgegeçer: 0.212-516 97 26 e mektup:
posta@selyayincilik.com   /  www.selyayincilik.com

 

 

PAN-TURANİZM*
VE KAFKASYA MESELESİ

Mehmet Emin Resulzâde (1884-1955) çalışma
hayatına gazetecilikle başlamış, çok büyük mücâdelelerden sonra Azerbaycan
Devleti’nin Kurucu Cumhurbaşkanlığı’na yükselmiş çok değerli bir fikir
adamıdır. Türk dünyası ile alâkalı makaleleri, konferansları ve hâtıraları
kitap hâlinde Azerbaycan’da ve Türkiye’de yayımlanmıştır.

 

Çarlık Rusyası’nın devrilmesi çalışmalarına
katıldığı için Stalin’le yakın dost olmuştu. Stalin hedefine ulaştıktan sonra
Resulzâde’yi Komünizme hizmet etmeye ısrarla dâvet etmiştir. Kabul etmeyince
öldürüleceğini anlayan Resulzâde, bir yolunu bulup Rusya’yı terk etmiş,
Türkiye’ye gelmiş ve Ankara’da vefat etmiştir.

 

 Resulzâde’nin ‘Kafkasya Meselesi’ başlıklı makalesi, iki Ermeni yazarın, müştereken
yayınladığı ‘Türkiye ve Pan Türkizm
isimli kitabına cevap olarak kaleme alınmıştır. Söz konusu kitapta Nalbantyan,
1920’lerdeki Türkiye’nin entelektüel çevrelerinin Pan-Türkist olduğunu ve genç
Türkiye Cumhuriyeti’nin de aynı politikayı tâkip ettiğini iddia etmekteydi.
Resulzâde bu iddiaları inandırıcı delillere dayanarak çürütmektedir.

 

Resulzâde’ye göre mensubu bulunduğu
milletten çok Rus taraftarı olan Nalbantyan’ın, Rus ve Ermeni milliyetçilerini
bir araya getirmek ve Kafkas Konfederasyonu tezi etrafında sıkı bir işbirliği
oluşturma düşüncesine hizmet etiğini belirtiyordu.  Resulzâde’nin ısrarla savunduğu tez şuydu: ‘Artık romantik bir Pan-Türkizm düşüncesi
mevcut değildir. Bunun yerine yalnız millî gayeleri olan Türkçülük düşüncesi
vardır. Mevcut hâliyle Türkçülük, Kafkasya için bir tehlike değildir
.’ 

 

Resulzâde’nin düşünceleri şöylece
özetlenebilir: ‘Bizler, Rusya’nın esâreti
altında olan milletler, Rus siyâset düşüncesinin kendine özgü, zaman zaman da
cezbedici düşüncelerinden az çekmedik. Hiçbir sözde liberal özdeyiş, bizi şu
gerçeği görmekten alıkoyamaz. Rus emperyalistler, cetleri tarafından zorla ele
geçirdikleri yabancı topraklardan ferâgat etmek istemedikleri gibi, yeni yeni
topraklar elde etmek peşindedirler
!’

 

Mustafa Kemal’in ve Müsavat Partisi’nin
Pan-Türkizm düşüncesinden korkmanıza gerek yok. Gerçekte zâten böyle bir şey de
yoktur. Aksine, Bay Mandelyamların ve Kerenskilerin Pan-Rusculuk idealinden
korunmak gerekir!

 

Kafkasya, Ukrayna, Türkistan milletlerinin
ve Rus emperyalizmi aleyhine mücâdele eden diğer mazlum milletlerin
koalisyonuna karşı olan efendilerin hiçbir temele dayanmayan ikazları bizleri
korkutmasın; ve saflarımıza şüphe ve nifak tohumları ekmek isteyen
düşmanlarımızın garazkâr demagojilerine itibar etmeksizin, dostça ve sağlam bir
şekilde, halklarımızın hürriyeti yolunda bir kere belirlenmiş yüksek hedefe
doğru ilerleyelim!

 

Rusya’nın boyunduruğundaki bütün milletler,
bilhassa da bizler, Kafkas halkları, gerçek tehlike arz eden ortak düşmana
karşı mücâdele bayrağı altında birleşmeliyiz.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

*PAN-TURANİZM?!

 

Pan-Turanizm tâbirinin yerine Turanizm
denilmesi yeterlidir. Turancılık veya Turanizm, Türkler arasında kültür
birliğinin oluşturulması, hürriyetlerini elde edebilmeleri için yapılan fikrî
çalışmaların adıdır. Dünya üzerindeki bütün Türkleri kapsar. Fransızca asıllı ‘pan’ kelimesi, ‘bütün’ ve ‘birlik
mânasında kullanılan ön ektir. Türkçede ön ek yoktur.

 

Turanizm’
veya ‘Turancılık’ kelimesi,
Pan-Slavizm düşüncesine karşılık olmak üzere kullanılmış ve benimsenmiştir.
Bütün Türklerin tek bir devlet çatısı veya tek bir bayrak altında toplanması
gibi bir düşüncenin ürünü değildir.

 

Ayrıca ‘Türk
halkları
’ tâbiri de yanlıştır. Gerek Çarlık Rusya’sında gerekse Sovyetler
Birliği yönetiminde farklı milletler bulunduğu ve hepsine birden ‘Rus milleti’, ‘Sovyet milleti’ denilemeyeceği için ‘Rus halkı’ ve ‘Sovyet halkı’
gibi isimlendirmeler kullanılmıştır. Türkler, ‘halk’ değil, aynı dili konuşan, aynı kültüre mensup olan ve
müşterek târihi bulunan ‘millet’tir.

 

Kasaba
halkı
’, Ankara veya İstanbul halkı denilebilirse de ‘Kıbrıs halkı’, ‘Türk halkı
denilmesi kesinlikle yanlış bir isimlendirmedir. Bütün sözlüklerde, lügatlerde
halk ve millet kelimelerinin açıklamalarında, bu iki kelimenin farklı
kavramları ifâde ettiğini görmek mümkündür. 

 

 

TÂRİHÎ TÜRK
LEHÇELERİYLE                                                                                                  
KARŞILAŞTIRMALI ESKİ ANADOLU LEHÇESİ

 

Üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı;
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği ve Türkçe Öğretmenliği bölümlerinin hem
lisans hem de lisansüstü programlarında okutulan Eski Anadolu Türkçesi dersinin
içeriğine göre hazırlanmış olan bu kitap, bir ders kitabı niteliği
taşımaktadır. Kitapta, Eski Anadolu Türkçesinin gramer özellikleri tarihî Türk
lehçeleriyle karşılaştırmalı olarak işlenmiştir. Kitap, bu özelliğiyle sâha ile
ilgili diğer çalışmalardan farklılık göstermektedir.

 

Bu kitap, genel anlamda üç bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde Eski Anadolu Türkçesinin târifi, dönemleri ve bu dönemlerin en
önemli müelliflerinin hayatı, sanatı, eserleri genel hatlarıyla verilmiştir.
Dil özelliklerinin işlendiği ikinci bölümde Eski Anadolu Türkçesinin imlâ, ses
bilgisi ve şekil bilgisi (ekler ve kelime türleri) özellikleri; tarihî Türk
lehçelerinin dil özellikleriyle karşılaştırılarak sâhanın belirgin özellikleri
tespit edilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Eski Anadolu Türkçesinin dil
özelliklerini en iyi yansıttığı düşünülen eserlerden örnek metinler
incelenmiştir. Bunların devamında öğrencilerin okuma ve inceleme becerilerini
geliştirmeye yönelik olarak tercüme yazıya aktarılmamış ve incelenmemiş
metinler de bulunmaktadır. Bu metinlerde geçen bütün kelimeler, işlev ve
anlamlarıyla birlikte bölümün sonunda bulunan ‘Bağlatılı Sözlük’te verilmiştir.

 

Osman
Yıldız

ve Ali Osman Yalkın tarafından
hazırlanan eser, 16 X 23,5 santim ölçülerinde ve 360 sayfadır. Temmuz 2021’de
yayınlandı.

 

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna
Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432
28 52
www.akcag.com.tr  e-posta: akcag@akcag.com

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

İYİ Parti 4 Yaşında

Dört yıl önce İYİ Parti
kurulmamış olsaydı
siyasi dengeler asla böyle olmayacaktı.

İYİ Parti
olmasaydı
, bugün MHP destekli AKP iktidarından veya
Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından kurtulmak isteyenlerin bir ümidi dahi olmayacaktı.

AKP + MHP Cumhur
İttifakını
kurarken şu hesabı yapmıştı. AKP’nin tek başına oyu %50
civarında, MHP oyları da yaklaşık %12 mertebesinde idi. Her şart altında %60’ın
üstünde oy potansiyeli olan iki partinin ittifakı uzun yıllar yenilemezdi. En
azından her iki partinin liderleri sağlık veya ölüm sebebiyle siyasetten
ayrılmadıkça iktidar cepte keklikti.

“Cumhurbaşkanlığı
Sistemi”
denilen ucube sistem de zaten R. Tayyip
Erdoğan’ın üzerine göre dikilmiş bir elbise gibi tasarlandı.

AKP+MHP rakip parti CHP’ye
seçmen kaymasını önlemenin yolunu buluyordu. CHP’yi, iktidar olduğu Dünya
savaşları dönemlerinde yaşanan ekonomik sıkıntıları ve “dindarlara baskı yapan
parti” imajını kullanarak etkisizleştiriyordu.

Vatandaşlarımız, AKP+MHP ittifakına olan güveni azalsa da, seçeneksiz olduğunu
düşünüyordu.

AKP’nin 19
yıllık iktidarının ikinci yarısı tam bir yıkım dönemi oldu.
Her sene artan bir şekilde ağırlığını hissettiğimiz sorunlar
özellikle “partili cumhurbaşkanlığı” döneminde daha da ivme kazandı. Türkiye
gittikçe bir
parti devletine, kurumlar viraneye, ekonomi enkaza dönüştü.

Ancak bu arada İYİ Parti
kuruldu. 3 ayda teşkilatlanmasını başarıp, 8 ay sonra yapılan baskın seçime
girdi. Bütün engellemeler, parasızlık, iktidarın müthiş propaganda makinesine
ve yarattığı korku ortamına rağmen yüzde 10 mertebesinde oy aldı.

Cumhur İttifakını terk
edecek seçmenler yeni bir adres gördüler. Buradan cesaretle AKP’den kopanlar
iki parti daha kurdular.

Bu yüzden Cumhuriyet
tarihimizin en uzun ömürlü iktidarının sona ereceğine inananlar artık
çoğunlukta.

Çünkü İYİ Parti+CHP
oylarının toplamı, AKP+MHP oyları toplamını geçti. Muhalefetin oy toplamı yüzde
60’a ulaştı.

*******************************

İyi Parti
Umutsuzlara Nefes Oldu

İYİ Parti içinde bireysel
olarak bazı kişilerin davranışlarını eleştirenler, bazı konularda partinin
muhalefetini etkisiz bulanlar elbette var. Ama eleştiriler partiden umudu olup,
O’nun daha etkin olmasını isteyenlerden geliyorsa iyi bir şeydir, parti
içindeki enerjinin yüksekliğini gösterir.

Bu türlü dostane
eleştiriler olmalı, yönetim de bunlardan faydalanmalıdır.

Parti tüzel kişiliğinin, benim
de eleştirdiğim, eksiklik ve hataları olsa da halen ilk kurulduğu çizgiden saptığını,
fikri yapısından taviz verici tutum ve davranışları olduğunu söyleyemeyiz.

Bugün enflasyon altında
ezilen garip gurabanın, siyasi baskı altındaki adalet sisteminin mağdurlarının,
yolsuzluklardan ve eş-dost kayırmacılığından şikâyet edenlerin, iş bulamayan
gençlerin, siftahsız dükkân kapatan esnafın, asgari ücretli işçinin, vergilerden
bunalmış işverenin ve iktidarın tepeden bakan kibirli ve nobran tavırlarından
rahatsız olanların sığınağı İYİ Parti oldu. Bu partinin varlığı sayesinde
köylünün de, şehirlinin de; aydının da okumamışın da bir nefes alması mümkün
oldu.

*******************************

Kutlamadan
İzlenimlerim

İyi Parti’nin İstanbul Haliç Kongre Merkezinde yapılan 4. Yaş kutlaması
gerçekten parlak görüntülere sahne oldu.

İlk önce, pandemi
ortamında, ben dahi gidip gitmemekte tereddüt ettim. Fakat harcında bu kadar
emeğimiz olan bir partinin bu önemli gününde orada olmak, gönüldaşlarımızla
buluşup görüşmek arzusu ağır bastı.

Türkiye’nin dört bir
yanından gelen partililerin salonun dışında yağmur altında içeridekinden çok
çok fazla bir kitlenin oluşturması partide moral motivasyonun yüksek olduğunu
gösteriyor.

İYİ Partililer iktidara
geleceklerine, Genel Başkan Meral Akşener’in parlamenter sistemin Başbakanı
olacağına inanıyor.

Meral Akşener de bu inancı
yansıtan müthiş moral verici iki konuşma yaptı. Konuşmalardan ilki dışarıda
yağmur altında bekleyen kitle için kurulmuş sahneden, diğeri salon içindeki muhteşem
sahneden ve çoğu parti organlarında görev yapan partililere oldu.

Akşener sahneye torunu Pars’ı
elinden tutarak çıktı, konuşmasını O’nun yanında yaptı. Doğal, sevgi dolu bir
babaanne görüntüsü ile Türkiye siyasi dengelerini sarsan “güçlü kadın lider” profilinin
içiçe geçtiği bir sunum izledik.

İYİ Parti lideri
Erdoğan’ın “ben” merkezli konuşma tarzını kullanmıyor. Başarılan işler için
“ben yaptım” demiyor. “Siz karar verdiniz, siz yaptınız” veya “birlikte
başardık, başaracağız” diyor. Bu konuda da Atatürk’ün Türk Milletine hitap
tarzını benimsediği anlaşılıyor.

İleri teknik imkanlar da
kullanılarak, salonda gerçekleştirilen ambiyans ve görsel şölen çok etkileyici
idi.

Partinin devlet yardımı
alamadığı, kuruluş sürecindeki parasızlık ortamında yapılan toplantılar daha
sade olurdu. Teknik olarak görsel şöleni beğensem de57 çok başarılı bulsam da
ben yine liderin kişiliğinin ve salonun heyecanının yalın yansımasını daha çok
tercih ediyorum.

*******************************

En Geniş Taban

İYİ Parti çok geniş bir
tabana hitap ediyor. HDP hariç bütün parti tabanlarından oy alabilecek bir
potansiyeli var.

Bir önceki seçime göre,
anketlerin ortalaması halen İYİ Parti’nin kendi oyunu yüzde 50-60 civarında
artırdığını göstermekte.

Çünkü Akşener kutlama
töreninde yaptığı konuşmada, ilham aldığı liderleri anlatırken Atatürk’ten,
Süleyman Demirel’den, Bülent Ecevit’ten, Turgut Özal’dan, Necmettin
Erbakan’dan, Alparslan Türkeş’ten ve Muhsin Yazıcıoğlu
’ndan bahsetti. Belli
ki, bu liderleri seven kitleleri partisinin doğal tabanı olarak görüyor,
gösteriyor.

Mecliste temsil edilen
partilerden oylarını tek artıran partinin İYİ Parti olması partinin bu
yapısından kaynaklanıyor.

Cumhur İttifakının oyları
her geçen gün eriyor. Bu süreç böyle devam ederse İYİ Parti’nin oy
oranlarının yükselmesi devam edecektir. Yapılacak ilk seçimde İYİ Parti
birinci parti olursa kimse şaşırmamalı. 

Çizgi Filmlerin Çocuklar Üzerindeki Etkileri

Televizyon programları, çocukları önemli şekilde etkilemektedir. Özellikle
“Çizgi Filmler” çocukların hayal dünyasının gelişiminde, çevresindeki nesneleri
tanımada diyalog gelişimlerinde olumlu yararlar sağlayabilir. Ancak dikkat
edilmezse çocuğu olumsuz şekilde de etkiler.


Çocuklar 18
aylıktan itibaren televizyondan gelen seslere ve görüntülere aşina olurlar. 5
yaşından itibaren gördükleri olay ve davranışları taklit etmeye başlarlar. 3-6
yaş arası çocuklarda bu taklit daha da artar. 6-11 yaş grubu çocukları ise,
içeriklerden daha çok etkilenirler. İzledikleri çizgi filminin içeriğini,
hayatlarına davranış olarak aktarmaya başlarlar.


Şiddet içerikli çizgi film izleyen
çocukların, yaşıtlarına göre daha fazla kavga ettikleri çevrelerine karşı daha
saldırgan oldukları ve daha gergin oldukları gözlemlenmektedir. Bu çocuklar
anne-baba ve büyükleriyle ilişkilerinde; “gergin,
sabırsız ve asidirler”.
“Acı ve
üzüntülere”
daha az hassastırlar. Gerçek hayattaki “şiddet” unsurlarından hiç rahatsız olmazlar.

Günde 3-4 saat televizyon ve çizgi
film izleyen çocukların, diğerlerine göre; % 30 ile % 40 oranında dikkat
eksikliği yaşadıkları, hiperaktif bir mizaca yatkın oldukları
görülmektedir. 

Çocukların aşırı çizgi film
izlemelerine dikkat edilmezse, film karakterleri çocuğun dünyasına yerleşmeye
başlar. Gerçeklikten kopararak ciddi uyum sorunlarına neden olabilir. Çok çizgi
film izleyen, karakterlerle özdeşleşen çocukların, sosyal ilişki kurmada
zorlandıkları ve yalnız olmayı seçtikleri saptanmıştır.

Özellikle 12 yaş öncesi çocuklar, “gerçekle” “hayal ürünü” arasındaki
farkı belirlemede zorlanırlar. Çizgi filmlerin içeriğinde olan “uçma, kaçma” vb. davranışların gerçek
hayatta da olabileceğini varsayıp, bunları deneyebilir ve sağlıklarını riske
atabilirler.                                                     

Çocuklar
iki yaşından itibaren televizyon izlemeye başlamakta ve okul öncesi dönemde
izleme saati giderek artmaktadır.   

Yapılan
araştırmalarda çocukların hafta içi; % 41.0’ının 5 saat, % 26.7’sinin 10 saat,
%11.3’ünün 15 saat. Hafta sonu ise; % 23.1’inin 4 saat, %20.3’ünün 6 saat,
%19.0’ının 2 saat televizyon izledikleri saptanmıştır. Bu süreler çocuğun
sağlığı için elbette ki zararlıdır.

Televizyonun
çocukların akademik becerileri, dil ve sosyal becerileri üzerinde olumlu
etkileri olmasına rağmen, “obezite” ve “şiddet” başta olmak üzere daha fazla
zararları bulunmaktadır.

Okul
öncesi dönemdeki çocukların; % 59,8 inin şiddet içeren çizgi filmleri
izledikleri saptanmıştır. 4-6 yaş grubundaki çocukların çizgi film beğenilerini
ortaya koymak için yapılan bir araştırmada çocukların en fazla; “Caillou, Pepee
ve Sünger Bob” çizgi filmini izledikleri tespit edilmiştir.

İlköğretim
2. ve 5. sınıf öğrencilerinin tamamına yakınının çizgi film izlediği ve en çok
sevdikleri çizgi filmlerin; “Tom ve Jerry, Buggs Bunny, Şirinler, Sevimli
Kahramanlar, Temel Reis, Sabrina’nın Maceraları, Winx Club, Ninja
Kaplumbağalar, Garlfield, Tweety, Pamuk Prenses, Ağaçkakan Woody, Scooby Doo,
Casper, Pokemon, Çilek Kız, Spiderman ve Batman” olduğu tespit edilmiştir. Okul
öncesi çocukların ise en fazla; Caillou, Benten ve Win Xclub izlediği görülmüştür.

Araştırmada
çocukların % 30.4’ünün en sevdikleri karakter Jerry, %20.9’unun Tom,  %15.4’ünün Buggs Bunny olduğu bulunmuştur.

Okul
öncesi çağı çocuklarının izledikleri televizyon programlarında; çizgi film
kahramanlarını sevdikleri, çizgi film karakteri ile ilgili eşyaları aldıkları,
oyunlarında çizgi film karakterleri gibi davrandıkları bilinmektedir. Bu yüzden
çocuklara yönelik program ve reklamlarda ürün önerilirken, çocuklar tarafından
sevilen çizgi film ve animasyon karakterler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu
nedenle çizgi filmlerin içerikleri ve örnek oldukları davranışlar çok
önemlidir.

Yukarıda
ismi geçen çizgi filmlerin tamama yakını yabancı menşeili ve kültürümüze
uymayan karakterlerdir. Çocuklarımız için tehlikenin boyutları açıkça
görülmektedir. Son zamanlarda yerli ve daha olumlu çizgi filimler yayımlanmaya
başlamıştır. Anne babaların çocuğun sağlığı bakımından fazla TV izletmemeleri,
çizgi filmler hususunda da daha duyarlı ve seçici olması önerilmektedir.

 Çizgi filmlerin olumsuz etkilerini azaltmak
için;

1-Çocuklarınızın izledikleri
televizyon ve çizgi filmleri kontrol altında tutunuz

2-Çizgi
filmleri birlikte izleyerek İçerikleri hakkında yorumlar yapıp
tartışabilirsiniz.

3-Şiddet ve öfke
içeren çizgi filmlerin izlenmesini engelleyiniz.

4-Çocuğunuzu
farklı hobi ve uğraşlara yönlendiriniz. Böylece televizyonun, çocuğun hayatının
odak noktası olmasını engelleyebilirsiniz.

 

Sevgiyle
kalın…

Kıbrıs…

Kıbrıs, Türk
Milletinin en hassas olduğu konuların başında gelir. Adada yaşananlar en güncel
haliyle izlenir, merakla takip edilir. Çünkü bu ada yakın tarihimizde
yaşananlarıyla, ecdadımızın 307 yıl boyunca bu adaya bıraktığı izlerle bizler
için çok önemlidir.

        Yakın tarihimizde milletçe uğruna savaşı dahi
göze aldığımız yegâne toprak parçası bu adadır. O nedenledir ki, Kıbrıs’ta
yaşananları milletçe izlemek, nedenlerini sorgulamak hepimizin görevidir. Zira
bu görev 1571’den, 1974’ten bu yana bu ada uğruna seve, seve hayatlarını feda
eden şehitlerimize olan borcumuzu da anlatır.

        Geçtiğimiz ay içinde adanın kuzeyinde KKTC’de
önemli bir siyasi çalkantı yaşandı. Çoktandır, toplanamayan, icraat yapamayan
hükümet istifa ederek yeni bir siyasi yapılanmanın önünü açtı. KKTC Cumhur
Başkanı Sn. Ersin Tatar yeni hükümet kuruluncaya kadar mevcut hükümetin
görevine devam etmesini istedi ve yeni bir hükümetin kurulması için mevcut
parti liderleriyle görüşmelere başlamışken, bu defa geçtiğimiz hafta içinde
adada istifa eden hükümet başkanına yönelik bir şantaj kaseti skandalı patladı!

       İnternete düşen bu belden aşağı video şantajı
için yasa dışı mafya liderlerinin kimi siyasilerle hesaplaşması yorumları
yapılırken, istifa eden hükümetin ortaklarından bir başka parti mensubu da aynı
şantajla karşılaştı.

       Adaya
yansıyan mafyamatik ilişkiler, bu ilişkilerin muhatapları önünde sonunda ortaya
çıkarılıp, adaletin önünde hesabını verecektir. Ancak gözden kaçırılmaması
gereken en önemli husus, adanın kuzeyinde yaşanan bu olumsuzluğun, Türkiye’den
başka dünyanın hiçbir ülkesinin tanımadığı, tanınmayan bir ülkede, KKTC’de
yaşanmış olmasıdır.

       Böylesi bir durumun, adanın kuzeyinin;
‘’uyuşturucu – karapara – mafya – kumar – yasadışı bahis – fuhuş kumpasları-
şantaj kasetleri’’ gibi yasal olmayan işlerin rahatça yapılageldiği bir yer
olduğunu imajını yarattığını unutmamak gerekir!

       Ancak
adanın kuzeyinde kurulan KKTC’de yaşayan yurttaşlarımız hiçbir şekilde böyle
bir ortamda yaşamamaktadır. Adanın kuzeyi hala o bakir güzellikleriyle bir
turizm cennetidir. Yasal kurumlarıyla dimdik ayakta duran bir devlette yaşayan Kıbrıslı
kardeşlerimiz alın terleriyle geçimlerini sağlamaya, Rum tarafının onca
ambargosuna rağmen ayakta kalmaya çalışmaktadırlar.

       Adanın kuzeyinde kurulu bu devlette nüfusu
400 bini geçen bu kardeşlerimiz, ezici bir çoğunlukla anavatanlarına gönülden
bağlıdır. Anavatan Türkiye’de bu kardeşlerimize elinden gelenin en iyisini
vermeye, en fazla yardımı yapmaya devam etmektedir.

        Bu
nedenle yasa dışı mafya liderlerinin KKTC’de ilişkide oldukları iddia edilen
kimi siyasilerle olan hesaplaşmalarını halkın yaşadığı ortama mal etmek
‘’Kıbrıs’ın getirildiği bu hale mi üzülsek!’’ diyerek genelleme yapmak hiç de
doğru bir bakış açısı değildir.

         Kaldı ki, böylesi kaset-siyaset skandalları,
dünyanın pek çok ülkesinde de yaşanmıştır. Hafızamızı yokladığımızda yine
böylesi bir kaset skandalının Türkiye’de de yaşandığını, CHP gibi asırlık bir
partinin genel başkanının benzer bir kaset şantajı ile görevinden istifa etmek
zorunda kaldığını hepimizin hatırlaması gerekir.

         Bu yazım ile vurgulamak istediğim
gerçek; adanın kuzeyinde 38 yıldan beri yaşayan KKTC’nin böylesi bir skandalla
anılması değil, tam tersine bugüne değin Kıbrıs Türk’ünün
ekonomik-kültürel-sosyal ilişkiler-eğitim ve öğretim ve siyasal yönde Rumların
uyguladığı her türlü ambargoya rağmen nasıl ayakta kaldığına dikkat çekmektir.

       Böylesi skandallar Rum tarafının ekmeğine yağ
sürmekte, ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hayalperestleri, adanın kuzeyinde yaşayıp da
Kıbrıs’ta Federasyon olmalı diyen Rum işbirlikçileri KKTC’nin böylesi uygun
olmayan durumlarla anılmasını sevinçle karşılamaktadırlar!

       Özellikle
Türkiye’nin Akdeniz’e açılan tek kapısı olan KKTC’yi, Mavi Vatan’ın tam da orta
yerindeki bu stratejik adanın kuzeyinde kurulu bu son Türk Devleti, yasa dışı
örgüt liderlerinin hesaplaşma mekânı değildir. KKTC geleceği parlak bir
ülkedir. Bu ülkenin Türkiye’nin vazgeçilmez ön cephesi, Akdeniz’deki uçak gemimiz
olduğunu unutmamamız gerekir.

        Tüm dünyaya Kıbrıs Türk Halkının 1955-1974
arası uğradığı toplu katliamları hatırlatarak maruz kaldığı insanlık dışı Rum
ambargolarını öne çıkararak bunlara rağmen KKTC’nin yepyeni bir devlet olarak
dimdik ayakta durduğunu,  turizm cenneti
yöreleriyle, binlerce yabancı öğrencinin okuduğu yükseköğretim kurumlarıyla,
yollarıyla, hava alanlarıyla, kendine özgü kültürü ve mutfağı ile öne çıkan tüm
güzelliklerini vurgulamak gerekir diye düşünüyorum.

      Şu
önemli hususa da değinmeden geçemeyeceğim!

      Kıbrıs’ta
ne zaman olumsuz bir gelişme olsa konuyu kaleme alanlar, yazılarına öncelikle
1974 yılında adada yaşanan kahramanlıklarımızla, elde edilen zaferle başlarlar,
O dönemde yaşananları öne çıkarıp, sonrasında yaşanan hangi olumsuzluk ise onu
da anlatıp, ‘şimdi böyle mi olmalıydı’ diye bitirirler!

      Değerli okur;

      Elbette ki, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs harekâtı
yakın tarihimizin en önemli zaferidir. Çünkü bu zafer sonucunda, verdiğimiz
yüzlerce şehit sayesinde Kıbrıs adası elimizden kayıp, gitmemiştir. Ancak Kıbrıs
Türk toplumunda yaşanan her olumsuzluk sonrasında da bu zaferi hatırlatmak,
‘’sizi biz kurtardık’’ demek ne kadar doğrudur?

     Unutmayalım ki, bu zaferin kazanılmasında
Kıbrıs Türk Mücahidinin, her Kıbrıs Türk ailesinin de emeği, katkısı, kanı canı
ve o ailelerin içinde de yüzlerce şehidi vardır.

      Kaldı ki, Kıbrıs Türk’ü adada yaşanan bu son
durumun şahıslarla ilgili kişiselliğini hiçbir şekilde genelleştirmeden analiz
edecektir. Çünkü adalı Türkler her olayı tarafsız bir biçimde değerlendirecek
kadar bilgi birikimine sahiptirler.

       Kısa bir süre sonra adada yaşanan bu durumda
unutulacak, KKTC’de sular durulup ya yeni bir hükümet kurulacak. Ya da seçime
giden yeni bir süreç başlayacaktır.

      Ancak unutulmaması gereken tek şey KKTC’nin
dimdik ayakta olduğu, 15 Kasım 2021 tarihinde de bu devletin 38’nci kuruluş
yıldönümünün kutlanacak olmasıdır.

Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile İslâmî Meseleler Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:  Şöyle bir iddia var:
Şekil ve sembolleri bolca kullanılan
dînî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor
zannederiz… Gerileme var
.’
Bu sözleri nasıl yorumlarsınız?

Prof. Dr. Niyazi Kahveci: Türkiye’nin kimlik üretme problemi
vardır. Kimlik üretemiyor. Bu sebeple başkalarının ürettikleriyle kimlik
edinmeye çalışıyor. Bunlardan biri dindir. Din, tanrı dahi olsa, başkasının
ürünüdür. Dinden kimlik olmaz, dinden din olur. Türkiye dini, din değil, kimlik
olarak kullanıyor. Ama bu dînî kimlikle dünya kamuoyunun önüne çıkamıyor.
Mesela kapalı kapılar ardında kapalı devre kendi aralarında dincilik yapıyor
ama açık kapılar önünde dinci olarak bilinmek istemiyor. Paradoks!

Çağımızdan önceki devirlerde
kimlik oluşturmak, başkasının ürünü olan din ve etnisite ile yapılıyordu. Şimdi
ise özgün felsefî ve ilmî ürünler üretmekle yapılmaktadır. Türkiye’nin kimliği,
başkalarından ithal edilen ürünlerle doldurulmuş İslâm ve Türklük gibi nominal
bir kimliktir. Topluma İslâm’ın ve Türklüğün ne olduğu sorusu sorulduğunda
cevap verememektedir.

Türkiye aksiyolojik değil,
fenomenolojik muhafazakârdır. Yâni değerlerle değil dış görünüş ve duyguya
dayalı sembol ve simgelerin muhafazakârıdır. Yâni motorla ilgilenilmemekte,
kaportanın düzgün olması için çalışılmaktadır.

Çetinoğlu:
Meseleye ilim açısından bakabilir miyiz?

Prof. Kahcevi: Bu konuda bilim ve felsefe perspektifinden söylenmesi gereken
o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Ama şunu
tespit edebiliyoruz ki Türkiye’de dindarlaşma değerlerle değil, şekillerle
görüntülerle alakalıdır. Düşünme işlemi yapmayıp fikir üretemeyen toplumlar, dînî
sembol ve simgelere yapışırlar. Bu dindarlaşma görüntüdedir, yâni fenomenaldir,
kaportayla sınırlıdır. Numenal yâni özle, motorla ilgili değildir. Motor,
düşünme işlemi ile çalışır. Sembol ve simgeler tanrı vergisi doğal duyu
organlarına hitap ederler. Halbuki günümüz, duygulara değil zihinlere hitap edilen
bir çağdır. Duygulara din adamları hitap ederler ve çok kolay bir iştir. Bu işi
yapmak için eğitime gerek yoktur.

Fikirlere fikir adamları hitap
edebilir ve çok zor bir iştir. Ülkemizin düşünürü yoktur. İşin daha kötüsü,
düşünlere hitap etmesi gereken ilahiyat profesörü akademisyenler dahi din
adamlarının yaptıklarını yapabiliyorlar, düşünürlerin yapması gereken işi
yapamıyorlar. Bir fikrî iktidarsızlıkları var ama haksız şekilde bu fikir
katmanının işgal ediyorlar. Bir profesör, şikâyet ettiği şeyin fikrî kuramını
ve paradigmasını ortaya koyması gerekir. Ama yapamıyor, çünkü düşünme işleminin
nasıl yapılacağını bilmiyor. Gerçi bu çok zor bir iştir. Kafa ile yapılabilir.
Zor işten kaçıp, Allah vergisi ağız gibi doğal aygıtlarla bu işi yapıyor. Yâni
elin oğlunun bugünkü binlerce filozoflarının bu işleri nasıl yaptıklarını
çalışsınlar, onlar da aynısını yapsınlar. Ama ne gerek var ki? Bunu yapmadan ve
bu yapmadıkları işin ağlamasını yapmakla ülkenin Diyânet İşleri Başkanlığı
gibi, en üst makamlarına gelebiliyorlar. İşte ülkeye en büyük ihânet,
sorumluluğu olan görevi yapmadaki acziyeti ve ihmali topluma ağlayarak
gidermeye çalışmaktır. Bu kişiler görev ihmâli yaptıklarından ve ülkeye görev
zararı verdiklerinden yargılanmalıdırlar.

Çetinoğlu: ‘Diyânet İşleri Başkanlığı,
vazifesini yapamıyor’ diyarsınız…

Prof. Kahveci: Bir DİB
Başkanının, ülkenin bir problemi üzerinde kafa ürünü bir kuramını gördünüz mü?
Göremezsiniz. Şimdi bir DİB Başkanının yaptıklarını analiz edelim. Üç haftalık
Kur’ân Kursu eğitimi ile yapılabilen pratisyenlik işlerini yapıyor. Mesela VİP
cenaze imamlığı, camide vaazlar, namaz kıldırmak, hutbe okumak gibi. Yâni
bunları yapsın diye mi kırk yıl bu millet onu profesör yapmak için para
harcamış?

Profesör DİB Başkanlarının
yaptıklarını analiz edelim. Ortaya yeni fikre dayalı paradigmalar ve kuramlar
koymaları gerekirken, bu acziyetlerini, ihmallerini ve iktidarsızlıklarını,
geçmişte üretilen sembol ve simgelerin dozajını ve alanını artırarak kamufle
etmeye, örtmeye, şehirleri köylere döndürmeye çalışıyorlar. Mesela ezanın ses
tonunu artırıyor, harfleri aşırı uzattırıyor, ortalığı cami ve minare
dolduruyor, köylerde ölüm haberini vermek için uydurulan salayı bütün
şehirlerde okutuyor. Cuma akşamları ve günleri saatlerce sala okutuyor. Halbuki
diriliş olan Cuma, ölümleştiriliyor. Tabîi diriliş yapmak kafa ila alakalı
lojik iştir, ölüm ise biyolojik bir iştir. Doğal aygıtlarla yapılır, kolay
iştir. Şimdi canı sıkılıp eline mikrofon geçiren kişi sala okuyorum diye
vakitli vakitsiz ortak alanda bağırıyor. Deşarj oluyor, tatmin buluyor. Yine
camilerin içi fikirle aydınlatılamadığı için, başkalarının hatta
gayrimüslimlerin icatları olan avizelerle, dışları da projektörlerle
aydınlatılıyor.

Toplum çelişkiler içerisindedir.
Mesela Türkçe müziği haram görür ama ezan ve Kur’ân’ın müziksiz okunmasını da
haram görür. Hatta Allah kelamını güfte ve beste malzemesi yapmada bir sakınca
görmez. Bunun ruhsatını Allah’tan almaya çalışmaz. Kendisi önce hareketi yapar,
sonra ona dinden meşruiyet bulur.

Çetinoğlu:
Devlet
adamının yanlışları, ‘devletin yanlışı
olarak yorumlanabilir mi?

Prof.
Kahveci:
Devletin de dinle ve çağdaşlıkla hattâ anayasasıyla
çelişkileri vardır. Bir çelişki sosyolojiktir: Mesela millet ve laiklik
kavramlarına göre bir ülkenin ortak alanları nötür olmak mecburiyetindedir.
Ülkenin ortak alanı bir dine, mezhebe, etnisiteye, sosyal ve ekonomik tabakaya
dayalı düzenlenemez. Tıpkı bir apartmanın ortak alanlarına, ondaki bir dairenin
zihniyetinin hâkim kılınması kanunla yasak olduğu gibidir. Kanunlarımız bunu
suç saymıştır. Ortak alanlar toplumun ortak yararına ve iyiliğine göre
düzenlenmek mecburiyeti vardır. Türkiye, ortak alanda dînî unsur olan ezanla
kolektif kimlik üretmeye çalışıyor. Bu, çağdaş millet ve laik bir ülkede
çelişkidir.

Çetinoğlu:
Ezan
hakkında söylediklerinizin, çan sesinden rahatsız olmayan, İslamiyet’e mesâfeli
kişilerin söylemleriyle örtüştüğü söylenebilir. Şüphesiz siz; ‘ezan okunmuyor, ezanın canına okunuyor
diyenler gibi nezâhet ve estetik arayışındasınız.

Röportajı önce yanlış yorumlara
sebebiyet vermemek için, ezan okumakla alakalı olarak söylediğiniz sözlere
açıklık getirir misiniz?

Prof.
Kaveci:
Din açısından ezan
okumak farz değildir
.’ Dedim. Farz olan namaz kılmaktır. Ezan namaz için
bir araçtır. Ama namazın ne farzlarından ne de sünnetlerindendir. Bu sebeple
Fıkıh kitaplarına göre ezansız namaz geçerlidir. Şimdi devlet sünnet dahi
olmayan ezanı devlet eliyle ortak alanda okutup herkese zorla dinletirken, farz
olan namazı zorlamıyor. İşte bu durum, çağdışılığın, çağdaş çözüm bulamaması
acziyetidir. Türkiye laik ve millî bir ülkedir. İslâm cumhuriyeti değildir.
İran, İslâm Cumhuriyeti olmasına rağmen, ezanları özel alanlar olan camilerin
içinde okutmaktadır, ortak alana taşırmamaktadır. Hakikaten bu durum bile
İran’da bir çeşit felsefenin varlığını gösterir. Bizim durum ise, ülkemizde
hiçbir çeşit felsefenin var olmadığının göstergesidir. Çağdaş çözümler
bulamıyoruz. Çağdaş sorunlar kafa ile alakalı meselelerdir. Onların çözümleri
ancak düşünme işlemi yaparak kafa ile çözülebilir ki maalesef bizde bu işlem
yapılamamaktadır.

Türkiye’de ne dindarlık ne de
medenîlik vardır. Yâni çağımız standartlarında sosyal insan olmak problemi
vardır. İnsan olmak da eğitimimizin hiçbir kademesinde öğretilmiyor. Öğretecek
kişi de yok. Öğretenlerde aynı problem mevcuttur. Mesele insan malzemesinin
kalitesidir.

Çetinoğlu:
Hocam,
hoşgörünüze güvenerek söylüyorum. İmam Hatip’li ve İhâliyatcı olarak
söyledikleriniz çok dikkat çekici hususlar… Salâ hakkında söyledikleriniz kabul
edilebilir olmakla birlikte, ezanla ilgili sözleriniz üzerinde durmak gerektiği
kanaatindeyim.  Bin dört yüz küsur yıllık
geleneğin devamına karşı çıkıyorsunuz. Türkiye bu iddiaları kaldıramaz.  Peygamber Efendimiz’in Bilâl-i Hâbeşî’ye ezan
okutması sünnettir. ‘Ezan okunmasına karşı mısınız?’ diye sormayacağım. Çünkü
karşı olmadığınızı biliyorum. Ancak, sizlerinizi; ‘Kahveci Hoca, ezana karşı
çıkıyor’ şeklinde yorumlayanlar mutlaka olacaktır.

Bu bahsi kapatıp bu röportajıon son
sorusunu sorayım:

Çevremizdeki
insanlara ve haklılık derecesi tartışılabilir iddialara bakarsak, ‘İnsanlarımızda sekülerleşmeye doğru bir
gidiş
’ olduğu söylenebilir. Bizi sekülerleştirmek isteyen dış güçler, iç
mihraklar var. ‘Sekülerleşme
kavramını açıklayarak değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Dış güçler bizi sekülerleştirmek istemezler. Çünkü
sekülerleşirsek çağdaşlaşırız ve ayıklanıp yok olup gitmeyiz. Bilakis bizim
dînî kalmamıza çalışıyorlar. Nitekim Atatürk’e düşman olmaları ve Atatürk’ten
sonraki laikliğin hâkimliğinde geçen bir asırda çağdaşlaşmamızı eğitim
sisteminde engellemeleri bundan dolayıdır.

Sekülerlik her şeyden önce bir
düşünüş biçimidir. Fakat bizim, düşünme ile işimiz olmadığı için sekülerliği
fikrî bazda algılayamıyoruz. Onu dînî ve siyâsî anlıyoruz. Çünkü bizde sâdece
siyâsî ve dînî algı kalıpları mevcuttur. O sebeple sekülerliği, bu kalıplara
dökerek, ‘din ile devlet işlerini
birbirlerinden ayırmak
’ şeklinde algılayabiliyoruz. Halbuki sekülerlik, 18.
asra kadar geçerli olan ve dînî düşünme adı verilen düşünüş biçimiyle değil,
insan aklı ile düşünmektir. Nötür ve objektif bir düşünmedir. Taraflı ve
sübjektif değildir.

Sekülerlik başta olmak üzere
bugünkü çağdaş sistemler Batılılar için de yeni sistemlerdir. 18. asra kadar
bunlar onlarda da yoktu. Bunları Batı toplumu da icat etmedi. Hasbelkader
Batı’da yaşamış olan düşünürler ve ilim insanları bunları icat etti. Batı
toplumu önceleri bu icatları kendisine, özellikle dinine yabancı gördüğü ve onu
korumak için bunları icat edenlerin bazılarını diri diri yaktı, kimilerini
zehirleyerek öldürdü, kimilerini hapsetti. Ama daha sonra bu yeniliklere adapte
oldu. Şimdi bu yeni değerlerle oluştu ve eskilerin muhafazakârlığının
mücâdelesini vermiyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam.

Konu
hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek
isteyenler için:
www.ulusaldemokrasienstitusu.org 

 

 Prof.
Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a
bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu.
İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü.

Amcaoğlu
olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri
Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet
Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

 

Niyazi
Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih
İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim
Merkezi’nde yaptı.

 

İngiltere’de
Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve
doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev
yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan
Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde
İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman
Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı.
Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını
devam ettirmektedir.

 

Meslek
hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası
İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din
Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler
Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler,
Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.   

 

Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde
sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan
Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile
ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî
Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim
Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim
Alanları.

Saygıdeğer Yargıç ve Değerli Jüri Üyeleri

Biz
hukuku ve yargı teşkilatını Amerikan dizilerinden/filmlerinden öğrenen bir
milletiz. Bunun iki nedeni var; ilki Amerikan sinema endüstrisinin hukuk
alanında zengin bir repertuara sahip olması, ikincisi ise Türk hukuk sisteminin
dizi/film çekmeye pek uygun olmaması.

 

Elbette
Türk sinema tarihinde de salt hukuk sistemini anlatan, eleştiren güzel yapımlar
var. Rahmetli Kemal Sunal’ın rol aldığı 1986 yapımı Davacı filmi bunlardan
biri. Yine rahmetli Kemal Sunal’ın rol aldığı Mübaşir adlı dizi de gerçekten
çok güzel bir yapım. Ancak bizim hukukumuzda yargılamaların çok uzun sürmesi ve
yine Anglo-Saxon hukukundan farklı olarak bizde yazılı yargılama usulünün
yaygın olması hukuk konulu bir dizi/film senaryosu yazma konusunda bizim
senaristlerimizin ilhamlarını söndürüyor.

 

12
Öfkeli Adam, Jüri, Şeytan’ın Avukatı gibi hukuk temalı Amerikan filmleri ile
Ally McBeal, Suits, The Goof Wife gibi hukuk temalı Amerikan dizilerinde
standart bir takım cümleler görürüz. Avukatların duruşmadaki konuşmalarının
başlangıç cümlesi olan “Sayın Yargıç ve saygıdeğer jüri üyeleri”; tanık
sorgulama esnasında söylenen “Maktulle olay günü kavga ettiniz mi Mrs.
Allison?”, ve tabi tanığı sıkıştırılan avukatın can havliyle ayağa kalkıp hâkime
doğru “İtiraz ediyorum Sayın Yargıç!” diye bağırması bu standart cümlelerdendir.

 

Aslında
Türk mahkemelerinde de benzer şekilde kalıplaşmış bir takım cümleler vardır ve
bu cümlelerin hiçbirisini herhangi bir film veya dizide göremezsiniz. Mahkemeye
dava hakkında 20 sayfalık dilekçe sunan avukatın kendisine beyanı sorulduğunda
söylediği “Yazılı beyanlarımızı tekrar ediyoruz Sayın Hakim” sözü; avukatların
her duruşma ağzında sakız haline gelen “İzahtan varestedir” sözü; avukatın
duruşma esnasında konuşmasını fazla uzun tutması karşısında bezen bir hakimin
adeta yalvarırcasına söylediği “Avukat Bey bunları yazılı sunsanız” sözü (ki
yazılı sunulan beyanları da genellikle okumazlar); Açıkça hatalı karar veren
bir hakimin kararını açıkladığı zaman kendisine itiraz eden avukata yönelik
söylediği “Valla avukat bey ben kararımız verdim, beğenmiyorsanız temyiz edin”
sözü (Dosyanın Yargıtay’dan geri gelmesi 5 sene!); öğleden sonra saat 14:00’deki
duruşması için saat 13:50’de duruşma salonu önündeki mübaşire “bizim dosyayı ne
zaman alırsınız?” diye soran avukata “Valla hakim bey geç geldi, daha saat
09:00 duruşmalarını alıyoz avukat bey” diyen mübaşirin sözü bunlardan
bazılarıdır.

 

Türk
hukuk sisteminde ilginç ve orijinal, üstelik hiç söz içermeyen sahneler de
vardır mutlaka. Örneğin sanık sırasındaki müvekkilin duruşma esnasında yardım
bekleyen gözleriyle avukatına attığı bakış bunlardan biridir. Sanık bu
bakışlarla avukatına adeta “Kaçır beni buradan” demektedir. Hâlbuki bilmiyor
ki, nikâh salonuna girip sevdiceğini nikâh masasından alıp kaçıran aşığın
hikâyesi duruşma salonunda pek gerçekleşmez. Avukatı, o sanığı elinden tuttuğu
gibi kaçırıp Çiçek Abbas’ın minibüsüne atamaz.

 

Orijinal
sahnelerden biri de ceza davasında hâkimin karar vermek için duruşmaya 5 dakika
kısa ara vermesidir. Hâkimin ricası üzerine sanık, avukatlar, katılan,
tanıklar, izleyiciler, kısaca salondaki herkes duruşma salonundan dışarı çıkar.
Bu dışarı çıkma esnasında sanık avukatıyla duruşma savcısı göz göze gelirler.
Duruşma savcısı hâkimin yanındaki koltukta oturmaya devam etmektedir. Hâkim,
kararını belirlerken savcı da onun yanında oturmaya devam edecektir. İşte o an,
yani sanık avukatının savcının göz bebeklerine baktığı o anda avukatın gözlerinden
“hani silahların eşitliği ilkesi”, “hani iddia makamıyla savunmanın eşitliği”,
“hani evrensel hukuk” şeklinde bir isyanın varlığı okunur.

 

Hele
hele, basit bir suçtan yargılanan sanık hakkında hâkimin “sanığın 1 yıl 8 ay
hapis cezasıyla cezalandırılmasına, sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri
bırakılmasına” dediği anda sanığın gözlerindeki korku, dehşet, merak, “ceza mı
aldım, hapse mi gireceğim yoksa beraat mı ettim” şeklindeki sorgulayan meraklı ama
bir o kadar da korku dolu bakışları Rönesans ressamlarına tablo çizdirecek
türdedir.

 

Hülasa,
Türk hukuk sistemi dizi veya film çekmeye pek uygun olmayabilir. Ancak Türk
hukuk sisteminin bizatihi kendisinin bir tiyatro olduğu inkâr edilemez bir
gerçektir!

“Kapıyı fiilî dualar açar”

İnsan
İçin Ancak Çalışmasının Karşılığı Vardır” 
(Necm/29.Ayet)

Bu şiir dostum İSMAİL GÜL Beyin

“Kapılar duasız açılmaz oğul”

Şiirinden esinlenerek kaleme alınmıştır

Teşekkürlerimle

Kapıyı fiilî[1] dualar açar

Tembeller el açıp boş göğe bakar

Arif ol kendine özün[2]den dile

Zamanın ateşi her ömrü yakar

 

Âlemi arşları[3] boş mu
sandılar

Sadece hileye nefse kandılar

Nesiller boyudur konuşan dile

Baksınlar yıldızlar[4] neyi andılar

 

İnsana arınmak[5] kurtuluş olur

İlimi irfanı yakinen bulur

Nice nasipleri gelirmiş ele

Binlerce rüzgârı bir nefes solur

  

Özden uyan gayri sabah olacak

Binlerce Salih kul arza dolacak[6]

Cümle lisanları dökseydik bile

Bir damla[7] misali hepsi
solacak

 




[1] İnsan için ancak
çalışmasının karşılığı vardır.(Necm/29.Ayet)

[2] Biz insanı
yarattık; nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz. Çünkü Biz ona
şahdamarından daha yakınız
.(Kaf/16.Ayet)

[3] Yedi gök, yer ve
bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih
etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız.
Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.
 (İsrâ /44.Ayet)

[4] Geceyi, gündüzü,
Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emriyle bir
hizmete boyun eğmiştir. Bütün bunlarda, aklını çalıştıran bir topluluk için
elbette ibretler vardır.(Nahl/12.Ayet)

[5] Benliği temizleyip
arındıran, gerçekten kurtulmuştur.(Şems/9.Ayet)

[6] Yemin olsun,
zikirden sonra Zebur’da şunu yazmıştık: Yeryüzüne benim iyilik ve barış seven
kullarım vâris olacaktır.(Enbiya/105.Ayet)

[7] Eğer yeryüzündeki
ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa,
Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç
sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.(Lokman/27.Ayet)

 

 

Sağlık Muayenesi Hakkında

0

12 Ekim 2021 tarihinde ikamet etmekte olduğum
yere yaya olarak, 30 – 35 dakikalık
mesafede olan sağlık ocağına saat 14.30 sıralarında,
ihtiyacım olan ilaçları yazdırmak üzere gittim. Sağlık Ocağı araba ve dolmuş
güzergâhında olmadığı için ya yürüyerek veya taksi ile gidilmesi icap eden bir
yerde bulunuyor. Ben yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Sağlık ocağına vardığım da
bana bakacak olan aile hekimi yerinde yoktu.
Nerede olduğunu sorduğumda ise, o doktor “esnek çalışmaya tabi”
olduğu için saat 15.30 da geleceğini söylediler. Bu “esnek çalışma” tabirini de
ilk defa o gün duydum. Verdikleri bilgiye göre, esnek çalışmaya tabi olan bir
doktor sabahtan saat 10.30-14.30, öğleden sonra da15.30–19.30 saatleri arasında
çalışıyormuş.Bu duruma göre,aile hekiminin gelmesi için bir saat beklemem icap
ediyordu.

            Fakat o sağlık
ocağında bana bakacak olan doktor haricinde iki doktor daha vardı.  O saatte her ikisi de vazifelerinin başında idi
ve sırada bekleyen hastaları da yoktu. Bir saat beklememek için birsinin
odasına girip durumu izah ederek,yazdırmak istediğim ilaçların listesini
verdim. Fakat doktor, istediğim ilaçları yazamayacağın söyledi. Sebebini
sorduğumda ise,” Ben sizin aile hekiminiz
değilim”
dedi. “Aile hekimim yerinde değil, bir saat sonra gelecekmiş” dediysem
de“ Ben yazmak istesem dahi sistem
müsaade etmiyor diyerek”
,  benim
ilaçları yazmadı. O saatlerde başka bir yerde mühim işim olduğundan bir saat
bekleme imkânım olmadığı için ilaçlarımı yazdıramadan ayrılmak mecburiyetinde
kaldım. Tabii ki tekrar 30-35 dakikalık yolu yürüyerek geri döndüm. Ertesi günü
tekrar aynı yolları takip ederek, gidip ilaçlarımı ancak yazdırabildim. Allah’a
şükür benim sıhhatim yerinde olduğu için sağlık ocağına yürüyerek gidip gelmek
suretiyle işimi halledebildim. Bir de yürüyemeyecek durum da olanların durumunu
düşünün. Bunlar haliyle, mutlaka taksi ile gidip geleceklerdir ki, bu ise,
onlar için ilave bir külfet demektir.

            Bu sistem denilen şey nedir Allah aşkına?

Devlet sağlık ile alakalı hizmetlerde
fevkalade iyileştirmeler yaptı. Eskiden doktora gidecek olanlar, sabahın alaca karanlığında
hastaneye gidip sıra numarası almak için kuyruğa girerlerdi, Sıra numarası alanlar
mesai saati başladıktan sonra muayene olmak için tekrar sıraya girerlerdi.
Muayene olup, reçetelerini aldıktan sonra bu defa da ilaçlarını alabilmek için
eczanede sıraya girerlerdi. Zira o zamanlar istediğin eczaneden ilaç alma imkânı
yoktu. Ancak hastanenin eczanesinden ilaç alınabiliyordu. Bugün artık böyle bir
uygulamanın olduğuna, olacağına inanan kimsenin bulunacağını zannetmiyorum.İnsanlarımız
rahata çok çabuk alışıyorlar.

Hastaneye yolu düşen herkes tarafından kabul
edileceği üzere, bugün artık hastanelerin fiziki ve hizmet kalitesi bir hayli
yükselmiş bulunmaktadır. Bütün Devlet hastaneleri adeta beş yıldızlı otel haline
getirilmiştir. Buna ilave olarak Üniversite Araştırma Hastaneleri de fevkalade
kaliteli sağlık hizmeti vermektedir.  Ayrıca
hastanın istediği doktora muayene olma hakkı tanınmıştır.

Diğer taraftan birçok şehirde devasa
Şehir Hastaneleri yapmak suretiyle hastalara verilen sağlık hizmetlerinin
kalitesi artırılmış bulunmaktadır. Hatta öyle ki, memleketimizde verilen sağlık
hizmetleri, dünyanın birçok ülkesinde verilen sağlık hizmetinin çok önünde
bulunmaktadır. Bu itibarla, Sadece 2020 yılında 1.200.000 kişi tedavi olmak maksadıyla
dünyanın muhtelif ülkelerinden Türkiye’ye gelmiştir.  Bu sayının 2021 yılında %80 civarında
artacağı tahmin edilmektedir.

Netice itibariyle, Memleketimizde
hastalara verilen sağlık hizmetleri genel olarak memnuniyet verici bir durumda
bulunmaktadır. Ancak yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi hastalar aleyhine
bazı uygulamalar hasta memnuniyetini azaltmaktadır.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, son yıllarda ortaya çıkan
salgın hastalığa yakalanmamak için vatandaşlarımıza düşen mühim bir vazife bulunmaktadır.
O da, Temizlik şartlarına azami derecede riayet etmek suretiyle, maske takıp,
fiziki mesafeyi muhafaza etmeleri ve mümkün olduğu kadar kalabalık yerlerde ve
kapalı alanlarda bulunmamaya gayret etmeleridir.

Ses Etme Dinle Gönül

Vardır Hakk’ın bildiği

Ses etme dinle gönül

Nice yazgı sildiği[1]

Ses etme dinle gönül

 

Gayretin yarış olsun

Cihana barış dolsun

Ömür bir karış yolsun

Ses etme dinle gönül

 

Bizler geldik gideriz

Bir tek Hak’tan dileriz

Çalışanı severiz

Ses etme dinle gönül

 

Ölü için kıyamet

Diri için selamet

Hak işe dur kıyam[2] et

Ses etme dinle gönül

 

Allah ant etti asra[3]

İtibar etme kasra

Viran oldu bin Basra

Ses etme dinle gönül

 

Özden harfsiz yaz bir gün

Okunur gözsüz o gün

Hasîb[4] tutarmış yekûn

Ses etme dinle gönül

 

[1] Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kitap O’nun katındadır.(Rad/39.Ayet)

[2] Kıyam insanın bedeniyle ve kalbiyle yalnızca ve yalnız Cenab-ı Allah’ın  (CC) huzurunda ayakta durmasıdır.

[3] Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Asr /1, 2, 3. Ayetler

[4] Halkı zulmetmekteyken helâk ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır!(Hac/45.Ayet) 

[5] Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ):  “Hiç kuşkusuz Allah Hasîb’dir, her şeyi güzelce hesaplamaktadır (Allah, şüphe yok ki her şeyi hakkıyla hesaplar (Nisa/86.Ayet))