Muhafazakârlık Ve Devrim Üzerine

42

Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Tarih Tezi Işığında, İlkel
Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya” adlı eserinde (Tarih Bilimi
Kitapları Mayıs 2000), sayfa 13 te aynen şöyle diyor:

“Gerçek
sosyal devrim; birkaç kişinin veya birkaç zümrenin eseri olmak şöyle dursun, en
belli başlı büyük sosyal sınıfın bile toptan ve bilinçli davransa dahi tek
başına başarabileceği bir şey değildir.

Sosyal
Devrim; bir toplumdaki bütün sosyal menfaatlerin, hep birden içine girdikleri,
üretici güçlerin üretim biçimleri ile olan çelişkilerinin hat safhaya çıktığı
sosyal bir krizle ansızın doğar.

            Buradan
Depresyon üzerine biraz kafa yoralım, yorumlar yapalım. Depresyon hakkında
birkaç kitap okudum. Ama uzun bir süreçte, her hafta sonu çıkan Cumhuriyet
Gazetesi Bilim ve Teknik ekinde depresyon hakkında çıkan belki onlarca bütün
makaleleri okudum, kestim, sakladım ve başucuma koydum. Bence biraz amatörce
bilgi sahibi olabildim. İhtiyatla okunup, kabul edilmesi kaydıyla aşağıda
çıkarımlarımı özetliyorum.

*
Depresyon; bir kişinin içinde bulunduğu ortamda, üzerine bir denge inşa
edebilerek oturduğu sosyal zeminin, “Statükonun”  aniden değişmesi ve kişinin, kendine; “eyvah,
ben ne yapacağım şimdi” sorusunu sorması ile ortaya çıkar. Vücut aklı, bir
korunma sisteminin sonucu; “sen mademki ne yapacağını bilmiyorsun, o zaman hiç
yürüme, düşersin, bir yerin kırılır, otur ilerisi için bir plan yap vb.” diye
kişi yerine düşünerek ve karar vererek, mental enerjisini iyice kısar ve kişiyi
deyim neredeyse kıç üstü oturtur.

            Depresyona
neden olan Statükonun aniden değişim örnekleri olarak aşağıdakiler gösterilmektedir:

*
Evlenme,

*
Boşanma,

* Bir
çocuğun olması,

* Bir
çocuğun kaybı,

* İş
değiştirme,

* Şehir
değiştirme,

            Buradan
zihinsel yapımızın, yazılımımızın, aslında muhafazakâr olarak inşa edildiğini
önerebiliyorum. Bu doğal haslet, bir kusur olarak görülemez, bir gerçeklik
olarak kabul ve saygı görmelidir. Ancak var olan medeniyet ve Cumhuriyet
yurttaşı konağından bir önceki ümmet, kul konağına dönüş talebi muhafazakâr
değil gerici bir taleptir. Toplumda kolay kolay karşılık bulmaz bu nedenle
gizli ve nihai amacını gizleyerek var olmak zorunda kalır.

            Dr.
Hikmet Kıvılcımlı’dan aldığım girişteki paragrafta da bir devrim için
“çelişkilerin had safhaya çıktığı bir sosyal krizden” bahsedilmektedir. Yani
bence, varolan statüko, zemin zaten parçalanmış ve dağılmıştır. Halk başka bir
statükoyu kabullenmeye hazırdır.

            68
öğrenci olaylarında, yaş itibarıyla biraz geç kalmış olarak sol cenahın epeyi
kıyısında yer almıştım. Elime hiç silah almadım, hatta çıplak gözle bir silah
dahi görmedim. Ama o günlerden bana sosyalizm miras kaldı. Herhalde sosyalizmi
benimsedim, içselleştirdim. Sitemizde yayınlanmış olan “Küba Üzerin” başlıklı
denememde aynen şöyle demişim:

            “Ben,
insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur
duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı o gün şansı
yaver gitmemiş türdaşlarımla paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa
doyması yerine herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım
tam olarak doymasa ne çıkar, yeter ki bebelerin karnı tam doysun, karınları aç
diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler;

Serçenin
kanadını kırmasınlar,

Karıncaya
hor bakmasınlar,

Karacanın
yavrulusunu vurmasınlar,

İnsana
kıymasınlar.

Sevgiyle
ve mutlulukla kalın.”

            Bir
de Büyük Atamızı ve onun “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” deyişini çok
benimsedim.

Bir de
pusulam sadece ve sadece gerçeeeeeeeeektir. Gerçeği hep ararım.

Sonunda
ulusalcı bir sosyalist olarak aranızdayım işte. Bu gözle 68 öğrenci olaylarına
bakıyorum şimdi. Önce Fransa’da 68 olaylarının
öncesine dönelim.

            1 Temmuz-22 Temmuz 1944 tarihleri
arasında, ABD de yapılan, 44 ülkeden gelen 730 delegenin katıldığı ancak karar
verici devletlerin sadece ABD ve İngiltere olduğu Bretton Woods resmi adıyla,
“Birleşmiş
Milletler Para ve Finans Konferansında” USD altına dönüşebilen tek para birimi
olarak kabul ediliyor ve 1 ons altın 35 dolara sabitleniyordu. ABD, kendisine
talep gelmesi halinde doları bu tutar karşılığı altına çevirmeyi taahhüt
ediyor, buna karşılık diğer ülkelerin para birimleri artık dolara göre
değerleniyordu.

            Fransa
1965 yılı başlarında elindeki dolara karşılık ABD’den altın talep etmeye başladı.
Dolara karşı altın almak güvence demekti. 4 Şubat 1965 günü Eliysee Sarayı’nda
dananın kuyruğu koptu. De Gaulle, 1944’deki Bretton Woods’un zamanına göre iyi
bir anlaşma olduğunu söylüyor fakat 20 yıl sonra artık geçersiz olduğunu ilan
ediyordu. Ülke siyasal ve ekonomik açıdan en parlak günlerini yaşıyorken ülke
basını, sendikalar ve üniversite gençliğinin başını çektiği “Diktatör De
Gaulle” konulu eylemler birbirini izlemeye başladı. Sonunda romantik solcuların
68 Devrimi olarak adlandırdığı olaylar patlak verdi. Seçimler yenilendi ve
ilginçtir, De Gaulle eskisinden daha fazla oy aldı. Ancak ömrü boyunca büyük
badireler atlatan adam, bir referandum yenilgisiyle istifa ederek taşradaki
sakin evine çekildi. Fransa’nın kudretli generali ve devlet başkanı, bir yıl
sonra kalp krizi geçirip öldü.

            Netice
olarak yorgan gitti, kavga bitti deyişine uygun olarak, Fransa’da başlayan ve
Avrupa’ya sıçrayan öğrenci hareketleri söndü gitti. Ama Türkiye’mizde başka
şeyler oluyordu. Yine sitemizde, ”Türk Ulusunun Mayası” başlıklı denememde şöyle
demişim:

            “Bizim
memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri,
karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki gerçek bir düşman
olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla
ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten tarihten gelen gelenekle,
vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?” 

            Demirtaş
Ceyhun’un, “Ah Şu Koca Bıyıklı Türkler” kitabında mı idi acaba,  şöyle bir saptama okumuştum: “Osmanlı
Devletinin Anadolu tarihi, Türkmenlerle savaş tarihidir” Yani Anadolu,
müstebitlere boyun eğmemiş, sürekli ayaklanmış. Buna bir işaret koyalım; bir de
şuna işaret etmek isterim ama önce bir hatırlatma:

            ‘Aydınlanma nedir?’ sorusuna
yanıt Immanuel Kant’tan (1784); “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş
olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise,
insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın
kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun
nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve
yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda
aramalıdır Sapare Aude! ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ sözü şimdi
Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye
bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes)
tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca
kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu
insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok
kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.”

            Ergenleşme
çabasını kuşak çatışması olarak ta görebiliriz. Ergenlik yaşına gelmiş bir
kişi, büyüklerince dizayn edilmiş artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğini
anladığında bütün bunlara ‘benim düşüncelerimi, isteklerimi hiç
değerlendirdiniz mi?’ diye isyan eder. Bir reddediş, bir çatışma dönemi
yaşanır. Bu dönemin sonunda kişi bütün bu statükoyu kendi rızası ile
kabullenmiş olarak ergenleşir. “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.” (Hegel)

            Bizim
68 kuşağı hareketinin bence temel dürtüsü bu ergenleşme çabası idi. Ancak bu
kez hedefte aile büyükleri değil, en büyük baba Devlet vardı. Çok fazla
ergenleştik. Çatışma çok sert oldu. Ülkücü arkadaşlarda ise Devlete kesin biat
duygusu ve davranışı vardı. Şunu hep hatırlarım: 12 Mart öncesi devrimci
gençlik olarak Şirinyer Halkevinde yuvalanmıştık. Biz polis otolarından
kaçarak, köşe kapmaca oynayarak gece afişlemesi yaparken ülkücü arkadaşlar bunu
polis otoları eskortluğunda yapıyordu.

            Burada
yeri gelmişken veya gelmemiş iken bu denemeden bağımsız olarak günümüz için
Devlet hakkındaki görüşlerimi de aktarmak isterim. Bence Devlet, siyasi
iktidarların tayin ettiği, vatanın ve milletin hizmetindeki sivil ve askeri
bürokrasidir. Termodinamik temel yasalarının birine göre her sistem kendini en
az enerji harcayacak düzeye indirger. Bu yasa, geçmişte bir Milli Eğitim Bakanımızın
söylediği rivayet olunan “Okullar olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim”
ifadesinde tam olarak kendini bulur. Bu nedenle her devletin temel vasfı despot
olmasıdır. Bu despotluk, cesur vatandaş ve ilkeli siyasetçilerin mücadeleleri
ile demokratlığa doğru evrilir. Yani bana göre Devlete biat etmek yerine
devletle demokratik bir mücadele içinde olmak bana göre daha doğrudur.

 

            Sonuç
olarak sol cenah ta devlete karşı ayaklanmış, devrim için ordulaşma
yapılanmasına gitmişti.

Aslında
önce sadece sol cenahta verilmiş olan kırk üç can kaybının bu yapılaşmayı
körükleyen büyük bir provokasyon olduğu aşikardı. Ancak devrim yapılmak istenen
Türkiye’de sosyal siyasi yapı şöyle idi: İktidarda %2.5 enflasyon, %7.5
kalkınma hızıyla, büyük sanayileşme hamleleriyle, benim de kabul ettiğim bir
doğru olarak ”Türkiye’ye bir Türkiye daha katmakta olan Adalet Partisi,
Süleyman Demirel Hükümeti vardı. Adalet Partisinin başında olduğu koalisyon
hükümetinin ABD’nin silah ambargosuna karşılık olarak 25 Temmuz 1975 te ABD
üslerini kapatarak yanıt verdiğini hatırlamak gerekiyor.

            Yani
Türkiye’mizin temel sanayi kuruluşlarını kuran, inşa edilen elliye yakın
barajla çiftçinin tarlasına suyu ulaştıran, dokunulmaz YSK ile milletin tercihi
sonucu iktidarların seçimle değiştiği bir Millici ve kalkınmacı bir dönemden
bahsediyoruz. Bu dönemde, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi, milletin
statükodan memnun olmadığını önererek bir devrime kalkışmak büyük bir yanlış
idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı sağlığında bu kalkışma düşüncesine karşı,  elinden geldiği kadar büyük bir mücadele
vermişti.

            Sonuçta
olanlar oldu. Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere, babası ve
annesi şunları söyler: “Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim,
ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi
okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye
ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat
yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü.

Bunu
bilesiniz diye söylüyorum.”

            Onlar
o yaşta kaldılar ya, ben şimdi sanki annesi babası imişim gibi bu çaresiz feryadı her okuduğumda gözlerim
ıslanır.