10.5 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 367

Prof. Dr. Yümni Sezen’e Armağan

Emekli olmuş kişilere, özellikle de öğretim elemanlarına
‘Armağan Kitabı’ hazırlanması, Türk milletine yakışır bir kadirşinaslıktır.

Dostları Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, İlâhiyatçı-Yazar Sâdık
Güner, Yazar Râsım Ekşi, Dr. Musa Aksoy ve Emekli Albay Sedat İşgören’den
oluşan Hazırlama Heyeti’nin, Dr. Abdülkadir Yeler editörlüğünde meydana
getirdiği Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN’e ARMAĞAN isimli eser, sözü edilen
kadirşinaslığın ürünüdür.

Millî Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi’nce hazırlandığı
belirtilen eser, 16,5 X 21 santim ölçülerinde ve 329 sayfadır.

Dr. Abdülkadir Yeler imzalı ‘Editörün Önsözü’ başlıklı yazı
ile başlayan eser, Devlet Eski Bakanı ve Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Sâdi
Somuncuoğlu’nun ‘Sunum’, Hazırlama Komitesi Başkanı ve Millî Düşünce Merkezi
İstanbul Şubesi eski başkanı Sâdık Güner’in ‘Prof. Dr. Yümni Sezen’i
Takdimimizdir’ ve Millî Düşünce Merkezi İstanbul Şubesi Başkanı Dr. Mehmet Âkif
Demir’in ‘Prof. Dr. Yümnî Sezen Hocama Atfen’ başlıklı yazıları ile devam
ediyor.

Gazeteci-Yazar, Turan Kültür Vakfı Başkanı Râsim Ekşi,
“Yümni Sezen’in Hayatı ve Eserleri” başlıklı yazısında geniş ve derin bilgiler
sunuyor. (s:15-53)

Eserde Yümni Sezen hakkında yazısı bulunanlar: (Alfabetik
sıra ile)

Abdülkadir Yeler, Ahmet Kahraman, Ali Coşkun, Ali Rıza
Kibrit, Arslan Bulut, Arslan Tekin,

Aynur Uraler, Bayraktar Bayraklı, Ekrem Özbay, Emel Süpürür,
Emin Gürses, Fatma Bahar Yağcı, Fatma Odabaşı, Halil Aydınalp, Hayrettin
Nuhoğlu, Hayri Özenli, İbrahim Coşkun, İbrahim Soylu, Mehmet Bayrakdar, Mehmet
Okay, Musa Aksoy, Mustafa Nazım Telli, Nebile Özmen, Neşide Yıldırım – Kâzım
Yıldırım, Nurullah Abalı, Rekin Ertem, Sedat İşgören, Süleyman Hayri Bolay,
Turan Çakıroğlu, Ünal Yılmaz, Zeki Aslantürk

Akademik Makaleler ve başlıkları:

*Musa Aksoy / Arapça’nın Dilimizdeki Yeri, Lisan ve Milliyet
Fikrinin Ortaya Çıkışı

*Rekin Ertem / Harf Devriminin 90. Yılında Alfabe
Tartışmalarında Hurûf-ı Munfasılacılar ve Başarısızlık Sebepleri

 *Rekin Ertem / Harf
Devriminin 90. Yılında Alfabe Tartışmalarında Ermeni Alfabesinden Kimler
Bahsetti?

*Sadık Güner / Hz. Peygamber’i Anlatmak 

*Zeki Arslantürk / Batı Emperyalizmi ve Ortadoğu.

Prof. Dr. Yümni Sezen hakkındaki yazılarından seçilmiş
cümleler:

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Yümni Sezen benim tam tamına
65 senelik kadîm arkadaşım ve dostumdur. Kendisiyle fakültenin ilk yıllarından
itibâren başlayan arkadaşlığımız artarak bugüne kadar gelmiştir.

Yümni Sezen, Urfa’nnı yetiştirdiği nâdir şahsiyetlerden
birisidir. Kendisi çok değerli çalışmalar yapmış ve çok kıymetli eserler vücuda
getirmiştir. Eserleri sıradan yazılar olmayıp fikrî derinliği ve tefekkürü olan
eserlerdir. Ele aldığı meseleyi enine boyuna, derinliğine deşeler, münâkaşa
eder ve mutlaka bir neticeye ulaştırır. Bu sebeple ona boşuna ‘filozof’
demedim. Filozofların umumiyetle sistemleri olur. Gerçi sistemi olmayan
filozoflar da yok değildir. Yümni Sezen’in sistemi, eserlerinde gizlidir.
Dikkatlice eserlerini okuyanlar onu bulabilirler. Yümni Sezen’in son eseri ‘Var
Olma Sorumluluğu’ adını taşımaktadır. ‘Var olma’ tâbiri başlı başına felsefî
bir ifâde olup ‘varoluşçu’ bir felsefî anlayışı ifâde etmektedir. Yümni Sezen
‘varoluş’a bir sorumluluk yüklemiş. Sorumluluk zâten başlı başına felsefî ve
ahlâkî yükümlülüğü gerektirir.

Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar: Yümni Sezen Hocamızın, genel
olarak tasavvufa ve tarikata eleştirel bir yaklaşım içerisinde olduğu bilinir.
Sezen, eleştirilerini özellikle ve çoğunlukla Vahdet-i Vucûd ve kısmen de
Vahdet-i Şuûd anlayışları üzerinde yoğunlaştırmıştır; buna bağlı olarak
eleştirilerin odağına Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Mevlânâ Celâlettin-i Rumî ve
İmam-ı Rabbânî gibi sufîleri koymuştur. Eleştirilerini bu sufilerin
kullandıkları varlık, ilim, hak, hakîkat, akıl, nefs, velâyet, zâhir, bâtın,
zuhur, tecelli, şuhûd, tayyün, tahayyül, melekût, insan-ı kâmil ve benzeri
kavramlar üzerinden yapmıştır. İnsanların çoğunun tasavvufa ve tarikata
meyletmesinin ve girmesinin bir sebebi, bu yolla daha iyi Müslüman ve dindar
olacaklarını sanmalarıdır. Acaba böyle oluyor mu? Bilindiği gibi iyi Müslüman
olmak için, aklın kullanımı yanında Allah’ın Kitâbı Kur’ân-ı Kerim ve elçisi
Hz. Muhammedi anlamak ve onlara uymak yeter ve artar bile; başka hiç bir
rehbere veya kaynağa ihtiyacı yoktur. Tasavvufa ve tarikata giren, Sezen
Hoca’nın eleştirileri dikkate alındığında iyi Müslüman olması şöyle dursun,
İslâm’ını bile kaybedebilir.

Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı: Efendim, Prof. Dr. Yümni Sezen
Bey ismi bize birkaç şeyi hatırlatıyor. Birincisi çok çok güçlü bir imana
sâhip, ikincisi çok kültürlü, üçüncüsü de çok milliyetçi bir kimlik.

Arslan Bulut: Yümni Hoca, Türk târihinin şeref kitabında yer
alır…

Dr. Fatma Odabaşı: Sohbetlerinde sıkça konuşulan mevzulardan
biri milliyetçilik meselesiydi. Hocamın araştırma alanları arasında yer alan bu
konu, hem genel olarak hem de İslâm’la ilişkisi açısından önemli tartışmalara
sebep olmuştur. Kendisi yaptığı çalışmalar vesilesiyle, bu meselenin
zihinlerimizde netleşmesine büyük katkı sağlamıştır.

Dr. Abdülkadir Yeler: Sezen Hoca, Yahya Kemal’in şiirindeki;
‘Endülüs üç defa kırmızı…’ ifâdesindeki kırmızıları: ‘Rakkasenin şalı, şarap ve
batmak üzere solan güneşin kızıllığı’ olarak açıkladı.

Doç. Dr. Neşide Yıldırım Doç. Dr. Kâzım Yıldırım: Hocamızı
yakından tanıyanlar O’nun; Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Seyit
Ahmet Arvasi hocalarımız gibi sosyal alanlarda ilim insanlığının yanında tevâzu
sâhibi ve pozitif enerji dolu biri olduğunu bilirler.

Prof. Dr. Ali Coşkun: Yazarlığa erken başlamış, doktorasını
dışarıdan vermiş ve akademiyaya geç intisap etmiş olmasına rağmen çalışkanlığı
ve gayreti ile kariyer basamaklarını bir bir tırmanmıştır.

Prof. Dr. Emin Gürses: Prof. Sezen, günümüz şartlarında
diyalog mecbîridir diyenlere karşı, diyaloğun direksiyonunun Hıristiyanların
elinde olduğunu vurgulamaktaydı. … Vatikan tarafından başlatılan Dinlerarası
Diyalog çabalarının aslında misyonerliğin farklı bir versiyonu olduğuna dikkat
çekmektedir.

Emekli Öğretmen Mustafa Nâzım Telli: Yazılı imtihan günü geç
kalmıştım. ‘Kar yağıyor, hava soğuk. Sen taaa… Pendikten buraya geldin. Aferin
sana’ diyerek yorgunluğumu unutturdu. Yumuşak huylu, babacan bir adamdı.
İslâm’ın emri ‘Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız’ Düsturunu yaşıyor ve
yaşatıyordu.

***

Duygulu fakat duygularını disiplin anlayışının ve
prensiplerinin önüne geçmesini şuurla önleyen Yümni Hoca, öğrencilerinin ve
meslektaşlarının, hakkında yazdıklarını okurken, gözpınarlarına gönderilen
ısrarlı davetiyelerden herhalde etkilenmiştir. Asıl önemlisi de, vazifesini bi
hakkın yapmış olduğunun tescil edilmesinden huzurlu olmuştur.

İlminden sık sık faydalandığım aziz ve muhterem dostuma,
sağlık ve huzurla yaşayacağı uzun yıllar diliyorum.

Esere sâhip olmak isteyenler için: Dr. Mehmet Âkif Demir.
0.532-502 02 38

 

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde
ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim
Bakanlığı’na bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı.
1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978
İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl
sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme
Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve
sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde
Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam
etmektedir.

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî
sosyoloji çalışmaları üzerinde yoğunlaşmıştır. 1-Günümüzde İslâmiyet ve
Milliyetçilik (1978), 2-Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), 3-Târihî
Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi (1984), 4-Hayatın Mânâsı, Gerçek ve Ötesi
(1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998, 2003), 6-Sosyolojide
Temel Bilgiler ve Tartışmalar  (1990,
1997), 7-Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), 8-İslâm Sosyolojisine Giriş
(1994), 9-Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1997, 2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma,
Yabancılaşma ve Kimlik’ (2003), 11-İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004),
12-Kur’ân Işığında İnsan, Akıl ve Toplum (2004) 13- Kurban ve Din’ (2004),
14-Dinlerarası Diyalog İhaneti (2006), 15-Evrenselden Özele Kültür
(Fransızca’dan tercüme 2009) 16-Kültür ve Din (2011), 17-Osmanlı’dan
Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen (2011), 18-Kapitalizmin
Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin Muhasebesi, İslâm’ın İlke ve
Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular (2017), 21-Aldatılmamak İçin
Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini: Tasavvuf’ (2020), 23-Var Olmak
Sorumluluğu (2021) isimli kitapları, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri
yayımlandı.

Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

 

 

İSLÂM’I BÖYLE KATLETTİK

Sâdık Güner 15,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 386 sayfalık
eserinde Hakk’tan yana görünüp ifsat edici (bozucu) işler yapmaya
çabalayanların, dinimiz İslâm’a vermek istedikleri zararları açıklıyor. Halk
arasında buna ‘suret-i Hak’tan görünmek’ deniliyor. Doğrusu ‘suretâ Hakk’tan
görünmek’tir. Çabalar, iki iddia ile temellendiriliyor: ‘Dinimizin %80’i hadis
kaynaklıdır, %20’si Kur’ân.’ ve ‘Hadisin Kur’ân’a ihtiyacından çok, Kur’ân’ın
hadise ihtiyacı vardır.’

Yazarın tespitlerine göre tahrif edici işlemler İslâmiyet
öncesi alışkanlıkların, gelenek, örf ve âdetlerle kültür unsurlarının, İslâm
hükümlerine dâhil edilmesiyle başlamıştır. İkinci sebep olarak Abdullah İbn
Sebe’nin kasıtlı tahrifatını gösteriyor. Bâzı İslâm târihçileri bu isimde bir
şahsın hiç yaşamadığını iddia ediyorlarsa da, Abdullah İbn Sebeler târih
boyunca İslâmiyet aleyhinde çalışmışlardır. Hâlen de devam etmektedirler. Bu
sebeple Sayın Güner’in ikazları son derece önemlidir. İkazları birer cümle ile
şöyle özetlemek mümkündür. *Bâzı tarikat şeyhleri, müritlerini, mutlak itaate
mecbur ediyorlar. (‘Şeyhin önünde mürit, ölü yıkayıcısının önündeki mevta gibi
olmalı’ deniliyor) *Peygamber sözü olarak oluşturulan hadis külliyatı,
Kur’ân’ın birçok hükümlerini devre dışı bırakabilmiştir. (Çözüm:
Peygamber’imizin söyledikleriyle amel etmek dinde en tabîi akide olarak kabul
edilebilir. Ancak O’na aidiyetinden emin olmak gerekir.) *Allah adına konuştuğu
için tebliğ etiği vahiyden etkilenen insanlar, sâhibini değil, vahyi tebliğ
eden peygamberi yücelterek ilâhî mertebelere taşımalarıdır.

Dikkat çekici iki bilgi: 1- “Allah’ın; ‘sen olmasaydın
kâinatı yaratmazdım’ buyurduğuna inanmak … gibi yaklaşımlar şirk gurubundadır.”
2-Allah’tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceği âyetlerde apaçık belli iken…
Hazret-i Muhammed’in aşere-i mübeşşere hakkındaki sözlerine inanmak, kusursuz
şirk olmaktadır.’

(Bilinmektedir ki Aşere-i Mübeşşere rivâyetinde yer alan
isimler üzerinde mutabakat yoktur. O halde, hadis olduğu iddia edilen söz
üzerinde de mutabakat olduğu söylenemez. Olumsuzluklara sebebiyet vereceği için
konu hakkında yeni bir tartışma açılmasından kaçınılmalıdır.. O. Ç.)

Bir başka tahrif yolu; ‘İnsanın arzularını tapılası konuma
yerleştirmesidir.’ (Bu batağa saplananlar hakkında Casiye Sûresi 23. âyette
bilgi vardır.)

Asıl büyük tehlike, insanın, Allah ile arasına aracılar
koymasıdır.  Yazar bu konudaki
sapkınlıkları; Yatır ziyâretleri, Allah’ın sıfatlarını kullara isnat etme ve
gizli şirk başlıkları altında inceliyor. (s: 50-56)

Kitapta ele alınan ikinci bahis ‘Şefaat’tir. (s: 57-65)

Üçüncü bahis başlığı: Hassas bir konu olan ‘Büyü ve
Falcılık.’ ‘Rukye’ de bu bölümde ele alınıyor. (s: 66-90) (Peygamber efendimiz,
belli şartlar altında rukye’ye ruhsat vermiştir. (O.Ç.)

Kader konusundaki bilgiler (s: 90-107)’dedir. Kader
konusunda insanlarımız kaba softa-ham yobaz şeyhlerin, şıhların verdiği
bilgilerle ümitsizliğe kapılmaktadır. Hadid Sûresi 22. Âyetini kısır görüşlerle
tefsir edenler; kaderin önceden belirlendiğini değişmezliğini iddia ederler. Bu
iddiaya inananlar; ‘Mâdem ki insanın kaderi, önceden belirlenmiştir,
değişmeyecektir… yapılabilecek bir şey yok demektir…’ noktasına ve ümitsizliğe
götürür. Oysa ki Hâlik-i Zülcelâl Hazretleri’nin rahmetinden ümit kesilmez.

Sâdık Güner’in telif ettiği eserin ikinci bölümünde; Savaş
kuralları, esirler, ganimet, bir başka hassas konu olan ‘fey’ ileaynı durumda
‘nefel’, kölelik ve cariyelik, kabile asâleti-ırkçılık, hakkında bilgiler var.

260-300. sayfalar arasında ‘Kadın’, 301-339 sayfalarda
‘Nikâh’ başlığı altında muta nikâhı, talâk, çok evlilik gibi tartışmalı ve netâmeli
konular ele alınıyor. Son bölümde ise netâmeli bir başka konu olan ‘fâiz’ ve
‘riba’ hakkında derin araştırmaların ürünü olan bilgiler var. Fâiz konusunda
bütün görüşler açıklanmakta ise de, net bir hüküm verilemiyor.

Yukarıda belirtilen bölümlerde bütün meseleler; İslâm
öncesi, İslâm sonrası, Kur’ân’a göre, Hadislere göre tahlil ediliyor. Bu
özellikleri sebebiyle Sâdık Güner’in büyük emeklerle hazırladığı eseri, İslâm
İlmihal’i olarak kabul edilebilir. Her evde bulunması gereken, her Müslüman’ın
başucu kaynağı, el kitabı olma özelliklerine sâhiptir.

İslâm’da tartışılmayan ve hükme bağlanmayan hiçbir mesele
yoktur. Azınlığın kabul ettiği rivâyetleri, ‘hüküm’ diye öne çıkaranlar ve
onlara karşı çıkanlar var. Böylece bir tartışmadır başlayıp devam ediyor. İşin
doğrusu bilinse bile Müslüman halkımıza yansıtılamıyor ‘Kütub-i Sitte’ olarak
anılan eserlerde, ‘mevzu hadis’ olarak anılan uydurma sözler var. (Hadis
konusu, ilâhiyat fakültelerinde ana bilim dalıdır. Buna rağmen sahih olan ve
olmayan hadisler hakkında net bir tespit yapılamamıştır. O.Ç.)

Bir başka ıstırap konusu da mahalle aralarında ‘Hoca
Efendi’, ‘Efendi Baba’, ‘Şeyh’, ‘Şıh’, ‘Molla’, ‘Pir’ ve sâir adlarla anılan
üç-beş uyanık, kendisine imtiyaz sağlayabilmekte, çevresindeki insanları
sömürmektedir. Aklını kullanan her Müslüman doğru yolu bulur. Fakat aklını
kullanamayan saf insanlar olmasa, ‘uyanık’ geçinen sahte softalar asla ‘yolunu’
bulamaz. (O. Ç.)

Bir dokun bin ah dinle bu kâse-i fağfurdan…  

İslâmî konular, okyanuslar kadar derin, deryalar kadar
engindir. İslâmî hassasiyeti olan müminler, öğrenmek istedikleri bilgileri,
İslâmî hassasiyeti olan ve fakat sâdece bilen değil, bildiklerini öğretebilen
insanların eserlerinden ve konuşmalarından öğrenebilirler. İlâhiyatçı yazar
Sâdık Güner’in eseri okuyucuya her konuda olmasa bile okuyucuya doğru bilgiler
vermektedir. Diğer konuları eserin 2. Ciltte yer alması ümit edilir. 

KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK:                                                                                                  Yenibosna
Merkez Mahallesi, Cemal Ulusoy Caddesi Nu: 43 Bahçelievler, İstanbul. Tel:
0.212-519 87 20 Belgegeçer: 0.212-529 15 84 e-posta: kdy@kitapyurdu.com  // 
www.kitapyurdu.com 

 

SÂDIK GÜNER

1950 yılında Düzce’nin Akçakoca ilçesi Kalkın (Karkın)
köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra Düzce İmam-Hatip Lisesinde
okudu. 1972 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsüne girdi. 1976’da bu okuldan
mezun olduktan sonra kısa bir süre bazı orta dereceli okullarda öğretmenlik
yaptı. 1979 yılından bu yana serbest ticâretle meşgul olmaktadır. Aynı zamanda
mezun olduğu günden bu yana ilmİ çalışmalarına devam etmektedir. ‘Hangi
Müslüman?’ ve ‘Bu İslâm Kur’ân’da Yok’ isimli araştırma eserleii ile ‘Cariyenin
Aşkı’ ve ‘Çığlığımı Duymadınız’ adlı iki romanı bulunmaktadır.

 

DERKENAR:       

KATLETMEK?!

OĞUZ ÇETİNOĞLU

‘Katletmek’ ‘katil’ kelimesinden türetilmiştir. ‘Öldürmek’
demektir. İslâm’ı katletmeye çalışanlar, yeldeğirmenine saldıran Don
Kişotlardır. Zafer, er-geç İslâm’ındır. Çünkü Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm var
oldukça İslâmiyet de var olacaktır. Kur’ân, Cenâb-ı Allah’ın koruması
altındadır. O’na bir şey olmaz, İslâm’a da…

İslâm; arsız kemirgenler tarafından kısmen tahrif
edilebilir. Hurâfeler karıştırılarak, nifak çıkartılarak şüpheler
uyandırılabilir. Münâfıklar her devirde vardı. 1443 yıldan beri ancak bir arpa
boyu ilerleyebildiler.

İslâm’ın katledildiğini söylemek, katletme çabasında
olanlara moral vermek olarak düşünülebilir.

‘İslâm’dan sapmalar’ tâbiri, ‘katletmek’ kelimesine nazaran
daha uygun bir tercihtir. 

‘Katlettik’ kelimesi bir başka yönden de dikkat çekiyor:
Kelimeyi kullananın bizzat kendisi de katil olayına iştirak ettiğini
düşündürüyor. Bir meşhurun iki cümlede üç defa kullandığı tekerlemeyle sorayım:
‘Böyle bir şey olur mu?’

Yorulduk! Tekrar Bir Virüs Yazısı

 Geçen hafta bir viral
hastalığı ( Covit-19 ) bizzat yaşayıp şifa ile atlattım. Boğaz ağrısı, bitkinlik
ve boğazdaki doluluğun ızdırabı bile insanı endişelendiren bu hastalığın
akciğerleri tuttuğunda ne kadar büyük bir sıkıntı yaşatabileceğini tahmin
ediyorum. Aşılarımın sağladığı bağışıklığımın (antikorlarım sayesinde) gücü ile
hafif atlattığımı düşünüyorum. Yakalanmayanların gerek tedbirlere uymasının
gerekse aşıyla korunmasının önemini bizzat görmüş oldum.

 Her kış ayı girişinde
insanlarımız özellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarına çokça yakalanırlar ve
buna bağlı olarak işlerine, okullarına gidemezler. Bunlar çoğunlukla virüslerin
sebep olduğu hastalıklardır.2019 kış girişinde Çin de başlayıp tüm dünyayı
etkisi altına alan covit19 büyük salgını da bir virüs hastalığıdır. İkinci
yılını dolduran bu salgın, korunma tedbirleri, karantinalar ve aşıyla kontrol altına
alınmaya çalışılmaktadır. Virüslerin doğal özelliği olan ve mutasyon dediğimiz
yapı değiştirmelerinin etkisiyle salgın etkisini hala sürdürürken başta
enfluenza olmak üzere farklı virüslerinde devreye girmesiyle ortaya çıkan
hastalıklar sağlığımızı yine tehdit etmektedir.

 Boğaz ağrısı, öksürük,
burun akıntısı bazen 39 derecelere çıkan ateş, baş ve adale ağrıları, genel halsizlik,
bitkinlik gibi şikayetlerin her biri bu sonbahar-kış hastalıklarının
belirtilerindendir. Hafif olduğunda genellikle soğuk algınlığı, nezle dediğimiz
basit viral enfeksiyonu düşündürür. Şikâyetin

şiddeti ve fazlalığı başta enfluenza tipi olma üzere
covit-19 gribine kadar giden ihtimalleri akla getirir. Nitekim son 20-30 yıl
içinde kuş giribi, domuz gribi, sars, mers gibi hastalıkların herbiri benzeri
şikayetlerle başlamış ve yakaladığı insanın hassasiyeti ve vücut direncine göre
ölüme kadar giden sağlık sorunlarına sebep olmuş viral enfeksiyonlardır. Covit-19
dışında pandemi dediğimiz büyük

salgın yaşamamamız büyük şanstır.

 Kesin teşhis nasıl
konulur? Virüsler mikroskoplarla görülemeyecek kadar küçük varlıklardır. Kendi başlarına
canlı değildirler. Bitki, hayvan veya insan hücreleri içinde canlılık gösteren
RNA veya DNA dan ibaret varlıklardır. Girdikleri hücre içinde çoğalarak etki
gösterirler. Enfeksiyon hastalıklarının bazı kan testleri ile bakteriler veya
virüslerden olup olmadığını anlayabiliriz. Kültür-antibiogram tetkikleri ve
bazı radyolojik tetkiklerde ayırt edici teşhiste kullanılır. Virüslerin kültür
testleri yumurta embriyosu gibi canlı kültür testleridir ve henüz günlük
pratiğe girmemişlerdir. Bazı özel durumlarda kesin teşhis için bu tür tetkiklere
başvurulur. Virüs enfeksiyonlarının teşhisinde son yıllarda PCR gibi etkenin
antijen dediğimiz protein parçacıklarını gösteren laboratuvar tekniklerinden
istifade edilmektedir.

Ayrıca eliza testleri denilen antikorların varlığını
gösteren teknik de teşhis ve takipte önemli bir imkândır. Covit-19 dahil birçok
virüs hastalığının hem teşhisinde hem takibinde bu laboratuvar

metodlarından istifade edebilmekteyiz. Bu laboratuvar
teknikleri sayesinde viral hastalıkların erken teşhisi yapılabilmektedir. Bu sayede
bulaşıcı viral hastalıkların tehlikesinin farkına varılıp gerekli tedbirler
alınarak bulaş zincirinin erken kırılması mümkün olmaktadır. Teşhisin doğruluğu
hastalığın takip ve tedavisinde önemli bir imkândır.

 Doğru teşhis doğru
tedavi demektir. Viral enfeksiyonlar ve salgınlar günümüzün ve önümüzdeki yılların
önemli sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Bilinçli
davranış bu konuda da

Sorunun daha kolay ve çabuk çözümünün yegâne yoludur. Teşhis,
tedavi ve koruma yolundaki doğru adımlar sorunun çabuk çözümü ve daha az
zararla atlatılmasının yegâne yoludur. Salgının bittiği,hastalıksız,sağlıklı mutlu
günler dileğiyle.

Duyan Duymayana İletsin Lütfen.

Hani diyorum şöyle her ilçe coğrafi konumuna göre 5’e
bölünse!

5 ayrı bölgeye 5 ayrı ilkokul yapılsa!

5 ortaokul!

5 lise!

5 olmazsa 4 olur 7 olur ihtiyaca göre!

***

Her bir okul en az beş on bin kişilik, 10-15 okulun
birleşimi Kampüs gibi!!!

İçinde her şey olsun, fotokopi odasından, hemşiresi
doktoruna, kocaman tenis kortundan, atletizm pistine, basketbol futbol
sahalarından kafeteryası yüzme havuzu olan yaşam alanları olsa!

Tenis masaları mesela!

Tolga Havuç gibi idealist spor adamları gelip ders verse
yetenek avcılığı yapsa!

Kim yer minderine yetenekli, kim aletli jimnastikte gelecek
vaat ediyor!

Kimin eline bağlama keman yakışır, kimine raket mesela!

Sadece güç kuvvet gerektiren sporlarda değil! Yetenek zekâ
ve teknik gerektiren spor dallarına da yöneltilse çocuklarımız.

Satranç, mangala!

***

Pek çok gider kalemi birleşeceği için masraflar da azalır!

Özel okulların papucu dama atılır!

1 tane müdür 10 tane branşına göre müdür yardımcısı yeter
mesela!

12 yılda 1 yabancı dil öğretemeyen eğitim sistemimi olur
Allah aşkına!

4 yılda İngilizceyi rahat rahat öğretirsin, kendisi de
yabancı dil bilen öğretmenlerin elinde işlenecek binlerce cevher 6 – 10 yaş
aralığında!

Yabancı dil konuşma alanları belirle o alana giren sadece
yabancı dil konuşsun geliştirsin kendisini!

Orta okulda ayrı dil, lisede ayrı!

12 yılın sonunda dünyanın hiçbir yerinde iletişim sorunu
yaşamayacak bir nesil.

Ticaret de yapsın, akademik kariyerde!

***

Sınıfları 20’li 30’lu 40’lı yap, istediğin kadar!

Ama bazı dersler ortak olsun büyük amfilerde mesela!

İlk başta VATAN SEVGİSİ DERSİ! Ortak ders.

Şehit yakınlarını konuştur, gazileri, JÖH’ leri PÖH’ leri…

Çanakkale’yi anlat, Sarıkamış’ı anlat Sakarya savaşını
anlat, Büyük Taarruzu, ver görüntüleri dev ekranlara sinevizyonlara, aç müziğin
sesini.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan…

Bu kadar haini bol bir coğrafyada ilaç olur yetişen bu
çocuklar, yüzyıllardır kanayan, kanatılan her yaraya!

Doğa sevgisi, aile sevgisi, hayvan sevgisi, arkadaş sevgisi,
en çok en çok SEVGİ DERSİ!!!

Kadına saygı, insana saygı, büyüğe saygı,

KENDİNE SAYGI!

Öyle ya kendisine saygı duymayı bilmeyen başkalarına duyar
mı!!!???

Sözünde durma dersi, dürüstlük dersi!

DÜRÜSTLÜK DERSİ!

Paranın amaç değil araç olduğunu, doymayı, durmayı öğret,
asaletin, saygınlığın tüm servetlerden önemli olduğunu öğret!

Güzel bakma, güzel konuşma, doğru yürüme dersi ver, YONT
şekil ver!

Hepsi senin elinde, bir KAMPÜS içerisinde on binlerce çocuk,
cıvıl cıvıl ışıl ışıl.

İnsan yetiştir!

Ne sanatçılar ne sporcular çıkar!!!

İyi insan çıkar on binlerce!

Arkadaşlığı öğret, ekip ruhunu öğret, birlikte bir şeyler
yapsınlar, uyumu öğret!

Bir tarafı bahçe bostan olsun eli ayağı toprağa değsin
çocukların bir şeyler yeşertmeyi yetiştirmeyi öğret.

Trafikte araba kullanırken insan olma dersi ver, yaya olma
dersi, liseden mezun olan ehliyetini bile alabilsin entegre ol sürücü
kurslarıyla, valla!

Pek çok alanda isteğine yeteneğine göre sertifika eğitimleri
düzenle, eğit-donat-yaşat!

DÜNYA ÖZENSİN SANA.

***

Varsın hepsi çapı gören çevre açının 90 derece olduğunu,
giren akımların toplamının çıkan akımların toplamına eşit olduğunu bilmesin,

Kimi kirşof’u kimi Edison’u, kimi de Farabiyi öğrensin kendi
ilgi alanına göre…

Ama hepsi Ali kimdir, Hüseyn Kim, Maturidi, Hoca Ahmet
Yesevi, Sarı Saltuk kim?

Amaçları neydi hepsi az çok duysun öğrensin, benimsesin.

Niye geldik bu coğrafyaya, neden yaratıldık öğrensin.

Ne demiş nesimi? Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem!

ALLAHU EKBER!

***

O devasa ceza evleri de boşalır, kapanır, okula dönüşür
zamanla!

İnsanlık tarihini, dinler tarihini peygamberlerin hayatını
öğret çocuklara, uydurma katmadan, insanın aklına uygun yaklaşımlarla, akli
İslam, kalbi İslam…

Bak bakalım kalıyor mu deist, ateist!

Bizim nesil değişince biz değişince bak bakalım nasıl
değişiyor dünya, her adımları her yaptıkları ibadet her hareketleri zikir…

Yeminle!

 

Ünlü sporcular gelsin derslere, ünlü sanatçılarla başarılı
iş insanları ile kariyer günleri düzenle!

Özendir, hayal kurdurt, hedef seçtirt!!!

Konserler, tiyatro günleri, yetenek sınıfları, oyun odaları!

Dans etmeyi de öğret folklorumuzu da.

Açsınlar kollarını kartal kanatları gibi, oynasınlar başlar
yukarıda HOŞ GELİŞLER OLA MUSTAFA KEMAL PAŞA…

***

Boğma kerrat cetveli ile zorlama sezmediği konularla
çocukları.

Kimse sevmediği ilgi duymadığı bir şeyi öğrenemez zaten.

Senede 2 kere sor kendilerine fizik isteyen fizik öğrensin,
kimya isteyen kimya, tarihse tarih, edebiyat ise edebiyat.

Kim ne istiyorsa onu öğrensin, adam gibi öğrensin.

Meslek sahibi olmak isteyeni yeteneği olanı da yolla
atölyesine!

Derse, sadece o dersi öğrenmek isteyenler girsin.

***

Parayı da dert etmeyin hangi bütçe ile yapılacak bu işler
diye, o da kolay!

Mevcut okulların hepsi mahalle arasında ve hepsinin yeri en
gözde konut alanları!

***

Onların satışından elde edilecek gelirle nice kampüsler
yapılır, hatta para artar bile!

Gerçi bizde pek artmaz ya olsun, inşaat sektörü de
hareketlenir böylece.

İnanmazsanız şöyle mahalle aralarında ki okulların konumunu
ve bahçe büyüklüklerini düşünün bir müteahhit bir şehir planlamacı gözü ile!!!

Kaç site sığar, metre karesi ne kadar?

İnanın oralardan gelecek paraların yarısı ile

Yarım sezonda yapar TOKİ

para olsun yoksa beton NE Kİ!

Kalanı ile de içini donat!

Şehirleşme de ona göre değişir!

Pilot bölgeler seçilip başlanılabilir bence!

Eksikleri olabilir ama üzerinde konuşulabilir bir yöntem!

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Milli Eğitim
Bakanımız Mahmut Özer, Kocaeli İl Milli Eğitim müdürümüz Ömer Akmanşen!

Misafirim olursanız kalanları anlatırım.

Duyan duymayana iletsin lütfen.

Söz Sırası Bana Gelince

Sosyal medya mecralarından biri vasıtasıyla aldığım davet
üzerine bir Zoom toplantısına katıldım. Konuşmacı, Dr. Mücahit Gültekin’di.
Konu “Toplumsal Cinsiyet ve Ötesi”. Konuşmacıyı yazılarından ve programlarından
tanıyorum. Orta yaşlarda, gayretli, samimi bir akademisyen, konusuna hâkim.

Verdiği örnekler ve istatistiklerle konusunu ilginç ve
dinlenir hale getirmeyi bildi. Yüz civarında katılımcı vardı. Hemen hepsi için,
hayırda yarışanlar diyebiliriz.

Feminizmin çıkışını, nasıl evirildiğini, günümüzde cinsiyetçilik
adına hangi düşünceye gelindiğini, ne tür uygulamalar yapıldığını anlattı önce.
İstanbul Sözleşmesi’ndeki tuzakları, biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyet
arasındaki farkı vurguladı. Cinsiyet zemininde kavga veren feministler arasında
da derin görüş farklılıklarının bulunduğunu, birbirlerine tahammülsüzlüklerinin
saklanamaz boyutta olduğunu, kendini “Genç Feministler” diye tanıtan bir
güruhun çelişkilerini ve sapkınlıklarını öğrendik.

Programa Trabzon’dan katılan Edip Bey, söz aldı, bir değerlendirme
yaptı ve “Ne yapabiliriz?” diye sordu. Mücahit Bey, soruya akademik üslupla
cevap verdi ve bir yerde “kaos” kelimesini kullandı.

Söz, talebim üzerine bana verilince “kaos” sözcüğünü
önemsediğimi, bence bunun bu geceki konuşmanın anahtar sözcüğü olduğunu,
pratiğe dönük bir değerlendirme yapmak, katkı sunmak istediğimi söyledim:

“Dünya zemininde yaşayan insanları aktifler ve pasifler diye
ikiye ayırabiliriz. Maalesef kötüler daha aktif durumda, iyileri pasif
bırakabilmek için sürekli bir kaos oluşturuyorlar. İyilerin güçlenmesini,
egemenliğini önlüyorlar. Bu azgın azınlık, uygun gördüğü yer ve zamana göre
birtakım enstrümanlar kullanıyor. Demokrasi, ırkçılık, mezhepçilik,
cinsiyetçilik birer kaos aracı olarak kullanılıyor.

Demokrasi getirmek için asker gönderip silah yardımı
yaptıkları, eğitim ve ekonomi projeleri ürettikleri hiçbir yerde huzur
sağlayamadılar. O ülkelerin insanlarını yeterince fakirleştirip başlarına da
kendilerine bağlı yöneticiler bırakarak orayı terk ettiler. Her birey ve toplum
kendi milliyetini sever ve savunur. Bunu iyi bilen kaos mühendisleri,
insanların bu özelliklerini de gerektiği zaman iyi kullandılar. Cihan devleti
Osmanlı’nın yıkılışında bu projenin zalimce uygulandığını görüyoruz. Emek,
değerlidir ve kutsaldır. Her insan emeğinin karşılığını almayı, değerinin
bilinmesini ister. İnsanların bu özelliğini bilen bataklık sineği tabiatlı
kaosçular, emek-sermaye çatışması oluşturdular, komünizm ideolojisi adına
halkları ayaklandırdılar, insanları birbirlerine düşürdüler, nihayetinde bu
toplumları yıllarca sömürdüler. Mezhepler, bir çatışma aracı değil, dini
ritüelleri ve birtakım fıkıh kurallarını uygulamada kolaylaştırıcı öneriler
sistemi olduğu halde, kötülerin elinde her zaman toplumları çatıştırma,
ayrıştırma aracı olarak kullanılagelmiştir. Akıtılan kanlar, hiçbir zaman
mazlumların sıkıntılarına ilaç olmamış, zalimlerin elinde bir kılıç olmuştur.
Toplumların bu konudaki cehaleti ve asabiyeti de bu fitnecilerin işini
kolaylaştırmıştır.

Kadın-erkek eşitliği tartışması ya da çatışması,
insanoğlunun var olduğu ilk günden beri gündemden hiç düşmemiştir. Özellikle
son yüzyılda icat edilen feminizm ve sonrasındaki türevleri, kaos plancılarının
bir başka projesidir. Bir kaos aracıdır, kargaşa orkestrasının bu senfonideki
enstrümanıdır. Önce karşıt cinsler, eşitlik uğruna kavga etsin, sonra
cinsiyetlerin tanımı ve işlevi üzerine zihinler bulandırılsın, bu kargaşa
ortamında karıştırıcılar gemilerini yürütsün. Yapılan bu. Bunlar bir de
“Kendilerine fesat çıkarmayın dendiğinde ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.
İyi bilin ki asıl ortalığı ifsat edenler, kendileridir; lakin anlamazlar.”
(Bakara 11/12)

Akordu bozuk enstrüman misali, yakalanmaktan kaçındığımız
korona virüsünün de, Kovid 19 Senfonisini seslendirerek bir kaos ortamı
oluşturduğunu fark ve müşahede etmeliyiz. Kaos çıkararak insanları çaresiz
bırakma amacıyla bir laboratuvarda üretildiği iddiası hiçbir zaman
reddedilmeyen korona virüsüne yakalanmamak için insanlar sokağa çıkamaz,
birbirine gidemez oldu. Toplumsal birlikteliğin gücü kırıldı, bireysel
çaresizlik yaşanır oldu. İstenen de zaten buydu.

Edilgenlikten kurtulmalıyız, inadına “bir ve beraber olmak”
zorundayız, bunu her yerde haykırmalıyız. Birbirimizi kucaklamalıyız, varlık ve
yokluğumuzu paylaşmalıyız. Şer üzerine düzen kurucuların planlarını çözmeli,
oyunlarını boşa çıkarmalıyız. Hayırda yarışanlar olarak, hayır üzerine
sistemler geliştirmeli, projeleri hayata geçirmeliyiz. Hakk’ın batılı
yeneceğine, güneşin karanlıkları kovacağına inanmalıyız.

“El ile gelen, düğün bayram.” denir. Birlikte olduktan sonra
kederler azalır, sevinçler artar. Dünya egemenlerinin kaos planları da havada
kalır. Birlikteliğimizin yapı taşı olan aileyi çok önemsemeliyiz. Aile
yapımızın derin yara aldığını, aileyi yıkmaya yönelik fitne projelerinin
başarıya ulaştığını itiraf etmek zorundayım. Boşanmalardaki artışlar, geç
evlenmeler ya da nikahsız birlikteliklerin yaygınlaşması hatta bunun meşru
kabul edilir hale gelmesi birer tehlike çanıdır. Kariyer yapmak sevdası ile,
kişilerin, evliliği, evlilerin ise çocuk yapmayı geciktirmeleri, hem bizim
yakalandığımız bir hastalık hem de kaosçuların başarısıdır. “Demir, tavında
dövülür.” der atalarımız.”

Bu konuda söylenecek çok şey, şüphesiz vardı. Ancak tadında
bırakmayı da bilmek gerekirdi. Uzatılan şeyin tadı kaçar.

“Kötülerin kazanması için iyilerin sessiz kalması
yeterlidir.” der Edmund Burke. Aktif iyi olmak zorundayız. Dünya hayatımızı
Cehennem’e çeviren kaosçuların akordu bozuk enstrümanlarını reddetmeli,
yüzlerine fırlatmalıyız. İşimiz, yeryüzü Cennet’ini inşa etmek olmalı. Onların
bataklığında sinek bitmez, gül bahçesine de o sinekler girmeye cesaret edemez.

“Gül devri ayş eyyamıdır zevk ü safa hengamıdır / Aşıkların
bayramıdır bu mevsim-i ferhundedem (Gül devri yiyip içme günleridir, zevk ve
safa zamanıdır /  Bu nefesi uğurlu mevsim
aşıkların bayramıdır.) der Nef’i Bahar Kasidesi’nde.

Çiçeğimiz gül, mevsimimiz bahar ola…

Otoriter Kültür Zekayı Yetkisizleştirir

Şimdi nakledeceğim cümleler siyasi bir kitaptan değil, kişisel gelişim alanında en tanınmış
yazar Stephen Covey’in “8. Alışkanlık” adlı kitabından alınmıştır. Bu
kitap siyasi bir eser değildir. Buna rağmen, objektif verilerinden
çıkarılmış bilimsel ve genel değerlendirmeler olduğu için, AKP iktidarının da
biz vatandaşların da ders çıkarabileceği tespitlerdir:

“Otoriter bir lider varsa, onu izleyenler ne yapar? Çoğu pasif bir şekilde itaat eder;
söylenene kadar bekler ve söyleneni yapar. Davranışlarıyla otoriter liderin emir
verme ve kontrole devam etmesini onaylar. Bu da izleyenlerin pasifliğini
doğurur. Bunlar insan kapasitesini ve zekayı yetkisizleştirir. İnsanlardan
yeterince faydalanılmamış olur.
İnsanlar yönetilecek ya da kontrol edilecek
nesnelere dönüşür.”

Sonuçta
boyun eğme ya da sadakat gösterileri ‘doğru’; itaatsizlik sayılan haller
ise ‘yanlış’ olarak kabul edilir. Politize bir sırt sıvazlama kültürü
gelişir.

“Sağlıklı anlaşmazlıkları ortadan kaldıran bu dinamik, içerleme, öfke, kötü niyetli itaat,
düşük güven, düşük kalite ve düşük performans üretir.

Bu duygular ifade edilmese bile hiçbir zaman yok olup gitmezler. Diri diri toprağa gömülür ve ileride daha
kötü bir şekilde ortaya çıkar.”

****

Stephen Covey’in bu
tespitleri, AKP’nin sorun çözme becerisinin tamamen yok olmaya doğru gitmesini
anlamamız için değerli. Aynı zamanda AKP’nin oyları büyük ölçüde azalmasına rağmen
hala birinci parti olmaya en yakın parti olmasını anlamak için de önemli.

AKP
iktidarının son on yılında, özellikle Cumhurbaşkanlığı Sistemine
geçişten sonra, AKP ve devlet kadroları tek adama pasif bir
şekilde itaat eden bir yapılara dönüştü. Böylece ekibin insani kapasitesi ve
bireysel zekâları yetkisizleşti yani devreden çıkarıldı
. İtiraz edebilmek,
yanlışı görüp doğruyu tavsiye edebilmek imkânı hepten yok oldu. Sadece liderin
her dediğine kayıtsız şartsız uymak ve sadakat gösterileri DOĞRU sayılmakta.

Liderin hata ve yanlışlarını gösterme, tavsiye ve eleştiride bulunma ise YANLIŞ olarak değerlendirilmekte. Hatta “hadsizlik,
terbiyesizlik” olarak sıfatlandırılmakta. Böyle bir şeye “cüret”
edenler, otoriter lidere en sadık olduğunu iddia edenler tarafından, adeta linç
edilmektedir.

Bünye
içinde “sağlıklı anlaşmazlıkları” ortadan kaldıran bu süreç ortak
aklı devreden çıkardığı için sorunlar çözülemiyor.
Fakat liyakatsiz ve
sadık
bir kitlenin AKP’den kopmasını güçleştiriyor. Çünkü bütün elde
ettikleri kazanımlar akıl ve yeteneklerinin değil, sadakatlerinin eseri.
Ve
kaybedecekleri şeyler çok olduğu için otoriter liderin eteğini
bırakamıyorlar.

Otoriter
kültürün yarattığı düşük kalite ve düşük performans sonucu zarar gören sadece
muhalifler değil. Bu durum AKP içinde pasifize edilmiş nitelikli kişilerde de
içerleme, öfke, güvensizlik yaratıyor.
Bu duygular şimdi olmasa bile çok
yakında mutlaka ortaya çıkacak.

*********************************

RAĞBET SÖZ DİNLEYEN LİYAKATSİZLERE

Sırf “söz
dinlemiyor”
diye bağımsız olması gereken Merkez Bankası Başkanları görevden
alındı. “Söz dinleyenler” işbaşına getirildi.

“Söz dinlesin” diye ekonomi
tahsili olmayandan Ekonomi Bakanı, güreşçiden banka yönetim kurulu üyesi
yapıldı.
Dışişleri eğitimi ve tecrübesi olmayan siyasiler büyükelçiliklere atandı.
“Türkçe öldü”
diyen adam Milli Eğitim’e Bakan yardımcısı yapıldı.

Bu
yüzden Türkiye tam bir Kaht- Rical yani devlet adamı kıtlığı
yaşamaktadır.

Ekonomide,
iç ve dış politika alanında her hafta değişen stratejik kararlar; dün
savunduklarını bugün yerden yere vurmalar; terörist ilan ettikleri ülke ve örgütlerle
ilişki kurmalar
; Sarayda hazırlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerin
yarısının yeni KHK’lar ile düzeltme çabaları Türkiye’nin nitelikli insan
gücünden yeterince yararlanılmadığını gösteriyor.

Sağlık alanında
yaşadığımız gel-gitleri yazsam birkaç makaleye sığmaz. En sonuncusunu yazayım: Seyahat
edenlere,
aşıları tamamlanmamış olanlar için, Covid-19 tespitinde
kullanılan PCR testi uygulaması zorunlu idi. Bu zorunluluk kaldırıldı.
Bir
gün geçmeden
fark ettiler ki bu karar uluslararası uçuş kuralları açısından
doğru değildi. Uçak yolculuklarında yeniden PCR testi zorunlu hale
getirildi.

Peki,
Ulaştırma Bakanlığı, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü veya THY Genel Müdürlüğü
içinde bu kuralları ve PCR testi uygulamasının kaldırılmasının sakıncalarını
bilen hiç kimse yok muydu?

Bin
yıllık devlet geleneği olan ülkede dış politikadaki savrulmaları fark eden,
ekonomide girilen çıkmaz sokağı gören, çıkarılan KHK’ların yanlışlarını önceden
düzelttirecek hiç mi uzman yoktu?

Cevap
“yok” ise felaket, “var ama hiçbiri Reis’e bunları söyleyemiyor”
ise dehşet!

Türkiye’nin
beşerî sermayesini heder eden otoriter lider yönetimine son verir ve
yarattığı otoriter kültürü ortadan kaldırırsak, ortak aklın kanatlarına yeniden
kavuşabiliriz.

Tecrübeye Değer Katmak

Yaşanmışlığa tecrübe deniyor. Pek çok olayı değişik yön ve
boyutlarıyla yaşamaktır tecrübe, bir diğer adıyla deneyim. Bilgelik kazandırır
kişiye. Olay ve olgulardan irfani bir sonuç çıkarma becerisidir bilgelik. Her
bilge, insanlık hayrına değer üretme meziyet ve niteliğine sahip midir? İşin
püf noktası burası.

Yaşanmış bir kıssayı paylaşmak isterim:

Bandırmalı Tatlıcı Ali Dayı, bir gün, çocuklarının, ateş
yakmak için kesilen odunlar arasından düzgün olanları ayırdıklarını görür ve
onlara sebebini sorar: “Onlardan keser ve balta sapı yapabiliriz.” cevabını
alır. Ali Dayı bu durum karşısında ağlar ve “Doğru olunca odunlar bile kendini
ateşten kurtarabiliyor, ya insanların doğru olanları? Rabbim bizi doğruluktan
ayırmasın.” der.

Tatlıcı Ali Dayı, tam bir bilgedir, işin künhüne vakıf
olmuştur. Her davranış, her olay, fiziki ya da kimyasal her kural, her yasa,
her olgu ve oluş; bir ayettir onun için. Kitap’ta yazması gerekmez ayetin.
Biyolojinin, sosyolojinin her yasası ona O’nu hatırlatır, anlatır. O,  doğrudur, haktır. Hakk, O’nun adıdır.

Yaşanmışlık, bazen bazı kişileri doğruluktan uzaklaştırır.
Bir tür savrulma bu. Hazan yaprağı…

Yine bir kıssa paylaşmak isterim:

Cambazın biri topallayan eşeğini pazara çıkarır. Eşeğin
fiyatı da gayet uygundur. Bir başka cambaz talip olur. Anlaşırlar. Alıcının
yanına birileri gelir, eşeğin topal olduğunu ve kandırıldığını söyler. Alıcı,
eşeğin topal olmadığını, tırnağında taş bulunduğunu, eşeğin bu yüzden
topalladığını söyler. Aynı kişi, doğru satıcıya gider, eşeğin topal olmadığını,
ayağındaki taş sebebiyle topalladığını, dolayısıyla sağlam eşeği ucuza
sattığını söyler. Satıcı, “Eşek, topal olmasına topal, topallık sebebi taş
zannedilsin diye taş koydum.” der. Aynı kişi bu defa alıcıya eşeğin gerçekten
topal olduğunu, taşın bir aldatma olduğunu söyleyince ondan “Vay namussuz vay!
Verdiğim para sahte olmasaydı demek ki beni kazıklayacaktı!” cevabını alır.

Aldatma da tecrübe işidir. Yalan, kandırma, üçkağıtçılık,
düzenbazlık; deneyimle elde edilecek niteliklerdir. Zamanın, mekânın, olayların
senteziyle oluşan tecrübe nasıl oluyor da iki, hatta daha fazla, birbiriyle
çelişen insan tipleri üretebiliyor? Hakka koşanlar, haktan kaçanlar… Olduranlar
ve öldürenler… Yük alanlar ve yük olanlar… Aldatanlar ve aldananlar… Aldananın
dahi aldattığı bir toplum… Aldatma ve yalan üzerine kurulmuş ilişkiler ağı,
örümcek ağından daha güçsüzdür. Yahudilerin, zina yapmış bir kadını
cezalandırma fetvası vermesi için önüne getirdiklerinde Hz. İsa’nın “İlk taşı
günahsız biri atacak.” demesiyle herkesin meydanı terk etmesini hatırlatmak
isterim. “Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde?” der şair.

“Zamanın ruhu” diye bir ifade var. Kapsamı, dar. “Hayatın
ruhu” demeliyiz. Hayatın ruhunu okuyabilmek, anlayabilmek ve buna göre bir
yaşam tarzı ortaya koyabilmek… Ben bunun için “Allah’ım beni bana bırakma, bana
öyle bir yaşantı ver ki öldükten sonra hesabını kolay verenlerden olayım.” diye
dua ediyor, temennide bulunuyorum. Size de öneririm. Su yolunu bulunca zaten
akış kolay oluyor. Yoluyla gidene aşılmayacak dağ yoktur. Hayatın ruhu;
istikamettir, dosdoğruluktur.

İnsanlara bakıyorum, sermayelerini fütursuzca harcıyorlar.
Para, mal, sağlık, zaman, ömür… hepsi, birer sermaye. Parası vardır, harcamayı
bilmez; sağlığı vardır, bedenine zarar verecek uğraşlara yönelir; zekidir,
fitne üretir; tecrübesini insanlığın yararına kullanmaz; ömür denen hayat
sürecini olur olmaz yerlerde ve işlerde israf eder; dostluk, güven gibi kazanımlarını
bir çırpıda sıfırlar, sevgi ve sabır gibi fıtri değerlerini yanlış adreslerde
israf eder, vücut azalarını günah kulvarlarında, ahlak dışı işlerde kullanır…
Bu insanları anlamak gerçekten zor. Zor olan, anlamak değil, bu anlamsızlığı
anlamak. İnsanı üzüyor.

Oksijen, hidrojenle birleştiğinde su, su da hayat kaynağı
oluyor. Tecrübe, Hakk’ın öğretileri hakikatlerle birleştiğinde yüksek bir
kıymet kazanıyor. Hekimin elinde neşterin şifa aracı olması gibi.
“Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyaya kılıç vermektir.” demiş Mevlana.
Tecrübe kılıcı, ancak Hakk’ın sesiyle, esir bedenleri özgürlük ülkesinin onurlu
insanları yapabilir.

Siyaset, ticaret, memuriyet… Binitimiz ne olursa olsun, bizi
felaha ulaştıracak, huzur ülkesinin dingin sakinleri arasında konuşlandıracak
vasıtalardan vazgeçmemeliyiz. Yol belli, Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Oluklar
çift, birinden nur akar, birinden kir.”

Bize eşyanın ve zamanın ruhunu, olayların hikmetini,
varlıktaki hiçliği öğretemeyen bir tecrübe, tam bir emek israfı olsa gerek.
Akif’in ifadesiyle “ömr-i heder”.

İdam mahkûmu Temel’e cellat son sözünü sorar, Temel: “Ha bu
bana bir ders olsun.” der.

Pişmanlık ve çaresizlik haykıran cümle…  Trajik bir son…

Ziya Paşa, bu dünya hayatını “Dehrin ne safa var acaba sim ü
zerinde / İnsan bırakır hepsini hin-i seferinde”
(Dünyanın altınında ve
gümüşünde bir mutluluk yok / İnsan son seferinde hepsini bırakır) beytiyle izah
eder.

Bu yoldaki durakta bir daha konaklamayacağız. Yol ayrımı,
hemen önünde!

Hürriyet/Özgürlük ve İstiklâl/Bağımsızlık Benim de Karakterimdir

Hep ilkelerin
kutsallığından bahsettik. Ve tarihî kişiliklerin güçlerini aslında
kullandıkları kavramlardan aldıklarını dillendirdik. İnsanın özgürlüğü bir Tanrı
teminatıdır
; bağımsızlığı ise hem bir takva vesikası hem de dünya
diplomasıdır
.

İnsan ömrünün özeti takındığı tek
rozettir
. Söylemeyip de
yaptıklarıdır ahlâkı
, hayata bakışıdır varlığının anlamı, karakteriyle kişiliğidir kaderi ve tüm
bunların toplamıdır yaşamının beyannamesi, manifestosu…

Bu minvalde tüzüğüyle
kaim
ve ilkelerle daim bir
sendika kurduk: HÜRRİYETÇİ EĞİTİM SEN (Hürriyetçi Eğitim ve Bilim Çalışanları
Sendikası). Özgür düşüncenin ve evrensel ilkelerin yol işaretçisi
olduğu bir yolda yürümek isteyenlerle, farklı fikirlerin bereketini cana minnet
bilenlerle yine ve yeniden hep beraber vira bismillah diyoruz. Atatürk’ün “Hürriyet ve istiklal
benim karakterimdir
” sözüne ‘benim
de
’ diyenleri yanımıza bekliyoruz.

İşte
SENDİKAL MANİFESTOMUZ:

§ 
“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir anlayışla
bağımsız sendikacılık yapmayı vazgeçilmez ilke olarak benimsemişiz.

§ 
Hür ve eleştirel düşünceyi özümseyen, çok sesliliğe
saygıyı garanti altına alan çalışmalar için varız.

§ 
Tüm eğitim çalışanlarının ekonomik, sosyal, kültürel
ve mesleki kazanımları ile hak ve menfaatlerini koruyup geliştirmeyi
amaçlıyoruz.

§ 
Çalışma hayatında emektir en yüce değer ve onun da
temeli liyakattir anlayışındayız.

§ 
Çalışanların insan onuruna yaraşır bir yaşantıya
kavuşması için etik ilkelere uygun her türlü mücadeleden yanayız.

§ 
Eğitimde imkân ve fırsat eşitliği ile Bakanlığın
başındaki ‘Millî’ takısı yalnızca yazıdan ibaret olmamalıdır,  bütünüyle uygulamada olmalıdır
kararlılığındayız.

§ 
Sendikacılığın zaaflar üzerine kurulmasına, ayrımcılığın
ve ötekileştirmenin teşkilatlanma yöntemi olarak kullanılmasına karşıyız.

§ 
Hiçbir şekilde siyasetin güdümünde olmayacağız,
siyaset mahfilini ancak çalışanın sesini duyurma ve hak arama mecrası olarak
görme tarafındayız.

§ 
Başkalarında yanlış gördüklerimiz ve
eleştirdiklerimizi yapma tekrarına düşmeyecek bir sistem oluşturma
iddiasındayız.

§ 
Kişilerin ve kurumların ilkeleri gölgelemediği bir
kadro hareketi başlatıyoruz.

§ 
Hürriyetçilik her noktada şiarımızdır. Zira özgürlük
de, irade beyanı da kutsaldır.

§ 
Mücadelemiz memurun vicdanının yanısıra cüzdanının da
hür olması mücadelesidir.

§ 
Düşüncenin gümrük denetçiliği bindiğimiz dalı
kesmektir. Dijital dönüşüm sürecini okumak farklı fikirlerin bereketini
toplumsal faydaya katabilmekle mümkün olur.

§ 
Aslolan millettir, devlet dahil tüm kurumlar milletin
devamlılığı ve refahı içindir. Ki uygarlık da örgütlü mücadelenin tohumları
arasında yeşerir.

§ 
Hayat hakkın mücadele azmin kadardır. Ve tüzüğümüz
mücadelemizin manifestosudur.

§  Sizleri
örgütlenme hürriyetine çağırıyoruz; ant olsun özgürlüğe..

Konudan Konuya (23)

     Herkesin bir
vatanı vardır. Ama herkes kendi vatanını başkalarının vatanından daha çok
sever. Çünkü orası yaşadığı acı tatlı hatıraların mekânıdır. Fakat diğer
insanların kendi vatanlarını sevmelerini de, tabii karşılamalı. Onların vatan
sevgilerine saygı duymalı. Böyle yapmayıp da, “Sadece benimki vatandır!” deyip,
diğer vatanları; vatandan saymazsa, bu bir nevi ırkçılıktır.

     Herkes babasını,
diğer babalardan daha çok sever ve sevmeli. Ama diğer babalara da saygı
duymalı. Fakat “Sadece benim babam babadır!” deyip de, diğerlerini “Baba”
saymadığı için, sevgi ve saygıya değer bulmuyor ise, bu da bir çeşit
ırkçılıktır.

     İnsan annesini çok
sever. Öteki analarla kıyaslanamayacak şekilde çok sever. Sevmeli de. Fakat
diğer annelere de saygı duymalı. Onları da, kendi anası gibi sevgi, saygı ve
hürmete lâyık görmeli. Böyle yapmayıp da, “Anne deyince, bir tek ana vardır. O
da benimki! Başkaları ana sayılmaz!” derse, işte bu ırkçılıktır.

     Bu şekilde birçok
misal ve örnek verilebilir. Fakat insan, tabiri caizse, “Rabbena hep bana!”
dememeli.

     Herkes, aralarında
doğup büyüdüğü milletini sever ve sevmeli. Ama diğer milletlere de, saygı duymalı.
Mensuplarını; kendi milletinden ve din kardeşlerinden olmasa bile, insan olarak
kardeşleri olduğunu unutmamalı. Aksi duyuş ve bakış tarzları; gayri insanî /
insanca olmayan bir davranıştır.

     İşte bu
ırkçılıktır! Uzak durmalı.

     Yunusca bir tavır
sergilemeli; yaratılmışı, Yaratandan ötürü sevmeliyiz.

     Her şeyin müspeti,
mendîsi / olumlusu, olumsuzu olduğu gibi, millete bakışın da, iki yönü vardır:

     Müspet milliyet,
menfî milliyet. Biri yerinde ve doğru bir yaklaşım. Diğeri menfî, ırkçı bir
davranış olup, terk edilmesi gerekir.

     Şu hususları da,
göz ardı etmemek lâzım. İnsanın milletinden övgüyle bahsetmesi, diğer
milletleri kötülüyor ve yeriyor demek değildir.

     İnsanın vatan
sevgisini, milletine bağlılığını dile getirmesi; başkalarını rahatsız etmemeli.

     Arkadaşıyla
konuşan birinin ona “Sen ne iyi bir insansın.” dediğinde, yanındaki diğer
arkadaşının “Yani ben kötü müyüm?” diyerek, menfî bir mânâ ve anlam çıkarması;
ne kadar yanlış ve yersiz bir tepkidir. Çünkü birini övmek, diğerini yermek
demek değildir.

     İnsanın yeri
geldiğinde milletini övmesi ve bununla övünmesi karşısında; işitenin menfî
duygular edinmesine yol açması; “Yarası olan gocunur!” hükmünce, çok çirkin,
yanlış bir tepki ve davranıştır.  

  X

     “Geziye çıkmadım,
çıkamadım! Çünkü yeteri kadar param pulum yok!” diye üzülmeyin. Yolculuğa kendi
içinizden başlayın. Asıl kendinizi bilmek, bulmak, anlamak ve keşfetmek için,
kendinizden kendinize, yani iç âleminize doğru maddeten ve mânen yola çıkın.
Bakın neler göreceksiniz neler. Hem de beş kuruş harcamadan.

     “Dünyaya keşfetmek
için bakın.” denildiği gibi, siz de kendinizi keşfetmek için, kendi içinizde
seyahate çıkın. Çünkü seyrine doyum olmayan bir gezi yaparak; kendinizi fethe
çıkmış olacaksınız.

     Zaten bu fetih
gerçekleşince; çok şeyin içyüzü de anlaşılmış olacak.

     Bu maceralı
yolculukta, yepyeni bir heyecan duymak istiyorsanız, daha ne duruyorsunuz be
dostlar:

     “Haydin sefere!”

X

     Arkadaşını çok
mutlu ve sevinçli gören Erdem:

     “Seni çok neşeli, mesrur ve sevinçli
görüyorum birader! Acaba sebebini öğrenebilir miyim?” diye sormaktan kendini
alamaz. Arkadaşı:

     “Sorma birader
der. Bu gece sabaha kadar üç yüz sayfalık bir kitap okudum ve sadece bir kelime
öğrendim! İşte sevincim bu yüzden!”

     Erdem, Hz.
Ali’nin:

     “Bana bir kelime
öğretenin, kulu kölesi olurum!” anlamına gelen sözünün hikmet ve inceliğini bir
kere daha, müşahhas ve somut bir şekilde anlamış olur.

X

     “Kur’anı anlamadan
okuyorsan, hiç okuma daha iyi!” Diyenlere deriz ki:

     Elbette Kur’anın
mânası bilinerek okunması çok daha iyi.

     Fakat mânâsını
bilmese de; Kur’an İlâhî bir kelâm olduğu için, diğer kitap okuyuşlarında
olmayan ve hiçbir kitabın lâfzında bulunmayan bir müessiriyeti, etkisi ve ruha
tarifi imkânsız bir işleyişi vardır.

     Bunun içindir ki,
mânâsı bilinmese de, okumaktan vazgeçmemeli.

     Nitekim
kullandığımız ilaçların terkibini bilmeyişimiz; onları kullanmayı bırakmamızı
nasıl gerektirmiyorsa, ilâcın mahiyetini bilmeyişimiz de; ilaçtan istifademize
bir engel teşkil etmez.

     Hastaya: “İlacın
nasıl ve neden yapıldığını bilmiyorsan, o halde kullanma!” denilmez.

     Çünkü ilacın
tesiri; hastanın ilacın terkibini bilmesine bağlı değildir.  

Kültür Târihçisi, Edip ve Muharrir DURSUN GÜRLEK İle ‘OKUMAK’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim, ‘Oku’ diye başlıyor.
Diğer âyetlerde de ‘Okumak’ hakkında emirler var. Kısa bir hatırlatmanızla
sohbetimize başlayabilir miyiz?

 

Dursun Gürlek: Pek
çok âyette okumamız emredilmektedir. Birkaç tânesini hatırlatayım:

 

“Biz, Kur’an okunduğu zaman, seninle ahirete inanmayanların
arasına gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine
bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’an’da Rabbinin
birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisingeri dönüp
giderler.”  (İsrâ 45, 46)

 

– “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan
tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu
Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri hem de gönülleri
Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitab, Allah’ın, dilediğini kendisiyle
doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol
gösteren olmaz.”  (Zümer 23)

 

 “İşte o apaçık delil
Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri hâvî tertemiz sahifeleri
okuyan bir elçidir.”  (Beyyine 2, 3)

 

Çetinoğlu. ‘Okumak’ ile alâkalı hadisler de var…

 

Gürlek: ‘Okumak’la alakalı hadisler de spek çoktur. Yine
birkaç tânesiyle yetinebiliriz:

 

 – Hz. Ebu Ümame
(R.A), ben Rasûlullah (S.A.V)’i: “Kur’an okuyunuz, çünkü Kur’an kıyamet gününde
kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir” buyururken işittim demiştir.
(Müslim, Müsafirin 253)

 

– Hz. Nevvas ibni Sem’an (R.A) şöyle demiştir: Ben
Rasûlullah (S.A.V)’i: “Kur’an ve hayatlarını Kur’ana göre ayarlayanlar kıyamet
günü mahşer yerine getirilirler. Bu sırada Bakara ve Al-i İmran sureleri
kendilerini okuyup amel eden kimseler hakkında hayırlı şehadette bulunup
savunabilmek için mücadele ederek o kimselerin önlerine gelirler” buyururken
işittim. (Müslim, Müsafirin 253)

 

– Hz. Osman ibni Affan (R.A)’dan rivayet edildiğine göre
Rasûlullah (S.A.V) şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlınız Kur’anı okuyan, öğrenen
ve öğretendir.” (Buhari, Fezailül Kur’an 21)

 

– Hz. Aişe (R.Anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah
(S.A.V) şöyle buyurdu: “Kur’anı gereği gibi güzel okuyan kimse Allah’in
peygamberlerine gönderilen elçi itaatkar meleklerle beraberdir. Kur’anı
kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır.” (Buhari, Tevhid
52, Müslim, Müsafirin 243)

 

Çetinoğlu: Türkiye
ve Türkiye ile mukayese edilebilecek ülkelerdeki kitap okuma alışkanlıkları
hakkında mukayeseli rakamlar verebilir misiniz?

 

Gürlek: Ben o
konunun ayrıntılarını maalesef bilemiyorum. Fakat okuduklarımdan öğrendiğime
göre, istatistikî bilgilerden anladığıma göre okuma meselesinde, kütüphane
kurma konusunda maalesef çok gerilerdeyiz. Bu acı ama bir gerçek olarak
karşımıza çıkıyor. Bunu Türkiye’de basılan kitapların tirajıyla batı ülkelerin
basılan kitapların rakamlarından rahatça anlayabiliriz. Yahut da günlük
gazetelerin baskı adediyle yine Avrupa gazetelerinin baskı adedinden,
anlayabiliriz. Maalesef İslam’ın ilk emri ‘Oku!’
olduğu halde ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin okumaya bigâne kalması,
evlerinde kütüphane bulunmaması inancımızla, örfümüzle, âdetimizle bağdaşmıyor.
Kütüphaneden vazgeçtik kitaplığı olan ev sayısı bile çok az maalesef.

 

Çetinoğlu: En mükemmel kültür kaynağı olan kitapla ilgili olarak
devlet politikamızı nasıl buluyorsunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Gürlek: Yeterli
bulmuyorum maalesef. Eskiden mesela Millî Eğitim Bakanlığı olsun, Kültür
Bakanlığı olsun güzel neşriyat yapıyordu. Kitaplar hem de kıymetli kitaplar
yayınlıyorlardı. Mesela bin temel eser bunlardan biriydi. Üstelik fiyatları da
ucuz olduğu için herkes tarafından kolayca elde edilebiliyordu. ‘Param olmadığı için, maddî durumum iyi
olmadığı için kitap alamıyorum…’
gibi bir mâzeretin arkasına sığınanlara
fırsat vermiyordu. Ucuz oluyordu kitaplar. Maalesef son zamanlarda Millî Eğitim
Bakanlığı ve bilebildiğim kadarıyla Kültür Bakanlığı kitap yayını yapmıyor.
Yapıyor ama Kültür Bakanlığı belli lüks kitapları basıyor. Görsel kitaplar
dediğimiz, onlara ulaşmak da zor, pahalı kitaplar… Bu bakımdan onu bir eksiklik
olarak görüyorum.

 

Çetinoğlu: İnsanlarımızın kitap okumadığından şikâyet ediliyor.
Sizin konu ile ilgili tespitleriniz nelerdir?

 

Gürlek: Demek ki
kitap okuma işi sevdirilmemiş demek ki kitap. Özendirilmemiş. Bu, annelerden ve
babalardan başladığı gibi daha çok öğretmenlerden kaynaklanıyor. Bana kitap
okuma zevkini aşılayan ilkokul öğretmenim Necati Bey idi. Sonra ortaokul ve
lisede –ki ben imam hatip lisesi mezunuyum- tarih hocam olsun, edebiyat hocam
olsun kitap okuma zevkini aşıladılar. Kitabı sevdirdiler. Acı bir gerçek daha
var. Öğretmenlerimizi itham etmek istemem ama büyük çoğunluğu ders kitaplarının
dışındaki kitaplarla pek ilgilenmiyorlar. Hatta hiç ilgilenmeyen öğretmenlerin
sayısı çok fazla… Hâlbuki kitapla doğrudan ilişkisi olan şahıs kimdir?
Öğretmendir. İmamdır, din görevlisidir. İslam’ın ilk emri ‘Oku!’dur. Maalesef bunlar kitaba uzak duruyor. E bunlar sınıftaki
çocuklara yahut da camideki cemaate kitap okumanın ehemmiyetini aşılamıyorsa,
bu bilgiyi veremiyorlarsa bana göre vazifelerini yapmıyorlar demektir. Yani
kitabı böyle para verip almanın zevkini bize yaşatacak bir kültür politikasına
ihtiyacımız var.

Tabii televizyon, maç vesaire diğer görüntüyle ilgili yayın
organlarının fazlalığı da insanları biraz kitaptan uzaklaştırıyor. Tabii kitaba
meraklı olan, kitap kurdu olan televizyona, diğer görüntü malzemelerine itibar
etmez ama başlangıç için onlar biraz engel teşkil ediyor. Şüphesiz burada irade
meselesi devreye giriyor. İnsan iradesini iyi kullanmasını bilirse görüntülü
ortamda bile kitap okuyabilir.

 

OKUMAK ÜZERİNE…

*Almanya’da,
7.500 kişiye bir halk kütüphanesi var. Türkiye’de 68.500 kişiye bir halk
kütüphanesi…

*Almanya’da,
halk kütüphanelerinde 104.000.000 kitap var. Bizde 13.000.000

*Almanya
nüfusunun % 10’u halk kütüphanesine üyedir. Türkiye’mizde % 1’i…

*ABD’de
bir yılda 85.121 farklı türde kitap basılırken, Türkiye’de yalnızca 6.151
farklı türde kitap basılıyor.

*Türkiye
nüfusunun % 40’ı hayatı boyunca kütüphaneye hiç gitmemiştir.  % 31’i bir kere gitmiştir. Kütüphaneye
gidenlerin yalnızca % 8’i kitap okumak için gitmiştir.

*Japonya
nüfusunun % 62’si günlük olarak gazete tâkip ediyorken, bu oran bizde
yalnızca % 5’tir. *Japonya’da bir yılda toplam 5.000.000.000’a yakın kitap
basılırken, Türkiye’de yalnızca 25.000.000. kitap basılıyor.

*Japonya’da
kişi başına 25, İngiltere’de 12, ABD’de 8 kitap basılırken; Türkiye’de 12.089
kişiye bir kitap düşüyor.

*Kişi
başına kitaba harcanan para bakımından karşılaştırma:

Norveç’e
137 dolar, Almanya’da 122 dolar, Avusturya’da 100 dolar, Türkiye’de 0,45
dolar…

*Gazete
okuma alışkanlığımız:

Bin
Norveçliden 558′ i, bin Japondan 557′ si, bin Finliden 445′ i, bin İsveçliden
430’u, bin Türkten 61′ i gazete okuyor.

*Birleşmiş
Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen rapora göre Türkiye okuma
alışkanlığında 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor.

*İnsanlarımız
günde ortalama 5 saat televizyon seyrediyor. Kitap okumaya yılda sadece 6
saat ayırabiliyor. Sebebi sorulduğunda; 
baş ağrısından veya uykusu gelmekten söz ediliyor. Kitap okuma
alışkanlığı olmayanların başının ağrıması, uykusunun gelmesi son derece
normaldir. Bunlar sebep değil, sonuçtur. Sebep: kitap okuma alışkanlığımızın
olmayışıdır. 

 

 

 

DURSUN GÜRLEK:

1952 yılında
Tokat’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul
Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni
İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde
bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.
Biyografi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Millî Kültür,
Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce
Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği ‘Kırkambar’
ve ‘Ayaklı Kütüphâneler’ başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

 

Yazar; Osmanlı
tarihi, şark klasikleri ve biyografi sahasında çalışıyor. Başta Kubbealtı
Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı olmak üzere, çeşitli kültür kuruluşlarında
Osmanlıca dersleri, ihtisas alanındaki konularda konferanslar veriyor ve
İstanbul gezilerinde rehberlik yapıyor. 

 

Yayınlanmış eserleri

*Osmanlı Zaferleri, *Osmanlı Kumandanları,*Köprülüler, *Banu Cihan, *Tutiname,
*Sünusiler, *İlim ve İrade, *İbrahim Aleyhisselam,
*Amak-ı Hayal,*Karınca Huzura
Varınca
(2005), *Mâziye Bir Bakıver
(2005), *Çınaraltı Kitap Sohbetleri
(2005), *Kültür Dünyâmızdan Manzaralar
(2010), *Tefekkür ve Tebessüm
(2011), *Sohbet Tadında (2012), *Ayaklı Kütüphâneler (2012).

 

Sevgi, Çocuklara Nasıl Kazandırılır?

“Çocuklar
şekle sokulacak şeyler değil, serpilmeleri sağlanacak bireylerdir.”

 

“Boynunuzda
taşıyabileceğiniz en değerli mücevher çocuğunuzun kollarıdır.”

 

Tüm kıyımların, korkuların, nefretlerin, kinlerin,
savaşların bir nedeni de “adaletsiz
paylaşma
” yani bir bakıma “haksızlığa uğramadır.” Denilebilir. dünyadaki
tüm varlıklar, yine dünyadaki tüm nimetleri adilce paylaşmak zorundadır.

Suyu, havayı, yiyeceği, giyeceği, bilgiyi, duyguyu,
beceriyi, düşünceyi, işi, kurumları, yaşadığımız evi, yuvayı, mahalleyi, semti,
ili, bölgeyi, ülkeyi, dünyayı, kozmosu, tüm varlıklarla birlikte paylaşırız.
Yaşam tutarlı bir paylaşım olunca anlam taşıyabilir.

Ne olursa olsun “almak ve sahip olmak duygusu” tutku
haline gelirse savaşların ve acıların sonu gelmez. Paylaşmayı bilmeyenlerde hep
alma duygusu, bencilliği getirir. Bu tutum insanları yalnızlığa ve mutsuzluğa
götürür. Paylaşmak yaşamaktan zevk almaktır.

Öğretmenlik yaptığım yıllarda derse başlamadan önce günlük
olaylar konuşulurdu. On dakikalık bu bölümde; köydeki ve okuldaki haberleri
samimi şekilde ve değer vererek paylaşırdık. Acısı, sıkıntısı, üzüntüsü olan
öğrencilerle ilgilenirdik. Nedenlerini gidermeye çalışırdık. Sevinci olanlarla
bunu paylaşırdık. Doğum günlerini sembolik de olsa sade bir törenle kutlar
sevinçlerinin artmasını sağlardık. Hasta olanları öğrencilerle birlikte
ziyarete giderdik. Sağlığına kavuşarak okula dönen öğrencilere; özlemimizi ve
iyi dileklerimiz samimi şekilde belirtir, yakından ilgilenerek verdiğimiz değeri
belirtirdik.

Bir gün, müdür odamın bitişiğindeki 5.sınıfların
dersliğinden hiç ses gelmemesi beni kuşkulandırmıştı. “Acaba öğretmenleri,
öğrencilerini topluca bir ziyarete mi götürdü haberim olmadı” diye dersliğin
kapsını açtım. Açar açmaz tüm öğrenciler birden ayağa kalktı. İçeri girdim,
öğretmenleri masaya başını koymuş sessizce dinleniyordu.

“Hayrola hoca hanım
bir şey mi var?”
Dedim.

“Biraz rahatsızım” dedi.

Tahtaya döndüğümde kocaman bir cümle gördüm tebeşirle
yazılmış:

“Arkadaşlar
öğretmenimiz hasta, lütfen rahatsız etmeyelim”

Sessizliğin nedenini anlamıştım. Öğrenciler canlarından çok
sevdikleri öğretmenlerini üzmemek için sessizce kitap okuyorlardı.
Öğretmenimizin hastalığı hafif bir soğuk algınlığı idi. Fakat öğrencilerinin
sevgi gösterisi gıpta edilecek bir manzaraydı doğrusu.

Önemli günlerde okulda gösteriler, korolar, tiyatrolar
düzenleyerek öğrencilerin ve ailelerinin katılımlarını sağlardık. Her aile
törene gelirken bayram şekeri getirirdi. Toplanan şekerler görevlilerce tüm
halka ve öğrencilere ikram edilirdi.

Her eğitim öğretim yılının sonunda mezuniyet ve veda günü
yapardık. Hala o yıllardan kayda aldığım teyp bantlarım mevcuttur. Zaman zaman
dinler duygulanırım.1976 yıllarında görev yaptığım bu köyden hala onlarca
öğrencim ve babaları, beni arayarak hal hatır sormakta, hatıralarımın
yenilenmesine ve mutluluğuma katkı sağlamasına vesile olmaktadırlar.

Eğitim ortamında öğrencilerce ileri sürülen karşı savları
sabırla, kızmadan, alaya almadan, hoşgörüyle dinlenmeli; savını kanıtlayan öğrenciye
pekiştireç verilmeli ve öğretmen kendi görüşünden vaz geçmelidir. Öğrenci
savını kanıtlayamıyorsa, onu ikna etmeli; sınıfça doğruya varmalı; fakat karşı
görüşleri de yabana atmamalıdır.

Öğrenci; beklenmedik, tutarsız, istenmedik, genel ahlak
ilkelerine ters düşen davranışlar gösterebilir. Böyle durumların nedeni
araştırılmalı, yanlışlığını öğrenciye buldurarak onu ikna etmeli, tutarlı ve
istendik davranışlar göstermesi için yardım etmelidir.

Öğrenciyi hiçbir zaman disiplin kuruluna vermemeli.
Aşağılayıcı, korkutucu, tehdit edici tümceler söylememeli; kin tutmamalı,
nefret etmemelidir.

“Bu davranışın doğru değil; senden bunu
beklemiyordum. Neden yaptın? Sana yardımcı olmak istiyorum; bana açıklar mısın”

gibi tümceler söylemeli, sorunun çözümüne gitmelidir. Eğer sorun öğretmence
çözülemeyecek düzeyde ise, okul rehberlik servisini, ya da diğer kurumları
devreye sokmalıdır.

Öğretmen bir fikrin yanında yer almamalı, karşıt görüşte
olanların düşüncelerini ileri sürmelerine imkân vermelidir. Öğrencileri sabırla,
alaya almadan, kızmadan, sözlerini kesmeden dinlemeli; düşüncelerini
belirtenlere, kanıtlayanlara pekiştireç vermelidir. Öğretmen tartışmayı
öğrencilerin cevaplarıyla özetleyip bir sonuca varmalıdır. Tartışmalar boşlukta
kalmamalıdır.

Öğretmen okulunda öğrenciyken meslek derslerinde, “transfer” konusunu işliyorduk. Dersi
hazırlayan arkadaşlar, transferi; “eğitim
sürecinde öğrenilen bilgiler, yetenekler, beceriler ve diğer karakteristiklerin
iş sürecinde uygulanması”
şeklinde tanımladıktan sonra pozitif, negatif ve nötr
transfer çeşitlerinden bahsettiler.

Bir arkadaşımız, “madem
transfer öğrenilenlerin aktarılması ise, nötr diye bir transfer çeşidi olamaz”
diye
itiraz etmişti. Öğretmenimiz kitaplarda yer almasına rağmen, nötr transferin
kabul edilmemesi fikrine saygıyla değer vermişti. O arkadaşımız da bayağı
gururlanmıştı bu yaklaşımdan.

Müfettişlik yıllarımda bir
öğretmeni öğrenci velisi şikâyet etmişti. Konu hakkında soruşturma yaptırdık.
Durum şöyleydi: Öğretmenin sınıfında bir öğrencinin kalem kutusu kayboluyor.
Öğrenci durumu öğretmenine söylüyor. Öğretmen de teker teker öğrencilerin
çantalarını arıyor. Bir öğrencinin çantasında buluyor. Bu öğrenciyi hırsız
olarak ilan ettikten sonra, dersliğin kapısında ayakta tutarak, tüm
öğrencilerin derslikten çıkarken yüzüne tükürmelerini sağlıyor.

Tabi bu durum karşısında
öğrenci perişan olmuş. Arkadaşlarından, öğretmenden ve okuldan nefret etmeye
başlamış, okulu terk etmiş. Babası da öğretmeni şikâyet etmişti.

Oysa bu olay öğretmen tarafından, öğrenciyi kırmadan akılcı
şekilde çözülebilirdi. Eğitimci önyargılı ve duygusal olmamalıdır. Öğrenci
yanlış da yapsa, onu kırmadan, üzmeden, korkutmadan olumlu yönde kazanmak
gerekir.

Her öğrencinin bilişsel, duyuşsal ve devinişsel hazır
bulunuşluk düzeyleri arasında ayrılıklar vardır. Eğitim her kişinin kendini
tanımasına, yeteneklerini geliştirip varlığını gerçekleştirmesine imkân
tanımalıdır. Her insan her bir derste aynı düzeyde, bilgi, beceri, duyuş
geliştiremeyebilir.

Eğitimin bir amacı da, insanın gizil güçlerini en küçük
yaşta ve en kısa zamanda belirleyip geliştirmektir. Tek tip insan yetiştirmeye
yönelik etkinliklerden en çok, zeki, özürlü ve özel yetenekli çocuklar zarar
görmektedir.

Bunun sonucu olarak, pek çok insan eğitim sisteminde
harcanmaktadır. Farklılıklar olmazsa
gelişme ve değişme; benzerlikler olmazsa ahenk ve düzen olmaz.
Her
öğrenciye istendik davranışı kazanabilecek yeterli zaman verilmelidir.
Öğrenciye içten ve sevecen davranmalı; bütün etkinliklerin onun için olduğunu
hissettirmelidir.

Sevgide; yalan, hile, ikiyüzlülük, vefasızlık, aldatma, öç
alma, kin duyma,affetmeme gibi duygulara yer yoktur. Mevlana’nın dediği gibi “Ya
göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün!.
.
” düşüncesi sevginin en
belirgin özelliğidir.

 

“Çocuk. doldurulacak bir kap değildir.
Sadece sevgi ile büyütülecek bir candır.”

 

Sevgiyle kalın…