Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6
52
Halifeliğin kaldırılmasını bahane eden çevreler Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanını çıkarmıştı.
Bu İsyan daha önceden planlanmış İngiltere’nin
desteğinde gerçekleştirmek isteniyordu. O sıralar Musul meselesi ile ilgilenen
Türkiye İngiltere’nin kışkırttığı isyanlar
sebebiyle iç sorunları çözmek istedi. Aksi halde yeni devlet yıkılabilirdi.
İngiltere bunu bildiği için Türkiye’yi Musul meselesinin çözümünden uzaklaştırdı ve isyanlarla meşgul etti.
Anahtar Kelimeler: Türkiye,
İngiltere, Musul, Şeyh Sait İsyanı
Summary
The groups who excused the abolition of the caliphate
launched the Sheikh Sait Rebellion in
Eastern Anatolia. This rebellion was intended to be realized
with the support of Britain, which was
previously planned. At that time Turkey was interesting in
the problem of Mosul, Turkey wanted to
solve problems of rebellion against provoked from Britain.
Otherwise the new state could be
destroyed. England knew this, Turkey was too occupied with
the solution of Mosul and rebellion.
Keywords: Turkey, England, Mosul, Sheikh Said Rebellion
Giriş
Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde
İngiltere, Türkiye üzerinde diplomatik baskıyı yoğunlaştırmıştı
ve 6 Ağustos 1924 günü Musul sorununu tek taraflı
olarak, Türkiye’ye danışmadan,
Milletler Cemiyetine götürdü. Hemen ertesi günü Hakkari bölgesindeki
Nesturiler Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırıldı (7 Ağustos) ve İngiliz’in ekmeğine yağ
sürdüler. Cumhuriyet henüz birinci yaş gününü
bile kutlayamamış iken dış destekli bir saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Halifeliğin
kaldırılmasından yaklaşık bir yıl sonra, 13 Şubat
1925’te Şeyh Sait, “din
elden gidiyor” diye
doğudaki bazı aşiretleri Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırdı. Şeyh Sait, yeşil bayrak açarak, sala
getirerek yürüyor, “Halifelik
kaldırıldı, medreseler kapandı, din elden gidiyor” diye propaganda
yapıyordu. Din, (istismarcıların elinde) tehlikeli bir silahtı. İsyan çabucak
yayılabilir, yalnız Doğudaki bazı illerle sınırlı kalmayabilir, Orta ve Batı
Anadolu’ya da yayılabilirdi. Yayılmaya çalışılıyordu1
.
*
Prof. Dr, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi,
1 Bilal Şimşir, Kürtçülük
II (1924-1999), Bilgi Yayınevi, 2009, Ankara, s.26.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6
53
1. Şeyh Sait İsyanı
Şeyh Sait isyanını2 organizatörü ise 1923 yılında kurulmuş olan gizli azadı
teşkilatı idi.
Şeyh ve aşiret reislerini elde etme gayreti içine
giriyorlardı. Şeyh Sait bu hareketin elebaşı olarak ileri sürülmekte
idi. Azadı mensupları 1924 yılında ilk kongresini yaparak isyanının planını çizmişlerdi.
Ana stratejiyi de tespit etmişlerdi. Şeyh Sait bu toplantıda ön plana çıkarılmıştı.
İsyanda 1925 yılına ertelenmişti. İsyan müddetine
kadar teşkilat mensupları, aşiret reis ve etkili şeyhlerle temas edip, onları
isyan hareketine katılmaya çağırıyor. Hükümet icraatlarına muhalif olan
Türk unsurlarla özellikle
Hilafet yanlılarını yanlarına almaya gayret ediyorlardı. Dış ülkelerden destek sağlama imkânları aranması da
kararlaştırılmıştı. Gürcistan ve
Irak’a temsilci gönderilerek Rus ve İngiliz desteğinin sağlanmasına çalışmıştır.
Araları açık olan aşiret reislerini şeyhler vasıtası ile barıştırma faaliyetine
girişilmiştir.
1925 yılında 2. kongresini yapan azadı mensupları, Şeyh Sait’in işareti ile Mayıs 1925’de
isyanın başlatılmasına karar vermişti. Şeyh Sait müritlerinin çoğunlukta bulunduğu Lice, Hani, Piran,
Palu bölgelerinde hazırlıkları gözden geçirmek için, seyahate çıkmıştır.
Lice’nin Hanı
bucağına gelen Şeyh Sait burada Torakanlı Reşit Ağa, Kör Hüseyin ağa,
Eyüpoğlu Zülfı ağa, Pirandan öğretmen
Fahri, Şeyh Sait’in kardeşi
Abdurrahim ve Miri
Hamdi beyin katıldığı bir toplantı yaptı. Ayaklanma tarihi 21
Mart 1925 olarak kararlaştırıldı.
Esasen Şeyh Sait 1924 yılının 15 Kasımında oğlu Ali Rıza’yı
İstanbul’a göndermiş, Seyid
Abdülkadir’den
muvafakat almıştır. Seyit Abdülkadir
Ali Rıza ile yaptığı bu görüşmeden
sonra, avdeti sırasında ona, Mustafa Kemal aleyhinde hazırlanmış beyannamelerin
de, dağıtmak üzere,
teslim etmiştir.
Şeyh Sait’in
beyanname mahiyetindeki aşiret reislerine ve bölge halkına yayınladığı
fetva şöyledir:
“…
Kurulduğu günden beri
Din-i Mübin-i Ahmedî’nin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye
Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının ahkâmına
aykırı hareket ederek Allah ve
Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı sürdükleri için gayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının
bütün İslâmlar üzerine
farz olduğu, Cumhuriyetin başında olanların mal ve canlarının Şeriat-i Garrâ-i
Muhammediyye’ye göre
helal olduğu ilan olunur”3
.
2 Geniş Bilgi için
bakınız: Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki
İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara, 1992.
3 Yaşar Kalafat, age.,
s. 204.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6
54
2. Hilafet, İngiltere ve Şeyh Sait İsyanı
1919-1926 yılları arasındaki Türk-İngiliz münasebetlerini
inceleyen Ömer Kürkçüoğlu,
Şeyh Sait isyanıyla ilgili olarak şu hususları
belirtmektedir:
“1925 Şubatında
Doğu Anadolu’daki Kürt ileri
gelenlerinden Nakşibendi, Şeyh Sait’in giriştiği ayaklanma hareketi, Türkiye’nin istikrar ihtiyacını
ve dolayısıyla Musul sorununda anlaşmaya varmak zorunluluğunu somut bir biçimde
ortaya koydu. Ayaklanmanın dinsel sloganlara dayanması, Halifeliğin
kaldırılmasının Kürtler’de böyle
bir tepki için elverişli ortam yarattığını ortaya koyar. Ayaklanmanın önderi
Şeyh Sait’in, “İslâm’ın Türkler’le
Kürtler
arasındaki tek bağ olduğu; Türkler
de kendi geleceklerini düşünmek zorundadır.” biçiminde
söylediği bildirilen sözleri, bu kanıyı güçlendirmektedir.
Fakat dinsel sloganların gerisinde “Bağımsız Kürdistan” fikrinin yattığı da anlaşılmaktır
4 Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtler’in ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta
bulunduğu Musul üzerindeki
Türk iddiasını da
zayıflatmıştır. Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri’nin, Türkiye’yi Irak’a tercih
ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife’ye yani İslam ‘a olan bağlılıklarıydı. Musul
sorununun çözüme kavuşturulmamış
olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere’nin İslâm etkeni dolayısıyla
duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta
Türkiye’nin Musul tezine manevî
bir darbe indirmişti. İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi, Halifeliğin
kaldırıldığı yolundaki haberi hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük
çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zamana kadar “Kürdistan’ı patlamaya hazır bir
volkan gibi kaynaştıran Türk
propagandasının, Kürtlerin
Halifeye kesin bağlılıklarına dayandırıldığını, Türkler’in kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise,
İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel
bir şey olduğunu” belirtmektedir. İngiliz görevlisi, “tabii, bu yeni
durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik” diye eklemektedir. Türk
Hükümeti’nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler,
Musul’daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin
tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin, İngiltere bakımından
yararlanmaya” elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu5
.
Burada Ömer Kürkçüoğlu’nun dikkatlerinden kaçan nokta halifeliğin kaldırılmaması(!)
hususunda İngiltere’nin
oynadığı roldür.
İngiltere İslam dünyasındaki
4 Yaşar Kalafat, age.,
s. 184., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1978, s.
290 vd.
Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bk. Robert Olson,
The Emergence Of, Kurdish Nationalism and the
Sbeikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin 1969., age., s.
52-92 ve 128-150. 5
Yaşar Kalafat, age.,
s. 185., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1778, s.
290 vd.
Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bkz. Robert Olson,
age., s. 52-92 ve 128-150.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6
55
mezhebî ayrılığın kışkırtıcısı idi. Dolayısı ile din ve
halifelik adına yapılan isyanlar o dönem de yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetini parçalamaya ve Musul sorununun
İngiltere lehine sonuçlandırmaya yönelikti. Kürtleri
ve İslam dünyasını düşünen bir İngiltere asla olmayacaktı.
2.1. Sünni
Halifeliğin Kaldırılmaması(!) Yönünde
İngiltere’nin Planı Gerek
İstiklal Harbi sırasında gerekse ertesinde yeni devletin kuruluşu sürecinde
İstanbul’da bulunan basın, Ankara’daki millî hükümete karşı genelde hasım gibi davrandı.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yürüt
Sigarayı bırakmak
istediği ve birkaç kere teşebbüs ettiği / girişimde bulunduğu halde,
bırakamayan gence şunları söylemek ihtiyacını duydum:
İnsan ruh ve
bedenden ibaret. Bedeni o şekilde yaratan ve içine rûh denen, bir ömürlük
misafirini yerleştiren Allah’tır. Böylece beden rûha, Allah’ın bir emaneti
olmuştur. Emanete ise hıyanet hoş karşılanmaz. Tertemiz, alındığı gibi iade
edilmesi / geri verilmesi gerekir. Ev sahibi bile, kiracısı çıkacağı zaman; evi
girdiğinde nasıl buldu ise, aynı durumda teslim ederek terk etmesini ister.
Kiradaki evinin
duvarına, rastgele bir çivinin çakılmasının bile hesabını sorar!
Elbette insan,
emanet olan bedenine bilerek, isteyerek zarar vermez. Allaha karşı böyle bir
kasıt ve niyet aklından bile geçmez. Fakat hasbelkader alıştığı sigarayı bir
türlü bırakamaz. Oysa bedene rûh hâkim.
Sigara içmekle,
bir bakıma beden rûha hâkim olmuş oluyor. Bedenin efendisi olan rûh; hizmetçisi
olan bedenin buyruğuna girmiş gibi, tuhaf bir görünüm sergileniyor.
Halbuki, sigara
içmek rûhun değil, bedenin kötü ve zararlı bir alışkanlığıdır. İşte bu gibi
husûsları nazara vererek, sigarayı bırakmasını iyice bir düşünmesini söyledim.
Özellikle “Ben kimin
evini kirletiyorum? Kimin emanetini kusurlu hâle getiriyorum?” sorularını
kendisine sormasını istedim.
Genç, hiç ummadığı
bu hatırlatış karşısında, mahçup bir rûh hâli içinde yanımdan ayrıldı.
Birkaç gün
geçmemişti ki, genç tarafından telefonla arandım:
“Hocam dedi, çok
mühim bir noktaya dikkatimi çekmeniz; beni çok düşündürdü ve bana kesin bir
karar verdirdi. Sigarayı bıraktım. Artık içmiyorum.”
X
Her mimar aynı
malzemeyi kullanır. Aynı taş ve tuğlaları ve aynı keresteyi. Her mimar;
mimarlıktan anlamayan fakat belli işleri yapabilen, öğretilen işleri yapması
kendilerinden istenen birçok işçi ve usta çalıştırır. Fakat ortaya çıkan
yapılar, birbirinden farklı ve başka başkadır.
Aynı malzemeler
kullanılmış ama; çok değişik tarzda, çok farklı görünümde binalar, köprüler,
kentler, çeşme ve saraylar yapılmıştır.
Tıpkı yazar, âlim
ve şairler de aynı kelimeleri, aynı harfleri, aynı yazıyı kullanıyorlar ama;
divanları, birbirinden başka. Eserlerin üslûpları değişik. Konular ele alınış
biçimleri bakımından, çok farklı şekiller arz ediyor. Çünkü malzeme aynı olsa
da; onu kullanacak kabiliyetler, istidatlar çeşit çeşit. Bundan dolayıdır ki,
aynı konuda bile olsa, birbirinden çok farklı eserler ortaya çıkıyor.
Böylece bu tezahür,
bu zuhûr ve bu meydana getirilenler; sanki susmayan birer senfoni olarak
kulaklarımıza aksedip duruyor.
Bu eserler her
okunuşda, ilk okunuşdaki gibi, bâkir fikirlerle bizleri baş başa bırakıyor.
Her okunuş; artan
bir hazla, insanı mânen mest ediyor, tefekkür ummanına daldırıyor.
X
Bütün bu ortaya
konan sayısız eserler gösteriyor ki, bunların usta ve yapımcıları; kullanılan
malzeme ve maddeler olmadığı gibi, bu malzeme ve maddeleri kullanan işçi ve
çalışanlar da değildir.
Her maddenin
arkasında; onun ruhu mesabesinde olan bir mânâ, bir rûh var. Zaten her madde,
şekil ve eser; rûhu hükmündeki mânânın; madde olarak kendisini göstermesinden
başka bir şey değil.
Plân ve programlar
aslında birer mânâdırlar. Madde olarak zuhûr ederek, ortaya çıkıp görünmek
isterler. Bunların da arkasında, potansiyel olarak insan rûhu var.
Rûh ise, bedendeki
uzuv ve organları kullanarak; gerçekleştirmek istediği mânâyı; plân ve program
hâlinde ortaya koyar. Rûh; akıl ve fikir safhasındaki mânâları; beden organları
vasıtasıyla kullandığı âlet ve edevatla; çeşitli madde ve malzemeleri de
kullanarak; medeniyet dediğimiz muhteşem manzara ve görüntüyü gözler önüne
sermiş ve hâlâ da sermektedir.
X