Sizin En Hayırlınız…

28

Gün geçmiyor ki, gazetelerde bir kadının dövülmesi veya
öldürülmesi gibi, çok üzücü ve çok vahim olaylarla karşılaşmayalım. İşte böyle bir
ruh hali içindeyken, bir nebze herkes ve her şeyden uzak kalarak, başımı
dinlemek için kendimi parkta buldum.

     Günün yorgunluğunu
unutmak, ağaçları seyretmek, hafif esen rüzgârla yaprakların kıpırdanışlarını,
âdeta dans eden yaprakların hışırtılarını ve birbirlerine olan fısıltılarına
kulak vererek, bir an için de olsa, hayatın sıkıntılarından uzaklaşmak için
parktayım.

     Kenardaki bir
bank’a oturarak, tatlı hülyalara tam dalmak üzereyken, sırt sırta vermiş bankın
/ sıranın öbür tarafında oturan ve sırtı bana dönük, fakat benden habersiz
olan, 60 yaşlarında var yok birinin, kendi kendine konuşmalarını, ister istemez
dinlemek zorunda kaldım.

     Yaşlıca bir adam,
dünyadan habersiz, kendi kendine engel olamadığı iç çekişler, önlemeye
çalıştığı fakat mani olamadığı hıçkırıklarla, acısını dışa vurmaktan kendini
alamıyordu. İşte bu adamın dudaklarından dökülen derin acı, keder ve gam yüklü
mırıldanmaları:

     “Eşim öleli tam üç
ay oldu. Hâlâ onsuz boş kalan evime girmekte zorlanıyorum. Eşimin yokluğu beni
boğuyor sanki. Kendi evimde nefes alamıyorum. Meğer evi o dolduruyormuş. O
öldükten sonra, evdeki ben dahil her şey ölü gibi sessiz, hissiz ve duygusuz.

     “Keşke hanımım sağ
olsaydı da, yine münakaşa edip tartışsaydık. Yine birbirimize lâf yetiştirmekte
yarışsaydık. Birbirimize karşı ağır sözler sarf etseydik.

     “Yeter ki, o
hayatta ve evimde olsaydı. Keşke onsuz boş eve girmez olaydım. Ama artık yok.
Biricik eşim öldü. Hiç ummadığım ve beklemediğim bir zamanda, emri hak vaki
oldu. Aramızdan ayrıldı. Ah eşim ahhh!

     “Hanımım hayatta,
evinde ve yanımda olarak, nasıl hareket ederse etmesi, ne söyleyecekse
söylemesi, fakat ne olursa, nasıl olursa olsun, ölmemiş olması; her şeyine
katlanmaya değermiş. Ah keşke ölmeseydi…” gibi sözler sarf ederek, yerinden
yavaşça kalktı. Ağır adımlarla buradan uzaklaştı.

     İçten gelen samimi
itirafları hâlâ kulaklarımda akis ve yankılar yapıyor. Beni derin düşüncelere
salıyor. Demek ki diyorum, bu adamın; zamanında -ne olursa, nasıl olursa olsun-
eşinin kıymetini bilmemiş olması; ateş olup içini yakıyor, mânevî azaplar
içinde vicdanını sızlatıyordu.

     Fakat ne çare ki,
son pişmanlık fayda vermiyor. Gideni geri getirmiyor. Hanımsız evin zindan
olmasına engel olamıyor.

     Belli ki, bu
kişinin eşine çektirmediği ve yapmadığı eza ve cefa kalmamış. Keşke, eşinin
değerini ölmeden önce bilseydi de, ne ona ne de kendisine hayatı zehir ve
zindan etmeseydi.

     “Ba’de
harabi’l-Basra.” / “ Basra harap olduktan sonra.” İş işten geçtikten sonra,
maalesef son pişmanlık fayda vermiyor.

     Oysa Hz. Muhammed:
“Sizin en hayırlınız hanımına en iyi davranandır.” dememiş miydi?

     Kaldı ki, “Cennet
anaların ayakları altında.” değil mi?

     Büyük zatların
büyüklüğü, eşlerine karşı gösterdikleri iyi ve güzel davranışlarında yatıyor.

     Sokrat bile,
hırçın ve başkalarının yanında kendisini aşağılayan eşine karşı, çok şefkatli
ve anlayışlı idi.

     “Ana gibi yar,
Bağdat gibi diyar olmaz.” boşuna söylenmemiş.

     “Ana başta taç
imiş, bir evlat pîr olsa da anaya muhtaç imiş.” gibi altın sözleri herkes
bildiği ve duyduğu halde, kadınlara karşı bigane kalmak, onlar karşısında sağır
olmak; ne büyük cehalet, ne büyük gaflet, ne büyük pişmanlık. Ama pişmanlık
fayda vermiyor. Gideni geri getirmiyor. İşte bunun içindir ki, Hz. Mevlana:
“İnsan pişman olduğuna da pişman olacak.” diyerek bu duruma düşmeden gereğini
yapmanın önemine işaret ediyor.

     Hayat arkadaşının;
Allahın munis, lâtif bir hediyesi olduğunu bilen, ona karşı yanlış ve kötü
davranışlarda bulunabilir mi? Unutmayalım ki:

     “Hasmın (eşinin)
sitemini (eziyet ve cefasını), sitemsiz (karşılıksız) bırakmak; ona en büyük
sitemdir.” Aynı zamanda aile saadetini yeniden sağlayacak, yenileyecek olan bir
tılsımdır.

Önceki İçerikTürkçenin Dikenleri…Türkçe Sevdalısı Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa İle Uydurma Kelimeler Hakkında Konuştuk.
Sonraki İçerikSonbahar
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.