Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 20

31

Rahmetli
Hocam Ahmet Kabaklı’ya Dair… – 2

Oğuz Çetinoğlu: 1960’tan
sonra siyâsî hayattaki değişiklikler, fikir dünyâmızı da etkiledi. Hocamızın
fikrî çizgisinde değişiklik olmadı. Buna rağmen seçilmiş ve tâyin edilmiş
vazifelilerle, geniş halk tabakası nezdindeki itibârı değişmedi, hattâ arttı.
Şiddetli fırtınalara rağmen dengeyi koruyabilmesinin sırrı neydi ?

Prof. Dr. Mehdi Ergüzel: Son
zamanlardaki mülakatlarda “güzel soru..” demek âdet oldu. Bence bu soru,  soyadınızla mütenasip  “çetin bir soru”dur, düşünmeliyim. Hocamın
hatırasına uygun cevap vermeliyim. Rahmetli Kabaklı Hoca, “partiler üstü”
kalmaya hususî bir dikkat gösterirdi. Gayet tabiidir ki milliyetçi hatta
“Turanî idealleri” ve hasretleri vardı. 
Hayatının son 10-15 yılı içinde gittiği Orta Asya Türk diyarlarını
görmek ve Orhun Âbidelerinin bulunduğu bölgeleri gezmek onu çok sevindirmişti.
Diğer İslam ülkelerini de çeşitli vesilelerle görmüş, intibalarını yazmıştı.
Avrupa’yı, Amerika’yı ve Uzakdoğu’yu ise gençliğinden itibaren Paris’ten
başlayan  seyahatlerle, konferans
davetlerine icabet ederek bizzat içinden tanımıştı. Çin’i görüp görmediğini hatırlayamadım.
Görse de pek hoşlanmazdı, üzülürdü diye düşünüyorum. Her yurt dışı seferinden
vatan hasretiyle dopdolu bir heyecanla dönerdi. Yurdumuzun neredeyse her
köşesinden aldığı davetlere icabet etmiş, en çok da Harput gezilerinden
“çocukluk, gençlik hatıraları”yla mesut dönmüştü. Böyle bir gönül adamının
gündelik siyasete heveslenmesi mümkün değildi. O bir partinin adamı olamazdı.
Kaç kere “milletvekilliği teklifi” aldığını, nezaketle geri çevirdiğini
biliyorum. Bize dahi sorardı. Rahmetli Demirel ve rahmetli Türkeş’e hususî bir
muhabbeti vardı, diğerleri ile belli mesafede medenice diyaloglar içindeydi. En
son bir ara seçimde -tafsilatını tam bilmediğim- bazı ısrarlara kulak vererek
Çiller’in liderliğindeki bir partiden aday oldu fakat seçim ertelenince bu
niyet de yarım kaldı. Belki öylesi daha hayırlı oldu. Birilerinin mensubu gibi
sanılmaktan kurtulmuş oldu. Hoca, siyasetin adamı değildi fakat yıllarca en
sert siyasi yazıları da yazan oydu.”Ecurufya” ve “Bizim Alkibiades” bu yılların
tipik yazılarıyla yüklüdür. Günümüzde, muhalefeti, iktidarları ve
“devletlu”ları onun kadar ehliyetle ve medenice, asla taviz vermeden  değerlendirecek kalem olduğunu düşünmüyorum.
Kimse de yazdıklarından dolayı onun üzerine gitmeye, onu susturmaya, sindirmeye
cesaret edemezdi. Çünkü hakkı, hakikati yazardı. Milletin sesiydi. Her meslek
mensubunun derdi onun köşesinde “Gün Işığında” aydınlanarak ayan beyan ortaya
çıkardı.1970’lerde bizim “Çapa Yüksek Öğretmen Okulu”nun meselelerini bile kaç
kere yazmış, davamızı sahiplenmişti. Milletimizin okur yazarları,  onu sever ve takip ederdi. Şimdiki onlarca
yazardan ve konuşurdan  hangilerini kim
ne kadar benimsemiştir, bilemiyorum.. Demek ki Ahmet Kabaklı olmak kolay iş
değilmiş. Bu kadar sevilmesinin, yazdıklarına güvenilmesinin sırlarından biri;
içinde yetişip geldiği milletinin iç dünyasını bilmesi, “iki yaşında yetim
kalmış bir evlat” olarak “garibin hâlini ta derinden anlayabilmesi”ydi. Bir
diğer sır, sağlam bir İslamî terbiyeden geçmesi, devletimizin kanatları altında
yatılı okuyarak yükselebilmesi ve bu minnettarlığı, vefa borcunu, şükran
hissini daima nefsinde taşımasıydı. Güvendiği yakın çevresiyle istişare eder,
danışır ama temel değerlerden bir adım geri gitmezdi. Bu hayat düsturlarını;
yıllar içinde okuduklarından, hocalarından öğrenmiş, şahsında pişirmiş,
olgunlaştırmış olmalıydı.

Çetinoğlu: Başarılı olmak, zirveye çıkabilmek için
ihtiraslı olmak gerekir
’ deniliyor. 
Kabaklı Hoca zirveye çıkabilmiş başarılı bir yazar ve fikir adamıydı.
İhtiraslı mıydı? Cevabınız ‘evet’ ise
ihtirasını; ‘hayır’ ise, başarısını
nasıl yorumlar sınız ?

Prof. Ergüzel: Kabaklı Hoca için “ihtiraslıydı” diyemem ama rahatlıkla, “çok çalışkandı, hiç boş zamanı yok gibiydi,
sürekli, okur, yazar, vazife addettiği bazı önemli işleri yetiştirmeye uğraşır
dururdu
” diyebilirim. Bence “ihtiras”; herhangi bir kazanç uğruna,
başkalarının zararına bile olsa hırs içinde canını dişine takarak âdeta her
vasıtayı mübah görmek, idealleri hiçe saymak, bir davası olmamak, hep kendi
menfaatini düşünmektir. Kabaklı Hoca, Peygamberimizi seven ve onun yolunda
giden adamdı. Peygamberimizin, kendisine vaad edilenlere karşılık “Bir elime
Güneş’i, bir elime Ay’ı verseniz dâvamdan dönmem.” deyişini düşünüyorum da o
büyük insana hayranlığım her seferinde daha da artıyor. Rahmetli Hoca da
dâvasına sadıktı. Türk-İslam ülküsüne gönül vermişti. Bu bağlılığın adı
“ihtiras” değil “mefkûre” olur, “ideal” olur, “davasına sadakat” olur. Başarılı
insanlar; Rahmetli O. Şaik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin ? şiirindeki yiğitler
gibidir. Onlar; ilimde, sanatta, siyasette ve hayatın her alanında “karınca
misali”, menzile varamayacak olsalar bile “Hac yolu”na girenler, ömrünü bir hak
uğruna “iyilik-güzellik-doğruluk” uğruna feda etmeyi göze alanlardır. İhtiraslı
olmak, başarılı olmak için yetmez. İhtiras, insanı yerlerde süründürür ama
bence dava adamlarını yükselten, onları ayakta tutan gerçek, çektikleri ıstıraplara
rağmen benliklerinde taşıdıkları manevi kanatlardır.

Çetinoğlu: Kabaklı
Hoca, pek çok yazara, eğitimciye örnek oldu. Pek çok kişiyi etkiledi. Kendisi
nin
örnek aldığı, etkilendiği kişi veya kişiler hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Prof. Ergüzel: Haklısınız. Ahmet
Kabaklı, yarım asrı aşan, hocalık ve yazarlık hayatı boyunca bizim nesil dahil
binlerce genci etkilemiş, şahsiyetleri üzerinde silinmez millî izler
bırakmıştır. Bu 40 yıl içinde yazılarıyla her gün karşılaşan memleketin her
yerinden, her meslekten vatan evladı, onu görmeden ondan ders almışlar,
zihinlerindeki tereddütleri yenmişler, meselelere nasıl bakmak, nasıl tavır
almak gerektiği konularında görüş sahibi olmuşlardır. Bu; “büyük sözü dinlemek,
işin aslını bilene bilhassa, hocalara kulak vermek, onların sözünü  dikkate almak…” geleneği,  milletimizi asırlardır ayakta tutan,
düşmanımızın aşamadığı manevi gücümüzdür. Rahmetli Hoca, bütün tevazuu ve
vakarı içinde hocalığının itibarının farkında olarak yaşadı. Hep saygı gördü.
Konuştuklarının ve yazdıklarının mesuliyetini müdrikti. Bu yaşama üslubu ve
tavrını kimlerden öğrenmişti? Çocukluktan ve gençlik yıllarından itibaren
şahsiyetini yoğuranlardan ve şüphesiz, son günlerine kadar okuduklarından,
bitmeyen tefekkür zamanlarının kendisine öğrettiklerinden… Anadolu toprağı
erenlerle doludur. Ana duasıyla başlayan terbiye hocalarla devam eder.
Üniversite yıllarında Yahya Kemal, Tanpınar, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Arif
Nihat, Mehmet Kaplan, Ayverdiler, İbrahim Kafesoğlu, Kaya Bilgegil,.. Kabaklı
Hocanın yaşayan fikir ve edebiyat çevresidir. Fakat edebî klasiklerimizi tanıma
ihtiyacı, onu fakülte yıllarında Akif’ten, Namık Kemal’e, Gökalp’e, Mevlana’ya,
Yunus Emre’ye, Fuzulî, Baki ve Nedim’e… kadar uzanan çok zengin metinlerle
tanıştıracaktır. Hocaları, “Son Osmanlılar”dır. Kaybedilen koca bir
imparatorluktan kalan son yadigâr nesildir. Onları okuya okuya, dinleye dinleye
yetişmek, az tecrübe değildir. Bu mesele uzar gider…

Çetinoğlu: Kabaklı
Hoca, hayatı boyunca pek çok başarı armağanlarına lâyık görüldü. Vefatından
sonra resmî ve özel kuruluşların tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Ergüzel: Hoca sağlığında, çeşitli
millî kültür kuruluşlarından ödüller aldı, ilgi ve itibar gördü. En hoşuna
giden de “Şeyhülmuharririn” unvanına layık görülmesiydi. Kendisine AKM’de
muhteşem bir törenle tevdi edilen bu armağan ve orada yapılan konuşmalar ona
hayatının en nadide saatlerinden birini yaşattı. O törenden 20 yıl kadar önce
de aynı salonda kendisinin önayak olduğu programda Necip Fazıl’a sunduğu
“Sultanüşşuara” unvanını hatırlamamış olamazdı. O daima vefalıydı. Kendisine de
vefalı davranıldı. Bütün millî kuruluşlarla barış içindeydi, uzlaştırıcı ve
birleştirici lider vasıflarına sahipti. Bu asil tavır, aziz milletimizin
hasletlerindendi. Vakıf’ta değişik vesilelerle devrin ilim, sanat ve siyaset
adamlarının gururunu okşayan, gönlünü alan törenler de yaptırdı. Hoca’yı üzecek
neler olduğunu bilemeyiz. Resmî ve özel kuruluşlarla pek problemi olmadı. Belki
bazı yazılarıyla ilgili mahkemelik olma problemleri de yazdığı gazetelerinin
avukatlarınca hallediliyordu. Bir mahkemesinde de biz dinleyici olarak
bulunmuştuk. Adalet karşısında da efendi ve ciddi tavırlı olduğunu
söylemeliyim. Zaten kendisi aynı zamanda Hukuk Fakültesi mezunuydu.

Çetinoğlu: Ahmet
Kabaklı, 1994 yılında milletvekili ara seçimlerinde aday idi. Seçim iptal
edildi. ‘Hoca kurtuldu’ deyip sevinmek mi gerekir yoksa ‘siyâsî hizmetlerinden
mahrum kaldık’ deyip üzülmek mi?

Prof. Ergüzel: Rahmetli Hoca, çok
sayıda siyasî yazı kaleme almasına rağmen, sözü ayağa düşürmediği için aktif
siyaset yapacak bir mizaca sahip değildi. Meclis’e girseydi, Mehmet Âkif ve
Yahya Kemal gibi olur, sessiz kalamaz, konuşur, mücadele ederse onu üzerler,
yorarlar, yanıltırlar, bedbaht ederlerdi, diye düşünmekteyim. Bu yüzden siyasi
hiziplerin tarafı olmadı,  çekişmelerden
ve kliklerden uzak kaldı.  Şimdi olduğu
gibi Meclis dışından Millî Eğitim veya Kültür Bakanı bile olsa bu kadar
gruplaşma içinde Hoca’nın manevi dünyası zarar görür, huzuru kaçardı. Zaten
aktif siyaset içinde yer almayışı biraz da bu endişeden kaynaklanıyordu. O ‘Cemiyet
ve Vakıf Adamı’ydı, milletin dertlerinin avukatıydı. Bence sevdiği işi yaptı.
Mükemmel bir eğitici, cesur bir kalem, sürekli okuyup kendini yenileyen
“hezarfen bir edebiyatçı” olarak yaşadı… Fikir ve edebiyat hayatımızda
bıraktığı boşluk ne yazık ki dolacağa benzemiyor.

Çetinoğlu: Sorularla
sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız var ise… Söz sizin efendim,
buyurunuz…
 

Prof. Ergüzel: Teşekkür ederim.  Ciddiyetle hazırlanmış sorularınızla
mütenasip açıklamalar yapmaya çalıştım. Ben her asrın, her alandaki büyük
adamlarının, yetişmekte olan nesillere, iyi hazırlanmış, görüntülü biyografik
belgesellerle tanıtılmasının faydasına inanırım. Malazgirt’ten önce ve sonra bu
aziz millet kimleri yetiştirmiş, hangi eserler, nasıl ortaya konulmuş, neler
yaşanmış bilinsin isterim. Mükemmel senaryolarla, dizi filmlerle bizim ve
insanlığın değerli şahsiyetlerini tanımağa, eserlerini ve sözlerini anlamağa
daima ihtiyacımız vardır. Rahmetli Ahmet Kabaklı has bir Anadolu Türk çocuğu,
kendi tabiriyle “Muhammed Oğuz Oğulları”ndan biriydi. Ruhu şad olsun, adı, sanı
ve eserleri yarının nesillerine kalacak kadar “Yıldızların söneceği güne” dek
yaşasın inşallah…

(BİTTİ)

Prof. Dr. M. MEHDİ ERGÜZEL                                                                                                                    İstanbul Yeniyüzyıl
Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

 

AHMET KABAKLI’DAN BİR SOHBET:

Azra Erhat’ın Osmanlı dili konusunda dikkate değer bir mesajı var:
Dostlarına vasiyet ediyor:
Eski Türkçeyi hor
görmeyin. Çünkü o uzun yüzyıllardır dilimizdi. Her dilin saygınlığını korumak,
ilimini devam ettirmek gerçek devrimciliğin özelliklerindendir
.’

 

O’nun bu vasiyeti
hakkında Hilmi Yavuz diyor ki:

 

Müthiş bir
vasiyet bu! Müthiş, çünkü gelenekten ya­rarlanmanın safsata olduğunu öne süren
sözde aydınla­rın suratına Osmanlı tokadı gibi iniyor.’

 

Burada, merhum
Erhat ve benzerleri ile hafiflik ve ay­dınsızlığın boş kafalı çalımını ölmeden
önce sezmiş olanların uyanışlarını hayra alâmet görüyoruz. Fakat alperenlik
sevdası ile biz, işte, onların pîr-i fânilikte ulaştıkları nokta­ya, doğduğumuz
günlerde vasıl olduğumuza seviniyoruz. El­bet bu uğurlu kademli kurtuluşu
bize sağlayan ise bağbançıların, esnafın, işçilerin, halk türkülerinin ve
âşıkların iz’anları arasında yetişmek şansımızdır.

 

Necip Fâzıl
üstadın bir koşuya çıkan yarış atlarına dair teşbihi bakın ne güzeldir:

 

‘Bazı iz’ansızlar
derdi. Bizi yarış edenlerin en arkasında görerek, gerici olduğumuza
hükmederler. Halbuki biz en önde giden atlardan iki dolam daha önde olan
yarışçıyız. Ama onlar iki dolam daha önde olduğumuz halde en arka­da
göründüğümüzü hangi zekâ ile idrak etsinler?

 

Üstadın parlak
nüktelerine sıra gelmişken, ben de size komedya yazarı, bir hayli saldırgan
tiyatrocu Aristofanes’le büyük Sokrates arasında geçen mâ’nalı atışmayı
anlatayım. Bizdeki bazılarına benzetirsek şarlatanlıkla, ağırbaşlılığın bir
yarışması gibidir bu:

 

Aristofanes, Atina’da Sokrates kılığında
sahneye çıkarak, bu esiz filozofu gülünç etmeğe çalışırmış. Tuhaf tavılar,
jestler, maskaralıklarla halkı güldürür, Sokrat’ın beş para etmez bir
yalancı
olduğunu bağıra çağıra söylermiş.

 

Bu tecavüzleri soukkanlılıkla seyreden
Sokrates, onu dinledikten sonra, ağır ağır sahneye çıkarak ‘Ey Atinalılar’ dermiş.
Aristofanes’in, çok usta olduğu sahnede beni nasıl gösterdiğini seyredip dinlediniz.
Şimdi izin verirseniz! Bir de ben, olduğum gibi yani Sokrates gibi dolaşayım!
Bir de beni seyredin ve dinleyin bakalım! Aristofanes’in çarpıtarak anlattığı insana
benziyor muyum! Söyleyin Allah aşkına…’

 

İşte, asırlardan beri, biz muhafazakârları;
Türk kültür târih ve medeniyetinden yücelikler çıkacağına inananları, mürteci
gösterip gülünç etmeye kalkan, temelsiz, köksüz ilericilerle bir de siz bizi
karşılaştırın. Ne yapacağını bilmeyen inançsız ye mukaddesatsız sözde
aydınlarla, benim özendiğim gerçek Türk münevverlerini lütfen siz
karşılaştırın. O zaman Sokrates’in asil ve hikmetli davranışındaki efendiliği
daha iyi sezeceksiniz

 

Azra Erhat’ın geç fakat aydın bir olgunlukla
itiraf ettiği üzere: Biz alperen inancı ile vadedilmiş kültür cennetimizi
bulmak üzere dâima altın çağlarımızı özledik. Olgun İslam’a, büyük târihimize ve
civanmert Türklüğe sevgi ile meylettik. Cenap Şahabettin’in ‘Sen durmadan
bir eskiyi al, ondan bir yeni yap’
öğüdü
kulaklarımızda idi. Hakîkatler köklere dönülerek, eski metinlerin havuzlarında
yeniden yıkanılarak bulunacaktır; geleneğin, destanın, îmanın derinliklerine
varıp mükemmel bir yeniyi bulmak; insanlara en değerli çâreler, icatlar,
şiirler, sağlık terkipleri, yönetim ve fazilet tarzları bağışlayacaktır.

 

Derin göl ve ırmaklarda misilsiz servetler
bularak, onları istifâdelere ve işletmelere açmak bizim hevesimizdir.
Sözde aydının akıl erdiremediği için ‘halklar
dediği sevimli cevherli insanları, aç çıplak ve hayalsiz bırakması ise onların
katılıkları sonucudur. Geleceğe koşarken, Osmanlı Türkünün, 21. asırda tecelli
eden akislerine gönül vermek, muhafazakâr aydına neler kazandırmaz ki?

 

Alperen özenişlerimizin bize neler
kazandırdığını, saymakla bitiremeyiz. Mal, mülk, servet dağdağaları arasında
nice cihanlar yitirildiğini çok kimse bilmez. Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu,
Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ını ararken aşkı, aşk kabilelerini, aşk aşiretlerini
yeniden buluyor, her bulduğunun sevgisinde bir yeni ‘aşkistan’ yaşıyoruz.

 

Alperen bize, insanları sevmenin, misli görülmemiş
hazineler bahşettiğini hatırlatıyor. Aynı ölçüde, kula kul olmayan, köle olmayan
kaleme, eşsiz hürriyete, riyâ dışındaki bulunmaz Çin ye Maçin kâinatına, hakîkati
aşan masala, kinin, buğzun boynunu vuran nükteye espriye, görülmedik fetihler
kazandırıyor.

 

Alperen bize ayrılıkları, bölücülükleri
yıktırdı. İnsanlar arasında inanç ye sevgiden başka üstünlük olmadığını
öğretti. Birbirimize severek bakmanın, hilâfsız, katıksız sevgisine ulaştık. Târihimizi;
Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet diye bölüp birbirine vuruşturuyorlardı. Biz onu
kurtararak birbirini tâkip eden ve seven târih bölümleri diye onları birbirine
kavuşturduk. Kimi divan şiirinin kâinatına ve ahengine karşı çıkardı, alperen
elimizden tutup, onların aynı millet destanında eşsiz bağlar bulunduğunu
anlattı.

 

Yüce Peygamberin hikmetiyle, ırklar, cinsler,
gençler yaşlılar arasında ayırışlara, tercihlere, aşağılamalara kim cevaz
yerebilir? Tamahtan, gururdan, hasislikten, yıkıcılık ve ayrılıktan,
merhametsizlikten uzak bir dünya kurduk kendimize…

 

Görmesini bilen her göze Lâmekân’dan Adn
Cennetleri fışkırtan imrenmeler bahşeden Rabbime şükürler olsun.

Önceki İçerikNe Ukrayna Ne Rusya ve Hem Ukrayna Hem Rusya
Sonraki İçerikÖncesi ve Sonrasıyla İslâmiyet (1)
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.