11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 362

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 1

0

Şeyhü’l Muharrirîn / Muharrirlerin Pîri
Ahmet Kabaklı Hoca, ardında doldurulamaz bo
şluklar bırakarak 08 Şubat
2001 t
ârihinde
ebedî âleme do
ğdu. O’nu,
dopdolu geçen hayatı, külliyat zenginli
ğindeki
eserleri ve gelece
ğimizi
ayd
ınlatan
fikriyat
ı
ile bir sayfaya sı
ğdırmak mümkün değildir. Bugünden başlamak
üzere muhtemelen 10 gün devam edecek yazı dizisi boyunca bu sayfada, Ahmet
Kabaklı Hocamız yâd edilecektir.
İyi
okumalar Efendim.

HAYATI:

İSA KOCAKAPLAN

Yüzyıllardır
kültür ve ticâret merkezi olarak varlığını devam ettirmiş olan Harput, 19.
yüzyılda mezrasının bulunduğu Uluova’da kurulan Mamuretü’l Aziz şehrine mağlup
düşüyor ve sâkinlerini 300 metre aşağıdaki ovaya doğru uğurluyordu. Sıkıntılar
içindeki halk, kendisine bir ferahlık penceresi arıyor ve Mâmuretü’l Aziz’de
başını sokacak bir çatı altı bulmaya ve karnını doyurmaya koşuyordu.

Birinci Dünya
Savaşı yıllarında Harput’ta artık hâli vakti yerinde olmayanlar kalmıştı. 1925
yılında çıkan Şeyh Sait İsyanı da bölgeyi kasıp kavurmuş, hem halkı hem de
devleti hayli yıpratmıştı.

Çocukluk ve
gençlik yılları, ne kadar sıkıntı ve acılarla dolu olsa da ileri yaşlarda dâima
tatlı bir hüzün ile hatırlanırlar. Ahmet Kabaklı da 1991 yılında kaleme aldığı
‘Ejderha Taşı’ isimli eserinde, kendi çocukluk günlerine dönecek ve o çektiği
sıkıntıları, yalnızlığı, babasının ölümü ile Harput’ta ortada kalışlarını dâima
tatlı bir hüzün ile yansıtacaktır.

Ahmet Kabaklı
1911 yılından beri art arda gelen savaşların ve yoklukların ardından kurulmuş
Türkiye Cumhuriyetinin, büyük sıkıntıları paylaşan ilk neslinden idi. 1924
yılının 24 Mayıs’ında Harput’ta doğduğu zaman, gözünü viran olmuş bir ülkenin
viran olmuş bir târihî şehrine açmıştı.

Ahmet Kabaklı,
babası Ömer Efendi’yi kaybettiğinde henüz iki buçuk, üç yaşındadır. Hâfızâsında
O’ndan hatırladığı hiçbir şey yoktur. 1927 yılında doğan kardeşi Ömer ise
babasını hiç görmemiştir. Zira, O’nun doğumundan üç ay önce büyük Ömer Efendi
vefat etmiştir. Ömer Efendi’nin ölümünün bir kaza sonucu olduğu, âile arasında
yaygın şekilde bilinmektedir. Anlatılanlara göre, Harput Kalesi altında bulunan
bir askerî cephânelik infilak ettiği sırada, Ömer Efendi de o civarda
bulunmaktadır ve bu infilak sırasında can vermiştir.

Ömer Efendi
hem Harput’taki Sara Hâtun Camii’nin müezzinliğini ve farraşlığım (temizlik ve
bakım sorumluluğunu) yapmakta hem de Keşoğlu Meydanı’nda bir dükkân
işletmektedir. Halk arasında sevilen ve iyi isim yapmış bir kişidir. Ahmet
Kabaklı sağlığında pek çok defa, babasının bıraktığı bu iyi ismin, onlara çok
faydasının dokunduğunu söylemiştir.

Ömer Efendi
öldüğünde 6 erkek çocuğu, 3 de eşi bulunuyordu. Her eşinden 2 oğlu olmuştu. İlk
eşi Sündüs Hanım’dan iki oğlu vardır: Esat Kabaklı’nın babası 1922 doğumlu
Sıtkı ve 1912 doğumlu, askerlik çağından snra kayıp olan Ârif…

İkinci Eşi
Ayşen Hanım’dan ise İbrahim ve Mehmet isimli iki oğlu bulunmaktadır. Ömer
Efendi’nin ölümünden sonra, Ayşen Hanım yeniden evlenerek Muş’a yerleşmiş ve
oğulları yeni evlendiği eşinin ‘Tekbaş’ olan soyadını almışlardır.

Ömer Efendinin
üçüncü eşi Pertekli Bölükbaşıların kızı 1982 yılında vefat eden Münire
Hanımdır. Ahmet Kabaklı ve kardeşi Serhat, Servet, Cemil ve Ayşe Kabaklı’nın
babası Ömer Kabaklı  Münire Hanımdan
doğmuşlardır.

Münire Hanım,
Ömer Efendi’nin ölümünden sonra bir müddet daha yazları Göllübağ’da, kışları
ise Harput’ta çoculklarını geçindirmeye çalışmıştır. Ahmet Kabaklı
hâtırâlarında 7 yaşına kadar yazları Göllübağ’da, kışları Harput’ta
oturduklarını ve pek çok sıkıntı çektiklerini anlatır. Evleri Harput’un Haneğe
denilen semtindedir. 1930 yılında Münire Hanım, Yakup Ülgün ile evlenir ve iki
yetimi ile birlikte yeni bir yuvaya sığınır. Bu evlilikten Ahmet Kabaklı’nın
ana bir kardeşleri Mehmet ve Güzide Ülgün doğar.

1931 yılında
aile Elazığ’a iner ve Ahmet Kabaklı Numune Mektebi’nde öğrenim hayatına başlar.
İlk ve ortaokulu burada bitiren Kabaklı, lise öğrenimini 1944 yılında Elazığ
Lisesi’nde tamamlar ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve
Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna girer. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten sonra,
Diyarbakır Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak hocalık hayatına adım atar. Bu
güzide şehrimizdeki hocalık hâtırâlarını hiçbir zaman unutamayan Kabaklı,
sürekli o günlerin özlemini duymuştur. 1950-1951 yıllarında askerliğini
Manisa’da yapar. 1951 yılı sonbaharında da Aydın Ticaret Lisesi edebiyat
öğretmenliğine tâyin edilir.

1952 yılında
Aydınlı matematik öğretmeni Meşkûre Hanımla evlenir. 1955 yılında Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer. 1956 yılında Tercüman gazetesinin açtığı
fıkra yarışması birincisi olur ve aralıklarla gazetede yazmaya başlar. Yine
aynı yıl Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Paris’e gönderilir. 1958 yılında
Paris’ten dönünce, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olarak çalışmaya
başlar. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirir. 1961
yılından itibâren Tercüman’da sürekli olarak yazmaya başlar. 1969 yılında
İstanbul Yüksek Öğretmen Okuluna öğretim görevlisi olarak tâyin edilir. 1974
yılında emekli olur. Yazı hayatı Tercüman, Yeni Haber ve Türkiye gazetelerinde
devam eder. Gazete dışında Hareket, Bizim Türkiye, İstanbul ve Hisar gibi
dergilerde yazı ve şiirler yayınlar.

1967 yılında
milliyetçi-muhafazakâr ilim, fikir ve sanat adamları ile Edebiyat Cemiyeti’ni
kurar. Ocak 1972 târihînden itibâren Edebiyat Cemiyeti’nin çıkarmaya başladığı
Türk Edebiyatı Dergisi’nin yayını ile meşgul olur. Mayıs 1978 târihînde Türk
Edebiyatı Vakfı’nın kuruluşunu Celal Bayar, Süleyman Demirel ve Alparslan
Türkeş gibi siyâset adamlarının da katıldığı görkemli bir törenle
gerçekleştirir. Bu kurumların başkanlıklarını vefatına kadar yürütür. Aydınlar
Ocağı’nın çalışmalarına faal olarak katılır. 8 Kasım 1995 târihînden itibâren
Türk Dil Kurumu asil üyeliği de yapar. 14 Aralık 1996 târihînde Aydınlar Ocağı
ve 55 gönüllü kuruluşun desteği ile düzenlenen törende, Atatürk Kültür
Merkezi’nde kendisine ‘Şeyhülmuharririn’ unvanı verilir.

Son yazısı 19
Kasım 2000 târihînde Türkiye gazetesinde yayımlanır. 17 Kasım 2000 târihînde
kalp rahatsızlığı dolayısıyla hastaneye kaldırılan Kabaklı, geçirdiği ameliyat
ve müdâhalelerden sonra sağlığına kavuşamaz ve 8 Şubat 2001 târihînde Florance
Nightingale Hastanes’nde vefat eder. 10 Şubat 2001 Cumartesi günü sayıları on
binleri bulan kalabalık bir cemaat tarafından Fâtih Camii’nden, son yolculuğuna
uğurlanır. Kabri Eyüp’te, Piyer Loti tepesindedir.

Şimdi o, Eyüp
Sultan’ın mânevî ikliminde, Piyer Loti tepesinde, İstanbul’un kubbeli-minâreli
siluetine bakarak, çok sevdiği eşi Meşkûre Hanım (1926-21.12.2000), oğlu Taner
Kabaklı ve sevgili yeğeni Servet Kabaklı (13 Mart 1956 – 28 Ağustos 2015) ile
yan yana, çok sevdiği, ömrünü adadığı vatan topraklarında yatıyor.

Mekânı Cennet
olsun, kabri nurlarla dolsun.

AHMET KABAKLI Diyor ki:

Benim bu güne
kadarki hasretim ve geleceklerde yapmak ve anılmak için özlediğim şey, birçok
yazılarımda kendisini anlatmaya çalıştığım ALPEREN ahlâkı, alperen yaşayışı,
alperen disiplini, milletimin her varlığını kuşatan sevgisidir. Bu açıdan her
yazım bir hesap veriştir. İnsana bahşedilen yaradılış şanına bizi yetiştiren
yüce milletin her sorusuna (içinde utanç barındırmayan) güvenilir cevap
olmaktır.

İşte bu Allah’ın
elçisi ye kâinatı kurtaranların efendisi ‘Güzel Muhammed’den mânevî hisseler
alan bütün alperenlere; bilcümle İslam büyükleriyle birlikte Bilge Kaan’lara,
Dede Korkut’lara, Ahmed Yesevri’lere, Yunus Emre’lere Osman Gazi’lere, Mehmed
Âkif’lere, Yahyâ Kemâl’lere gönlümüzce bir imreniştir.

 

 

 

 

ESERLERİ

(Kitapların baskı
yılı ve baskı sayısı elde edilebilen nüshalara göre yazılmıştır. Sonraki
yıllarda yeni baskıları yayınlanmış olabilir.)

01-ALPEREN:  (277 sayfa / 2005 – 2.
Baskı)

‘Alp Eren’ şeklinde de yazılan, Ecdâdımızdan bize intikal eden ‘Alperen’ kelimesi, ‘hem cesur, bahadır, savaşçı hem de mânevî bir hüviyete sâhip kimse’
olarak açıklanabilir. İslâmiyet’i kabul edişimizden sonra ’Hak Dini’ yaymak için sınır boylarında gazâ eden dervişler için
kullanılırdı.  

Kendisi de bir
‘Alperen’ olan Ahmet Kabaklı bu eserinde; Fuzûlî, Kaygusuz Abdal, Yunus,
Mevlâna ve Kaygusuz Abdal gibi erenlerin; Alplerin eksi metinlerinde yıkanarak
günümüze intikal eden kaynaklardan aldığı ilhamla Hz. Muhammed (sav)
Efendimizden başlayarak Alperenlerimizi anlatıyor.

Bizim alperenler,
madde ve mânâda, şiir ve hikmette, cenk ve asâlette, sevgi ve merhamette;
insanlığa, İslâm’a, ümmete ve millete hizmette destanlaşmış insanlardır.

Dede Korkut, Oğuz
Han, Ahmet Yesevî, Fâtih Sultan Mehmed, Saltuk Baba; Turan’da, Oğuzeli’nde,
Anadolu’da Rumeli’de ve öbür Türk diyarlarında bütün varlıkları ile Peygamber’e
benzemek istemişlerdir. Bundan sonra gelecek Türk büyüklerinin de hedef ve
maksatları O’nun nurlu yolunda yürümek olacaktır.

02-ÂŞIK EDEBİYATI: (258 sayfa / 2008 – 2. Baskı)

Karacaoğlan, Köroğlu,
Derdli, Dadaloğlu, Emrah, Bayburtlu Zihni, Seyrânî, Âşık Veysel ve diğer
âşiklarımızla âşık tarzında yazan Abdürrihim Karakoç ve Ozan Ârif gibi
değerlerimiz; Âşıklarımız, milletimizin gönül yangınını, dert ve isyanını, aynı
zamanda da kültür ve irfanını asırlardır dillendire gelmiştir. İnsanımız, onların
sesinde ve sazındaki nağmelerle deyişlerle acılarını dindirmeye, teselli
bulmaya çalışmıştır.

Her biri ayrı bir
değer olan, seslenişleriyle bizleri coşturan, en güzel deyişlerle içindeki
duyguları dışa vuran değerli âşıklarımız ve saz şâirlerimiz bu kitapta güçlü ve
samimi ifâdelerle hayallerimizde canlandırılıyor. Okuyucu onları daha yakından
tanıyıp seviyor.

03-AY TUTMACA OYUNU: (16 sayfa / 2019-1. Baskı)

Fikir ve edebiyat
dünyamızın büyük ismi Ahmet Kabaklı’nın çocuklar için kaleme aldığı Ejderha
Taşı isimli kitabında yer alan hikâyelerden biri, sevimli ve renkli bir kapak
içerisinde Türk çocuklarına çizgi roman olarak 
sunuluyor. Büyüklerin de alâkasını çekecek bir kitap. Yetim Ahmet’i,
Ahmet Kabaklı yapan hikâyelerden biridir.  

04-BİZİM ALKİBİYADES: (584 sayfa / 1977 – 1. Baskı)

1977 yılında
yayınlanan Bizim Alkibiades-Ecevit ve 1980 yılında yayınlanan Ecurufya iktidarda
bulunan Bülent Ecevit’in ülkede etkili bir konumunda olan sol kesimdeki
çığırtkan azınlığın tesirinde kalara iktidarın yanl uygulamalarını tenkit
maksadıyla, mizâhî bir üslûpla yazılmış yazılardan oluşur. Kabaklı Hoca, göörüş
farklılıkları olmasına rağmen vatana-millete ihâneti görülmemiş  siyâsîlerle ilişkilerini devam ettirebilmek
maksadıyla bu tür yazılarına ara verdiği gibi, kitapların yeni baskılarını da
yapmamıştır. Esâsen sonraki yıllarda Ecevit, Kabaklı Hoca’nın çizgisine
yaklaşmakta olduğu intibaını uyandıracak değişikliklere yönelmiştir.

05-BOZ ATLI HIZIR: (16 sayfa / 2019 – 1. Baskı)

Üstat Ahmet
Kabaklı’nın ‘Ejderha Taşı’ isimli
kitabı içerisindeki hikâyelerden biri olarak Türk çocukları için
albenili-renkli resimli bir kapak içerisinde hazırlanan ayrı basımdır. Kabaklı
Hoca bu hikâyesi ile çocukların körpe zihinlerine iyilik timsâli olarak
yerleştirilmeye çalışılan ’Noel Baba’ tiplemesi yerine, çocukluk günlerinden
beri gönülden sevdiği ‘Boz Atlı Hızır’ı
takdim ediyor. Boz Atlı Hızır’ın gerçek bir dost olduğunu, yaşadığı
tecrübelerle anlatıyor.

06-BU DÜNYADAN KİMLER GEÇTİ: (159 sayfa – 2014 –
1. Baskı)

Çok güçlü bir fikir
adamı olmakla birlikte derin ve engin edebî zevk sâhibi olan Ahmet Kabaklı, bu
eserinde unutulmuş veya unutulma sınırlarının yakınlarında bulunan muharrir,
müellif, mütefekkir, şâir ve sanatkârları, içten bir duyuşla ve duygu
coşkunluğuyla tanıtıyor.

Eserde, hakkında
bilgi verilen kalem erbâbı ve sanatkârlardan bazılarının alfabetik sırayla
isimleri:

Ahmet Hamdi Tanpınar,
Ârif Nihat Asya, Cemil Meriç, Fâruk Kadri Timurtaş, Fâruk Nâfiz Çamlıbel, Fuat
Köprülü, Fuzûlî, Hâlide Nusret Zorlutuna, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet
Kaplan, Necip Fâzıl Kısakürek, Nurettin Topçu, Osman Yüksel Serdengeçti, Peyâmi
Safa, Refik Hâlit Karay, Reşat Ekrem Koçu, Süleyman Nazif, Yahya Kemal Beyatlı
ve Ziya Gökalp.

Ahmet Kabaklı, bu
kadar çok ve büyük isimleri kitaba sığdırabilmek için; cümleleri değil,
kelimeleri kumpasla ölçmüş, eczâcı labratuvar terâzisinde tartmış, sonunda
müfit ve muhtasar bir eser meydana getirmiş.

07-CUMA’NIN FEYZİYLE: (176 sayfa / 2020 – 1. Baskı)

Kabaklı Hocamızın bu
eseri edebiyatımıza geçmiş, İslâmî, millî ve insanî metin, şiir, fıkra ve
menkıbelerden oluşuyor.

Cumaları kürsü ve
minberlerden, imanlı halkımıza seslenen değerli hatip ve vaizlerimizin câmi
cemaatine aktarabilecekleri metinler, dinleyenlerin her birinde inanılmaz
letafetle çiçekler açmasını sağlayacaktır.

Edebiyatımızın her
dalında İslâmiyet’in etkileri, din sabanıyla sürülmüş gibi derin izler
bırakmıştır. Eserde yer alan yazı başlıklarından bâzıları: Baba Öğütleri,
Hırka-i Saadet, Merhamet İslâm’a Mahsustur, Peygamberimizin Hz. Ali İrşatları,
Hayırla Şerrin Farkı, İki Cihana bir Güneş, İslâm Ramazan ve Biz.

08-ÇAĞLARA HÜKMEDENLER: (222 sayfa / 2003 – 3. Baskı)

Gerçek fikir ve ilim
adamları, sâdece kendi çağlarına değil, gelecek asırlara da hükmederler. Kendi
kuşaklarını olduğu kadar gelecek nesilleri de ilim, irfan, edep ve erkânla
teçhiz ederler. Onlardan feyz almamak ise çok büyük eksikliktir. Dünyânın
seçkin aydınlarının etkilendiği bu değerlerimizi yakından tanımak, onlardan
alınan ilhamla ruhî huzur ve sükûnu yakalayıp zihnî enerjiyle donanmak için
okunması mutlaka gereken bir eser…

Ahmet Kabaklı
yüceliğiyle tanıtılan yüce isimler: Mevlâna, Yunus Emre, Fuzûlî, Erzurumlu
İbrâhim Hakı.

09-DEVLET FELSEFEMİZ: (158 sayfa / 2007 – 2. Baskı)

Kimilerine göre 4000,
kimilerine göre 40.000 yıllık geçmişi olan Türk milleti, târihin en eski
dönemlerinden beri devletler kurmuş, sayısız milletleri asırlarca yönetmiş, insanlara
zulmetmeden, inanç ve milliyetlerine zarar vermeden onca halkı birbiri içine
kaynaştırmış engin bir devlet tecrübesine sâhiptir. Ahmet Kabaklı’nın isâbetli
teşhisine göre,  hayli zamandır kendi
kurtuluşunu eski tarihî düşmanlarının uzatacağı can simitlerinde arar olmuştur.

Kabaklı Hoca; özümüzden
uzaklaştırılmamız, Batı değerlerine körü körüne ve kötü taklitle kapılanmamız
yüzünden, içine düştüğümüz bunalımları, ameliyat masasına yatırıyor. Tekrar
eski ihtişamlı günlerimize dönmenin, hiç değilse daha saygın ve daha sözü
dinlenir bir devlet olmanın ana atlarını çiziyor.

Kitabın; bugüne ve
yarına, kısacası târihe şâhitlik eden muhtevâsında devletini ve milletini seven
her kesimden herkesin uzun uzun düşünmesi gereken hususlar bulunuyor.

 (DEVAM EDECEK)

Erdoğan’ın Tekrar Cumhurbaşkanı Adayı Olmasının Önünde Hukuki Bir Engel Yok

CHP Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir TV programında
kendisine Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağının sorulması
üzerine “Erdoğan’ın adaylığı için özel bir tartışma
yapmayacağız. Tartışmalar artık geride kalmalı. Aday olmak istiyorsa buyursun
gelsin. Başkaları tartışırsa ona bir şey diyemeyiz, en azından biz
yapmayacağız. Sonbaharda seçim olabilir; soğukkanlılıkla sandığı bekleyeceğiz” 
diyerek
Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adayı olmasına karşı bir tutum
sergilemeyeceklerini ifade etti. Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri, Erdoğan’ın tekrar
aday olup olamayacağı tartışmalarını da tekrar hararetlendirdi.

 

Erdoğan’ın
“3. defa” cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağı konusunda pek çok hukukçu farklı
düşünüyor. Hukukçuların bir kısmı olabileceği, diğer kısmı da erken seçime
gidilmeden veya anayasa değişikliği yapılmadan Erdoğan’ın “3. defa”
cumhurbaşkanı adayı olamayacağı görüşünü savunuyor. Değerli büyüğüm Av.
Ruhittin Sönmez de bu görüşe iştirak ederek Erdoğan’ın “3. defa” cumhurbaşkanı
adayı olamayacağı yönünde bir yazı kaleme aldı.

 

Hukukçuların
bu “Erdoğan tekrar aday olabilir-olamaz” konusundaki görüşlerinin hepsi elbette
çok değerli. Ben bu tartışmada, seçimler ister erken isterse 2023 Haziran
ayında yapılsın, Erdoğan’ın tekrar aday olmasının önünde hukuken hiçbir engel
olmadığı görüşünü savunanlardanım. Gerekçelerimi de aşağıda izah ediyorum.

 

Öncelikle,
Erdoğan’ın 2014 Ağustos ayında seçilerek sahip olduğu “Cumhurbaşkanı” unvanı
ile, 2018 Haziran ayında seçilerek sahip olduğu “Cumhurbaşkanı” unvanı arasında
isim benzerliğinden başka bir benzerlik bulunmamaktadır. Konu hakkındaki kafa
karışıklığı da buradan kaynaklanmaktadır. 2018 sonrasında bizim
“Cumhurbaşkanlığı” olarak adlandırdığımız makam aslında “Devlet Başkanlığı”dır.

 

Erdoğan 2014-2018’deki
Cumhurbaşkanlığı döneminde ülkede hukuken parlamenter sistem fiilen ise yarı
başkanlık sistemi yürürlükteydi. 2018 sonrası dönemde ise başkanlık sistemi
yürürlüktedir. Bu iki dönem arasında her şeyden önce bir sistem farkı
bulunmaktadır. Bu sistem farkı ise 2014-2018 dönemindeki “Cumhurbaşkanı”
kavramı ile 2018 sonrası “Cumhurbaşkanı” kavramı arasındaki farkı en kesin bir
şekilde ayırt eden temel husustur. Her ne kadar Türkiye’ye has dönemsel fiili
durum olarak aralarında bir fark olmamışsa da, hukuki olarak Erdoğan’ın ilk
Cumhurbaşkanlığı dönemindeki görev, yetki ve sorumlulukları ile 2018 sonrası
dönemdeki görev, yetki ve sorumlulukları birbirinden çok farklıdır.

 

Erdoğan’ın
2014-2018 dönemindeki Cumhurbaşkanlığı makamı temsili bir makamdır. Devletin
bizatihi kendisini temsil eder. Devletin genel politikaları üzerinde icrai bir
yetkisi yoktur. İngiltere ile kıyaslayacak olursak İngiltere’deki Kral’ın (veya
hali hazırda Kraliçe’nin) muadilidir. Erdoğan’ın 2014-2018 döneminde kendisini
anayasa veya kanunlarla sınırlandırmamış olması konunun hukuki yapısını
değiştirmez. İkinci dönemindeki Cumhurbaşkanlığı makamı ise Cumhurbaşkanı ile
Başbakanın birleşimi bir makamdır. Devlet politikalarında doğrudan yetki ve
etkiye sahiptir.

 

Dolayısıyla
Erdoğan’ın 2014-2018 dönemindeki Cumhurbaşkanlığı görevini, 2017’deki
referandum sonrası sistem değişikliğini göz önüne alarak Erdoğan’ın “1. dönemi”
olarak kabul edemeyiz. Mevcut sistem ve sistem içerisindeki “Cumhurbaşkanlığı”
makamı eski sistemden farklı görev, yetki ve sorumlulukları olan yeni bir
makamdır. Dolayısıyla, Erdoğan’ın başkanlık sistemindeki “1. dönemi” 2018
Haziran ayında başlamıştır ve Erdoğan’ın “hukuken” bir dönem daha Cumhurbaşkanı
olma hakkı bulunmaktadır. Anayasada sayılan 40 yaşını doldurmuş olma,
üniversite mezunu olma vb. gibi diğer koşulları taşıyor olması şartıyla
elbette.

Zengin Ülkeler-Fakir Ülkeler

Hadi zengin-fakir diye girişmeyelim işe. Moralimiz
bozulmasın. “Nasıl başarılı olunur?” diye başlayalım. Hangi teşebbüsler
başarılıdır, hangileri değildir?

 

Zenginlik tekelle, tekel, yenilikle gerçekleşir

Bu soruların hayret verecek derecede kısa ve doğru bir
cevabı var: Herkesin yaptığını yaparsanız, zengin olamazsınız. Çünkü herkesin
yaptığını yaptığınız ortamda, rekabet vardır ve rekabet kârınızı devlet
tahvillerinin faizi seviyesine indirir. Bu ekonominin bir kuralı. O halde
herkesin yapmadığı, fakat insanların ihtiyaç duyduğu/ duyacağı bir işi
yapmalısınız. Veya herkesin yaptığı bir işi, bambaşka bir şekilde yapmalısınız.
İşte buna yenilik veya inovasyon veya bid’at diyoruz! İnovasyonun size verdiği
en büyük avantaj, rakipsizlik. Hiç olmazsa başlangıçta. Dolayısıyla öncesi
olmayan, yepyeni bir ürünün fiyatı, sadece insanların ona duydukları ihtiyaçla
sınırlıdır.

 

Sonra başarıyı görenler aynı işi yapmaya yönelir. Ve bir
süre sonra o iş de diğerleri gibi “herkesin yaptığı” hâle gelir. Rekabet
sertleşir ve fiyatlandırmadaki hürriyetiniz ortadan kalkar. Artık en düşük
fiyatı verenin fiyatıyla sınırlanırsınız. Patent yasaları işte bu “bir süre
sonra”yı biraz uzatmaya yarar.

 

Neden bizde değil de onlarda?

Tabi bütün bu anlattıklarım bir diktatörün, üretilen bütün
değerlere kendisi ve yakınları için el koymadığı ülkelerde geçerlidir. Hani
Daron Acemoğlu’nun kapsayıcı (inclusive) dediği ülkelerde. Yoksa değerlerin
emilip dar bir çevrede toplandığı istihraççı (extractive) ülkelerde değil.
Zaten dünyaya bakınız: Dikta ile yönetilen ülkelerin kaçında yeniliğe,
teşebbüse dayalı zenginleşme var?

 

Biz kötülere değil de iyilere bakmaya devam edelim.
Bakacağımız teşebbüsler arasında bize en yakını, COVID-19’a karşı m-RNA aşısını
geliştiren, Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin BioNTech’i. Şahin ve Türeci, 14 yıl
önce, m-RNA yoluyla kansere karşı bağışıklık tedavisi gibi yepyeni bir
düşünceyle yola çıktılar. Yenilikti ve büyük ihtiyaç vardı. Kısmî başarılarla
yollarına devam ettiler. Bu konuda çalışmaları sürüyor. Dünyanın birçok yerinde
onların tedavisinin denendiği klinikler var. Henüz Faz-1 aşamasında. Fakat
ikinci ve onları ve yaşadıkları ülkeyi zenginleştiren büyük inovasyon, aynı
teknolojinin pandemi virüsüne karşı uygulanmasıydı. Bu alanda başarı hemen
geldi.

 

Bu yazıda zenginleşmeye bakıyoruz. Sayın Orhan Bursalı’nın
Cumhuriyet’teki 17 Ocak tarihli yazısından alıyorum: Alman İstatistik
Dairesi’nin geçen haftalarda verdiği ve basına yansıyan rakamlarına bakınız:
Aşının Alman büyüme yüzdesine katkısı 0,5 imiş. Almanya’nın geçen yıl toplam büyümesi
%2,7 olduğuna göre, Şahin ve Türeci büyümeyi %2,2’dan bu sayıya çekmiş!

 

Bu: şu demek: Alman büyümesinin %18,5’i bu yeniliğin eseri.
Alman GSMH’si 4 trilyon dolar civarında olduğuna göre katkıları 20 milyar
doları buluyor! Hani bize gelseydi hiç de fena olmazdı değil mi? Sahi neden bu
işler bizde değil de Avrupa’da, ABD’de oluyor? Merak eder misiniz?

 

Tek boynuzlu atlar

Batı’da, BioNTech gibi kısa zamanda eski ve köklü şirketleri
sollayıp tüzel kişiliğin en büyük, ortaklarının da en zengin olduğu teşebbüslere
“Unicorn” deniyor. Unicorn, tek boynuzlu bir at; bir mitolojik yaratık.
Genellikle tarihi kaynaklarda son derece zarif, beyaz bir attır. Onu göremez ve
asla dokunamazsınız. Unicorn’la ancak günahsız, temiz yürekli, bakire kızlar
ahbaplık eder, hatta ona binebilirlermiş. Anlaşılan erkeklerin hiç şansı
yokmuş. İşte Unicornlar’la yenilikçi şirketlerin ortak noktası bu enderlik,
nadirlik.

 

Unicorn’lar bu derece nadir ise, bir ülkenin
zenginleşmesinden söz ederken niçin onları anlatıyorum. Çünkü mitolojideki
Unicornlar’ın aksine bu yenilikçi girişimler o kadar nadir değil. Dünyaya
bakınız, artık bir numarada, hatta iki, üç, dört numarada eskinin demiryolu,
çelik, petrol şirketleri yok. Bu konumlarda şimdi Apple, Google, Microsoft,
Facebook oturuyor. Hiç birinin serveti babadan, bilmem Rothschild’den,
Rockefeller veya Carnegie’den değil. Hepsi garajlarda, harçlıklarından
maaşlarından biriktirdikleriyle ve düşünerek, terleyerek başarı yoluna
çıkmışlar.

 

Önümde Bloomberg’in geçen yılın Ekim ayından Chris Bryant
imzalı bir haberi var. Aynı şeyi söylüyor: Unicorn’lar o kadar da ender değil
diyor. ABD’de, 2021 yılı itibariyle piyasa değeri 1 milyar doları aşmış 850
civarında Unicorn varmış. En az 850 milyar dolar! Türkiye’nin GSMH’si
civarında. Yoksa daha mı fazla? Galiba bugün için öyle. Türkiye’nin GSMH’sinden
daha fazla. https://millidusunce.com/zengin-ulkeler-fakir-ulkeler/

Suriyelilerin Ülkelerine Gönderilmesinin Tam Zamanı

Suriyelilerin
Türkiye’ye düzensiz ve kitlesel göçü 2011 bahar aylarında başladı. Halen
sayıları 5 milyon civarında. Bunun 3,7 milyonu kayıtlı, kalanı
kayıtsız.

Türkiye’deki
Suriyeli kadınların doğurganlık oranı çok yüksek. Her gün 500 Suriyeli bebek
doğuyor, şimdiye kadar Türkiye’de doğan Suriyelilerin sayısı 675 bin.

Türkiye’de
kalmaya teşvik edilen Suriyeliler ile demografik yapımız tehdit altında.
Türkiye dış müdahaleye ve bölünmeye uygun hale getiriliyor.

Türkiye’de
yaşayan Suriyelilerin sayısı 2040 yılında 10 milyona yükselecek. Bu
demektir ki bugünlerde bir çözüm bulunmazsa bir nesil sonrası PKK kadar büyük
ve tehlikeli bir sorunumuz daha olacak.

Ayrıca
sorunun ekonomik maliyeti de çok büyük.

Kızılay
Genel Müdürünün Mart 2021’deki açıklamasına göre, 4 milyon Suriyeliye de
kendi ülkelerinde yardım ediyoruz.
MSB Hulusi Akar da 9 milyon
Suriyelinin ihtiyaçlarını karşıladığımızı
açıkladı.

Yardım
ettiğimiz Suriyelilerin sayısı, 20 milyon Suriye nüfusunun toplam yüzde
45’ine
karşılık geliyor.

Cumhuriyet
tarihimizin en ağır ekonomik krizini yaşıyoruz, bu krizin tetikleyicisi Suriyeliler
için harcadığımız para yaklaşık 80 milyar dolar. Yıllık harcamamız 9 Milyar $
mertebesinde.

Buna
karşılık ülkemizdeki Suriyelilerin büyük çoğunluğu eğitimsiz ve kırsal
kökenli
olduklarından ekonomimize katkıları çok az.

*********************************

Hukuki
Durum

Suriyeliler
konusu “Ensar- Muhacir” muhabbetiyle sürdürülemeyecek kadar büyük ve
ciddi bir mesele. Türkiye ülkemize sığınan Suriyelilere uluslararası
hukukta ve iç hukukumuzda belirlenmiş sorumluluklardan çok fazlasını yerine
getirdi ve getirmeye devam ediyor.

Hukuki
mevzuat açısından ülkemizdeki Suriyeliler mülteci, sığınmacı veya göçmen
statüsünde değildir.
Geçici Koruma kapsamındadırlar.

Geçici
koruma
, yerinden edilmiş kişilerin kitlesel akınlarını kapsayan
sadece acil durum halleri boyunca sağlanan istisnai niteliğe sahip bir
süreçtir.

AB
Konseyi Geçici Koruma Yönergesinde Geçici Korumanın sona erme şartları
düzenlenmemiştir.
Yönergeye göre geçici korumanın süresi bir yıldır.
Bu süre en fazla bir yıllık bir müddet için uzatılabilir. Bu sürelerin
bitiminde geçici koruma da kendiliğinden sona erecektir.

·          
11 yıl süren Geçici Koruma sonunda hala
bu sürenin uzatılmasını dayatan herhangi bir uluslararası sözleşme yoktur.

·          
Geçici Koruma Yönetmeliğine göre, Cumhurbaşkanımız
bir Kararname çıkararak Suriyelilerin geçici korumalarını kaldırıp ülkelerine
dönmelerine karar verebilir.
Bu yetkiyi kısıtlayan hukuki bir engel yoktur.

****

Geçici
koruma statüsü
, Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar
düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür.

Ancak
şimdiye kadar kendi ülkelerine dönen Suriyeli sayısı sadece 484 bin
kişidir.

GKK
Suriyeliler bayramlarda Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönebilmektedir.

Buna
rağmen bazıları Suriye’nin her bölgesinde güvenlik olmadığını, güvenli olmayan
bölgelere gidenlerin hayati tehlikesi olacağını iddia ediliyor. Bu
yüzden mülteciler için uluslararası hukukta mevcut “Geri Gönderme Yasağı”
sebebiyle gönüllü olanlar haricinde gönderemeyeceğimiz iddia edilmektedir.
Kanaatimce bu değerlendirme hukuki değil, siyasidir.

Suriye’de
hâkim güç olan Rusya Devlet Başkanı Putin ile resmi Suriye devlet
başkanı Beşar Esad’ın Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad “ülkede huzur,
istikrar ve güven oluştu, göç eden Suriyeliler evlerinize dönün”
çağrısı
yaptı.

Suriye
Devlet Başkanı (Beşar Esad) 25 Ocak 2022 tarihine kadar askerlikten kaçan, ülke
içinde ve dışında bulunanlar için genel af çıkardı.

Suriye’nin
BM’de verdiği taahhüt, Putin’in teminatı, dini bayramlarda güvenli bir şekilde
ülkelerine gidip dönebilen Suriyeliler ve Esad Rejiminin çıkardığı “genel af”
gibi
gerekçelerle Türkiye Suriye’nin artık güvenli olduğuna karar verebilir.

*********************************

Suriye
Ve Türkiye’nin Ortak Menfaati

Suriye
kendi ekonomisini toparlamak, zayıflayan askeri gücünü tahkim etmek için vatandaşlarının
ülkelerine dönmesini istemektedir.

Türkiye’nin
menfaati
de Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumasıdır.
Ayrıca ekonomimize yük olan, sosyal sorunlara yol açan Suriyelilerin
ülkelerine gönderilmesidir.

Suriyelilerin
vatanlarına dönmesi hem Türkiye hem Suriye ve hem de Suriyeliler
açısından en iyi çözümdür.
Zira herkes kendi vatanında mutludur.

İç
savaş sona ermiş ve olağanüstü şartlar olağana dönmüştür. Türkiye’deki
Suriyelilerin tamamı kendi vatanlarında, eskiden yaşamakta oldukları
yerlerde iskân edilmelidir.

Dikkat
edilmesi gereken en önemli husus, geri dönüş yapacak GKK Suriyelilerin Türkiye’ye
dostane duygularla dönmesini
engelleyecek tavırlardan uzak durulmalıdır.
Yoksa 11 yıl boyunca yaptığımız fedakarlıklar heba edilmiş olur.

Geri
dönüş operasyonu için Rusya (Putin) devreye sokularak, Suriye Devleti
(Esad) ile anlaşma sağlanmalıdır.
Ülkelerine geri dönecek
Suriyelilerin güvenlikleri garanti altına alınmalıdır.

Birleşmiş
Milletler ve Rusya ile görüşerek Türkiye’nin garantör ülke olmasına
çalışılmalıdır.

Yeni
Suriye Anayasasında
bu kişilerin can ve mal güvenliğini
sağlayıcı hükümler konulması için Türkiye çaba göstermelidir.

*********************************

Suriye
Devleti İle Bir Anlaşma Olmasa Da

Suriye
devleti ile bir anlaşma sağlanamasa da aşağıdaki eylem planı uygulanmaya
başlanmalıdır:

1-
Açık Kapı Politikasına
son verilmeli. Yeni göç dalgalarının Türkiye
sınırlarından içeri girmesine izin verilmemelidir.

2- Öncelikle
Kayıtsız Suriyelilerin (sayıları 1 milyondan fazladır) sınır dışı
edilmesi gereklidir.

3- Kayıt
dışı istihdam ve çocuk işçiliğini
önleyici tedbirler alınmalıdır. Suriyeli
kayıt dışı işçiler ve çocuk işçiliği hem insani değil hem de bir kısım
vatandaşlarımızı işsiz bırakıyor.

4- Geçici
koruma kapsamındaki
(GKK) Suriyelilerden suç işleyenler cezasını
çektikten sonra sınır dışı edilmeli ve Türkiye’ye girişi yasaklanmalıdır.

5- GKK
Suriyelilere vatandaşlık verilmesine son verilip, bundan sonra vatandaşlık
verilmesinin bütün yabancıların tabi olduğu genel kurallara göre olacağı

ilan edilmelidir.

6- Suriye’de
can güvenliği riski olmayıp, ekonomik sebeplerle sığınmış olanların öncelikli
olarak ülkelerine dönüşünü sağlayacak bir çalışma yapılmalıdır. Büyük çoğunluk
bu gruptur.

7- GKK Suriyelilerin
açtığı işyerlerine tanınan ruhsat ve vergi muafiyeti gibi
ayrıcalıklara
son verilmelidir.

Eskiden Aşklar Vardı…

  Eskiden aşklar
vardı;

     Duygu dolu sevgi yumakları ile örülmüş. Türlü
gizemlerin barındığı, tomurcuk güllerle döşeli, yasemin kokulu bahçelerde
bülbül sesleriyle anlatılan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Kar taneleri gibi saf ve temiz. İnsanın
iliklerine kadar işleyen soğuklara aldırmadan beklenilen zifir gecelerde, onun
hayaliyle ısınılan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Yağmur damlalarının altında sırılsıklam
olmuş bedenlerin heyecandan titreyen hücreleri ile mesajlaşarak sevginin
sonsuzluğunu anlatan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Yüreklere düşmesi ile birlikte
sonsuzlaşan. Edilen yeminlerin hilafına gerçekleşen duygu karmaşasında sonu
ölümle noktalanan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Sevginin ölümsüzlüğü ile anıtlaşan. Sonsuza
kadar yaşatılacağı yemini ile kalplere mühürlenen, asla silinemeyen…

 Eskiden aşklar vardı;

     Hilesiz, katışıksız, yalana, dolana
kaçmadan dobra, dobra yaşanan. Paranın satın alamadığı değerlerden oluşmuş saf
ipeksi duygularla kaplanan…

  Eskiden aşklar
vardı;

     Adı vatan sevdası olan.

     İçinde
yaşarken değerini bilemediğimiz ama ayrıldığımızda yüreğimize cız ettirip,
hasretliği ile burnumuzun direğini sızlatan. Yıllar sonra döndüğümüzde ise
üzerine kapanarak öpüp koklanılan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Memleket uğruna akıtılan alın terleri ile
üretilen eserlerin adını taşıyan. ‘Vatanım benim çalışmamla, ürettiklerimle,
meydana getireceğim eserlerimle yücelecek’ denilen. Ve tüm bunlardan övünç
duyulan…

 Eskiden aşklar vardı;

     Okuyan, çalışan, eğiten ve eğitilenler
ordusu ile gücüne güç katmaya yemin etmiş ülkemin insanlarıyla yücelen, ülkemin
birlikteliğinin gururunu anlatan…

 Ve eskiden aşklar
vardı;

     Adı milli olan, milletimin davası olan…

     Ya bugün?

     Ya bugünlerde o
eski aşklara ne oldu?

      Ey dostlar! Ey arkadaşlar!

      Bileniniz var mı?

Kur’anı Anlamaya Doğru

     Takarrür etmiş /
kabul görmüş usûl, metot ve esaslardan biri de şudur:

     Akıl ve nakil
(âyet ve hadis) tearuz ettikleri / birbirine ters düştükleri zaman, akıl asıl
itibar edilir. Nakil ise, te’vîl olunur / akla aykırı olmadığı açıklanır. Fakat
o akıl, akıl olsa gerektir.

     İnsan sırf aklım
var, soyut akıl sahibiyim diye ehil olmadığı, her yönüyle bilmediği bir konuda
fikir ve görüş ileri süremez sürmemeli.

     Meselâ bir
edebiyatçı, potansiyel olarak sadece aklım var diyerek, fizik konusunda fikir
ve görüş ileri süremez. Fizik konusunda bir fizikçi, başka bir fizikçi ile
tartışırsa, bundan doğru, yeni ve güzel görüşler ortaya çıkar. Aksi takdirde
kör bir dövüş olur. Yersiz sürtüşme, huzursuzluk ve anlaşmazlıklar kendini
gösterir.

     Velhasıl akıl ve
nakil zahiren / görünüşte karşı karşıya geldikleri zaman, ancak ilâhiyatçı bir
kimse; nakli yani vahiy ve hadisi; akla ters düşmeyecek şekilde açıklar ve âyet
ve hadisi doğru bir şekilde yerine koyar. Görünüşte olan zıtlığı giderir.

     Zaten Prof. Ali
Fuat Başgil’in de belirttiği gibi, “Akıl ve nakil, iki nakiz / zıt değil, iki
mütemmim (bir fikir ve görüşün birbirini tamamlayan iki kanadı)dır. Aralarında
ihtilâf / anlaşmazlık var gibi görünürse de, bunun sebebi ya aklın selim
(sağlam) ya da naklin sarih (açık) olmamasıdır.”

     Hem aklı olmayanın
dinsel sorumluluktan uzak tutulması da, aklın önemini belirtir. Zımnen /
dolaylı olarak vahiy ve hadisin akla mugayir / aykırı olamayacağının da bir
göstergesi sayılır.

     X

     Hem de tahakkuk
etmiş (gerçekleşmiş)dir ki: Kur’an’ın her bir tarafında intişar eden / yayılan
esas maksatlar ve asıl unsurlar dörttür. Onlar da şunlardır:

     İsbatı Sânii Vâhid yani sanatla yaratıcı ve
bir olan Allah’ın varlığını ispat.

     Nübüvvet /
peygamberlik. Çünkü “Beşerde nübüvvet zarurîdir. / Doğru yolu bulmakta insan Peygambere
muhtaçtır.”

     Haşri cismanî /
öldükten sonra beden ve ruhumuzla, hesap ve kitap için, kıyamette yeniden
diriliş.

     Adalet ve ibadet.

X

     Hemen belirtelim
ki, “Kur’an’ın yüzde doksan dokuzu güzel ahlak. Yüzde biri de siyasettir. Onu
da, ulu’lemr / ilgililer düşünsün.”

     Tüm İslâm
âleminde, bu yüzde bir için, silâha sarılan örgütler var!

     Oysa İslâm ülke ve
devletlerinde siyaset ve siyasî gayeler için silâha sarılmaya cevaz yoktur.

     Çünkü yurt içinde
silâha sarılınca; kurunun yanında yaş da yanar; 
nice mazlumlar, çoluk çocuk, kadın kız, ihtiyar erkek ve kadınlar ölür!
Vatan harabeye döner. Suçlu suçsuz birbirine karışır!

     En tehlikeli olanı
da, dış düşmanlara, aradıkları fırsat verilmiş, vatanın işgaline zemin hazırlanmış
olur!

     Silâha ancak
saldıran ve tecavüz eden haricî / dış düşman için başvurulur. Bunda bile barış
imkânları değerlendirilir; Silâh en son çare olunca, silâha sarılmaktan artık
kaçınılmaz.     

     Dünya küçüldü.
Gizlisi saklısı kalmadı. Radyo, televizyon, gazete, dergi gibi yayınlarla
sesimizi yurt içinde ve dışında duyurmak mümkün. Zaten “Lâ ikrahe fiddîn. / Dinde
zorlama yok.” İmkânımız dâhilinde hepimize, sadece tebliğ vazife ve görevi
düşmektedir. Tebliğ görevini yapar; kabul veya reddi muhatabımıza bırakırız.
Kabul veya reddi tabii karşılarız. Neticeye göre müspet insanlık tavır ve
davranışımıza halel getirmemeli, insana durumundan dolayı asla cephe almamalı.
Daima insanların hayrını istemeli ve onun için çalışmalıyız.

     Dinde hassas,
fakat aklen muhakeme yürütmekte noksan kişiler; samimi olmalarına rağmen, dine
öyle zarar verirler ki, akıllı düşman bu konuda, o gibilerin çok gerisinde
kalır. Aslında, bu gibiler gölge etmeseler; dine en büyük hizmeti yapmış
olurlar.

     Zaten dinini iyi
bilen bir kimsenin her yaptığı, dine uygun olacağı için, o kimse aynı zamanda
dine de, en büyük hizmeti yapmış oluyor.

 

Canbaza Bakma, Zambaza Bak!

*
Kar yağdı, İstanbullu mahsur kaldı. Kim sorumlu bundan? Hükümet mi yoksa
İstanbul Büyükşehir Belediyesi mi?

–
Bu ayın doğalgaz faturası 912 lira geldi. Geçen ay 487 liraydı. Kombi hep
kısıkta. Bir tek aşırı soğuklarda biraz yükselttik. O da 50 dereceyi
bulmamıştır zaten. Artı bir de odun yakıyoruz, ısınmayı tamamlamak için. Odunun
tonu Samanlı Dağlarının eteğindeki Başiskele-Bahçecik’te bile 1400 lira.

O
kar buraya da yağdı. Şimdi 8 Ocaktan sonraki faturanın üzerine ne kadar kar/kâr
yağacak, onu bekliyoruz. Bir ton odunun ederini tek faturada geçebiliyor muyuz,
yakında ailece göreceğiz.

*
Sezen Aksu’nun şarkısındaki o sözlere ne diyorsun? Ya Cumhurbaşkanının ona
karşı sözlerine ne diyorsun ve sonra da ‘ben ona demedim’ demesine?

–
Bu ayki elektrik faturamız da 395 lira gelmiş. Geçen ayınki 235 liraydı.
Üstelik TRT Payı da kalkmamıştı. En azından onu kaldırmışlar, 004 lira
kârdayız.

*
Gazeteci Sedef Kabaş’ın atasözüne ne demeli? Normal mi, ağır hakaret mi?

–
Su da bu ay 181 lira gelmiş. Geçen ay 121 liraydı. Gene de bizim İzmit Su (İSU)
elektrik gibi çarpmıyor, şimdilik. İstanbul’un İSKİ’si bizim SEPAŞ gibi
çarpıyordur herhalde. Çifte yakalı şehirde çifte kavrulmuş fatura. Türkiye
geneli: açılan sandık sayısı, çıkan fatura çarpması?

*
İmamoğlu, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olur mu? Bir takım
görüşmeleri bundan dolayı mı yapıyor?

–
4 kişilik bir ailenin sadece gıda harcaması yeni asgarî ücretin yarısını geçer.
Geçende markete uğrayıp yağ, un, şeker ve zeytin-peynir alayım dedim. Tam 339
lira ödedim. Çayla pirinç ve kaşarı sonraya bıraktım. Memura zam vermişler,
zammı fiyatlara gömmüşler.

*
Bak, doların yükselişi durdu. Borsa yükseliyor. Enflasyonu da önümüzdeki
aylarda düşüreceklermiş ha, ne dersin?

–
10 yaşında 150 bin etmez bir arabamız var. Hep 50 liralık koyuyordum, bana
dokanmıyordu. Şimdi aynı günün akşamında 50 liralık koymasam eve varamayız.
Dolar geride kaldı, benzinin nefesi yuro’nun ensesinde. Aracın lepege’sini bile
açamıyorum ulen.

*
Ne olacak bu Galatasaray’ın hali? Beşiktaşlı yönetici niye öldürüldü?
Fenerbahçe yeniden hoca değiştirir mi?

–
Aralık’ta randevu alamadığım için aracın muayenesine ocak başında 532 lira
ödedim, cezalı. Ay sonundaki 398 liralık MTV taksiti de kaldı. Bakalım onu cezasıyla
nasıl ödeyeceğiz?

*
Müge Anlı ile Tatlı Sert’i izliyor musun? Kadın bakanlık gibi çalışıyor valla. Sence
sörvayvır mı daha heyecanlı yoksa yemek müsabakası mı?

–
Bizim ailedeki 5’nci kişi üniversitede. Ocak ayının 450’si duruyorken Şubatın
450’si de girmiş sıraya. Allah’tan devlet yurdunda da çocuk; biraz öğrenci
kredisi, biraz bizden takviyeyle ucu ucuna döndürüyoruz. Bir tane lise sonda,
bir tane de orta ikide talebemiz var. Birinin yol parası, birinin kurs parası,
artı yeme-içme için çifte harçlık…

*
Sıkuyt Geym mi, Metaverse mi?

–
Vermese! Eski günler geri gelse..

*
Ben ne diyom, sen ne anlatıyon be!

–
Ne mutlu Türk’üm diyene!

*
Maymun mu oynatıyoz burda allahallah?! Sirkte miyiz kardeşim?!

–
Kara basma iz olur / İnsanlarda yüz olur.

   Canbaz ‘out’, zambaz ‘in’ / Haneler dümdüz
olur.

Peyzaj Mimarı / Permakültür Tasarımcısı Oğuz Kemal Başar ile Gıda Atıklarının Tekrar Toprağa Dönüştürülmesi Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu: Gıda atıklarını tekrar toprağa dönüştürüyorsunuz. Az bilinen fakat
çok faydalı ve kolayca uygulanan bir sistem… Daha geniş kitlelere ulaştırmak
maksadıyla bu konuyu röportaj metni hâlinde yayınlamayı düşündüm. Teklifimi
kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Neler yaptığınızı, nasıl yaptığınızı
safha safha anlatır mısınız?

Oğuz Kemal Başar: Beşiktaş İlçesi Dördüncü Levent Semti, Konaklar
Mahallesi’ndeki uygulamayı anlatayım: Salı pazarından her hafta yaklaşık 2
kamyon gıda atığı çıkıyor ve bu beni çok rahatsız ediyordu. Bu yüzden muhtar
Aslı Hanım ile bütün pazarın atığını toprağa çevirmek için önce küçük bir
alanda bu fikrin olabilirliğini test etmemiz gerekiyordu. Pazar tezgâhları
kaldırıldıktan sonra farklı sebze ve meyve atıklarını toplayıp bir araya
getirdik. Ertesi sabah Sıcak kompost yöntemine başlamak için etrafta bulunan
kuru yaprak ve dal parçalarını topladık. Kompost yapılacak alanın üzerine dal
parçaları ve yerdeki yapraklarla yatak hazırladık ve sebze/meyve katmanlarını
üzerine sermeye başladık. Amacımız 1 ay sonra organik madde açısından çok
zengin bir toprak elde etmekti ve 55 gün içinde hava şartlarına bağlı olarak
gıda atıkları toprağa dönüştü.

Çetinoğlu: Ölçü
verebilir misiniz Kaç metrekare? Zemin asfalt, beton veya toprak mı olmalı?

Başar: En az 1-1.5 m2 alanda toprak zemin üzerinde
uygulanabilir.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. İlk olarak neler yapılıyor?

Başar: Eldeki malzemeler, yâni gıda atıkları 5-10 cm kalınlığında 1
metre3 yığın olacak şekilde üst üste serilir. 1 metre3
yığın için 1,5 metre yükseltmek gerekir ve daire çapı 1,5 metre olmalıdır. Bir
katman karbon bir katman azot olacak şekilde ve aralara kül, kaya tozu, kömür
hızlandırıcı olarak konulabilir.

Çetinoğlu: Konunun
uzağında olanlar için açıklar mısınız? Operasyonu yapacak kişi karbon ve azotu
nereden temin edecek. ‘Katman’dan
kasıt, alttaki malzemenin tamamen örtülmesi midir?

Başar: Aslında yapılan teknik Doğa’daki toprak oluşumunun bir
taklididir. Her türlü nebâtî gıda atığı sıcak kompost için uygundur ve karbon
olarak evlerimizde bulunan koli atıklarını ufalanmış ve küçük parçalara
ayrılmış şekilde kullanabiliriz veya talaş, bahçemizdeki kuru dal parçaları ve
yapraklar olabilir. Fakat ev ölçeğinde sıcak kompost uygulanabilmesi için bahçe
gerekiyor. Bokaşi kompostu evde atıklarını toprağa dönüştürmek isteyenler için
en ideal ve kolay yöntemdir.

Çetinoğlu: Peki
Efendim. Operasyonun ikinci safhasında neler yapılıyor?

Başar: Her katman hafifçe sulanarak uygun nem oranı sağlanır. Balık
atığı, üre, ısırgan otu gibi hızlandırıcılar, kompost yarısına kadar
yükseldiğinde yığının tam ortasında kalacak şekilde yerleştirilir. Toplam 4 – 5
katman olabilir. Yığınımızı oluşturduktan sonra üzerini branda ile örtüp
kapatmamız gerekiyor. Bu işlem içeride yanma sağlıyor ve ısı ilk 4 gün
içerisinde 50-60 dereceye kadar çıkıyor, 4. Günden sonra her iki günde bir
yığını alt üst yapmamız gerekiyor.

Çetinoğlu: Uygulamayı
yapacak kişilere kolaylık olması açısından soruyorum: Üre nedir, nereden temin
edilebilir?

Başar: Üre öncelikle azot sağladığından yanma işlemini
hızlandıracaktır. Hızlandırmayı sağlamak için hayvan dışkısı, balık atığı ve
odun külü kullanılabilir. Üre gübresi kullanılacaksa organik olmasına dikkat
edilmesi gerekir.

Çetinoğlu: Hızlandırılmak
istenmiyorsa, ‘balık atığı, üre ve
ısırgan kullanılmayabilir
’ denilebilir mi?

Başar: Aslında sıcak kompost için sadece azot ve karbon dengesi
gerekmez, bunun dışında nitrojen, sodyum, potasyum, fosfor gibi diğer
elementlerde gereklidir o yüzden dışarıdan ne kadar element eklenirse yanma
işlemi o kadar hızlı olacaktır. Tabi ki elimizde olan materyalleri en iyi
şekilde kullanmamız da bize bağlıdır.

Çetinoğlu: Bir sonraki
işleme geçebiliriz…

Başar: Sırasıyla; kuru dal, yaprak, öğütülmüş budama atığı -gübre-
tâze biçilmiş otlar -kül ve diğer mineraller- mutfak atıkları gibi tekrardan
toprağa dönüşebilecek atıklarımızı katmanlar hâline getiriyoruz ve çevirme
işlemine geçiyoruz.

Çetinoğlu: Yine
bir ara soru: Öğütülmüş budama atığı nereden temin edilebilir veya ağaç dalları
nasıl öğütülür?

Başar: Öğütülmüş budama atığı aslında belediyelerden temin edilecek
öğütme makinaları ile sağlanabilir. Bâzı belediyelere ait spor alanlarında
bisiklet âleti ile de atıklar öğütülebilir  Ellerimizle küçük parçalara ayıracağımız
karton atıkları veya dal parçaları da çözülme sürecini uzatsa da zamanla onlar da
toprağa dönüşeceklerdir.

Çetinoğlu: Sonrasında
tabakalar herhalde beklemeye bırakılıyor…

Başar: 1 ay içerisinde ilk 4 gün sonra 2’şer gün ara ile çevirme
işlemi yapılır. Akılda kalması için örnek vereyim: 0, 4, 6, 8, 10, 12, 14, 16, 18,
20, 22, 24, 26 günleri çevrilir. Çevirme esnasında yapacağınız gözleme dayalı
olarak çevirme günlerini uzatabilirsiniz.

Çetinoğlu: Çevirme
işlemi toplam kitle hâlinde alttaki üste gelecek şekilde mi yapılıyor?

Başar: Çevirme işlemi yığının dışındaki tabakayı merkeze alacak ve
merkezdeki tabakayı da dış kısımlara alacak şekilde ters yüz etmemizle yapılıyor.
Amacı yığındaki bütün parçaların eşit oranda ısınıp çevirme esnasında hava
almasıyla çözülmesini sağlamaktır.

Çetinoğlu: Mekân
ve âlet edevat olarak neler lâzım?

Başar: İhtiyaçlar; 3-4 m2 lik boş alan. Kürek, 3 x 3 su
geçirmez membran El arabası (Pazardaki nebâtî gıda atıkları için),  yere düşmüş yaprak, karton, kâğıt atıkları
Sulama kabı veya hortum.

Çetinoğlu: Mebran
nedir?

Başar: Membran aslında yığınımızın üzerini hava almaması için
kapatacağımız malzemedir. Membranla aynı görevi büyük poşetler de sağlayabilir.
Tabîi ki poşet plastik ise sonradan plastik geri dönüştürme kumbarasına atmak
kaydıyla.

Çetinoğlu: Mebranın
daha önce, ‘branda’ dediğiniz örtü
olduğu anlaşılıyor. İşlemleri daha detaylı bir şekilde anlatmanız mümkün mü?

 Başar: Pazarcılar gittikten
sonra, 2 adet çöp kamyonu her Salı akşamı 25-30 m3 tutarındaki atıkları
topluyorlar. Daha önce yurt dışında çeşitli yerlerde mahalle ölçeğinde gıda
atıklarını toprağa dönüştüğüne şahit oldum ve doğup büyüdüğüm mahallemde neden
böyle bir şey olmasın diye Muhtar Aslı Hanım ile beyin fırtınası yaptık. 28
Kasım günü Pazar bittikten sonra topladığımız atıkları kompost yapacağımız
alana götürdük ve ertesi gün gıda atıklarını, yaprak ve kuru dal parçalarını
yığınımızı oluşturmak için hazırlığa başladık. Eşit oranda karbon(kuru dal
parçaları ve kuru yaprak) ve azot(gıda atıkları) sağlaması için topladığımız
atıklarla yığınımızı oluşturduk fakat hava soğumaya başladığından içerisinde
yanma olabilmesi için membranı kapattıktan sonra üzerini bu defa, toprak ile
kapattık (içeride daha fazla ısı sağlansın diye) Daha sonra 2-3 günde bir
çevirme işlemi yaptıktan sonra ve iki ayın sonunda büyük oranda toprak elde
ettik. 2 ay sürmesinin sebebi havalar iyice soğuduğu için yeterli ısı
sağlanamaması ve daha sonra soğuk kompost metodu ile devam etmemizdi.

Çetinoğlu: ‘Azot/karbon dengesi’ ifâdesini açıklar
mısınız?

Başar: Azot / karbon dengesi aslında doğada bulunan ve çözülebilen
her canlıda mevcut oranda bulunan elementlerdir. Yapacağımız kompost yığınında
eğer doğru oran sağlanırsa yararlı ve zararlı bakteri oranı da eşit olacağından
herhangi bir kötü koku ile karşılaşmayız. Genelde
insanların çekindiği nokta, kompost yaparken ortaya çıkabilecek kötü kokulardır.
Bunun sebebi ve genelde çöplerimizin kokması o bölgedeki zararlı bakteri
miktarının fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Doğal bir ormana bakarsak eğer toprağa
düşen dal parçaları azot ve yaşayıp da ölen canlılarda karbon yani humus tabakasını
oluşturmaktadır bu sâyede toprak oluşmaktadır. Eğer bizde yığınımızda bu
dengeyi sağlamazsak koku, nem, yeterli ısınmama, çözülmeme gibi faktörlerle
karşı karşıya kalabiliriz.

 (Çam ağacı asidik olduğundan kozalak ve çam
ağacı yaprakları komposta ilâve edilmemelidir.)

Çetinoğlu: ‘Sıcak kompost’ dediniz. Soğuk da
olabiliyor mu?

Başar: Evet. Soğuk kompost (2-6 ay) Sıcak kompost (25-30 gün)
-Bokaşi kompostı (15-30 gün sonra toprağa gömüldükten sonra 2-4 ay) -Solucan
kompostu (2-3 ay) Toplanan gıda atıkları ile sıcak kompost metodu
uygulanabilir. Fakat hava şartları ve toplanan atıkların hacimitibâriyle
yeterli olmamasından dolayı daha sonra soğuk kompost tekniğine dönülmüş ve
süreç uzamıştır.

Yaptığımız uygulamada; Gıda
atıkları ve kuru yapraklar küçük parçalara ayrıldıktan sonra birbirini tekrar
eden katmanlar hâlinde üst üste konuldu ve sıcak kompost işlemi başlatıldı.
Üzeri ilk 4 gün hava almayacak şekilde örtüldü. Sonra kendi içinde kompost
işleminin başlaması için merkez ısısının 50-60 derece olması beklendi. Fakat
ısı 45 derecenin üzerine çıkamadı. Sebebi ise dışarının çok soğuk olması ve
hacim/ısı oranında kompostun belirli bir m3 hacminin altında
kalmasıdır. Sıcak kompost uygulamasına devam edilmiş ve her çevrilmede gözlem
yapılmıştır. İlk kompost yapıldıktan sonra her 4 günde bir alt üst yapıldıktan
sonra 22 Aralık günü mısır koçanları ve bazı büyük dal ve yaprak parçaları hâricinde
büyük oranda gıda atığı toprağa dönüşme yolunda ilerlemiş ve kendi içinde marul
fideleri açmıştır. 20 Ocak 2022 Son çevirmeden sonra kompost kendi haline
bırakılmış mevcut ayrışma seviyesi ile soğuk kompost halinde toprağa dönüşmesi
planlanmıştır.

20 Ocak 2022 târihinde kompost,
hacminde bulunan bazı dal parçaları ve mısır koçanları dışında %85-90 oranında
toprağa dönüşmüştür. 2 aylık süreçte hava şartlarının el verdiği ölçüde gıda
atıkları tekrardan toprağa kazandırılmış ve organik madde açısından çok zengin
bir toprak elde edilmiştir.

Elde edilen toprak, mevcut
ağaçlara gübre olarak kullanılabilir veya mevsimlere göre sebze dikimi için
yatak oluşturulabilir. Sonuç; 2 aylık deney sürecinde, yaşadığımız toplumun
tüketime dayalı alışkanlıklarını değiştirmeyi planlayıp geri dönüşüm bilincinin
arttırılması hedeflenmiştir.

Günlük gıda artıklarımızı kompost
yöntemleri ile her ölçekte toprağa dönüştürebileceğimiz ve soğuk hava
şartlarında bile elde edilen çöp diye isimlendirdiğimiz artıklarımızı tekrardan
doğaya kazandırabileceğimiz gözlemlenmiştir. Bu süreç Konaklar mahallesi için
sosyo-ekolojik olarak örnek teşkil etmekte ve sâdece pazar ölçeğinde değil aile
ölçeğinde de gıda atıklarının komposta dönüştürülebileceği anlaşılmıştır. Bu
deneyin gerçekleşmesinde imkân sağlayan Konaklar Mahallesi muhtarı Sayın Aslı
Akyüz’e teşekkürlerimi sunuyor ve Beşiktaş Belediyesi’nden mahalle sâkinlerine
kadar herkesin çevre bilincinin artmasını ümit ediyor, bu sâyede harekete
geçilmesini ve bu bilincin yayılmasını arzuluyorum.

Çetinoğlu: Çok
teşekkür ederim Oğuz Bey. Anladığım kadar bu operasyonu yapmak isteyen sâde
vatandaşlar, muhtarlıktan, belediyeden ve peyzaj mimarından destek alma
ihtiyacını hissedeceklerdir. Ne dersiniz?

Başar: Yaşadığımız Dünya artık daha fazla tüketimi kaldıracak
durumda değil ve bizler hangi birikime, kimliğe, imkânlara, bakış açısına sâhip
olsak da yaşadığımız çevreyi gelecek nesillere yaşanabilir halde bırakmamızın
en büyük sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Hangi disiplinden ve meslekten
gelirsek gelelim her zaman çevremizi iyileştirebileceğimiz, ‘ben’ yerine ‘biz’
bakış açısını korur ve tabiatın bir parçası olduğumuzu kabul edersek hem
kendimizle hem de Doğa’yla uyum içerisinde yaşayabileceğiz. Sadece kompost
değil belediyeden, ve diğer paydaşlardan kompost, su hasatı, organik tarım,
bahçecilik, enerji verimliliği gibi dallarda hizmet alıp bu konularda
kendilerini eğitebilirler.

Çetinoğlu: Tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

OĞUZ
KEMAL BAŞAR:                                                                                             
                                                          
1992’de
İstanbul, Kadıköy’de Dünya’ya geldi. 
Liseye kadar İstanbul’da okuduktan sonra İtalya’nın Milano şehrinde
Mimarlık lisansı üzerine Peyzaj mimarlığı ve kültürel peyzaj üzerine yüksek
lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli ekolojik projelerde yer aldıktan sonra ve
tarım arazilerinde çalıştı ve şehirde tarım üzerine çeşitli ödüller aldı.
Şimdi Bolzano Hür Üniversite’sinde ‘Dağlık alanların korunması ve ekoloji’
üzerine doktora eğitimine devam edip ekolojik mimarî ve permakültür arazileri
üzerinde pratik olarak projelerine devam etmektedir.

IŞİD (DAEŞ) Terör Örgütü (2019)

0

Mahir Nakip’in IŞİD üzerine yazdığı makaleyi okuyarak bu konuya açıklık
getirelim:

“IŞİD’ın Musul’u ele geçirmesiyle başlayan yeni süreç, bizleri artık yeni
bir Irak’la karşı karşıya getirmiştir. IŞİD bir terör örgütü olmasına rağmen
Sünni Arap bölgelerinde hızlı bir şekilde yayılması tesadüfi değildir. Bu hızlı
genişlemenin arkasında Sünni Arap halkının ve uyanan Baas hücrelerinin desteği
olduğu kadar, global güçler de vardır. Nitekim David Icke gibi bazı Amerikan
yazarları IŞİD’in Irak ve Suriye’deki başarılarını 3. Dünya Savaşı’nın
başlangıcı olarak kabul etmektedirler. Her ne kadar bazı Sünni Araplar IŞİD’i
tasvip etmese de ama Maliki’ye karşı koymanın tek yolunun IŞİD gibi güçlü bir
örgütle işbirliği ile ancak mümkün olabileceği düşünüldüğü için bu destek
kerhen de olsa devam edecektir[1].

Ayrıca IŞİD’ın fazla yayılması, mesela Diyala ve Bağdat gibi şehirlere
nüfuz etmesi, İran’ın şimdikinden daha fazla Irak’a müdahalesini gündeme
getirebilir ki bu da Icke’nin tezini güçlendirmektedir. Nitekim Irak’ta Hükümet
kurulması konusunda İran’ın Maliki’den yana olduğu açıkça ve resmi biçimde
telaffuz edilmektedir. Irak Cumhurbaşkanlığı’na yeni seçilen Kürt kökenli Fuad
Masum gibi Türkmen olmayan Iraklı siyasetçiler bile IŞİD’den en çok zarar gören
topluluğun Türkmenler olduğunu söylemektedir. Demek ki ‘’IŞİD’in niye ilk
hedefi Türkmenlerdir’’ sorusunun cevabını bulmak kolaydır. Çünkü Türkmenler
silahsız, güçsüz ve sahipsiz bir topluluktur. Nitekim Türkmenlerden sonra, Hıristiyanlara
ve arkasından da Yezidilere saldırdılar. Böylece Türkmenler bir asırlık
yalnızlık tarihleri boyunca ilk defa böyle bir toplu göç, katliam ve imha
programıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Kısacası bu haliyle yeni Irak,
Türkmenler için parlak bir gelecek vadetmiyor.

Ne Olacak Irak’ın Hali?

Yıllardır yazıp çiziyoruz ve Irak’ta oynan demokrasi oyununun bir maskara
olduğunu vurguluyoruz. Seçimlerle Irak Parlamentosunun etnik ve mezhepsel
aritmetiği değişmeyeceğine göre, ne kadar seçim yapılırsa yapılsın, çözüm
üreten bir hükümet hiç bir zaman kurulamayacak ve hepsi paylaşım esasına göre
oluşacaktır. Yani koalisyonsuz hükümet hiç kurulamayacaktır. Bu da
istikrarsızlığın devamı ve IŞİD’in daha fazla güç kazanması ya da en azından
Sünni bölgelerinde nüfuz kazanması demek olacaktır. Zayıf bir ihtimal olmakla
beraber, eğer Irak’ta yeni hükümet Maliki dışında bir Şii tarafından kurulursa,
Sünni Araplarla Şii Araplar arasında asgari müştereklerde birleşme ihtimali
artar. Bu da Türkmenler için birliklerini sürdürme imkanını sağlar. Eğer
hükümeti Maliki kurarsa, o zaman en azından bir Sünni Arap federasyonu
kaçınılmaz olacaktır. Belki de Irak üç konfederasyona bölünecektir. Bu da
Türkmenlerin yeni ve daha etkin bir politika izlemelerini gerekli kılacaktır[2].

ABD Saldırısı Neyi Değiştirecek?

IŞİD’in birer
Sünni şehri olan Musul, Enbar ve Selahattin’i ele geçireli bir ay oldu ve ABD
hiç sesini çıkarmadı. Ama ne zaman ki Peşmergeler IŞİD’in önünden kaçarak IŞİD
Erbil’e yaklaşmaya başladı, ABD müdahaleyi gündeme getirdi. Bu da Kürt
yönetiminin ABD için önemli bir müttefik olduğunu göstermektedir. Demek ki
Maliki’nin kurduğu ordu ne kadar beceriksiz çıktıysa Peşmerge güçleri de ondan
daha becerikli değilmiş. Obama’nın açıklamasına göre müdahale sadece havadan
olacak ve kara harekatı olmayacakmış. Bu da demektir ki ABD sadece IŞİD’in Kürt
bölgesine girmesini önlemeye çalışacaktır. Büyük bir ihtimalle ABD, IŞİD’in
diğer Sünni bölgelerinden çıkması için bir gayret göstermeyecektir. Demek ki
herkes bilsin ki ABD için İsrail neyse, ‘’Kürdistan’’ da odur. Amerikan
saldırısının başladığı gün ve bir sonraki gün sürekli Amerikan CNN kanalını
seyrettim. Kanal, Yezidi’lerin dağlara kaçtıklarından ve Hristiyanların da
Erbil’e yöneldiğinden sık sık söz etti ama bir kere dahi olsun Türkmenlerden
söz etmedi. İsyan etmemek elde değil. Kısacası Türkmenler ignore yani
görmezlikten ya da göz ardı edildi. Hatta Türkiye kanalları da aynı yolu
izleyerek Yezidilerin göç dramını verirken Telaferli Türkmenlerden artık söz
çıkaramayacağına göre ve ABD bir kara harekatı yapmayacağına göre bir Sünni
federatif ya da konfederatif kurulması ihtimal dahilindedir. O zaman Türkmen
siyasetçi ve aydınları börklerini önlerine koyup yeniden düşünmelidirler[3].

Türkmenler Ne Yapmalı?

Şu üç faraziyeyi öncelikle tespit etmeliyiz:

1. Seksen yıl
bizi yöneten Sünni Araplar bizi asimile etmeye çalıştı ve bizi asli unsur
olarak görmedi. Hele bir de IŞİD’le iç içe olduktan sonra Şii Türkmenlerimizi
kabul etmeleri asla söz konusu olmayacaktır. Telafer’den Türkmenlerin sürülmesi
ve daha önceden Tuzhurmatu katliamları bunun en bariz delilleridir. Demek ki
Sünni Araplarla birlikte olmamız mümkün değildir. ‘’Bir mümin bir yerinden iki
defa sokulmaz’’.

2. Şii Araplar
coğrafya olarak bizlerden uzaktır. Onlar da Telafer sorununa çözüm olarak Şii
Türkmenlerin Necef ve Kerbela’ya göçmelerini ön görmüşlerdir. Yani onlar için
Türkmenlerin kendi coğrafyalarında 
yaşamaları ve dillerini muhafaza etmeleri pek önemsenmemektedir. Kaldı
ki Arap Şiiler gerçekten de İran’ın güdümüne iyice girmişlerdir. Demek ki
Türkmenlerin Şiilerle de işbirliğine girmeleri pratik ve makul görünmemektedir.

3. Coğrafi
bölgelerimiz daha çok Kürtlerle birçok noktada kesişmektedir. İhtilaflı
bölgeler de zaten bu sebepten ortaya çıkmıştır. Son on yıl zarfında aramızda
çok tatsızlıklar olmasına rağmen Erbil, Kerkük, Tuzhurmatu, Diyale hatta
Telafer gibi bölgelerde yan yana yaşamaktayız. Kürtlerin arkasında ABD var ve
Türkiye ile münasebetleri istenilenin üstündedir. O zaman elimiz mahkum Kürt
yönetimi ile gerçeklerimizi konuşmalıyız. Ama nasıl? Şurası bir gerçek ki İran
dahil, Arap ülkelerinin bir bölümü ve dünyanın bir çok ülkesi Irak’ta Kürt
varlığını resmen kabul etmiş ve Erbil’de konsolosluk açmıştır. Yani Irak’ın
diğer bölgelerine nazaran Kürt bölgesi daha emniyetli, daha çok kabul görmüş,
daha medeni, mezhepsel hassasiyetin olmadığı ve Türkiye’ye sınırdaş bir
bölgedir. Bu realiteyi kabul ederek başta Irak Türkmen Cephesi yöneticileri
başta olmak üzere bütün siyasetçiler bir araya gelerek geniş tabanlı bir heyet
kurmalılar ve KDP, KYB, Goran ve İslami Kürt Partisi ile eşit şartlarda ön
görüşmelere başlamalıdırlar. Bu görüşmelere katılmak istemeyen ya da karşı olan
Türkmen siyasetçi ya da teşekkülleri varsa çekimser kalabilirler[4].

Türkiye Ne Yapmalı?

ABD’nin Kürtler için nasıl davrandığını gördük. Türkiye de Türkmenler
için aynı minval üzere davranmalıdır. Yani Türkmenlere yaptığı insani
yardımların ötesine geçerek siyasi ve güvenlik konusunda da söylemler
geliştirmelidir. IŞİD’ten sadece Hristiyan ve Yezidilerin değil, Türkmenlerin
de zarar gördüğünü dünyaya duyurmalı ve onların sahibi olduğunu dile
getirmelidir. Bu konuda Birleşmiş Milletlerde gereken adımlar neyse onu cesurca
atmalı, Türkmenlerin mağduriyet ve mazlumiyetleri dile getirilmelidir.
Türkmenlerin Kürtlerle olan görüşmelerinin ikinci aşamasında Türkiye ev
sahipliği yapmalıdır. Aslında buna benzer bir uygulama Mart 2003 Amerikan’ın
Irak harekatından önce de yapılmıştı. Eğer Irak hükümetinin kurulmasında
İran’ın izni Parlamentoda açıkça telaffuz edilebiliyorsa, Türkiye’nin de
Türkmenler arkasında olduğunu bütün dünya bilmelidir[5].

            Burada IŞİD
(DAEŞ) terör örgütünün arka planının, istihbarat örgütleri ile ilişkisini hatta
okuyucuya şaşırtıcı gelebilir BARZANİ ile direk bağlantısını anlayabilmek için
“Abdullah Ağar[6]”ın araştırmalarından
önemli bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Aksi halde hiçbir zaman terör
örgütlerinin arkasındaki karanlık güçleri fark edemeyiz. Yoksa nasıl olur?
İslâm’la terör bir araya gelir mi diye tartışılır durulur. Küresel veya karanlık
odaklar “önce terör örgütleri” kurmaya karar verirler. Sonra istedikleri
sonuçlara ulaşmak için; ona bir isim ve görev vereceklerdir. Üstelik bir taşla
bin bir kuş vuracaklardır. İşte DAEŞ böyle bir terör örgütüdür. İslam ümmetine
zarar vermiş, Ortadoğu coğrafyasını kan gölüne döndürmüş, Müslümanlara karşı
dünyada ön yargı oluşturmuştur. Sürekli hunharca müslüman öldürmüş ve müslüman
olduğunu iddia etmiştir. “İŞİD’İ KİM KURDU” sorusu ile Abdullah Ağar buna cevap
aramakta ve önemli ipuçlarına ulaşmaktadır.

       “DAİŞ-1ŞİD ya da adı
ne herze olursa olsun, Sünni İslâm kisveli bu çakma örgüt; Amerika-Iran ve
Suudi Arabistan-İsrail menfaatlerine ve bölgedeki aparatlarına hizmet etmek
üzere, ikiyüzlülüğün ve düşmanca ayrılığın dizayn Irak’tan çıkarılmış, hiç de sürpriz
olmayan bir hilkat garibesidir.
Yakın Tarihle Kısa Bir Gezinti; 11
Şubat 1979’da ABD karşıtı gözüken Humeyni İran’da devrim yaptı. Tarihe
damgasına vuracak bu kırılma nasıl gerçekleşti? Doğal bir sonuç mudur? Yoksa
bir proje midir? Humeyni’nin Fransa’dan İran’a hangi inisiyatifle geldiği bugün
dahi net olarak bilinemiyor. Saddam Hüseyin ise, bu dönemde. 16 Temmuz 1979’da
İrak Devrim Komuta Konseyi nin (DKK) başkanı oldu. ABD’nin Tahran Büyükelçiliği
4 Kasım 1979’da “Bir grup öğrenci tarafından” işgal edildi.
Amerikalılar rehin alındı. 24 Nisan 1980’de rehineleri kurtarmayı amaçlayan
Kartal Pençesi operasyonu fiyaskoyla sonuçlandı. Düşen uçak ve helikopterler,
ölen Amerikalılar, tam bir kurtarma rezaleti… Başkan Carter’ın gümlemesi…
Artık, 1981-1989, Iran-Irak savaş yılları… Savaşın görünen karakteri: ABD’nin
Irak’ı desteklemesi… Savaşın görünmeyen karakteri: ABD’nin İran’ı
desteklemesi… Irak-İran savaşının bitiminden bir yıl sonra ABD’nin Saddam’ı
Kuveyt’in işgali için cesaretlendirmesi, hatta açık çek vermesi…Saddam,
“Basra vilayetinin bir parçası olarak gördugu” Kuveyt’i ele
geçirerek, hem Arap Birliği’nin ilk adımını atacak, hem de zengin petrol
yataklarına el koyup, Iran savaşının açığını kapatacaktı. Tam ele geçirecekken,
ABD Çöl Fırtınası adını verdiği harekâtla duruma müdahale etti ve Saddam’ı
Kuveyt’ten kovdu. ABD Bağdat’ı alabilirdi, ama almadı. 1991’den itibaren ABD,
kuzeyde Kürtlere, güneyde Şiilere yaklaştı.
Bu ambargo
yıllarında, 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi, BM kararı ile uçuşa
yasak bölge ilan edildi. 1992’de Irak Kürdistan Parlamentosu kurularak, bölge,
fiilen Irak’tan koptu. Aynı yıl Irak muhalefeti, Irak Ulusal Konseyi (INC)
çatısı altında, ABD ve İngiltere desteği ve Fransa katkısı ile örgütlendi.
2003’e kadar federatif bir Irak için mutabakatlar imzalandı. 1991-2003
arasındaki bu dönemde Irak muhalefetindeki sıra; Şii Araplar, Kürtler,
Sünni-Araplar ve diğerleri şeklinde bir öncelikle, Amerikan ve İngiliz ajandası
olarak tespit edildi. Irak’ın kuzeyindeki Kürt gruplarla ilgili çalışmalar
1991-1998 yılları arasında ABD, 
İngiltere ve Türkiye üçlüsü tarafından yürütülürken, 17 Eylül 1998
Washington mutabakatı ile Türkiye devreden çıkarıldı, inisiyatif tamamen ABD ve
İngiltere’ye geçti. 2003, 1 Mart Tezkeresi’nin geçmemesinden iki hafta sonra,
“BM Güvenlik Konseyi ‘ret’ kararı verse de” ABD ve İngiltere
güneyden, Kürtler ise 200 bin peşmergeyle kuzeyden Irak’a girdi. ABD ordusu,
Bağdat’ta sadece savunma ve maliye bakanlıklarını kontrol altına alarak, Irak
halkını koskoca bir kaosla baş başa bıraktı. Irak Başkanlık Konseyi ve Geçici
Yönetim “aynı sıralamada olduğu gibi” tezahür etti. Yapılan genel
seçimlerle, nüfusları üçüncü sırada olmasına rağmen, Kürtler, Irak
parlamentosunda kilit konuma geldiler. İşgalin, işgalcilerin, işgalin
payandalarının Irak’ı sağacağı ve yeni yeni kaos ve karmaşaların üretileceği
yıllar başladı. Türkiye ise, Amerikalıların Independence Day etkinliklerinin
yeni bir sürümüyle tanıştı. Artık Amerikalılar, bağımsızlık günlerini Türk
askerinin başına çuval geçirerek kutluyorlardı. Türkiye’nin tüm saha
etkinlikleriyle birlikte bölgeden itelenmesi ve küresel güçlerin koltuk altında
konuşan ağızların, “Türk ordusu Irak’a girerse kan gölünde boğarız, bir
Kürt kedisini bile Türkiye’ye teslim etmeyiz…” tarzı cümleler kurmaları
bu yıllara rastlar. Şiiler ise, 1920’lerde İngilizlerin verdiği “yönetim
vaadine” tam 84 yıl sonra kavuştular. Kürtler müttefikliklerinin mükâfatı
olarak, “Kürdistan’ın kalbi ve kâbesi dedikleri” Kerkük’ün demografik
yapısını değiştirmeye, 2003’te Türkmen-Arap-Kürt olan demografik sıralamayı
Kürt-Türkmen-Arap şekline dönüştürmeye başladılar. Başardılar[7]…

Tartışmalı bölgeler denilen, kahir ekseriyeti Türkmen
olan, fakat kitlesel Kürt gözleriyle demografisi bozulan bölgelerde referandum
yapılmasına dair maddeyi 2005 anayasasına dahil ettirdiler. İşle meşhur 140.
maddenin konusu budur. Müttefiklerinin yedeğindeki Kürtler, Kerkük toplam
nüfusunun yansından fazlasını teşkil ederek. Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakı
için yapılacak referandumun sonuçlarını böylece garanti altına aldılar. İşte o
günlerden bugünlere. Türkmenlerin maruz kaldığı baskılar, ayrıştırmalar,
asimilasyonlar, katliamlar ile artık adı silikleşmeye başlayan Türkmeneli
bölgesi, bu coğrafyanın ve yakın zamanın temel gerçeğidir. Göçler ve kaçışlar
da öyle… Bugün bu coğrafyada demografik yapı Kürtler lehine değişmiştir.
Kürtler Irak parlamentosundaki kilit oranlarını, elde ettikleri nüfuzu ve
ekonomik inisiyatifleri ustaca değerlendirip, Şii ve Sünni-Arapları ve konjonktürü,
menfaatleri doğrultusunda çok iyi kullanmışlardır. İranlı bir grup öğrencinin,
büyükelçiliği basarak başlattıkları domino etkisi buralara kadar uzanmıştır.
Batı emperyalizmi ve Iran hegemonyası adına Irak’ta yaşanan vekâlet
savaşlarına, güç, rekabet ve imtiyaz mücadelelerine, artık doğrudan müdahale
edilmiştir. IŞİD üzerinden Gordion düğümüne kılıcını yapıştıran ABD’nin
olağanüstü bir kazanım ürettiğini ifade etmek gerek… ABD’nin altına da
İran’ı, İsrail’i. Batı Avrupa’yı ve bazı yerel aparatları da yazmak gerekiyor.
Sonuçta: İŞİD, Amerika’nın, İran’ın, İsrail’in ve Batı Avrupa’nın Ortadoğu’daki
mücadeleci tavrına yeni bir ivme kazandırdı. IŞİD üzerinden bölgedeki kırılgan
ittifaklarla nikâhlar tazelendi. Bu ittifaklara kimlerin dahil edileceği ve kimlere
karşı tavır alınacağı tespit edilmiş oldu. IŞİD sayesinde, Arap Baharı’nın asıl
kaybedenleri yeni egemenlere dönüştü. Savaşların, işgal ve istilaların, hava
saldırılarının, asimetrik mudahalelerin bahanesi olarak “toprak
kazanımlı” IŞİD, “toprak kazanımsız” El-Kaide’nin yerini aldı.
IŞİD’ın kaptığı ve IŞİD sayesinde kapılan (!) topraklara, artık yeni bir dizayn
gerek! Barzani başta olmak üzere, inisiyatif üretme sevdasında olan yerel
aktörlere iyi bir ayar verildi. Barzani’ye “devletin öyle kurulamayacağı,
böyle kurulacağı” gösterildi. Bağımsız Kürt devletinin kurulmasının
altyapısı oluşmuyordu, artık oluştu. Başta Kerkük olmak üzere, pek çok
stratejik bölge Kürtlerin eline geçti. Tartışmalı bölgelerin büyük bir
çoğunluğu “tartışmasız bölgeler”e dönüştü. IKYY bölgesine gönderilen
taktik zırhlı araçlar, silahlar ve sistemler, normal koşullarda verilemezdi.
Peşmergeye başta ABD ve Batı Avrupa olmak üzere, dünyanın pek çok yerinden
silah yağdı ve yağacak. Bu kadarıyla bile, IKYY hiç de fena olmayan bir yığınak
ve caydırıcılık üretmeye başladı. Peşmergenin elinde artık, Türkiye’nin ve
merkezi Irak hükümetin elinde bile olmayan silahlar, zırhlı araçlar, hatta
Chinook  tipi yüksek yük ve personel
taşıma kabiliyetli helikopterler var. Kerkük’ün neredeyse tamamının ve
Ninova’nın (Musul) önemli bir kısmının iki Kürt oyuncu arasında pay edilmesi
öngörülüyor. KDP Kerkük’e hevesli, KYB de Musul’a… Irak ve Suriye ortak
paydasında Kerkük-Musul-Kuzey Suriye ekseninden Kürtlerin, petrolün, doğal
gazın ve madenlerin Akdeniz’e çıkışıyla, hatta Hayfa ile temasın sağlanmasıyla
ilgili çok önemli bir adım atıldı. Türkmen nüfusun homojen olduğu ve Büyük
Kürdistan’ın böğrüne saplanmış hançer konumundaki Telafer kaosa sürüklendi,
büyük bir demografik akış oldu. Telafer’de kalan ve IŞİD’e biat etmek zorunda
kalan Sünni Türkmenler için ise, artık “arkası yarın”! Kürtlerden
ısrarla uzak duran Türkmenler, Kürtlere yakınlaşmaya başladı. Türkmenler artık
ya IŞİD’in, ya Kürtlerin, ya da İran’ın (Şii orijinli siyasi ve askeri
güçlerin) kucağına düşmek gibi, 40 satır mı, 40 katır mı, gibi bir çaresizliğin
içindeler… Kerkük merkezli Arap milliyetçiliği neredeyse yok oldu. Irak’taki
Sünni (özellikle Sünni-Arap) inisiyatif, güç ve haklılık yerle bir, hak ile
yeksan oldu. IŞİD bölgesel savaş kışkırtıcılarının her türlü vahşet için bir
gerekçe oldu[8]. Ağır aksak yürüyen
dönüşümler, savaş sayesinde büyük bir ivme kazandı. Göçler, baskı, ayrıştırma,
yönetme ve yönlendirme, yeni yeni asimilasyon metotları gırla… Yeni yeni
düşmanlıklar, ayrılıklar, kırılma ve yarılmalar da öyle… Uluslararası hukuk
ve ülkelerin kendi iç hukukları bir köşeye çekilirken, intikam saldırıları
Irak’ın ve Ortadoğu’nun yeni gerçeği oldu. Güdümlü ya da güdümsüz rejimler,
bölgede kullanılan aparat güçler ve taşeronlar, geniş kapsamlı baskı ve
cinayetlerini açıklamak için terör tehdidini kullandı. Maliki gönderildi. Yeni
bir kabine dizayn edildi. Amerikan Merkez Bankası’nda (FED) biriken Irak’ın
parasını artık daha uslu kişiler harcayacak. İran’la muhabbetin nerelere gittiğini
ise kimse bilmiyor. Arap olmayan güçler, strateji ve ilişkilerini yeniden
şekillendirmek ve haritaları yeniden çizmek için IŞİD’i kullanmaya başladılar.
The New York Times
bu konuya dair şöyle diyor: “ABD ve İran… İkisi
de IŞİD’e saldırıyor ama müttefik gibi görünmemeye çalışıyorlar.” İran,
Irak’ın Şiiliğe dair mezhepsel inisiyatifini tamamen körletti. Kutsallarıyla
Şiiliğin kalpgahı olan Irak, bırakın liderliği, İran ve Amerika yardımıyla,
canımı kurtarayım derdinde… Kara suratlı, kötü bakışlı, pis ve eli kanlı
kişiler üzerinden Batı toplumunda İslam’a dair üremesi istenen “imaj”
güçlendirildi, İslam ile Batı toplumu arasındaki fay hattı derinleştirildi. Teolojik
kazanım peşinde koşanlar, perdelerin arkasında… İSRAİL’İN ARTIK ÖYLE BÜYÜK
BİR GÜVENLİK SORUNU YOK.
İsrail, dünyada peydah oluveren (!) IŞİD korkusunu
Gazze Şeridi’ne saldırmak, daha fazla Filistin toprağını ele geçirmek ve
“yaşama hakkı” başta olmak üzere Filistinlilerin temel haklarını yok
saymak için kullandı. ABD başta Batı dünyası, Rusya ile girdikleri nüfuz
mücadelesinde, petrol fiyatları üzerinden Rusya’ya iyi bir kazık attılar.
Rusya’nın şu ana kadarki zararı yaklaşık 300 milyar dolar. ABD’nin ve Batı Avrupa’nın
depolarındaki miadı dolmuş ya da dolmak üzere olan silah ve mühimmat stokları
erimeye başladı. Kuyruklu impala döneminden kalan silahlar, sahadaki yerel
aktörlere silah yardımı olarak kakışlandı. Yeni silah sistemlerinin, gerçek
muharebe ortamlarında denenme imkânları üredi. ABD silah sanayi, başta Körfez
ülkeleri olmak üzere bazı ülkelerle cömert ihaleler imzaladı. Bölgenin
petrolüyle ilgili daha şimdiden onlarca yıllık ihaleler, anlaşmalar kotarıldı.
Komisyonlar ve hamutuyla götürülecek develer karara bağlandı. Irak ordusunun
yeniden yapılanması için harcanması öngörülen 75 milyar doların kimin cebine
gireceğini anlamak için çok akıllı olmak gerekmiyor. Birbirinden uzak duran ve
aralarında pek çok sorun üreten Kürtler, birbirlerine yakınlaştırıldı. KDP ve
KYB terör listelerinden çıkarıldı. PKK’ya büyük sempati ve meşruiyet
kazandırıldı. PKK’nın elinde artık zırhlı ve tırtıllı silah sistemleri bile
var. Hatta son dönemde yeni nesil güdümlü tanksavar ve uçaksavar füze
sistemlerine eriştiği söyleniyor. Artık bunları da kimseye karşı kullanmaz!
PKK’lılar sokak çatışması ve meskûn mahallerde muharebe konularında artık hiç
de fena değiller… Canım ülkem bir şey avuçladı, ama daha ne avuçladığından
haberi bile yok[9].

DAEŞ-IŞİD’i Kimin Kurduğuna Dair Görüşler:

Burada da ortalık toz duman! Görüşlere
bakılırsa, IŞİD’in arkasında olmayan devlet, IŞİD’i kurmayan istihbarat servisi
yok gibi! Okların çoğu Amerika’yı, İran’ı, İsrail’i, Batı dünyasını ve Arap
ülkelerini gösteriyor. Görüşlerin bir kısmını sıralayalım: Gizli belgeleri sızdırdığı için
Rusya’ya sığınan C1A ve NSA eski çalışanı Edward Snowden, “İŞİ D’in ajan
devlet olduğunu; arkasında ABD, İngiltere ve israil istihbaratlarının
bulunduğunu; Ortadoğu’da denge ve tehdit unsuru olarak ABD, İngiltere ve İsrail’e
hizmet etmesinin planlandığını” ileri sürüyor. Snovvden’c göre: “ABD,
ingiltere ve israil istihbaratları, dünyadaki bütiın terörü “eşek arısı
yuvası’ adlı bir stratejiyle bir araya getirmeye çalışıyor. Bu üç ülke.
böylelikle dünyanın herhangi bir noktasında ajanları tarafından yönetilen bir
terör örgütü sayesinde hem enerji kaynaklarına ulaşmayı, hem de bölgelerdeki
siyasi boşlukları doldurmayı hedefliyor. Maksat, karışıklık çıkarmak ve
İsrail’i korumak… İsrail’e karşı olan gruplar kendi içlerinde savaştırılıyor.”
İran’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Masume Ebtekar, “ABD ve CIA’yi,
IŞlD’i ortaya çıkaran güç olmak”la suçluyor.
Sudan Cumhurbaşkanı
Ömer El Beşir, Euronews’e Şubat 2015’te verdiği bir demeçte, “IŞİD
ve Boko Haram’ın arkasında CIA ve MOSSAD’ın olduğunu… Bu tür vahşetleri bir
Müslüman’ın işleyemeyeceğini…” söylüyor. Fidel Castro da benzer
görüşte… “IŞİD’in arkasında İsrail ve bazı Amerikan unsurlarının
olduğunu” düşünüyor. İran’ın istihbarat eski bakanı Haydar Müslihi ise
yelpazeyi biraz daha genişletiyor. Ona göre: “IŞİD’i, CIA ile birlikte
MOSSAD ve MI-6 kurdu.”
Diğer bir görüşe bakarsak; “IŞİD, ABD
başta olmak üzere Batı’nın Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek amacıyla kurduğu
bir terör örgütü… IŞlD’i yönlendirerek, manivela olarak kullanarak, bahane
ederek, Ortadoğu’daki ülkeleri parçalamaya ve başta Büyük Kürdistan olmak
üzere, güdümlü yeni devletler kurmaya çalışıyor.
Amerikalı emekli
General Wesley Clark, durumu sürmekte olan stratejik bir çatışmanın parçası
olarak görüyor: “Müttefiklerimiz Hizbullah’ı yok etmek için IŞİD’i
destekliyor.” Clark’a göre sorun, tek başına radikal İslam değil. Radikal
İslam stratejik amaçlarla kullanılıyor. “ABD, Afganistan’da Sovyetlere
karşı savaşırken radikal İslam’ı kullandı. Suudilere para koymaları için
yalvardık. Onlar da koydular,” diyor.
Cihat’ın Dönüşü:
IŞİD ve Yeni Sünni Ayaklanması
(The jihadis Return: ISIS and the New
Sunni Uprising) kitabının yazarı ve deneyimli gazeteci Patrick Cockburn,
“Suudi Arabistan’ın Kuzey Irak’ı kontrolüne alması için IŞİD’e yardım
ettiğini” iddia ediyor. Cockburn iddiasına, İngiliz istihbarat
kaynaklarını referans gösteriyor ve Suudi planının on yıl öncesine dayandığını
söylüyor
[10].

Maliki de benzer görüşte… Irak Başbakanı
iken verdiği bir demeçte, “Suudilerin IŞİD’i desteklediğini ve soykırım
işlediklerini…” iddia ediyor. Obama ise IŞİD’in yükselişiyle ilgili,
“Diktatörlük, mezhepçilik, Arap ve Müslümanların yabancılaştırılması ve
marjinalleştirilmesi…” fikrini üretiyor. Suriye Ulusal Koalisyonu eski
başkanı Ahmet Carba, “IŞİD’in yükselişinin arkasında iran’ın
olduğu…” noktasında ısrarcı… Bazı gözlemci ve analistler,
“IŞİD’in arkasında İran Devrim Muha-fızları’na bağlı Kudüs Tugaylarının
olabileceğini…” ifade ediyor. Siyasi analist Prof. Dr. Abdulaziz Fevzan,
“IŞİD’in, Iran ve Suriye istihbaratı tarafından kurdurulduğunu” öne
sürerek, “IŞİD, Suriye devrimini başarısız kılmak için, bu iki ülke
tarafından özellikle desteklendiğini; İrak’ta da Maliki karşıtı direnişte,
kendilerini medya aracılığıyla ön plana çıkararak, Maliki’nin elini
güçlendirdiğini…” söylüyor. Bazıları ise, “IŞİD, Amerikan işgaliyle
ve sonrasında kurulan Maliki hükümetleri döneminde devlet tarafından sistemden
dışlanan ve ezilen Sünni-Arapların tepkisini dile getiren Selefı-Vehhabi çizgide
bir örgü

Susarken de Sorumlusunuz

Sorumlusunuz. Eğer diliniz konuşuyorsa, hele hele kaleminiz
yazıyorsa sorumlusunuz.

 

Çoğunlukla sorumluluğumuzun bilincindeyizdir ve kahrolası
düşmana karşı fikirlerimizi ve bizim mahalleyi kahramanca savunuruz. Ama sizi
hayal kırıklığına uğratacağım: Asıl kahramanlık, kendi mahallenizdeki
saçmalıklara karşı sesinizi yükseltebilmektir. Karşı mahalleye atıp tutmak
fazla bir cesaret istemez. Ama kendi mahallenizdeki rezalete dur demek! İşte
gerçek cesaret budur. Siz kendi mahallenizin sapkınlıklarından da sorumlusunuz.
Hele onlardan, daha çok sorumlusunuz. Bu ahlak açısından da böyledir, pratik
bakımından da böyledir. Karşı mahalle sizin dediğinize pek önem vermez. Kendi
mahalleniz sizi daha bir dikkatle dinleyecektir.

 

Zalim bizden diye susan

Bugünlerde her halde bu gerçekleri yeniden yeniden
kavrıyoruz ki Ali Şeriati’nin tam da bunları anlatan bir sözü Twitter’i
turlayıp duruyor: “Zulmeden bir dindardan daha kötüsü, zalim bizden diye susan
dindardır.”

 

Bu hüküm doğrudur. O kadar doğrudur ki bu cümledeki “dindar”
kelimesinin yerine istediğiniz mahallenin etiketini koyabilirsiniz. Cümle yine
doğru olur. Diyeceksiniz ki, “Ama bizim mahalle zulmedemez; çünkü henüz
zulmedecek güce sahip değil, iktidarda hiç değil.” O zaman “zulmeden” yerine
“saçmalayan”, “nefret kusan”, “olur olmaz gruplara hulûs çakan” da
diyebilirsiniz. Cümle yine doğrudur, yine doğrudur.

 

Deneyin bakın: “Nefret kusan milliyetçiden daha kötüsü,
nefret kusan milliyetçi bizden diye susan milliyetçidir.” “Olur olmaz kişilere,
yağcılık yapan particiden daha kötüsü, yağcılık yapan bizdendir diye susan
particidir.” “Saçmalayan solcudan daha kötüsü, saçmalayan bizden diye susan
solcudur.” Genel ifade şöyle olabilir mi: “Yalancı ve ahlaksızdan daha kötüsü,
yalancı ve ahlaksız bizdendir diye susandır.”

 

O sizin adamlar çaldığı zaman, çırptığı zaman, dün ak
dediğine bugün kara dediği zaman sesinizi yükseltmeniz ahlakın gereğidir. Hele
o akı da karayı da “Şerefsizim!” diye diye kemal-i şiddetle söylüyorsa…
Bizdendir, yıpratmayalım diye susarsınız ve iyi bir iş yaptığınızı
zannedersiniz. Fakat o suskunluğun bedeli daha büyüktür. O adamınızın, o
liderinizin saçmalıkları size de mal edilir. Bu en küçük kaybınızdır. Asıl
büyük kaybı o savunduğunuz mahalle, o benimsediğiniz fikir yaşar. Tarafsız
insanlar, ister istemez, “Demek ki bunlar böyle!” der ve öyle demekte haklı
olurlar. Siz, mademki çıtınızı çıkarmıyorsunuz, siz de tıpkı o saçmalayan
adamınız gibisiniz.

 

Komşuya çamur atmadan

Anketlerde dindarlığın azaldığını, deizmin hatta ateizmin
arttığını görüyoruz. Bu eğilimin ilk ortaya çıkışını hatırlıyor musunuz?
Yanılmıyorsam bir ilahiyat fakültesindeydi. Biz deist oluyoruz diye beyanda
bulunanlar, bir grup başörtülü genç kızdı. O ortam için, onlar için cesur bir
çıkıştı bu. Doğruydu veya yanlıştı, başka mesele. Gençler hissettekileri acıyı
dışa vuruyorlardı. Çünkü kendi mahallelerindeki ahlâk çöküşünü görmüşlerdi ve
kendilerince ahlaklı bir karar alıp mahalleyi terk ediyorlardı. Bu haber
karşısında mahalle liderinin reaksiyonu, bunları söyleyeni susturmak ve bu konuların
konuşulmasına engel olmaktı.

 

Keşke o gençler kadar ihtiyarlar da cesur olabilseler ve
kendi mahallelerini eleştirme sorumluluğunu yerine getirseler. Sağ, sol, orta,
ateist, dindar… O zaman her mahalle daha temiz olur. Hani herkes kendi
kapısının önünü temizlese… Başka kapılara çamur atmadan önce.

 

Sustuğunuzdan sorumlusunuz

Peki, insanın susması da bir cins yalan söylemek değil
midir? Bu kadar yalanla nasıl yaşanır? Bu soruya cevap vermek için sık sık
yaptığım gibi burada da kendimden intihal yapayım. Alt Akıl’da şöyle yazmışım:

 

“Nihayet doğrularda seçicilik bir başka yalan tarzı. Bir
konudaki gerçeklerden işi­mize gelenleri bangır bangır söylerken gelmeyenlere
karşı sessiz kalmak. Bunu daha çok muhalif ve muvafık klavye erbabı yapar.
Muvafıksanız, iktidarın sevabı varsa ya­zılır. Günahı varsa susulur!
Muhalifseniz tam tersi. Bir yerde sıkıştırıp sorsanız: Yahu senin tuttuğun o
adamın hayatta hiç mi hatası olmadı? Şöyle cevap verecektir: ‘Şimdi sırası mı?
Düşmana cephane vermeyelim.’

 

“Ne derse desin yalancıdır. Ahlâklı değildir.”

 

Mahallenin yazarları da doğrularda seçicilik yaparak yalan
söylerler. Gittikçe alışırlar ve bir süre sonra yüzleri kızarmadan haberleri,
konuları, “Buna değmiş, buna değmemiş.” mantığıyla ele alıp yayımlar veya
görmezden gelirler. İkisi de yalan söylemektir.

 

Sonuç: Cemaatinizin, mahallenizin hatalarından,
yanlışlarından, saçmalıklarından sadece bunları yapanlar değil, siz de
sorumlusunuz. Müşterek sorumluluktan değil. Entelektüel sorumluluktan:
Eleştirmediğiniz için sorumlusunuz. Dilsizliğinizden sorumlusunuz. https://millidusunce.com/susarken-de-sorumlusunuz/