15.5 C
Kocaeli
Perşembe, Haziran 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 362

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor: (2)

‘Bizim
Yûnus, Türk Milleti’nin Adı-Sanı Yok Olmasın Diye,  İlâhî İrâde Tarafından Gönderilmiş Bir Millî
Mürşidtir.’

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus
Emre’nin yaşadığı dönemdeki Türk milletinin durumuna bir göz atalım mı?

 

Yaman Arıkan: Geriye doğru târihin derinlikleri, dillerini ve millî
kültür ve millî rûhlarını kaybettikleri için kaybolup giden milletlerle
doludur. Bizim târihimizde de devletimizin mâddî-fizîkî ayağının yıkılış ve
çöküş hâlleri az değildir. Fakat ekseriyetle dil ile millî kültür ve millî rûh
diri, canlı ve ayakta kaldığı için mâddî-fizîkî varlığı kısa zamanda yeniden
toparlamak, her seferinde mümkün olmuştur. Yine, târihte, ma’nevî ayağımızı
yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz devirler de vardır. Türklüğün
ölüm-kalım devirleri diyebileceğimiz bu devirlerden biri de Yûnus’un devridir.

 

Yûnus, Türk Milleti’nin Anadolu’da
mâddî-ma’nevî büyük sıkıntı ve kargaşalıklara düştüğü
bir devirde yaşadı. Batıdan gelen ve iki asra yakın bir zaman diliminde
dalgalar hâlinde devam eden haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, Türk Yurdu
Anadolu’da devletimizi sarsmıştı.
Vâkıâ, cengâver Selçuklu Hâkanları ve Türk Halkı, haçlı-Hıristiyan çapulcularının
büyük bir kısmına Anadolu’yu mezar etmişti. Ama savaş savaştı. Yapacağı yıkım
ve tahrîbâttan kaçınılamazdı.

 

Çetinoğlu: Batıdan Haçlı ordularının tahribatı onarılamadan,
doğudan gelen Moğollar Anadolu’daki Türk varlığı için büyük bir tehlike
oluşturuyordu.

 

Arıkan: Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzlarının meydana
getirdiği yıkım ve tahrîbâtın izleri henüz tam olarak silinmemişken, Türk Yurdu
Anadolu, bu sefer de doğudan gelen bir tecâvüz ve taarruz hareketiyle karşı
karşıya kaldı. Bu da, putperest Moğol tecâvüz ve taarruzuydu. İşte, bu iki
tecâvüz ve taarruz, sınırları bir zamanlar doğuda Kaşgar’a, batıda Marmara
sâhillerine dayanan, ancak, daha sonraları Anadolu’ya hapsolmuş bulunan
Selçuklu Türk Hâkanlığını mâddî-fizîkî olarak çökme noktasına getirdi. Öyle ki,
13. asrın sonlarında, mâddî-fizîkî olarak ortada gerçek ma’nâda devlet kalmamıştı. Ülkede tam bir kargaşa hâkimdi.
Gücü yeten yeteneydi. Halk; önce haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, daha
sonra da Moğol baskınları netîcesi
hem kırılmış, hem de yok-yoksul duruma düşmüştü.
Nitekim, Yûnus, Türk Milleti’nin içine düştüğü o acıklı ve bunalımlı devreyi,
âdetâ bir feryâd-figân hâlinde bize aksettirmektedir. Dinleyelim:

 

 

Müslümanlar Müslümanlar,

Bu ne acep zaman oldu?

İşâreti bilenlere

Kıyâmetten nişân oldu!

 

Ecel bir sel olup geldi,

Ömür harmanını deldi,

Bu ibret cümle Hakk’dandır,

Bahâne bir çıban oldu!

 

Ana, oğul diye ağlar,

Oğul, kardeş diye göyner,

Kız, ana ciğerin dağlar,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

İşitirdik âlimlerden,

Kıyâmet vasfını her dem,

Eğer âkıl isen hâlin,

Sana küllî ayân oldu!

 

Her kande kim varır isem,

Figân günü gelir bana.

Sanasın kim her mahalde,

Kılıç oynar kıran oldu!

 

Şol evler kim düğün gibi,

Galabası kesilmezdi.

Bugün kim ben anı gördüm,

Söyünmüş bir kovan oldu!

 

Ey bîçâre Yûnus sen bil,

Bu dünyânın vefâsı yok.

Sana dahi
gele bir gün,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve
taarruzları ve putperest Moğol baskınları netîcesi, ‘analar oğul diye ağlar,
oğullar kardeş diye göyner
’ olmuştu. Bir zamanlar, her yaştan insanların
cıvıldadığı yuvalar, hâneler, âile ocakları,… şimdi, sönmüş yâni arıları
kırılmış boş birer kovan hâline gelmişti. Her yerde feryâd-figân vardı. Bu
durum, meselenin mâddî-fizîkî boyutuydu. İşin bir de ma’nevî, rûhî ve kültürel
boyutu vardı ki, asıl tehlike de o idi. Zîrâ, devrin bir kısım aydınları ve
bazı yöneticileri, Türkçe ve millî kültür bahsinde gaflet, dalâlet ve hattâ
hıyânet içindeydiler. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Bilhassa Anadolu Selçuklu
hâkanlığımızın son devirlerinde; Türkçe, millî kültür ve millî irfân bahsinde
iş o noktaya gelmişti ki, saray ve çevresinde Farsça konuşuluyor, Farsça
yazılıp çiziliyordu. Yazışmalar Farsça yapılıyordu. Üstelik, Türkçe horlanıyor,
ayak ( avâm ) takımının konuştuğu dil olarak görülüyordu. Medrese, âdetâ
“kaale-yekuulü”den başka bir şey tanımıyordu. Türk’ün Şehnâmesini yazacak çapta
bir dâhî olan koca Mevlânâ, yaşadığı Türk denizi içinde, şiirlerini Türkçe
değil, Acemce (Farsça) söylüyor, Acemce yazıyordu. ‘Türk Denizi’ ifâdesini bilhâssa kullandık. Zîrâ o devirde, doğuda
Kaşgar, hattâ Çin Seddi ile batıda Marmara Denizi sâhilleri arasındaki
coğrafyada Türkler hâkimdi. Öyle ki, devrin bir Ermeni tarihçisinin ifâdesine
göre; Anadolu, karınca yuvaları gibi Türk kaynıyor, dünyâ Türklere âdetâ dar
geliyordu. Yâni, mülakatımızın baş tarafında da
ifâde ettiğimiz gibi, Kaşgar ile Marmara sâhilleri arası, âdetâ, Türklerin
kaynaştığı bir Türk denizi idi. Ahâlînin kahir ekseriyeti Türk idi ve Türkçe
konuşuyordu. Ordu komutanları ve devletin yöneticileri Türk idi ve Türkçe
konuşuyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, Mevlânâ ve çevresi, akıl almaz bir
mantıkla, Türk yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma garâbetini
gösterebiliyordu.

 

İşte Yûnus; devrinin bazı
yöneticileri ile bir kısım aydınlarının bilerek veya bilmeyerek Türkçe’nin,
millî kültürün, millî irfânın ve millî rûhun yok olmasına yol açtıkları böyle
felâketli bir devirde gelmiş ve ufukları karartılmak istenen Anadolu Türklüğünün
üzerine bir güneş gibi doğmuştur. Daha doğrusu,
ilâhî irâde onu, ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın
’ diye, batı Türklüğüne bir millî mürşit olarak
göndermiş, o da, Türk Yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma
garâbetini gösteren Mevlânâ ve benzerlerine karşı Türkçe haykırmıştır. Hem de,
dağdaki çoban ile, okuması yazması bile bulunmayan ninelerin dahi
anlayabileceği bir Türkçe ile:

 

 

Taşdın yine deli gönül,

Sular gibi çağlar mısın!

Akdın yine kanlı yaşım,

Yollarımı bağlar mısın!

 

Nidem elim ermez yâre,

Bulunmaz derdime çâre,

Oldum il’imden âvâre,

Beni burda eyler misin!

 

Yavu kıldım ben yoldaşı,

Onulmaz bağrımın başı,

Gözlerimin kanlı yaşı,

Irmak olup çağlar mısın!

 

Karlı dağların başında,

Salkım salkım olan bulut,

Saçın çözüp benim için,

Yaşın yaşın ağlar mısın!

 

Esridi Yûnus’un canı,

Yoldayım illerim kanı,

Yûnus düşde gördü seni,

Sayru musun sağlar mısın!

 

Bunları BİZİM YÛNUS söylüyor. Sırf
mûsikîden ibâret bu hârika Türkçe’yi BİZİM YÛNUS kullanıyor. Ne zaman? 13.
asırda. Yâni zamanımızdan yedi asır önce. Nasıl bir devirde? Türkçe’nin
küçümsendiği, horlandığı, aşağılandığı, ayak takımının konuştuğu dil olarak
görüldüğü bir devirde. Bazı yöneticilerle bir kısım aydınların, bu güzelim
Türkçe’yi bırakıp da Acemce’ye tapulandıkları, Türkçe’den başka bir dil
konuşmayan millete rağmen Acemce yazıp Acemce söylemekte ısrâr ettikleri bir
devirde. Türkçe’nin saf dışı bırakıldığı; millî kültürün, millî irfânın, millî
şuur ve bilincin, millî rûhun,… yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu
bir devirde. İşte bu sebeplerle diyoruz ki:

 

– Yûnus, Türk Milleti’nin adı-sanı
yok olmasın diye böyle bir devirde, ilâhî irâdece gönderilmiş bir MİLLÎ
MÜRŞİD’dir.

 

Türk Milleti olarak bizim millî varlık
ve bekamızın iki temel direği, iki temel istinâtgâhı, iki temel dayanağı
vardır. Bunlardan biri ve birincisi dilimiz TÜRKÇE’dir. İkincisi de dînimiz
İSLÂMİYET’dir. Türkçe bizim canımızdır, rûhumuzdur, hayât damarımızdır, hayât
kaynağımızdır. Bizi Türk olarak yaşatan esas ve temel unsur odur. Nasıl ki
rûhsuz-cansız beden için hayât düşünülemezse, yaşama
d
üşünülemezse ve hayât mefhûmu tasavvur edilemezse, aynen
bunun gibi, Türk Milleti için de, Türkçe’siz, Türk olarak yaşamak ve varlığını
devam ettirmek düşünülemez. Bir beden rûhsuz-cansız kalmışsa yâni rûh bedenden çıkıp
gitmişse, artık o bedene ‘insan
denmez. Bil’akis, ‘ölü’ denir, ‘cesed’ denir, ‘na’ş’ denir. Ona tekrâr insan denmesi, ancak rûh tekrâr bedene
geldiği takdirde mümkündür. Yâni rûhun ayrılmasıyla beden ölür, yaşaması
imkânsızlaşır. İşte beden için rûh ne ise, Türk Milleti için Türkçe de odur.

 

Sözümüzün başında, istesek Yûnus’un
misyonunun ne olduğunu bir tek cümle ile hemen ifâde edebileceğimizi
söylemiştik. İşte, ‘Yûnus’un misyonu
neydi?
’ sorusunun tek cümlelik cevâbı:

 

– Millî varlık ve bekamızın iki
temel direği olan DİLİMİZİ ve DÎNİMİZİ olabildiğince sağlamlaştırmak!…

 

Oğuz Beyefendi bir mülâkatta,
Yûnus’un misyonu hakkında verilebilecek bilgilerin özünü verdiğimizi sanıyorum.
Okuyucularımız, bu konudaki daha geniş bilgiyi “BİZİM YÛNUS” isimli eserimizde
bulabileceklerdir. Şimdi, varsa diğer
sorularınızın cevâbına geçebiliriz.

 

Çetinoğlu: Efendim daha pek
çok sorumuz var. Onlardan biri de şu:

 

Yûnus’un;
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî ile birlikte Pîr-i Türkistân
Ahmed Yesevî’nin yönlendirmesi ile Anadolu’ya geldiği söylenir. Aynı şekilde,
Sarı Saltuk’un da Balkanlara gönderildiği belirtilir. Bu konuda inandırıcı
bilgiler var mı?

 

Arıkan: Evet. Ahmed Yesevî’nin menkıbevî hayâtını anlatan eserlerde
bu tür iddiâ ve ifâdeler vardır. Bu husûsta, günümüzde dillerde dolaşan aynı
söylentilerin kaynağı da o eserler olsa gerek. Ancak, bu konuda bir noktaya
hemen dikkat çekmemiz gerekiyor. Menkıbe, târih demek değildir. İşte, adı
üstünde menkıbedir; yâni hikâyedir, destândır. Binâen’aleyh, ortada belge
niteliğinde müşahhas deliller yoksa, iddiâ edilen husûsun doğruluğu havada
kalır. Esâsen, menkıbevî hayât, târihî bir şahsiyetin târihî-takvim hayâtında
belirsizlikler bulunduğu takdirde devreye girer. Nitekim, Ahmed Yesevî’nin
târihî-takvim hayâtında da çok büyük
belirsizlikler bulunduğu için menkıbevî-destânî hayâtı devreye girmiştir.
Târihî büyük şahsiyetlerin menkıbevî-destânî hayâtları, umûmiyetle onların
bağlıları ve müntesipleri tarafından yazılır. Bunu yaparken de, hemen hemen
hiçbir ölçüleri yoktur.

 

Bütün bunlardan başka, Ahmed
Yesevî, mîlâdî 12. asrın ortalarında vefât etmiştir. Mevlânâ, Yûnus ve Sarı
Saltuk ise 13. ve 14. asırlarda yaşamış şahsiyetlerdir. Bu durumda, Ahmed
Yesevî’nin onları yönlendirmesi nasıl düşünülebilir? İlmî zihniyet ve araştırmanın
iyice yerleşmediği ülkemizde ve benzeri ülkelerde, böyle meselelerde
ekseriyetle işin kolayına kaçılır ve meseleler sığ ve derinliksiz îzâh ve
açıklamalarla geçiştirilir. Şimdi biz, gerek Ahmed Yesevî’nin gerekse diğer üç
büyük şahsiyetin yaşadıkları târih îtibâriyle, Pîr-i Türkistân’ın onları
yönlendirmesinin bahis konusu olamayacağına bir nokta koyalım ve meselenin
özüne ve esâsına gelelim:

 

Biraz önce, Yûnus’un misyonunu tespit
ederken Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancından söz etmiştik. Buna
göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak,
korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli idi. Bildiğiniz gibi, bu inanç, ‘Î’lâ-yi
Kelime-t-ullah, Kızıl Elma, Nizâm-ı Âlem Ülküsü’ gibi ifâdelerle dillendirilir.
Geçmiş asırlarda, bu millî inanç, sâdece devletimizin yöneticilerinde değil
milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Nitekim,
daha Osmanlılar devrinde bile, herhangi bir şekilde pâdişâhla karşılaşan bir
halk topluluğunun, hep bir ağızdan, ‘Kızıl
Elma’ya, Kızıl Elma’ya
!’ diye tempo tuttuğunu târih kitapları yazmaktadır.
Bazılarının sandığı gibi, gidilecek o yerde, bir ‘Kızıl Elma’ yâni ‘Altın Elma’
falan yoktur. Türk halkı, pâdişâhına karşı, rûhunda yaşattığı o târihî millî
inancını haykırmaktadır. Yine bazılarının sandığı gibi, Türk fetihlerinin
özünde itici güç, ‘cihangîrlik sevdâsı’ değildir. Öyle olmadığı içindir ki,
fethedilen ülkelerin halkı, önce o güne kadar başlarında bulunan zâlim
imparator, kral, derebeyi ve tekfurlardan kurtarılmış, sonra da insan haysiyetine yakışır nizâm-intizâm ve
düzen te’sîs edilmiştir. Kısacası, Türk fütûhâtının rûhlardaki itici gücü,
ülkeler fethetmek ve cihangîrlik sevdâsı değildir. Bil’akis, yeryüzünde ilâhî
nizâm-intizâm-düzen ve adâleti te’sîs edip yaşatmaktır. Bunun içindir ki,
yeryüzünün neresinde bir küfür ve zulüm merkezi varsa orayı ‘Kızıl Elma’ ilân
etmiş ve kendisine hedef seçmiştir. Bu arada, ülkeler fethedilirken, Türk
Hâkanlarının, ‘Maksadımız kuru mülk
kavgası değildir
!’ sözünü sık sık tekrârladıklarını da unutmamak gerekir.
Hâlbu ki, meselâ Makedonya’lı İskender ile Napolyon’un fetihlerinde itici güç,
insan haysiyetine yaraşır nizâm-intizâm ve düzen kurmak değil, bil’akis,
cihangîrlik sevdâsı ve fethedilen ülkelerin halkına cebir ve tahakkümle
hükmetme emel ve arzusudur.

 

Biraz önce belirttiğimiz gibi,
yerleşik târihî millî inancımız, o devirlerde sâdece devletimizin
yöneticilerinde değil, milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde
yaşamaktaydı. Millî inancın gereğini yerine getirmek, başta ordu ile
yöneticilerin vazîfesi olmakla berâber, seçkin bazı erenler, ermişler ve alp
erenler, o ülke insanları arasına girerek bu vazîfeyi kendi çaplarında
münferiden de yapıyorlardı. Târihimizin geçmiş asırlarında bunun müşahhas ve
canlı örnekleri pek çoktur. Bu, hasbeten lillâh, gönüllü olarak ve kendi
çapında yapılıyordu. Bunun için, birilerinin onu yönlendirmesi de gerekmiyordu.
Zîrâ onlar, bu yerleşik târihî millî inancın bizzât şuûrunda idiler.
Târihimizin o devirlerinde bu vazîfeyi münferiden yapan pek çok erenlerimiz,
ermişlerimiz, alp erenlerimiz vardır. Bunların büyük bir ekseriyeti, atalar
yurdumuz Türkistân’dan, sırf bu mukaddes vazîfeyi îfâ edebilmek için kopup
gelmişlerdir. Nitekim, ünlü mütefekkir şâirimiz Yahyâ Kemâl Beyatlı, Sarı
Saltuk’un bu maksatla atalar yurdumuzdan kopup gelişini mısrâlarına taşımıştır:

 

 

Geldikdi
bir zaman Sarı Saltuk’la Asyâ’dan,

Bir
bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sarkarya’dan.

 

 

(İkinci Bölümün Sonu. Üçüncü Bölüm 28 Kasım 2021 Pazar
Günü Verilecektir.)

 

Olaylar, Olaylar…

İnternette dolaşırken tesadüfen ilginç doğa olaylarının
anlatıldığı sayfalara denk geldim,

Sabahtan akşama kadar siyasi slogan ve söylemlere maruz
bırakılmış nereye baksa orada politik bir taarruza ötekileşmeye kurban olan,

Dünyada olan biten güzel şeylerden bi haber bir ah haber
mağduru için müthiş bir deneyimdi ve edindiğim bilgileri değişikli olsun diye
sizlerle paylaşma ihtiyacı duydum.

Bu paylaşımın nedenlerinden biri, değişiklik olsun, diğeri
güzellikle paylaşılınca çoğalır ise, bir diğeri de, gazeteye yazı yetiştirmem
gerektiği için!

Dürüst olmak lâzım.

***

Neyse, size ilk önce Orta Amerika ülkesi olan Belize’de var
olan Büyük Mavi Çukurdan bahsedeyim,

Çoğu kişinin fotoğraflardan aşina olduğu bir doğa harikası, Turkuaz
rengi ile sığ suları delerek devasa karanlık bir çember oluşturan bu çukur,
aslında deniz seviyesinin çok daha düşük olduğu zamanlardan kalma bir mağaraymış!

Deniz seviyesi yükseldikçe içi sularla dolan bu mağara,
dünyanın en etkileyici görüntülerinden birini oluşturmuş.

***

İkincisi, Bitmeyen Fırtına ismiyle de anılan Catatumbo
Yıldırımı, Bu yıldırım Venezuela‘nın Catatumbo Nehri’nde gerçekleşen, beş
kilometre yükseklikten çakan şimşekler, yılın yaklaşık 160 günü, günde 10 saat
boyunca devam ediyormuş. Yıldırımların çıkardığı eşsiz görüntü, tanıklık
edenlere doğanın gücünü ve ihtişamını bir kez daha kanıtlıyor, Baktıkça yüce
Mevlam neler yaratmış hissi uyandırıyormuş!

***

Üçüncüsü, Moeraki Kayaları,

Yeni Zelanda’nın Koekohe Plajı‘nda bulunan siyah küre
şeklindeki Moeraki

Kayaları, ilginç şekilleri nedeniyle deniz kenarında yürüyen
kabuklu bir canlıyı anımsatıyormuş.

Bu kayalar da yaklaşık 60 milyon yaşındaymış!

Bence googleye yazın görsellerden bir bakın, efsane…

***

Dördüncüsü Çin’de bulunan, Danxia Yer Şekilleri,

Çin’de rastlanan Danxia Yer Şekilleri, rengârenk
görüntülerinden dolayı daha çok Gökkuşağı Dağları ismiyle biliniyormuş. Kireçli
kum taşlarının rüzgar, yağmur ve güneşin katkısıyla, milyonlarca yıl boyunca
aşınarak oluşmuş! Oldukça ilginç.

***

Beşincisi Biyoyansıma,

Mldivler’in Vaadhoo adasında gerçekleşen, Ateş böcekleri ve
benzeri canlıların kendiliğinden ışık saçması, müthiş bir görüntü!

***

Altıncısı Sardalyaların Göçü, Güney Afrika

Yedincisi Amazon Nehrinde ki Pororoca Dalgası,

Sekizincisi İzlanda, İskoçya, Kanada’da ki kuzey ışıkları

Dokuzuncusu Gökkuşağı Okaliptüs Ağacı, Kuzey Yarım Küre

Onuncusu Peribacaları, bizim memleket.

On birincisi Ardahan’ın Damal ilçesinde, Karadağlar’ın
eteğine yanındaki tepenin gölgesinin düşmesiyle oluşan Atatürk silüeti,

On ikincisi, siyaset hariç her şey.

Ülkemizde ve Dünyada olan bi dünya olay var, biz takılmışız
sabah siyaset akşam siyaset, yok efendim dolar 10 lira olmuş!

Dolar on lira değil 10.000.000 oldu “ON MİLYON” paradan biz
sıfır atınca dünya genelinde ki işlem değerinden de 6 sıfır atılmış olmuyor ya!

Oluyor mu?

Az üretir çok tüketirsek öyle olur.

Yemi samanı mısırı dışarıdan alırsak öyle olur!

Avm açarak, bağ bahçe açarak belediye bütçelerini geziler turlar
düzenleyerek ev hanımlarının sohbetlerine günlerine pasta börek yollayarak harcayan
ve sırf oy versinler diye herkesin gönlünü ayrı ayrı yapmaya çalışan ve nüfusu
seksen milyonu aşan bir ülke bu kadar emperyalist ülke ve onların para
birimleri ile baş edemez.

Etse de çok zorlanır!

Bırakalım o işleri ekonomistler ve siyasetçiler düşünsün,
gerçi ekonomistlerin mühendislerin iktisatçıların olması gereken çoğu yerde de ilahiyatçılarımız
var ya neyse!

En azından dua ederler, Allah sonumuzu iyi etsin diye.

Amin.

Onlar da bi çıkar yol bulamazsa yine bi atarlar olur sana
dolar bi lira, dert mi yani(!)

Enseyi karartmayın, iyi olur inşallah, etrafımızda sadece
ekonomik olaylar değil, izlemesi bedava pek çok doğa olayı oluyor, girin
internete biraz da onlara vakit ayırın…

Seçim meçim bahsetmeyin, seçimin ekonomimize çok dünya yükü
var, bu yoklukta hiç gerek yok!

Dua edelim, EYT çıksın, asgari ücretten vergi alınmasın,
3600 ek gösterge hakkınca uygulansın, düzeliriz bakarsın.

Bir dönem lüzumlu lüzumsuz çok para harcadık, az çalıştık
çok harcadık, savurganlıklar yaptık, biraz içe dönmek tasarruf etmek iyidir.

Kaderde varsa süzülmek neye yarar üzülmek.

Selam ve dua ile.

Böler Uykusunu Karınca

Bir tarafım takla atan güvercinler

Bir tarafım yaralı bir omuz

Geçmez şimdi el sallayan bir gemi

Cuf cuf bir kara tren

Silecekleri kar dolmuş bir otobüs

Üzerimden geçiyor tıkır tıkır

Kaydı tutulmamış onca yol, onca yıl

Saçlarımdan sürükleyerek akıp gidiyor…

 

İpleri düğüm tutmayan salıncak

Öfkesi kendine bir harita

Avuntulu polyana masalı

Su içinde gözleri parlayan taşlar

Hangi birine güzel ömür vaad edeyim

 

Çarka vurulurken yalan ömrüm

Yıkılıp dururken direncim

Susmaya ayarlanmış ilencim

Kabul olmamış duam

Gidip geri döndüğüm yollar

Düşüp duruyorum dizlerimin üstüne

 

Ölümden korkmuyorum

Yaşamaktan korktuğum kadar

Yıkılmaz bu dağ

Kapanmaz bu yol

Kurumaz bu çeşme biliyorum

Baharı sırtında taşıyan kış

Muştular bir gün türkümü bana

Kavalın yanık sesine sürer filizini buğday başağı

Böler uykusunu karınca

“Yalnız Adam” Başardı Bizde Başarırız!

Yeniden bir millî mücadele için önümüze fener olup aydınlatan bir “yalnız adam” var!

 

Gazeteci yazar Alev Çoşkun, Atatürk’ün Samsun’a gitmesinden önce son 6
ay içinde olan olayları anlattığı “Samsun’dan
Önceki 6 Ay – İşgal, Hüzün, Hazırlık”
adlı kitabında İngiliz hayranı 150’liklerden
Refi Cevat (Ulunay)’ın, Mustafa Kemal Atatürk’le yaptığı bir konuşmayı aktarır.

 

Refi Cevat’ın o işgal günlerindeki ruh halini ve tutumunu anlamak için
Atatürk ile arasında geçen konuşma, Atatürk’ün kararlılığı ve inancı açısından
da çok ilginçtir.

 

Refi Cevat, sorularını bitirdikten sonra ayrılmak üzere ayağa
kalktığında, Atatürk: “Bu vatan, içine
düştüğü bu felaketten nasıl kurtulur diye bir sual sormanızı isterdim.”
der.

 

Refi Cevat şöyle cevap verir:

 

“Ben bu vatanın kurtarılmasını
mümkün görmediğim için böyle bir sual düşünmedim. Neyle, hangi askerle, hangi
silahla, hangi parayla? Maalesef paşam, vatan kupkuru bir çölden farksız oldu.
Affınıza sığınarak arz edeyim ki, artık bu kupkuru çölde hayat belirtisi yok!”

 

Mustafa Kemal Atatürk’de ona kararlı ve inançlı bir ses tonu ile;

 

“Çöl sanılan bu âlemde saklı ve
kuvvetli bir hayat vardır. O millettir. O, Türk Milletidir. Eksik olan şey
teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse, vatan da millet de kurtulur.
Bunu böyle bilesiniz Refi Cevat Beyefendi!”
diye söyler …

 

Refi Cevat, matbaaya dönünce arkadaşları merakla “Ne oldu? Kemal Paşa ne dedi?” diye sorduklarında şöyle der:

 

“Şu sıralar Anadolu’ya geçilir,
milli direniş harekete geçirilirse, Fransız’ı da, İngiliz’i de, İtalyan’ı da
memleketten kovulur, vatan istiklâlini kavuşur, millette esaretten kurtulurmuş!
Anladınız mı arkadaşlar? Bu adam deli değil zırdeliymiş!”

 

Refi Cevat (Ulunay); “İngilizleri
bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak
bizi kurtaracak!”
diyen bir Osmanlı entelektüeliydi! (16 Nisan 1920 Alemdar
Gazetesi)

 

Ama onun ve onun benzerlerinin söylediği gibi olmadı. Mustafa Kemal
Atatürk ve arkadaşları başardı. Türk Milletinin istiklâli sağlandı. Onurumuz ve
gururumuz korundu, devletimiz Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

 

Yıllar sonra kendisi ile yapılan bir söyleşide, Refi Cevat’a soruldu: “Milli Mücadele’deki yanlışlarınızdan
pişmanlık duyuyormusunuz?”

 

Yanıldım demedi ama tarihe geçebilecek bir cevap verdi; “O şartlar içerisinde kurtuluş mücadelesine
atılıp Türkiye’yi üç büyük devletin pençesinden kurtarmaktan söz edenlere karşı
herkes benim gibi düşünürdü. Böyle düşünen tek adam oydu, tek adam!”

 

İşte böyle aydın, halk önderi diyebileceğimiz yüzlerce binlerce isim
işgal günlerinde Refi Cevat gibi düşünüyordu. Ne işgal günlerinde kurtuluşa
inanıyorlardı ne Türk insanın ferasetine güveniyorlardı.

 

Bir tek adam yani Mustafa Kemal Atatürk, böyle düşünüyordu ve tüm
imkansızlıklara rağmen başardı. Merak etmeyin bizde başarırız zaten o da öyle
isterdi!

 

Günümüzde yaşanan gelişmelere bakarak asla ümitsizliğe düşmeyiniz.
Yalnızlığınız sizi korkutmasın ve ürkütmesin… Böyle bir halde bile başarmak
mümkündür! Mustafa Kemal’in yalnızlığı size, bize, hepimize örnek olsun.

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (20)

0

     “Allah’a inanmak,
eğer insanın iş ve davranışlarına etki etmiyorsa, hiçbir değeri yoktur.”

x

     “Kâfire de, bu
gökyüzünü, şu halkı ve âlemi kim yarattı, diye sorsan der k: ‘Allah yarattı!’
Yaratmak, Allah’a lâyıktır. Fakat onun küfrü, kötülüğü ve sitemi, bu çeşit
ikrarla bir araya gelir mi? O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu
çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı? İşi, ikrarını yalanlar. Bu suretle de o,
korku azabına lâyık olur.” (Mevlânâ)

x

     “Tevhid iki
kısımdır: Birisi âmiyane Tevhiddir ki: ‘Allah’ın şeriki yoktur ve bu kâinat
O’ndan başkasının olamaz.’ der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirlerine, pek
çok gaflet hatta dalâletin müdahalesi mümkündür. İkincisi: Hakikî tevhiddir ki:
‘O Allah’tır, birdir, mülk O’nundur, vücud O’nundur, her şey O’nundur.’ der;
her şeyin üstünde Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin yüzünde hatemini okur.
Böylece huzurî bir şekilde, her şeyi Allah’a isnad eder. Bu Tevhid’e, dalâlet
ve evhamın müdahale imkânı olmaz.

     “Âmiyane Tevhid:
Anne babadan, çevreden duyulanlarla meydana gelen ‘Allah birdir, O’nun şeriki
yoktur.’ inancı. Ama böyle taklidî bir imanda pek çok gaflet ve dalâlet yer
alabilir. Söz gelimi, Allah’a inanır, ama bir hastalıktan iyileştiğinde ‘Doktor
beni iyileştirdi!’ deyip farkına varmadan şirke girebilir. Hakikî Tevhid ise,
tahkikî iman sahiplerinin tevhididir. Bunlar her şeyde Allah’ın varlık ve
birlik mühürlerini görürler, her türlü şek ve tereddütten kurtulurlar. En
küçük, en basit işlerin bile Allah’ın kudretinde olduğunu bilirler.”

x

     “Kavlî duanın
sağlaması, fiilî dua ile yapılır. Kavlî duada, ideal seslendirilir. Fiilî
duada, realite dikkate alınarak hedefe gidilir.”

x

     “Efendimiz
Kur’an’la önce kendini fethetti. İnen Kur’an’ı içine indirdi, içine sindirdi,
her âyeti davranışlarıyla tefsir etti.”

x

     “Sen ve içinde
bulunduğun Müslümanlar; böyle fetihlere vesile olmayı arzuluyor, insanların
‘fevç fevç’ Allah’ın dinine girmesini görmek istiyorsanız, işe kendinizin
fethinden başlayacaksınız. Güzel örneği olmayan dava, çekici bir dava olamaz.”

x

     “Ebedî hayatı
kaybetmek, dünyadaki kayıplar içinde en büyük kayıp olduğu için, en dikkatli
olunması gereken alanlardan birinin de, din olması gerekir.”

x

     “Kur’an Allah’ın
yazılı / sözel kitabı, Kâinat ise Allah’ın görsel / yaratılan kitabı.

     “Yaratılan kitabın
yazılan kitabı tefsir ve tasdik etmesi, yazılan kitabın yaratılan kitabın
gerçeklerine işaret etmesi, gayet normal ve olması gereken…”

x

     “ ‘Usulsüzlük
vüsulsüzlük getirir.’ Yani takip ettiğiniz doğru bir metodunuz yoksa,
maksadınıza ulaşamayabilirsiniz. Bu durumda usûl, diğer ilimlerdeki adıyla
metodoloji; doğru anlamak için, izlenmesi gereken yöntem oluyor.”

x

     “Bütünü görmeden,
parçadan yola çıkarak hüküm verilemez.

      Önce bütün
görülecek,

      Sonra bütün
içinde, o parçanın diğer benzer parçalarla münasebeti görülecek.

      Eğer, her hangi
bir hükme gidilecekse, veya bir değerlendirme yapılacaksa,

      Ondan sonra
yapılacak…

      Her âyet bütün
içinde değerlendiriliyor. O âyet hakkında başka âyetlere bakmak gerekiyorsa,…

      Kur’an’ı okumak
hayatı okumak (demektir)…”

Aynaya Bak Derler

Son yıllarda
ülkemizde işler hiçbir yönden iyi gitmiyor. Başta ekonomik bunalım, Adalet,
eğitim, dış politika derken Türkiye’nin durumu her yönüyle kurtarıcı bir kadro
bekliyor. Mevcut Cumhur ittifakının bu işi daha fazla götüremiyeceğini
kendileri de aşikârane biliyor olmalılar ki, yapmaları gereken icraatları
bırakıp muhalefetle kavga etmeğe başladılar.

Sadece muhalefete
değil 84 Milyon Türk vatandaşının hepsine eşit mesafede durması gereken Sayın Cumhurbaşkanı
zaman zaman televizyon kameralarının karşısında millete ayar veriyor,
azarlıyor. Damattan söz edilir: “Damat
kadar kafanıza taş düssün
.”, Öğrenci yurtlarının yetersizliğinden
bahsedecek olsanız: “Gözünüze dizinize
dursun be
!” cevabını alıyorsunuz.

İYİ Parti lideri
Meral Akşener’in Bingöl ziyaretinde yaşanılan Lütfü Türkkan olayı, basın ve
medyada köpürttürüldükçe köpüttürüldü. İktidar ve yandaş medya sanki bir bahane
arıyormuşcasına olayın üzerine anında atladı, demeçler birbirinin arkasından
sıralandı. Neredeyse ellerinde idam fermanıyla kelle isteriz diye dolaşır oldular.

Herkesin aynı ortak
fikirde olduğu gibi bizimde bu olayı tasvip edecek durumumuz yok. Böyle
yakışıksız bir durum asla olmamalıydı, özellikle bir vatandaşa onun vekili
tarafından küfür edilmemeliydi. Lütfü Bey hatasını anladı ve Türk Milletinden,
İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’den özür diledi ve İYİ Parti Gurup
Başkan Vekilliğinden istifa etti. Ama bu yetmedi tabii, iktidar ve yandaşlar illa
ki kelle istiyorlardı.

Yalnız burada
özellikle yandaş yazar-çizerler tarafından bir şey görmezden gelindi. Küfür
edilen kişinin hep şehit ağabeysi ön plana çıkarıldı. İyi de şehit ailesinden
bir kişinin küfür etme özgürlüğünün olduğunu hangi kitap yazıyor? Bu kişi Sayın
Meral Akşenere sosyal medyadan defalarce küfretmiş ve bu küfürler neticesinde
ceza almış. Bu da yetmemiş olacak ki, bir de Bingöl’deki İYİ Parti ziyaretini
proveka etmek için İkamet ettiği İzmirden Bingöl’e gelmiş. Neresinden
bakarsanız bakın işin içinde bir provekasyon olduğu aşikârane belli oluyor.

Sayın Cumhurbaşkanı,
Bu işin affedilir tarafı yok bunlar
bundan sonra sokağa bile çıkamayacak
” derken kendilerinin şehitler ve şehit
ailelerine söylediklerini görmezden geliyor.

Aşağıda
sıralayacağım sözler Allah aşkına yenilir yutulur cinsten sözlermi?

-Şehit’e kelle, vatandaşa: “Al ananı da git buradan!”
Bebek katili Öcalan’a: “Sayın”, gazi’ye: “Burası sakatatçı dükkânı değil. 2012
yılında AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik: “Bir Mehmet öldü diye meclis’i
 toplayamayız.”…
Bunlar gibi şehitlere, şehit yakını ve gazilere söylenmiş daha bir çok hakaretamiz
sözler var.

Şunu da
hatırlatmakta fayda var ki, şehit anası ve Şehit Anaları Dernek Başkanı Pakize
Akbaba, onca yaşına rağmen 4 yıldır sözlerinden ve eylemlerinden dolayı
yargılanıyor. Bumudur sizin şehit’e ve gazilere saygınız?

Son söz olarak şunu
demek isterim ki; iktidarı ve muhalefetiyle birlikte abesle iştigal edip boş
yere gündem oluşturmayı bırakın. Türkiyenin meseleleri cumhuriyet tarihimizin
en zor günlerini yaşıyor, lütfen elbirliği ile memleket meselelerine eğilin.
Yok küfürdü, hakaretti bunlar kimseye bir şey kazandırmaz ve milletin karnını
da doyurmaz.

Sağlıklı kalın.

Ekonomiyi Kurtaracak Tek Formül; Robin Hood!

0

Atari salonlarından internet
cafelere geçiş dönemini yaşayan nesiliz biz. Bilgisayar sahibi olmanın araba
sahibi olmaktan daha imkânsız olduğu dönemden, bilgisayarın evlere yeni yeni
girmeye başladığı döneme geçişe şahit olan nesiliz. Her eve bilgisayar girmeye
başlaması, bilgisayar sahiplerine ilim irfan dışında başka nimetlerin akmasına
da yol açıyordu. CINE-5’i şifresiz izlemek gibi örneğin. Evlerinde bilgisayarı
olanların işten anlayanları CINE-5’te yayınlanan maçları ve diğer tüm
programları şifresiz olarak izleyebiliyorlardı. Bilgisayar sahibi olmanın
getirdiği en büyük nimet ise şüphesiz ki bilgisayar oyunlarıydı. Evde atariyle
2 boyutlu olarak Super Mario oynayan çocuklar artık Fifa başta olmak üzere pek
çok oyunu bilgisayarda fevkalade bir keyifle oynayabiliyorlardı.

 

Bizim neslin oynadığı en iyi
bilgisayar oyunlarından biri de hiç şüphesiz ki Age of Empires’dı. İtiraf etmek
lazım ki hala zaman zaman bilgisayara yükleyip oynadığım oluyor. Karanlık Çağ’dan
başlayıp tarımla, demircilikle vs. uğraşarak medeniyeti geliştirmek ve çağ
atlamak; çağ atladıktan sonra da ordu üretip diğer ülkeleri fethetmek bu
strateji oyununu son derece cazip hale getiriyordu. Özellikle ikinci oyunda
Osmanlı medeniyetinin en güçlü medeniyet olması, Yeniçeri üreterek düşman
toprakları fethetme imkânı bulunması Age of Empires II’yi bizler için daha
keyifli hale getiriyordu.

 

Her oyunda olduğu gibi Age of
Empires II’de de bir takım oyun hileleri vardı elbette. Besininiz mi bitti? Ekrana
“CHEESE STEAK JIMMY’S” yazın, besin miktarınız bin birim yükselsin. Odununuz mu
bitti? Ekrana “LUMBERJACK” yazın bin birim odun sahibi olun. Paranız mı bitti?
Ekrana “ROBIN HOOD” yazın, paranız bin birim yükselsin ve zenginleşin.

 

Başlıktaki Robin Hood, oyun
hilesi olan Robin Hood sizin anlayacağınız. Yoksa sizin aklınıza gelen Sherwood
Ormanı’nın Reisi olan değil. Bu ifadeyi “devlet zenginden alıp fakire versin”
şeklinde anlayıp yorumlayanlarda olabilir tabi. Saygı duyarım.

 

Ben de Ekonomistim

 

Ülkede son zamanlarda ekonominin
içler acısı hali hepinizin malumu. Olan biteni burada yazıp malumu ilam etmeye
gerek yok. İşin acı tarafı ise Ak Parti iktidarı ve onun ortağı olan MHP,
ülkenin ekonomi başta olmak üzere hiçbir sorununu çözebilecek beceriye sahip değil.
İşin daha acı tarafı ise ne Ak Parti’nin ne de MHP’nin ülkenin sorunlarını
çözmek gibi bir dertlerinin bulunmaması.

 

Sayın Cumhurbaşkanı, yaptığı
konuşmalarda sık sık “Ben ekonomistim” vurgusunu yapıyor ve ekonomik sorunları
çözecek beceriye sahip olduğunu ileri sürüyor. El-Hak doğrudur. Sayın
Cumhurbaşkanımız ülkenin ekonomik sorunlarını çözecek kalite ve kalibrede
birisidir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki kişiler için aynı şeyleri
ifade edemeyeceğim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafı, sorun çözme becerisinden
yoksun bir güruhla kuşatılmış durumda. Nitekim bu güruhun Sayın
Cumhurbaşkanı’na “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi ekonomi biliminin özüne
aykırı ifadeler kullandırmaları ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri her
kullanmasından sonra dövizin yukarı fırlayıp rekor üzerine rekor kırması
ortada. Ülkenin ekonomik göstergeleri bakımından döviz kuru tek başına bir
ölçüt değil elbette. Ama ülke ekonomisinin genel manada, önüne gelenden 7-8 gol
yiyen San Marino milli takımına döndüğü de ortada.

 

Öyle görünüyor ki, bu ülkede
ekonomiden sorumlu olanlar ekonomiyi düze proje ve aksiyon bilgisinden çok
uzaklar. Bu konuda kesin çözüm getirecek bir reçeteye sahip değiller. İşe
yarayacak formulü ben söyleyim hiç olmazsa; “Robin Hood!” Sağa sola bunun
yazılması, mevcut tedbirlerden daha faydalı olur kesinlikle!

Ekonomisi Allak Bullak Olan Ülkede Enflasyon Durdurulamıyor!

Hemen
telaşlanmayın, başlıktaki haber Türkiye’den bahsetmiyor. Haberi veren iktidar yandaşı
Yeni Akit gazetesi. Bahse konu ülke ise zavallı İngiltere.

“İngiltere’de
eylül ayında yüzde 3,1 olan yıllık enflasyon ile son 10 yılın
en yüksek seviyesine çıktı.
Ekonomisi allak bullak olan İngiltere’de,
enerji fiyatlarındaki keskin artış ve tedarik sıkıntısının maliyetleri
artırmasının etkisiyle, yıllık enflasyon ekimde yüzde 4,2’ye
yükseldi.”

“Yıllık
enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE)
yükselen enflasyonu frenlemek için gelecek ay politika faizi artırımına
gitmesine
ilişkin beklentileri de artırdı.”

Üzülsek
mi, sevinsek mi bilemedim. Bizdeki aylık enflasyonu bir yılda yaşayan
İngiltere ekonomisi allak bullak olmuş!

Bağımsız
ekonomistlerin hesaplarına göre yıllık enflasyonu yüzde 50, TÜİK’e göre
yüzde 20 olan Türkiye ekonomisi ise güllük gülistanlık. “Batı bizi
kıskanıyor.”

İngiltere enflasyon
artışına paralel olarak faiz artışına gidecek. Fakat Türkiye faiz
düşürerek enflasyonu düşürebileceği varsayımında.

Neden?

CB ve
AKP Genel Başkanı R. T. Erdoğan her zamanki inancını tekrar etti: “Faiz
sebeptir, enflasyon neticedir.
Faizle ve enflasyonla mücadelemi sonuna
kadar sürdüreceğim.  Faiz belasını bu
milletin sırtından kaldıracağız. Milletimizi kesinlikle faize ezdirmeyiz”

dedi.

“ABD,
Batı ve İsrail’de faizler düşük” olduğu için enflasyonun düşük olduğunu
sanıyor. Oysa bu ülkeler enflasyonu düşük tutabildikleri için faizler düşük. Düşük
faiz hatta sıfır faizle borç bulabiliyorlar.

Ama “enflasyon
sebep, faiz sonuçtur”
diyen Batı ülkelerinde enflasyon da faiz de düşük.
ABD ve AB gibi gelişmiş ülkelerde halk faize de enflasyona da ezdirilmiyor. Bu
ülkelerin çoğunda yıllık faiz eksi, bazılarında da sıfır ile yüzde 3 arasında.

Dünyanın
en yüksek enflasyonunu yaşayan ve çok yüksek faiz oranlarını uygulayan bir ülke
Türkiye. İyi ki CB Erdoğan faizle ve enflasyonla mücadele ediyor.

Oysaki
uygulamada son 19 yılda, O’nun yönettiği Türkiye sadece Hazine borçları
için devlet bütçesinden toplam 494 MİLYAR $’lık faiz ödedi. 2022 bütçesinin
en büyük payını, yüzde 13’ünü, 241 milyar TL’yi faiz için ayırdı.

*************************************

Kapitalist Devletin Ekonomisine Din Kuralları Uygulamak

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her gün bir önceki günden daha pahalı olan ihtiyaç maddelerini almakta
zorlanan halkımızın dini inançlarına oynuyor:

“Faiz sıradan bir konu değil. Nas ortada olduğuna göre sana, bana ne oluyor? Biz değerler
silsilemiz içerisinde olaya buradan niye bakmıyoruz?
Olaya buradan
bakacağız, ona göre de adımımızı atacağız”
diyerek devleti din
kurallarına göre yönettiği
imajı vermeye çalışıyor.

“Nas” İslami
terminolojide “Allah’ın ve Hz. Peygamber’in sözünü ifade eder.”

Yani
Erdoğan “Allah faizi haram kılmıştır. Biz bu inanç içinde çözüm arayacağız”
demek istiyor.

Öyle
söylüyor ama faizi neden hemen sıfır yapmadığını açıklayamıyor. Eğer
faiz enflasyonun sebebi ise faizi bir emirle sıfırlar, enflasyon da bunun
sonucu olarak sıfır olur.

O’nun
bu “hayırlı” işi yapmasına, “nas” ile belirtilen emre uymasına kim mâni
olabilir ki?

Ama
bu “depolardan kamyonlarca parayı sıfırlamak” kadar kolay bir şey değil.

Türkiye
kapitalist dünyaya eklemlenmiş, bu dünyanın ekonomi kuralları ile ticaret
yapan, borç alan, yabancı paralarıyla, yabancı teknolojileriyle yatırım yapan
bir ülke. Bu dünyada faiz vazgeçilmez bir parametre.

Ban şahsi
işlerimde
ribadan uzak durmaya çalışırım. Ama devleti yönetiyor olsam
oyunu kurallarına göre oynardım.

Elle,
ayakla ve oval bir topla oynanan “Amerikan futbolu” kuralları ile
ülkemizde de oynanan bildiğimiz futbol maçı yapabilir misiniz?

Günümüz
dünyasında faizsiz bir ekonomi modelini koyabilen bir Müslüman devlet
veya bilim adamı çıkmadı.

****

Osmanlı
devletinde bile, Avrupa’da faizin yüzde 3-4 arasında olduğu Kanuni
döneminde, faiz yüzde 12 olarak uygulanıyordu.
Hem de klasik Osmanlı
düzeninin ünlü hukukçusu Ebussuud Efendi’nin fetvası ile.

Çünkü
o zaman da, Avrupa’ya nazaran sermaye birikimi yetersiz olan, Osmanlı’da
sermaye pahalı yani faiz yüksekti.

“Nas ortada olduğuna göre ona göre davranmalıyız” düşüncesindeki Şeyhülislam Çivizade
Muhyiddin Efendi,
para vakıflarının faizle kredi vermesini Kanuni’ye
yasaklatmıştı. Ancak “bu yüzden para vakıfları çökmüş, ekonomik kriz çıkmıştı.
Kanuni’nin yeni Şeyhülislamı Ebussuud Efendi isekamu düzeni’
gerekçesiyle yüzde 12’ye kadar faize onay (cevaz) vermiş, işler düzelmişti.”

****

Cari
açık değil cari fazla veren, yüksek katma değerli teknolojik ürün ihraç
edebilen, sermaye birikimi yeterli olan bir ekonominiz varsa enflasyonunuz
da faizleriniz de düşük olur.
Yoksa halkınızı, herkesten fazla, faize ve
enflasyona ezdirirsiniz.

Anlaşılan
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanındaki danışmanlar veya fetvacıları Şeyhülislam
Çivizade Muhyiddin Efendi zihniyetinde.

Kanuni akıllı
bir hükümdardı. Baktı ki işler çıkmaza giriyor, fetvacısını değiştirip işi
çözmüştü. Futbolu kendi kurallarına göre oynayınca skor düzelmişti.

Türkiye’de
halen Çivizade zihniyeti güçlü olduğu için, sık sık değiştirilen Merkez
Bankası yönetimleri ekonomide kontrolü sağlayamıyor.

Bu
ekip futbolu oval topla ve elle oynamaya kalkmasa, kendi kurallarına uyarak
oynasa
belki başarılı olacak.

Bunun için Erdoğan fetvacısını değiştirse ve gerekirse bugüne kadar verdiğinden de
yüksek faize fıkhi onay alsa işler kolaylaşacak. Bu inat Hazine’nin 128
Milyar dolarını
eritti, doları 11 TL’ye yaklaştırdı. Enflasyonu,
işsizliği patlattı.

Ekonomi
bir kere daha duvara tosladığında işleri düzeltmenin maliyeti çok ağır olur. Derhal
ama derhal Erdoğan’ın mevcut zihniyetten uzaklaşması, “ekonominin kitabını yazmaktan”
vazgeçmesi gerekir.

Sürekli
cari fazla veren, yüksek katma değerli ihracat yapan, sermaye biriktirebilen
bir ülke olmamızı sağlayacak yapısal reformlar için zaman kazanmamız
lazım. 

Kocaeli’de Bulunan Sağlık Kurumları Hakkında

0

Kocaeli,
sağlık kurumları bakımından oldukça zengin ve şanslı sayılan şehirlerimiz
arasında bulunmaktadır. Bir de günübirlik tedavi maksadıyla İstanbul’a gidip
gelme imkânı bulunduğu da dikkate alınırsa, Kocaeli halkının sağlık hizmeti
alma bakımından ne kadar avantajlı olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir.

Kocaeli
Halkına hizmet vermekte olan sağlık kuruluşlarının başında Umuttepe’de bulunan
Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Eğitim Hastanesi gelmektedir.1994 Aralık Ayında
İzmit Sopalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde hizmet vermeye başlayan
bu hastane, Haziran 2005 yılında Umuttepe’ye taşındıktan sonra, 25 Yeni Doğan
Çocuk Yoğun Bakım, 34 Genel Cerrahi, 11 Hematoloji ve Onkoloji, 4 Çocuk Yoğun
Bakım, 3 adet acil gözlem, 49 Yoğun Bakım üniteleri ile hizmetlerine devam
etmektedir.  Toplam yatak kapasitesi 700
kişi, odaları 1 ve 2 kişilik olup, her odada banyo ve WC bulunmaktadır. Poliklinikler
de günlük ortalama 4500 – 5000 kişiye tedavi hizmeti verilmektedir.

Üniversite
bünyesinde 232 öğretim üyesi, 421 araştırma görevlisi, 342 yardımcı sağlık
hizmetleri, 371 genel hizmetler sınıfı, 65 teknik hizmetler, 41 yardımcı hizmetler,
sınıfı, 712 hemşire, 52 ebe, 87 kimlik destek elemanı 28 hasta ve yaşlı bakım
elemanı, 66 mutfak elemanı bulunmaktadır.

Üniversite
Hastanesinde verilen sağlık hizmetleri, oldukça kalitelidir. Bu sebeple, ilçelerinin
hepsinde Devlet Hastanesi olmasına rağmen, yine de birçok kişi her gün tedavi
maksadıyla buraya gelmektedir. Komşu vilayetlerden dahi birçok hastaların
geldiği görülmektedir.

Sağlık
Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan planlamaya göre, Derince Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’ne bağlı 200 yataklı İzmit Alikahya Kadın ve Doğum
Hastanesinin taşınması düşünülmektedir. Ayrıca İzmit Kar Tepe ve Baş İskele’de
Kadın Doğum Çocuk Uzmanı yoktur.

Kocaeli,
Şehir Hastanesinin açılması ile birlikte
320 yataklı SEKA
Devlet Hastanesi
ile yine 320 yataklı Devlet Hastanesi (Merkez), 469
yataklı Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kısmen taşınmaları
öngörülmektedir.
Ayrıca, İzmit’te bulunan Devlet Hastanelerinden bir
tanesinin tamamen üç tanesinin de kısmen kapatılacağı
söylenmektedir.

Bu
kapatılacak hastanelerden birisinin SEKA Devlet Hastanesi olduğu söylenmektedir.
Şayet bu haber doğru ise, bu durumun adeta bir cinayet olacağını
söyleyebilirim. Zira SEKA Devlet Hastanesi başta Yenidoğan, Serdar,
Derince, Yarımca, Tütün Çiftlik, Hereke, Gebze ve Darıca Halkına sağlık hizmeti
vermektedir. Yeri de tam bu sayılan yerlere yakın mesafede bulunmaktadır.  Şu hususu ifade edeyim ki, kalitesi
fevkalade iyi olan
bu hastane, yıllardan beri beş yıldızlı otel kalitesinde
hizmet vermektedir.

Bazı
hastanelerin kapatılma sebebi, açılacak olan Şehir Hastanesine hasta ve kadro bulmak
ise,
bu durumun son derece yanlış bir hareket tarzı olduğunu ifade edebilirim. Zira
Darıca, Gebze ve Hereke’ den gelen vatandaşlar tek vasıta ile Yenidoğan SEKA
Devlet Hastanesine gelme imkânına sahip oldukları halde, yeni açılacak Şehir
Hastanesine ise, en az iki vasıta değiştirmek suretiyle, gidip
gelebileceklerdir. Bu durumun vatandaşlar, bilhassa da hastalar için ilave
külfet ve fazladan zaman kaybı olacağı hususu izahtan varestedir.

Bu
arada Ankara’da bulunan ve tarihi geçmişi olan, köklü sağlık kurumlarından Ankara
Numune Hastanesi, Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi, Zekai Tahir Burak Kadın
Doğum Hastanesi ve Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi
de aynı gerekçe ve
sebeplerle kapatılmış bulunmaktadır. İsmi geçen Hastanelerden bilhassa Ankara
Numune Hastanesi ile Ankara Yüksek ihtisas Hastanesi
sadece Ankara halkına
değil, yurdun dört bir tarafından gelen hastalara da hizmet vermekle isim
yapmış hastaneler arasında bulunmaktadır. Ankara Şehir Hastanesine hasta
kazandırmak için yapıldığı tahmin edilen bu kapatmalarda da isabet
bulunmamaktadır.

Ehemmiyetine
binaen şu hususu da ifade edeyim ki, 19 – 20 yıldan bu tarafa sağlık ile
alakalı hizmetler de adeta reform niteliğinde ilerlemeler kaydedilmiştir. En
basitinden “Aile Hekimliği” kurumu
ihdas edilmek suretiyle, vatandaşların en basit bir ilacı dahi yazdırmak için
sabahın karanlığında sıraya girip saatlerce kuyrukta bekledikleri günler bugün artık
geride kalmış ve unutulmuştur.  Bilindiği
üzere, bugün her vatandaş bağlı olduğu Sağlık Ocağından istediği bir saatte
randevu alıp, hiç sıra beklemeden ilaçlarını yazdırıp, reçetede yazılı olan
ilaçlarını da istediği eczaneden alma hakkına sahiptir.

Hastanede beklenen sıra ile
alakalı olarak bir hatıramı anlatmak suretiyle, yazımı tamamlamak istiyorum.
Kuyrukların kalkmasından kısa bir süre sonra bir gün çarşıda SEKA’dan emekli
bir arkadaş ile karşılaştım. (İsmi bende saklıdır.) Konuşurken, mevzu eskiden hastanelerde
yaşanan uzun bekleme kuyruklarına geldi. Ben kuyrukların kalkmasının çok iyi
olduğundan, hastaları çok rahatlattığından filan bahsettim. Arkadaşın beni
tasdik etmesini beklerken, O “Ben memnun
değilim”
dedi. Tabii ki, bu cevap hayretimi mucip oldu. Sebebini
sorduğumda ise, çok şaşırtıcı bir cevap verdi: Kuyruklarda beklerken
arkadaşlar ile sohbet ediyorduk.  Şimdi
ise, o imkân kalmadı”
dedi.
Bu hatırayı ilginç bulduğum için siz değerli okuyucularımile paylaşayım
istedim. 

Enver Paşa

0

Enver Paşa,
(1881-1922) Türk târihinin, lehinde ve aleyhinde en uç noktalarda konuşmalar,
değerlendirmeler yapılan çok mühim isimlerinden biridir. Adını, Kurmay Yüzbaşı
olarak ilk tâyin yeri olan Makedonya’da duyurdu. Burada Balkan komitacı ve eşkıyalarının
zararlı faaliyetlerini önlemekle vazifelendirilmişti. Çok başarılı idi. Enver
Bey, bulunduğu yerde kalmayı düşünmeyen hareketli bir insandı. Asker olmasına
rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Berâberindeki pekçok subayın da
cemiyete girmesini sağladı. Zaman içerisinde cemiyetin önde gelen liderlerinden
biri durumuna erişti. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilmesi
maksadıyla çıkartılan karışıklıklarda aktif rol oynadı.  

O târihte,
İngiltere Kralı ile Rus Çarı, bir toplantıda görüşerek, Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasını sağlayacak çalışmalara başlanmasını kararlaştırmışlardı. Sarayın,
bu bilgileri ciddiye almayışını sebep göstererek İttihatçılar Makedonya’da bir
miting düzenledi. Bu hareketin öncüsü Enver Bey idi. Makedonya’da Meşrutiyet’i
ilân ettiler. Aynı gün Sultan İkinci Abdülhâmid Han da İstanbul’da Meşruutiyet’i
ilân etti. Bunun üzerine Enver Bey İstanbul’a geldi. Bir kahraman gibi
karşılandı. Saray kendisini önce Makedonya Müfettişliği’ne 1909 yılında ise
Berlin’e Askerî Ateşe olarak  tâyin etti.
Burada koyu bir Alman dostu oldu. 31 Mart olayı sebebiyle tekrar İstanbul’a
geldi. Trablusgarp’a gönüllü olarak gitti. Albaylığa yükseltildi. Artık
yükselişini önlemek mümkün değildi. Pâdişah Sultan Mehmed Reşad’ın yeğeni Naciye
Hanım’la evlendi.

Enver Bey,
saraydan habersiz paşa yapıldı. Yine sarayın tasvibi alınmadan Harbiye
Nâzırlığına getirildi.

Ali Oğuzhan Cengiz, 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 183 sayfalık eserinde, Enver Paşa’nın 41 yıllık ömrüne
sığdırdığı; romanlara, dizi filmlere konu olacak kadar çok sayıda hâdisenin
yaşandığı hayatı, hiçbir bölümünü atlamadan, eskilerin tâbiriyle müfit ve
muhtasar / faydalı ve özetlenmiş bilgilerle, efrâdını câmi, ağyarını mâni
ölçülerle sunuyor.  Klâsik târih
metinlerinde yer almayan ilgi çeçi hâdiseleri eserine almak suretiyle, merakla
tâkip edilecek hızlı tempolu bir üslûp kullanıyor.

Sayfa
sayısının az olmasına rağmen Enver Paşa hakkında bilgi edinmek için başka bir
kaynağa ihtiyaç hissettirmeyecek kadar geniş kapsamlı olan Oğuzhan Cengiz’in eseri,
her biri 4 ilâ 16 sayfadan oluşan 19 bölüm hâlinde düzenlenmiş. Eserin sonunda
73 parçadan oluşan ‘Kaynakça’ ve ‘dizin’ bulunuyor. ‘Enver Paşa Şecerenâmesi’ olarak da isimlendirilebilecek olan kitap,
Enver Paşa’nın amcası Halil Kut Paşa ile ana-baba bir kardeşi Nuri Killigil
paşalar hakkında da bilgi ihtiva ediyor. Her iki paşa da Osmanlı döneminin,
Nuri Killigil Paşa ise kurduğu mühimmat fabrikası ve mâruz kaldığı suikast
sebebiyle Cumhuriyet döneminin de önemli ve çok konuşulan, değerli
insanlarıdır. Esâsen Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir paşalar
başta olmak üzere Osmanlı döneminin son paşaları, aynı zamanda Cumhuriyet
döneminin de ilk 10 yılında önder devlet adamlarıydı.

Enver Paşa’ isimli eserden heyecanları
doruğa çıkaran kısa bir bölüm:

Enver Paşa, Birinci
Dünya Savaşı’nın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine, İttihat ve Terakki’nin
diğer önde gelenleri gibi yurt dışına gitti. Almanya’da bulunduğu dönemde,
Bolşeviklerin öne çıkan isimlerinden Karl Radek aracılığıyla Lenin hükümetiyle
temas kurdu.

Enver Paşa,
Almanya’dan hareketle Moskova’ya gitmeyi denemişse de bazı aksaklıklar yüzünden
ilk denemesinde başarısız oldu.

Mayıs 1919’da
Bahattin Şâkir Bey ile birlikte uçakla yeniden Moskova’ya geçmek üzere
Berlin’den hareket etti. Uçağın yolcu listesine Ali Bey takma adıyla kaydoldu.
Ancak bu isimle ilgili güvenlik görevlilerinde bazı şüpheler oluşunca uçak
verilen bir emirle âcil iniş yaptı.

Enver Paşa, Kovno
Hapishanesi’ne gönderildi. Bir süre burada tutuklu kaldıktan sonra Berlin’e
dönmek şartıyla serbest bırakıldı.

Berlin’de on beş
gün kaldıktan sonra kiraladığı bir uçakla Riga üzerinden Moskova’ya gitmek için
yeniden harekete geçti ancak bu defa Riga’da tutuklandı. Pasaportunda vize
olmadığı gerekçesiyle Volmar Hapishanesi’ne kondu. Kendisinin Osmanlı
Devleti’nin eski Başkumandan Vekili olduğunu ispat etmesinden sonra serbest
bırakıldı. 15 Ağustos 1920’de Moskova’ya vardı.

Enver Paşa ve
maiyeti, Kremlin’in üst tarafında, eski sarayların birinde kendilerine ayrılan
bir odaya yerleştirildi. Moskova’da Lenin, Radek, Çiçerin, Zinonyev gibi
tanınmış komünist liderlerle görüşme fırsatı buldu. Görüşmeler sırasında Enver
Paşa, kendisini Türkiye’nin temsilcisi olarak gösterdi.

Enver Paşa’nın Turancı
ve İslâmcı kimliğini iyi bilen Bolşevikler, O’nun İslâm dünyâsında ve şark
milletleri nezdindeki şöhretinden istifâde etmeyi düşünüyorlardı. Rusların,
Enver Paşa’yla iş birliğine girmelerinin temel sebepleri şunlardır:

1-Doğu milletlerine
Enver Paşa ve arkadaşları vasıtasıyla bağımsızlık vaat ederek Orta Asya ve
Hindistan’da İngiliz sömürgeciliği ile mücâdele etmek.

2-Enver Paşa ve
arkadaşlarının Türk ordusunu takviye maksadıyla Anadolu’ya götürecekleri
Azerbaycan piyadeleri ile Kafkas süvarilerinin arkasında Üçüncü Enternasyonale
bağlı ve kendilerinin vücuda getirdikleri Türkiye Komünist Partisi’nin
teşkilatını Anadolu’ya sokmak.

3-Doğu milletlerini
Sovyetlerle iş birliği yapmaya teşvik etmek.

Enver Paşa’nın
Lenin nezdinde görüşmelerde bulunmak üzere Moskova’ya gelmesi, Ruslara
maksatlarına ulaşma noktasında bir fırsat tanıyordu. Yapılacak iş birliği
Bolşevikleri, hem İslâm hem Türk dünyasında etkin hâle getirebilirdi. Onlar
açısından bu Bolşevik ihtilâlinin geniş bir coğrafyaya yayılması anlamına geliyordu.

Enver Paşa’nın
görüşmelerdeki amacı, Türkistan’a geçmeden önce orada ilan edeceği Turan
imparatorluğu için gereken silah ve mühimmatı Ruslardan sağlamaktı.

Enver Paşa,
heyetiyle birlikte Lenin tarafından Kremlin Sarayı’na dâvet edildi. Enver Paşa,
bir süre misâfir salonunda bekletildikten sonra Lenin’in kabul odasına alındı.

Görüşmelerin
yapıldığı oda, büyük ve sessizdi. Heyettekilerin dikkatini oturdukları
sandalyeler çekiyordu. Çünkü sandalyelerin her biri, birer elektrikli bataryaya
bağlıydı. Ayrıca görüşmeleri kaydetmek üzere ses sistemi kurulmuştu.

Görüşmeler, Enver
Paşa’nın yaptığı uzun bir konuşmayla başladı. Enver Paşa, Moskova’ya geliş
sebeplerinden, ihtilâle olan ilgisinden ve bağlılığından bahsetti. Kendisine
müsaade edildiği takdirde Afganistan’da Bolşevik ihtilâlini yürütebileceğini
belirtti. Ayrıca İngilizlerin Afganistan ve Hindistan taraflarındaki faaliyetlerini
engellemek maksadıyla ölümü pahasına elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz
verdi.

Enver Paşa’nın
konuşması bittikten sonra Lenin söz aldı. Lenin, Orta Asya’daki kabileleri bir
araya getirmek için burada onların kendi gelenek ve göreneklerine göre bir idâre
tesis edilmesinin uygun olacağından bahsetti. Görüşme neticesinde Enver Paşa,
isteklerinin büyük kısmı için destek sözü aldı. 

Sonrası
hazindir. Sebebi ise Rusların güvenilmezliği ile birlikte Enver Paşa’nın
hayalhânesini zenginleştiren ihtirasları…

Şurası
muhakkaktır. Oğuzhan Cengiz’in de
sık sık vurguladığı gibi, Enver Paşa, Türkçüdür. Türk milliyetçisidir. Mutlak bir
vatanseverdir. Kavi inançlı bir Müslümandır. Şâirdir, ressamdır, mükemmel bir
hatiptir, ikna gücü yüksektir, üstün vasıflara sâhip akıllı, cesur ve zeki bir
insandır. Ancak çok az insanda bulunan bu üstün vasıflar, O’nun ihtirasının
gölgesinde kalmıştır. En büyük ihtirası da İslâmiyet’i ve Türklüğü yüceltmekti.

Oğuzhan Cengiz’in değerlendirmesi de
eserinde…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

 

OĞUZHAN CENGİZ

     19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da
doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde
aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul
Ülkü Ocakları
Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları
yaptı. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa kapısı, Edirne, Malatya ve
Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

     Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır. 2020 yılına kadar
1000’den fazla kitap yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü
görevine devam etmektedir. 

Eserleri:
     1-Yanık
Kale(1999-2015)
, 2-Kapıaltı (2000-
2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan
Erk Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020),
25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı (2021)

 

 

 

KUŞBAKIŞI

DÜNYÂDA DEDE KORKUT ARAŞTIRMALARI

Millî Kültürümüzün
kadim eseri olan Dede Korkut Hikâyeleri, ‘Kıpçak
Bozkırları
’ olarak anılan târihî Türk Yurdu Orta Asya’dan Kafkasları aşarak
Anadolu’ya, oradan Balkanları geçerek Orta Avrupa’ya, Romanya ve Macaristan’a, Kırım’a
kadar uzanan geniş bir alanda nesilden nesile aktarılagelmiş  Türklerin en önemli kültür mirâsı ve klasikleşmiş
edebî şaheseridir.

Önsöz ile başlayan
kitapta 12 hikâye vardır. 2020 yılında bir hikâye daha bulunmuştur. Hikâyelerde
yer yer masal ve destan unsurları görülür. Anlatımda nazım ve nesir karışıktır.
Kitabın çok zengin, temiz ve zengin bir Türkçesi vardır. 15. yüzyılın sonu ile
16. yüzyılın başlarında adı ve kimliği bilinmeyen bir şahıs tarafından sözlü
edebiyattan yazılı edebiyata intikal ettirilmiştir. Kitabın tam adı: ‘Kitâb-ı Dede Korkuda alâ Lisan-ı Tâife-i
Oğuzhan / Oğuzların Dili İle Dede Korkut Kitabı
’dır.

Prof. Dr. Fikret Türkmen ve Dr. Gürol Pehlivan tarafından hazırlanan 14
X 21,5 santim ölçülerindeki sert kapaklı cilt içerisinde 464 sayfalık eserde
yer alan makalelerin başlıkları, yazarları ve tercüme edenlerin isimleri
aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.  

MAKALE BAŞLIĞI

YAZARI

TERCÜME EDEN

Türk
Destanları ve Kafkaslar

Wilhelm
Barthold

Gülcihan
Pehlivan

Kitâb-ı
Dede Korkut’un Yeni  Bir Yazma Nüshası

Ettore
Rossi

Mikail
Acıpınar

Dede
Korkut  Kitabı Üzerine Araştırma

Ettore
Rossi

Mahmut
H. Şâkiroğlu

Kitab-ı
Dede Korkut’un Bir Edisyon Kritiği Hakkında İlk Mülâhazalar

Ettore
Rossi

Mikail
Acıpınar

Kitâb-ı
Dede Korkut’a ve Kitâb-ı Mukaddes’e İlişkin Motifler

Ettore
Rossi

1...361362363...1.3911.391 Sayfanın 362. Sayfası