10.5 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 364

Türkler’de Vatan Anlayışı ve Vatana Duyulan Sevgi ve Özlem

       Vatan, atalarımızdan
miras kalan bir y3adigar, şehitlerin kanıyla kazanılmış, tarihi ve kültürel
zenginlikleri sinesinde saklayan, sınırları belirlenmiş, varlığımız,
memleketimiz, benliğimiz, kısaca her şeyimiz olan kutsal topraklardır.  Bu konuda Mithat Cemal Kuntay şunları
söylüyor: “ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen
varsa vatandır.” Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle
anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan, her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. “
Bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş.” Vatan, hürriyet, istiklal
ve bağımsızlıktır. Garip gurabaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet
Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir. 
Vatan, Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan, Çanakkale, Kocatepe,
Dumlupınar, Sakarya, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla,
ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün
Türkiye’dir.

       Konumu
itibarıyla, Dünya’nın en güzel yerinde olan Türkiye üzerinde emperyalist
devletler tarafından oynanan oyun ve tertiplenen tezgâhlar henüz bitmemiş ve
bitmesi de mümkün görünmüyor. Kimisi Boğazlarımıza, kimisi topraklarımıza göz
dikmiş.  Onun için, Türk Milli Eğitim
müfredatlarında, televizyon programlarında, gazete sayfalarında, yapılacak filmlerde,
videolarda, v.s. yerlerde vatanın ne anlama geldiğini, vatan sevgisini ve vatan
anlayışını sürekli olarak gündemde tutarak ve özellikle genç nesillerin
beyinlerine nakşetmek durumundayız.

       Ülkemizde vatan
için canını ve kanını hiç çekinmeden veren aziz şehitler;  yüzünü, gözünü, ayağını, kolunu kaybeden
gaziler vardır. Her zaman aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize şükran
duyguları içinde bağlı kalarak saygı gösterilmelidir. Şahin Beyler, Nene
Hatunlar, Kara Fatmalar, Şerife Bacılar gibi pek çok erkek ve kadın kahraman,
acaba ne için düşmanla savaşarak ve mücadele ederek toprağın kara bağrına şehit
düştüler. Elbette, üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için canlarını
hiç bir karşılık beklemeden severek verdiler. Vatan bayraktır, şereftir,
namustur. Bu kutsal değerler için savaşarak, mücadele ederek şehit olanlar da
elbette birer vatan kahramanıdır.

       Bir zamanlar,
Orta Asya Türklerin Ana Yurduydu. Tarihte en büyük düşmanlarımızdan biri olan
Çinliler, Asya Hun Devleti ile savaşmak için başta toprak olmak üzere çeşitli
bahaneler ve istekler ileri sürmüşler, buna karşılık Mete Han “ Benden eğerimi
isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat
vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem “ diyerek
Çinlilere yolu göstermiş, daha sonra Kurultay toplanarak savaş kararı alınmış
ve düşman yerle bir edilerek mevcut tehlike ortadan kaldırılmıştır. Asya Hun
Devleti’nde de vatanın kutsiyeti vardı. Vatan onlar için her şeydi. Vatan
anlayışı,  diğer Türk Devletleri’nde de
kutsiyetini korumuştur.

       Her toprak
parçasına vatan olarak bakamayız. Toprak üzerinde yaşanan, mücadele edilen bir
yer olunca kutsallaşır, anlam kazanır ve vazgeçilmez olur. Bir yerin veya coğrafyanın
vatan olabilmesi için o yer üzerinde belirli kültür ve medeniyetlerin doğmuş ve
yaşamış olması gerekir. Türkiye üzerinde de irili ufaklı Türk Devletleri ve
başka devletler kurulmuş ve yaşamıştır. Örnek verecek olursak; Hititler,
Sümerler, Etiler birer Türk devletiydi. Prof. Dr. Erol Güngör bu konuda şunları
söylüyor: “ Nerede bir evliya mezarı varsa orası bir Türk Toprağıdır.”
Savaşların yaşandığı, kültür ve medeniyetlerin doğup büyüdüğü topraklar,
kutsiyet kazandıkları için her zaman vatan olmuştur. Türklerde vatan
anlayışının tarihi dinamikleri; 
Anadolu’nun Türkleşmesi ve vatan olması sürecinde bütün unsurlarıyla
görmek mümkündür. Anadolu’nun tarihi ve kültürel gelişimi oldukça eskiye
dayanır.

       Vatana duyulan
özlem ve sevgiye gelecek olursak;  bu
özlem ve sevgi o kadar büyük ve o kadar yücedir ki; bu duyguyu, vatan
toprakları içinde cereyan eden veya meydana gelen bir takım tabiat ve sosyal
olaylarda da görmek mümkündür. Bu açıdan vatana duyulan sevgi ve özlemi; kimi
zaman rüzgârda savrulan bir yaprakta, kopan bir fırtınada, , havada süzülen bir
kuşun çığlığında, ormanın derinliklerinde kükreyen bir aslanda, gökyüzünde
yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulutta, ufukta doğan bir güneşte, gümüş
dereden akan suda, dağ başını bürümüş bir dumanda, hasret çekenlerin
duygusunda, kimi zaman da dalgalanmak için rüzgar bekleyen bir bayrakta,
umutların yeşerdiği ve yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yerde, bir kadının
şehit olan kocası için döktüğü gözyaşında, kimi zaman da vadide açan bir
zambakta, hasret ve duygu dolu bir kervanda, gökyüzündeki galaksilerden
yansıyan ışıklarda, çırpınan engin bir denizde ve çağlayan bir şelalede
görebiliriz.

       Vatan sevgisi
üzerine söylenen sözlere bakacak olursak; Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor:
“ Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en
yakın tarihe bir sor bak.” Bu Vatan Kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle
söylüyor: “ Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir…” Mustafa Kemal
Atatürk de diyor ki: “ Vatan sevgisi, ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgârdır.”  Bu konudaki söylemleri çoğaltabiliriz.   Ziya Gökalp’e göre ise: “ Vatan ne
Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.”

       Makalemizi şu
güzel sözlerle tamamlayalım. Vatan Şairi Namık Kemal şöyle sesleniyor: “ Vatanın
bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-ı kara maderini.”
Buna, Mustafa Kemal Atatürk şöyle cevap veriyor: “ Vatanın bağrına düşman
dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini.”

Son Günlerde Uygulan Ekonomik Politikalar

0

Kur
Korumalı Mevduat Hesabını
akıl edip, yürürlüğe koyanları tebrik
ediyorum. Zira, bu sistem getirilmeden önce faizler enflasyonun altında kaldığı
için insanlarımız tasarruflarını bankaların TL hesaplarına yatırmıyordu. Vatandaşlarımız
elinde bulunan TL’leri ne yapacağını bilemiyor, bunun neticesi olarak da en kısa
zamanda paralarını mecburen dövize çeviriyorlardı. Bir kısmı da “faiz haram” korkusuyla birikimlerini
yastık altında muhafaza ediyordu.

Şimdi
ise, getirilen bu yeni Kur Korumalı
Mevduat Hesabı Sistemi
sayesinde ise, ,vatandaş elinde bulunan Türk Lirası için herhangi bir kayba
uğramamaktadır. Fiilen faiz düşük kalsa bile kur artışının altında kaldığı için
uygulamada faizler yükseltilmiş oldu. Her ne kadar “Nas ile bildirilen hükme” uygun olmasa da mevcut sistem içinde bir
çözüm bulundu. Haliyle bu durum vatandaşın dövize olan talebini büyük ölçüde
azaltmış bulunmaktadır.

         Daha en başta Merkez Bankası politika faizini artırsa idi
zaten dolar kuru yükselmeyecekti. Enflasyon resmi TÜİK rakamlarına göre yüzde
36 iken, Politika faizi yüzde 14’e indirildiği için kurlar kontrol edilemez
şekilde yükselmişti.

Yeni
hesap tarzı ile gerçi bankalarda vadeli TL hesabında olana liralar Kur Korumalı
hesaba geçince dolarizasyon oranı yükselmiş oldu. Piyasada uygulanan faiz
oranları yüzde 23-25 mertebelerinden aşağıya inmedi. Bu durumda iktidar ya “Nas
böyle, bize uymak düşer” sözlerini geri alacak veya kurları yükseltmemek için
bir çare bulacaktı. Kur korumalı mevduat hesabı bu yükselmeyi kontrol altına
almak  maksadıyla  yürürlüğe konuldu..

         Bu itibarla, ekonomiye yönelik olarak alınan tedbirler ile kurlar
istikrar kazanmaya başladı. Yurt dışında da ekonomimiz güven kazanmaya başlamıştır.
Bu sebeplede, ABD’li dev yatırım bankası
JP Morgan da bazı Türk bankalarının
tahvilleri için tavsiyesini “nötr” den
“ağırlığını artır’a” yükseltmiştir.

JP
Morgan gibi bankalar için “faiz lobisi”
veya “kapitalizmin sömürge aracı” gibi sıfatlar takılsa da dünya para
piyasalarındaki etkinliği tartışılmaz. Hükümetin açıkladığı yeni ekonomik
tedbirler içinde en etkili olan kur korumalı Türk parası (TL)  mevduat hesaplarına dair
olarak JP Morgan, vatandaşların
döviz talebinin azaltmaya başladığını ve dolar baskısının azaldığını açık bir
şekilde ifade etmektedir.

         Kurlardaki artış önce ekonomi yönetimi tarafından
“ihracatı artıracağı, üretim/ yatırım/ istihdam öncelikli yeni ekonomik modele
katkı sağlayacağı gerekçesiyle savunuluyordu. Fakat kur artışlarının enflasyona
büyük etkisi orta ve alt gelir gruplarını sıkıntıya sokunca, kurların bu
modelle (KKM hesabı ile) istikrar kazanmasına çalışılmaktadır.

         Dolara olan talepteki, artış veya azalış, doların azaldığı
ortamda, kurlarda dengelenme meydana getiriyor.

         Dolar talebinin düşmeye başlamasıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti
Merkez Bankası’nın (TCMB ) elinin rahatladığını ve dövize müdahale etme
konusunda daha az aksiyon gösterdiğini öne süren JP Morgan, vatandaşların döviz talebinin halihazırda düzenli bir
şekilde oynamalar yaptığını açıklamış bulunmaktadır.

         JP Morgan, dolar
talebinin azalması ile birlikte, çok kısa vade de kredi piyasasında da
istikrarın kazanılmasını beklediklerini duyurmuştur.

         Hükümetin almış olduğu tedbirler sayesinde döviz kurlarının
dengelenmeye başlamasıyla birlikte son zamanlarda marketlerde de kısmen fiyat
artış hızı
düşürülmüş oldu. Ancak, dolar kurunun 8 TL’den 13,5 TL artışının
getirdiği maliyetlerin tamamı henüz fiyatlara yansımamıştır. ÜFE artışının
yüzde 80 iken TÜFE’nin yüzde 36 artmış olması da göstermektedir ki, bu
maliyetler ileri tarihlerde peyde pey fiyatlara yansıyacaktır.

Muhalefetin
yapmış olduğu bütün algı operasyonlarına rağmen, vatandaşın Hükümete olan
güveni ve teveccühünde herhangi bir azalma olmamaktadır. 20 yıldır iktidarda
olan AK PARTİ’nin oyları düşmek şöyle dursun, yapılan her seçimde devamlı
olarak, kısmide olsa yükselmektedir. Halbuki sosyolojik kaide olarak,iktidarda
olan bir parti her geçen yıl oy kaybına uğrar. Buna mukabil ise, muhalefet
partilerinin oyu az veya çok artar. Fakat çok calibi dikkattir ki, bu kaide memleketimizde
neredeyse tersine işlemektedir.

Her
ne kadar ülkelerini sıkıntıya maruz bırakmış tek adamların yönettiği birçok
devlette de iktidarın yüksek oy almaya devam ettiği görülmekte ise, de ana
muhalefet partisi bir özeleştiri yapmalıdır. Aradan geçen 20 yıl gibi uzun bir
zamana rağmen, Ana Muhalefet Partisinin oyu adeta,  % 22- -23 lere çakılıp kalmış bulunmaktadır.
Bu cümleden olarak şu hususu ifade edeyim ki, şayet Ana Muhalefet Partisinin
iktidar olmaya niyeti varsa, maruz kaldığı bu durumun muhasebesini yapmasında
mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

Fakat
bana öyle geliyor ki, Ana muhalefet Partisi Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun
hiçbir zaman iktidar olmak için bir gayreti ve niyeti bulunmamaktadır. Zira, Ana
Muhalefet Parti lideri olarak kalmak, onu ziyadesiyle memnun ve tatmin
etmektedir.  Bu suretle, hiçbir mesuliyet
altına girmeden Ana Muhalefet Partisi olarak saltanatını devam ettirmektedir. Fakat
bugüne kadar girmiş olduğu 15 seçimin tamamını kaybetmesi onda hiçbir zaman,
utanma, eksiklik ve ezilmişlik duygusu meydana getirmemektedir. Memleket
Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin çok güzel bir şekilde ifade ettiği
üzere, yenilen pehlivan güreşe doymaz misali yenilmişte yenilmiştir. Fakat, her nedense hiçbir zaman genel başkanlık
koltuğunu bırakmak aklına dahi gelmemektedir. Yapılan seçim anketlerinde AK
Parti’nin oyları nasıl oluyor da yüzde otuzların altına düşmüyor sorusuna Kılıçdaroğlu,
“düşecek düşecek. Samimi söylemek
gerekirse bizimde topluma güven vermemiz lazım”
demek suretiyle,  bu güne kadar güven vermediklerini açık bir
şekilde itiraf etmiştir.

Diğer
taraftan Kılıçdaroğlu devamlı olarak erken seçimi gündeme getirmektedir.
Acizane olarak şu hususu ifade edeyim ki, seçim 2023 yılının Haziran Ayında
normal zamanında yapılacaktır. Esasen, halkın ısrarlı bir seçim talebi de
yoktur.  Diyelim ki, farzımuhal erken
seçim yapıldı. Kılıçdaroğlu partisinin oyunu yüzde kırkın üzerine çıkarıp tek başına
iktidara geleceğine inanıyor mu acaba? Görünen köy kılavuz istemez. Bundan
sonra da, on defa seçim yapılsa Kılıçdaroğlu, Yine yenilecektir, yinede
kaybedecektir.

Fakat
bu seçimlerde de ittifaklar halinde seçimlere girilecek. Anketlerde Millet
İttifakının oyları Cumhur İttifakını geçmiş görünüyor. Hele hele DEVA ve Gelecek
Partileri de Millet İttifakına katılırsa HDP tarafsız kalsa bile AKP iktidarı
riske girebilir.. Bu bakımdan Ak Parti’nin vatandaşın mutfağındaki sıkıntıyı görmesi
ve gerekli tedbirleri alması  icap
etmektedir..

Yukarıda,ekonominin
kısmen düzelmeye başlamasından bahsetmiştik. Bu cümleden olarak Türkiye Cumhuriyeti
Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu, Enflasyon Raporu 2021 – 2022
bilgilendirme toplantısında yapmış olduğu değerlendirmede, 2022 sonunda
enflasyonun %23,2,  2023 yılı sonunda
da  % 8,2 olacağını ifade etmiştir. Şahap
Kavcıoğlu Türkiye’nin dış talep görümünün de olumlu seyrini muhafaza ettiğini
söylemiştir. Ayrıca salgın tedbirlerinin kademe kademe kaldırılması, dış
iktisadi faaliyete katkısını artıran bir faktör olarak ortaya çıkmakta olduğunu
da ifade etmiştir. Bundan önceki plan hedeflerinde ve Merkez Bankası
hedeflerindeki sapmaların bu defa olmayacağı ümit edilmektedir.

Bu
bakımdan, salgın hastalık sebebiyle memleketimizde uygulanan kısıtlamaların hafifletilmesi,
başta turizm olmak üzere, ilgili hizmet kalemlerinde toparlanma eğiliminin
belirginleşmesinde önemli bir rol oynamış bulunmaktadır. Nitekim kredi kartı
ile yapılan harcamalara ait olan verilere göre, salgından daha çok etkilenen
hizmet sektörlerinde artış oranlarının daha yüksek olduğu görülmektedir.

Netice itibariyle,
alınan tedbirler sayesinde, ekonomi iyileşme trendine girmiş bulunmaktadır.
Temennimiz odur ki, iktisadi hayatımızın en kısa zamanda düzelerek, işlerin
yoluna girmesidir.

Dün, Bugün ve Yarın İslâmiyet (1)

     Akıl ve naklin
(vahiy ve sünnetin) el ele verip ittifak ederek, İslâm hakikatlerinin gerçek
olduğu tasdik edilmişken,

     Asılları, hakikat
zemininde kökleşmekle beraber, dal ve budakları mükemmelliğin göklerine
yükselip yayılmış olduğu halde,

     Hem öyle dallar
ki, meyveleri iki dünya saadeti, yani dünya ve ahiret saadetini vermişken,

     Bizleri mucize
olan Kur’an ile irşat etmişken,

     Öyle bir kitap /
Kur’an ki, kaideleriyle âlemin hilkat / yaratılış kitabı; kaderin eli ve hikmet
kalemi ile yazılmışken,

     Yürürlükte olan
ince, derin ilahî kanunları ortaya koyduğu halde,

     Âdilane / adalete
yakışır hükümleriyle; insan türünün nizamına, dengesine ve ilerlemesine; O
Kur’an mutlak kefil ve her hususta üstad ve yol gösterici olmuşken,

     Sonsuz salâvat /
dualar, kâinatın reisi, fahrı ve iftihar vesilesi olan Hz. Peygamber’e olsun
ki, bütün cins ve türleriyle âlem; O’nun peygamberliğine şehadet / tanıklık
ettiği halde,

     Yine tüm cins ve
türleriyle âlem; O’nun mucizelerine delalet edip, onları gösteriyorken,

     Gayb hazinesinden
getirdiği, yüksek bir meta olan dine, yani İslâmiyete dellallık ettiği halde,

     Âleme teşrif
ettiğinde, her tür kendine has diliyle onu alkışladığı halde,

     Ezel sultanı olan
Allah; yer ve göğün tellerini konuşturduğu ve her bir tel, başka bir dil ile
mucizelerinin nağmelerini söyledikleri halde,

     O şirin sadâ, bu
gök kubbede ilelebet çınladığı halde,

     Sema, kendisinde
meydana gelen miraç olayı ve Ay’ın bölünmesiyle yani semavî dilleriyle
risaletini / peygamberliğini tebrik ederken,

     Yeryüzü, kendi taş, ağaç ve hayvanın /
canlıların dilleriyle mucizelerini sena edip överken,

     Atmosfer, kendi
cin ve bulutların işaretleriyle nübüvvetini / peygamberliğini müjdeler ve O’nu
himayeden geri kalmazken,

     Mazi / geçmiş
zaman, enbiya / peygamberler, semavî kitaplar ve kâhinlerin rumuz ve
telvihatlarıyla / remiz ve işaretleriyle; o hakikat güneşinin fecri sadıkını
gösterip, müjdelerken,

     Ve zamanı hâl,
yani asrısaadet lisanı hâliyle, Arapların tabiatında meydana gelen, o büyük
inkılâbı / değişimi; tam bir bedeviyetten mükemmel bir medeniyetin, çok kısa
bir zamanda doğmasını şahit ve tanık göstererek; nübüvvetini / peygamberliğini
ispat ederken,

     İstikbal / gelecek
zaman; kendinde meydana gelen ve gelecek olayların ve fenlerin dakik / ince
tavırlarıyla O’nun bahtiyar kafilesini karşılarken,

     Yine istikbal,
hakimane bir dil ile irşatlarına teşekkür ederken,

     İnsan nev’i kendi
araştırmalarıyla, özellikle güneş gibi kendi kendine bürhan / delil olan beliğ
hatibi Hz. Muhammed’in diliyle, Haktan geldiğini ilân ederken,

     Ve Zatı Zülcelâl
olan Allah kendi Kur’anı / Kitabının beliğ diliyle, o ümmi peygamberin risalet
fermanını kıraat edip okuyor iken,

     X

     19. asrın başından
beri, milletin hâlen geri kalmış olmasından ötürü feryad ve figan ederek;
üzülmemek elde değil. Çünkü İslâmiyetin mağz ve lübbünü / özünü terk ederek,
kışrına / kabuğuna ve zâhirine / dış görünüşüne bakıp durduk. Ve tabii ki
aldandık.

     İslâmiyeti yanlış
anlayarak ve ona karşı edepte kusur ederek; İslâmiyet’in hakkını ve müstehak
olduğu / lâyık bulunduğu hürmet ve saygıyı, ona karşı ifa edemedik / yerine
getiremedik!

     Tâ, o da bizden
nefret ederek vehim ve hayallerin bulutlarıyla sarılıp, tesettür eyledi /
bizden kendini gizledi ve perdeledi.

     Hem de hakkı var: Zira biz İsrailiyâtı
usûlüne / metoduna ve hikâyeleri akaidine / inancına ve mecazları hakikatlerine
karıştırarak kıymetini takdir edemedik. İslâmı rayından çıkardık.

     O da ceza olarak
bizi dünyada tedip / yola getirmek için, zillet ve sefalet içinde bıraktı.

     Bizi kurtaracak,
yine onun merhametidir.

     Öyleyse, ey
müslüman kardeşler! Geliniz, ondan özür dileyeceğiz. El birliğiyle sadakat
elini uzatacağız. Ona biat edeceğiz. Onun hablülmetînine / sağlam ipine
sarılacağız.

     Hem de korkusuzca, geçmiş asır ve yüzyılların
menfî fikirlerine karşı çıkmalıyız. Meydana çıkmak için, bizi bu hususta
heyecanlandıracak ve cesaret verecek olan; itikadımız / inancımız ve yakînimiz
/ kesin bilgimizdir.

     Çünkü biliyoruz
ki, Hak neşv ü nema bulacak / büyüyüp gelişecektir.

     Her ne kadar
toprakta gizlense de, taraftar ve mültezimleri / destekçileri muzaffer
olacaklardır.

     Her ne kadar zaman
ve zeminin merhametsizliğinden, görünüşte az ve zayıf olsalar da.

     Hem de
itikadımızdır ki: İstikbalde / gelecekte hüküm sürecek ve her kıt’asında mutlak
hâkim olacak, yalnız İslâmiyet hakikatidir.

     Evet, gelecekteki
saadet sarayında, tahta kurulacak gerçekler ve bilgiler; yalnız İslâmiyet
olacaktır.

     Nitekim geleceği
fethedecek yalnız odur. Çünkü emare ve işaretleri görünüyor.

İyilikspor & Kötülükspor ve İnsanlık ligi

İnsan
türü 5 kısımdır: Aktif iyiler, aktif kötüler; pasif iyiler, pasif kötüler ve primatlar. Buradaki ayrım noktası iyilik & kötülükten önce
aktiflik & pasiflik durumudur. Yani
iyilik ve kötülüğün anlam kazanması insan bilincinde değere dönüşmesiyle mümkün

olur. Diğer hâl Sapiens’in sürülükten çıkamadığı upuzun kesittir. Evrensel
mesaja muhatap olduktan sonradır insanoğlunun kâniattaki varoluşsal hareketi
sezinleyerek sorumluluk alışı, eyleme geçişi
.

Var
olmayı “düşünmek ve hareket etmek”
olarak tarifler Nurettin Topçu. Şu
halde ‘eşyanın isimleri öğretilmiş’
ve ‘kalemle yazmaya varıncaya kadar
bilmedikleri bildirilmiş
’ insanla ilkel insanı ayıran şey bilinçli
harekettir
, fikrin aksiyona dönüşmesidir. Şeytan karakteri de aksiyoner
kötülüğü
simgeler, zaten zıddıyla
rekabet edebilen bir iyilik eylemi ödüle layıktır
; üstelik
mesajların/metinlerin kılavuzluğunda ve elçilerin/uyarıcıların aracılığında.

 İngilâzcada hareket, eylem ve etkin-lik aynı kökten gelir. İyiliğin
bir cevher ve öz olarak varlığı bizden bağımsız bir oluşsallıktır, hakikat-i
hilkattir. Öyleyse insan iyilik (goodness) istikametinde, tanrısal (Godness)
tarafta faal ve etkin (aktif) olarak
vaziyet/pozisyon almak durumundadır.  İyiliği biliyorum ama yapmıyorum hatta
kötülük daha çok işime geliyor
diyen insanla sigara bana zararlı ama içmeden duramıyorum diyen insan arasında
fark yoktur. Oysa kar yağışı gibi olmalı
iyilik
, etrafa rengini ve hissiyatını vermeli, mührünü vurmalı.

Kardan bile ayrışma çıkaran bir toplum iki kere bozuktur. Sürücül
davranış alışkanlıklarını
sadece belgesel televizyon programlarında değil
gündelik hayatta ve hatta tartışma programlarında da görebilirsiniz.
Gerekçelendirmeniz ne olursa olsun davranışın kaynağı iptidaî fıtrattır. Seçim ve
sandık ortamında pusulaların rengi değişse de yazgımızın değişmezliği
bundandır.
Kaz uçuşu gibidir, yorulan kazlar
yer değiştirir ama hepsinin istikameti aynıdır; sürüden ayrılan bir kaz
görürseniz haber verin.

İnsanın imtihanı iyilikle kötülük arasında sınanmaktır. Varlığın kıymetengiz
âleminde bir yer tutan insanoğlunun kendi değeri üzeri üzerinden değerler
evreninin farkına varmasıdır
. Seyir
halindeki insanlığın iyiliksporla kötülükspor arasında bir tercihte bulunması

(bunun bireysel bir irade kullanımı ile mi yoksa otomatik yani doğulan ortamdan
tevarüsle mi olduğu da önemli) ve tercihi doğrultusunda; sahada, tribünde, evde
oturduğu yerde yahut sokaklar miktarınca bilinçsizlik içinde yapıp ettikleri yada yapmadıkları, etmedikleridir cevap anahtarı ve not
tutarı. Genel bir özete çevirirsek iyiliği yapanlar ve yaymaya çalışanlar iyilik
yurduna
(cennet), kötülük
yapanlar ve yayılmasına göz yumanlar kötülük yurduna (cehennem) yerleşimci oluyor; hem
bu dünyada hem öbür dünyada. Burdakinde hepimiz
sığınmacıyız
, yüzyılı bulmaz gideriz ama öte tarafta kalıcıyız, orda canımız çok sıkılacak çoook.

İstatistik
verirsek ülkelerle ayrışan/toplaşan insanların
yüzde 90’ı
iyilik ve kötülük konusunda pasif
yani seyirci, yani sürücü; ortama göre hareket ediyor. Yüzde 3,5 – 4’lük dilim aktif iyi, bir o kadarı da aktif kötü; gerisi ise zekâ olarak
günahsızlarla beyni sapıtmış, karakteri kömürleşmiş olanlar. Bütün maç yüzde 7–8’lik dilimde geçer
ve kim daha çok taraftar toplarsa o kazanır gibi gözükür bu dünyada; oysa
kayıp ve kazançta daimîlik sözkonusudur
her iki dünyada da. İyilerin ve iyiliğin kaybettiği bir hengâmede aslında
herkes kaybetmiştir
. Kazanan bir nâkısadan, eksiden, olumsuzluktan
yararlandığı için artık onun içine veya çevresine o, bir virüs veya bir kanser
hücresi olarak girmiştir; göz yumulduğunda tüm toplum çürüyene kadar da
gidebilir. Sonra da değişik surette resetlenir
ve hayat denilen müsabaka yeniden başlar.

“Her benlik/can/nefs ölümü tadacak; sizi
bir deneme/sınav/test olarak iyilikle ve kötülükle imtihan ederiz.”
(Enbiya 35)

Pasif iyilere ve pasif
kötülere
duyurulur.

Artık Bu Kadarı da Olmaz Diyemiyoruz

Şaşırma duygumuzu kaybetmek üzereyiz. Hukuka
ve demokratik teamüllere aykırı olaylar hayal edebileceğimizin de ötesine ulaştı.

“Artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz bir
olayı tartışamadan peş peşe daha da beterlerini yaşıyoruz. Sanki bu yapılanlar
normalmiş gibi bir şaşırma duygusu, bir demokratik tepki gösteremiyoruz.

Mesela geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan cami
mihrabından
Sezen Aksu’ya yönelik linç kampanyasına katılmıştı. “Hz.
Âdem’e hakaret edenlerin dilini koparmak görevimizdir”
cümlelerini
kullanmıştı.

Tam “bu kadar da olmaz” diyecekken, bu hafta olanlar
öncekileri arattı.

****

Bir Çocuğun Siyasi İstismarı

Olay Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
Trabzon’daki toplu açılış töreninde yaşandı. Erdoğan izleyiciler arasında yer
alan on yaşında bir çocuğun sahneye çıkarılmasını istedi. Erdoğan’ın uzattığı
mikrofonu alan çocuk, “Arkadaşlar, Bay Kemal Cumhurbaşkanı amcamın
karşısında kim? O adam hain, hain” dedi.

On yaşında bir çocuğun “hain”
kavramının anlamını bilmesi mümkün değil. On yaşındaki çocuk dedesi yaşındaki
adama “Bay Kemal” demez. Ama bu sözleri söylemesi için hazırlanarak
kürsüye çıkarıldığı anlaşılıyor. Böyleyse siyasi ahlakın dip noktasıdır bu.

Çocuğun dedikleri önemli değil. Ama kürsüdeki
CB Erdoğan, Bakanlar ve diğer zevatın bu sözleri büyük bir memnuniyetle ve
gülerek karşılamış olması vahim.

Daha da vahimi İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu’nun
bu olay üzerine twitter’den attığı mesajı.

“Çocuk, Eren Bülbül’ün katillerinin
arkadaşlarına ‘hain’ demiş. Çocuktan al haberi”
demiş İçişleri Bakanı.

Acaba çocuk, “Bay Kemal’in” mitinginde kendisine verilen mikrofondan, “Eren
Bülbül’ün katillerinin dağdaki ve hapisteki liderleriyle müzakere yürüten, bu terörist
başlarından mesajlar okutan, bir katili TRT’ye çıkaranları”
ismen
söyleyerek, “hain” deseydi neler olurdu?

Herhalde İçişleri Bakanı hemen harekete geçer
çocuk ve yakınları tutuklanır, mitingi düzenleyenler linçe tabi tutulurdu.

“Hukukun herkese eşit olarak uygulanmadığı
rejimin adına ne denir?”
siz
karar verin. Ama hukuk devleti ve demokrasi denilemeyeceğinden eminim.

********************************

44 Bin Terörist

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,
Trabzon’da Toplu Açılış töreninde yaptığı konuşmasında, yine İstanbul Büyükşehir
Belediyesini suçladı:

“44 bin işçiyi belediyeden atıp, onların
yerine maalesef teröristleri doldurdular”
dedi.

Bu iddia gerçekse, “İstanbul Belediyesini
terör örgütü yönetiyor ve devletimiz buna göz yumuyor” anlamı çıkar. Bu iddia
ortaya atıldığından beri epey zaman geçti. İstanbul Belediyesinde bu dönemde
işe alınanlar ve alanlar hakkında terör örgütü üyesi olmaktan soruşturma
açıldığına dair bir haber okumadım.

Daha geçen hafta İçişleri Bakanı Türkiye’deki
terörist sayısının 150’nin altına düştüğünü söyledi. 44 bin işçi yerine
alınanlar terörist ise İçişleri Bakanı neden gereğini yapmıyor?

İstanbul Belediyesi teröristleri işe almış,
devlet bunları da biliyor, fakat İçişleri ve Adalet teşkilatı görevini yapmıyor.
Bütün bunlardan haberi olan devletin başı da görevini yapacağı yerde durumu
halka şikâyet ediyor.

Bu kadar mantıksız ve devlet üslubuna aykırı
beyanların doğru olması felaket olurdu. Yanlış veya yalan olması ise
ayrı bir talihsizlik
sayılmalıdır.

********************************

“Reis Sizi İzliyor” Mesajı

Bugün teknoloji insanların izlenmesi,
gözetlenmesi ve takibi
için büyük imkanlar sunuyor. Bu imkanların en çoğu
devletlerin elindedir. Demokratik ülkelerde bu araçların yasa dışı ve siyasi
amaçlarla kullanımı yasaklanmıştır.
Bu imkanların kullanılması, kamu
yararına olarak, suç ve suçluların tespiti gibi belli amaçlarla
sınırlandırılmıştır.

Günümüzde George Orwell’in 1984
romanındaki durum
teknik olarak fazlasıyla gerçekleşti. İnsanların telefon
konuşmaları, internet görüşmeleri, e-posta ve mesajları
kayıt altına
alınabiliyor. Gittikleri mekanlar HTS kayıtları, Mobese ve özel kameralarla
tespit edilip, kayıt altına alınıyor.

1984 Romanında devleti yöneten sistemin başındaki Big
Brother (Ağabey)
her ev ve işyerinde bulunan tele-ekran denilen bir
araç ile bütün vatandaşları izleyebiliyor. Sistem, Ağabey’in koyduğu kurallara
uymayanları tespit ediyor ve cezalandırıyordu.

Zaten sistem bu izlemeyi yaptığını saklamıyordu.
Tele-ekranlarda “izlemeden kaçmanın mümkün olmadığı” anlatılıyor, her yerde
karşınıza çıkıveren Ağabey’in resimlerinin altına yazılmış “Ağabey sizi
izliyor”
mesajı ile beyinlere kazılıyordu.

Hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye’de
de bu izleme araçlarının, siyasi rakiplerine karşı avantaj elde etmek için
kullanılması suçtur. Özellikle tamamen devletin kontrolü altındaki Mobese
kayıtlarının
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı veya muhalefete karşı siyasi
rekabette avantaj sağlamak için kullanılması suçtur.

Bu suçun işlendiği cihazlardan Emniyet
teşkilatı
, daha geniş bakışla İçişleri Bakanlığı sorumludur.
İçişleri Bakanı burada sorumluları bulup adalete teslim etmezse, sorumlunun
bizzat kendisi olduğu anlamının çıkacağını bilir. Bilir de bu Mobese
kayıtları neden medyaya servis edildi?

Acaba birileri “Reis sizi izliyor”
mesajı mı vermek istiyor?

********************************

Ekonomi Yönetilemeyince

Bu hafta içinde devletin önemli bazı
makamlarında oturanlar değişti. Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildikten sonra en
önemli bakanlıklar ve bağımsız olması gereken kurumlarda hızlanan bir değişim
var.

Adalet Bakanı olarak 9. Değişim gerçekleşti. Adalete güven algısı
hala yerlerde. Çünkü adalet sisteminin en fazla siyasallaştığı dönem bu. Bu
dönemde Bekir Bozdağ 3. defa Bakan oldu. Bekir Bozdağ’ın neden bulunmaz
bir Adalet Bakanı olduğunu, geçmişte söylediği sözlerden anlayabilirsiniz.

AKP iktidarı enflasyonu düşüremiyor, ekonomik
parametrelerin
hepsi kötü. Bu verileri TÜİK’in manipülasyonu ile düzeltiyor
göründüğü genel bir kanaat haline geldi. AKP döneminde TÜİK’e 10. Başkan
atandı.

Son üç yılda TÜİK’in 6. Başkan değişimi bu.

AKP döneminde 6 Maliye Bakanı ve 8 Merkez
Bankası
değişimi ile rekor kırıldı.

Son TÜİK Başkanının İstatistik alanında bir
çalışması ve tecrübesi yok.

Son Maliye ve Hazine Bakanının ekonomi
tahsili ve tecrübesi yok.

Son Merkez Bankası Başkanının Merkez Bankası
tecrübesi yok.

Olmasa da olur… Nasıl olsa “ekonomist” bir
devlet başkanımız var!

Tekin Yeken

Kocaeli bir deprem şehri ve bu
şehir 1999’daki o büyük acıyı tam merkezinde yaşadı. Ancak Kocaeli’nin ne şehir
planlama ne de inşaat tekniği ve güvenliği bakımından depremden gerekli
dersleri çıkarmadığını görüyoruz. Şehir halkı bir yana, yerel yöneticilerin bu
konuda son derece duyarsız son derece umursamaz olduklarını söylemek hata
olmaz. Hoş daha şehrin merkezi, vitrini olan Yürüyüş Yolu’na kaldırım yapmaktan
aciz olan yerel yöneticilerin deprem gibi şehir planlama gibi kapsamlı
konularda beceri göstermelerini beklemek hata olur. İnsan yine de yerel
yöneticilerin hiç olmazsa alanında yetkin kişilere ara sıra da olsa kulak
vermelerini bekliyor. Bu bekleyişin beyhude olduğunu bile bile üstelik..

 

İşte, Kocaeli’de şehrin depreme
karşı güvenliğinin sağlanabilmesi için ne şekilde planlama yapılması gerektiği
konusunda en ehil kişilerinde biri hiç kuşkusuz Kocaeli Üniversitesi öğretim
üyesi Doç.Dr. Tekin Yeken’dir. Ama her liyakatli isim gibi, Tekin Hoca da
Kocaeli’nin kadri kıymeti bilinmeyen değerlerinden biridir.

 

Tekin Yeken, 1960 yılında Kars’ta
dünyaya geldi. Lisans eğitimi Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi
Jeofizik Mühendisliği bölümünde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora
eğitimlerini İstanbul Üniversitesi’nde yine jeofizik mühendisliği alanında
tamamlamıştır. 1994 yılında Illinois Institute of Technology -Chicago(ABD)’da
bilimsel çalışmalarda bulunmak için Kocaeli Üniversitesi tarafından
görevlendirilmiştir. Halen Kocaeli Üniversitesi’nde lisans öğrencilerine
“Deprem Erken Uyarı Sistemleri” ve “Jeofizikte Potansiyel Teori” derslerini,
yüksek lisans öğrencilerine ise “Elektromanyetizma” ile “Sonlu Farklar ve Sonlu
Elemanlar” derslerini vermeye devam etmektedir.

 

Bizim Tekin Hoca’yla tanışmamız
2019 yılı Ekim ayında Amasya’da gerçekleştirilen Aydınlar Ocakları Şurası
vesilesiyle olmuştur. Tekin Hoca’yla dört gün boyunca hem yol arkadaşlığı yapma
hem de şura sebebiyle sürekli bir arada bulunma ve birbirimizi yakından tanıma
imkânımız oldu.  Aramızdaki ağabey-kardeş
hukuku o günden beri devam etmektedir. Ancak, benim Tekin Hoca’nın Kocaeli için
önemli bir değer olduğunu düşünmem kendisine duyduğum sevgi ve saygıdan ziyade
Tekin Hoca’nın gerçekten alanında yetkin ve donanımlı bir isim olmasından
kaynaklanmaktadır.

 

Nitekim Tekin Yeken’in alanında
yetkin ve donanımlı ve yine bu şehre büyük katkı sağlayacak bir isim olduğunu
düşünen tek kişi ben değilim. 2014 yerel seçimlerinde kendisine Kartepe
Belediye Başkan adaylığı teklif edilmiş, Tekin Hoca bu teklif üzerine
Kartepe’ye ilişkin ciddi çalışmalar yapmış, projeler üretmiş ancak teklifi
yapan kişilerin çapsızlığı ve kadrolarının da yamyamlığı Hoca’yı siyasetten
uzaklaştırmıştır.

 

Tekin Yeken Hoca, Kocaeli’ye dair
projelerini aralarında üniversiteden gelen bir hukuk bulunan şu anki Büyükşehir
Belediye Başkanı Tahir Büyükakın’a da sunmuş ancak şehre gerçekten büyük katkı
sağlayacak olan bu projeleri Tahir Başkan “koltuğunda geri yaslanarak ve
sigarasının dumanını havaya üfleyerek” dinlemiş ve söz konusu projelere verdiği
değeri ve aslında kendi vizyonunu beden diliyle ortaya koymuştur. Halbuki aynı
Tahir Başkan’ı biz Kocaeli’de ve aslında tüm ülkede belli bir ağırlığı olan bir
müvekkilimle birlikte üstelik Tahir Başkan’ın yetki kapsamı dışında olan bir
konuyla ilgili olarak ziyaret ettiğimizde on beş dakika olarak planlanan
ziyaret bir saat civarı sürmüş olmasına rağmen can kulağıyla dinlemişti.

 

Asıl konumuza dönecek olursak;
daha önce de defalarca ifade ettiğimiz üzere Kocaeli dünyanın en güzel coğrafi
bölgelerinden birine kurulmuş ancak son derece kötü bir planlaması ve
yerleşmesi olan bahtsız bir şehir. Bu yönüyle adeta kocakarı makyajı yapılmış
genç bir dilbere benziyor. Esasında Kocaeli’nin sorunu yalnızca
şehirciliğindeki estetik yoksunluğu da değil. Bu şehir potansiyel bir depremin
risklerini üzerinde taşıyor, hem de her an. İzmit’in 80 sene önce çekilen
fotoğraflarına bakarsanız denizin Halk Evi önüne kadar geldiğini ve yine Yeni
Cuma Camii diye meşhur Pertev Paşa Camii’nin denizin hemen kenarında olduğunu
görürsünüz. Deniz doldurularak oluşturulan, dolgu yapılmayan ancak denize yakın
olan kısımlarının ise balçık olduğu bir zeminin ne kadar güvenli olduğunu
sizlerin irfanına bırakıyorum.

 

Bu şehrin acilen son derece
düzenli ve cetvelle çizilmişçesine simetrik ve yaşanabilir bir şekilde yeniden
inşa edilmesi lazım. Milli gelire İstanbul’dan sonra en büyük katkıyı sunan bu
şehrin hak ettiği değeri görmesi lazım. Şehrin hak ettiği değeri görmesi için
de değer görmeyi hak eden kişilere değer göstermek lazım. Doç.Dr. Tekin Yeken
yani benim Tekin Hocam bu değerlerden biridir ve Kocaeli’nin yeniden
yapılanması ve Kocaeli’nin gerçek anlamda bir şehir olması için Tekin Hoca’nın
kesinlikle etkili ve yetkili bir isim haline gelmesi şarttır. Aksi halde
kaybeden Kocaeli olur. 

Pravda’dan Skandal Harita ve Analiz

Bilenler bilir, Sovyetler Birliği
zamanında Rusya’nın tek sesliliğinin ve basına karşı yapılan baskının sembol
isimlerinden birisi haline gelen ‘Pravda Gazetesi’ vardı. Pravda’da yayınlanan
bir haber veya makale aynı zamanda Sovyet (Rus) ‘Derin’ Devleti’nin resmi
açıklaması olarak kabul edilirdi.

Her ne kadar gazetenin adının
anlamı Pravda yani ‘gerçek’ olsa da söyledikleri genel olarak gerçekten öte
Sovyet diktatöryasının propagandası şeklindeydi.

Gel zaman git zaman Türkiye’nin de
dahil olduğu Batı Bloğu’nun karşısında tutunamayan Sovyet Rusya, işgali
altındaki ülkelerin en azından bir kısmının peş peşe bağımsızlığını ilan etmesiyle
tarihin tozlu sayfalarına gömüldü gitti…

Gitti de dünya biraz nefes aldı.
Türk Dünyası gerçeği yeniden gün yüzüne çıktı…

 * * *

Evet biraz tarih dersini
andıran(?) bu girişten sonra, yeniden yazarlık hayatına dönüşün de ilk
adımlarını atmış olduk…

İlk okul çağlarında sınıf ve
ardından okul gazetesi ile başladığım gazetecilik hayatım daha sonra  profesyonel olarak yazılarımızla sürdü
gitti… Ancak son 2 yıldır yoğunluktan yazı hayatımıza ara vermiştik. Ama başta
Yüksel Ercan Ağabeyim olmak üzere adını burada zikredemeyeceğim çok sayıda eş,
dost ve ağabeylerimin tavsiyesi ve teşviki ile yeniden basın sektörüne geri
döndük.

Hayırlı – uğurlu olsun…

 * * *

Gelelim Pravda’ya…

Sovyet Rusya dediğimiz gibi geride
yüz milyonlarca katledilmiş insan bırakarak yıkıldı gitti…

Gitti gitmesine ama yerini kendini
hâlâ mirasçı olarak gören ‘Putin Rusyası’ aldı…

Sovyetler Birliği zamanında Rus
İstihbarat Servisi olan KGB’de görevli bir ajan olan ve bir dönem Türkiye’de de
görev yapmış olan Putin’in, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı olması ardından
çökmüş olan Rus Devleti tekrar toparlanmaya başladı.

Tabi bunda, bu dağılma dönemini
iyi değerlendiremeyen başta Türkiye olmak üzere ABD ve diğer Batılı ülkelerin
de ihmali olduğunu unutmamak gerekir.

Ancak hâlâ Sovyetler’den kalma
alışkanlıkları devam ettiren sadece Vilademir Putin değil. Pravda Gazetesi de
hâlâ Rus devletinin resmi yayın organı olmaya devam ediyor…

Mesela 10 Ocak 2022 tarihinde Alexander Shtorm imzasıyla
Pravda  Gazetesi’nde yayınlanan makale
“Dünya Geriliyor: Rusya Olimpiyatlar Sırasında Her Zaman Yeni Bölgeler Kapıyor” başlığıyla yayınlandı. Makalenin mantığı Rusya’nın
eski cumhurbaşkanları Boris Yeltsin zamanı da dahil olmak üzere, her Dünya
Olimpiyatı’nda; dünya sporcuların yarışmalarını ilgiyle takip ederken Rusya’nın
da eski Sovyet işgali altındaki topraklarının bir kısmını daha sınırlarına
kattığından bahsediyor ve örnekler veriyor.

“Bazı insanlar Rusya’nın bir tampon
bölge inşa ettiğini, hatta daha da ileri giderek yakın gelecekte bazı yeni
bölgeleri kapabileceğini varsayıyor. Diğerleri, Rusya’nın birliklerini
Abhazya, Transdinyester, Suriye vb.’de olduğu gibi belirsiz bir süre
Kazakistan’da tutacağını varsayıyor.” deniliyor.

Kazakistan konusundan
bahsedilirken “Bu teoriler ilk başta çılgınca gelebilir. Ancak Destiny ve Call
of Duty adlı bilgisayar oyunlarına ilişkin şüphelerin arka planında (bazıları
Kazak gençliğini bu oyunların tetikleyip sokağa çıkardığına inanıyor), bu
teoriler mantıksız değil.” ifadesi ile enteresan bir mesaj da veriliyor…

 * * *

2022 Pekin Oyunları henüz
başlamadı, ancak Rus barış gücü askerleri, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü
birliğinin bir parçası olarak Kazakistan’da konuşlandırıldı. Rusya’nın
ilgili olduğu tüm stratejik tesislerin kontrolünü kurdular.” Burada bahsedilen
Baykonur Üzay Üssü, eski tank yeni traktör fabrikası, petrol, doğalgaz ve
uranyum üretim tesisleri vd. Dahası Kazakistan’daki Türkçü politikacılar ve
kişiler de Rus birlikleri tarafından göz altına alındı.

Makalede şu ifadeler ise dikkate
çekici: “İlginç bir şekilde, Kazakistan son zamanlarda Rusça konuşan nüfusa
karşı ayrımcı bir politika yürütüyor. Sovyet sonrası Asya Cumhuriyeti, bu
politikayı Kazakistan makamlarının zımni rızasının arka planına karşı
yürütüyordu.

Rusya’nın yönetimini Batı
dünyası yerine Rusya’ya doğru iterken Kazakistan’daki ulusal ve devlet
çıkarlarını korumaya çalıştığı varsayılabilir” deniliyor.

Peki ya Kazakistan ile hedef
şaşırtılıp Ukrayna gerçek anlamda işgal edilmeye çalışılıyorsa?

Ya da ABD ve diğer müttefiklere
Ukrayna’ya yığınak yapılıyor gibi gösterilip, Kazakistan işgali kalıcı hale
getirilmeye çalışılıyorsa…

 * * *

Zurnanın zırt dediği yer ise
aslında ne Kazakistan ve ne Ukrayna aslında!

Haberde kullanılan görsel.

Görselde Kazakistan başta olmak
üzere bütün Türkistan Türk Cumhuriyetleri’nin yanı sıra İran, Çin, Pakistan ve
Moğolistan da ‘Rusya’ topraklarında gösteriliyor.

Dahası Türkiye’nin kuzey
doğusundaki meşhur 7 vilayet hatta Rize ve Trabzon da Rusya sınırlarında
gösteriliyor. Diğer yandan bugün PYD’nin (PKK’nın) ABD destekli olarak
Suriye’de kuramaya çalıştığı sözüm ona devletçik de açık pembe olarak
gösterilmiş.

Bunu birinin sanırım açıklaması
gerekiyor…

Ama daha ötesi hükumetimiz, F-35
yerine, S-400’leri tercih ederken bu makalenin arkasındaki ‘Büyük Rusya
Masalı’nı da dikkate almıştır inşaallah…

 

Meraklıları için Pravda’nın ilgili
linki:

https://english.pravda.ru/world/150010-russia_olympics/

Kar Yüzüne Çıkan Gerçekler…

    Kış mevsiminin en güzel hediyesidir Kar…

    Rengi masumiyeti çağrıştırır. Yağdıkça
yağar, bembeyaz örtüsüyle yeryüzünü kaplar, erimesiyle toprağa bereket katar. Çiftçinin
en büyük dostu, insanlığın su ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaktır.

    Kimi ülkede kış aylarının tümünü kapsar,
kimi ülkede ise bölgeseldir. Bölgelerin kimisinde aylar boyunca yağar. Kimi
bölgede bir görünür, birkaç saat sonra kalkar…

    Kış aylarının bu bereketli hediyesi ülkemizin
doğusunda aylar boyunca varlığını hissettirir, batısı ile güneyinde ise arada
bir yağar.

    
Ama bazen de ülkemizin ne batısına, ne güneyine bakar!  

     Her yanımızı öyle bir kaplar ki, bembeyaz
rengi ile hiçbir renge şans tanımız! Ne toprak görünür, ne ağaçların rengi! Ara
ki çiçekleri bulasın, kuşlar bile beyaza bulanır, nice acımasızlığın izleri
bile kar beyazında kaybolup unutulur!

    
Bu sıraladıklarım kar üstüne çıkan gerçeklerin bilinen yüzüdür!

     Ama kimi zaman kar üstüne çıkıp da bizi
zora sokan öylesine gerçekler vardır ki! Aniden karşımıza çıkıp da bu
gerçeklerin acımasız yüzüyle baş başa kaldığımızda, bunun çaresizliğini hep
birlikte yaşarız…

     İşte geçtiğimiz hafta içinde, ülkemizin en
büyük anakenti denilen İstanbul’da yaşananlar; kar yüzüne çıkan, bizi türlü
açmazlara, büyük sıkıntılara sokan gerçeklerdir…

    Günler öncesinde meteoroloji uzmanlarının
İstanbul’da önemli bir kar yağışının beklendiği haberine rağmen, yirmi
milyonluk bu ana kent kara teslim olmuştur!

   Karın başlamasıyla birlikte:

    İstanbul içi yollarda kalan on binlerce araç,
bu araçlarda mahsur kalan yüzbinlerce insan, hava alanından kalkamayan uçaklar,
uçakların içinde bekleyen binlerce yolcu, toplu taşıt için kullanılan
Marmaray-metro hatları-metrobüslerde yaşanan izdiham. Kimi hatlarda buzlanma
nedeniyle yollarda kalan, hatta yola dahi çıkamayan belediye otobüsleri,

     Kalkamayan uçaklar nedeniyle dünyanın
üçüncü büyük hava limanı olarak vasıflandırılan İstanbul hava limanında mahsur kalıp
da, çevresinde otel olmadığından valiz bantlarında, oturma gruplarında
sabahlayanlar, dağıtılan karton kutular üstünde yatanlar; ‘’Otel İsteriz’’ diye
bağıran yabancılar,

    Böylesine muhteşem bir hava limanında kar
yoğunluğu nedeniyle çöken kargo binasının çatısı,

    Valilik kararıyla İstanbul otogarından
hareketi yasaklanan yolcu otobüsleri, bu nedenle oto garda yerlerde sabahlayan
yolcular,

   Yine valilik kararıyla belli bir saate kadar trafiğe
çıkması yasaklanan özel araçlar,

    Karın
esir aldığı İstanbul’da, yapılan her türlü ikazı dinlemeden özel araçlarıyla
hem de araçlarında kar lastiği olmadan trafiğe çıkan duyarsız vatandaşlar,

    Kapanan
şehirlerarası yollar nedeniyle; bu yollarda kara teslim olan otobüsler, tırlar,
özel araçlar, yollarda perişan olan binlerce yolcu. Bu insanlardan bir gecelik
otel ücreti için istenen yüzlerce avro nedeniyle karda donmamak için camilerimize
sığınan insanlar,

   İstanbul’da yaşananlara yerinde müdahale
ederek çözüm üretmek için gelen ilgili bakanların, hava koşulları nedeniyle İstanbul
hava limanına inemeyip, yalnızlığa terk edilen Atatürk hava limanına
inebilmeleriyle; yıllar önce İstanbul hava limanı yapılırken, seçilen bölgenin
meteorolojik koşullara uygun olmadığı ikazlarının ne kadar haklı olduğunu
ortaya çıkaran gerçek…

   Allah’tan okullarımız sömestr tatilindeydi.
Bir de okullar açık olup da çocuklarımız bu kar esaretine yakalansaydılar,
neler yaşanacaktı acaba?

    Ve tüm
bu sıkıntılar unutulmuşçasına, o karlı gecede İstanbul Belediye Başkanı Sn.
İmamoğlu’nun, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi ile aylar öncesinden
kararlaştırılmış akşam yemeğinde buluşmasının basına yansıyan görüntüleri
üzerinden yapılan tartışmalar…

  Ya çarşı pazardaki fiyatlar?

  Dolar salgınını bahane ederek yapılanlar
yetmezmişçesine kar nedeniyle içecekten, yiyeceğe, iğneden ipliğe bir kez daha
gelen zamlar!

   Kar her yanı kaplamışken, ucuz ekmek alabilmek
için kuyrukta bekleyen, soğukta titreşen İstanbullular…

   Kar
yüzüne çıkan bu gerçekler yaşanırken, üstüne üstlük bir de ülkemizin yaşadığı
doğal gaz ve enerji sıkıntısı! Özellikle sanayi bölgelerinde yaşanan bu
sıkıntının, ülke ekonomimize vereceği milyarlarca dolar zarar!

     İki binli yılların ilk çeyreği biterken, 19
yıldan bu yana ülkemizi yönetenlerin söylemleri ile dünyanın en büyük yirmi
ekonomisi arasında olduğu belirtilen ülkemize bu görüntüler hiç yakışmamıştır.

       Böylesine büyük bir kar afetinin
geleceği bilindiği halde; yirmi milyon insanımızın yaşadığı İstanbul gibi büyük
bir ana kenti yöneten İBB’nin günler öncesinden yeterli tedbiri alması; 39 ilçe
yönetimi, 963 mahalle muhtarlığı ile bir araya gelerek alınan tedbirleri gözden
geçirmesi, bu tedbirleri Valilik makamı ile de paylaşması, hatta eğitimini
yapması gerekmez miydi?

     AKOM
denilen şehrin ana arterlerini kontrol eden bir yönetim merkezi ile böylesine
büyük bir afet ile baş edebilmek ne kadar gerçekçidir?

    Kaldı ki, Belediye Başkanlığı-Valilik-
İlgili Bakanlıklar, günler öncesinden geleceği belirlenen böylesine büyük bir
afat karşısında; tüm imkânlarını ortaya koyarak, koordineli bir çalışmayla bu
afata karşı her türlü tedbiri almış olsalardı, bu sıkıntıların çoğu
yaşanmayacaktı.

     Ancak
ne yazık ki bu koordinasyon; görüş ayrılıkları nedeniyle yapılamamış, olan vatandaşlara
olmuş, günler boyunca çekilen onca eziyet, sıkıntı vatandaşa unutmayacağı bir
ders vermiştir.

     İlerleyen
süreçte kar yüzüne çıkan bu gerçeklerin vatandaş üzerindeki yansımalarını oy
sandığı önüne geldiğinde göreceğiz!

     Ancak
bu sıkıntılarla bir daha karşılaşmamak adına, ilgili makamların bu süreçten bir
ders çıkarması, hala devam eden kış mevsiminde yaşanması mümkün yeni bir afat
karşısında insanlarımızın mağdur oldukları hususları bir kez daha yaşamaması
için şimdiden tedbir alıp, yeterince koordinasyon yapmaları şarttır.

      Aynı tarihlerde Yunanistan’da yağan kar
nedeniyle paralı yollarda kalarak mağdur olan insanlara binlerce avro tazminat
ödeneceği açıklandı. Bu yolların bakımından sorumlu olan şirketin ceo’su istifa
etti, Yunanistan Başbakan’ı halkından özür diledi. Bizde ise bu sorumluluğu
nedeniyle ne istifa eden, ne tazminattan bahseden, ne de özür dileyen oldu

    En
nihayetinde kar eriyip gitti! Geride kalanlar ise, binlerce insanımızı mağdur
eden yukarıdaki gerçeklerdi…

 

Binmişiz Alamete, Gidiyoruz Kıyamete

Türk Milleti, 1876 yılından itibaren tercihini Parlamenter
sistem yönetiminden yana koymuştur. Her ne kadar arada darbeler, parlamentoyu
askıya almalar olduysa da neticede her gelen hükümet sistemin korunmasını bir şekilde
sağlamıştır.

Ancak bu sistem, AKP’nin MHP’yi de yanına alarak
hazırladıkları anayasanın 16 Nisan 2017 referandumunda oylanmasına kadar
sürmüştür. Bu tarihten sonra kabul edilen anayasaya göre Cumhurbaşkanlığı
sistemine geçilmiş, Parlamento 2. Plana düşürülmüştür.

24 Haziran 2018 Seçimlerinden sonra Türkiye artık
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmiş ve günümüze kadar öyle yönetilmektedir. Değerli
bilim adamı Prof. Dr. İskender Öksüz’ün de dediği gibi: “Devlet kurum denilen
taşıyıcı sütunların üstünde oturur.” Der ama tek adam sisteminden sonra ortada
ne kurum kaldı ne de sistem. Parlamentoyu saf dışı bırakarak bakanları atayan o,
büyükelçileri atayan o, bağımsız olması gereken merkez bankası başkanını atayan
yine o.

Hâlbuki Türkiye Cumhuriyetinin kurumları yüzyıllık geleneğinde
yerli yerine oturmuş, bu kurumlar içerisinden çok önemli devlet adamları yetişmiştir.
Kurumlar yok edilince onların yerine (nepotizm) ve keyfiyet hâkim olmuştur.
Yetkisiz, liyakatsiz adamlar önemli kurumların başına getirilmiştir. Bir yıl
içerisinde üç defa merkez bankası başkanı değişmiş, Türkiye Cumhuriyetini
temsilen bazı büyükelçiliklere sabıkalı, rüşvetçi büyükelçiler atanmış,
maliyenin başına ekonomiden anlamayan maliyeyi milleti gözlerinin içine
baktırarak yöneten bir kişi atanmıştır.

Hal böyle olunca 20 Yılın sonunda ekonomiden dış politikaya
devlet büyük sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Ekonomide Türk parasının
değeri döviz karşısında erimiş, enflasyon kontrolden çıkmış, tarım
girdileri(gübre, tarım ilacı, mazot) pahalılığı had safhaya yükselmiş köylü
toprağını gübresiz ekmek zorunda bırakılmıştır. Orta direk çökmüş, asgari ücret
4500 TL ye çıkarılmasına rağmen enflasyonun hızla yükselmesinden dolayı 2 ayda
erimek durumunda kalmıştır.


Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de İran dan gelen doğalgazın
kesilmesi Türk sanayiine büyük darbe vurmuştur.

Ama bütün bunlara rağmen iktidar bütün işleri bırakmış
muhalefeti karalamanın peşine düşmüş hakaretin bini bin para…alçak, zillet
illet, soysuz, sütü bozuk…. Bir devlet adamını bırakın, sokaktaki vasat bir
insanın dahi ağzına yakışmayacak sözler bunlar.

Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin kuruluş yıllarında
meclise hitaben: “Ordularınız zayıf düşer düşmana yenilirsiniz ama telafisi
vardır. Ekonominiz bozulur çalışır düzeltirsiniz. Ama iç kaleyi sağlam
tutmazsanız devletin çöküşü kaçınılmazdır.) der. (Atatürk Atatürk’ü
anlatıyor-Savaşan Meclis. Milliyet yayınları)

Fakat görüyoruz ki Cumhurbaşkanı bütün muhalefeti hakaret
sağanağına tutuyor, ötekileştiriyor. Bu da yetmiyor gazetecileri, sanatçıları
sözlerinden dolayı yargılayıp içeri attırabiliyor. Camilerden “dil koparma”
nutukları atıyor.

Duvara asılı bir pano düşünün. Panonun bir yüzüne
bakıyorsunuz partili cumhurbaşkanı partisi adına muhalefete hakaret yağdırıyor,
aynı dozda muhalefet kendisine cevap verdiğinde panonun arka yüzünde devletin cumhurbaşkanı
çıkıyor karşınıza: “vay sen cumhurbaşkanına nasıl hakaret edersin!” Yargı
derhal göreve çağırılıyor.

Dünyanın demokrasi ile yönetilen hangi ülkesinde görülmüş
böyle bir sistem gören duyan varsa söylesin lütfen.

Sağlıklı kalın.

Devlet Karın Altında Kaldı

Bu hafta yaşadığımız yoğun kar yağışları
sonucu devlet karın altında kaldı. Meteorolojinin önceden uyarılarına
rağmen megakent İstanbul’a kara ve havadan giriş ve çıkışlar uzun süre
kapatıldı. Bolu civarında hem otoyol ve hem de devlet karayolu kapandı. Tarsus-
Adana- Gaziantep otoyolu
ve daha pek çok şehirlerarası yol kapandı. İstanbul’da
bazı ana arterler 17 saat kadar trafik kilitli kaldı.
İnsanlar aç, susuz
araçlarında kaldı. Bir kısmı araçlarını yola bırakıp gidebildikleri yere yaya
gittiler. Ankara’dan, Bursa’dan, Trakya’dan İstanbul’a girişler yasaklandı.

Ulaştırma Bakanı ve İçişleri Bakanı İstanbul’a karayolu ile gelemediler. Bolu’da
yollar kapanmıştı. Havayolu ile geldiler. Uçakları İstanbul
Havalimanına inemedi
, yolcu trafiğine kapattıkları olan Atatürk
Havalimanına inebildi.

“Dünyanın en büyük havalimanlarından” İstanbul
Havalimanının pistleri bir günden fazla süreyle temizlenemedi.
Uçaklara
binmiş yolcular 9-10 saat uçakların içinden çıkamadı. Bunlara yemek bile
verilemedi. Uçaklara binemeyenler havalimanı içinde mahsur kaldı. Uçuşları
iptal edilmiş yolcular kartonlar üstünde uyudular.

İstanbul’un yollarında sorumluluklar şöyle paylaştırılmış durumda:

Kar nedeniyle çok yoğun sorun yaşanan TEM
otoyolu, Karayolları sorumluluğunda
. Basın Ekspres, Mahmutbey Gişeler,
İSTOÇ güzergahı da buraya ait.

Çayırova’dan Büyükçekmece’ye kadar olan D-100
Karayolu (E-5) ve yan yolları ile 39 ilçedeki ana caddeler İBB’nin
sorumluluğunda
bulunuyor. 39 ilçedeki ara yollar ise ilçe
belediyelerinin
yetki alanında.

Kuzey Marmara Otoyolu ve İstanbul Havalimanı burayı yapan özel
şirketlerin sorumluluğunda.

Bunların hepsi de sistemi açık tutma
konusunda başarılı olamadı. Kriz yönetilemedi.

Birçok gerekçesi olsa da temel sebep birimler
arasındaki koordinasyonsuzluktu.
Sorumlu birimler arasında bilgi ve
imkanlar paylaşılmıyor.

İBB, devleti yönetenlerce, intikam alınması
gereken bir düşman muamelesi görüyor.

Sistemin çarklarından birini durdurmaya kalkarsanız
diğerleri de zarar görür. Buna rağmen birlikte iş yapmaktan kaçınıyorlar.

*********************************

Kriz Yönetimi ve İletişim Becerisi

Krizler, olaylar başladıktan sonra yapılan
mücadele ile değil, kriz gelmeden önce alınan tedbirler sayesinde önlenir
veya zararı en aza indirilir.

Olaya müdahale edecek ekiplerin her türlü
teknik ve lojistik ihtiyacının karşılanmış ve ekipler eğitim ve tatbikatlarla adeta
gözü kapalı müdahale edebilecek yetenekler kazanmışsa
kriz büyümez.

Mesela orman yangınları için söndürme
uçakları ve helikopter filonuz eksiksiz, su tedarik havzalarınız yeterli;
pilotlarınız, ormancılarınız tecrübeli ise yangınları büyümeden
söndürebilirsiniz. Bunları yapmayan bir Bakan ormancılarla beraber bizzat
mücadele etse, günlerce uykusuz, aç susuz çalışsa bile O’nun görevini yaptığını
göstermez.

Deprem için tedbirleri almamış, yıkılabilecek evleri önceden yenilememiş, kurtarma
ekiplerini eğitmemiş bir devletin Bakanını düşünün. Bu bakan enkazın başında
bizzat kurtarma çalışmasına katılsa, enkaz altındaki vatandaşla bizzat iletişim
kurmaya çalışsa da bunlar O’nun görevini yaptığını göstermez.

Esasen ben deprem, yangın, sel, kar ve diğer felaketlerde
olay mahalline devlet büyüklerinin gelmesini faydalı bulmam.

Devlet yetkililerinin kriz yönetim merkezlerinden bilgi alması ve
tıkandıkları hususlarda yardımcı olması en faydalı yönetim biçimidir.

Devlet büyüklerinin olay mahalline gelmeleri
belki vatandaşın yalnız olmadığını hissetmesi açısından psikolojik rahatlık
sağlar. Fakat devlet büyüklerinin gelişi işi bilen ve yöneten uzmanların
çalışmalarını aksatır. Bazen de bilgileri yetersiz ama işgüzar siyasilerin
müdahalesi zararlı da olur.

*********************************

İmamoğlu’nun Yemeği

AKP için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu başarısız
göstermek çok önemli.
Muhtemelen böyle yaparlarsa, hem Belediye seçimindeki
çifte mağlubiyetinin acısını gidereceklerini ve hem de gelecek
seçimde İstanbul’u yeniden kazanacaklarını düşünüyorlar. İmamoğlu
Cumhurbaşkanı adayı olursa
da yıpratılmış olarak yarışa başlamasını
planlıyorlar.

Bu yüzden kar yağmaya başladığı andan
itibaren beceriksizlikle suçlama kampanyası başlatıldı. Karla mücadele
devam ederken İngiltere Büyükelçisiyle yediği yemek üzerinden yıpratmaya
çalışıyorlar.

İstanbul Belediye Başkanının bir hatasını
tespit edip deşifre edebilmek için mobese kayıtlarıyla izlendiği ortaya
çıktı. İçişleri Bakanlığı suçluları izlemek için kurulmuş bir sistemi böyle
bir siyasi amaç için kullanıyorsa bu daha büyük bir kriz demektir.

İstanbul gibi bir metropolün Belediye Başkanı
önemli bir siyasi kimliktir. Büyükelçilerle görüşmesi olağan ve gereklidir.
Bizim büyükelçimizin de Londra Belediye Başkanı ile görüşme yapması olağandır,
yapmıyorsa eksikliktir. Bu sözlerim diğer ülkeler için de geçerlidir.

Peki, İmamoğlu, böyle bir krizin ortasında,
bu yemeği ertelese daha iyi olmaz mıydı?

Bana göre teknik olarak gereksiz fakat
siyasi iletişim becerisi açısından gerekli bir tavır olurdu.

Teknik olarak bir Belediye Başkanı 24 saat uyumadan,
yemeden, istirahat etmeden kriz yönetiminin başında olması mümkün de değildir,
doğru da değildir. 90 bin kişilik çalışanı olan bir organizasyon kurumsal bir
çalışma içinde olmalıdır. Başkan sadece yönetim kademelerinin çözemediği
darboğazları açmak için devreye girmelidir.

Fakat Türkiye hala bir Batı ülkesi gibi
objektif ve soğukkanlı değerlendirmelerin yapılabildiği bir ülke değildir.
Yıllardır
AKP yönetimlerinin göz boyama tekniklerine alışkın toplumumuzun beklentileri
farklıdır.

Ulaştırma Bakanı ile İçişleri Bakanı
İstanbul’a geldi de karla mücadeleye ne katkı sağladı?
Varsa bir katkıları bunu telefonla da
yapabilirlerdi. Fakat bu bir siyasi iletişim tercihidir.

Halkımızın depremde, selde, savaşta zarar
gören vatandaşlarımızın, zararlarına ve acılarına sebep olan hataları işleyen
siyasilere hesap sorma alışkanlığı yoktur. Hele o siyasiler kendisini
kucaklayıp acısını paylaşıyor görünüyorsa, onlara minnet bile
duyar.

Siyasi iletişim açısından Ekrem İmamoğlu’nun bu hususu göz ardı etmemesi
gerekirdi.