15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 365

Güvenilir Ve Öngörülebilir Olmamanın Maliyeti

Son on yılda Türkiye
Cumhuriyeti hem içeride ve hem de dışarıda güvenilir ve öngörülebilir
bir devlet olmaktan uzaklaştı.

İçeride vatandaşlar olarak
devletin en önemli kurumlarının bize doğru bilgi verdiğinden emin değiliz.
Devletin kurumlarının biz vatandaşlarına hukuk çerçevesinde, adil ve eşit
davranacağına, Anayasada teminat altına alınmış temel hak ve özgürlüklerimize
tecavüz etmeyeceğine dair güvenimiz yok.

Mesela devletin bütün
ekonomik ve sosyal politikalarının temeli olan istatistik verilerini toplayan,
değerlendiren ve kamuoyu ile paylaşan organı TÜİK’in (Türkiye İstatistik
Kurumunun) açıkladığı verilere inanan yok gibi.

Son olarak vatandaşa
yansıyan enflasyonu gösteren (TÜFE) Tüketici Fiyat Endeksini TÜİK
yüzde 19,9 olarak açıkladı. Buna karşılık Bağımsız ekonomistlerden
oluşan ENAG grubunun açıkladığı TÜFE yüzde 49,9 oldu. Yapılmış iki
çalışmanın arasında yüzde 30 fark olması bilimsel olarak kabul edilemez.

Vatandaşa sorsak
hissettiği enflasyon yüzde 50’nin de üzerinde.

İki araştırmadan inanılmaz
ve güvenilmez olanı maalesef TÜİK’e ait olan. Bunu bir gözlem olarak
söylemiyorum.

Çünkü TÜİK’e göre, Ekim
ayında üretici enflasyonu (ÜFE) yıllık yüzde 46,3 oldu. Yılbaşından bu
yana TÜİK’in açıkladığı ÜFE ile TÜFE oranları arasındaki fark kapanmadığı gibi
gittikçe açılıyor. Üretici fiyat endeksindeki yıllık artışla tüketici fiyat
endeksindeki artış arasındaki makasın yüzde 26’ya yükseldiği görülüyor. Dünyada
ÜFE ile TÜFE farkı bu kadar olan başka ülke yok.

Üreticiler,
maliyetlerindeki artışları bazen kısa bir süre için satış fiyatlarına
yansıtamayabilir. Üreticiler en fazla yüzde 3 mertebesinde bir farka ve en
fazla birkaç ay boyunca katlanabilir. 
Ancak aylar boyunca maliyetlerindeki artışın yüzde 26’sını üstlenen
üreticilerin ayakta kalması mümkün değildir.

Bu bakımdan gerçek
enflasyonun yüzde 45-50 mertebesinde olması daha kabul edilebilir bir sonuçtur.

Bu arada devlet
yıllık vergi ve ceza artışlarında kullandığı yeniden değerleme oranını 2022
yılın için yüzde 36,2 olarak belirledi.
Sadece bu sonuç bile TÜİK’in yüzde
19,9 olarak açıkladığı enflasyonun yanlış olduğunu ispat ediyor.

Devletin diğer kurumları
bu rakamlar üzerinden bütün hesaplarını ve planlamalarını yapacak. Mesela maaş
artışları bu orana göre yapılacak. Yanlış rakamlar ve yanlış planlamaların
ülkemize ağır bir maliyeti olacak.

Bizler vatandaş olarak
devletin en önemli kurumlarından birinin bize yanlış bilgi verdiğini düşünüyoruz.
Bu verilere göre geleceğimizi doğru planlayamamamızın da hem bizlere ve hem de
devletimize bir maliyeti olacak.

*********************************

Dış Politikada
Öngörülebilir Ve Güvenilir Olmak

Türkiye dış politikada
inanılmaz savrulmalar yaşıyor. Çok kısa aralıklarla birbirine zıt açıklamalar
veya eylemler içinde öngörülemez bir devlet imajı veriyoruz.

Mesela Rusya’dan aldığımız,
ama ambalajını açamadan depoda sakladığımız, S-400’lere 2,5 milyar dolar
yatırdık. Öbür taraftan ABD’ye 1,4 milyar dolar ödediğimiz ve proje ortağı
olduğumuz
son teknolojili F-35 savaş uçaklarını alamıyoruz, projeden
dışlandık.

F-35’leri alamayınca,
ödenen paramızı geri almak veya bunun yerine elimizdeki eski model F-16
uçaklarımızın modernizasyonunu ve yenilerle takviyesini istiyoruz.

ABD’yi düne
kadar düşman
ilan eden AKP yönetici ve
yandaşları “Erdoğan ile Biden bir görüşme yaptı” diye sevinçle dostluk çığlıkları
atıyor.

Dışişleri
Bakanımız
Suriye’de askerlerimizi bombalayan Rusya’yı
“stratejik müttefik” ilan etti.
Arkasından Rus mevkidaşı Lavrov “stratejik
müttefik değiliz”
diyebildi.

Atatürk
“yurtta barış, dünyada barış” ilkeli dış politikası
ile öngörülebilir ve güvenilir bir devlet olmayı başardı.
Bu kanaat birçok dış politika konusunun mesele haline gelmeden çözülmesine
zemin hazırladı.

AKP öncesi bütün
hükümetlerin uyguladığı bu politika Hatay’ın ilhakı ile Kıbrıs’a
müdahalemiz ve KKTC’nin kurulması gibi zaferlerimize de meşruiyet
sağlamıştı.

Günümüzde ise yarın ne
şekilde davranacağımızı ne biz ve ne de muhatap devletler öngörebiliyor. Böyle
olunca hiçbir devletle uzun vadeli stratejik iş birliği ve dostluk ilişkisi
içinde olamıyoruz. Dostlarımız azalıyor, düşmanlarımız çoğalıyor.

*********************************

Erdoğan’ın
Sağlığı

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip
Erdoğan’ın sağlık durumu dünya sosyal medyalarında en çok konuşulan (TT= trend
topic) bir konu oldu.

Önce dünya liderlerinin katıldığı
Roma’daki uluslararası toplantılar ve sonrasında Erdoğan’ın hasta ve yorgun
olduğunu gösteren görüntüler dikkat çekti. Erdoğan buradan yine dünya
liderlerinin katılacağı Glasgow’daki toplantılara gitmekten son anda vazgeçti.
Bir de AKP grup toplantısı iptal edilince sosyal medyada “Erdoğan öldü mü?”
diye kıyamet koptu.

Erdoğan’ın sağlığı hakkında kamuoyunun
bilgilendirilmesi için şeffaf ve güvenilir bir mekanizma
oluşturulmadığından dedikodular durmadı.

Saray bürokrasisinin ve AKP yandaşlarının,
panik içinde, Erdoğan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gittiği uçağa biniş ve iniş
görüntülerini paylaşması sorunu çözmedi. Paylaşılan görüntüler maalesef Erdoğan’ın
hasta ve yorgun olduğu
haberlerini doğrulayıcı nitelikte idi.

****

Bir devlet başkanının veya başbakanın sağlığı
bütün toplumu ilgilendirir.

Erdoğan, 2002’de “hasta olan Başbakan Ecevit’in ciddi
şekilde rahatsız olduğunun açıkça anlaşıldığını, bu görevi yerine
getiremeyeceğini”
ileri sürmüştü. Erdoğan bu sebeple “Ecevit’in derhal istifa
etmesini ve acilen seçime gidilmesini”
istemişti.

Erdoğan’ın görevini yapabilecek bir
sağlık hali içinde olması
ülkemizin sağlığı için şarttır. Tek adam
yetkileri ile donanmış, tek imzası ile ülkenin kaderini etkileyebilecek anlaşmalar
yapabilecek bir devlet ve siyaset adamının sağlık durumu çok çok önemlidir. Böyle
bir liderin sağlığı dedikodu malzemesi olmamalıdır.

Devlet güvenilir olmalı, açık ve şeffaf
bir şekilde düzenli olarak Cumhurbaşkanımızın sağlığı hakkında bilgilendirme
yapmalıdır.

Günlük Yaşamda Elekromanyetik Radyasyon Maruziyeti, Sağlığa Etkileri Ve Korunma Yöntemleri

Yaşadığımız çağda, en çok korktuğumuz
çoğu hastalığın ortak nedeni olan radyasyon
maruziyeti
malesef yeterince bilinmemekte. Tüm kanserler, Alzheimer,
genetik sendromlar, otizm, otoimmün hastalıklar ve hatta şizofreninin
nedenlerini araştırdığımızda radyasyon etkeni ile karşılaşıyoruz. Sağlık
alanında teknoloji son hızla ilerlerken, teknolojinin sağlığımızdan
götürdüklerini de konuşmak gerekir.

Radyasyon;
hepimizin bildiği teşhis ve tedavi amaçlı uygulanan, yüksek frekanslı
ışınlardır. İnsanlar bu tip radyasyona ömürlerinde birkaç kez maruz kalır.
Fakat ‘elektromanyetik radyasyon’
dediğimiz düşük frekanslı, gözle görülmeyen bu enerji alanlarının en büyük
riski evde, okulda, arabada, iş yerinde ve hatta uyurken bile mütemadiyen maruz
kalınmasıdır. Çevremizde yüksek akım taşıyan tüm kablolar, uydu antenleri,
verici istasyonları ve günlük yaşamda kullandığımız akımla (Elektrikle, şarjla,
pille, bluetooth) çalışan tüm cihazlar çeşitli düzeylerde elektromanyetik
radyasyon yayarlar.

 

Ülkemizde ve nerdeyse tüm dünya
ülkelerinde; okullarda, kütüphanelerde, evlerde kullanılan wifi ve cep telefonu,
bluetooth radyasyonunda taşıyıcı eşik frekans olarak 2,4GHz kullanıldığı
biliniyor. Yapılan çalışmalarda 2,4GHz
ve üstü
frekanslarda su moleküllerinin kendi etrafında dönerek ayrışmaya başladığının tespit
edilmesiyle  % 60’ı sudan oluşan insan
vücudu için bu frekansın oluşturacağı hücresel
hasarlar
oldukça önemlidir. 

Söz konusu radyasyon; hücre içi
kalsiyumu arttırarak serbest radikal oluşturur ve bu da hücrede oksidatif hasar
meydana getirir. Oksitlenmek hücrenin paslanması, yaşlanması, inflamasyon denilen kaos ortamının oluşması anlamına gelir. Bağışıklık gibi muhteşem yaratılmış bir sistemin
çalışma mekanizması gayet basittir; kaosa neden olan etkeni yok etmek! Bu bir
virüs ise, bakteriyse, toksin ise ya da başıbozuk üremeye başlayan bir kanser
hücresiyse etkeni tanır ve mücadele eder. Fakat bu etken bir radyasyonsa bağışıklık
bu konuda şaşırır, saldıracak etkeni
bulamaz ve bu şok hali devam ettiğinde ‘antijen
denilen düşman tanıma sistemi
şaşırarak kendi hücrelerine saldırabilir. Böylece otoimünite denilen;  MS, ALS, SMA, Romatoid Artrit gibi net bir
tedavisi olmayan pek çok hastalık oluşabilir.

Güncel çalışmaların sonucunda kanserlerin, genetik sendromların, otizmin, otoimmün
hastalıkların, diyabetin ve hatta şizofreninin bile radyasyonla ilişkisinin
kanıtlandığını görmekteyiz. Bu nedenle, özellikle hücre bölünme hızı yüksek olan bebeklerin ve büyüme gelişim
aşamasındaki çocukların mümkün olduğu kadar radyasyondan uzak tutulması önemlidir. Günlük yaşamda elektromanyetik ölçüm
değeri en yüksek bulgulanan baz istasyonları, wifi yönlendiriciler, cep
telefonları, bluetooth kulaklık ve saatler, mikrodalga fırınlar, bebek
telsizleri, bilgisayar ve tabletler, tasarruflu ampüller, saç kurutma
makineleri, kumanda ve elektronik cihazlar şeklindedir.

Korunma tedbirlerine bakacak olursak
özellikle gebe kadınları, bebek ve çocukları korumak önceliğimiz olmalı. Uzaklaştıkça
yoğunluğunun azaldığını bildiğimiz bu dalgalardan korunmak için cihaza mesafe
oluşturmak, bir fırın ya da buzdolabının başında beklememek, ortamda birkaç cep
telefonu varsa uzak mesafelere taşımak, cep telefonlarını kablolu kulaklık ya
da hoparlörde kullanmak veya aradığımız kişi telefonu yanıtlayana kadar
bekleyip yanıt alındığında kulak hizasında tutmak küçük ama etkili
tedbirlerdendir. Gece uyuduğumuz odada; elektriğe bağlı tüm cihazları akımdan
kapatmak, wifi’ı mutlaka kapatmak, cep telefonlarını uçak moduna almak ve
mümkünse odada bulundurmamak, bluetooth saat ve kulaklıkları kullanmaktan
kaçınmak; özellikle çocukların kullanımına engel olmak mental sağlıkları
açısından önemlidir. Tasarruflu gaz-civa
içerikli, radyasyon yayan led ampüller yerine klasik ampülleri tercih
etmek, en azından çocuk odasında ya da çalışma lambalarında kullanmamak
gerekir. Toplu ortamlarda örneğin eğitim alanında cep telefonlarının ders
süresince uçak moduna alınması; gerek öğrenciler gerekse eğitimciyi korumak
adına alınacak tedbirlerden olabilir. Kontrolümüz haricinde bulunan koşullarda;
baz istasyonu yakınında, çalışma ve
eğitim alanlarında, toplu taşıma araçlarında ya da mecbur bulunduğumuz
koşullarda da koruma bariyerleri
kullanılabilir. Bunlar özellikle yabancı alışveriş sitelerinde revaçta olan ‘EMF protection’ adıyla arayabileceğimiz
aksesuar, ekran koruyucu, telefon kılıfı, çanta ya da kıyafet şeklinde dizayn edilmiş
koruyuculardır.

Her kız bebek, rahminde belli sayıda
yumurta ile doğar ve nesli o hücrelerle devam eder. O yüzden kadınların ve
hatta kız çocuklarının, kromozom kırıkları açısından karın bölgelerini
korumaları, gelecek neslin sağlığına
yön verecek kıymettedir. Ve benzeri şekilde erkeklerin cep telefonları
ceplerinde taşıması, direkt üreme hücrelerini yani neslini hedef alan riski
oluşturur. Son olarak bebeklerde çok sık kullanılan, ebeveynlerin konforunu
sağlarken minicik bedenleri radyasyona teslim eden bebek telsizleri net bir şekilde kesinlikle kullanılmamalıdır!
Yapılan ölçümlerde bebek beşiğine 1
metre
mesafedeki telsizin elektromanyetik kuvveti ile baz istasyonuna 150 metre mesafedeki radyasyonu eşit düzeyde tespit edilmiştir. Unutulmamalıdır ki; kullandığımız herhangi
bir elektrikli cihaz, yaşamınızı kolaylaştırıyorsa, karşılığında da büyük olasılıkla sağlığımızdan
bir şeyler götürüyordur. Sağlıkla kalınız.

Çocuk Eğitiminde Sevginin Yeri

Eğitim,
hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun
beslenmeye alıştırılması, denilebilir ki, in­san neslinin eğitimle tanıştığı
ilk somut anlardır. Annenin güler yüzü, sevgi öpücükleri, konuşup okşaması,
sevgi göndermeleri bu eğitimin devam eden parçalarıdır.

 

Ailede
sevgi, çocuğu yalnız öpmelerin, okşamaların sayısıy­la ölçülecek bir duygu
değildir. Onu açığa vurmanın çok çeşitli yollan vardır. Bir sıcak bakış, tatlı
gülüş, bir şefkatli dokunuş, bir hediye veya bir ödül binlerce sevgi
sözcüklerinden daha et­kili olabilir. Sevgi ve övgüyle gelişen çocuk başarıya
zevkle ve hızla koşar. Yeter ki aile çocuğunu sevmesini ve sevdirmesini
bilebilsin.

 

Eğitim
uygulamalarımızı etkileyen yanlış görüşlerden biri de “çocuğunu beşikte sev”
sözüdür. Hâlbuki bugün anlaşılmış­tır ki, çocuğun psikolojik yapısı sevgi
ortamında gelişmektedir. Bunun için bugünün bilim adamları “çocuğunuzu
seviniz ve sev­diğinizi de gösteriniz”
önerisini yapmaktadırlar.

 

Hemen her
anne baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi
anlayışları çerçevesinde bir eğitime dönüştürmeye çalışır. Ancak sevgi
anlayışları ve sevgiyi göster­me biçimleri aileden aileye değiştiği gibi,
eğitimde disiplin uy­gulama metotları da farklılaşmaktadır. Bazı anne babalar
sevgi cimrisi olurken bazıları da çocukların kelebekleri ve civcivleri severken
öldürdüğü gibi yavrularını severek öldürmektedir.

 

Anne babalar
çocuklarının ilk öğretmenidirler ve bu rollerini de ömür boyu sürdürürler. Anne
baba, çocuğunun okulda kar­şılanamayan ihtiyaçlarını karşılayarak eğitim
öğretim sürecini tamamlayıcı rol üstlenir.

 

Eğitimin en
iyi gerçekleştirileceği yer ailedir. İnsanlar, te­mel değerlerini yeni
nesillere aile aracılığı ile aktarır. Birey ilk dini ve ahlaki bilgi ve
tutumları ailesinden öğrenir. Çocuğun eğitimi her şeyden önce temel ruhi
ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır.

 

Sağlam bir
kişiliğin temel taşlarından olan sevgi, şefkat ve güven duygusu ancak sıcak bir
aile ortamında yaşanarak kaza­nılır. Sevgi, şefkat ve ilgi yönünden fakir
ailelerde çocuklar ruh sağlığı açısından sağlam bir kişilik kazanamazlar.

 

 Bireyi hayat boyu yönlendirecek en etkili ve kalıcı
eğitim aileden alınır. Ailedeki ilişkilerin sağlıklı olması başarıyı artırır.
Çocuk karakterinin temelleri 3 yaşına kadarki dönemde atılır ki bu dönem
çocuğun ailesine en fazla bağımlı olduğu dönemdir.

 

 “Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi
öğretme­li ve sevgiyle yapılmalıdır.” Çocuklar için sevgi çok önemlidir.
Çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle bü­yür ve sevgiyle
eğitilirler. Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi
yaşamaya çalışır. Sevgi, çocuktaki yöneliş­lerin geliştirilmesini sağlayan
kaynak durumundadır.

“Bu yüzden
eğitimin ana hedeflerinden birisi de sevgiyi öğretmek olmalıdır.”

Çocuğun
yetişmesinde rol alan üç öğe vardır: sevgi, eğitim ve özgürlük. Bu üç
öğe bir arada olduğu zaman çocuğun kişiliği istenilen şekilde gelişir. Bu üç
öğenin oluşturduğu temele oturmamış bir eğitim amacına tam olarak ulaşamaz.

 

Eğitim sevgi
ile birleştiği zaman çocuğun yetenekleri en iyi biçimde işlenir, çocuk güven
duygusu kazanır, toplumla uyumlu bir birey olur. Çocuk eğitiminde özgürlük de
önemli bir yer tut­maktadır. Özgürlüğe yer vermeyen eğitim kişiyi bağımlı
kılar, ilişkilerini sınırlar, topluma açılmasını engeller. Özgürlük olma­dan
uygulanan eğitim kalıpçı ve tutucudur, denemeye ve araş­tırmaya imkân tanımaz.
“Özgürlüğün olmadığı yerde sevgi de eğitim de güdük kalır.

 

 Sevgi, eğitimde yararlanılması gereken önemli
bir husustur. Sevgisiz eğitim düşünülemez. Temelinde sevgi olmayan eğitim
başarıya ulaşamaz. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur.

 

Eğiticiler
öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitme­lidirler. Gönül kapılarını
onlara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi
bahçelerinden istedik­leri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.

 

İnsan
yaşamında hayati önem taşıyan sevginin, insan ye­tiştirme amacı olan eğitimde
de egemen kılınmasından neden kaçınılır? Sevginin bulunmadığı eğitim
ortamlarında, “korku, endişe, sıkıntı” gibi psikolojik semptomlara eşlik
eden “neşesiz, sevimsiz, verimsiz” bir eğitimden söz
edilebilir. Sevginin ege­men olduğu ortamlarda ise, “neşeli, esprili, canlı, güven
veren”
; daha kolay, daha etkili öğrenmeleri mümkün kılan
öğrenmeler gerçekleşebilir.

 

Aslında başarı
erdem ve mutluluk
eğitimin insanlara ka­zandıracağı temel ölçülerdir.
Bunların gerçekleşmesinde insanın kendini tanıması ve çevresine sevgi ile
yaklaşması esastır. Bu anlayışla insanlarla ilişkiler kuran bir kimse, “endişe,
korku ve karamsarlıktan” uzak olur. Hayatı, “zevkli, ümitli ve iyimserlik­lerle”
dolu bir yaşayış
olarak sürdürebilir. O halde eğitim ça­lışmalarında bu imkânı çok iyi
değerlendirmek gereklidir.

            Sevgiyle kalın…

Konudan Konuya (20)

     Bazen yazan, bazen
yazılan önemlidir.

     Yazana bakarak
esere bakmamak olmaz.

     Yazılana bakarak,
yazana cephe alınmaz.    

     Fırıncıyı
beğenmeyen, ekmek almaktan vazgeçmeli midir?

     “Huz ma safa, da’
ma keder.”

     Yani “Her şeyin
iyisini al, kötüsünü bırak.” düstur ve prensip olmalı.

x

     “Ummadığın taş,
baş yarar!” sözünü unutmayalım.

x

     Bir söz için: –
Kim söylemiş?

                         
– Kime söylemiş?

                         
– Niçin söylemiş?

                         
– Ne makamda söylemiş?

     Gibi soruların
cevap ve yanıtlarına bakmak lâzım. Onları nazarı itibara almak gerek.

x

   “Türkçe öğrenen Almanların sayıları gittikçe
artıyor!” muş.

     Desenize Almanlar
hakkında “Bahtiyar Alman milleti.” diyen zâtın; bu söz ve hüküm hakkındaki
tespit ve öngörüsü gerçekleşmek üzere. Demek ki, Almanya İslâma hamile / gebe!

x

     “Amaç, araçları
meşru kılar!” diyor menfî Batı!

     İşte Makyavelizm
budur! İslâmî görüşün tam zıddı.

     Oysa dâvâ da hak
olmalı, usûl ve metot da. Bâtıl metotla Hak’a hizmet olmaz ve olmamalı.

     Halkımız bunu çok
veciz bir şekilde ifade etmiştir: “Kem âletle, kemâlât olmaz.”

     Nitekim, usta bir
marangoz; kör bir keserle, iyi bir şey yapamaz. Ustalığını gösteremez.

   x

     Elektrikler
kesilince, âletler çalışmaz. Ampuller söner, ışık vermez.

     Çünkü âlet ve
ampul; elektriğin kaynağı değil, zuhur ettiği, yansıdığı, göründüğü yer;
elektriğin zuhur ettiği ekrandır. Evet ekran; kaynak değil, mazhardır. Tıpkı
sinema perdesinin, oynatılacak filme sahne, ekran, mazhar / zuhur ettiği mekân
olması gibi.

     İşte beden de,
ruhun kaynağı değil; zuhur ettiği, göründüğü ekran, mekân ve ruhun aynasıdır.

     Nasıl ki, aynada
görünen aynadan kaynaklanmıyor. Sadece onda görünüyor, onda yansıyor.

     Yani beden; ruha
ekranlık vazife ve görevini yapıyor.

 x

     Ölüm ile bedenden
ayrılan ruh ölmüyor. Bir nevî / bir çeşit bekaya mazhar oluyor. Kendini başka
bir mekânda buluyor.

     Öğretmen; kara
tahtaya ihtiyaç duyduğu gibi, ruh da beden denen kara tahtaya muhtaç.

  x

     Manânın da
görünmek için, Yûnus’un “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” demesi gibi
harf, kelime ve cümlelere bürünmesi gerekiyor. Yani yazılması icap ediyor. Mâna
ve anlamlar yazı olarak tezahür ediyor, kendini gösteriyor. Yani harfler;
mânanın kendisi değil, tezahür ve zuhur ettiği yer ve ekran oluyorlar. Yoksa
kelimeler; ruh hükmünde olan mânanın kendisi değil, sadece bedenidirler.

 x

   “Vücut (Varlık),
Âlem-i Cismanîde Münhasır (Madde Âleminden İbaret) Değil

 

     Vücudun (varlığın)
hasra gelmez (sınırlanamaz) muhtelif (farklı farklı) envaı (cins ve türleri),

     Münhasır olmaz
(kısıtlanamaz), sıkışmaz şu şahadet âleminde (görünen dünyada).

     Âlem-i cismanî
(Maddî âlem) bir tenteneli perde (arkasını gösteren dantel perde) gibi,

     Şulefeşan (ışık
saçan) gaybî (görünmeyen) avalim (âlemler, dünyalar) üzerinde.”

İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri

0

Eser, yayına
hazırlayıcısı Yahya Kemal Taştan’ın  ‘Takdim
yazısı ile başlıyor (s:
7-11)
, Ömer Lütfi Barkan’ın mufassal hayat hikâyesi ile devam ediyor. (s: 12-100)

Osmanlı Devleti’nin Teşekkülü Meselesi
başlıklı Birinci Bölümde Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği değerli âlimlerden
biri olan Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın
Osmanlı Devlet ile alâkalı değerlendirmesi son derece isabetlidir:

Osmanlı Devleti
kurulurken cereyan eden ve bizim için hakîkî mâhiyeti henüz karanlık kalan
hâdiseler arasında bir aşiretle bütün bir Bizans dünyasının mücâdelesini değil,
maddî ve mânevî kuvvetleriyle iki ayrı âlemin kucak kucağa gelerek karışması
nev’inden bir kaynaşışın alâmetlerini görmek lâzım gelir. Bu devir böyle büyük
bir karışma ve kaynaşma devridir. Bu devirde yalnız imparator âilesi ve
Rumların dini ve ismi değişmemiş, belki de neticeleri îtibâriyle cok daha
ehemmiyetli hâdiseler olmuş ve meselâ nüfus kütleleri büyük mikyasta yer
değiştirmiş; memleketlerin ırkî terekkübü ve nüfusun yayılış şekli değişmiştir.
Türkler yalnız işgal ordusu ve misyoner göndererek fethettikleri memleketi uzaktan
bir koloni gibi idâre etmemişler, alınlarının teri ve ellerinin emeğiyle bu
memleketi şenlendirmişler ve soylarının bereketiyle oraları kendilerine hakîkî
bir vatan yapmışlardır. Ancak bu sûretle anlaşılması lâzım gelen bir fetih
hareketini müteâkip uzun müddet iç içe ve bütün satıhlarıyla temâsa gelen iki
ayrı âlem arasındaki münâsebetlerin sonunda eğer bu âlemlerden biri diğerine
kendi dinini ve dilini kabul ettirmiş ve kurulan devlete bir İslâm ve Türk
devleti damgası vurulmuşsa, bu neticenin izahını ancak bu sûretle temas hâlinde
bulunan iki kütlenin hacimleri ve tevettürleri arasındaki farkta aramalıdır.
Gerçekten herhangi bir kültürün taşıyıcısı mevkiinde bulunan bir milletin bahse
mevzû kültürün ehemmiyeti ve yayılma sâhalarıyla mütenâsip bir kuvvet ve
hayâtiyeti hâiz bulunması icap eder. Bâzı ideallerin târihin muayyen
zamanlardaki muhitlerinde bir sedâ aksi bırakmaları ve kahramanlarını yaratarak
kütleleri peşlerinden sürüklemeleri için de birtakım şartlar vardır. Her
idealin kudret ve kıymeti, halletmek mecbûriyetinde bulunduğu meselelerin ve
târihî ânın büyüklüğüne ve harekete getirdiği kuvvetlerin mâhiyet ve ehemmiyetine
göre belirir. Şu hâlde Bizans Rumları arasında yeni bir din ve lisanı
yayabilmek kudretini gösteren Anadolu Türklerinin bu sâyede gerçekleşen geniş
bir kültür birliğine dayanan bir devlet kurabilmeleri için müsâit bir vaziyette
bulunmaları ve hizmetlerinde maddî ve mânevî büyük çapta kuvvetleri kullanmış
olmaları lâzım gelir.

Bu kuvvetler
nelerdir? Onları bulmak ve iş başında göstermek millî târihimizin
büyüklüklerini daha fazla meydana çıkarmak için yapılması gereken mühim
işlerden biri olacaktır. Kuruluş devrine hâkim olan bu nevi kuvvet tezâhürlerini
dînî, içtimâî ve iktisâdî muhtelif cephelerden tetkik etmek mümkündür. Fakat itiraf
edelim ki, bu nevi izah tarzları hakîkaten tatminkâr olabilmek için husûsî
mâhiyette birtakım delillere, arşiv vesikalarına ihtiyaç gösterirler. Elde
mevcut târihî kaynaklar bu hususta bize pek büyük yardımda bulunamamaktadır.
Bahis mevzûu olan devrin Anadolu târihi için ise, bu nevi vesikalar pek nâdir
olduğu gibi bu husustaki çalışmaların henüz pek yeni olduğu da hatırda
tutulmalıdır. Hakikatte biz burada ancak bir kalem tecrübesi yapıyoruz.

Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri
başlıklı ikinci bölümde; Osmanlı Devleti’nin zenginliğinin ve toprağın tâbi
bulunduğu tasarruf şekilleri inceleniyor. Bu tarzdaki bir inceleme, ilk defa
Merhum Barkan tarafından gerçekleştirilmiştir. Sözünü ettiği nizamın
açıklamasını da sunuyor.

Üçüncü Bölüm:
İskân ve Kolonizasyon Metotları
başlığı ile 135-145. sayfalar arasında yer alıyor. Fethedilen toprakların, ıkta
sistemiyle sevk ve iskân edilen ahaliye verilmesi, o dönemde hiçbir devletin
bilmediği bir uygulama idi. Belirtilmeli ki sevk ve iskân, ‘sürgün’ değildir. Sürgün hâdisesinde
Stalin’in Kırım ve Ahıska Türklerine yaptığı gibi, insanların ana-baba
ocağından, ata yurdundan, ‘zorla
gönderildiği
bölgede yaşayabilmek
için gerekli şartlar hazırlanmadan cezalandırmak maksadıyla
koparılması’ söz konusudur. Daha iyi
yaşama şartları hazırlanarak uygulanan yerleştirme sistemi ile insanlar, göçebe
hayatından kurtulur, sâhip ve ait olma duygusunu geliştirir, vatan sevgisini
güçlendirir.

Dördüncü Bölümde
Prof. Barkan’ın bir isâbetli teşhisi var: ‘Osmanlı
Devleti’nin kısa zamanda gelişmesini sağlayan etkenlerden biri, sevk ve iskân
edilenler için oluşturulan vakıflar ve kurulan zâviyelerdir
.’ (s: 147-337)

Zâviyelerin
lideri konumundaki Dervişler hem din adamı, hem sosyoloji ve psikoloji ilmine
vâkıf  kâmil insanlardı. Hepsi Ahmed
Yesevî’nin (1093-1166) geliştirdiği ideolojinin gönüllü öğreticileriydi. İsmi
sıkça zikredilenler: Ahî Evran (1171-1261), Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî:
(1207-1273), Şeyh Edebâli (1208-1326), Hacı Bektaş-ı Velî (1209-1271), Sarı
Saltuk (1231-1297), Yunus Emre (1238-1328), Gülbaba (?-1541) Hepsinin
üstlendiği özel görev, Anadolu ve Rumeli’yi Türkleştirmek, İslâmlaştırmak idi.

Beşinci
Bölümde, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ait Fuat Köprülü’nün Prof. Paul Wittek’in,
Velidi Togan’ın görüşleri ve Osmanlı Kroniklerinden elde edilen bilgiler
veriliyor.

Altıncı Bölümde.
Rumeli’nin iskânı, Yedinci Bölümde: Kolonizasyon plânı, Sekizinci Bölümde
Toprak Reformları ve son sayfalarda ‘Dizin
yer alıyor.

Osmanlı
Devleti, bir insanlık mûcizesidir. Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini öğrenmek
isteyen yerli ve yabancı herkesin okuyup dersler alacağı eser, 14 X 21,5 santim
ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 580 sayfadır.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Ord. Prof. Dr.
ÖMER LÜTFİ BARKAN

     1902 yılında Edirne’de doğdu. İlk ve
orta tahsilini Edirne’de tamamladıktan sonra 1920’de bir yıl Orta Muallim
Mektebi’nde okudu. Üç yıl kadar Edirne’de ilkokul öğretmenliği yaptıktan
sonra 1923’te İstanbul’da Yüksek Muallim Mektebi’ne girdi, daha sonra
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1927’de gönderildiği Strasbourg
Üniversitesi Edebiyat ve Hukuk fakültelerinde ikinci lisansını tamamlayıp
yurda dönünce Eskişehir Lisesi felsefe öğretmenliğine tâyin edildi. 1933
yılında üniversite reformu sırasında doktora ve doçentlik tezi hazırlamadan
doğrudan Edebiyat Fakültesi Türk İnkılâp Târihi Kürsüsü doçentliğine
getirildi. 1937’de bu vazifesi de devam etmek üzere İktisat Fakültesi İktisat
Târihi ve İktisâdî Coğrafya Kürsüsü’ne nakledildi. Şubat 1939’da ‘Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Devrinde Toprak Meseleleri
konulu tezini bitirerek doçentlik imtihanlarını başarı ile tamamladı. 1941
Şubatında profesörlüğe yükseltildi. 1950’de İktisat Târihi Kürsüsü başkanı
oldu; 1950-1952 yıllarında İktisat Fakültesi dekanlığı yaptı. 1955’te,
emekliliğine kadar müdürlüğünü yürüttüğü Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nü
kurdu. 1957 yılında ordinaryüs profesörlüğe yükseltildi.

     İktisat Fakültesi’ndeki derslerinin
yanında Edebiyat ve Fen fakültelerinin inkılâp târihi derslerini de yürüttüğü
gibi 1939’da Hayriye Lisesi’nde felsefe hocalığı, 1940’ta Yüksek Muallim
Mektebi’nde müzâkerecilik görevinde bulundu. Yine 1940’tan başlayarak Hukuk
Fakültesi’nde Türk hukuk târihi ve toprak hukuku, Edebiyat Fakültesi’nde
Türkiye teşkilât ve müesseseleri târihi; 1963-1972 yıllarında da İstanbul
Özel İktisâdî ve Ticârî İlimler Okulu’nda genel iktisat târihi dersleri
verdi. 1973’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. 23 Ağustos 1979’da vefat etti.

     Ömer Lutfi Barkan yurt içinde Türk Tarih
Kurumu (1940) ve Türk İnkılâb Tarihi Enstitüsü üyeliklerinden başka UNESCO
Türkiye Millî Komisyonu 5 ve 7. dönem genel kurul üyeliklerinde bulunmuş,
1955’te Strasbourg Üniversitesi tarafından kendisine ‘şeref doktoru’ pâyesi verilmiştir. Sırbistan İlimler Akademisi’ne
de üye seçilen Barkan, 1967-1973 arasındaki dönemde Milletlerarası
Şarkiyatçılar Birliği’ne bağlı Osmanlı ve Osmanlı Öncesi Tetkikleri Komitesi
başkanlığına getirilmiştir.

Eserleri:

     *Türkiye’de
Toprak Meselesi
(1980), *Osmanlı’da
Zirâî Ekonominin Hukûkî ve Malî Esasları
(1945), *İstanbul Vakıfları
Tahrîr Defteri (Ekrem Hakkı Ayverdi ile birlikte 1970), *Süleymaniye Cami ve
İmareti İnşaatı 2 Cilt (1972-1979).

     Kitap hacmindeki inceleme-araştırma makalelerinin
sayısı 150’den fazladır. Banların kitap hâlinde yayınlanması kararı alınmakla
birlikte henüz tamamlanamamıştır.

 

KUŞBAKIŞI:

EFENDİ BEY

Olaylar o kadar
çığırından çıkmıştı ki, bir insanın adı bile öldürülmesi için yeterli sebepti.
Ateş düştüğü yeri yakar ya, işte ülkenin her tarafı yangın yerine dönmüştü.

Efendi Bey
telaşlı… Nasıl olmasın ki? Yetişkin altı evlat ve her biri ayrı telden
çalıyor. Kiminin ismi sağcıların esame listesinde, kimininki solcuların. Anarşi
olaylarından ailesi ziyâdesiyle etkilenmiş, ülkedeki kardeş kavgası ailesine de
sirâyet etmiştir. Öyle ki çocukları siyâsî fikirleri yüzünden birbirleriyle
kavgalı ve hatta küskündürler. En küçük iki oğlu Tuna ve Şahin hâriç hepsi
kendi yolunu çizmiş ve aileden kopmuşlardır. En büyük korkusu onların da bir
gün ağabeyleri gibi elinin altından kayıp gitmeleridir. Nitekim korktuğu başına
gelir ve Tuna işlediği garip bir cinayetten dolayı gözaltına alınır. Ardından
Şahin akıllara durgunluk veren bir iş yapar. Efendi Bey’in artık insan içine
çıkmaya yüzü kalmamıştır. Böylece ailenin hayatı hepten yanlışlıklara ve
kavgalara bürünür.

Ve bir sabah… 12
Eylül 1980 Cuma günü… Radyo ve televizyonlarda darbe bildirisi okunuyor.
Efendi Bey, küs olan evlâtlarını barıştırmayı, bir araya getirmeyi hayal
ederken bir oğlu kayıplara karışmıştır. Tuna, bilinmeyen bir yolculuğa
çıkmıştır. Kendisinden en ufak bir haber alınamayan Tuna ve bu süreçte
yaşananların, 80 öncesi anarşinin ve 12 Eylül askerî darbesinin aileye
yaşattığı acıların anlatıldığı Efendi Bey, eşi, çocukları ve torunları
arasındaki çok bilinmeyenli bir denklemin tahlilidir.

Efendi Bey
romanında, Türkiye’nin yakın târihi anlatılıyor. Roman, 1980 Darbesi’nin arka
planında yaşanmış olayları âdeta bir dürbünle okuyucuya yakınlaştırıyor.

Mesut Turan’ın yazdığı roman 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 384 sayfadır.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8
Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ TÂRİHİ

Türklerin en eski
yurtlarından biri olan Doğu Türkistan aynı zamanda Türk kültürünün de en eski
ve en zengin bölgelerinden biridir. Bu önemine rağmen Doğu Türkistan, maalesef
Türk târih araştırmalarında lâyık olduğu yeri alamamıştır. Bunda şüphesiz
yeterli sayıda ve kalitede uzman yetişmemiş olmasının da büyük payı vardır. Bu
bakımdan, Doğu Türkistan târihi üzerine yapılmış olan bu çalışma, büyük önem
taşımakta ve ciddî bir boşluk doldurmaktadır.

Bu çalışmanın birinci
cildinde başlangıçtan on yedinci asra kadar hâdiseler ana hatlarıyla verilmiş,
on yedinci asırdan on dokuzuncu asra kadar ise mümkün olduğu kadar tafsilatlı
olarak ele alınmıştır. İkinci cilt ise tamamen on dokuzuncu asra ayrılmıştır.
Eserde, Çin’in devletlerarası hukuku çiğneyerek Doğu Türkistan’ı nasıl işgal
ettiği, uyguladığı sömürge idâresini nasıl bir baskı rejimine çevirdiği de
belgelerle gözler önüne serilmektedir.

Prof. Dr. Mehmet
Saray’ın telif ettiği 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki eser 328 sayfadır.

BOĞAZİÇİ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44
Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76

Belgegeçer: 0.212-526 09 77 e-posta:
boqazici@bogaziciyayinlari.com //
www.bogaziciyayinlari.com.tr

 

MAKALELER

Hüseyin Nihal Atsız,
bir döneme damga vuran, eserleri ve fikirleri hâlâ geçerliliğini koruyan, dil,
târih ve edebiyat alanında günümüze ışık tutan yaklaşımların sâhibi güçlü bir
fikir adamıdır. Geniş kütleleri etkileyen Atsız’ın hayat felsefesinin çıkış noktasını
ve çalışma alanını ise Türk’e ait olan her şey oluşturmuştur. ‘Makaleler‘, isimli eserin muhtevâsını
oluşturan yazılar farklı dergilerde ve târihlerde yayımlanmış farklı konu
başlıklarından oluşuyor. Târihe ve onun kalem mücâdelesine ait olan bu eser
yazarın kendi ifâdesiyle: ‘Türkçülüğün
türlü konularını ilgilendiren
‘ fikir yazılarını içerir. Türk dili, Türk
Edebiyatı ve Türk kültürü açısından özellikli bir önemi olan bu eser 12,5 X
19,5 santim ölçülerinde 472 sayfadır.

Sâdece yazıldığı
dönem için değil, daha çok yarınlar için kaleme alınmış makaleleri ihtiva eden
kitap, önemi ile birlikte tâzeliğini de korumaktadır.

İRFAN
YAYINCILIK:

 Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 42
Kat: 3 Cağaioğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518 38 66

Belgegeçer: 0 212-516 32 54. E-posta:
irfanyay@qmail.com www.infanyayinevi.com

                                                                                                                                                

KISA
KISA… KISA KISA…

1-ŞİİRLİ
YASTIK:
Sunay
Akın / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

 2-MECBÛRİYET VE HASSASİYET: Dag Solstad
/ Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

 3-HESAP LÜTFEN Vedat Milor ile Söyleşi:
Nurhan Kaya / Kronik Kitap.

 4-TOPRAKYİYEN: Dolores Yeyes – Saliha
Nilüfer / Can Yayınları.

 5-PANDEMİ ZAYİATI: Pınar Öğünç /
İletişim Yayınları.

 

DERKENAR:

Koloni’ kelimesinin lügat mânâsı;
1-Sömürge, müstemleke 2-Bir memleketteki göçmen topluluğu ve bu topluluğun
yerleşmiş olduğu yer, şehir veya bölge, 3-Bir ülkedeki küçük bir grup olan
yabancılar topluluğu demektir.. Bu durumda ‘Kolonizatör
de, bir ülkede yaşayan ahalinin bir bölümü için yabancı bir ülkeden şu veya bu
şekilde toprak, yer, şehir veya bölge almak demek oluyor. Merhum Ord. Prof. Dr.
Ömer Lütfi Barkan’ın eserinden anlaşılan mânâ bu değildir. O; ‘fethedilen toprakların Türkleşmesi ve
Müslümanlaşması için çalışan mutasavvıflar’
dan söz etmektedir. Kitap adının
açıklamasında kullanılan ‘istilâ
kelimesi ile sayfalarda geçen  ‘Osmanlı İmparatorluğu’
isimlendirilmesinin ise zuhûl eseri olduğun düşünülmelidir. 

İstilâ’ kelimesinin; ‘Bir yeri kuvvet kullanarak ele geçirmek;
hükmü altına almak, kaplamak-yayılmak’
mânâları olduğu gibi, ‘zorbalıkla ve haksız olarak el koyma
mânâsı da vardır. Osmanlı’nın yaptığı, bunlardan hiçbiri değildir. ‘Fetih’tir. Fetih, İslâmî bir kavramdır
ve şartları İslâmî hükümler olarak belirlenmiştir. Osmanlı devleti de, bu
hükümlere dâimâ harfiyyen riâyet etmiştir. İstilâ söz konusu değildir. İstilâ kelimesine
en doğru örnek olarak, günümüzde İsrâil’in Filistin topraklarını gasp etmesi
gösterilebilir.

Osmanlı İmparatorluğu’ isimlendirmesine
gelince: Osmanlı kayıtlarında devletin adı; ‘Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’dir. (Âliye ve Osmaniye değil) ‘İmparatorluk’ kelimesi asla
kullanılmamıştır. Osmanlı pâdişahları da hiçbir zaman ve aslâ ‘imparator’ unvânını kullanmamıştır. ‘Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ eski ve
ağdalı bir terkip olduğu için kullanılmak istenmiyorsa, ‘Osmanlı Devleti’ veya ‘Osmanlı
Cihan Devleti
’ denilebilir.

Türkistan’dan Kilis’e; Bir Uygur Tazebay Öyküsü

“O’ndan geldik O’na
dönüyoruz.” Bu inancımızın gereği. Prof Uygur Tazebay Ağabeyimiz (1934-2021) de
87 yaşında ruhunu yaradanına teslim ederek hakka yürüdü. Sosyal medya haberi
hemen dünyanın dört bir yanına ulaştırdı. Doğu Türkistan amaçlı sivil toplum ve
yazılı, sözlü ve görsel basın kuruluşları da başta Amerika ve Avrupa olmak
üzere Prof. Uygur Tazebay’ın vefatı haberine geniş yer verdi, röportajlar
yayınladı.

 

Tabut Üzerinde Gökbayrak

İstanbul’da aziz dostum, Doğu
Türkistanlı Hamit Göktürk bana ortak hemşerimiz hem Türkistanlı (Hoten ve
Turfan), hem de Kilisli Uygur Tazebay için baş sağlığı dilerken, ABD ve
Avrupa’da yaşayan Doğu Türkistanlılar arasında haberin hızla yayıldığını,
dualar edildiğini, Ankara’da ise Doğu Türkistanlıların akın akın cenaze
töreninin yapılacağı Bilkent Doğramacızade Ali Paşa Camii’ne gittiklerini, tabutun
üzerine bir Doğu Türkistan bayrağı olan gök bayrağı serdiklerini anlattı. Dünya
Uygur Kurultayı Vakfı üyelerinin de kocaman bir çelenkle cemaate iştirak ederek
duaya durduklarına işaret etti.

Prof Uygur Tazebay Türk
Dünyasındaki mağdur ve mazlum halkımızın ve özellikle gençlerimizle
mültecilerimizin hep yanında yer aldı. Hamit Göktürk dostumun anlattıklarını
biliyordum ama, bir kez daha gururlandım Prof. Uygur Tazebay Ağabey ile. Hamit
Göktürk’ün tespiti dünkü Uygur Tazebay ile bugün aynı makamda olanların
durumuna kıyas imkânı verdi. Üstelik bunların çoğu da dini eğitim aymış teolog
akademisyenlerden oluşuyor. Çin’in soykırım uyguladığı Doğu Türkistan halkının
uğradığı mezalim karşısında sus pus olanlardan ötürü vay halimize.

 

Türk Dünyasına Gönlünü Ve Yönünü Çeviren Aydın

Hamit Göktürk Anlattı;

-Rahmetli General Rıza Pekin
Paşa ile Uygur Tazebay Ankara’da hep görüşürlerdi. Söz konusu yıllarda Doğu
Türkistanlı öğrencilerin üniversitelere yerleşmesi, diplomalarının denkliği,
yüksek öğrenim ile diğer işlemlere yardım ve hizmette bulunması bizleri
yüreklendiriyor ve duamıza ortak ediyorduk Uygur Bey’i. Özellikle başta
Kayseri’ye yerleşen Türkistanlılar kendisini hep minnet ve şükranla yad
ederler. Doğu Türkistan Türklüğüne çok hizmeti oldu. Nurlarda uyusun.

 

Laf lafı açınca Uygur
Tazebay’ın, bakanlarımızdan Hasan Celal Güzel ve Gaziantep Büyükşehir Belediye
eski Başkanlarından Dr. Asım Güzelbey’in çok yakın akraba olduklarını anlattım.
O zaman Hamit Göktürk Hasan Celal Güzel’e dua ederek şöyle dedi;

-Doğu Türkistan’da hacc’a
gitmek isteyenler Türkiye üzerinden bu ibadet seyahatini gerçekleştirirlerdi.
İmkânları da fazla değildi. Yanlarında getirdikleri ipekli kumaşları satarak
bir gelir girdisi sağlarlardı. Ama gümrükten geçirebilirlerse. İşte bu sorunu
rahmetli Hasan Celal Güzel halletti. Gümrükler Genel Müdürlüğüne telefon
açarak, kolaylık gösterilmesini sağladı. Uygur Bey de Hasan Celal Bey de nurlar
içinde uyusun.

 

Âlimler Sülalesi

Uygur Bey bir kahraman Türk
milliyetçisi idi. Hukuku ve ahlakı önemserdi. Hep insanımızdan yana tavır
koyardı. Ben kendisini Ankara’da tanıdım (1977). Sağlık Bakanlığında Dış
Münasebetler Daire Başkanıydı. Ancak hayata ziraat teknisyeni olarak
Gaziantep’te başlamıştı (1955). Bazı politikacılar kendilerine rakip olabilir
diye bu hususu çok istismar ettiler. TOBB’a girdiğinde (1980) dostluğumuz daha
da arttı. Sonra YÖK’e transfer oldu (1982) ve Yüksek Öğrenim Kurumu Başkan
Vekilliğine kadar yükseldi, 14 yıl gençliğimize ve üniversite eğitimimize
hizmet etti.

 Kilis’te maruf Şıh Efendi’nin torunu idi. Aile
Türkistan’ın köklü ailelerinden Tümenbaylere boyundandı. Aile 1750 yılında
Hoten’den Turfan’a göç etti. 1800 yılında ise Anadolu’ya geçtiler.  Mekân, iklim, coğrafya ve imkân olarak
Türkistan’a çok benzeyen Kilis’e yerleştiler. Aile bir alimler silsilesiydi.
Dergâhları vardı. Cumhuriyet kurulunca tek kapatılmayan tekke burası oldu. Daha
önce bölgenin Mantık Fakültesi olarak hizmet vermiş, çok sayıda alim, şair ve
fikir adamı yetiştirmişti burası.

 

Türk Dünyasına Ve Memleketine Hizmette Öncü

Prof. Uygur Tazebay üçüncü
nesil olarak bu aileyi temsil etti. Kendisiyle Ankara’da sürekli görüşüyordum.
Vefatından birkaç ay önce de ülke eğitimi, kültürü ve gençliğinin aşırı derece ihmal
edildiğini, bu durumun ilerde çok ciddi sorunlara yol açacağını anlatan mailler
gönderiyor ve telefonla sohbetler ediyorduk. Bir hatırlatması da sevgi, saygı,
iyilik ve güzelliklerin çözülmesi konusuydu. Uygur Bey, daha önce de dedesinin
belirttiği gibi kendisinin de bir nezaket mektebi, adab-ı muaşeret okulu
açılmasını çok istiyordu.

Hasan Celal Güzel 1986
yılında Gaziantep’ten milletvekili adayı olunca bütün Ankara bürokrasisi
ilimize taşınmıştı. Başta Uygur Tazebay olmak üzere YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan
Doğramacı’yla birlikte gelerek Gaziantep Üniversitesi’nin kuruluşunu
müjdelediler (1987). GAÜN böylece tüzel kişilik kazandı ve hemen faaliyete
geçti. Kilis’te ise Meslek Yüksek Okulu kuruldu ve müdürlüğüne Mahir Körbeyli
getirildi. Kilis Üniversitesi’nin kurulmasında da katkısı oldu. Kilis
Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. İsmail Güvenç Uygur Tazebay’ı Kilis’e
davet ederek Türk Dünyasının ortak etkinliği ve rengi olan Nevruz konusunda bir
konferans verdirdi, kenti ve üniversiteyi onurlandırdı. Prof. Uygur Tazebay’a
Rektör Güvenç bir plaket takdim etti.

Yayınlanmış Âlimler ve Kimi
Zalimler adında bir kitabı vardır. Keşke yeni baskıları ve Uygur Tazebay’ın diğer
yazı ve röportajları kitap haline getirilse.

 

Türkiye-Kazakistan
Üniversitesi ve Kilis Zirvesi

İki kız babası olan Uygur
Tazebay’ın eşi İlksev Hanım avukattı. Eşim ile birlikte Hasan Celal Güzel’in
hayata geçirdiği Yeniden Doğuş Partisi’nin kurucuları arasındaydı. Zaman zaman
politika sohbetleri yapar ve bu işin güçlüğünü görür, samimiyetini sorgular ve
sıcaklığını yaşardık.

2004 yılında Ankara’da Milli
Kütüphanede düzenlediğimiz ve iki gün süren Kilis Zirvesi’ne katkı verdi, arka
çıktı. Toplantıyı sürekli izledi ve yorumladı. Prof. Uygur Tazebay “Kilis Seni
Çağırıyor Duyuyor musunuz?” mesajlı Kilis İçin Sivil İnisiyatif Platformunun
faaliyetlerini önemserdi.

Çiğdem Mahallesinde
oturuyordu. Korona salgını dolayısıyla hiç dışarı çıkmadığını, ama temaslarını
telefonla da olsa devam ettirdiğini biliyordum. Yıllarca Türkiye -Kazak
Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığını yaparak Türk Dünyası ile olan
ilişkilerin daha da büyümesini sağladı.

 

Uygur Tazebay İsmi Yaşatılmalı

Hakka yürüdüğü güne kadar
hizmet etti Uygur Tazebay. Ankara’da cenaze namazını Diyanet İşleri eski
Başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz kıldırdı. Hemşerileri gibi Doğu Türkistanlı
soydaşları da cenaze namazında ve duada hazır bulundu. Doğu Türkistan’ın
Sürgündeki Hükümet Başbakanı Erkin Sabit de bunlardan biriydi.

Aynı dini tören Kilis’te de
yapıldı. Cenaze namazı, öğleyin çocukluğunun geçtiği evlerinin önündeki
Çekmeceli Camii’nde de kılındı ve hemen caminin karşısında bulunan Şıh Efendi
Tekkesi aile mezarlığında defnedildi.

Nurlar içinde uyusun bu aziz
insan.

Dilerim Ankara Büyükşehir ve
Kilis Belediyeleri Prof. Uygur Tazebay’ın ismini bir sokağa, bir caddeye, bir
bulvara verir, Kilis Üniversitesi de Uygur Tazebay’ın adını bir anfiye yansıtır
ve bir çalıştay gerçekleştirir.

Katır İnadı- Denenmişi Denemek

Katır ve
eşeklerin çok inatçı hayvanlar olduğuna
dair yaygın
bir inanç vardır. Prof. Dr. Üstün Dökmen bu kanaatin bir önyargı
olduğunu, objektif ve bilimsel bilgiye aykırı bir görüş olduğunu anlatır.

Meğer katır ve
eşeklerin gözleri çok keskinmiş.
200 metre ileriyi net görebildiği için,
mesela bir yılan veya mayın gördüğünde, binicisini tehlikeden korumak için
olduğu yerde dururmuş. Ancak inatçılıkla suçlanıp dayak yermiş.

Ayrıca katır ve
eşeklerin hafızası da çok güçlü
olduğu için daha önce bir tehlike yaşadığı
yerden, yıllar sonra bile geçerken o tehlikeyi hatırlayarak o yerden geçmek
istemezmiş. Ne kadar çekilse, itilse veya dövülse bile oradan geçirmek mümkün
olmazmış.

Şimdi bu bilgiyi
öğrendikten sonra, bu gözleri keskin, hafızası güçlü olup binicisini
tehlikelere karşı uyaran hayvanlara “inatçı” deyip suçlamak herhalde doğru
olmasa gerek.

****

“Denenmişi
denemek ahmaklıktır”
diye bir atasözümüz var.

Bu sözün bir benzerini Albert
Einstein
“Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp her seferinde farklı sonuç
beklemek aptallıktır”
şeklinde söylemişti.

Bu iki veciz sözden
şunları anlıyoruz: Bir konuda başarısız olduğu önceden denenmiş bir yöntemin
yeniden denenmesi akılsızlıktır. Aynı şekilde başarısızlığı, beceriksizliği
önceki denemelerle ortaya çıkan birine “bu defa başarır” diye
yeniden görev vermek, mantıklı ve doğru davranış değildir.

****

Bir de Temel fıkrası
anlatalım:

Temel ile
İdris
sinemaya bir kovboy filmi seyretmek için gitmişler. Filmin bir
sahnesinde kovboy karşıda bulunan yaklaşık 2 metre yüksekliğinde bir duvarı atıyla
birlikte atlayarak geçmek istemektedir.

Temel “kovboy atıyla bu
duvarı geçer”, İdris ise “geçemez” der. Yüz lirasına iddialaşırlar. Film devam
eder, kovboy hızlanır, hızlanır duvarın önünde atını havalandırır fakat duvara
çarparak atıyla beraber yere düşer.

Temel “kardeşim iddiayı
sen kazandın ama sana bir şey itiraf edeceğim. Ben bu filmi daha önce beş defa
seyretmiştim” der.

İdris şaşkınlıkla, “yahu
Temel madem öyle niye benimle ‘duvarın üstünden atlayarak geçer’ diye iddiaya
girdin?” diye sormuş.

Temel, “ne bileyim bu defa
ders çıkarmış ve öğrenmiştir diye düşündüm” demiş.

*********************************

Merkez Bankasına
Söz Dinleyen Başkan

Bana bunları hatırlatan o
kadar çok şey var ki… İlk aklıma gelen Merkez Bankası Başkanlığının daha
doğrusu Cumhurbaşkanının faiz politikası.

Merkez Bankası Başkanları
artık bağımsız değiller. Yukarıdan gelen işarete uygun davranmadığında hemen
görevden alınıyor. Kim gelirse gelsin, Cumhurbaşkanı’nın “Faiz enflasyonun
sebebidir”
teorisine göre davranmak zorunda.

Bu teoriye inanan bir tek
bağımsız ekonomist yok. Sırf bu teoriyi ispatlamak için yapılan deneme yüzünden
Hazinemizin 128 Milyar doları çarçur oldu. Ama şimdi denenmiş olan
yöntem yeniden denenecek.

Tecrübelerden ders
çıkarmadıkları gibi, ileriyi de görmüyorlar. Önceki tecrübeleri bilen, uzağı
iyi gören ve tehlikelere karşı uyaran uzman bürokratları “inatçı” bulup,
“söz dinlemiyor” diye görevden alıyorlar.

“Söz dinleyen başkan ve
üyelerle” aynı şeyleri yaparak başarılı olacaklarını sanıyorlar.

Biz bu filmi
ve bu sahneyi defalarca gördük.
Ama yine de
“bu defa başarılı olabilirler” demek mantıklı olabilir mi?

Temel’in iyi niyeti ve
kovboyun aklına, yeteneğine safça güvenmesi beklediği sonucu almasına yetmezdi,
yetmeyecektir.

Merkez Bankası Başkanına
talimat veren, “ben ekonomistim” diyen Cumhurbaşkanı’na safça güvenen
vatandaşlarımızın beklentisi yine olmayacak. Fakat zararını bu defa da bütün
vatandaşlar çekecek. Enflasyon, kurlar ve hayat pahalılığı kontrol
edilemeyecek. Türkiye küçülmeye, insanlarımız fakirleşmeye devam edecek.

*********************************

Cumhurbaşkanlığı
Sistemi Çok Başarısız

Daha Cumhuriyet ilan
edilmemişti. 1923 Eylül’ünde Atatürk, Lazar isimli bir yabancı gazeteciye
mülakat vermiş, “Biz Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve sorumlu Bakanları olan bir
Cumhuriyet olacağız”
demişti.

Türk Anayasası’nın ilk
maddesinin “Egemenlik, kayıtsız, şartsız milletindir. Yönetim tarzı,
milletin geleceğini bizzat kendisi ve gerçekten belirlemesi ilkesine dayanır”
şeklinde
olacağını bildirmişti.

Ancak Osmanlı’nın çöküşüne
giden olaylar, savaşlar sonrasında Millî Mücadele TBMM’nin yönetiminde “kuvvetler
birliği”
ilkesiyle yapılmıştı. İç ve dış şartlar (Avrupa’nın bile çoğunda
demokrasi yoktu.) Cumhuriyetimizin de “kuvvetler birliği” ile kurulmasını
gerekli kıldı.

Cumhuriyetimiz yaşanan
onca tecrübeden sonra “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile yani “demokrasi”
ile taçlanmakta iken CB Sistemine geçtik.

Şimdi, Atatürk’ü “tek
adamlıkla, diktatörlükle” suçlayan siyasal İslamcılar gerçek bir “tek
adam yönetiminin” ne olduğunu gösterdiler.

****

“Demokratik hükûmet sistemlerinde egemenliğin sahibi halktır. Buna göre siyasi sorumluluk da doğrudan halka veya halkın temsilcileri olan seçilmiş meclislere karşı
olmalıdır.”

Cumhurbaşkanlığı
Sistemi
2017 referandumu ile kabul edildi ve 9
Temmuz 2018 tarihinden itibaren uygulanmaya başladı. Bu yeni sistemle CB tek
başına yürütme erkini kullanmaktadır.

Bakanlar
Kurulu
kaldırılmıştır. Başbakanı olmayan bu
sistemde, Bakan adı verilen atanmış sekreterlerin halka ve TBMM’ne karşı
siyasi sorumluluğu yoktur. Bu yüzden Bakanlar Meclis’ten ve halktan
kopuklar.

Yeni sistemde TBMM
işlevsizdir.

Özetle, bir
kişiyi CB seçtik, geride kalan herkesi ve her şeyi O belirliyor.

****

Üç yılı aşan
tecrübe ile gördük ki,
ekonomiden dış politikaya,
eğitimden güvenliğe, tarımdan sanayiye, adaletten hak ve özgürlüklere kadar her
şey eskisinden çok daha kötü.

Geçmişin tecrübesi, akıl
ve bilimin rehberliği ile hatalardan ders çıkarmak zorundayız.

Başarısızlığı kesinleşmiş sistem
ve şahısları tekrar tekrar denemek ahmaklığından kurtulmamız şart. 

Amin

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce
kendini en net hatırlayabildiğin çocukluk yıllarına dönmeni rica ediyorum.

Okumaya devam etmeden önce de,
o yaşlara ait hatırlayabildiğin birkaç g
üzel
anı göz
ünün önüne getir!

***

Ailen ile ilk alışverişin,
ilkokula başladığın g
ün, ilk samimi
arkadaşın, ilk oyuncağın, ilk öğretmenin, ilk aşkın

Bisikletten düşüp dizini kanattığın
ilk an, komşu amcalar-teyzeler, annen-baban, deden-ninen!

***

Çok şey geçti gözünün önünden değil mi?

Şimdi yazıyı okumayı bırakıp
arkana yaslan ve o yılları d
üşünmeğe devam et varsa albümleri
karıştır,

O resimdekiler kim bilir şimdi
nerede desem!

Bir süre
sonra duygulanıp gözlerin bile dolabilir, belki de ağlarsın!

***

Peki, şimdi ayağa kalkıp
aynaya bakmanı rica etsem, kendini hatırladığın o ilk yaşların da ki y
üz hatların ile yüzünün şimdiki halini
kıyaslamanı istesem!

Resmen evrim geçirmişiz değil
mi?

Hey gidi günler hey!

Evet; Zaman durduğu yerde
durmuyor, o çocukluk yıllarımız, çocukluk arkadaşlarımız, mahalle b
üyüklerimizin pek çoğu!

Belki anne babamız, belki dede
ve ninemizin bazıları hayatta değil!

Tıpkı ondan öncekiler gibi.

Bu vesile ile Allah hepsine
gani gani rahmet eylesin.

Şimdi yaşayanlar da bir zaman
sonra ölecek!

Bizde!

***

Evet; İfadesi bile hiç hoş
değil ama bir g
ün biz de öleceğiz

Hayat böyle, düşün ki peygamberler
bile ölm
üş?

Yani Allah hem geçinden hem de
sıralı öl
üm versin, eninde sonunda sıra bizlere de gelecek, ne
tuhaf bir duygu değil mi?

Biz de o ne olduğunu
bilmediğimiz duyguyu bir g
ün yaşayacağız!

***

Kimler kimler ölmemiş ki!

Mısır piramitlerinin
inşaatında çalışan en gariban köle de ölm
üş
firavun da!

Göbekli tepenin mimarı da ölmüş, etrafındaki yardakçıların tanrılaştırdığı

Kral Odinde,

Aşık Veysel, Aristo, Pir
Sultan Abdal, Diyojen, Fatih, Atat
ürk

Şimdide sıra biz de ve biz de
bizi yönetenlerde!

Yani bir gün hak vaki olduğunda Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli,
sayın

Kılıçtaroğlu ve diğerleri

Hepsi!

Yani herkes bir gün tarih olacak, yaşadıkları ve yönettikleri dönem
gibi,

Vahdettin, Abdulhamit, İsmet
İnön
ü gibi, Sevdiklerimiz de sevmediklerimiz de!

Yani demem o ki şu fani
olduğunu kabul ettiğimiz d
ünyada her şey gittikçe
zorlaşırken ÖLÜM VARKEN!

Herkes birbirine adım atsa ve
kalan hayatı biraz g
üzelleştirse ne olur!

Önce kendimizle barışsak!
Sonra kiminle bir hesabımız varsa! Tabuta girmeden, son g
ün gelmeden!

Arayıp Desek ki, kardeş gel
bir çay içelim! Artık kiminle bir hesabımız varsa!

Helalleşsek!

Şu virüs
y
üzünden kimsenin ölümüne şaşıramaz
yadırgayamaz yetişemez olduk, yakaladığını göt
ürüyor.

***

Yani ben Cumhurbaşkanımız
Recep Tayyip Erdoğan
ın yerinde olsam ararım sayın Kemal Kılıçtaroğlunu!

Ya Kemal Bey tamam rakibiz ama
d
üşman değiliz, siyaset bir yana ikimiz de bu  ülkeyi yönetme isteği
ile yola çıktık, her seçimde halk beni seçti, göz
üken
o ki 10 kere daha seçim olsa, dolar bin lira dahi olsa, bu millet yine beni
seçecek, seçecek, ama senin de ekibinin de tecr
übe
ve yetenekleri var

Hep ben seçilince sizin bu
yetenekler ziyan olacak, gel uzlaşalım!

Kürsülerden birbirimize söylediklerimize bakma, sen de ben
de bu
ülkenin iyiliğini istiyoruz,

Gelin bir masa etrafında
toplanalım, Sayın Devlet Bahçeli Bey
de gelsin, sen de
topla son 5 yıl içerisinde kurulan t
üm siyasi partilerin
Genel Başkanlarını sohbet edelim, gör
üş alışverişinde bulunalım,
millet bizi birlik ve beraberlik içerisinde görs
ün!

Kırıp dökmeden birbirimize
tavsiyelerimizi aktaralım, Partilerinizde görev yapan Milletvekillerinizden
alanları ile ilgili ihtiyaç varsa bakanlıklar m
üsteşarlıklar
talep edelim, faydalanalım!

Vatandaşlarımıza moral olsun,
dostlarımız sevinsin, d
üşmanlarımız

üzülsün! Dört nala geldiğimiz uzak Asya’dan Akdeniz’e bir
kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim! Dese!

***

Ya inanın bu küçücük adım var ya, şu zor günlerde
o kadar iyi gelir ki.

İnsanlarımız mutsuz, umutsuz,
gergin, parası olan da öyle olmayan da!

İşi gücü olan da böyle, olmayan da.

Toplumsal barışa acilen
ihtiyacımız var.

Lütfen
Allah rızası için, herkes kendi siyasetçilerini uyarsın, yazsın çizsin söylesin.

Toplumsal barış, evvela
siyasetçilerin barışmasından geçer, siyasetçilerin barışmasından geçer.

Onlar barışmadan yüzler gülmeyecek, en cesur
olanlar ilk adımı atsın.

Bize kürsülerden boğuk sesleri kızgın suratları ile bağıran nutuk
atanlarlar yerine, umut veren, sevgiye barışa kardeşliğe dostluğa, adalete, yoksullukla
savaşa, birlik ve beraberliğe çağıran g
üler
y
üzlü siyasetçiler lazım.

Haberleri izleyemez olduk, lütfen şu ölümlü olduğumuz dünyada kalan ömrümüz ağız tadı ile geçsin.

Ekonomi idi, dış güçlerin müdahalesi idi,
işsizlik, kontrols
üz göç, kadın cinayetleri, ötekileşme, torpil, mülakat dini istismarı derken

Artık bu böyle gitmez.

***

Müslüm Gürses hazretlerinin
de bir şarkısında dediği gibi!

Sev bütün insanları, say bütün insanları, kin gütme
unut gitsin, geçmişte olanları

Dürüst ol insancıl ol, düşün öbür dünyayı, rakiplerini bile, incitme sakın evlat

Şu canım memleketi siyasetçilerin
hırsları için heba etmeyelim, önce kendimizi sonra birbirimizi affedelim, amin.

Kocaeli: Muhalefeti Olmayan Şehir

20
yıl önce bizim Âhenk Dergisi için “İzmit: Seveni Olmayan Şehir” yazısını
yazmış ve İzmit’ten nemalanan, İzmit’te hane olan, İzmit’in imkânlarıyla
ekmeklenen; ticarette ve siyasette bir yerlere gelebilen hatta cenazesi bile
İzmit civarındaki mezarlıklara gömülenlerin yarım asır – bir asır önce
geldikleri diyarlara tüm sevgilerini ilettiklerinden İzmit’in sevgi bakımından öksüz
kaldığını betimlemeye çalışmıştık; başta benim Rize Güneysu kökenli dayıspor
olmak üzere.

Başiskele ve Kartepe,
İzmit’in nüfus-u muhesebâtından düştüğünden beri yeni ilçeler de bahtsız
bedevî; varsa yoksa Trabzon, Rize, Artvin yahut etnisite veya göçülke. Siz onu Kocaeli geneline şâmil edin, durum
aynı. 2 milyonluk şu Koca İlin kadr u kıymeti 80 binlik Bayburt kadar
bilinmiyor
. Doğal güzelliklerini, iklim özelliklerini, baraj-deniz-göl-yayla
hususiyetlerini saymıyorum bile. Sanayi de neymiş; de get!

Halife’ sözcüğü ile ‘muhalefet’ sözcüğü aynı kökten geliyor.
Halife:
ardıl temsilci, sorumlu idareci. Hilâfet: yönetişim, tarz-ı idare. Muhalefet:
yönetsel karşıt, idarî takibât. Ne diyor Sad 26’da Allah: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife /
sorumlu olarak görevlendirdik. İnsanlar arasında adaletle hükmet. Keyfi
davranma!”
Demek ki sorumluluğunu yerine getir(e)meyene, adaletten
ayrılanlara, heva ve heveslerine râm olanlara muhalefet şart. Yoksa insanın
yeryüzü sorumluluğu / halifeliği ne anlam ifade eder?

Doç.
Ömer Aslan “Halîfe Sözcüğü Bağlamında
Kur’ân’da Hilâfet – Muhâlefet

Münasebeti
makalesinde (KSÜ İlahiyat Fak. Der. 29/2017) Âdem ile Havva’nın Bakara
35’deki ‘Ağaca (şecere) yaklaşmayın’
emrine muhalefet etmesini, bir insan olarak halifenin hem hilâfet hem de
muhalefet edebilecek bir yapıya sahip
olduğu tespitiyle açıklamaktadır. Gel
gör ki zamanımızda ne hilâfet eden
var ne de muhalefet eden.

            Korona
kapanmalarında yatan belediyelerimizin tam
açılımlı
dönemlerde İzmit, Başiskele, Körfez, Gebze ve sair ilçelerde
yolları mıncıklayıp mıncıklayıp bırakmasını; boş-beleş işleri halkımızın sükût
ikrarından cesaret alarak gerçekleştirmesini, şehir merkezlerinde hatta okul
önlerinde ay’ın yeryüzü şekillerinin hükümferma olmasını Hz. Âdem öncesi
güdülere mi bağlasak?

Siyasî partilerin il ve ilçe
örgütleri
iktidar sırası beklemekten başka ne yapar Allah aşkına? Kapının
önünü süpürmek olan biten olumsuzlukları halının altına mı üfürmek? Onlarca sendika, onlarca oda var; kaç tanesi hilâfeten muhalif yani sorumluluğu
olanlara karşı takipçi? Yüzlerce STK; dernek-ocak-vakıf var ama türküleri tek:
Ezberim
biçim biçim
/ Ölürem ezber için

Güzel
kafa! Ya Mehdi gelir kurtarır ya Atatürk’ün ruhaniyeti; ya 2023’ün ilk saat tik-taklarıyla uçuşa
geçeriz yahut sayın genel başkan
başa geçince memleketi uçurur. ‘Uçun kuşlar uçun’, uçmuyorsa siz uçurun. Olmadı
dışarıdan adam gönderirler, bizi adam etmek için. Bakarız sıcak para durumuna; sonra “Amerika’nın adamı”, “Avrupa’nın madamı”
deriz.

Muhalefet
özgürlüğü anayasal güvence altında olan basın
bile tek tip torna atölyesi pozisyonundaysa ört ki ölem. Görece en
kötüsü belki de en cafcaflısı hakkı, hakikati haykıranların tek kalmasıdır. Ki bu teklik yek başına torna tekelini dengeler. Zira
farklılıklar kutsal, karşıtlıklar varoluşsaldır. Ve hakikat arayışıdır insanın
vahiy sonrası yaşamı..

Siz
siz olun, bu aykırı seslerin farz-ı kifaye olarak kesilmemesini sağlayın; yoksa
yeryüzünün ırmakları kurur, sular çekilir ve siz de kurursunuz yaprak yaprak
lâkin hesaptan kurtaramazsınız. Kocaeli’nin muhalif seslerine sahip çıkın.
Göreceksiniz ki siteminizle birlikte şehrinize sevginiz artacak. Hey sen;
vicdanını rahat bırak!

Basın Sorduğu Sorularda Dikkatli Olmalıdır!

Basın mensuplarının soru sorma
hakları tabi ki önemlidir ve olmalıdır. Ancak bilhassa yabancı devlet başkanı
ve diplomatlara her akıllarına geleni sormak yerine biraz düşünerek hareket
etmeleri gerekir. Soruların önceden hazırlanıp sordurulduğu izlenimini daima
uyandırabileceği unutulmamalıdır. Yabancı diplomat ve siyasiler sorulara
muhataplarının soruları gibi bakabilirler. Bazı sorular ülkemizin itibarını
kırıcı ve küçük düşürücü de olabilir. Görüşmelerde Türk tarafını da zor duruma
düşürebilir.

Geçen hafta Roma’da G20 toplantıları
dolayısıyla ABD Başkanı Biden ve Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan Dış İşleri
Bakanları ile bir araya gelip bir görüşme yaptılar. Türkiye ve ABD arasında gündemde
olan konuları ele aldılar. Bu maddeler arasında Türkiye Rusya ilişkileri
karşısında ABD’nin tavrı, FETÖ’nün Türk düşmanlığını esas alan ABD’deki yayınları,
terör örgütü YPG’ye artık destekten vazgeçilip terörün desteklenmemesi,
kronikleşmiş S400, parası ödenmiş olan F35 uçakları, F16’ların satın
alınabilmesi, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve hukuk dışı Türkiye’ye baskılar,
Libya’daki durum ABD ve başkaları tarafından darbeci liderin desteklenme
yanlışı gibi konuların ele alındığı anlaşılmaktadır. Buna Batılı on
büyükelçinin hapiste olan malum iş adamının serbest bırakılma çirkin talepleri
de ilave edilebilir. On büyükelçinin desteklediği kişi, ceset yüzlü malum
işadamı Türkiye karşıtı birçok düzenlemenin arkasındaki maddi ve manevi destek
olarak tanınmaktan suçludur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Dış İşlerinin
gösterdiği tepki doğru bir tavırdır. Sorunun büyümesi taraflarca önlenmiş ve
elçilerin geri gönderilmelerinden vaz geçilmiştir. Ancak unutulmamalı ki bu Batılı
ülkeler de bizim büyükelçilerimizi geri gönderebilirlerdi. Konulara iç
politikayı düşünerek ve onu tatmin edecek tavırlarla duygusal yaklaşmak iç
politika ile dış politikayı birbirine karıştırmaktır. Türkiye, anlaşılan daha önce
bazı yanlışlar yaparak bu Batılı ülkeleri cesaretlendirmiş ve yapacakları
baskıdan sonuç alacakları yanlışına sürüklemiştir.

            Eğer siz
Almanya adına çalışan Türk asıllı görevliyi hapisten çıkarıp gönderirseniz ve
daha sonra ABD’li papazı baskı ile serbest bırakma yanlışlarını yaparsanız,
ülkenin bu konudaki haklı tepkilerini yıpratır birtakım beklentilere yol
açarsınız.

            Basın
mensuplarımız korku ve çekinmeyi ve zihinlere yerleşmiş peşinen yanlış
olduğumuzu var sayarak soru sormaktan vaz geçmelidirler. Aslında basında çok
değerli dış politika görüşüne sahip ilgili isimler de vardır. Bu basın
mensuplarının gerekli uyarıları yapmalarına ihtiyaç vardır. Muhabirler yabancı
yetkilileri medeni usuller içinde zor duruma düşürmek yerine Türkiye’ye yapılan
haksız suçlamaları kabullenmiş gibi davranmamalıdırlar. Türkiye’nin sanki
tavize hazır intibarını uyandırmamalıdırlar. Soru sordukları yabancı yetkililer
ve ülkelerinin Türkiye ile ilişkileri konusunda yeterli ön bilgiye sahip
olmalarına ihtiyaç vardır.

            Başkan
Biden’e sorulan F16’ları satacak mısınız, paramızla aldığımız F35 uçaklarına
müsaade edecek misiniz benzeri sorular hiç de uygun değildir. Bu ve benzerleri
yabancıların yanlış kanaat edinmelerine yol açabilir. Yabancı basının yapmadığı
ve çok dikkatli olduğu soruları bizim sormamız yanlış sonuçlar doğurmaktadır.
Çoğu yanlış soruların yerini itibar kaybettirmeyici sorular almalıdır.