10.5 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 366

Dinlenme Tatili ve Ev Ödevleri

Sevgili öğrencilerimiz iki haftalık yarıyıl tatiline
mutlulukla girdiler. Bu sevincin tatil boyunca da devam etmesi gerekir. O yüzden anne babalara büyük sorumluluk düşmektedir.
Çocuklarına zaman ayırmalı, uygun etkinliklere katılmalarına fırsat verilerek
eğlenmeleri ve dinlenmeleri sağlanmalıdır. Ayrıca çocuklarda baş gösteren
salgın hastalıklara karşı da koruyucu, dikkatli ve duyarlı olmalıdırlar.

Bir yarıyıl tatilinde, Ankara’da bir restoranın çocuk oyun odasında ödev yapan öğrencileri
gören Millî Eğitim Bakanlarından Sayın Nabi Avcı, hayli kızmış, ilgilileri
telefonla arayarak, gerekli işlemin yapılmasını istemişti.

Bunun üzerine
Milli Eğitim Bakanlığı, tatilde ödev veren okulların tespit edilip gerekli
işlemin yapılması için Türkiye
genelinde çalışma başlatmıştı.

Günümüzde, az da olsa bazı öğretmenler hala yüklü ve karmaşık ödevlerle öğrencilerin dinlenme
tatillerini kâbusa çevirmeye devam etmektedir.

Oysa yarıyıl tatilinin amacı; öğrencilerin seviyelerine uygun
etkinliklere, gezi gözlem ve benzeri faaliyetlere katılmalarına fırsat vererek,
eğlenip dinlenmelerini sağlamaktır. Böylece ders yorgunluklarını ve stresini
atacak, ikinci yarıyıla daha dinç ve istekli motive edilmiş olarak
başlayacaklardır. Unutulmamalıdır ki; yeterli şekilde dinlenmek, sevilen
etkinliklere katılmak da öğrenmeyi güdülemektedir. 

 Öğrenciler, ödevlerin çokluğu,
karmaşıklığı ve baskısı altında tatillerini heder etmemelidir. Anne babalar da
bu tatilde çocuklarına zaman ayırmalı, onlara katılmalı, hoş ve eğlenceli vakit
geçirmelerine, mutlu olmalarına katkıda bulunmalıdırlar. Eğer ödev verilmişse;
yapmak yerine, planlı şekilde günlere
yayarak sıkılmadan ve zorlanmadan yapmalarına yardımcı olmalıdırlar.

Ödev vermenin nedenleri:

1-Müfredat
programlarındaki ders konularının, gereğinden fazla uzun olması. Bir derse
ayrılan ders saatinin, konuları işleyip kavratmaya yetmemesi.

2- Dersliklerdeki öğrenci sayısının fazla olması, öğretmenlerin
her öğrenciye yeterince zaman ayıramaması.

3-Velilerin, ödev vermeyen öğretmeni eleştirmesi, tepkide
bulunması. Ödev vermeleri hususunda öğretmene baskı kurmaları.

4-Az da olsa bazı öğretmenlerin hala çok ödev verme
alışkanlığından kendilerini kurtaramamaları.

Ödevin sakıncaları:

1-Birçok evde, verilen ödevleri anne baba, dede, ya da bir
aile büyüğü
yaptığından, öğrenciye katkısı olmamaktadır.

2-Uzun ve karmaşık ödevler, öğrencilerin okuldan ve öğretmenlerinden
soğumasına neden olmaktadır.

3-Ödevler, uygun olmayan zeminlerde ve zamanlarda aceleyle
yapıldığından, (soğuk ve loş ortamda, otomobilde, tatil yerlerinde, masasız
zeminlerde vb.) öğrencinin bedeni rahatsızlıklar çekmesine neden olmakta,
yazıları, tertip ve düzenleri
bozulmaktadır.

4- Ödev fobisi yüzünden, öğrenciler strese
girmekte, yeterince eğlenme ve dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Tiyatro, kütüphane, sinema, müze,
sergi vb. etkinliklere yeterince katılamamaktadırlar.

5-Birçok ailede ödev yüzünden anne baba çocuğuna
kızmakta, ceza vermek zorunda kalmaktadır. Aile ilişkileri bozulmakta, sevgi ve
saygı ortamı zedelenmektedir.

Öğrencilerin gerekli kaynaklara kolayca ulaşıp, severek ve
isteyerek, uygun ortamlarda, kendilerinin titizlikle yaptıkları, fazla zaman
almayan, bir amacı gerçekleştirmeye yönelik, anlamlı ödevler elbette ki yarar
sağlamaktadır.

Oysa esas olan, öğrencilerin bilgiye giden yolu, “öğrenmeyi öğrenme” sidir. Artık bilgi sadece
okulda değil, her yerde bulunmakta ve çok çabuk ulaşılabilmektedir.

Çocuklarımızı bilgi hamalı yapmak yerine; “araştıran, soran, sorgulayan, bilgiye ulaşabilen ve
kullanabilen bireyler” olarak
yetiştirmeliyiz. Bunun yanında; sanata spora ve daha çok kitap okumaya teşvik
edilerek, estetik duygularının gelişmesi sağlanmalıdır.

Ödeve ihtiyaç duyulduğu sürece,
yasaklamalarla, verilmesinin ününe geçilemeyecektir. En
akılcı yol, ödev vermeye gerek kalmayacak düzenlemelerin
ve öğrenme ortamlarının sağlanmasıdır.

Yani müfredat
programları yeniden gözden geçirilerek, ayrılan süreye uygun şekilde kısaltılmalıdır. Öğretmenlerimiz
dersleri okulda, kavratacak ve pekiştirecek zamanı bulabilmelidirler.

Unutulmamalıdır ki, verilmesi istenmeyen ödevleri, yasaklarla
değil, gerek kalmadan çözümlemek,
aklın ve bilimin yoludur.

Bu sayede yıllardır denendiği halde, hayata geçirilemeyen “çantasız eğitim” de rahatlıkla
uygulanabilecektir. Öğrenci çantaları; “belki
lazım olur duygusuyla” gereksiz
malzemelerle doldurularak taşınamayacak ağırlıkta her gün öğrenciler tarafından okula götürüp
getirilmektedir.

Öğrencilerin daha fazla sosyalleşmesi için ev ödevi sorununun
çözülmesi elzemdir. Çocukları
seviyor musunuz? Diye sorulsa, herkes; “kim
sevmez ki” diye
atılacaktır elbette ki…

Öyleyse onları mutlu kılalım. Geleceklerinin inşası için
gittikleri okullardan ve biricik öğretmenlerinden nefret ettirmeyelim.

Eğitimde zorla öğrenme olmaz. Çocuk ilgi ve ihtiyaç duyduğunu
severek öğrenir.

Sevgiyle kalın…

İki Türlü Bakış

     Resim sergisine
giden biri, resimlerin her birinin önünde durur. Beğeni ile her bir tabloya
hayranlıkla bakar. Her portre, peyzaj ve manzaranın karşısında, takdir
hislerini kendi kendine mırıldanır. Renklerin canlılığı karşısında mest olur.
Çizgilerin orantılı uzayış ve yerindelikleri, güzel mi güzel resim ve şahane
tabloların rengarenk görüntüleri; gezeni, tarifi zor bir zevk deryasına gark eder.

     O böyle bir
ortamın renk ve çizgi şöleninde, karışık his ve duygular içinde, âdeta
kendinden geçmiş halde, tablodan tabloya geçiş yaparken, birileri de öfke ve
kızgınlık içinde kendi kendini yiyordu sanki.

     Sergi, meraklı
insanlarla dolup boşalırken; sergiyi açan ve yaptığı tabloları sergileyen
ressam ise, serginin bir köşesinde; seyircilere üzgün, kırgın ve küskün bir
vaziyette bakıyordu!

     Çünkü bu sergiyi;
ressamlığını ortaya koymak, resim kabiliyetini insanlara sunmak ve onların
takdir ve beğenilerini kazanmak için açmıştı. İstiyor ve haklı olarak
bekliyordu ki, tablolarına bakanlar, sanatını görenler; resim ve tabloların
şahsında, kendisini tebrik etsinler. Resimlerin ressamından bahsetsinler; çizgi
ve tasvirlerinden dolayı ressamından, yani kendisinden söz etsinler. Kendisini
konuşsunlar. Hatta kendisinin farkında olarak, gelip kendisini tebrik etsinler.

     Halbuki o bütün bu
resim ve tabloları; ressamlığı, bu yöndeki kabiliyet ve becerisi, sırf
bilinsin, farkına varılsın ve bu şekilde tanınsın diye yapmış. Bunca emek sarf
etmişti. Yani, nasıl yetenekli bir ressam olduğunu insanlara göstermek
istemişti.

X

     Nitekim bir
bestekâr da, bestesini dinleyenlerin; beğenilerini dile getirirken, asıl
kendisine teveccüh edilmesini / yönelinmesini, kendisinden bahsedilmesini
bekler ve umar.

     Yine bir mimar da,
yaptığı binanın plân ve programının kabul görmesi hâlinde, gözlerin ve
sözlerin; asıl kendi şahsını hedef almasını, asıl kendisini tebrik ve takdir
etmesini ve kendisine teşekkür etmesini bekler.

     Nitekim
âletlerimizi kullanırken; onları sevip okşuyor muyuz? Takdir ve tahsinimizi
onları icat edenlere yöneltmiyor muyuz?

X

     Oysa, insanların
istisnalar dışında çoğu, bu inceliğin hiç mi hiç fark ve ayırdında değil!

     Oysa, onlardan
istenen ve beklenen; baktıkları, beğendikleri resimden; o resmi yapana
geçmeleridir. Yani yapılanda yapanı, fiilde fâili, nakışta nakkaşı görmeleri,
bilmeleri ve anlamalarıdır. İşte asıl bakış budur ve bu olmalı.

     Çünkü iki türlü
bakış vardır: Mânâyı İsmî, Mânâyı Harfî.

     Mânâyı İsmî: Bir
şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsıdır.

     Manayı Harfî: Bir
şeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mânâdır.

     Verdiğimiz
örnekteki insanların; sergideki resimleri beğenmeleri; ne kadar doğru ve
yerinde bir hareket ise; resimden ressama geçmemeleri, ressamı hiç hatıra
getirmemeleri de, o nispette yanlış ve eksik bir davranıştır.

     Sadece resimle
meşgul olmak, yapanı hiç hatıra getirmemek; mânâyı ismiyle bakıştır. Yani

eksik ve noksandır.

     Baktığı
resimlerden ressama geçiş; yani yapılanda yapanı görmek ise, mânâyı harfî ile
bakıştır ki, yapılanda yapanı görüp gösteren, asıl bakış budur. Ancak bu
geçişle, bakış; tamamlanmış olur. Böylece bakmak; gerçek bir mânâ ve anlam
kazanır.

     X

     Öyleyse, Cenabı
Hakkın masivasına; yani Allahtan başka bütün varlıklara, yani kâinata / evrene,
yaratılmışlara ve tüm âleme; mânâyı harfiyle / kendisi nâmına değil, Yaratanı
gösterir oluşu yönüyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır.

     Manayı İsmiyle /
bir şeye bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsıyla ve esbâp /
sebepler, vasıtalar hesabına bakmak hatâdır.

     Evet, her şeyin
iki ciheti / yönü vardır: Bir ciheti / yönü Hakka / Yaratana bakar.

     Diğer ciheti de
Halka / Yaratılana bakar.

     Halka bakan cihet,
Hakka bakan cihete tenteneli / tül gibi bir perde veya şeffaf / saydam bir cam
parçası gibi, altında Hakka bakan ciheti isnadı / dayanma cihet ve tarafını
gösterecek bir perde gibi olmalıdır.

     Bundan dolayı
nimete / Allahın bağışladığı maddî ve manevî lütuf ve ikramlara bakıldığı
zaman; Mün’im / nimet veren, ikram eden Allah, akla gelmeli.

     San’ata bakıldığı
zaman; Sâni / her şeyi san’atlı olarak yaratan Allah hatırlanmalı.

     Esbâba / sebepler ve vasıtalara nazar edildiği
/ bakıldığı zaman; Müessiri Hakikî  /
asıl tesir ve etki sahibi olan Allah; zihne ve fikre gelmelidir.  

3 Tarz-ı İhanet

Yusuf Akçura’nın 20.yy başında kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset”te Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük anlatılır
ve mukayese edilir. Bu yüzyıl başında bu toprakların tarihini yazanlar /
yazacaklar ise siyaset penceresindekilerle değil ihanet tenceresindekilerle
uğraşacaklar.

Osmanlı’nın
rabiası (dörtleme) Din ve Devlet, Mülk ve Millet idi. Mülk
kavramı, Hanedanın zılliyetinden çıkıp özel mülkiyete dönüştüğü için kenara
bırakılabilir. Fakat diğer tevarüs edilen mücerred kavramlar için toplu bir
ihanet sözkonusudur.

1-Dinî teşekküllerin yada din iddiasında bulunanların Dinimiz’e
ihanetleri: Kendi meşrep ve tariklerini din gibi kutsamaları, kendi liderlerine
uçan halı hazırlamak için evvelâ Peygamber ve sahabelerini uçurmaları, Kuran’ın
özüne ve anlamına vâkıf olmadan telaffuzunu sevaba hâsıl kılmaları, Peygamberin
mücadelesini değil kişisel eşyalarını / eşkalini örnek almaları, ihtiyaç
sahiplerine vermek yerine hep almak ve ihtiyaçlı olma alışkanlıkları, Allah’tan
başkasına kulluğu yasaklayan İslâm’a ‘gassâlın elinde meyyit’, ‘şeyhe
teslimiyet’, ‘itaat’, ‘râbıta’ vs. diyerek kula bendeliği ve gönüllü köleliği
getirmeleri..

Hiçbiri
bir diğerini gerçek Müslüman saymaz. Her birinin devletle veya devlet
adamlarıyla işi vardır. Teşekküllerinde ehliyet ve liyakat değil kıdem ve
kariplik (yakınlık) hiyerarşik esastır. Söz ve kanaatlerinin sorgulamasına
küfür gözüyle bakarlar. Allah’ı Yahudiler gibi özel ilahları gibi algılar; kimi
Cennete, kimi Cehenneme göndereceğini ve her kelimeye kaç puan vereceğini
bilirler; oluşturdukları dünyevî iş ve işlemler çarkını, müşahhas alışveriş
düzeneğini en büyük ahiret yatırımı sayarlar.

Son
soru: Din böyle olur mu?

2-Hür ve eşit yurttaşların kendilerini o seviyeye taşıyan Cumhuriyete /
Devletimiz’e o özgürlükle ihanet etmeleri: Sülâle adlarından oluşan devlet
takılarını kutsayıp ortak adla kurulanları küçümsemeleri, şahısların mutlak
egemenliği yerine milyonların iradesinin temel alınmasını içselleştirememeleri,
halk idaresini hafife alan halkın hala kendini güttürecek çoban araması ve oy
sandığı haricinde yönetime katılmaması, nerdeyse bir asırdır demokratik bir
devletle yönetildiğimiz halde simitten saray, golden kral, güzellikten kraliçe,
sünnet çocuğundan şehzade ve voleybolcudan sultan çıkarması..

5
bin yıllık tarihin 100 küsur yılını çıkarırsak cumhuriyet ve demokrasi adına,
kurduğumuz yüzlerce devletin 1-2’sini çıkarırsak devletin millîliği adına
geriye pek bir şey kalmıyor. Binlerce yılın alışkanlığından doğan insiyakî
davranışlar, gözbebeği muamelesi görmesi gereken bu Son Devletimizin göz göre
göre erimesine izin veriyor. Belki farkında olmadan Cumhuriyet istenmeyen çocuk
ve sanki gâvurların kurduğu / kurdurduğu bir yapı muamelesi görüyor. Ki her bir
değeri belki de fazla emek verilmeden kazanıldığından ötürü basit
alışverişlerdeki bozuk para gibi harcanıyor.

Soru:
Devlet böyle kalır mı?

3-Milleti oluşturan toplulukların milletimize ihanet etmeleri: Binlerce
yıllık bir kültür ve medeniyetle beraber isimleşen bir milleti, memleketçilik
yada alt etnik kimliklerle tanımlamaları, Milletimiz’in bayrağına ve
bütünlüğüne yönelik olumsuz faaliyetleri görmezden gelmeleri, Milletin çocuklarının
gâzâsını ve şehadetini cenazelerdeki ‘iyi biliriz’ şehadetinden farklı
görmemeleri, bu milletin en parlak zekâlı çocuklarının siyaseddin kuruluşlarca
zombi robotu yapılmasına ses çıkarmayarak destek vermeleri, kendi üretmediği
üçbuçuk teknolojik oyuncağın hatırına akrabalık gibi, komşuluk gibi, paylaşmak
gibi, dayanışma gibi, merhamet, dostluk ve iyilik gibi değerleri toptan
kurban (7 ortak) etmeleri, ebeveyninin koyduğu kendi
millet adını beğenmeme yada pek telaffuz etmemeleri..

Öz
ve anlam olarak İslâm Dini, siyasal varlık olarak Türkiye Cumhuriyeti ve ruh –
beden olarak Türk Milleti yeniden dosdoğru anlamlandırılmak zorundadır. Yoksa
fıtratı ihanete zorluyoruz.

Bu yazı böyle son bulur mu?  (Bu
yazı 6 yıl önce de yayınlanmıştır.)

Kurumların Yükselişi ve Çöküşü

Devlet kurum denilen taşıyıcı sütunların üstünde durur. Bu
kocaman, fakat doğru sözdeki “kurum” soyut bir kavram olabilir. Eğitim, adalet,
savunma, dış ilişkiler gibi. Bunların vücut bulmuş hâlleri de vardır: Millî
Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, mahkemeler, savcılık, ordu, Dışişleri
Bakanlığı gibi.

 

Anlatım için ikincisini seçeyim. Şüphesiz bu somut kurumlar
zayıflarsa, onların amacına hizmet ettiği soyut “kurumlar” da sıkıntıdadır.
Dışişleri Bakanlığı zayıflarsa dış ilişkiler zayıflar gibi…

 

Adalet olmazsa mülk ne olur?

Bizim geleneğimizde ordu ve adalet, en önem verdiğimiz iki
kurum. Duvarlara “Adalet mülkün temelidir” yazmışız. Çok yüksek makamda oturan
biri bir zamanlar bunu, “Mülk işte, ev, arsa, tarla…” diye açıklamıştı gerçi.
Fakat mülk, devlet demektir. Bunun bir başka çekimi olan “melik” de devlet
reisidir; aynı kökten. Türkçede “il” dediğimiz kavramın Arapçasıdır mülk.
“Adalet devletin temelidir” demek ki…

 

Adalet olmazsa, Yusuf Has Hacip’in bin yıl önce Kutadgu
Bilig’de söylediği gibi “Beylik ular”; yani devlet yıkılır. Kitaplarımı
okuyanlardan özür dileyerek kendimden ve Has Hacip’ten intihal eyleyeyim:

 

 

 “Bu il tutguka köp er
at sü kerek

Er at tutguka neng tavar tü kerek

 

“Bu neng alguka bir kerek bay budun

Budun baylıkınga törü tüz kodun

 

“Bularda biri kalsa törti kalur

Bu törti yime kalsa beglik ulur

 

“Günümüz Türkçesi ile şöyle:

 

“İl tutmak için çok asker ve ordu lazımdır.

Askeri beslemek için de çok mal (tavar) ve servete ihtiyaç
vardır.

 

“Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir.

Halkın zengin olmasın için de, doğru kanunlar(töre)
konulmalıdır.

 

“Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır

Dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüz tutar.”

 

 

 Ordu, maliye, refah
ve adalet! Bir birine sıkı sıkıya bağlı yapılardır bunlar. Birlikte ayakta
duran kurumlar.

 

Ya ordu olmazsa

Adalet, iç gücü ve zenginliği sağlıyor; ordu da içeriyi dış
düşmanlara karşı koruyor. Bizim ordumuz nasıldı? Varna’yı, Mohaç’ı, Kosova’yı
düşünün. Teşkilatçılığıyla, disiplini ile yenilmez bir ordu! Sonra Doksan Üç
Harbi’ni, Balkan bozgununu düşünün. Lime lime dökülen bir ordu. Rusları aylarca
mıhlayan, ağır zayiat verdiren Plevne’nin yardımına gitmeyen bir komutan.
Düşmandan daha iyi teçhizatlı fakat sıfır eğitimli bir Balkan Harbi ordusu.
Birinciler tıkır tıkır çalışan, sağlam geleneğe dayanan kuruma, ikinciler
geleneğinden kopmuş, yozlaşmış kuruma örnektir.

 

Ordumuz en göz önündeki kurumumuzdu. Ona dayanan örnekler
vermek kolaydır. Dostum Taha Akyol, devletin zirvede olduğu devirlerindeki
mahkemeleri, adaleti ve çöküş devirlerindeki gerçek Karakuşî Kadı hikâyelerini
anlatabilir size. Yükselişin Enderun’undan çöküşün medreselerine, beşik
ulemasına nasıl geçildiğini de bilenlerden dinleyebilir, okuyabilirsiniz.

 

 

 Yükseliş ve çöküşün
mekanizmasını, kendi dar tecrübemle canlandırmaya çalışayım. Bir X kurumunu
alalım. Bu yukarıda saydıklarımdan herhangi biri olabilir. Bir üniversite, bir
adliye, bir yüksek mahkeme, bir askerî birim…

 

Yükseliş

X’in kıdemli mensupları vardır. Orta kıdemdekiler vardır…
Bunlar yıllardır bir arada çalışmış, daha önce gelip geçmiş mensupların
bıraktıkları gelenekle, ahlâk mirası ile beslenmiştir. Neyin nasıl yapılacağı
gerçi talimatlarda, kurallarda yazılıdır ama onlar bunu beyinlerinin ve
kalplerinin derinliklerine yerleştirmiş, içselleştirmiştir. Yalnız kurallar
değil, değerleri de vardır. Yalnız neyin nasıl yapılacağı değil neyin
yapılmayacağı, yapılamayacağı da bellidir. Bu kurumdan yolsuzluk, usulsüzlük çıkmaz.
Çalışanlar takım ruhuyla çalışır. Her biri işini doğru yapar. Fakat daha
önemlisi, takım arkadaşlarının her birinin de doğru yapacağından emindir.
Herkes herkesin ne yapacağını, onlar daha yapmadan bilir. Üstün başarılı bir
futbol takımı gibi. Kurumda takım havası, “biz” havası hâkimdir. Bu hava,
emeklilerde bile devam eder. Beraberlikleri hiç bitmez. Kurumun özellikle
başarılı eski üyeleri, efsane gibi anlatılır. “Falancanın zamanında…” diye
başlayan ve övünülen hikâyeleri vardır.

 

Yeni gelenler, kurum için gerekli zor eğitimin kademelerini
birer birer geçmiş, çalışmış, çabalamış, alanlarında en yüksek başarı
gösterenler arasından dikkatle seçilmiştir. Bir mabede girer gibi kuruma dâhil
olurlar. Taze kan getirirler, fakat geleneği de miras edinirler. Kıdemlilere
saygı vardır; onlardan öğrenmek için bütün alıcıları açıktır. Kıdemlilerde de
onlara şefkat ve yeteneklerine güven vardır. Seçkin gençlerdir bunlar.

 

Daha önceki yazılarımda “Dünyada en tepelerde sayılan
üniversiteleri oraya taşıyan nedir?” diye sormuştum. Cevabı, gelenekti. Gelenek
dediğim şey de yukarıda tarif ettiğim silsile, usta-çırak zinciridir.
Kurumların ahlakıdır; kurumların hafızasıdır.

 

İşte devleti ayakta tutan bu ahlak ve hafızadır. Nesiller
arası saygı ve güvendir. Ve titizlikle yüceltilen bilgi ve yetenektir ki ona
“liyakat” diyoruz. Yani layık olma.

 

Gelecek yazımda il nasıl “ular”, kurumlar nasıl çözülür, onu
anlatacağım. https://millidusunce.com/kurumlarin-yukselisi-ve-cokusu/

Karikatürist Murat Yılmaz

Kocaeli,
ilginç bir şehir. Coğrafi olarak şahane bir konuma kurulduğu halde, şehir
halkının gadrine uğratılıp çirkinleştirilmiş mazlum bir şehir. Ben Kocaeli’yi
yaşlı bir kadın görünümü verilmiş genç bir kıza benzetiyorum. Dünyanın en güzel
konumlarından birinde bu kadar kötü ve çarpık bir şehirleşme için daha uygun
bir ifade bulamadım.

 

Kocaeli’nin
mazlumluğu yalnızca şehircilik anlayışıyla ilgili değil elbette. Kültürel
olarak da kendine yakışan bir konumda değil bu şehir. Şehir kolay kolay değer
üretemiyor, ürettiği değerlerin de kadrini kıymetini bilmiyor. Aslında bu
sadece Kocaeli’nin değil Türkiye’nin genel bir sorunu. Hayattayken kimsenin
değerini bilmeyiz. Bu değerler öldükten sonra ise ortalık “sırma saçlıydı”,
“badem gözlüydü” nidalarıyla inler. Halbuki insanların kadrini kıymetini onlar
hayattayken bilmek gerekir.

 

Kocaeli’nin
kadrini bilmediği değerlerinden biri kesinlikle Karikatürist Murat Yılmaz’dır.
Ki içinizde, hayatı İzmit’te geçmiş böyle bir değerin ismini ilk defa duyanlar
olduğuna eminim. Hâlbuki Murat Yılmaz, karikatür camiasında dünya çapında
tanınmışlığı olan bir değerdir.

 

Murat
Yılmaz isminden ilk defa Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın sitesinde yayınlanan
karikatürler vasıtasıyla haberdar oldum. Kendisini ilk defa yine Kocaeli
Aydınlar Ocağı’nın organize ettiği bir kahvaltıda görmüştüm.

 

Tanışmamız
ise bir dava vesilesiyle oldu. Yaklaşık 2 yıl önce tanımadığım bir numara
aradı. Hattın diğer ucundaki kişi Murat Yılmaz’dı. Bir konuda hukuki yardıma
ihtiyaç duyunca, beni tavsiye etmişler. Buluştuk, görüştük. Hukuki problemi
çözdük. Bu süreçteki görüşmeler kendisiyle dost olmamıza vesile oldu. Sağ olsun
benim bir karikatürümü çizerek hediye etti. Yine ofisimi ziyarete geldiğinde
kendi çizdiği hukuk konulu bir karikatürü hediye etme nezaketini gösterdi. Yine
hukuki bir konuda benim kendisine teklif ettiğim fikri karikatüre çevirme
nezaketini gösterdi.

 

Murat
Yılmaz, son derece özgün çizgileri olan bir karikatürist. Karikatür sevenler
bilirler. Bir karikatürü kimin çizdiğini bilmeseniz bile sadece çizgi
yorumundan karikatüristin kim olduğunu anlayabilirsiniz. Özellikle Selçuk Erdem
ve Serkan Altuniğne karikatürlerinde, karikatüristin kim olduğu çizim
üslubundan kolaylıkla anlaşılır. Murat Yılmaz karikatürleri de öyledir mesela.
Üzerinde hiç isim yazmasa bile bir karikatürün Murat Yılmaz’ın elinden
çıktığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.

 

Murat
Yılmaz’ın son derece harika bir mizahi bakışı vardır. Karikatürlerinde genelde
evrensel bir mizah anlayışının etkilerini görürsünüz. Yerel olan yahut siyasi
olanın Murat Yılmaz karikatürlerinde pek izi görünmez. O’nun karikatürlerini
bir Çinli de bir Meksikalı da rahatlıkla anlayıp kahkahalarla gülebilir.

 

Kendisi
aynı zamanda Dünya Karikatüristler Birliği (Union of World Cartoonists) Başkan
Yardımcısı’dır. Murat Yılmaz’ın özellikle DKB’nin organizasyonlarında
yayınlanan karikatürlerini incelediğinizde en iyi karikatürlerini yurt içinden
ziyade yurt dışının beğenisine sunduğunu ve hepsinin de gerçekten çok
beğenildiğini görürsünüz.

Murat
Yılmaz, sadece bu şehrin veya bu ülkenin değil dünya insanlık tarihinin bir
değeridir. Bu değerin İzmit’ten çıkmış olması ve hala eşi ve dünya tatlısı iki
çocuğu ile birlikte İzmit’te yaşıyor olması bizler için büyük bir şans. Hem
Kocaelililer, hem Kocaeli’nin yerel basını hem de Kocaeli’nin yerel yöneticileri
Murat Yılmaz’ın değerini görmeli ve kendisini her anlamda desteklemelidirler.

 

Bu
son yazdığım cümle bir yanlış anlamaya mahal vermesin. Murat Yılmaz’ın kimsenin
ne maddi ne de manevi desteğine ihtiyacı yok elbette. Ancak marifetin iltifata
tabi olduğunu ve böylesi değerlere maddi ve manevi destek vermenin hepimizin
boynunun borcu olduğunu bilmek lazım. Vesselam.

Şeyh Sait İsyanı, İngiltere Ve Musul (13 Şubat 1925) Sheıkh Saıt Rebellıon England and Mosul, (February 13, 1925) Özet

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

52

Halifeliğin kaldırılmasını bahane eden çevreler Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanını çıkarmıştı.
Bu İsyan daha önceden planlanmış İngiltere’nin
desteğinde gerçekleştirmek isteniyordu. O sıralar Musul meselesi ile ilgilenen
Türkiye İngiltere’nin kışkırttığı isyanlar
sebebiyle iç sorunları çözmek istedi. Aksi halde yeni devlet yıkılabilirdi.
İngiltere bunu bildiği için Türkiye’yi Musul meselesinin çözümünden uzaklaştırdı ve isyanlarla meşgul etti.

Anahtar Kelimeler: Türkiye,
İngiltere, Musul, Şeyh Sait İsyanı

Summary

The groups who excused the abolition of the caliphate
launched the Sheikh Sait Rebellion in

Eastern Anatolia. This rebellion was intended to be realized
with the support of Britain, which was

previously planned. At that time Turkey was interesting in
the problem of Mosul, Turkey wanted to

solve problems of rebellion against provoked from Britain.
Otherwise the new state could be

destroyed. England knew this, Turkey was too occupied with
the solution of Mosul and rebellion.

Keywords: Turkey, England, Mosul, Sheikh Said Rebellion

Giriş

Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde
İngiltere, Türkiye üzerinde diplomatik baskıyı yoğunlaştırmıştı
ve 6 Ağustos 1924 günü Musul sorununu tek taraflı
olarak, Türkiye’ye danışmadan,
Milletler Cemiyetine götürdü. Hemen ertesi günü Hakkari bölgesindeki

Nesturiler Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırıldı (7 Ağustos) ve İngiliz’in ekmeğine yağ

sürdüler. Cumhuriyet henüz birinci yaş gününü
bile kutlayamamış iken dış destekli bir saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Halifeliğin
kaldırılmasından yaklaşık bir yıl sonra, 13 Şubat

1925’te Şeyh Sait, “din
elden gidiyor” diye
doğudaki bazı aşiretleri Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırdı. Şeyh Sait, yeşil bayrak açarak, sala
getirerek yürüyor, “Halifelik
kaldırıldı, medreseler kapandı, din elden gidiyor” diye propaganda
yapıyordu. Din, (istismarcıların elinde) tehlikeli bir silahtı. İsyan çabucak
yayılabilir, yalnız Doğudaki bazı illerle sınırlı kalmayabilir, Orta ve Batı
Anadolu’ya da yayılabilirdi. Yayılmaya çalışılıyordu1

.

 

*

Prof. Dr, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi,

1 Bilal Şimşir, Kürtçülük
II (1924-1999), Bilgi Yayınevi, 2009, Ankara, s.26.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

53

1. Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait isyanını2 organizatörü ise 1923 yılında kurulmuş olan gizli azadı
teşkilatı idi.

Şeyh ve aşiret reislerini elde etme gayreti içine
giriyorlardı. Şeyh Sait bu hareketin elebaşı olarak ileri sürülmekte
idi. Azadı mensupları 1924 yılında ilk kongresini yaparak isyanının planını çizmişlerdi.
Ana stratejiyi de tespit etmişlerdi. Şeyh Sait bu toplantıda ön plana çıkarılmıştı.
İsyanda 1925 yılına ertelenmişti. İsyan müddetine
kadar teşkilat mensupları, aşiret reis ve etkili şeyhlerle temas edip, onları
isyan hareketine katılmaya çağırıyor. Hükümet icraatlarına muhalif olan
Türk unsurlarla özellikle
Hilafet yanlılarını yanlarına almaya gayret ediyorlardı. Dış ülkelerden destek sağlama imkânları aranması da
kararlaştırılmıştı. Gürcistan ve
Irak’a temsilci gönderilerek Rus ve İngiliz desteğinin sağlanmasına çalışmıştır.
Araları açık olan aşiret reislerini şeyhler vasıtası ile barıştırma faaliyetine
girişilmiştir.

1925 yılında 2. kongresini yapan azadı mensupları, Şeyh Sait’in işareti ile Mayıs 1925’de
isyanın başlatılmasına karar vermişti. Şeyh Sait müritlerinin çoğunlukta bulunduğu Lice, Hani, Piran,
Palu bölgelerinde hazırlıkları gözden geçirmek için, seyahate çıkmıştır.

Lice’nin Hanı
bucağına gelen Şeyh Sait burada Torakanlı Reşit Ağa, Kör Hüseyin ağa,

Eyüpoğlu Zülfı ağa, Pirandan öğretmen
Fahri, Şeyh Sait’in kardeşi
Abdurrahim ve Miri

Hamdi beyin katıldığı bir toplantı yaptı. Ayaklanma tarihi 21
Mart 1925 olarak kararlaştırıldı.

Esasen Şeyh Sait 1924 yılının 15 Kasımında oğlu Ali Rıza’yı
İstanbul’a göndermiş, Seyid

Abdülkadir’den
muvafakat almıştır. Seyit Abdülkadir
Ali Rıza ile yaptığı bu görüşmeden
sonra, avdeti sırasında ona, Mustafa Kemal aleyhinde hazırlanmış beyannamelerin
de, dağıtmak üzere,
teslim etmiştir.

Şeyh Sait’in
beyanname mahiyetindeki aşiret reislerine ve bölge halkına yayınladığı

fetva şöyledir:

“…
Kurulduğu günden beri
Din-i Mübin-i Ahmedî’nin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye

Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının ahkâmına
aykırı hareket ederek Allah ve

Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı sürdükleri için gayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının
bütün İslâmlar üzerine
farz olduğu, Cumhuriyetin başında olanların mal ve canlarının Şeriat-i Garrâ-i
Muhammediyye’ye göre
helal olduğu ilan olunur”3

.

 

2 Geniş Bilgi için
bakınız: Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki
İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara, 1992.

3 Yaşar Kalafat, age.,
s. 204.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

54

2. Hilafet, İngiltere ve Şeyh Sait İsyanı

1919-1926 yılları arasındaki Türk-İngiliz münasebetlerini
inceleyen Ömer Kürkçüoğlu,

Şeyh Sait isyanıyla ilgili olarak şu hususları
belirtmektedir:

“1925 Şubatında
Doğu Anadolu’daki Kürt ileri
gelenlerinden Nakşibendi, Şeyh Sait’in giriştiği ayaklanma hareketi, Türkiye’nin istikrar ihtiyacını
ve dolayısıyla Musul sorununda anlaşmaya varmak zorunluluğunu somut bir biçimde
ortaya koydu. Ayaklanmanın dinsel sloganlara dayanması, Halifeliğin
kaldırılmasının Kürtler’de böyle
bir tepki için elverişli ortam yarattığını ortaya koyar. Ayaklanmanın önderi
Şeyh Sait’in, “İslâm’ın Türkler’le

Kürtler
arasındaki tek bağ olduğu; Türkler
de kendi geleceklerini düşünmek zorundadır.” biçiminde
söylediği bildirilen sözleri, bu kanıyı güçlendirmektedir.
Fakat dinsel sloganların gerisinde “Bağımsız Kürdistan” fikrinin yattığı da anlaşılmaktır

4 Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtler’in ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta
bulunduğu Musul
üzerindeki
T
ürk iddiasını da
zayıflatmıştır. Milliyetçi d
üşünceye yabancı olan Musul Kürtleri’nin, Türkiye’yi Irak’a tercih
ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife
’ye yani İslam ‘a olan bağlılıklarıydı. Musul
sorununun çöz
üme kavuşturulmamış
olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere’nin İslâm etkeni dolayısıyla
duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta
T
ürkiye’nin Musul tezine manevî
bir darbe indirmişti. İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi, Halifeliğin
kaldırıldığı yolundaki haberi hayretle karşılayıp, inanmakta g
üçlük
çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zamana kadar “K
ürdistan’ı patlamaya hazır bir
volkan gibi kaynaştıran T
ürk
propagandasının, K
ürtlerin
Halifeye kesin bağlılıklarına dayandırıldığını, T
ürkler’in kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise,
İngiltere için inanılmayacak kadar m
ükemmel
bir şey olduğunu” belirtmektedir. İngiliz görevlisi, “tabii, bu yeni
durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik” diye eklemektedir. T
ürk

Hükümeti’nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler,
Musul’daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin
tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin, İngiltere bakımından
yararlanmaya” elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu5

.

Burada Ömer Kürkçüoğlu’nun dikkatlerinden kaçan nokta halifeliğin kaldırılmaması(!)
hususunda İngiltere’nin
oynadığı roldür.
İngiltere İslam dünyasındaki

 

4 Yaşar Kalafat, age.,
s. 184., Ömer K
ürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1978, s.
290 vd.

Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bk. Robert Olson,
The Emergence Of, Kurdish Nationalism and the

Sbeikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin 1969., age., s.
52-92 ve 128-150. 5

 Yaşar Kalafat, age.,
s. 185., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1778, s.
290 vd.

Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bkz. Robert Olson,
age., s. 52-92 ve 128-150.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

55

mezhebî ayrılığın kışkırtıcısı idi. Dolayısı ile din ve
halifelik adına yapılan isyanlar o dönem de yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetini parçalamaya ve Musul sorununun
İngiltere lehine sonuçlandırmaya yönelikti. Kürtleri
ve İslam dünyasını düşünen bir İngiltere asla olmayacaktı.

2.1. Sünni
Halifeliğin Kaldırılmaması(!) Yönünde
İngiltere’nin Planı Gerek
İstiklal Harbi sırasında gerekse ertesinde yeni devletin kuruluşu sürecinde

İstanbul’da bulunan basın, Ankara’daki millî hükümete karşı genelde hasım gibi davrandı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yürüt

Konudan Konuya (24)

     Sigarayı bırakmak
istediği ve birkaç kere teşebbüs ettiği / girişimde bulunduğu halde,
bırakamayan gence şunları söylemek ihtiyacını duydum:

     İnsan ruh ve
bedenden ibaret. Bedeni o şekilde yaratan ve içine rûh denen, bir ömürlük
misafirini yerleştiren Allah’tır. Böylece beden rûha, Allah’ın bir emaneti
olmuştur. Emanete ise hıyanet hoş karşılanmaz. Tertemiz, alındığı gibi iade
edilmesi / geri verilmesi gerekir. Ev sahibi bile, kiracısı çıkacağı zaman; evi
girdiğinde nasıl buldu ise, aynı durumda teslim ederek terk etmesini ister.

     Kiradaki evinin
duvarına, rastgele bir çivinin çakılmasının bile hesabını sorar!

     Elbette insan,
emanet olan bedenine bilerek, isteyerek zarar vermez. Allaha karşı böyle bir
kasıt ve niyet aklından bile geçmez. Fakat hasbelkader alıştığı sigarayı bir
türlü bırakamaz. Oysa bedene rûh hâkim.

     Sigara içmekle,
bir bakıma beden rûha hâkim olmuş oluyor. Bedenin efendisi olan rûh; hizmetçisi
olan bedenin buyruğuna girmiş gibi, tuhaf bir görünüm sergileniyor.

     Halbuki, sigara
içmek rûhun değil, bedenin kötü ve zararlı bir alışkanlığıdır. İşte bu gibi
husûsları nazara vererek, sigarayı bırakmasını iyice bir düşünmesini söyledim.

     Özellikle “Ben kimin
evini kirletiyorum? Kimin emanetini kusurlu hâle getiriyorum?” sorularını
kendisine sormasını istedim.

     Genç, hiç ummadığı
bu hatırlatış karşısında, mahçup bir rûh hâli içinde yanımdan ayrıldı.

     Birkaç gün
geçmemişti ki, genç tarafından telefonla arandım:

     “Hocam dedi, çok
mühim bir noktaya dikkatimi çekmeniz; beni çok düşündürdü ve bana kesin bir
karar verdirdi. Sigarayı bıraktım. Artık içmiyorum.”

  X

     Her mimar aynı
malzemeyi kullanır. Aynı taş ve tuğlaları ve aynı keresteyi. Her mimar;
mimarlıktan anlamayan fakat belli işleri yapabilen, öğretilen işleri yapması
kendilerinden istenen birçok işçi ve usta çalıştırır. Fakat ortaya çıkan
yapılar, birbirinden farklı ve başka başkadır.

     Aynı malzemeler
kullanılmış ama; çok değişik tarzda, çok farklı görünümde binalar, köprüler,
kentler, çeşme ve saraylar yapılmıştır.

     Tıpkı yazar, âlim
ve şairler de aynı kelimeleri, aynı harfleri, aynı yazıyı kullanıyorlar ama;
divanları, birbirinden başka. Eserlerin üslûpları değişik. Konular ele alınış
biçimleri bakımından, çok farklı şekiller arz ediyor. Çünkü malzeme aynı olsa
da; onu kullanacak kabiliyetler, istidatlar çeşit çeşit. Bundan dolayıdır ki,
aynı konuda bile olsa, birbirinden çok farklı eserler ortaya çıkıyor.

     Böylece bu tezahür,
bu zuhûr ve bu meydana getirilenler; sanki susmayan birer senfoni olarak
kulaklarımıza aksedip duruyor.

     Bu eserler her
okunuşda, ilk okunuşdaki gibi, bâkir fikirlerle bizleri baş başa bırakıyor.

     Her okunuş; artan
bir hazla, insanı mânen mest ediyor, tefekkür ummanına daldırıyor.

X 

     Bütün bu ortaya
konan sayısız eserler gösteriyor ki, bunların usta ve yapımcıları; kullanılan
malzeme ve maddeler olmadığı gibi, bu malzeme ve maddeleri kullanan işçi ve
çalışanlar da değildir.

     Her maddenin
arkasında; onun ruhu mesabesinde olan bir mânâ, bir rûh var. Zaten her madde,
şekil ve eser; rûhu hükmündeki mânânın; madde olarak kendisini göstermesinden
başka bir şey değil.

     Plân ve programlar
aslında birer mânâdırlar. Madde olarak zuhûr ederek, ortaya çıkıp görünmek
isterler. Bunların da arkasında, potansiyel olarak insan rûhu var.

     Rûh ise, bedendeki
uzuv ve organları kullanarak; gerçekleştirmek istediği mânâyı; plân ve program
hâlinde ortaya koyar. Rûh; akıl ve fikir safhasındaki mânâları; beden organları
vasıtasıyla kullandığı âlet ve edevatla; çeşitli madde ve malzemeleri de
kullanarak; medeniyet dediğimiz muhteşem manzara ve görüntüyü gözler önüne
sermiş ve hâlâ da sermektedir.

X

Dinime Laf Söyletmem!

Sezen
Aksu’nun 5 sene önce yazdığı bir şarkıda, “Selam söyleyin o cahil
Havva ile Adem’e
” denilmiş.

Nasıl
olduysa, herkesten daha fazla Müslüman olduğunu düşünen birileri 5 sene
sonra bunu fark edip linç kampanyasına dönüştürdüler. Hz. Âdem ile Havva’ya
hakaret ettiği
gerekçesiyle, “Dinime laf söyleyenin dili kesilir” tarzı
tepkiler gösterdiler.

Zülfü
Livaneli “Sezen’in, Âdem ve Havva’nın cennetten atılmalarına yol açan hatayı
gençliklerine ve bilmemeye bağlayan, sözlerinden
hakaret anlamı çıkarmak
ilkel bir zorlamadır” diyor.

Allah’ın
uyarılarını dikkate almayıp, şeytanın sözüne kanmayı ister “cahillik”,
ister Diyanet tefsirinde yazdığı gibi “gaflet” veya başka bir sıfatla da
ansanız bu sığ bakışlılar bir hakaret anlamı çıkartabilir. Ayetteki “zalim”
sıfatı daha mı hafif?

Görüldüğü gibi, şiirler, şarkılar, resim ve
karikatürler birer sanat eseri olarak soyut anlamlar ihtiva eder.
Kişilerin kültür seviyesi, dünya görüşü, yetişme tarzı gibi çeşitli sebeplerle farklı
algılamalarının
söz konusu olabildiği eserlerdir.

İstanbul için, “Bir sengine (taşına) Acem
mülkü fedadır”
diyen şaire, eğer bir Acemseniz ülkeme hakaret etti diye kızabilirsiniz.
Fakat İstanbullu bir Türk bu ifadeyi üstün bir sanatsal övgü olarak
alkışlayabilir.

Hz. Âdem ile Havva’nın Cennetten çıkarılışını
anlatan ayetlerde, Allah’ın emrine uyma konusunu ön plana alırsanız, bu
emre uymamayı cahillik, gaflet vb sıfatlarla nitelendirebilirsiniz.

Eğer bu emri göz ardı edip, “peygamberlere
sevgi”
üzerinden yorumlarsanız, bu sıfatları “hakaret” kabul
edersiniz.

O halde, açık bir hakaret olmadıkça, “hüsn-ü
zanda bulunmak”
yani kişi hakkında olumlu, iyi düşünmek daha Müslümanca bir
tavır olmaz mı?

*****************************

Din Siyasete Alet Edilince

Sanat
eserlerinde bazı kişilerin algıladığı anlam, salt gerçekliği ifade etmez. Sanat
zaten bu geniş algılamalara sebep olabildiği için alabildiğine özgür bir
ortamda yapılabilir.
Bu yüzden ülkemiz için son 20 yıl sanatçı yetiştirmek
ve sanat eseri üretmekte çok verimsiz bir dönem oldu.

Sezen
Aksu’yu linç kampanyası özgürlük ortamını daha da daralttı. Şarkıdaki
söz, Cumhur İttifakı tarafından hayat pahalılığını ve Enes Kara’nın intiharı
üzerinden cemaatlerin eleştirilmesini önleme vasıtası yapıldı.

Din bu kadar siyasete alet edilmemeli.

Bir de bu
konuyu hilafet taleplerinin gerekçesi olarak istismar eden sözde hocalar
da var:

“Söyleyin
bana İslam’ın merkezi neresi? İslam’ın söz sahibi, makamı kim? Anladınız mı
şimdi niye kaldırdılar, niye lağvettiler o makamı yüz yıl önce? Çıksın bir
şarkıcı parçası Âdem Aleyhisselam’a ‘cahil’ diyebilsin diye bu makamı
kaldırdılar.”

Bu
konuşmayı Ankara Melike Hatun Camii’nde görevli olan, Diyanet’e bağlı bir imam Bursa’da
bir cami kürsüsünde yapmış.

Bu imam
“Ah İslam kaim olsaydı, ah bu dinin bir başı bir sahibi olsaydı… Ne Hz.
Meryem’e, ne Âdem’e ne Havva’ya, ne Resulullah Aleyhisselam’a, ne şeriata, ne
Kuran’a, ne başörtüsüne, ne çarşafa, ne sarığa, ne minareye kimse konuşamazdı.
Biz o makamı geri istiyoruz arkadaş. İslam adına istiyoruz” diye devam
etmiş.

Bu imam
elbette bilir, halifeliğin dini bir makam değil, daha çok siyasi bir
makam olduğunu
, tarih boyunca siyasi çatışmaların bir aracı olduğunu.

Ama din bu kadar siyasete alet edildiğinde böyleleri de durumdan vazife
çıkarıyor.

Ha! Sezen
Aksu
’nun gerçekten eleştirilmesi gereken yönleri de var.

Sezen
Aksu “Açılım karşısında duranları iki cihanda da lekeli kabul
ediyoruz”
dediğinde böyle tepki gösterilse daha doğru olurdu. Çünkü bu
sözü sanat eseri içinde değil, siyasi maksatlı söylenmiş haksız ve saygısız bir
ifade idi.

*****************************

Bunlar Dinimize Hakaret Değil Miydi?

Sezen Aksu’nun şarkısındaki söze dayanarak “dinime
laf söyletmem”
diye tepki gösterenlere bazı hatırlatmalar yapalım:

“Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara
makara”
diyen eski
AB Bakanı Egemen Bağış’a tepki göstermediniz. Başka bir adam kalmamış
gibi Prag Büyükelçisi yapılmasına da bir söz söylemediniz.

AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin “Erdoğan’a
dokunmak bile ibadettir”
dediğinde sesiniz çıkmadı.

AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser “Erdoğan
ikinci peygamberdir”
dediğinde herhalde kulaklarınız tıkalıydı.

AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan “Erdoğan
Allah’ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider”
dediğinde başka
bir dinin ümmeti miydiniz?

Politika faizlerini 5 puan indirip, kredi
faizlerini patlatan lideriniz “Nas” bahanesini ileri sürdüğünde neden
“dinimizi bu işe karıştırma” demediniz?

Zulüm “adaletten sapma” ve “adaletin zıddı” diye tanımlanır. Adalet
mekanizması siyasallaştırılır, yargı siyasetin emrine verilirken
sustunuz. Yazılıda birinci gelen gençleri sözde mülakatlarda eleyip
bilgisiz yandaşları devlet kadrolarına doldururken de sesiniz çıkmadı.

Dinimiz “emaneti ehline verin” diye
emrediyor. Güreşçiden banka yönetim kurulu üyesi, ekonomi tahsili olmayanı
Hazine ve Maliye Bakanı yaptıklarında dinimizin değerleri aklınıza bile
gelmedi.

Dinimiz “her günahın affı var ama kul
hakkı
müstesna” diyor. Ama İsmet Özel’in dediği gibi “sizin için hak
yemek, sol elle yemek yemekten daha önemsiz.” 

Anadolu Demokratlığı –III

0

“Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan
milletler arasında demokrat doğan yegâne millet Türklerdir.”
(M.Kemâl Atatürk)

Batı dünyasının demokrasi kültürü tarihsel dönem
içinde Rönesans ve Reform hareketlerine kadar dayanır. Özellikle 18. yüzyılda
Avrupa’da başlayan ve kollektif akıl temelinde ortaya çıkan aydınlanma ve
modernleşme döneminin bu kültürün gelişmesinde etkili olmuştur. Bir anlamda
-kapitalizmin de yükselişiyle birlikte- Batı Avrupa’nın,
kutsal
referanslardan
uzaklaşarak siyasal ve hukuksal yapıları köklü değişime uğramıştır. Artık devlet
kurumları ve yasalar, gücünü ve meşruluğunu daha katılımcı bir düzenden almıştır. Nitekim 20.
Yüzyıl sonlarında gelişen küreselleşmenin de etkisiyle gerek siyasal kültür ve diğer değer sistemlerinde, gerekse demokratik
işleyişte inkâr edilemez değişimler söz konusu olmuştur.

Buna bağlı olarak batı dünyası
ile birlikte ABD’nin demokrasi kültürü
ve sistemin işleyişi hep tartışılır olmuştur. Kurum ve kuralları işlese de, bu durum
dış dünyaya evrensel değerlere bina edilememiş, farklı standartlar üretilmiştir. İnsan hakları ve hümanizm yükselen değer gibi görülse işgalci ve
yayılmacı politikalar ve  çıkar
ilişkileri ön planda tutulmuştur. Bu nedenle ülke içi standartları ile dış
dünya standartları çoğu zaman örtüşmemektedir. Mesela dış dünyada antidemokratik
ve dayatmacı-yayılmacı bir ABD yönetimi olsa da kendi toplumu için bireysel
haklar hiç sektirmeden uygulanmaktadır. Toplumun yapısı da bu demokratik
kültüre ve sisteme uyumludur. Öyle ki, demokrasiyi içselleştirmiş bu tip
toplumlarda, sade insan bir senato üyesine, “…dikkat ediniz sayın senatör,
maaşınızı biz veriyoruz, bu anlamda siz benim de çalışanımsınız”
diyebilmektedir ve bu normal karşılanır.

Günümüz dünyasında “demokratik yönetim” adıyla pek çok ülke
var. Ancak adının “demokratik” olması, halkının da hür iradesini temsili etmesi anlamına gelmiyor. Sivil kurum ve
kuruluşların ve halkını temsil eden meclislerinin demokratik işleyişi olmadıkça bir anlamı yoktur. Kaldı ki dünyada
cumhuriyetle yönetilip, demokratik olmayan nice ülkeler var: Çin Halk
Cumhuriyeti, Kuzey Kore (resmî adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti),
Afganistan, İran ve bazı Arap ülkeleri gibi. Bu aynı zamanda demokrasi ile
tanışmayan toplumlar için ithal edilecek bir kavram değildir. Zaten “size demokrasi verelim” ısrarı da ayrı bir felaketti. Üstelik
“neden?” diye sorulmaması da bir tuhaf durum. Yazık ki bütün dünya kamuoyunun
tanık olduğu bu ütopik macera devam
ediyor, izleri ve acısı henüz silinmiş değil.

Her toplumun
değişime karşı direnme gücü elbette farklı olur. Ancak makul ve insani olan halkın genel kabulü ile benimsemesi.
Genellikle Asya toplumunun ve Ortadoğu toplumunun dönüşümü zamanla orantılı
yani lineer değildir. Bakarsınız uzunca dönem kayda değer bir değişme
göstermeyen toplum çok kısa sürede ani kırılmalarla dönüşüme uğrayabilir.
Birçok uygarlığa mesken olan Anadolu coğrafyasında Cumhuriyetin inşa edilmesi
elbette muhteşem bir durumdur. Bir
devlet kurmak elbette ki kollektif
bir aklın ifadesi ve iradesiyle olmuştur. Kurucu iradeyi teşkil eden ve yöneten
Mustafa Kemal Atatürk bu muazzam ve büyük devleti; kurumlarıyla birlikte kaosa,
toplumsal çatışmalara neden olmadan daha kararlı, ikna edici ve açıklıkla
halkın güven duyarak benimsemesiyle kurmuştur. Burada açıklıkla ifade etmek
gerekir ki, Osmanlı devleti de -her şeye rağmen- sağlam bir bürokrasiye ve
devlet tecrübesine sahipti. Bu yetenekli kadrolar genç cumhuriyetin kuruluşunda
önemli görev ve hizmetlerde bulunmuşlardır.

Türk siyasi
tarihinde Cumhuriyetin kuruluşu muazzam
ve millî
bir toparlanmanın ifadesidir. Osmanlı devletinin çöküşünü oluşturan
ve yeni bir devlet kuruluşunu oluşturan sebepler önemli olmuştur.  En başta
merkezi
yönetimin, ekonominin ve askeri sistemin bozulması, sosyal problemler, dış
etkenler ve buna benzer diğer sorunlar. Ancak Türkiye’nin demokratikleşme
sistemine gelişi söz konusu olduğunda, bunu ayrı ve münferit görmek doğru
olmaz. Bununla ilgili o
rtak görüş;
gerek Tanzimat ve meşrutiyet rüzgârı, gerekse ittihat ve terakkinin hür ve eşit
haklar konusunda siyasi manevraların ve ısrarcı olmasının bu kültürün
oluşmasında önemli katkısı olmuştur. 
Ayrıca kayda değer bir diğer gerçek de, demokratik sisteme geçişin en
büyük yol haritası elbette cumhuriyetin kurumsal olarak işlemesidir. Öyle ki; evrensel hakların temininde soyut ve
tasavvur edilen bir kavramdan çıkıp yaşam
tarzı
olmuştur. Vatandaşlık hukukundan, eğitim ve kadın haklarına,
seçeme-seçilme güvencesinden çalışma yaşamına kadar bir demokratik cömertlik adeta yağmıştır. Yazar Ege Cansen’in dediği gibi,
“cumhuriyet, muhteşem bir demokrasi projesidir”. Bir anlamda yeni kuruluş
aşamasında şartların inanılmaz zorluğuna rağmen, mekanik sistemdeki redüktör gibi toplum enerjisini
kırmadan-dökmeden ve insan tabiatıyla çakışmayan harika bir uyum sağlanmıştır.
Yani cumhuriyet, demokratik yaşama münbit
bir zemin hazırlamıştır. Öyle ki temel insanî hak ve hürriyetlerde hep bir
adım önde olmuştur. Hatta ‘her alanda’ demek umulur ki abartı olmaz;
hukuk-eğitim-sağlıkta, iktisadi alanda, tarımsal üretimde, endüstriyel
gelişmelerde, dış ilişkilerde de. Dünya buna tanıktır, insaflı olan vicdanlar
da. Selam ve sağlıkla.  

Faiz sebep “nas”ından ne çıkar?

 “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tartışması aklıma,
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın 1757 tarihli Marifetname’sindeki bir bölümü
getirdi. İbrahim Hakkı Hazretleri, ay ve güneş tutulmasından, geometriden,
özetle tabiat olaylarının bilim yoluyla açıklanmasından söz ediyor. Sonra da
dine dayanarak bilime itiraz edenlere şöyle söylüyor:

 

“Bu durumda, o kimse ki söylenmiş bu işleri çürütmekte
tartışmayı dinin gereklerinden zanneder; o kimse dine zarar vermiş olur. Çünkü,
bu işlerin olmasına geometrik ve matematiksel deliller yol gösterir. Bir kimse
ki onu öğrenmiş olup soruşturmasına gücü yeter, sebebinden ve vaktinden,
miktarından ve süresinden haber verir. Ona denilse ki ‘Bu şeriata aykırıdır’
buna rağmen o kimse, kesinlikle bildiği bu işte şüphe etmez. Belki şeriattan
şüphe eder ki ‘Kesin bilgiye aykırı şeriat nasıl olur?’ diye tereddüde başlar.
Şimdi, şeriata, yoluyla sövenlerin zararından, yolsuz yardım edenlerin zararı
daha çoktur. Nitekim ‘Akıllı düşman, akılsız dosttan iyidir’ demişler.”.
(Marifetname, Prof. Durali Yılmaz sadeleştirmesi, Ataç Yayınları 2013.)

 

 İbrahim Hakkı, yazdıklarının bir kısmını İmam Gazali’den
tercüme ettiğini söylüyor, fakat tırnağın nerede açılıp nerede kapandığı pek
belli değil. İster kendi fikri, ister alıntı olsun, gayet yerinde hükümler.

 

O kilidin anahtarı öbür kilidi açmaz

Başımıza gelenlerin önemli bir kısmı elimize geçirdiğimiz
bir anahtarla, o anahtara ait olmayan kilitleri açmaya çalışmamızdan
kaynaklanıyor. Dini bilim yerine koyamazsınız. Bilimi de din yerine. Din
değerler için anahtardır. İslam’ın peygamberinin dediği gibi, “Güzel ahlâkı
tamamlamak için” gelmiştir. Ekonomiyi idare etmek veya ay ve güneş
tutulmalarının zamanını tahmin etmek için değil. Bilim de tam bunlar için
anahtardır; dini açıklamak, ahlâk kuralları koymak için değil.

 

Ülke ekonomisini nasla, daha doğrusu sizin nas sandığınızla
idare etmeye kalkışmak, insanı, tam da yukarıdaki alıntının işaret ettiği
sonuca götürür. Faiz düşünce enflasyon düşmemişse şimdi insanlar neden
şüpheleneceklerdir? Veya şöyle sorayım: Neden şüphelenmelerini istersiniz?
Nastan mı sizden mi?

 

Sonra şu soru sorulabilir: Nassı en iyi Müslümanlar bilir ve
uyar. Diğer dinler ve dinsizler ne bilir ne de uyar, dolayısıyla onlar
eksiklidir. O hâlde Müslüman ülkeler dünyanın en refahlı, en zengin,
vatandaşlarının en mutlu yaşadıkları ülkeler olmalı değil mi?

 

Medine’yi beğenmeyen muhacirler

Maalesef kesinlikle biliyoruz ki öyle değil!

 

O kadar değil ki bizim sığınmacılara “Hangi ülkeye gitmek
istersin?” diye sorulduğunda hiç biri nassın, şeriatın hâkim olduğunu iddia
eden bir ülkeyi söylemiyor. Nastan, dinden, imandan haberi olmayan Batı
ülkelerine gitmek istiyor. Hani bizimkiler kendilerine “ensar” diyorlar ya. Ve
sığınmacıları, Mekke’deki müşriklerden kaçan Müslümanlara benzetiyorlar; muhacirlere…
Eh biz de ensar oluyoruz bu durumda. Yani Medine’de muhacirlere yardım edenler.
Fakat bakınız, bizim sığınmacılar “Medine”de kalmak istemiyor. Akılları,
zorları Bizans’ta! Bugün Bizans yok, o yüzden ABD’ye, Avrupa’ya, en azından
Yunanistan’a gitmeye çalışıyor ve bu yolda boğulmayı göze alıyorlar.

 

Suudî Arabistan’da bulunduğum 80’li yıllarda Araplar,
İsrail’in kendilerini çevire çevire dövmesinden son derece şikâyetçi ve
tabiatıyla bir miktar da eziktiler. Hele başında bir kadının, Golda Meier’in,
bulunduğu bir devletin bunu başarmasını açıklamakta güçlük çekiyorlardı. Bir
toplantıda, bir arkadaşım, “Birçok şeyi yanlış yapıyor olabiliriz ama bakın
biz, hiç olmazsa ‘La ilâhe illAllah‘ diyoruz. Onlar daha temelden yanlış. O
hâlde niçin kaybeden biz oluyoruz?” diye isyan etmişti. Kadınların
yönetimindeki bir ülkenin de huzura kavuşmayacağına dair bir “nas”ı da
söylüyordu.

 

 Tıpatıp aynı hata. Dinle dünya işlerini yönetmeye çalışmak!
Ve tersi de aynı derecede yanlış. Fizikten, kimyadan, özetle dünyaya ait
bilgilerimizden, dünyaya ait bilimlerden dini çıkarmaya çalışmak! Dinle dünya
işlerinin ilişkisi, inananların dünyadan ibret alması olabilir. Asıl,
dindarların doğru, dürüst ve ahlaklı davranışları için dinden ilham almaları.
Bunun ötesi dine de bilime de yarar değil, zarar verecektir.

 

NOMA: Laiklik mi sekülerlik mi?

Sevdiğim bir bilim adamı, Stephen Jay Gould, bu duruşa, NOMA
diyordu. İngilizce açılımı, Örtüşmeyen Müfredatlar (Non Overlapping
Magisteria): Dinin müfredatı ile biliminkinin örtüşmemesi. Bu düşüncenin en
şiddetli karşıtı, ateizmin imanlı savunucusu Richard Dawkins’di.

 

NOMA’ya laiklik de diyebilirsiniz, sekülerlik de. Bizde
laiklik aleyhine pek konuşulmuyor ama sekülerlik nedense açık hedef. Hâlbuki
tarihte laiklik, sekülerliğin biraz eli sopalısıdır. Birincide kilise
karşıtlığı vardır; ikincide yoktur. Ancak bu tutumu, saygı duyduğum din
âlimlerinde de gözlüyorum. Herhâlde benim bilmediğim bir sebep var veya
kelimelere aynı anlamları vermiyoruz. https://millidusunce.com/faiz-sebep-nasindan-ne-cikar/