11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 363

İYİ Parti Merkezin Neresinde?

Deveye sormuşlar: “Yokuş yukarımı yürümek istersin iniş aşağımı?” Deve
cevap vermiş: “Düz yolda yürümenin suyumu çıktı?”

Sağ ve sol bu iki kavram bize Avrupa dan geçmiş iki terimdir.
1789 Fransa ihtilalinden sonra başkanlık kürsüsünün sağında oturan muhafazakâr
monarşistlere sağcı, solunda oturanlara ise fikir özgürlüğü, reform ve değişim
isteyenler Solcu olarak tanımlanmışlardır. Bu akım zamanla bütün Avrupa’ya yayılmış,
Türkiye’de ise 1946 da iki partili demokratik hayata geçildikten sonra yaygın
olarak kullanılmaya başlanılmıştır.

1960’ların sonlarından itibaren siyasal hayata atıldığımız
günlerden buyana yelpazenin ne sağında ne de solunda yer almamamıza rağmen
toplumun bir kesimi, MHP lideri Alpaslan Türkeş’in “Dokuz Işık” kitabında: “Devlet yetkilileri (…) Ülkücü Gençliğe,
Milliyetçi kimselere “Aşırı sağcı” sıfatını takıp hücum etmek alışkanlığından
kurtulamadılar. Bu sorumluların “sağcı” diye kötüledikleri kimseler banka mı
soydular? Fidye mi istediler? Konsolos mu öldürdüler? İngilizleri mi
kaçırdılar? Yoksa ordularına 9 saat kurşun mu sıktılar?

Bazı yetkililerin bu
kadar açık cereyan eden hadiseleri gördükten sonra hala dil alışkanlığından
kurtulamadığı için sol’a karşı tedbirlerini sayıp dökerken velev ki bir kelime
bile olsa, milliyetçilere de çatması utanılacak bir basiretsizliktir.
”(Alparslan Türkeş ve Dokuz Işık, Bilge Oğuz Yayınları, s.237)
demesine rağmen ülkücü gençliği ve MHP’yi sağ, hatta aşırı sağ kulvara oturtmakta
ısrar etmiştir.

İYİ Parti

İYİ Parti henüz kuruluş aşamasında iken Türk siyasetinin
neresinde yer alacağı uzun müddet tartışmalara konu olmuştur. Partinin henüz
adı bile konulmadan liderliğini Sayın Meral Akşener’in yapmasını fırsat bilen
bir kısım basın ve medya tarafından İYİ Parti peşinen “Merkez Sağ” kulvara
konumlandırıldı.

Buna rağmen Cemil Meriç’in dediği gibi: “Sol ve Sağ… çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit.
Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı.
” O günlerde
konuşup tartıştığımız arkadaşlarla kesinlikle merkezin ne sağında ne de solunda
olmamalıydık. Sağın bunca çürümüşlüğünün türbedarlığını yapacak kadar idrakten yoksun
olmamalıydı kuracağımız partinin yöneticileri.

İYİ Parti tam merkezde yerini almalı, Türk Milletinin tamamını
kucaklamalıydı. Başlangıcında öyle de oldu. Gerek genel merkezin oluşumunda,
gerekse il ilçe kurucuları, düşündüğümüz gibi Türk toplumunun bütün kesimlerinin
büyük teveccühünü kazanmış, yönetimlerde görev almak için adeta birbirleriyle
yarışır hale gelmişlerdir.

Afyon kurultayında büyük kalabalık heyecanı yaşanmış Prof.
Dr. İskender Öksüz’ün: “İYİ Partiye
sahip çıkın zira başka iyi yok
!” Sözü kurultayı taçlandırmıştır.

Ama lâkin teşkilatlardan sorumlu başkan yardımcılığına atanan
Koray Aydın’ın bir müddet sonra bütün yurtta il ve ilçelerin yönetim
kurullarının istifalarını istemesi teşkilâtlarda büyük huzursuzluğa neden
olmuş, bir kısım değerli yöneticiler İYİ Partiden istifa ederek geldikleri
yerlere geri dönmüşlerdir.  

Bugün görülen o ki, yurt genelinde en fazla oy artıran parti
İYİ Partinin olması zannedilmesin ki genel merkezden tutun il ve ilçelere kadar
teşkilatların iyi çalışmasından kaynaklanıyor. Hayır, partide çalışan bir kişi
var o da Genel Başkan Sayın Meral Akşener. Siyasi tecrübesi, liyakati ve
insanüstü çalışma temposuyla partiyi tek başına omuzlamış götürüyor. Eğer
teşkilatlar Genel Başkanın çalışma temposuna ayak uydurabilselerdi inanıyorum
ki oy oranı itibarıyla bugün ana muhalefet partisi İYİ Parti olurdu.

Seçimlere bir yıl kadar bir zaman kalmışken yurt genelinde
bütün İYİ Parti teşkilatları gözden geçirilmeli, kapısı açılmayan teşkilatların
yöneticileri acilen değiştirilmeli, toplumda güven duyulan, herkesle barışık
olan kişiler yönetime getirilmelidir. İl ve ilçelerde çalınmadık kapı,
sıkılmadık el bırakılmamalı. Kurucular kurulundan tutun merkez yönetim kuruluna
kadar liyakat sahibi İYİ Parti yönetimiyle iktidarın kapısını aralamak hiç te
zor değildir. Yeter ki herkes taşın altına elini koysun. Yoksa verilen emekler,
bağlanan ümitlerin hepsi heba olur.

Sağlıklı kalın

Faizsiz Bir Ekonomi Modeli Mümkün mü?

Başlıktaki soruya yanıt vererek
başlayalım. Faizsiz bir ekonomi modeli teorik olarak mümkündür ancak pratik
olarak imkânsıza yakın derecede zordur. Bizim toplumumuzun faiz konusundaki
“hassasiyeti” (!) İslam dininin faizi kesin olarak yasaklamış olmasından
kaynaklanmaktadır. Ancak faizi yasaklayan veya en azından faizi ortadan
kaldırmaya çalışan tek sistem İslam değildir. İslam dininin zuhurundan bin sene
önce bazı Yahudi ailelerin çevrelerine faizsiz kredi kullandırdıkları
bilinmektedir. İslam’dan yüzyıllar önce Romalıların da faizle mücadele
ettikleri ve faizi tamamen ortadan kaldırmaya veya hiç olmazsa faiz oranlarını
düşürmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Yine, Milattan Sonra 12. yüzyılda
Kudüs ve çevresinde Hristiyan hacıların can ve mal güvenliğini korumak için
kurulan Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın (Templier) zaman içerisinde devasa bir
servete kavuştuğu ve zaman zaman faizsiz borç verdikleri iddia edilmektedir.

 

Yukarıda anlatılan tüm bu
hususlar göstermektedir ki “faiz” her toplum tarafından ortadan kaldırılmaya
veya en azından uygulama miktarı azaltılmaya çalışılan bir kavram olmuştur.
Nitekim bugün ekonomik olarak iyi seviyede bulunan batı ülkelerinde “yıllık”
faiz oranının %2 civarlarında olması da bunu ortaya koymaktadır. Türkiye’de
fiilen uygulanan faiz oranlarının “aylık” %2,5 seviyelerinde olduğunu nazara
alırsak batı ülkelerindeki oranın ne kadar düşük olduğu daha iyi anlaşılır.

 

Faiz daha çok borç verme (kredi)
işlemlerinde kullanılan bir kavram olduğu için akla hemen bankacılık işlemleri
ve özellikle faizsiz bankacılık yaptıkları iddiasında bulunan katılım bankaları
(eski adıyla finans kuruluşları) gelmektedir. Katılım bankalarının fon
kullandırma yöntemlerine baktığımız zaman gerek Türkiye’de gerekse dünyada en
çok uygulanan katılım bankacılığı işleminin murabaha olduğu görülmektedir.
Murabahayı teknik olarak “ipotek karşılığı konut kredisi” (mortgage) veya
“rehin karşılığı otomobil kredisine” benzetebiliriz. Ancak murabaha teknik
olarak faizli bir işlemdir ve katılım bankacılığı yahut İslami finans
sisteminin en şiddetli savunucularından olan ve ABD’de LARİBA isimli katılım
bankasının da kurucusu olan Yahia Abdul-rahman gibi isimler bile murabahanın
faizli işlem olduğunu kabul etmektedirler.

 

Öte yandan katılım bankacılığının
daha doğrusu “faizsiz finansman” sisteminin temelini oluşturan iki finansman
modeli vardır ki bunlar gerçekten faizsiz işlemlerdir ancak her iki finansman
modelinin de uygulamasına bankacılık yahut katılım bankacılığı sistemi
içerisinde hemen hemen hiç rastlanmamaktadır. Bu finansman modellerinin ilki
“mudaraba” (kar-zarar ortaklığı) ikincisi ise “muşaraka” [ortak girişim (joint
venture)] modelidir. Bu her iki model de esasında şirket mantığı üzerine tesis
edilir.

 

Mudaraba modelinde taraflardan
biri (finansör) ortaya sermayesini, ikinci taraf da (proje sahibi) emeğini
koyar. Bu emek-sermaye ortaklığıyla bir şirket kurulup üretim ve satış yapılır.
Şirket kar elde ederse elde edilen bu kar ortaklar arasında paylaştırılır.
Şirket zarar ederse bu zarara sadece finansör katlanır. Emeğini ortaya koyan
kişinin mali bir zararı söz konusu olmaz. ABD’de pek çok şirket esasında bu
mudaraba yöntemiyle kurulup büyümüştür. Parlak projeleri olan Bill Gates, Steve
Jobs gibi gençler sermayedarlar tarafından desteklenmiş ve bu şekilde bir
tarafın sermayesini diğer tarafın bilgi ve emeğini ortaya koyduğu Microsoft
gibi Apple gibi şirketler doğmuştur. Bu şirketlerden sadece Apple’ın piyasa
değerinin Türkiye’nin toplam ekonomik büyüklüğünün neredeyse iki katına
ulaştığını ifade edersek bu mudaraba sisteminin (kar-zarar ortaklığı) ekonominin
büyümesi açısından ne kadar önemli olduğunu da daha iyi ifade etmiş oluruz.

İkinci model olan muşaraka [ortak
girişim (joint venture)] modelinde ise her iki veya daha fazla taraf
sermayesini koyar. Bu modelin klasik ortaklık modelinden farkı; bir konuda
teknik veya piyasa bilgisi olup sermayesi yetersiz olduğundan büyük yatırımlar
gerçekleştiremeyen yatırımcıların büyük sermaye sahipleri tarafından
desteklenmelerinin sağlamasıdır. Ortak girişim kar elde ederse ortaklar da
sermayeleri oranında kara katılırlar. Ortak girişim zarar ederse, ortaklar da
yine sermaye payları oranında zarara katlanırlar.

 

Görüldüğü üzere her iki model de
parlak fikirlerin sermaye sahipleri tarafından desteklenerek o fikirlerin büyük
paralar kazanan projeler haline getirilmelerini sağlamaktadır. İş bilen ancak
hiç veya yeterince sermayesi olmayan proje sahipleri, işi bilmeyen ancak
sermayesi olan kişiler tarafından desteklenmekte ve taraflar birlikte
kazanmaktadırlar.

 

Gerek mudaraba gerekse muşaraka
yöntemlerinin esasında katılım bankalarının finans kullandırma modelleri
olduğunu ancak her iki modelin de neredeyse hiç uygulanmadığını ifade etmiştik.
Çünkü bu modellerin uygulanmasında kişilerin ahlaki değerleri gibi subjektif
unsurların ağır basması, ayrıca esasında ticari faaliyette bulunulacağı için
kazanç garantisi olmaması bu modellerin bankalar daha doğrusu katılım bankaları
tarafından tercih edilmemelerine neden olmaktadır.

 

Her ne kadar pratikte
uygulanmaları zor olsa da, parlak fikirleri güçlü sermayelerle destekleyip
uygulanabilir projeler haline getirebilirsek Türk ekonomisini gerçek anlamda
faizsiz bir ekonomi haline getirmenin de ötesinde Türk ekonomisinin dünya ile
rekabet edebilir hale gelmesini de sağlayabiliriz. Nihayetinde ekonomik büyüme
için önce üretmek lazım. Üretmek için de para. Proje ile parayı bir araya
getirebilirsek 90 milyon Türk vatandaşının daha güzel bir Türkiye’de
yaşamalarını sağlayabilir, insanların hayatına yaşama sevinci getirebiliriz.
Bence denemeye değer.

Zihnimin Derinliklerinden Çağrışımlar ve Bir Teklif

0

Amacım, bir kişiyi veya olguyu eleştirmek değil; bir
durumdan hareketle zihnime üşüşen çağrışımları paylaşmak:

Camideyim, öğle namazının sünnetini kıldım, imamı
bekliyoruz. Birileri kalktı, kamet getirdi, imam odasından çıktı, sükûnetle
ilerledi, öne geçti, geriye dönüp şöyle bir baktı, bir şeyler söyleyip tekbir
getirerek farz namazı başlattı.

Her şey güzel, her zaman yapıldığı gibi. Ancak beni rahatsız
eden bir şey vardı sanki.  Anladım ki o
rahatsızlık daha önce başlamış, yeni durumla dışa vurmuştu. Neydi rahatsızlık?
İmam efendinin odasından çıkarak, cemaati yara yara ilerlemesi ve mihrapta yerini
alması. Ne var bunda, diyebilirsiniz.

Kendimce yeni paradigma kurguladım: Hoca efendi camiye
cemaatten önce gelse, gelenleri sohbetiyle, en azından varlığıyla karşılasa,
kametle odasından çıkıp safları yara yara öne geçme tercihinden vazgeçse nasıl
olur? Cemaat de karşılanmanın, değer görmenin, bekleniyor olmanın mutluluğunu duyar,
üstenci bir duygunun yansımasına şahitlik etmez.

Davranışlar, bir normun ürünü olmakla birlikte yeni normlar
da üretir. Önder niteliğiyle imam efendinin cemaatten önce gelmesi tevazuyu,
alçakgönüllülüğü;  sonra gelerek cemaatin
önüne geçmesi kibri, büyüklenmeyi çağrıştırır. İnanç sistemimizde esas olan,
alçakgönüllülük ise bunu çağrıştıracak ve üretecek davranışlarda bulunmak
gerekir, diye düşünüyorum.

Bu düşüncemin sempatiyle karşılanmasını beklemiyorum, bu,
belki tepki de alacak. Biz padişah kültürü ile yetiştirilmiş, “Öl de ölelim.”
sloganıyla eğitilmiş bir nesiliz, toplumuz. Ayrıca, alışkanlıkların da kolayca
terk edilemeyeceği ve ayrıcalıklardan da feragat edilmek istenmeyeceği gerçeğini
de unutmamak lazım.

Okullarımızda da aynı mantığın tezahürünü görüyoruz. Öğrenci
sınıfa girer, yerini alır, öğretmeni bekler, öğretmenin sınıfa gelmesiyle ayağa
kalkılır, “Oturun!” denmedikçe ayakta beklenir, artık hâkimiyet öğretmenindir.
Sınıfta öğretmen, okulda müdür, evde baba, askerlikte komutan, işyerinde
patron, ülkede lider… Tahakkümcü yönetişim sistemi bu.

Yavuz Sultan Selim, 1516’da Mısır’ı fetheder, hilafet
Osmanlılara geçer. Cuma günü Ümeyye Camii’nde namaz kılınacaktır. Şam valisi,
padişaha namaz kılacağı bir yer ayırtır ve oraya yeşil atlas seccade serdirir.
Yavuz kendisine ayrılan yeri görünce hiddetlenir, “Burası ibadet yeridir,
padişah sarayı değildir.” diyerek seccadeleri kaldırtır, cemaate katılır. Sıra
hutbenin okunmasına gelmiştir.  İmam
hutbenin girişinde Yavuz’u kastederek “Hakimülharameynişşerefeyn”  (Mekke ve Medine’nin hâkimi) der. İmamın bu
sözlerini duyan Sultan Yavuz “İmam efendi, Hakimülharameyn lafzını,
hadimülharameyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) olarak değiştir. Zira ben olsa
olsa o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim.” diye müdahalede bulunur.

Her yönetici, aslında hizmetçidir. Bu anlamda yöneticilik,
liderlik kişiye, sorumluluğun yanında alçakgönüllülük de vermelidir.

Kendisini haftada bir gösteren, kuralları dayatan, zor
ulaşılan bir müdür modelin yanında öğrencilerini okulun dış kapısında güler
yüzüyle karşılayan, öğrencilerle sohbet eden, dertleşen, okulun bütün
paydaşlarıyla sıcak ilişkiler kuran bir müdür tipi daha insani değil midir? Öğretmen,
sınıfa öğrencilerinden önce gelse, onları selamlayarak karşılasa, onlarla
şakalaşsa, öğrencilerin beyinlerini ışıtmadan önce kalplerini ısıtsa nasıl
olur? Öğretmen-öğrenci arasındaki mesafe kalkar, taraflar arasında güven
oluşur, sınıf gül bahçesi olur. Öğretmen ve okul, kendisinden kaçılan değil,
kendisine koşulan kişiler ve mekânlar olur.

Öğretmen sınıfa girdiğinde en arka sırada oturan bir
öğrencinin ayağa kalkmadığını görür, ancak ilk gün sesini çıkarmaz. Diğer günlerde
de aynı öğrencinin ayağa kalkmadığını görünce öfkeyle bağırır, bu saygısızlığını
affetmeyeceğini söyler. Hınçla yanına gider, bakar ki öğrencinin iki bacağı da
kesiktir. Öğretmenin başına sanki kaynar sular dökülmüştür.

Yine bir kısa filmde seyretmiştim. Öğrenci her gün ilk derse
yarım saat geç gelmektedir. Öğretmenin uyarısına rağmen geç gelmeler bitmez.
Öğretmen, uyarılarının ciddiye alınmadığı zannıyla öğrenciyi sınıfta azarlar ve
cezalandırır. Bir gün öğretmen de derse geç kalır. Yolda, azarladığı
öğrencisinin, tekerlekli sandalye ile annesini hastaneye götürdüğünü görür. Onu
takip eder, Anlar ki çocuk her gün annesini aynı saatte iğneye götürmekte, bu
yüzden okula geç gelmektedir. Artık, öğretmene yakışan, pişmanlık dolu, samimi
özürdür. Öğretmen de bunu yapar.

Mekân, makam, duygu, düşünce farklılığı kişiler arasında
zamanla kopuşa yol açabilir. Bu kopuş, kavgaya sebep olabilir. Hangi sınıfta,
meslek grubunda, kategoride; hangi statüde bulunursak bulunalım, büyüklenmenin
esaretine tutularak kendimize ayrıcalıklı bir statü belirlememeliyiz. İş
bölümü, imtiyaz değildir. Tevazu, hitap ettiğimiz insanlarla duygudaşlık
oluşturur, duygudaşlık da zorlukları kolaylaştırır. Yunus’un “Gelin, tanış
olalım / İşi kolay kılalım.” dediği, bu olsa gerek.

Görev tanımı olarak kendilerine tahsis edilen mekânları terk
edip sahaya inmeleri makam sahiplerine hiçbir şey kaybettirmez. Gül, vazoda
değil bahçede yetişir ve güzeldir; öğretmen sınıfta öğrencileriyle iç içe
olduğu halde daha değerlidir, müdür yüksek hoşgörüsü ve derin anlayışıyla daha
saygındır, komutan emrindekilerle hemdert olduğunda başarılıdır, imam cemaatine
yakınlaştıkça saygınlık kazanır, sırdaş olur.

Mezarlıklar, dünya gemisini sadece kendisinin
yönetebileceğini zanneden kaptanlarla dolu. Mekânların tayfası olmadan makamların
kaptanı olanlar, hep unutuldu. “Yeni şeyler söylemek lazım” diyenlerin sözleri
de etkisiz kaldı. Şimdi yeni paradigmalarla yeni eylem zamanı. Gol, sahada
atılır, tribünlerde değil. 

Dün, Bugün ve Yarın İslâmiyet (2)

     İslâmın mâzide tam
olarak galebe çalamamasının sebepleri:

     Mâzi kıt’ası /
geçmiş zamanın vahşet dolu sahra ve ovalarında taassup çadır kurmuş. Taassup ve
taklit ise kol geziyordu.

     Ya da cehlistan
ülkesinde yerleşmiş yaldızlı şeyler, kendisini nazara veriyor, istibdat ve
despotluk her yanı sarmış bulunuyordu.

     Bu durum
karşısında; şeriatı garrâ / dinin parlak hakikatleri mutlak bir galebe
sağlayamıyor!

     İslâmiyetin her
yeri tamamen kaplaması, ne yazık ki mümkün olmuyordu!

     Çünkü İslâmiyetin
yeryüzünde tam bir galebe çalmasına bir takım sed, engel ve mâniler vardı.

     O mâniler:
Ecnebilerde / gayri müslimlerde; taklit, cehalet, taassup ve kıssîslerin / din
adamlarının onlar üstündeki riyaset, saltanat ve baskıları idi.

     Bizdeki mâni ve
engellere gelince: Mütenevvi / çeşit çeşit istibdat ve baskılar, ahlâksızlık ve
halimizin perişaniyeti, tembelliği netice veren yeis / ümitsizlik hâliydi.

     Nitekim yeis, her
türlü gelişmenin ve ilerlemenin önündeki en büyük engeldir.

     Üstelik yeis;
İslâmiyet Güneşi’nin küsufuna / tutulmasına en büyük sebeptir.

     İslâmiyetin mazide
galebe çalamamasının en büyük engeli ise şu idi:

     Biz ve ecnebiler /
gayri müslimlerin; İslâmiyetin bazı zahirî / görünüşte olan meseleleri ile
müspet ilimlerin bazı meseleleri arasında bâtıl şeylerin var olduğunu
zannetmemiz, İslâm ile bilim arasında; çatışma ve birbirine ters düşmeler
olduğunu sanmamızdır.

X

     Aferin maarif,
ilim ve bilimin feyiz saçan mahiyetine, fenlerin merdane himmetine ki, gerçeği
araştırma meyli, insanlık sevgisi ve insaf meyli ile, hakikat ve gerçekleri
techiz edip donatarak; o manileri yerle bir etti.

     Evet, en büyük
sebep ki, bizi dünya rahatından ve ecnebileri ahiret saadetinden mahrum ederek,
İslâmiyet Güneşi’nin tutulmasına sebep olmuştur.

     Dini yanlış
anlayarak, din ile ilim arasında çatışma olduğunu vehmederek, ona muhalefet edilmiştir.

     Ne kadar hayrete
şayan bir husus! Hiç köle efendisine, hizmetçi sahibine, çocuk babasına nasıl
düşman, muarız ve muhalif olabilir?

     Halbuki İslâmiyet;
fenlerin seyyidi, efendisi ve mürşididir. Gerçek ilimlerin reisi ve babasıdır.

     Fakat ne yazık ki,
bu yanlış anlama, bu yanlış ve bâtıl tevehhüm / vehmediş; şimdiye kadar hükmünü
icra ederek; vesvesesiyle yeisi / ümitsizliği ilka edip, telkin ederek;
özellikle son birkaç asırda, Osmanlı Türkü ve Osmanlı unsurlarına maarifi, ilmi
kısaca medeniyet kapısını kapattırdı.

     Çünkü bazı
nasları; fenlerin kimi meselelerine muarız ve muhalif tahayyül ederek ürktüler.

     Bu cümleden olmak
üzere, meselâ dünyanın yuvarlaklığı ki, fen ve bilimin en başta gelen
coğrafyanın en birinci basamağıdır.

     Böyle olmakla
beraber, bu bedîhî / apaçık mesele hakkında, yersiz tartışmalardan
çekinmediler.

X

     Ancak, İslâmiyette
olan istikametli yolu göstermekle, tefrit ehli olan din düşmanlarının şek,
şüphe ve tereddütleri reddedildi. Hatâları yüzlerine vuruldu.

     İstikametli yolun
öteki canibi / diğer tarafında yer alan ve ‘ahmak dost’ unvanına lâyık olan
ifrat / aşırılık ehli olan müslümanlar; yani zahire takılıp kalanların
tevehhümleri tard edildi / kovuldu. Asılsızlığı gösterildi.

      Asıl hakikat
rehberi ve İslâm âleminin ikbal, istikbal ve geleceğine yol açan; istikametli
yolda, tam bir zafer ümidi ile çalışan İslâm muhakkikleri / araştırıcı
bilginleri başarılı oldu. Ayrıca aklı başında olan samimi ilim ve İslâm
dostlarına yardım edildi. Kuvvetli olmaları sağlandı.

     Kısaca: Asıl olan,
İslâm denen, o elmas kılıca saykal vurmaktı. Yani tozlarını almak ve yeniden
daha keskin bir hale gelmesine yardımcı olmaktı ki, bu iş başarıldı. 

     Zaten telâhuku
efkâr yani fikir ve tecrübelerin birbirine eklenmesiyle, bu sonuca varılması
kaçınılmazdı.

     Yine tecrübelerin
keşifleriyle gayet açık bilgiler hükmüne geçen meselelere, burhan ve delil
getirmek; malumu / bilineni i’lâm / bildirmek demekti.

     Üzülerek belirtmek
gerekir ki, zamanımızda yaşayanların çoğu, her ne kadar sureten / şeklen
yirminci yüzyılın evlâdıdırlar.

     Fakat fikir ve
ilerleme cihetiyle, orta çağın yadigârlarıdır. Sanki çağdaşlarımız; geçmiş
asırların fihristesi veya örneği, yahut da melez bir kavimdirler.

     Hattâ bu zamanın
nice apaçık işleri, onlarca mevhum ve kuruntu sayılır.

Öngörü Ve Liyakat

Ekonomide bütün göstergelerin birden
bozulduğu
ağır bir kriz içindeyiz. Döviz kurları, piyasa faizleri ve
enflasyon çok yüksek. Aylık enflasyon rakamları bile çift haneli hale geldi.

“Her kriz aynı şiddette devam etmez, bir
müddet sonra göstergeler başka bir mertebede stabil hale gelir ve sistem bir
dengeye kavuşur” diye teselli bulmaya çalışıyoruz.

Fakat bu yeni dengeler oluşuncaya kadar bazı
kesimler zenginleşirken, bazı kesimler de fakirleşiyor. Mesela bankalar
kârlarını katlarken
, orta ve alt gelir grubundaki vatandaşlarımız “açlık”
tehlikesi altına girdi.

Şimdilik döviz kısmî bir dengeye kavuşmuş
gibi görünüyor. Yine de Eylül ayından bugüne yani 5 ay içinde Türk
Lirası
Dolar ve Euro’ya göre yüzde 65-70 bir değer kaybı içinde.

Fakat ekonomi yönetiminin resmi
tahminlerinin tutmaması
ve sürekli revizyon edilmesi bu yönetime güveni
iyice azalttı.

****

Bir Ay Sonrasını Göremeyen Ekonomi Kadrosu

T.C. Merkez Bankası 2021 yılında enflasyon tahminini 4 defa
revize etti. Dünyada aynı yıl içinde enflasyon tahminini 4 defa yenileyen başka
bir Merkez Bankası bilmiyoruz.

MB yılbaşında yüzde 9,4 olacağını
söylediği yıllık enflasyonu son olarak 28 Ekim 2021’de güncelledi. Daha
yılın bitmesine 2 ay kala yaptığı bu tahmin yüzde 18,4 idi. Oysa TÜİK
rakamlarına göre bile enflasyon
yüzde 36,1 oldu.

İki ay sonrası için öngörüsü yüzde yüz sapan
bir Merkez Bankasına kim inanır?

Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi Başkanı Prof. Göksel Aşan da Aralık ayının son
haftasında “Ocak ayında eksi enflasyon bekliyorum” demişti. Şimdi Ocak
ayı verileri ortaya çıktı. Eksi beklenen aylık enflasyon çift haneli çıktı.

Başkanı yeni değişen TÜİK aylık
enflasyonu 11,1 ve yıllık enflasyonu (TÜFE) ise 48,7 ve yıllık ÜFE’yi
(Üretici Fiyat Endeksi) yüzde 93,5 olarak açıkladı. ÜFE ile TÜFE
arasındaki yüzde 45 mertebesindeki fark
enflasyon rakamına şüpheyi artırdı.

Hepimiz biliyoruz ki bu rakamlar kâğıt
üzerinde düşürebildikleri en düşük seviye.

Çünkü bağımsız ekonomistlerden oluşan ENA Grup’a
göre aylık enflasyon yüzde 15,5 ve yıllık enflasyon ise
yüzde 114,9
oldu.

Enflasyonlardan enflasyon beğenin. Piyasaya
bakın, giderlerinize bakın ve hangisinin doğru olduğuna siz karar verin.

****

Kendisini Ekonomist Sanıyor

AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan
kendisinin “ekonomist” olduğunu söylemeyi seviyor. Dahası “biz
ekonominin kitabını yazdık”
gibi bir iddianın da sahibi. Erdoğan bu ekonomi
kadrosunu atayan ve onlara izlenen politikayı dikte eden kişi.

Ekonomi Profesörü Hurşit Güneş “Erdoğan
kendisini ekonomist sanıyor, ama O ekonomist değil”
diyor. Güneş bu hükmünü
“kimsenin görmediği diploma” tartışması üzerinden vermiyor.

Muhtemelen iddiasının dayanağı şu temel
kabuller: Bir şahsın iktisat fakültesini bitirmiş olması dahi “ekonomist”
olmak için yeterli olmaz.
Ekonomi incelediği konulara ve kapsamlara göre
dallara ve alt dallara ayrılır.  Finans,
maliye ve diğer birçok uzmanlık alanları olan çok geniş bir bilim dalıdır.

Uzmanlık alanında birçok kitap yazmış olan
bir ekonomi profesörü bile “ben ekonomiyi iyi bilirim” anlamında böyle
iddialı cümleler kurmaz. Çünkü uzmanı olduğu branşı iyi bilse bile ekonominin
diğer uzmanlık alanlarında kendisinden iyi bilenler olduğunu bilerek tevazu ile
konuşur.

Cumhurbaşkanının ekonomist olması gerekmez. Kurumların başına ekonomi alanında yetişmiş
uzman kişileri getirir, yanına liyakatli ekonomist uzmanları danışman olarak
alır. Bunların ortak aklı ile bir sinerji yaratabilirse ekonomiyi iyi yönetir.

Oysaki, Ekonominin hangi branşında kitap
yazdığını bilmediğimiz AKP Genel Başkanı böyle yapmıyor. Ekonomimizin en kritik
makamlarına, atandıkları kurumlarla alakalı bilgisi ve tecrübesi olmayan, liyakatsiz
ama “söz dinleyen”
kişileri atamaya devam ediyor. İşte TÜİK’in başına
atadığı yeni başkanın da istatistik alanında bilgi ve tecrübesi yok.

Böyle bir kadroya piyasalar, halkımız, iç ve
dış yatırımcılar güvenmiyor.
Güven
ekonominin dişlilerinin yağıdır. Yağ olmayınca dişliler ya zor döner veya
hepten dönmez olur.

Güven olmayınca dış kaynak gelmiyor, üretim
için yatırım yapılmıyor. Herkes döviz ne zaman yeniden patlayacak korkusunda. Elektrik,
doğalgaz ve diğer temel giderleri nasıl kısabilirim derdiyle, hayatta kalabilme
mücadelesi içinde.

****

Güya Cari Açık Kapanacaktı

İktidar “ekonominin kurtuluşu için tek çare
dış ticaret açığını (dolayısıyla cari açığı) kapatmaktır” diyordu. İktidara
göre, bu yüzden kurların ve enflasyonun yükselmesini göze almalıydık. Çünkü ihracatımız
artacak dış ticaret açığı kapanacaktı.
Daha sonra da kurlar ve enflasyon düşecekti.

Olmadı… İhracat arttı ama ithalat daha fazla
arttı. Katlandığımız onca fedakarlığa rağmen dış ticaret açığımız kapanmadı
daha da büyüdü.
 Türkiye’nin dış
ticaret açığı 2022 Ocak’ta 10,4 milyar dolar oldu.
Yani ihracatımız
ithalatımızdan 10,4 Milyar dolar daha az oldu. İlk defa aylık dış ticaret
açığımız 10 Milyar doları geçti.
Bir başka ifadeyle ihracatın ithalatı
karşılama oranı yüzde 63
mertebesinde kaldı.

En önemli “ihracatımız” beyin göçü
oldu. En iyi yetişmiş kadrolarımızı karşılıksız olarak dış ülkelere hediye
ediyoruz. Beyin göçü kalıcı ve telafi edilemez zararlar verecek.

Enflasyon korkunç, dolarizasyon çok yüksek, faizler yüksek, cari
açık
kapatılamayacak kadar büyük. Kurlar deprem zamanı yaklaşmış fay
hattı gibi. Devlet, çok yüksek tefeci faizleri ile borçlanabiliyor.

Acemi şoför yönetimindeki otobüs hızla
engebeli araziye girdi, uçuruma doğru gidiyor. Ama otobüsün fren sistemi yok. (Tek
adam sisteminde denge ve denetim mekanizmaları yok.) Seçime kadar yani şoför
değişinceye kadar kazasız belasız gidebilmek için dua etmekten başka elimizden
bir şey gelmiyor.

Sevgi, Çocuklara Nasıl Kazandırılır?-2

“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar
size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.

“Dünyada bir tane dahi çocuk mutsuz olduğu sürece,
büyük icatlar ve ilerlemeler hiçtir.”

 

İnsanlığın her dönemlerinde “doğruluk, iyilik, güzellik, adalet, yardımseverlik, erdemlik”
yaşamın bir gereği olarak kabul edilip savunulmuştur. “Yalan söylemek,  çalmak,
öldürmek, ikiyüzlülük, saldırganlık, dolandırıcılık vb.”
ise genelde
istenmedik davranışlar olarak benimsenmiştir.

Eğitim ortamında öğretmen ve öğrenci duygu ve düşüncelerini
hiç saklamadan ileri sürmelidir. Bu ortamın sağlanması için önce öğretmen
verdiği sözü yerine getirmeli; yerine getirmediği zaman da nedenini olduğu gibi
açıklamalı ve öğrenciden özür dilemelidir. Öğrencinin sorduğu sorulara
kızmamalı; eğer cevabı bilmiyorsa, bunu açık seçik söylemeli; diğer yollara
başvurmamalıdır.

 Eğitim ortamı ile
ilgili kuralları baştan belirtmeli;  bazı
kuralları, yazılı ve ödev günlerini, öğrencilerle birlikte saptamalı, bunlardan
taviz vermemelidir. İlkelere kendisi de uymalıdır. Hatalı olduğu zaman hatasını
kabul etmeli, eleştiren öğrencilere ceza vermemelidir.

Eleştiriyi davranışla yönetmeli; hatayı öğrenciye
buldurmalı; eleştiriden sonra öğretmen, “seni seviyorum, sen iyi insansın, bu
davranışını düzeltirsen, mutlu olurum!..”
gibi tümceler söylemelidir.

Öğrenci ve öğretmen birbirlerine güvenmeli, öğrencinin
anlattığı sırları öğretmen, başkalarına söylememelidir. Öğrenciler
güvendikleri, halden anlayan, empati yapan, gerektiğinde kendilerini haksızlığa
karşı koruyan öğretmeni sever ve sayarlar.

Müfettişlik yıllarımda, bir veli çocuğuna hakaret
ettiği ve dövdüğü için öğretmeni şikâyet etmişti. Konu hakkında soruşturma
yapıldı: Öğretmen, Beden Eğitimi dersinde öğrencilerine mendil kapmaca oyunu
oynatırken, sevdiği bir öğrencisine mendili tutturuyor. Bir kız öğrenci de;
“öğretmenim hep aynı arkadaşa mendil tutturuyorsunuz, bu kez de ben tutabilir
miyim?” diye sorduğunda, öğretmen; “sana mı soracaktım ukala, sen benim işime
karışma” diye cevap veriyor.

Bunun üzerine kız öğrenci; “öğretmenim haksızlık yapıyorsunuz,
hem, bize nazik olmayı öğrettiniz, fakat kendiniz bu kurala uymuyorsunuz, bu
tavrınızı yadırgadım” diyor. Bu cevabı duyan öğretmen, kızı çağırarak
tokatlıyor. Üstelik ifadesi alınan bu öğrenci; “öğretmenimi seviyorum, şikâyetçi
değilim” diyor.

Sevgi, insanın önemli
gereksinimlerinden biridir. İnsan sevmediği, sevilmediği ortamlarda çok acı
çeker. Çünkü insan bir bakıma yaşamı boyunca sevgi peşinde koşmak­ta, onu
aramakta, yani sevgi dolu bir ortamda yaşamak istemek­tedir.

Nitekim “iki gönül bir olunca, samanlık seyran olur, beni aç, susuz,
çıplak bırakın; fakat ne olur sevgisiz bırakmayın”
söz­lerinde bu
gerçek dile getirilmektedir
.

Öğrencinin de eğitim ortamında
sevgiye gereksinimi var­dır. Sevdiği öğretmeninin dersinde başarısız olan
öğrenciyi bul­mak, çok zordur. Öğrenci öğretmenini, dersi seviyorsa, o alanda
daha başarılı olabilir.

Ayrıca eğitimin kurallarına
uyabilir; onla­rı savunabilir. Hatta öğretmen ve derse karşı olan olumsuz tu­tum
ve davranışlardan da vaz geçebilir.

Baskı, korku, ceza gibi istenmedik
değişkenlerin baskın olduğu eğitim ortamlarında, öğrenci göstermelik bir saygı
ve uyum içindedir. Sırf sınıf geçmek, dayak yememek, azarlanmamak, küçük
düşürülmemek, ceza görmemek için çalışabilir; kurallara uymuş gibi davranabi­lir.
Bu gibi ortamlarda öğrenci gerçek duygu ve düşüncelerini bastırmıştır. Uygun
yer ve zaman gelince öğretmen ve derse karşı olan tutumunu ortaya koyabilir.

Bir eğitimcinin hatırası:

İlk kez. Anadolu’da bir liseye öğretmen
olarak atanmıştım. Eğitimin hemen hemen hiçbir kuralını bilmiyordum.
“Çiçeği burnunda” bir öğretmendim. Liseye gelince ilk iki üç hafta
diğer öğretmen ve yöneticileri gözledim. Ne yaptıklarını, sınıfta otori­teyi
nasıl sağladıklarını, dersi nasıl işlediklerini öğrenmeye ça­lıştım. Bana göre
en başarılı öğretmen okul müdürüydü. Öğren­ciler onu görünce el pençe divan
duruyorlar; sesini duyunca dut yemiş bülbül kesiliyorlardı. Okul tiril tiril titriyordu.
Bir gün ya­nına gittim. “Ağabey, bu saygı ve otoriteyi nasıl sağladınız?
Ba­na anlatır mısınız?” dedim. Güldü; sonra:

“Ben bir sınıfa ilk kez giriyorsam, o
sınıfın en iri yarı olan, kabadayı kesilen öğrencisinin bir pundunu bulur, onu
bir güzel döverim. Bu, öğrencilerin gözünü korkutur. Bir daha kolay ko­lay
dayak atmam; ama ara sıra yaramazlık yapanlara meydan dayağı çekerim.
Öğrencinin karşısında kesinlikle gülmem; onla­rı içimden severim ve bunu hiç
belli etmem. ” dedi.

Aynısını ben de uyguladım. Kısa zamanda
acımasız, otoriter bir öğretmen olarak tanındım. Değil benim öğrencilerim;
diğer okulların, hatta ilkokulların öğrencileri bile beni görünce oyunu bırakıp
kaçmaya, yollarını değiştirmeye, önlerini ilikleyip selâm verme­ye başladılar.

Öğrencilerimi çok seviyordum; fakat bunu hiç
belli etmiyordum; çünkü bana “Sevgi zayıflıktır, belli etmeye­ceksin. Eğer
anlarlarsa, bir daha otorite kuramazsın. Onları içinden sev!..”
demişlerdi. Öğrencilerimin de beni sevdiklerini sanıyordum; çünkü her zaman
selâm veriyorlar, önümde eğili­yorlar, önlerini ilikliyorlar, yol
değiştiriyorlar, karşı gelmiyor­lardı.

O yıl lise bitirme sınavlarını yaptık.
Öğrencilerimden üçü mezun oldu. Bu üç öğrencimin beni çok sevdiğini sanıyordum;
fakat yanılmışım. Onları mezuniyetten sonra bir gün caddede gördüm. Önleri
açıktı. Elleri ceplerindeydi. İkisinin ağzında sigara vardı. Bana baktılar; ben
de onlara… Ne önlerini ilikledi­ler, ne de sigaralarını attılar. Gözümün
içine baka baka yanım­dan geçip gittiler.
Bu olaydan gereken dersi
almıştım. Baskı, korku, dayak, yani ceza, sevgi ve saygı oluşturmuyordu. Sevgi
ve saygı ancak sevgi ve saygının bulunduğu ortamlarda kazanılabilir. Bunu an­lamıştım
.

İşte insanın sevgi gereksinimini giderebilmek için,
eğitim ortamında duyuşsal alanla ilgili hedef davranışları kazan­dırıcı
değişkenler işe koşulmalıdır.

Eğitim ortamı, öğrencinin sevgi, yani sevme, sevilme
ve benimsenme gereksinimini giderecek biçim­de planlanmalıdır
. Bunun için öğrenme-öğretme ortamı şöyle
düzenlenebilir:

–Öğretmen sorunların çözümlenmesinde öğrenciye seve­cenlikle, içten
yardım etmelidir. Bu yardım hiçbir zaman onun yüzüne vurulmamalıdır.

-Öğretmen öğrencinin acısını, üzüntüsünü, sevincini
vb. paylaşmalıdır.

-Öğrenci ne yaparsa yapsın, öğretmen hep yanında
olmalı; onu dışlamamalı; fakat tutarsız davranışına karşı çıkmalıdır.

-Öğrencinin arkadaşlarını ve diğer varlıkları
sevmesini sü­rekli desteklemeli; bunlar için uygun ortamlar (gezi, eğlence,
araştırma, inceleme vb.) yaratmalıdır.

-Öğretmen dürüst olmalıdır. Olduğu gibi görünmelidir;
fa­kat tutarsız davranış göstermemelidir. Yalan söylememeli, ken­dini övmemeli,
verdiği sözde durmalı, eleştiriye açık olmalı, sınıf içinde başka, sınıf
dışında başka olmamalıdır; çünkü sevgi saydam olmalıdır.

-Öğretmen taraf tutmamalı; âdil olmalıdır. Öğrenciyi
hiçbir zaman karşısına almamalı, onu reddetmemelidir. Yapılan tutar­sız
davranışa karşı çıkmalı, öğrencinin davranışı düzeltmesine imkân ve fırsat vermelidir.
Kubaşık çalışmaya, kişisel çalış­madan daha çok ağırlık vermelidir.

-Öğretmen demokratik bir ortam oluşturmalıdır. Karar
ve il­keler öğrencilerle birlikte almalı; her türlü eleştiriye açık olma­lıdır;
çünkü sevgi tutarlı bilgiye dayalı, çoğulcu demokratik, öz­gür bir ortamda boy
verip gelişir.

-Öğretmen bilgiyi sınıfa getirmeli; öğrencilerin
istendik davranışları kazanmasında her türlü etkinliği, eğitim ortamında işe
koşmalıdır; çünkü sevgi bilgi ve duygunun incelmesi, tutarlı olması ve
zenginleşmesidir. Bunun için öğrencilerine üstesinden gelebileceği görevler
vermeli; bunların yapılmasında yardımcı olmalı, yol göstermelidir.

-Öğrencinin arkadaşlarını, ulusunu, insanları ve diğer
var­lıkları sevmesi sürekli desteklenmeli; bunlar için uygun ortam­lar
düzenlenip işe koşmalıdır
.

-Öğretmen, öğrenci istendik davranışı gösterdiği
zaman, kurallara uygun olarak pekiştireç vermelidir.

 

Sevgiyle kalın…

Ne Olacak Bu Köprünün Hali?

Kahve muhabbeti olarak genelde dilimize pelesenk olan bir
cümle vardır. “Ne olacak bu memleketin hali?” diye.

Özellikle kriz dönemlerinde daha çok gündeme gelen bu soru,
felsefî derinliği ve hiciv sanatı bir yana; aslında altında ciddi bir sıkıntıyı
ve sorun yumağını da yaşamakta olduğumuzun en veciz ifadesidir…

Vatandaş bu soruyu yüksek sesle sormaya başlamışsa
‘Memleketin Hali’nde ciddi bir sıkıntı var demektir.

Bir şeyler ters gidiyordur…

 * * *

Neyse, biz gelelim Kocaeli’ne…

Yanlış hatırlamıyorsam 17 Mart 2009 tarihinde ‘Mimar Sinan’
adı verilen ama dünya tarihine imza atmış o müthiş dehanın estetiği ile uzaktan
– yakından ilgisi olmayan Mimar Sinan Üst Geçidi (ya da köprüsü) Uğur Işılak’ın
da sahne aldığı görkemli bir törenle bir akşamüstü alelacele açılmıştı.

Köprü açılmıştı açılmasına da eksikleri var denildi ve
açılıştan birkaç gün sonra tadilata alındı.

Olabilir, 29 Mart 2009 tarihinde gerçekleşen yerel seçimlere
açılışın yetiştirilmesi için aceleye gelen bir açılış olması nedeniyle ve ne
yazık ki yeni Türkiye şartlarında ‘normal’ sayılan bir üslup ile açıldı ve
hemen ardından tadilata alınarak, eksikleri giderilmeye çalışıldı…

Ancak gel zaman git zaman, o tadilatların ve tamiratların
ardı arkası kesilmedi…

Sadece yaya trafiğine açık olan köprü, neredeyse her yıl
ciddi bir tadilattan geçiyor. Özellikle son birkaç yıldır, yıl içinde de tamir
edilmeye başlandıydı…

Zemin döşemesi olan tahtaların altındaki demir profiller,
hava şartları ve tuzlama nedeniyle hızla paslanıp çürüyor ve dökülmeye
başlıyor. Ardından da Kocaeli Büyükşehir Belediyesi sık sık demir profilleri
yenilemek zorunda kalıyor…

Bu işi bilen birkaç kişiye sorduğumuzda; aslında neredeyse
her yıl demir profilleri paslanma nedeniyle değiştireceklerine, paslanmaz
çelikten bir defa yapılsa; hem daha sağlam olur, hem de daha ucuza gelir diye
uyarıyorlar ya, neyse…

O zaman yani 2009’da Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Fen
İşleri Daire Başkanlığı’nın yaklaşık 1 Yıllık bütçesine denk para harcanarak
yapılan Mimar Sinan Üst Geçidi, niye bu kadar sık sık sorun ve elbette de bol
bol masraf çıkarıyor?

Düşünmek gerekir…

Neyse, asıl sorun bu da değil.

Sorun şu, her yıl yapılan tadilata ve tamirata neredeyse
alıştık…

Fakat bu sonuncusu; kaç ay oldu hâlâ bitmedi. Ve pek
biteceğe de benzemiyor.

İşin ilginç yanı, işi üstlenen müteahhit firmanın da adını
ve iş teslim süresini gösteren ve zorunlu olarak bulunması gereken bir bilgi
tabelası da yok ortalıkta. (En azından görünün bir yerde yok)

Köprünün yarısı ise haftalardır kapalı.

Ortaya bir file gerilmiş. Filenin altı ise D-100, yani
İstanbul – İzmir Eski Yolu…

Allah muhafaza birisi dengesini kaybedip düşse, metrelerce
yükseklikten yere çakılmadan önce muhtemelen yoldan geçen bir araca çarpacak…

Hele ki mesai saatlerinde, insanlar yarı yarıya daraltılmış
köprüde; tek sıra halinde file ile korkuluk arasında yürümeye çalışıyorlar…

Karda – buzda bile o şekilde kullanıldı. Çoluk – çocuk için
ise büyük risk.

Şimdi ise vatandaş, İzmit’te kahve köşelerinde soruyor:

“Ne olacak bu köprünün hali?”

: İsyanıma Sığamadım

Gök içini boşaltırken içime

Yağmur pencereye vura vura yağıyordu

Bir yağmura baktım, bir pencereye

Eğdim başımı duyduklarıma

Devrildi çocukluğum üstüme

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

 

Acı bir kahve geldi

Ayrılığı telvesine yazılmış

Döküldü masaya gözyaşlarım

Unuttum doğru bildiğim ne varsa

Yeniden heceledim şiiri

Kafiyesine yağmur düşmüş kelimeleri

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

 

Yüreğimde kar kalkmayan dağlar

Çığ düşmüş yollar var

Başladığım yere geri döndüm

Kuş uçmuyor, kervan geçmiyor

Çıldırmış alıcı kuşlar bağırıyor göğümde

Boşuna yoruyor yetim kendini

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

 

Kapıyı yumruklayıp duran ölüm dur orda

Hasreti, gurbeti bellettiğim dilim sus burda

Bu ateş buz üstünde…ateşte korda

Başına buyruk dünya

dön orda

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Şimdi kalem elimde 

Ötenazı hakkını kullanamayan hasta gibi

Kağıda ve kelimelere bağlı

Şiir deyip çektim fişini

Hayata yeniden tutunma şansı yüzde yüz 

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Kocaeli Ticaret Odası Seçimleri Hakkında.

2000
yılından beri faaliyet gösteren şirketimiz vesilesi ile üyesi olarak bilgi
sahibi olduğum bir konuda görüşlerimi
duygularımı paylaşacağım
sizlerle.

Hatta
rahmetli Metin Demirtürk’ü meclis üyeliğine seçtirebilmek için de 1 – 2 kez de “kenardan” dâhil olmuştum seçim
çalışmalarına,

Çok
genç yaşta bir trafik kazası ile rahmetine kavuştu yüce Allah’ın rahmeti
üzerine olsun, ekonomik doygunluğa
ticari başarılara ulaşmış
, herkesle barışık güzel insandı, seçilebilse
faydalı projeleri vardı şehrimiz için,

Takdir-i
ilahi, nasip olmadı.

Birde Mesut Yetkin var anmadan geçemeyeceğim, ona da Allah
rahmet eylesin onu da kaybetmiştik bir ticaret odası seçimi öncesi beklenmeyen
bir şekilde,

Ve
son olarak tanıyan herkesin sevdiği, saygı duyduğu, Kocaeli Ticaret Odası
personeli, ağabeyimiz, Ülküdaşımız Ufuk
Önyılmaz…

Hepsinin
Kabri nur mekânın cennet olsun inşallah.

Dünya
işte, bilene göz açıp kapayana kadar
geçen bir an, bilemeyene kervansaray hamam han!

***

Kanuni
olarak mecburiyetimiz olmasa üye olmaya ihtiyaç duymayacağım bir yapı, şirketimize bir yararı dokunduğunu görmedim,
aidat ödüyoruz her yıl!!!

Ödemezsek
faaliyet belgesi alamayız çünkü, takır takır her ay vergi KDV ödeyen
firmalardan faaliyet belgesi neden istenir o da ayrı bir komedi!

Biz
de basından duyuyoruz, her yıl açıklanan oda bütçesindeki yurt dışı
seyahatleri, gezileri, konaklama ve ağırlama giderlerini!!!

Belli
oluyor ödediğimiz aidat ve belge ücretlerinin nereye gittiği!

Ne
diyeyim bilemedim!!!

Başkanına
yönetimine ve yönetimin etrafında olan bir kısım insana faydası oluyor
olabilir! De!

Bize yok!

Neyse!!!

***

Tam
paraya şana şöhrete doymuş vizyonu vitrini olan biri “Murat Özdağ” başkan oldu “hem
de bizi yenerek”
o da cemaatçi çıktı ve aldılar görevden.

O
hikâye de öyle bitti.

Seçildiği
seçimde tüm listelerde rekabet edip engel olmaya çalışmıştık kazanmasına, ama
başaramamıştık.

Cemaatin
ve dönemin tüm siyasi gücünü arkasına alarak hemen hemen her listede farkla
kazanmıştı, onca mücadelemize rağmen!

Ama
görevde kaldığı süre içerisinde çok şey kattı odaya!

Hakkını
bir tamam teslim etmek lazım.

Yanlış insanların
desteği ile seçilmiş olabilirdi ama

yetenekli vasıflı adamdı,

Çaplıydı.

İlk
kez onun döneminde faaliyetlerden haberdar edilmiş, mesleki eğitim
toplantılarına katılmış, odaya davet edilmiş, ödediğimiz paralarla kurulan sofralarda 1-2 kez iftar açmıştık ki,
oda yönetimi değişti olağan üstü hal gereği!

Bir
daha da hizmet neyin göremedik zaten!

Onlardan
olmadığım halde, onların siyasi, dini ve şahsi hiçbir konuda ortak yanım
olmamasına rağmen, yine onların ekibinin aracılığı ile 1-2 kez de meclis
toplantı salonunu kullanmıştım, hizmet ettiğim kamu yararına derneğin kongre ve birkaç faaliyeti için hepsi o
kadar.

***

Şimdi
yeniden bir seçim sürecinde ve bizi de destek olmamız oy vermemiz için
arayanlar olmaya başladı, anladığım kadarıyla oda yönetimi ve listelerinde bir
değişim bir yenilik olacak.

Biz
de elbette bu sorumluluğumuzu yerine getireceğiz, getireceğiz ama liste yapanlardan bir ricam var,

Lütfen
kimi seçeceklerse, görmüş geçirmiş, kültürlü,

Herkes
ile barışık, kendi başına bir değer teşkil eden, şehrin ticari hayatına iz
bırakabilecek, projeler üretebilecek, üyelerinin önünde yetenekleri ve
öngörüleri olan!

Odasından
çıkıp kendisini seçenleri ziyaret edip hal hatır soracak, ahde vefa sahibi biri olsun.

Hayırlısı
olsun…

Tut Elimi Killize – Öp Beni Asitâne

0

Gazeteci, radyo ve
televizyon programcısı, yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli; hayatının bir bölümünü
hâtıralarıyla birlikte romanlaştırmış. Daha çok da doğup büyüdüğü ve yaşadığı
şehirlerdeki olayları ve insanları anlatıyor. Yelpâze çok geniş…  Şehirlerin kısa târihi, örf ve âdetler,
mahallî yemekler, derin fakat sıkıcı olmayan insan manzaraları sıkça kullanılan
temalardır.  1960 öncesi öğrenci
çatışmaları, haksızlığa ve adâletsizliğe tahammül edemediği için hapishâneyi
mesken edinen halk kahramanları, kaymakamı, hapishâne müdürü, savcı ve
komutanlarla öğretmenler… Akla hayâle gelmeyen detaylar, ‘bu kadarı da olmaz?’ dedirten, merakları tahrik eden, okuyucuyu
sayfadan sayfaya ve nefes nefese koşturan sürükleyici olaylar zinciri… Sâde bir
üslûp ve akıcı bir Türkçe ile kaleme alınan; 400 sayfalık birinci, 484 sayfalık
ikinci cilt hiçbir engelle karşılaşılmadan kısa zamanda okunup bitiriliyor.  

Her iki cilt de
belge roman özelliği ağır basıyor olmasına rağmen kolay ve merakla okunurluğuna
gölge düşürmüyor. Aksine târihimizi, örf ve âdetlermizi, mahallî kültürlerin
uçsuz bucaksız zenginliklerini gözler önüne seriyor. Trabzon işi altın kemer
imâlatçısı gibi ince bir işçilikle gönüllere nakşediyor.

Doğduğu, ilkokul
ve ortaokulu okuduğu şehrin sosyal problemlerini, şikâyetçi bir üslûp
kullanmaksızın ilgililerin âdeta kulağına fısıldıyor. Meselâ en verimli
topraklara, kaçakçılığı önlemek maksadıyla mayın döşenmesi sebebiyle kullanım
dışı kalması… Kaçak gelen malların Kilis’te satışının serbest olmasına rağmen
satın alınıp Kilis dışına çıkaranlara ceza verilmesi gibi… Eşyaların
getirilmesinde -âmiyâne tâbiriyle- ‘dönen
dümenler
’, hapishaneye silah, falçata, demir testeresi, hançer, madde bağımlılarının
ihtiyacı olan malzemelerin ‘içeriye’
sokulması, rüşvet alan gardiyanlar, hatta hapishâne müdürleri… korkusuzca ve bütün
çıplaklığıyla tek tek anlatılıyor.

Tasvirler pek
mükemmel… Öğretmen Fikret, mezuniyetini müteakip ilk görev yeri olan Kilis’i
tanımak için şehri dolaşması anlatılırken, okuyucu da sanki Fikret Öğretmenle
birlikteymiş gibi şehri tanımış oluyor. Zeytinburnu’ndan Vezneciler’e gelişi,
oradan Beyazıt’a Hukuk fakültesine geçişinde de…    

Açık öğretim fakültesi
gibi işlev gören Marmara Kıraathânesi ve ‘Marmaratör’
denilen müdâvileri, ve dahî Küllük… Millî Türk Talebe Birliği (MTTB)’nin
konferansları, Tikleriyle Necip Fâzıl, Üstün İnanç, Mehmet Niyazi, Râsim
Cinisli, Ziya Nur Aksun, Ahmet Kabaklı ve dönemin önde gelen fikir adamları…
Çiftçigüzeli anlaşılan bulvarın sağ tarafındaki mahallenin adamı. Eee ne de
olsa daha ilkokulda iken Nur talebesi olmuş…. İftiharla söylüyor. Çünkü çok
istifade etmiş, şuur sâhibi olmuş, kelime hazinesi gelişmiş.  Nâzım Hikmet ve Aziz Nesin’e, bâzı gazetelere
ve sâhipleri ile yazarlarına toplu iğnenin sivri ucu ile kan akıtmayacak
şekilde hafif hafif dokunuluyor. Her satır, her bölüm keyifle okunuyor. Sevdiği
kız aklına geldikçe terennüm etmeye çalıştığı şarkılar… Ah o şarkılar yok mu…
gözü kör olsun… Hem genç âşıklara hitap ediyor hem de, pop müzik, rap müzik
icat olduktan sonra melodi fukarası, tempo çılgını çis taklarla kulakları
tecavüze uğrayanların hasret kaldığı Selâhattin Pınar, Alâeddin Yavaşça
besteleri… tekmili birden…

Mesajlar,
telkinler, tavsiyeler… parmak sallamadan, kaşlar çatılmadan, pamuk
yumuşaklığında ve okşar gibi veriliyor. Görgü kuralları da ihmal edilmiyor.
İhtiyacı olanların, ihtiyaçları karşılanıyor, unutmuş olanlara hafiften
hatırlatılıyor. En gencinden en yaşlısına… bütün okuyucuların faydalanacağı
bilgiler, hayâli cihan değen hâtırâlar canlandırılıyor.

Komşuluk
ilişkileri, yardımlaşma, arkadaşlık, entelektüel hocalar, ‘müşteri velinimetimdir’ prensibini düstur etmiş centilmen
satıcılar, mütevazı ve fakat vakur ve kâmil insanlar, iyilik, güzellik ve
doğruluk adına ne varsa hepsi sayfalara serpiştirilmiş…

Kitaptan tadımlar
bölümler:

Bağımsızlık mücâdelesinde destanlar yazan zengin aile çocuğu
Abdullah; fakir, mazlum ve haklının yanında bahtının bir yazgısı olarak hep
kötülerle karşılaşmış, idamla yargılanmış, ömrünün önemli bölümünü çok sayıda
değişik cezaevlerinde geçirmişti. Ama mücâdeleden hiç yılmamış, acıyı tatmış,
hayatın mânâsının farkına varmış, sessiz zihnini harekete geçirmiş, ezenlere
karşı çıkmış, hep ezilenlerin yanında olmuştu.

***

Başarılı 10 lise öğrencisi zor şarlar altında da olsa
girdikleri imtihanları kazanarak artık İstanbul Üniversitesinin öğrencisi
olmuş, taşradan Dersaadet’e gelmişlerdi. İnançları ‘oku’ diyordu. Emperyalizmle
mücâdeleyi emrediyordu. Akil ve önder adamlar tanımışlardı büyük şehirde.
Gerçeğin yollarını görmüşlerdi. Peki hayat ile nasıl başa çıkacaklardı?

***

Fikret Öğretmen de başarısız evliliğini mâzeret göstererek
İstanbul’a tâyin istemiş, hürriyet, adâlet, hakîkat, ilim ve aklı öne çıkararak
yüreğindeki fırtınanın etkisiyle de Hukuk Fakültesi’ne talebe olmuş, büyük bir
değişim ve dönüşüm ile mağdurların yanında olmaya ve savunmaya karar vermişti.
Bu durumda muhafazakârlık, milliyetçilik, devrimcilik, taşralılık ve de
farkındalık, hayat ile örtüşebilir miydi? Çünkü hayat durağanlığı kabul
etmiyordu…

***

İnsan ve hukuk üzerinde devam eden Tut Elimi Killize ve Öp Beni
Asitane
’de aşk ve nefret, iyi ile kötü, kara ile ak yüzleşiyor. İşgal
olaylarının başladığı, şiddet eylemlerinin ve korkuların arttığı, değerlerin
tahrip olduğu bir dönemde herkesin aklı üniversitede okuyan çocuklarında idi.

Yoksa gençler mankurtlaştırılmaya mı çalışılıyordu?

Uyum
devre dışı mı kalmıştı? 

Beynelmilel
kuşatmaya teslim mi olunmuştu?

Dur
bakalım nasıl olacak?

Korku
salınarak vasat zihin sâhibi tek tip insanı yetiştirmek mi isteniyordu?

Sol öğretilerden başka fikir,
enternasyonalizmden başka düşünce, lâiklikten başka inanç tanımayan, kargadan
başka kuş bilmeyen kısır kalemlerin aynı torna tezgâhından çıkmış malzemeler
veya genleri değiştirilmiş sebze ve meyveler gibi tek düze, zevksiz, ruhsuz ve
râyihasız romanlardan sıkılanlara Mehmet
Cemal Çiftçigüzeli
’nin iki ciltlik romanı iyi gelecek, üçüncü cildi bekleyecekler.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

 

 

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ

    
1945 yılında Kilis’te dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu.
İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi. İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler
Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden
mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller
Enstitüsünden sertifika aldı.

    
Yazarlığa ortaokul talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı,
Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci
olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür,
Sebil, Millî Gençlik ve İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir,
musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı
olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde
ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber
müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı.

    
Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu,
yıllarca yönetiminde görev aldı.      Türkiye
Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve
Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında
çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa,
Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi,
milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak
tebliğler sundu. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin
çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile
Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış
23 eseri bulunuyor.

    
MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı
çalışmaları yayınlanıyor.

    
İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman
Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası
müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve
Nil’in de dedesidir.  

 

 

KUŞBAKIŞI

ŞEHİT
GÜN SAZAK

Velût yazar ve nâşir Oğuzhan Cengiz, 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 448 sayfalık eserinde, 27 Mayıs 1980 günü, kaçakçı güruhu
baronları tarafından düzenlenen kalleşçe suikastta şehit olan Gümrük ve Tekel
Bakanı, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ı
anlatıyor.

Gün Sazak hakkında
yazılmış en kapsamlı ve renkli resimlerle donatılmış eserde; aziz şehidimizin
kendi kaleminden hayatı; resmî belgelerle temellendirilerek siyâsî
faaliyetleri, fotokopileri eserin sayflarında yer alan gazete kupürleri ile
kaçakçılığı önleme konusundaki faaliyetleri ve aldığı neticeler, şehit
edilmesinden sonra hakkında yazılanlar zengin bir külliyet hâlinde târih
sayfalarına intikal ettiriliyor.

Milletler kahramanlarıyla
yaşarlar. Kahramanlık sâdece savaş alanlarında elde edilen bir sıfat değildir.
Öğretimde ve eğitimde, kültür ve sanatta, insanları iyiye, doğruya ve güzele
yönlendirmeyi vazife addedip gerçekleştirmek için çalışan idealistler de ‘kahraman’ olarak anılmayı hak etmişlerdir.

Gün Sazak, Gümrük ve
Tekel Bakanlığı’nda vazifeye başladıktan kısa bir süre sonra, güvendiği,
kendisi gibi idealistlerden oluşan kadro teşkil etti. Bu kadro ile, yurt
dışından Türkiye’ye kaçak yollarla sokulmak istenen mallar engellendi. Rüşvetçi
memurlar yerine, görevinin bilincinde olan memurlar tâyin edildi. Böylece
hırsızların cebine giren milyarlar, Türkiye’nin geleceğini mükemmelleştirecek
projeler için kullanıldı.

Siyasî muarızlarının
bile saygı duyduğu bir kişi olan Gün Sazak, berâber yürüdüğü arkadaşları için
unutulmaz bir dâvâ adamıydı. Soğukkanlılığı, güler yüzü, merhameti onu
tanıyanlarda hayranlık uyandırırdı. Onun için yılgınlık, duraksama, âcizlik
yoktu. ‘İdealist kahramanlar için
engellere takılmak düşünülemez
’ özdeyişi, tatbikat ile doğrulandı.

Aynı ideale gönül
veren neferlerden biri olan Oğuzhan Cengiz, önderi Gün Sazak’ın kişiliğini,
siyasî hayatını, bakanlık döneminde yaptığı icraatı, dedektif titizliğiyle
incelenmiş, şehit edilişinin sebep ve neticeleri üzerinde durmuş ve ardından
yazılan binlerce belgeyi tek tek incelemiş bu eseri hazırlamıştır.

Eser, Gün Sazak
döneminde yaşayanları o günlere götürecek, Türkiye’nin yakın târihinde ayrı bir
yer tutan sıkıntılar ve bu sıkıntılardan kurtulmak için verilen mücâdeleler
yeniden hatırlatacaktır. Daha da önemlisi; memlekezimizin ihtiyacı olan yeni
Gün Sazaklar yetişmesine vesile olacaktır. Kitap, ‘Hafıza-i beşer nisyan ile mâlûldür’ özlü deyişi hatırlanarak bir ‘Şehit Gün Sazak Âbidesi’ gibi
sunulmuştur. 

Okuyan herkeste derin
yaralar bırakacağından şüphe edilmeyen Gün Sazak’ın mücâdelesinin, herkes için
bir siyâset modeli olması ümidiyle…

Ruhu Şad olsun…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129
86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

               

NESEB-NÂME
TERCÜMESİ

Neseb-nâme; bir şahsın
bağlı olduğu âilenin fertlerini bilinen ceddinden başlayarak cedvel ve ağaç
şeklinde şematik olarak gösteren belgelere verilen addır.

Mevlânâ Safiyü’d-din
tarafından hazırlanan, Prof. Dr. Kemal
Eraslan
tarafından Türkçe’ye tercüme edilen 16 X 23 santim ölçülerinde,
birinci hamur kâğıda basılı 144 sayfalık eserde; Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed
Yesevî’nin Hz. Ali (kav)’den başlamak üzere soy ağacı verilmektedir.

Hemen belirtilmeli ki
eserin mütercimi Prof. Eraslan eserin ‘Önsöz’
başlıklı bölümünde şu bilgileri veriyor:

Neseb-nâme metni ile
ilgili olarak bir hususu açıklığa kavuşturmayı gerekli ve faydalı bulmaktayız.
Neseb-nâme’de Ahmed-i Yesevî, Hz. Ali neslinden gösterilmektedir. Kanatimizce
büküm, doğru değildir.

Orta Asya Türk
dünyâsında kütüphânelerde ve şahıslarda pek çok neseb-nâme bulunmaktadır.
Üzerinde çalışılan Ahmed Yesevî neseb-nâmesi, Arapça aslından zaman içerisinde
genişletilerek tamamlatılmaya çalıaşılmıştır. Esas alınan metinde verilen
bilgiye göre Arapça aslından hicrî 540 milâdî 1146 yılında Türkçe’ye
aktarılmıştır. Mevlânâ Safiyü’d-din’den sonra gelen şahısların da zikredilmesi,
Arapça aslından yapılan Türkçe tercümeye de ilâveler olduğunu göstermektedir.
Bütün bu ilâvelere rağmen, Ahmed’i Yesevî’nin doğum ve vefat târihi tespit edilememiştir.

Tercüme edilen eser,
şecere ile alakalı isimleri İshak Bab’a kadar getirdikten sonra İslâm
ordularının Orta Asya’da yaşayan insanları, ki büyük çoğunluğu Türk’tür,
İslâm’a dâvet için 150.000 kişilik bir ordu ile sefere çıktığı bilgisini
vermektedir. Bu bilgiler târihî bilgilerle örtüşmemektedir. İshak Bab’ın 120
yıl yaşadığı bilgisini de şüphe ile karşılayacaklar mutlaka olacaktır. Gerçi,
Ahmed Yesevî’de bir hikmetinde 125 yaşına erdiğini ifâde etmekte ise de, bu
bilgiyi verenlerin nasıl olup da doğum-vefat târihlerini veremeyişlerinin
açıklaması yapılamamaktadır. Yazılanlar, menkıbedir. Menkıbelerde târihî
gerçeklerden ziyâde, hayatı anlatılan büyük şahsa, halk tarafından yakıştırılan
kahramanlıklar, kerâmetler ve diğer üstünlükler anlatılmaktadır. Babası İbrâhim
Şeyh’ten sonraki şecere ise inandırıcı ve düzgündür. Öncekiler değil…

Bütün bunlara rağmen,
yeni belgeler bulununcaya, yeni yeni bilgilere ulaşılıncaya kadar mülâhazat
hânesi açık tutularak, mantık süzgecinden geçirilerek mevcut bilgilerle
yetinmek mecburiyeti vardır.         

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya
Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet,
Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-638 35 47                                                                e-posta:
e_asliyuce@yahoo.com  

 

KARINCA DAVUL ÇALINCA

Dînî ağırlık
eğitim gören Ali Sandıkçıoğlu, 169
adet şiirinin yer aldığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 234 sayfa hacimli Karınca Davul Çalınca isimli kitabına;
‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’
başlıyor. (s: 11)

Şiirler; ‘Bismillâh’, ‘Duâ’, ‘Nasihatnâme’, ‘Sitemnâme’, ‘Yadnâme’, ‘Dostlar, ‘Gurbet’, ‘Özlem’, ‘Vatanım’ isimli
başlıklar altında  ve 9 bölümde devam
ediyor. Atışmalar bölümünde (s: 333-346) Mehmet Kayalı ile Ali Sandıkçıoğlu
arasında 1’er, İbrâhim Günaydın ile Ali Sandıkçıoğlu arasında 6’şar adet şiir…
Adnan Bayraktar’ın, Ertan Pehlivan, Hasan Civelek, Abrâhim Günaydın, Dr.
Nurettin Akman, Selâhattin Özdemir, Süleyman Kaplan ve Tuncay Uzunok’un Karınca Davul Çalınca isimli kitap
hakkındaki sitayişkâr yazıları bulunuyor.

Şiirlerde dînî
konular ağırlıklı olmakla birlikte, vatan ve insan sevgisi, özlem duyguları,
nasihat, sitem, geçici ve ebedî ayrılıklar, dostlar, gurbet ve vatan hasreti
temaları da kullanılıyor.

Şiirlerin pek
çoğu ilâhî formunda bestelenmeye
müsâittir. Bu türdeki besteler de kitapta yer alıyor.

Hepsi ‘tadımlık örnek’ gösterilmeye sezâ şiirlerdin rastgele alınmış dört şiirden kısa bölümler:

Bismillah (s: 29)

Her işin başında
söyle Bismillah

Yardımına gelir
Hz Allah.

Erişmek istersen
hayırlı sona

Her işin başında
söyle Bismillah.

Rahman ve
Rahimdir Hakk’ın sıfatı,

Hakk’ı
zikreyleyen geçer sıratı.

Kovmak istersen
mel’un şeytanı,

 Her işin başında söyle Bismillah.

Karınca Davul