15.3 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 366

Ziraat Y. Mühendisi Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ ile Gıda Fiyatlarındaki Artış Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Son günlerin gündeminde gıda fiyatlarındaki artış var.
İzniniz olursa, sizinle Hocam, bu meseleyi konuşmak istiyorum. Sebepleri
hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

 

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Son
dönemlerde gıda fiyatlarındaki artış, konuyu yakından tâkip edenler ve
araştıranlar için bilinmeyen veya beklenmeyen bir durum değildir. Gıda fiyatlarında
yaşanan yüksek artışın en önemli sebebi üretim yetersizliği değil, tamamen
üretim ve taşıma mâliyetlerinin çok yüksek olmasından kaynaklanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Nakliye masrafı her zaman vardı. ‘en önemlisi’
dediğinize göre başka sebepler de olmalı Onlara da bakabilir miyiz?

 

Prof. Ortaş: Özelliklede
petrole dayalı gübre, mazot ve taşıma girdi mâliyetlerinin doların yüksek                kuruna bağlı olarak oluşturduğu
mâliyet yükselmesi de önemli sebeplerdendir. Tabiî bütünlüklü bir plânlama ve
organizasyon problemi de eklenince gıda tedâriki ve gıdaya erişim problemi can
alıcı bir şekilde yaşanmaktadır. Özellikle geliri ve satın alma gücü düşük
milyonlar için gıdaya erişimi daha da zorlaşmaktadır.

 

Çetinoğlu: Plânlama ve organizasyon probleminin detaylarını
konuşabilir miyiz?

 

Prof. Ortaş: 20 Ekim 2021
tarihinde Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birlliği (TMMOB) tarafından
düzenlenen ekonomik, ekolojik ve Mühendislik Boyutları ile GIDA HAKKI konulu
panelde konuştum.

 

Çetinoğlu: Neler söylediniz?

 

Prof. Ortaş: Ana başlıkları
ile vereyim:

 

1-Temel ihtiyaçların başında
gıda temini gelmektedir.

İnsanın geçmişten günümüze temel mücâdelesi ve kaygısı gıda temini ve
sonra da güvenilir ve rahat hayat isteği bulunmaktadır. Abraham Maslow‘un
ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin temel basamağını mecbûrî fizyolojik
ihtiyaçlardan besin ihtiyacının karşılanması yer alır. Gıdayı sağlıklı ve
güvenli temin etmek temel bir insan hakkıdır ve bu hakkın temininde ‘insanı bütün alt kimliklerinden bağımsız
düşünüp sâdece insan olarak gıdasını sağlayabilmeleridir
.’ İnsan yaşadığı
Dünyâ’yı ve içinde bulunduğu evrende kaygılandığı gıda teminatını tehdit eden
temel faktörlerin başında;

Hızla artan dünya nüfusu,

Kullanılabilir tarım alanlarının amaç dışı kullanılması,

Artan çevre sorunları,

Temiz su kaynaklarının hızla azalması,

Hızla azalan verim düşüşü ve ürün kalitesi,

Dünya kaynaklarının dengesiz dağılımı, gibi yapı ile alâkalı birçok
temel problemler bulunmaktadır.

 

Günümüzde 7.8 milyar insan dünyanın gelişim farklılıkları, gelir
dağılımındaki adâletsizlik gıdaya erişimi engelleyen önemli bir faktördür. Dengesiz
gelişim bir bütün olarak doğayı, insanlığı ve gıda teminini tehdit eden temel
faktörlerdir. Hızla artan nüfusun tarım üzerinde yaratığı gıda temin etme hakkı
toprağın aşırı kullanılmasına yol açmakta. Diğer tarafta nüfus artışının
yerleşim yerleri üzerinde yarattığı barınma meselesi tarım topraklarının
maksadı dışında kullanılmasına yol açmaktadır. Şehrin tabiî sınırlarının
dışında büyümesi sonucu birinci sınıf tarım topraklarının yapılanmaya yerleşime
açılınca tarım alanlarının maksat dışı kullanımının yaygınlaşması insanın gıda
kaynaklarını azalmaktadır.

 

Çetinoğlu: Teknoloji çağındayız. Topraksız da sebze ve meyve
yetiştirilebiliyor. Dönüm başına verimi artıracak yöntemler devreye alınabilir.
Diye düşünüyorum. Fakat üreticilerin düşüncesinde destek alımları ön plânda yer
alıyor. Ne dersiniz Hocam?

 

Prof. Ortaş: Evet,
düşünebilir, düşünülmeli. Çiftçiler desteklenmese gıda fiyatlarındaki artışlar
daha da artabilir. Diğer tarafta artan fakirlik, gelir ağlımı
dengesizliği çiftçilerin pahalıya mal olan tarım girdilerinden gübre, mazot ve
kaliteli tohum alamaması küçük üreticiyi üretim yapmaktan çıkararak kentlerin varoşlarına
yığarak, işsiz ve gıdaya erişmede problem yaşar duruma getirmektedir. Üretimin
üzerindeki mâliyet artışların azaltılmaz veya üreticiye destek sağlanmazsa kışa
girerken başta sebze üretimi ve gelecek yılın buğday üretimi verimi düşüklüğü
yaşanabilir. Son yıllarda artan gıda fiyatlarındaki artışın sebepleri arasında
gösterilen girdi mâliyetlerinin ötesinde ciddi plânlama problemlerinin de olduğu
görülmektedir.

 

Çetinoğlu: Hoşgörünüze sığınarak arz edeyim Hocam, Bütün
çözümleri, ‘destek, alabildiğine destek, sonsuza kadar destek beklemek’
suretiyle devletten beklemek, çağ dışı bir yönetim sistemidir. Devlet desteği
talepleri aslâ bitmez. ‘Plânlama’ demiştiniz. Aksaklığın ana kaynağı plânlama
hatâsı olabilir mi?

 

Prof. Ortaş: Tarım ürünleri
ithalat yerine tarım alanlarının üretime alınması plânlanmasının yapılması
gerekir. Türkiye’de ihtiyaç duyulan tarım ürünlerin yeterlilik sınırı
altındaki ürünleri için çiftçiler ile birlikte üretim plânlanmasının yapılması
eksikliği çekilen ürünlere özel ekim alanları ve teşviklerin sağlanması dışa
bağımlılığı azaltabilir.

 

Çetinoğlu: Türkiye bir tarım ülkesidir. Toprağı geniştir, ürün
verimi yüksektir. Daha da yükseltilmeli. Gıdada ithalât imkânını kullanma
mecburiyetinde kalınması ayıp ötesi bir yönetim zâfiyetidir.
 

 

Prof. Ortaş: Ciddî bir plânlama
yapılarak çiftçi, tarım ve tüketici korunarak gıda güvencesi sağlanabilir.

Ülkenin ihtiyaç duyduğu temel gıda üretiminin uzun vâdeli olarak
devletçi anlayışla plânlanması gerekiyor. Üreticilerin üretimden kopmaması ve
sürdürülebilir tarım yapmak için çiftçilerin gübre, mazot ve ihtiyaç kredileri
desteklenmesi yanında alım garantisinin verilmesi gıda güvencesi için elzem
gözüküyor. Tarladan sofraya gıda güvencesini sağlamak için araçların fiyat
üzerindeki spekülatif etkilerinin kaldırılması, taşıma ve lojistik giderlerin azaltılması
ve küçük çiftçilerin ürünlerini doğrudan halka ulaştıracak mekanizmaların oluşturması
gıda güvencesinin sağlanmasına yarımcı olacaktır.

 

 

 

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ    

     1960
yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde doğdu. İlköğretimini
Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep Atatürk Lisesi’nde
tamamladı. 1985 yılında Çukurova
Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında Çukurova
Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi. 1990-1994
yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora öğretimi
yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

     İlmî araştırmaları
dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak felsefesi,
tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda çok sayıda
gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplântılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

     SCI de taranan dergilerde 38, Türkiye’deki
hakemli dergilerde 31, milletlerarası kongrelerde 87 bildiri, Millî
kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap,
12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme almıştır.

     Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 2
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır.
Bilim-felsefe, eğitim
üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak ve çevre
konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

     4
Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34
Münferit proje tamamladı.

     1 TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek
Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

     Toprak Biyoteknolojisi ve Kök Biyolojisi
laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok sayıda
projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Sahi aklından ne geçiyordu?

Merkez Bankası Faiz’i
düşürecek, dolar başını alıp gidecek… Maliyeti dövize bağlı mallar
pahalılaşacak. Samanı bile ithal eden bir ülkede, sayın bir bakalım bunlar
hangi mallardır. Bütün üretimin, bütün mal ve hizmetin temelinde bulunan enerji
fiyatları yükselecek. Dolayısıyla enflasyon fırlayacak. Bunların hiçbiri sır
değil. Hiçbiri Einstein’ın İzafiyet Teorisi, Şrödinger’in, Heisbenberg’in
Kuantum Teorisi, veya bir başka dâhinin karmaşık, zor anlaşılır ve derin
çözümlemelerinden ancak çıkarılabilecek sonuçlar da değil. Gayet belirli, gayet
dolaysız… Üstelik bu bir değil, iki değil, üç değil. Biz bunu hep yapıyoruz.

 

Peki, niye yapıyoruz?

 

Amerikan dizilerindeki karı-
koca kavgalarında, eşlerden biri, yanlışlığı besbelli bir iş yapar ve beklenen
kötü sonuç ailenin başına gelince eşlerden diğeri, yanlışı yapana şunu söyler:
“Aklın neredeydi?” Veya aynı düşüncenin biraz değişik tarzı: “Ne düşünüyordun?”
Dizilerin klişeleşmiş sözlerindendir bunlar. Genellikle, eğlendirir, güldürür
de. Fakat o dizileri seyrederkenki kadar rahat olamıyorum. Çünkü sıkıntı bir
oyuncunun değil doğrudan benim başıma geliyor. Enflasyon beni ve benim insanımı
vuruyor. Aynı miktarda, hatta daha fazla çalıştığımız halde, emeğimizin
karşılığında daha az mal alabiliyoruz.

 

El âlemin şu kadar ay
çalışarak satın alabileceği bir telefonu, bir arabayı satın almak için benim
insanımın ya yıllarını vermesi gerekiyor; veya o hayalleri hiç kurmaması.

 

Ekmeği dolarla alıyorsunuz!

Bu kaçıncı hata dedim. Hani
kafasını cama vuran karasinek gibi, dönüp dönüp tekrar vuruyoruz. Bu çukura ilk
düştüğümüzde, “Ekmeği dolarla mı alıyorsun?” gibi lâflar sarf edilirdi. Bu da,
“Dolara dokunan yanar!” saçmalığının hemen komşusu bir laftı. Aslına bakarsanız
evet, ekmeği dolarla alıyorsunuz ama galiba farkında değilsiniz. O ekmeğin
yapıldığı buğdayın yetiştiği tarlayı süren traktörün yakıtı dolarla alınıyor. O
traktörün parçaları da… O tarlaya atılan gübrenin kendisi veya ham maddesi
dolarla alınıyor. O buğdayı, değirmene, taşıyan aracın yakıtı da, araç da,
öğüten değirmenin kullandığı enerji de, pişiren fırının yakıtı da… Ekmeği
dolarla alıyorsunuz ama farkında değilsiniz.

 

Bir de dünya kadar dolar
borcunuz var ve her gün onu ödemekle meşgulsünüz. Bunun da farkında değilsiniz.
Benim dolar borcum yok demeyin, var. Bakın geçiş garantili köprülerin parasını,
uçuş garantili hava limanlarının parasını döviz olarak siz ödüyorsunuz. O
paralar, sizden vergi olarak kesiliyor, sonra onlarla dolar alınıyor ve o
müteahhitlere ödeniyor. O yüzdendir ki elektrikten benzine her şeyde kat kat
vergi ödeyen, yalnız gelirinizden değil, aldığınız eşyadan da ÖTV ödeyen, sonra
da ÖTV’nin KDV’sini ödeyen sizsiniz. Bu vergilerden ötürü birçok malı dünyada
en pahalıya siz satın alıyorsunuz. Ama dünyanın gelişmiş ülkelerindeki
insanların kazandığının yarısı kadar kazanmıyorsunuz.

 

Hadi Amerika’da temizlikçilik
yapalım

Dün ABD’ye ait bir iş ilanı
gördüm. Ev temizliği için işçi aranıyordu. Adamına ve şartlara göre haftalığı
600 ilâ 800 dolarmış.  Kabaca aylık 3.000
dolar eder. Şu andaki kurla 28- 29 000 TL/ay falan tutuyor. Eh sizin de
maaşınız o kadar vardır değil mi! Ne? Yoksa Amerikan temizlikçisi kadar almıyor
musunuz?

 

Temizlikçiyi, asgarî
ücretliyi bir yana bırakalım. O asgarî ücretleri TL’ye çevirince insanın morali
sıfırlanıyor.

 

 

 

Ya daha iyi gelir ve daha iyi
ortam bulduğu için yurdu terk edip dışarı giden hekimlerimiz, mühendislerimiz,
teknik adamlarımız, üniversite hocalarımız. Onlara teklif edilecek ücretler ne
kadardır dersiniz? O insanlarımız da göçe başlar. Daha öğrenciyken çıkıyorlar.
Cari açığımızı kapatalım derken cari beyin açığımız doğdu. Birincinin çaresi
bulunur; beyinsizliğin çaresi yoktur.

 

Piyasa sizlere ömür

İş yapanlarla, iş yapmaya
çalışanlarla bir konuşun. Piyasa diye bir şey kalmamış. Beni ilgilendiren
kitap-kâğıt işlerindeki insanlarla konuşuyorum. Kâğıt tamamen ithal. Satış
garantili kâğıt fabrikası açmadık henüz. Vadeyle işleyen bu piyasada kâğıdı,
“para buraya, kağıt oraya” diye satıyorlar. Çünkü yarınki fiyatın ne olacağı
bilinmiyor. Kimse sattığı malı kaça yerine koyabileceğini hesaplayamıyor. Bir
malın fiyatını piyasada öğrenmeye çalışın. Aynı malı 100’e de satan var 500’e
de.

 

Şimdi anlıyor musunuz niçin
onlar zengin, biz fakiriz?

 

Ve siz bütün bunları
yapanlar, bunlara yol açanlar: Ne vardı aklınızda? Sahi ne düşünüyordunuz? 
https://millidusunce.com/sahi-aklindan-ne-geciyordu/

İnsan Onuruna Yaraşan Tek Rejim: Cumhuriyet

0

Büyük
Önder Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra başlatmış olduğu
Kurtuluş Savaşımızın zaferle sonuçlanmasından sonra, 29 Ekim 1923 yılında ilan
ettiği Cumhuriyet, Türk milletine verilmiş en büyük miras ve emanettir. Türkiye
Cumhuriyeti; dili, bayrağı, marşı ve başkenti, temel nitelikleri ile ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütündür. Cumhuriyetimizin kurucu iradesine bağlı
olarak, Anayasanın ilk dört maddesinde yer alan temel niteliklerin varlığı,
devletimizin bekasının teminatıdır. Atatürk’ün kurduğu ve bize emanet ettiği
Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatmak, her Türk’ün asli görevidir.

 

Biz
Cumhuriyet sayesinde, üniter yapıda millî, 
laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin
onurlu bir yurttaşı olduk, millet olma bilincine ulaştık.

 

Biz
Cumhuriyet sayesinde,  uygar dünyanın
özgürce düşünebilen ve eşit hakları olan onurlu bireyleri olma imkânını
kazandık.

 

Biz
Cumhuriyet sayesinde,  kişilerin,
ailelerin,  zümrelerin veya belli bir
sınıfın değil, kendi irademizle seçtiğimiz temsilciler eliyle yönetildiğimiz
demokrasiye kavuştuk. 

 

Türkiye
Cumhuriyeti’nin 98 yıllık hayatı, bir başarı hikâyesidir. Bugün ülkemiz, İslâm
ülkeleri ve komşularımız arasındaki en uygar ülke, tek laik ve demokratik
Cumhuriyettir. Başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere kadın haklarını çağdaş
dünyanın birçok ülkesinden önce hayata geçiren, 
Türkiye Cumhuriyeti’dir. 
Kadınların eğitimine ve mesleki eğitime ilk önem veren Ulu Önder
Atatürk’tür. 

 

Cumhuriyetimiz;
demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat,
bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk
devletlerinin temel kavram ve ilkelerini benimser. Egemenliğin kayıtsız şartsız
Türk Milletine ait olduğu, kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, hukukun
üstünlüğü ilkesinin özümsendiği bir devlet yapılanmasını zaruri görür. Çok
partili demokratik parlamenter sistemin geliştirilerek uygulanması gerektiğine
inanır. Türk milleti olarak Cumhuriyet’in bize kazandırdıklarını görmek ve değerini
bilmek zorundayız. Bunun için milletçe Cumhuriyet’in kazanımlarını her türlü
imkân ve vasıta ile korumalıyız.   

 

Bunun
için Cumhuriyet’i

Bilmek
yetmez, öğretmek gerek.

Anlamak
yetmez, anlatmak gerek.

Sevmek
yetmez, sevdirmek gerek.                                                               

Övünmek
yetmez, savunmak gerek.

Yaşamak
yetmez, yaşatmak gerek…

 

Mustafa
Kemal, hayatı, ilkeleri ve devrimleriyle bize büyük bir emanet bıraktı.  Bizlere aklın ve bilimin aydınlattığı çağdaş
uygarlığın umut dolu ışıklı yolunda ilerlemeyi hedef gösterdi.   Onun kutsal emanetine sahip çıkabilmek ve
gösterdiği hedefe ulaşabilmek için çok çalışmak, yılmadan ve yorulmadan
çalışmak gerekir.

 

Atatürk’ü
sevmek demek; O’nun izinde yürümek; 
fikirlerini öğrenmek , özümsemek demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; aklı, bilimi ve tekniği rehber kabul etmektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; dilimizi, kültürümüzü ve sanatımızı korumak ve geliştirmek
demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; Türkiye Cumhuriyeti’ni milletler topluluğunun bağımsız, egemen,
şerefli ve itibarlı bir üyesi olarak etkin bir bölgesel güç ve lider ülke yapmak
demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; Türklüğün gurur ve onurunu yaşamak ve “Ne mutlu Türk’üm”
demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; milli menfaatleri şahsi menfaatlerin üstünde tutmak demektir.

Atatürk’ü
sevmek demek; vatanını, milletini, aileni ve kendini sevmek demektir.

 

Yokluklar
içinde yapılan büyük bir Milli Mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir
imparatorluğun küllerinden kısa sürede genç ve zinde bir Cumhuriyet kurmayı
başaran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, canından aziz
bildiği vatanı için kanlarını bu toprağa dökmüş 
aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet,  minnet ve şükranla anıyoruz.

 

CUMHURİYET
BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

Cumhuriyet, Atatürk’ün Türk Milletine Bahşettiği En Büyük Hazinedir.

“Cumhuriyet Bayramı” Türk Milletine Kutlu Olsun!

Ben son
yıllarda “29 Ekim Cumhuriyet
Bayramı”
nı buruk kutlar oldum.

 

Neden
derseniz, bu Cumhuriyet’i hakkıyla değerlendiremedik ve ona layık vatandaşlar
olamadık diye düşünüyorum.

 

Gazi Mustafa
Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bize bahşettiği nimetin idrakine hala bile
varmış değiliz…

 

Geri
kalmışız ileri gitmişiz bunlar önemli değil ancak zihinlerimizin ortaçağ
karanlığından beter halde oluşu çok korkutucu!

 

O yüzden
Cumhuriyetin bize sunduklarını elimizin tersiyle itmiş durumdayız!

 

Geri
kalışımız, teknolojiyi ıskalayışımız ve çağ açıp çağ kapatan devrimlerin
farkında olmayışımız ancak berrak ve saf zihinlerle, güçlü karakterlerle
aşılabilir. Olaylar karşısında gösterdiğimiz refleksler; bize ne zihinlerimizin
ne de karakterlerimizin doğru halde olduğunu gösteriyor.

 

Kızıyorsunuz
bunları okurken, biliyorum! Ancak gerçek bu… Umarım kendimizle yüzleşiriz.

 

İnananlar,
iman edenler sizde bilirsiniz ki, Allah vefalı kullarını sever vefasızları
sevmez… Bu ülkede Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, gururlu ve onurlu vatandaşlar
olarak bağımsız bir ülkede yaşamımızı sağlayan Atatürk ve arkadaşlarına
özellikle biz Türkler vefasızlık ediyoruz.

 

Ben
Cumhuriyet’in 40. yılında doğdum, 50 ve 75.yıllarını, o yıllardaki coşkuyu
gördüm. İnşallah 100.yılını da görürüm.

 

Ey Atatürk!
Durum ve ahval bu olsa da, içine düştüğümüz girdaptan bizi çekip çıkaracak Türk
çocukları olarak nöbetteyiz…

 

Türk
Milleti, bu duygu ve düşüncelerle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’n kutlu olsun.

 

Ne Mutlu
Türk’üm Diyene…

Şeytan Üçgeni Kıskacında Türkiye!

En
ileri sıçrayışlar iki adım geriden başlar
” sözünü sanıyorum Alman şair
Gothe söylemiş.

AKP’nin Türkiye’yi bugüne taşıdığı
dönemlerin analizini zaman tünelinde değerlendirmez isek tarihe haksızlık
yapmış sayılırız. Çünkü içinde yaşadığımız Türkiye şartları bugün ki duruma kendiliğinden
ve birdenbire gelmedi.

 

AKP iktidara gelirken iddialı bir
şekilde üç “Y” ile işe başladı. Bunlar; Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklardı.

 

Ancak AKP, gerek kendi ağırlığını,
gerekse iktidarının ağırlığını topluma hissettirmek için mevcut yasakların
üzerine daha yenilerini ekledi. Burada ister istemez bazılarının aklına türban
meselesi gelecek. O konu daha evvel zaten halledilmişti Ak Parti meydanlarda
sadece konunun edebiyatını yaptı.

 

2.”Y” Yolsuzluktu…17-25 Yolsuzluk
olaylarını hatırlayın. Ayakkabı kutularından çıkan milyon dolarları, bakan
çocuklarının yatak odalarında çıkan para sayma makinaları ve para kasalarını,
bakanların kollarındaki 750 Bin liralık rüşvet kokan kol saatlerini.

 

3. “Y” Yoklukla mücadelede haklarını
yememek lâzım iktidarlarının 2002-2011 yılına kadar ki zaman diliminde gerek
Kemal Derviş’in ekonomik tedbiriyle, gerekse dünyada para bolluğu nedeniyle
fert başına düşen milli hasıla 12 Bin dolarlara kadar yükseldi.

***

 

Türk Askerine Yapılan Operasyonlar

4 Temmuz 2003 yılında 150 kadar ABD
askeri, Kuzey Irak’ta Türk Özel Kuvvetler karargâhında görev yapan Türk
askerinin başına çuval geçirerek Bağdat’a götürülmüşler ve orada bir hafta
rehin tutulmuşlardır.

 

O günün başbakanına bir gazetecinin
sorusu: “Efendim ABD ye nota verecek misiniz?” sorusuna alınan cevap: “Ne notası, müzik notası mı?” Olmuştur.

 

ABD AKP FETÖ Tarafından askere
yapılan Ergenekon ve Balyoz operasyonları, orduda büyük travmalara sebep
olmuştur ki, Kozmik Odaya girilmiş, dönemin genelkurmay başkanı dâhil birçok
üst rütbeli subay yargılanıp hapse mahkûm edilmişlerdir.

 

2003 yılında ABD Güvenlik Danışmanı, Condoleezza
Rica(2005-2009 yılları arasında dışişleri bakanı) tarafından kaleme alınan ve
Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini yazdığı makale “Transforming
the Middle East” 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde
yayımlanmıştı. Bu makalede sınırları değişecek ülkeler arasında Türkiye’nin de
bulunduğu yazıyordu. Olay o günlerde çok tartışılan konuların başında geliyor
olmasına rağmen ABD tarafından “Ortadoğu
Eş Başkanlığı
” gibi bir unvanla ağzımıza bir parmak bal çalınmış ve
neticesinde kendimizi birden “Arap
Baharı
” projesinin suç ortaklığı içinde bulmuş olduk.

 

AKP’nin yanlış icraatları Türkiye’ye
pahalıya mal olmuştur. Çözüm süreci gibi bir uygulamanın neticesinde sadece
hendek ve çukur operasyonlarında 793 şehit verilmiştir.

 

Yine Kuzey Irak’tan Suriye’nin
kuzeyine kendi elimizle Türk topraklarını çiğneterek geçirdiğimiz Peşmerge,
bugün karşımıza PYD olarak çıkmış askerimize kurşun yağdırmaktadır.

 

FETÖ, AKP sayesinde devletin kılcal
damarlarına kadar girmiş, Türkiye bedelini 15 Temmuz 2016 yılında 252 şehit
vererek ödemiştir.

 

2004 yılından buyana Ege denizinde bize ait olan 19 ada ve
bir kayalık Yunanistan tarafından işgal edilmiş, bugün hala Taşoz adasından
Yunanistan petrol çıkarmaktadır.(İddia sahibi: Eski Milli Savunma Bakanlığı
Genel Sekreteri Emekli Kurmay Albay Ümit yalım)

 

***

Bu Günkü Durum

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum, AKP’nin 2002
Yılında hükümeti devraldığı günlerden çok daha ağır şartlar içinde
bulunmaktadır. 2002 Yılında ülkenin sadece ekonomik meseleleri vardı ama bugün maalesef
çok daha derin problemlerimiz var.

Türkiye, “ABD AB ve RUSYA” şeytan üçgeni tarafından kıskaca
alınmıştır. Askeri otoriteler ve dışişleri uzmanları bu konuda sürekli
endişelerini dile getirmektedirler. Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti AB’ye girerken
AB, GKRC. Üzerinden Doğu Akdeniz de söz sahibi olmuştur.

 

Rusya, Ortadoğu ve Suriye konularında çok sinsi planlar
içerisinde. FETÖ terör örgütü yöneticiliği ve casusluk suçlamasıyla hakkında 42
yıla kadar hapsi istenen eski MİT mensubu Enver Altaylı’nın araştırdığı gizli
belgeler, Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın vasıtasıyla bizzat
Cumhurbaşkanına iletiliyor olmasına rağmen bu belgelerin FETÖ dosyasının içinde
yer alması sizlere de ilginç gelmiyor mu?   Olayın geniş detayını, gazeteci Müyesser
Yıldız’ın araştırmaları sonucunda kaleme aldığı yazıyı aşağıda verdiğim linkten
okuyabilirsiniz. https://t.co/FWJJfjDKA3?amp=1

 

Siz bakmayın iktidarın ve muhalefetin televizyonlarda günü
kurtarmak için birbirleriyle lâf dalaşına girdiklerine. Cumhuriyet tarihi
boyunca Türkiye bugün olduğu kadar zor durumda kalmamıştır.

 

İYİ PARTİ Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’in 10 05 2020
tarihinde yaptığı konuşmada: “Gelin
memleket masası etrafında toplanalım, ortak aklı kullanalım
” tarihi
çağrısı, iktidar ve destekçisi MHP tarafından sert bir şekilde reddedilmiştir.

 

İYİ Parti İzmir Milletvekili Aytun Çıray, Sayın Akşener’den
önce 8 Ocak 2017 de Uğur Dündar’la yaptığı röportajda: “Sayın Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum bir Milli Mutabakat Hükümeti,
birliğimiz beraberliğimiz ve küresel saldırıları defetmemiz için şarttır
.”
Demiştir.

Ben de aynı kanaati paylaşıyorum bugünün şartları her
zamankinden daha ağır olduğuna göre bir “Milli
Mutabakat Hükümeti
” kurulması acilen şart görünüyor.

 

Sağlıklı kalın

Beyin göçü

Vatandaşlarına güvenlik, refah, hukuk; çocuklarına güzel bir
gelecek sağlayan ülkeler, tarih boyunca çekim merkezi olmuş. İnsanlar, bunları
sunamayan topraklardan, daha parlak bir gelecek vaat eden memleketlere akmış.

 

Bir ülke için cari dengeden daha önemlisi, insan sermayesi
giriş-çıkışıdır. Çünkü her türlü değeri yaratan donanımlı insandır. Ekonomik
gücü de sert gücü de yumuşak gücü de… Bugün bu, özellikle böyledir; çünkü bilgi
çağında, insandan değerli bir tabiî kaynak yoktur. Geçmişte de bir dereceye
kadar öyleydi. İmparatorluklara bakınız… Roma, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı…  Onlara, bilinen coğrafyanın her köşesinden, yüksek
yetenekli insanlar akar. Sonra bu insanlar hızla yükselir, ülkeyi de yükseltir.
Zenginler mi yetenekleri topluyor, yetenekler mi zenginliği yaratıyor? İkisine
de evet… Bugün bizden gidenlerin başka ülkelere yerleşip oralarda zirveye
tırmanışlarını, Nobel alışlarını veya dünyanın büyük problemlerine çözüm
getirişlerini izliyoruz.

 

İnsan sermayesi için çekim merkezleri… Rahmetli iktisat
tarihçimiz Mehmet Genç, Türkiye’nin tarihi boyunca hep göç aldığını yazar. 16.
ve 17. asırlardan sonra bu göç alış; sürülen, soykırıma uğrayan Türklerin,
bayraklarının hâlâ dalgalandığı topraklara kaçışıdır. Fakat daha önceki göç
alış, hukukun üstünlüğünün, tebanın güvenlik içinde yaşamasının cazibesiyleydi.

 

Yeni Aziz Sancarlar gidiyor

Son zamanlarda aldığımız Suriyeli, Afgan göçleri bu konunun
dışındadır. Bunlar bizim, çekimimizden değil, Suriye ve Afganistan’ın itişinden
kaynaklanan göçler. Kaçaklar, ilk fırsatta Batı’ya gitmeyi hedef alıyor.
Türkiye’yi transit salonu gibi görüyorlar. Bir Suriyeli çocuğun elindeki “No Turkey”
afişini hatırlayınız.

 

Yaşayamadıkları toprakları terke zorlandıkları için
gelenleri bir yana bırakalım. İnsan sermayesi akışında dengemiz ne yöndedir?
Değerli insanlarda cari fazla mı veriyoruz, cari açık mı?

 

Bu konudaki haberler hiç de iç açıcı değil. Bu yıla ait
yoklamalar; gençlerin %80 civarında bir kesiminin yurt dışına gitmek, orada
yaşamak istediğine işaret ediyor. Bu vahim bir tablodur. Yarının Aziz Sancar’ı,
Uğur Şahin’i, Özlem Türeci’si, Timur Kuran’ı, Daron Acemoğlu’su, rahmetli hocam
Oktay Sinanoğlu’su bu gençler arasındadır işte… Hepsini saymağa kalksam telefon
rehberi gibi bir cilt olurdu… İşte şimdi gidenler, o ciltlerden daha kalın
ciltler oluşturacak. Ekonomi bu göçün bir sebebidir ama tek sebebi değildir.
Beyinlere sağlanan ortam, daha da büyük bir cazibe. Kabiliyetler ancak o
ortamlarda serpilip o seviyelere erişebiliyor.

 

Torpil yetenekten önde- hadi bana eyvallah

 

Karar’da, bir yıl kadar önce, yayımlanan araştırma
sonuçlarına göz atınız. Araştırmayı, Yeditepe Üniversitesi ve MAK Danışmanlık
birlikte yapmışlar, kapsamlı yapmışlar ve adına, “Gençlik Araştırması”demişler.
(https://bit.ly/3n9WAva )

 

18-29 yaş grubu arasını kapsayan ankete göre, gençlerin
yüzde 76’sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. Her iki
gençten biri, mutlu olmadığını ifade ederken, yüzde 77’si torpilin yetenekten
daha etkili olduğuna inanıyor. KONDA, 2017 yılında yaptığı araştırmada daha
farklı bir soruyu hem öğrencilere, hem de anne-babaya sormuş: “İmkânınız olsa,
kendinizin veya çocuğunuzun eğitim için yurtdışına gitmesini ister misiniz?”
Yüzde 74 ‘evet’ demiş. Denekler üniversite mezunu ise “evet”lerin oranı, yüzde
80’in üstüne çıkıyor. (Araştırmayı bana açtığı için Sayın Bekir Ağırdır’a
teşekkür borçluyum.)

 

Ne diyeceksiniz bu gençlere? “Gitme, kal evladım. Ben sana
torpil bulmaya çalışayım.” 18-29 yaş grubuna bu izlenimi verdikleri için hicap
duyan kimse var mı acaba? Ben rastlamadım.

 

Haberler iyileşmiyor, kötüleşiyor. Ülkemizin beyin kaybı,
araştırmacılar için verimli bir alan hâline gelmiş. Bu konuda bir kitap yazan
Evrim Kuran bu araştırmacılardan biri. Kitabı, “Onlar Göçtü Buradan

-Türkiye’nin Yeni Göç Nesli” (Mundi, 2021) Yazar, AGOS’tan
gazeteci Ferda Balancar ile konuşmuş: (https://bit.ly/3aSjUYv )

 

Yetenek ve girişim: Kan kaybediyoruz!

“Son yıllarda araştırmacı bakışımla gördüğüm bir fotoğraf
vardı. Türkiye’den dünyanın dört yanına ciddi bir yetenek göçü eğilimi
izliyordum ve bu ülkenin verdiği önceki dönem göçlerine benzemiyordu. Bugünün
Türkiye’sinde yeni nesil bir göç hareketi yaşanıyor. Ne yazık ki Türkiye’nin
yeni nesil göçmenlerinin yaşları giderek düşmekte ve yine ne yazık ki
Türkiye’nin yeni nesil göçmenlerinin yetkinlikleri giderek yükselmekte.”

 

Manzaramızın fotoğrafı. Eskiden kol gücü giderken şimdi
beyin gücü gidiyor. Beyinlerle birlikte varlıklar ve girişimciler de çıkıştadır
ki çağımızda, onlar da aslında beyindir. Gidenler sadece gençler değil.
Yetişmiş profesyonelleri de kaybediyoruz.

 

Kuran devam ediyor:

 

“Son üç yılda 10 bin milyoner ile 13 bin girişimci ve iş
insanı olmak üzere 23 bin kişi Türkiye’yi terk etti. … 2012 yılında yurtdışına
giden doktor sayısı yalnızca 59 iken, 2019’da 1.042’ye ulaştı… Yine, ne yazık
ki Türkiye’nin 20 OECD ülkesine beyin göçünden ötürü kaybının en az 220 milyar
dolar olduğu öngörülüyor.“

 

Çare ne? Yine Kuran:

 

“Beyin göçü yaratıcılığı destekleyerek, sadakati değil
liyakati alkışlayarak, keşif ve tasarım gücü olan insanlara ihtiyaçları olan
özgür ortamı sunarak ve bütün bunların sunulabileceği en temel bağlam olan
eğitimi siyasetin gölgesinden kurtararak büyük ölçüde engellenebilir. “

 

Maşallahımız var, bu tavsiyelerinin tamamının tersini
yapıyoruz!!!(https://millidusunce.com/beyin-gocu/)

98 Yıl Önce, Çankaya’daki ‘O Gece’!

 

           ‘’Tarih
28 Ekim 1923, günlerden Pazar…

              Ankara güzel bir sonbahar gününü yaşıyordu.
Gazi öğlene kadar Meclis’te çalışmış, şimdi Çankaya’ya gitmek üzere ayrılıyordu
ki, Meclis koridorlarında, kendisiyle görüşmek üzere bekleyen Kemalettin Sami
ve Halit Karsıalan Paşalarla karşılaştı ama onları dinleyecek vakti yoktu.

 

             Kazım
Özalp’e, paşaları akşam yemeğine, köşke getirmesini söyledi ve beraberinde
İsmet İnönü ve Ali Fethi Okyar olmak üzere Çankaya’ya çıktı.

 

               
Köşke geldiğinde, bu kez arkadaşları Ruşen Eşref Ünaydın ve Fuat
Bulca’yı, bir konuyu görüşmek üzere kendisini bekler durumda buldu ve onları da
yemeğe alıkoydu.

 

               Birazdan Kazım Özalp Paşa; Kemallettin Sami ve
Halit Karsıalan Paşalarla birlikte Çankaya’ya geldiler.

 

            Sofraya işte bu konuklarla oturulmuştu ve
yemek henüz başlamıştı ki, kısa bir süre sonra;

             Atatürk’ün kesin bir ifadeyle, ‘’Arkadaşlar!
Cumhuriyet’i yarın ilan edeceğiz ‘’ dediği işitildi.

 

              Masaya önce bir ölüm sessizliği çöktü,
ardında da doğum taşkınlığı geldi… Herkes birbirini kutladıktan, ilk şok
geçtikten sonra gözler Gazi’ye çevrildi. İyi ama bu iş nasıl olacaktı? ‘’(
Tırnak içerisine almış olduğum yazımın giriş bölümü, çok değerli yurtsever,
akademisyen ve yazar; Sn. Orhan Çekiç’in ‘1938 Son Yıl’ isimli kitabından
alınmıştır. )

 

              
 Evet, bundan tam 98 yıl önce
devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, ilk kez Cumhuriyet’in ilanını o gece
duyurmuştu…

 

                  Bir gün sonra, TBMM’ de dönemin milletvekillerinin
alkışları ve ‘yaşa, varol ‘ sesleri arasında Cumhuriyetin ilanı kabul
ediliyordu. Cumhurun ilk Başkanı ise; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tü artık…

 

              
Tarih 28 Ekim 2021 günlerden Perşembe…

                 Yine mevsimlerden sonbahar, camdan
dışarıya baktığımda; bu defa sisli bir sabaha uyanıyordu Çankaya…

 

                  98 yıl önce ‘Cumhuriyet’in’
ilk kez telaffuz edildiği o geceyi ve bugünlerin Türkiye’sini düşündüm bir an!

 

                 Hür
ve bağımsız yaşam hakkımız uğruna seve, seve hayatlarını feda eden yüz binlerce
vatan evladı, nice isimsiz kahraman.

 

               Atamızın
önderliğinde, milletçe bir ve beraber olmanın inancıyla, iman gücümüzle adeta
yoktan var edilen, kan çanağında doğan bir vatan.

 

               Ay yıldızlı bayrağına, vatanına olan
tutkusuyla bilinen, 2000 yıllık tarihiyle yer küreye kazınmış, tasada ve
kıvançta daima bir ve beraber olmuş bir millet:

 

              Türk Milleti.

 

           
  Ulus- Devlet olmanın değeri ve önemi ile
bugünlere taşınmış. Bayrağı, Atatürk’ü ve Çankaya’sı; Genç Türkiye
Cumhuriyetinin simgesi olmuş, neredeyse bir asırdan bu yana dimdik ayakta.

 

           
Yıllar sonra bugün; Çankaya’dan, o sisler arasından bir başka
görünüyordu Ankara!

 

             98 yıl öncesinin yokluk ve
yoksullukları geride kalmış, sis yoğunluğunun arasından boy gösteren gökdelenler;
ülkemizin ne kadar önemli mesafe aldığını gösteren bir gerçeği anlatıyordu
adeta.

 

        29
Ekim 1923’ten bu yana ülkemizde ekonomik, sosyal, bilimsel ve kültürel yönden çok
önemli gelişmeler sağlanmış olup;  Atatürk’ün işaret etmiş olduğu ‘muasır medeniyet’
yolunda çok önemli bir yol alındığı, ülkemizin her yanında belirgin bir şekilde
görülmektedir.

 

       Atamızın göstermiş olduğu medeniyet yolunda
yürümek, onun eserlerine sahip çıkmak, boynumuzun borcuydu, öyle olmalıydı.

 

       Bu yolda verilen tüm hizmetler ilmin ve
bilimin ışığı ile aydınlanmalı; ülkemizin yarınları demokratik, sosyal, laik ve
modern hukuk kurallarının uygulanmasıyla parıldamalıydı.

 

      Türk
Milletinin karakterine en uygun yol haritası da buydu zaten.

 

      Ancak
son dönemde ülkemizde ve bulunduğumuz coğrafyada yaşananlar, bilinen hususlar,
dünyaya yeniden şekil vermenin peşinde olanların ülkemiz ve bölgemiz üzerindeki
emperyalist çıkarları; bizi, ülkemizi bu yoldan döndürmek adına türlü senaryoları
karşımıza çıkartmış, Türk Milletinin Ulus-Devlet yapısında önemli aşınmalar
yaratılmıştır!

 

        Son Yüzyılın Dünya Lideri, Büyük Önder
Atatürk; gerçekleştirdiği devrimleri ve gösterdiği gelişme yolunda ve
Cumhuriyet ile taçlandırdığı bu devlette;

 

     Aşağıdaki gerçeklerle tarihe geçti, dünyaya
örnek oldu:

    . TBMM’ni açarak, ‘halk egemenliğine dayanan
bir devlet kurdu.

   .  Hesap soran değil, hesap veren oldu.

   . Başkomutanlık yetkisi bile
her üç ayda bir yeniden oylandı, onaylandı öyle verildi.

   . Mareşaldi, emekli, olunca
bir daha üniforma giymedi.

   . Gücünü silahtan değil,
halkın sonsuz sevgi ve güveninden aldı.

   . Daima halkın arasına
katıldı, halktan biri oldu, bundan çekinmedi.

   . Çoğu kez gösterdiği adayları
Meclisin onaylamadığı oldu, saygıyla karşıladı.

   . TBMM’ni fesih etme yetkisi
yoktu.

   . Çok partili düzene geçilmesi
için çok uğraş verdi, çok çalıştı.

   . Ölünceye kadar, ulusu ve
vatanı için nefes aldı. Yoktan bir ulus, yoktan bir devlet yarattı.

   . Barışı yalnız kendi ulusu
için değil, tüm insanlık için önemsedi.

   . ‘’Savaş, mutlak bir zaruret
olmadıkça cinayettir.’’ Diyen tek askerdi.

   . Savaş paktları kuran bir
‘diktatör’ değil, barış paktları kuran bir devlet adamı oldu.

   . Emperyalistlere karşı
savaştı, emperyalistlerden en büyük saygıyı gördü.

   . Bağımsızlık mücadelesi veren
tüm sömürgelere umut ışığı oldu.

 

         Tarih 28 Ekim 2021 Perşembe…

          Sis dağılmış, Çankaya’yı aydınlatan
günün ilk ışıkları, Çankaya köşkünün penceresine de yansımıştı. Adeta 98 yıllık
Cumhuriyet; o mucizenin sahibini arıyor gibiydi!

 

         O Gök Gözlü, Boz Yeleli, Sarışın Kurt orada
yoktu ama adını ilk kez Çankaya’da telaffuz ettiği, kurduğu Cumhuriyet hala
dimdik ayaktaydı.

 

         Hem de özellikle türlü açılımların, teslimiyetlerin,
dönüşümlerin var olduğu günümüz Türkiye’sinde onca yaşananlara rağmen!

        Cumhuriyet
Bayramımızı kutlamaya 1 gün kala Ankara’daydım. O sabah; sis perdesinin örttüğü
gün aydınlanmış, son dönemde bilinen ve yaşadığımız tüm ayıplarla yüz, yüze
kalmıştım!

 

       Havuz medyası her gerçeği pembe yalanlarla
süsleyerek manşet yapsa bile! Çevresi ateş topu, içeride insanları ekonomik
sıkıntılarla boğuşan bir Türkiye vardı gerçekte.

 

         İçim acıdı. Biz ne yapmıştık, neler yaşamış,
nasıl gelmiştik bu günlere? Özellikle son dönemde yaşananları, nasıl
anlatacaktık gelecek nesillere?

       Yüce Atatürk; bu ülkeyi bu günleri görelim,
yaşayalım mı diyerek emanet etmişti bizlere?

 

 O’na, O Asrın Liderine Yüce Atatürk’e, son
dönemde ‘diktatör’ bile dediler! Ama diktatörlerin çoğunun mezarlarının yeri bile
bilinmezdi ki!

 

         Sandılar ki! Bu benzetmeyle onu küçültüp, yok
edecekler! Ama göz ardı ettikleri gerçeği hala kavrayamadılar!

 

        O’nun mezarı ‘Anıt Kabirde’ olsa da; O,
emaneti olan tüm devrimleriyle daima Türk Ulusunun ezici bir çoğunluğunun
beyninde, kalbinde yaşıyordu ve hep orada kalacaktı.

 

       O nedenle Atatürk’ün heykellerini yakıp,
yıkan. Ay Yıldızlı Bayraklarımızı gönderinden indirip, ayakları altına alan
hainler; milletimizin yüreğinde yer etmiş ‘Atatürk, Bayrak ve Vatan Sevgisine’ ne
yaparsa yapsınlar erişemezler, yok edemezler.

 

       Şurası unutulmamalıdır ki!

        Bu ülke üzerinde türlü oyunlar peşinde olan ne
emperyalistlerin, ne de onların bu aziz vatan topraklarının orasına, burasına
yuvalanmış; şimdilerde kafalarını inlerinden çıkarıp, dişlerini göstermeye
çalışan hainler ve onun kuyrukları;
Ne Atatürk’ü, ne de onun en büyük eseri
Cumhuriyet’i yok edebilirler.

 

      Tarih 28 Ekim 2021, günlerden Perşembe…

 

      Artık
gün batımı Sonbaharın hüznüyle birlikte kaplamaktaydı Ankara’yı… Günün son
ışıltıları gitmeden önce bir kez daha uğradılar Çankaya’ya…  Gazi, orada yoktu…

 

         O mucizenin yaratıcısı orada olmasa
da, silinmeyen/silinemeyen tüm yaşanmışlıklarıyla tarihe yazılanlar tüm
gerçekler oradaydı.

 

        Cumhuriyet, ilk kez 98 Yıl önce, O gece Çankaya’daki
‘Cumhurbaşkanlığı Köşkünde’ açıklanmıştı. Tarihe kazınan gerçek oradaydı ama
Çankaya Köşkünün Cumhurbaşkanlığı sıfatı, şimdilerde ‘Ak Saray’ denen, bir
başka mekâna taşınmıştı.

 

        Günün son ışıltıları; mahzun ve hüzünlü,
gecenin karanlığında kayboldular…

 

                   (
Cumhuriyetimizin 98’nci yıl dönümü kutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet )

En Öfkeli, En Stresli Ve En Az Gülümseyenler Ülkesi

Son zamanlarda stres
yükünüzün arttığını, eskisine göre daha çabuk öfkelendiğinizi, hayattan daha az
keyif aldığınızı ve daha az gülümsediğinizi fark etmiş olabilirsiniz.

Bu konuda yalnız
değilsiniz. Bütün dünyada son bir yılda ülkelerin yarıdan fazlasında stres
oranlarının arttığı görülmüş. Amerikan araştırma şirketi Gallup’un 2020
yılı için 116 ülkede yapılan araştırmasına göre stres, endişe ve
öfke artışının temel sebepleri Covid-19, gelir adaletsizliği ve
yolsuzluklar.

Dünyanın genel duygu
durum haritası
böyle olsa da elbette bu olumsuzluktan ortalamanın çok
üzerinde etkilenenler
ve çok az etkilenenler de var.

Bizim için şaşırtıcı
olmayan ama üzücü olan sonuç
Türkiye’nin durumu.

§  Türkiye dünyada en öfkeli, en stresli, insanların hayattan en az
keyif aldığı ve en az güldüğü ülkelerden biri.

§  Türkiye “Öfke duygusunu en çok yaşayan” ülkeler sıralamasında Irak’tan sonra ikinci.

§  “En stresli” ülkeler arasında
dördüncü.

§  Hayattan en az keyif alan ikinci ülke.

§  Ve sıkı durun, “en az gülümseyenler” endeksinde birinci ülke olduk.

“Bir gün önce herhangi bir
şeye gülümsediniz veya kahkaha attınız mı?” sorusuna en çok ‘hayır’ cevabı
Türkiye’den çıkmış.

Ankete göre, en çok
gülümseyen ülkeler Senegal, Paraguay, Sri Lanka, İzlanda ve Güney Afrika
olurken, en az gülümseyen ülkeler ise Türkiye, Bangladeş, Nepal, Lübnan ve
Sırbistan
olmuş.

Gallup’a göre hayattan
en çok keyif alan
ilk beş ülke Danimarka, İzlanda, Yeni Zelanda, Paraguay
ve Norveç.

****

İki hafta önce yazdığım
bir köşe yazısında “Türkiye Mutsuz İnsanlar Ülkesi” alt başlığı altında
iki uluslararası araştırma sonucunu paylaşmıştım.

Birleşmiş
Milletler
‘in hazırladığı Dünya Mutluluk Raporu‘nda,
93. sırada olan Türkiye’nin 104. sıraya gerilediği bildirilmişti.

Saygın tıp dergisi ‘The
Lancet’te
yayınlanan araştırmaya göre ise 2020’de, Avrupa’da depresyon
vakalarında en fazla artışın Türkiye’de
olduğu tespit edilmişti.

Mutlu ülkeler sıralamasında ilk on şöyle idi: 1. Finlandiya 2. Danimarka 3.
İsviçre 4. İzlanda 5. Hollanda 6. Norveç 7. İsveç 8. Lüksemburg 9. Yeni Zelanda
10. Avusturya.

****

Gallup’un araştırması da Birleşmiş Milletler raporu ve The
Lancet’
teki araştırma ile uyumlu.

Bütün raporlar birbiriyle
uyumlu. Ama bizler dünya, çevremiz ve birbirimizle uyumlu değiliz.

Mutsuz, stresli, öfkeli,
hayattan keyif almayan ve gülümsemeyi unutmuş bir toplum haline geldiğimizin
zaten herkes farkında.

Bahsi geçen her üç rapor da
2020 yılına ait. 2021 raporlarında bu yıl yaşadığımız ekonomik, sosyal ve
psikolojik travmalardan sonra daha da beter sonuçlar çıkacağını öngörebiliriz.

Bütün dünyanın etkilendiği
Covid-19, gelir adaletsizliği ve yolsuzluklardan” herkesten daha fazla
etkilenmemizin sebeplerini ve bize özel etkenlerin
neler olduğunu öğrenmek
zorundayız.

*********************************

Kötü Yönetilen
Halklar Mutsuz Olur

Dünyamızı bizim için
cehenneme çeviren faktörlerin tamamına yakını kendi karar ve eylemlerimizin
sonucudur. 

Salgın ve
afetler
ise engellenemez ama zararları en
aza indirmek için yönetilebilir faktörlerdir.

Gallup araştırmasında en
çok öfke hisseden ülkeler
Irak, Türkiye, Lübnan, Tunus ve Mısır olarak
sıralanıyor.

Kötü yönetilen
ülkelerin halkı mutsuz, öfkeli ve gergin olur.

Salgın yanında sel veya orman yangınları gibi yönetilebilir
afetlerde
Türkiye son derece başarısız oldu.

Diğer faktörler ise doğrudan
yönetimin kendi karar ve eylemlerinin sonucudur.

Gelir adaletsizliği insanımızın gittikçe derinden hissettiği bir vakıa. Ehliyetli,
liyakatli işsizler, dar gelirliler, sıradan memur ve işçiler kendi hallerini
biliyorlar. Ancak eş dost kayırmacılığı, partizanlık gibi etkenlerle haksız
kazanç sağlayanların, makam mevki işgal edenlerin görgüsüz ve nobran hallerini
görüyorlar. Bunlar öfke biriktiriyor.

Sayıştay’ın raporladığı,
bazı gazetecilerin yazdığı ve Sedat Peker’in ifşa ettiği yolsuzluklar,
rüşvetler, uyuşturucu dahil kaçakçılıklar
o kadar büyük hacimli ki. Fakirleşmemizin
bu gibi sebeplerini öğrenmek elbette stres ve öfke yaratıyor.

Suriye sınırımızda bir terör
devletinin
kurulmasına engel olamıyoruz. Hala sınır dışından ve içinden şehit
haberleri
geliyor.  Ülkemizin hava
sahasını koruyacak bir sistemimiz yok.
Yunanistan hava kuvvetlerini
F35’lerle güçlendiriyor. Biz F16 filomuzun bakım ve yenilemesini bile yapamıyoruz.
Bu ortamda 10 büyükelçiyi “istenmeyen adam” ilan etme restinin yarattığı
riskleri düşünüyoruz.

Tabii ki bunlar hepimizde endişe
yaratıyor.

Dahası Türk lirasının
değeri her gün düşüyor.
Başta akaryakıt, elektrik, gıda olmak üzere her
türlü mal ve hizmete gelen zamlar herkesi bunaltıyor. Nasıl bunalmasın
ki? İnsanlarımızın üçte ikisinin geliri asgari ücret seviyesinde. Üstelik
asgari ücretimiz Avrupa’nın en düşük asgari ücreti. Evlerde kaynamayan
tencereler
mutsuzluk, stres, öfke kaynağı oluyor.

Bütün bu sıkıntıları
gidermesi gereken Cumhurun Başkanı milleti rahatlatmalı, muhalefetle iş birliği
yaparak sorunlara çözüm üretmeye çalışmalı değil mi? Ama O, muhalefet
liderlerine hakaret ve tehditler
savurarak gerilimi artırıyor.

Tek adam
yönetimi,
parti devleti uygulamaları, “yürütme
ile uyumlu yargı”
adalete güven duygusunu aşındırıyor. Merkez Bankası ve
TÜİK Başkanlarının “söz dinleyen adamlar” olmaları devlete güveni
sarsıyor.

Öfkeli, bağıran çağıran liderler
ve stresli, bunalmış bir halk yerine espriler yapan, gülümseyen
insanlarımızı özlüyoruz.

İnsanlarımız da mutlu
olmalı, huzur içinde gülümseyerek yaşamalı.

Ama doğru tercihler,
doğru kararlar vererek, iyi yöneticiler seçerek bunu hak etmeliyiz.

Kuvvetler ayrılığı olmayınca veya kızım sana söylüyorum…

Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca, kadim dostum Taha Akyol’un
kitabı. Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan başlayıp Demokrat Parti’nin
bittiği 1960’a kadar Türkiye’deki siyaseti anlatıyor.

 

“Allah Allah!” diyeceksiniz. Şu anda siyaset akkor
hâlindeyken ta o günlerle uğraşmanın sırası mı? Yüzlerce sayfa boyunca
görüyorsunuz ki tam sırası. Her anlatılanda, “Demek ki o zaman da böyleymiş.”
diyorsunuz. Hani son birkaç yazımda bahsettiğim “değişenler ve değişmeyenler”
var ya. Bizim siyaset hayatımızda değişmeyenler, değişenlerden daha çok.

 

Değişenler, iyi yönde mi değişiyor? Maalesef, her zaman
değil.

 

CHP kötüydü, ceberruttu; DP iyiydi, demokrattı

Ak Parti’nin anlattığı bir hikâye vardır. Tek parti, yani
İnönü dönemi berbattır. Diktatörlüktür. Fakat Demokrat Parti’yle birlikte
demokrasi ve hürriyet gelmiştir. Bu hikâye bugünün politikası için de yararlı.
Böylece bir vuruşta İnönü’yü, dolayısıyla CHP’yi karalıyorsunuz, hem de siz
Demokrat Parti’nin mirasçısı ve sütten çıkmış- adı üstünde- ak kaşık
oluveriyorsunuz.

 

Teslim etmek lâzım ki İnönü hiç olmazsa DP’nin yaşamasına
izin veriyor, hatta kuruluşunu destekliyor. Yola muhalefetsiz devam etmenin,
sonunda kendilerine zarar vereceğini görüyor ve 1950’de bir seçim yaptırıyor.
Seçim yapılmasına niçin izin vermiş? Kendi anlatıyor:

 

“Başka kafada olsaydım, dünyanın ve memleketin haline yanlış
teşhis koysaydım, CHP belki daha geç iktidardan düşerdi. Ama mutlaka düşerdi ve
dünya başına yıkılarak düşerdi… Demokratlar yönünde adımlar atmasıydık
itibarımız kalmazdı.”

 

Gerçi 1950’de de devlet radyosunda muhalefet
konuşturulmuyor; tıpkı bugünkü gibi. 
Muhalif basın sindiriliyor, yandaş basın destekleniyor; tıpkı bugünkü
gibi. Yine de, her şeye rağmen seçim yapılıyor.

 

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi

“CHP ceberrut, DP demokrat.”, 1950’ye kadar doğru. Fakat
1950’den sonra DP ceberrut, CHP demokrat! Daha doğru teşhis şöyle olmalı:
İktidar ceberrut, muhalefet demokrat. Kimin iktidarda, kimin muhalefette
bulunduğu önemli değil. 1950’den sonra asıp kesen, baskı kuran, muhalefeti
ezen, hürriyetleri kısıtlayan DP. Hürriyet ve demokrasi nutukları atan da CHP.
Görüyorsunuz ki CHP ve DP birbirinin zıddı değil; aynadaki görüntüsü gibi bir
birinin yansıması, paraleli. Zihniyetleri aynı ve o zihniyet, demokrasi ve
hukuk üstüne kurulu değil.

 

O günleri yakından inceledikten sonra demokrasi, fikir
hürriyeti ve hukuk yolunda ilerlemiş miyiz diye sorarsanız, evet cevabını
vermek mümkün değil. Akyol da bunu teyid ediyor:

 

“1946 basınında, 21. yüzyıl Türkiyesi’nden daha demokratik
bir tablo vardı. Ulus, Vakit, Akşam, Tanin CHP’nin; Vatan, Tasvir, Yeni Sabah
da muhalefetin sözcülüğünü yapıyordu. Cumhuriyet gazetesi ise nispeten
tarafsızlığını koruyabiliyordu.

 

“Fakat Metin Toker’in yazdığı gibi iktidar gazetelerinin
çoğu itibarını kaybetmişti:

 

“’DP’yi tutan gazetelerin tesiri, çoğu itibarını kaybetmiş
ve yazarlarının para karşılığı partiyi tuttuğu bilinen CHP gazetelerininkinden
büyük ölçüde fazladır.’”

 

Az gitmişiz, uz gitmişiz; ne kadar yol gitmişiz?

Ak Parti’nin, hele Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni
savunan Ak Parti’nin, DP’nin söylemlerinin manevî mirasçısı olduğunu söylemek
de pek kolay değil. Bakınız:

 

 “Adnan Menderes de
cumhurbaşkanının partilere eşit uzaklıkta olması gereğini vurguluyordu: Devlet
reisliği yüksek makamının parti mücadeleleri içine sokulmayarak bütün
partilerin üstünde kalması ve hepsine karşı aynı adalet ve insaf duygularıyla
ve kanun emrettiği tam tarafsızlıkla hareket edilmesi ancak ve ancak bu
meselenin halline bağlı bulunmaktadır.

 

“İktidarda kalan insanın iktidar kuvvetini beşeri bir zaaf
olarak kendi nefsi için kullanacağını belirten Bayar şunları söylüyordu:
‘Devlet başkanı aynı zamanda partinin başkanı olursa onun gayri mesullük
[sorumsuzluk] durumu kaybolur. Anayasa ihlal edilmiş olur. Hem devlet
başkanlığının hem de parti başkanlığının bir şahısta birleşmesinin manası
diktatörlüktür. Şahıslar iyi olabilir fakat liyakatsizlikten veya iktidarın
verdiği gururdan millete hizmet edemeyecek duruma düşerler…’”

 

Menderes, 29 Mayıs 1950’de Mecliste DP hükümeti programını
okuyor:

 

“…Bunun sebebi bugünkü anayasanın kuvvetler birliği esasına
dayanması ve vatandaş hak ve hürriyetlerini kâfi teminat altında bulunduracak
yaptırımlardan mahrum olmak itibariyle millet hâkimiyeti yerine tek parti
hâkimiyetinin kurulmasına mâni olamamış bulunmasıdır. Bununla muvazi olarak
kanunlarımızda itiyatlarımızda ve telakkilerimizde tek parti devrinden arta
kalan ne varsa tam olarak tasfiye edeceğiz.”

 

Az gittik, uz gittik… 1940’lardan beri, yani 80 küsur senede
ne kadar yol aldık dersiniz? Yoksa geniş bir yay çizip çıkış noktamıza mı
geldik?( https://millidusunce.com/kuvvetler-ayriligi-olmayinca-veya-kizim-sana-soyluyorum/)