Kozgalış

37

Faruk Korkmaz, ‘Aziz Şehitlerimize ve Şanlı Gazilerimize Minnetle…’ ithaf ettiği Kozgalış isimli romanında 15 Temmuz 2016 târihindeki menfur darbe teşebbüsünü anlatıyor.

Yaşanan bir
hâdisenin bilinmeyen yönleri aksiyon flmlerinin senaryosu gibi müthiş üstü bir
hareketlilikle başlıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Gölbaşı Havacılık ile
Özel Harekât Dâire Başkanlığı ve Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne, darbe teşebbüsüne
karşı hazırlıklı olunması emri verildi. Özel Harekât binâsı, şiddetli bir
patlama ile sarsıldı. Camlar kırılmış, duvarda çatlaklar, kısmî yıkılmalar
meydana gelmiş, bina çok büyük hasar görmüştü. Emniyet âmirinin sesi duyuldu:

-Arkadaşlar,
Havacılık Dâire Başkanlığımıza bombalı saldırıda bulunan uçak bir Türk F 16’sı.

Çok geçmeden
tekmil silahlarını kuşanmış olarak toplananların ağzını bıçak açmıyordu.
Herkes, ‘Can yoldaşlarım’ diyen gür
sesi dinlemek için kulak kesildi. Konuşan; Operasyon Şube Müdürü Tuğrul Bey’di:

-Maalesef ordumuza
sirayet etmiş bir grup hâin tarafından Yüce Devletimizi, millî irâdemizi hedef
alan alçak bir darbe teşebbüsü ile karşı karşıyayız. Bu hâinler bugün sivil
vatandaşlarımızın üzerine ateş açtılar. Biraz önce bizi, Türk polisini
bombaladılar.  Nefesimiz enselerindeydi,
şimdi dişimizi gırtlaklarına geçireceğiz. Bugün erlik günüdür, cenk günüdür,
şeref günüdür. Birazdan harekete geçeceğiz. Size mukavemet gösteren, sizden
silâh bırakmanızı isteyen kim olursa bilin ki hâindir, kalleştir, kendini
satmış kancıktır. Onlara asla müsamâha göstermeyin, ölün fakat silâhınızı
teslim etmeyin, ölün fakat teslim olmayın. Türk milleti şu an bütün yurtta
meydanlara, valiliklerin ve kaymakamlıkların önüne yürüyor. Bu aziz millet,
geçmişte olduğu gibi bu gün de işgalcilere karşı bedenini siper ediyor. Bu bir
kıyamdır. Yüce Türk Milletinin ezelî düşmanlarına ve onların uşaklarına
bedenini siper ediyor. İşbirlikçilerine karşı kutlu bir direniştir. Allah
aşkına, şehitler aşkına, Türk’e kast edene aman vermeyeceğiz. Türk’e baş
eğdirmeye çalışanın başını ezeceğiz. Bu vatan, bu devlet, bu bayrak Türk’ün
canânıdır. Can vereceğiz ama canânı vermeyeceğiz.  Haydi gazâmız mübârek olsun yiğitlerim. Allah
aziz milletimizi korusun.

Ve… Yürek
delen hâdiselerden biri:

Görevli polislerden
Ali Haydar’ın gövdesinin yarısı, bombadan savrulan Kobra’nın altında kalmıştı.
Öylece bıraksalar, kan kaybından şehit olacaktı. O ise, ne pahasına olursa
olsun buradan kurtulup hâinlerle savaşmak istiyordu. Kısa bir fikir teâtisinden
sonra, başka çâre olmadığı için arkadaşları çekerek onu çıkarırlarken, bir
ayağı kopar. Hastahâneye gitmeyi reddeder. ‘Siz
beni çarpışma mahalline, götürün, bir yere oturtun, silâhım elimde vazifemi
yaparım
. İt daladı diye kurt pusar mı?
Beni yatakta ölmeye mahkûm ederseniz size hakkımı helâl etmem’ diye ısrar
eder. Kısa bir tartışmadan sonra arkadaşları isteğini kabul ederler. Buldukları
hasar görmemiş bir Kobra ile vazife mahalli olan Özel Kuvvetler Komutanlığına
giderler. Ali Haydar, Kobranın üzerine oturtulur. Komutanlığa girmek isteyen
hâinlerden üçünün dünyasını değiştirir. Bunlardan biri, Astsubay Ömer
Halisdemir’i ve 6 kişilik ekipten Mehmet’i ve şehid eden hâindir.

Minârelerden salâ
sesleri yükselirken biri sakat, diğeri yaralı 6 kişilik ekip olay mahallinde
bulunan birkaç kişi ile birlikte, Özel Kuvvetler Komutanlığı binasını işgal
etmek isteyen güruhu tamamen tesirsiz hâle getirerek 15 Temmuz’un önemli
zaferlerinden birine imza atmışlardı.

Şehidlerin yanına gittiler.
Cengiz Yarbay, önünde ihtiramla diz çöktüğü Şehid Hâlisdemir’i incitmekten
korkarcasına ihtimam göstererek alnından öptü. Sonra yanındakilere dönerek
hüzünlü bir ses tonuyla; ‘Astsubay Hasdemir, cuntacı generalin şahsında
darbenin kafasına sıkan kahramanımızdır. Eğer o general, içeriye girip de Özel
Kuvvetlere emir komuta edebilse, diğer cuntacılarla koordinasyon kurabilse çok
feci neticeler ortaya çıkabilirdi. Bu yiğit, sıktığı kurşun ve fedâ ettiği
canıyla belki de bir milletin kaderini değiştirdi. Ruhun şâd olsun Ömer’im.
Durağın Uçmak, makamın şehidler otağı olsun.’ Dedi.

Sonra Mehmet’in
başında toplandılar. Aziz naaşından akan kan, etrafında göllenmişti. Hayatta
iken eğildiği görülmeyen başının, alnından yukarısından itibaren yukarısı
yoktu. Hilal bıyıkları kana bulanmıştı. Belli belirsiz gülümser gibi bakan
yüzü, hafiften sağa dönmüştü. Açık kalan gözleri, yukarı doğru bakıyordu.
Gözlaşları yanaklarından süzülün Mustafa, besmele çekerek kapattı. Fakat elini
yüzünden çektiğinde gözleri yine aynı noktaya bakmak üzere açıldı. Mustafa
ikinci defa denedi fakat değişen bir şey olmadı. Üçüncü defa denemek isterken
Levent, ‘Mustafa’ diye seslendi. Hıçkırıklar sebebiyle konuşamıyordu. Eliyle
şehid Mehmet’in baktığı yeri gösterdi. Orada, yeksek bir bayrak direğinde
dalgalanan Türk Bayrağı vardı. Hepsinin dudaklarından dökülen ‘Allah-u Ekber’ sözü hıçkırıklarını
bastırıyordu. Şanlı bayrağımıza bakıyor ve sanki ‘kanım sana helâl olsun…’ diyordu.

***

Zafer
mahallini terk etmeden önce, evli olanlar eşleriyle konuşup sağlık haberlerini
verdiler. Mustafa’nın hâli-tavrı farklıydı. Sorduklarında anlattı:

Eşim, Genelkurmay
Başkanlığı’nın önündeymiş. ‘Çabuk eve dön!’
dedim… ‘Niye’ dedi. ‘Sizin tepenize bomba atanlara, devletine
ihânet edenlere karşı durmayayım mı? Evde oturup beddua etmekle mi yetineyim?
Bu devlet, benim de devletim. Kadınım diye bir şey yapmayayım mı?  Hâinlere bir taş olsun atmayayım mı? Ben evde
oturdukça hâinin karşısında bir eksik olacağız
…’

Elimi, kolumu ve
dilimi bağladı. Bir şey söyleyemedim. Keşke Genelkurmay binasındaki görevimiz
değişmeseydi. Belki orada bulurdum kendisini…

Arkadaşı, ‘Aslanın
erkeği dişisi olmazmış. Bu gece onlar bize emânet, hepimiz de Allah’a emânet..
Erkeğiyle kadınıyla Türk ayağa kalktıysa, emin olun bu gecenin şafağında
doğacak güneş daha güçlü bir Türkiye’yi aydınlatacaktır.

Korkmaz
Hoca’nın eserinde; Müslüman Türk milletinin günlük hayatı, aile bağlarındaki;
sevgi açısından yumuşak ve sıcak, disiplin açısından çelik gibi sağlam örnekler
var. Kültür çevrelerinden sokak hayatından, millî ve mânevî değerlerine bağlı
insanlardan, ve daha çok da mâlûm cemaatten, cemâatin hizmet (?!) anlayışından,
öğrenci evlerinden, evlerdeki ağabeylerden, imamlardan, saf ve temiz Anadolu
çocuklarına uygulanan beyin yıkama operasyonları ile devşirilmelerinden
sahneler…

***

Gazeteci Umut
Batur ile kuyudan çıkamayan Yusuf arasındaki mistik ve felsefî sohbetler
didaktik romana derinlik ve değer kazandırıyor.

Akşam’ın ilk
karanlığında, parkta serseriler tarafından dövülen, üzerinde para çıkmayınca
sırtından paltosu alınan bir ihtiyarı alır, evine getirir.

Kuyudan
çıkamayan Yusuf, ‘kuyu’yu anlatıyor:

Kuyu, kimine göre
sahranın ortasında bir çukur, kimine dünyanın bizzat kendisi; şan, şöhret,
mevki, falan filan. Tul-i emel yani; gün gelip öleceğini hiç düşünmeden
dünyalık biriktirmek, ona bağlanmak… Kiminin de içindedir kuyu; karanlığında
ruhu kaybolup gitmiştir ama kendisi bunun farkında bile değildir.

Umut çayını
yudumlarken Yusuf’un söylediklerini düşünüyordu. Helâ temizleyen bir insan için
derin sözlerdi bunlar.

-Ya sen amca? Sen
bu kuyuların hangisinden çıkamadın?

-Ağzı, ipi, duvarı,
dibi olmayanından Umut Bey oğlum… Nice kervan, nice yolcu geçer yanından; kaç
kova salınır içine bilinmez. Kimi içer suyundan, kimine bir avuç kumdur kalan.
Kiminin de kısa kalır ipi, kum bile düşmez bahtına. İşte bu kuyudan çıkamadım
ben.

-Vay be Yusuf Amca!
Sen neymişsin böyle… Yaktın bütün devrelerimi, dedi şaşkınca bir gülüşle.

Yusuf’un son
söyledikleri âdetâ beynini tokatlamıştı. Nice kervanın, nice yolcunun uğradığı,
içine sayısız kovanın salındığı, kimine su kimine kum veren, ağzı, dibi, duvarı
ve bir ipi bile olmayan kuyu.

Sohbet
derinleşerek ve koyulaşarak devam eder. Gece yarısı olmuştur. İhtiyarın yatması
için Umut, salondaki kanepeyi hazırladı. Gardırobundan bir palto çıkardı ve
cebine gizlice bir miktar para koydu ve ‘Belki
sana biraz büyük gelebilir. Kabul edersen giymeni isterim
’ dedi ve Yusufun
yanı başına bıraktı.

***

Uyandığında saat
9.00’a geliyordu. Uzun bir uyku çekememişti ama kendini dinlenmiş ve dinç
hissediyordu. Yusuf’u uyandırmak için salona girdiğinde yatağı toplanmış gördü.
‘Yusuf Amca’ diye seslendi ama bir cevap alamadı; Yusuf yoktu. Masanın üzerinde
duran para dikkatini çekti. Baktı; bu, dün gece Yusuf’a verdiği paltonun cebine
koyduğu paraydı. Altında da bir not duruyordu:

Umut Bey oğlum,

İnsanlığınla
yüreğimi, paltonla bedenimi ısıttın. Lâkin bu parayı kabul edemem. Nâzik
düşüncen için teşekkür ederim. Kurdu kuşu doyuran Allah bu ihtiyarı unutacak
değil ya? Eğer vaktin olursa, gönül zenginliğine ve misafirperverliğine bir
bardak çay sıcaklığıyla mukabele etmek isterim. Yusuf.

Adresim: ……………………………….

***

Öğrenci
evlerinden ibretlik bir sahne…

-Otur İbrâhim,
otur. Çok önemli bir kaset dinleyeceğiz şimdi, hocaefendinin müstesna
sohbetinden, nasihatlerinden istifâde edeceğiz. Kıymetini bilin ve her
kelimesinden kendinize hisse biçin.

-Abi imtihanım var
yarın. Daha sonra dinlesek?

-Hepimizin imtihanı
var kardeş.. Sohbetin feyzini, hocaefendimizin himmetini almadan gireceğimiz
imtihanın ne bereketi olur ki?

-Abi tamam da aklım
derste kalır şimdi. Çok da çalıştım. Son tekrarımı yapayım bari. Yüksek bir not
almak istiyorum.

-Biz sana sana en
büyük imtihanın başarı anahtarını sunuyoruz sen neyin derdindesin. Bu
imtihandan alacağın not, dünyalık nasibindir. O da muhterem efendimizin
duâlarının tezâhürü ve tecellisiyle nasip olacaktır inşallah. Hadi bakalım,
otur yerine.

İbrâhim şaşırmış ve
üzülmüştü, oturdu. Sık sık sohbet kasetlerini dinletiyorlar, kitaplar
okuyorlar, zaman zaman evlerine gelen tanımadığı kişilerin nasihatlerini
dinliyorlardı.

İbrâhim, Zeki bir
öğrenciydi. İlkokuldan beri her yıl başarı belgesi almıştı. Lise son sınıftaki
kimya öğretmeninin teşvikiyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesini ilk tercihine yazmış,
kazanmış ve babasıyla birlikte kayıt için İstanbul’a geldiklerinde,
öğretmeninin referansıyla bu eve kabul edilmişti.

-Bak İbrâhim…
cemaatimizin kendine has bir işleyişi vardır. Kuralları vardır… Bizimle
yürümek isteyen herkes bu kurallara uymak zorundadır.

-Tamam da abi ben
kötü bir şey söylemedim. Ders çalışmak istemem kural dışı bir durum mu?

-Abinin sözüne
itiraz etmen kural dışı. Biz, büyüklerimizin söylediklerini sorgulamadan
dinler, verdikleri her vazifeyi emir telâkki eder, cemaatimizin menfaaderini
her şeyin üstünde tutarız. Kendi menfaatlerimizden hatta âilemizden bile…

-Âilenizden bile
mi?

-Tabii… Cennette
biyolojik aile var mı? Bunu hiç düşündün mü? Orada, dünyadaki hizmetlerinin
seviyesine göre ödüllendirilecek insan. Kendi emsali din kardeşleriyle bir
arada bulunacak. Gerçek ailen, aynı hedefe birlikte yürüdüğün kişilerdir. Ebedî
âlemde Allah’ın tatbik edeceği muameleyi biz dünyâda uygularken niye
şaşırıyorsun? Muhterem hocaefendi ‘Sizler,
şahsınıza tevdi edilen vazifeyi, şahsınıza verilen emri sorgulamadan, itiraz
etmeden, gözünüzü dahî kırpmadan uygulayacak, riâyet edeceksiniz. Tıpkı ölü
yıkayıcısının elindeki cenâze gibi olacaksınız. Nasıl ki cenâze, yıkayıcıya
itiraz etmez, sizler de abilerinize itiraz etmeyeceksiniz
,’ buyuruyor.

-Yanlış söyleseler
bile mi?

-Abiler yanlış
söylemez. Sen yanlış anlarsın, muhterem efendimiz ‘En iyi akıl, tam ve şartsız bir şekilde itaat eden akıldır. Ne
olursanız olun; sıfır olun. Olun ki büyük makamlarda, büyük yerlerde
kullanılasınız
’ buyuruyor, itaat ederek aklını kemale erdireceksin İbrâhim,
itaat etmeyen, içimizde barınamaz. Tamam, seni anlıyorum. Yenisin, yolun başındasın,
usul erkân bilmiyorsun… O yüzden hoş görüyorum seni. İnanıyorum ki sen de çok
çalışacak, başarılı olacak ve hareketimize son derece kıymetli hizmetler
sunacaksın. Hadi şimdi ders başına… İnşallah hepimiz başarılara, güzel
neticelere vasıl olacağız.

-Tamam abi. Sağ ol.

İbrahim çıkar
çıkmaz Nuri diğerlerine döndü ve kısık bir sesle:

-Bunu boş
bırakmayın. Ne yapar, ne eder, nereye gider, adım adım tâkip edip her gün bana
bildireceksiniz. Motive edin, işleyin, ileride kendisine sağlanacak imkânları
anlatın. Baktık olmuyor, gözünü korkutup sindireceğiz.

***

Bir hafta sonra
imtihan neticeleri açıklandığında, dönem öğrencileri arasından en yüksek notu
alan İbrahim olmuştu. Ev arkadaşları kendisini kutladı, evin abisi Nuri ona
marka bir kazak hediye etti.

-İbrahim kardeşim,
seni tebrik ediyorum. Hepimizi gururlandırdın. Büyüklerimiz de başarını
memnuniyetle karşıladılar. Akşam İhsan ahimiz hususi olarak senin için ziyârete
gelecek.

-Allah razı olsun
abi. Çok teşekkür ediyorum. Mutluluk duyarım.

İhsan, saat sekiz
civârında, elleri kolları dolu olarak geldi. Getirdiği yiyecek ve meşrubat dolu
poşetleri diğer çocuklar alıp mutfağa götürdü.

Demek İbrâhim’imiz
bu kardeşimiz? Maşallah. Pek memnun oldum. Böyle başarılı gençleri bizlere
kardeş eden Allah’a şükürler olsun.

-Ben de memnun
oldum abi. İltifatınız için çok teşekkür ederim.

-Mârifet iltifata
tâbidir İbrâhim. Nuri abin senden çok bahsetti, başanlannı övüp durdu. Biz de
merak ettik seni. Üstelik daha ilk imtihanında en yüksek notu almışsın. Başarını
karşılıksız bırakmayız. O sebeple, bu ay ev için ödeme yapmayacaksın. O para
sana hediyemizdir. Dilediğin gibi harcayabilirsin.

İbrâhim’in sevinci
yüzüne yansımıştı ‘Buna en çok babam
sevinecek. Bu aralar eli biraz dardı. Sağ olun abi
,’ dedi.

-Ne demek kardeşim.
Babana benden de selâm söyle. Böyle bir evlat yetiştirdiği ve hizmet
hareketimize kazandırdığı için bilhassa teşekkürlerimi ilet. Maddî işleri dert
etmeyin. Biz artık bir aileyiz ve sen bize emânetsin. Ailenin kıymetini
bilirsen senin de kıymetin bilinir. Final imtihanında da aynı başarıya nâil
olursan aidatlardan tamamen muaf tutulacağını, hizmetimizden burs kazanacağını,
tahsilin bitinceye kadar masraf derdin olmayacağını taahhüt ediyorum.

-Sâhi mi abi, dedi
heyecanlı bir hâlde. Allah sizden razı olsun, inşallah başarılı olacağım.
Göreceksiniz.

-Sana güveniyoruz
İbrâhim. Sen abilerinin sözünden çıkma. Ummadığın imkânlara kavuşacaksın. Yeter
ki abilerinin sözünü dinle.  

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:                                                                                                                                                      
Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

FARUK KORKMAZ İLE YAPILAN                                                                                                  KOZGALIŞ
VE 15 TEMMUZ
                                                                                                                                       KONULU
RÖPORTAJI YARIN BU SAYFADA OKUYABİLİRSİNİZ.

 

FARUK KORKMAZ

 

29.09.1970
târihinde Malatya’da dünyaya geldi. İlkokulu Malatya Ziya Gökalp
İlkokulunda,  Ortaokul ve Liseyi
Malatya İmam Hatip Lisesinde, Lisans Eğitimimi Erciyes Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nde tamamladı. Öğretmenlik görevine Konya’da başladı. Konya ve
Malatya

Önceki İçerikDarbelere Karşı Olmak!
Sonraki İçerikBin Dokuz Yüz Elli Dokuz!
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.