İsmet Binark

41

Ötüken’den çıkarken kafilemiz çok
kalabalıktı. Bir araya gelemedik, tanışamadık. Çağrı Beğ’in ve Sultan
Alparslan’la birlikte Anadolu’ya gelişlerimizde de…

2010 yılının başlarında Dil ve
Edebiyat Derneği’ndeki konferansında bir araya gelebildik. Kaynaşmamız hiç de
zor olmadı. Kendisine röportaj teklif ettim. ‘Sorularınızı gönderiniz, cevaplar fırsat bulduğumda Ankara’dan yazar
gönderirim
’ dedi. Şaka ile karışık kinâyeli bir şekilde;  Gecikme
olursa Ankara’daki dostlarım, ziyaretinize gelir münâsip bir lisanla
hatırlatırlar
’ deyince sordu: ‘Kimlerdir,
tanıyor muyum acaba
?’ . İsimleri sıraladım: Nuri Gürgür (O târihte Türk
Ocakları Genel Başkanı idi) Yücel Hacaloğlu (Türk Ocakları Genel Başkan
Yardımcısı idi), Sadi Somuncuoğlu, Acar Okan (O tarihte Ankara’da idi) ve
birkaç isim daha… Cevabı imbikten süzülmüş nezâketinin zarâfetinde idi. ‘Merak
etmeyiniz…’

11 yıllık bir zaman dilimine
bâzıları nehir röportaj türünden ve 3-5 bölüm hâlinde 5 adet röportaj,
kitaplarından bâzılarına ait 10 adet tanıtım yazısı … Ve… her vesile ile
gerçekleştirilen, sayısı 100’leri aşan uzun telefon görüşmeleri sığdı.

Zamanı iyi değerlendirme
konusunda da tecrübe ve beceri sâhibi idi ki, 60’dan fazla eser telif
etti.  Çok kişinin makale bibliyografyası
ile alâkadar olmuş, bir kısmını makale olarak yayınlamıştır. Ümit edilir ki,
kendi makalelerinin de bibliyografya çalışmaların yapmıştır.

Son derece titizdi. Selis
Türkçe’si ve inci gibi el yazısında en küçük bir hatâ bulmak mümkün değildir.

Arşivciliğin ilmini yapmış bir
ilim adamı, mükemmel bir kütüphâneci, mutasavvıf, gönül insanı ve bu
meziyetlerini nezâketi, asâleti ve tevazuu ile taçlandırabilen müstesna bir
şahbsiyetti. İlim ve hizmet aşkı ile doluydu. Kültür meselelerine Ermeni
problemleri ile alakalı bilgi ve belge incelemeleri, O’nun için dinlenme ve
enerji toplama fırsatı idi.

Her ölüm erkendir. İsmet
Binark’ın vefatı kültür hayatımız için kuşluk vaktinde havanın kararması,
gecenin başlaması gibi oldu.

Mekânı cennet olsun, kabri
nurlarla dolsun.

***

Kendisiyle yaptığım röportajlardan bölümler:

İsmet Binark: Ermenilerin târihi
ve ana yurtları ile ilgili olarak çok sayıda neşriyat yapılmasına karşılık, bu
neşriyatın genelde büyük bir kısmında, konuya objektif ve ilmî ölçüler
içersinde yaklaşılmadığı görülmektedir. Ermenilerin menşei ve anayurtları
konusundaki bilgiler, birbirinden çok farklılık göstermektedir. Ermenilerin
menşei konusunda Ermeni târihçiler dahi kendi aralarında fikir birliği içinde
değillerdir. Bu da, anayurtlarının neresi olduğunu şüphesiz tartışma konusu
yapmaktadır. Bu konuda Ermeni târihçilerinin birbiri ile çatışan ve çelişen
görüşlerini şu çerçevede sıralamak mümkündür:

a- Ermenileri Nuh Peygambere
dayandıran görüş: Buna göre, Ermeniler Nuh Peygamberin torununu olan Hayk’tan
gelmektedirler. Bu var sayımdan hareketle, Huh’un gemisi Ağrı Dağı’na
oturduğundan Ermenilerin ana yurdu Doğu Anadolu’dur. Ermeniler kendilerini
‘Hayk’ diye isimlendirirler ve ülkelerine de ‘Hayastan’ derler. Ancak,
efsânelere dayanan ve ilmî olmaktan çok uzak bulunan bu görüş üzerinde durmanın
tabiatıyla gereği de yoktur.

Târihçi Auguste Carriere, 1896’da
Paris’te neşredilen ‘Moise de Khoren et la Généalodie Patriarcale’ adlı
eserinde:  ‘….eski Ermeni târihçilerin
verdikleri bilgilere güvenmenin büyük bir gaflet olacağını, çünkü verdikleri
bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu’ kaydetmiştir.

b- Ermenileri Urartulara
dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3.000
yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllardan önce İskitlerin, sonra
Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin
Lydialılarla Medler arasında mücâdeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin
nüfuzuna girdiği bilinmektedir.

Bu dönemlerde Anadolu’da Ermeni
adına hiçbir şekilde rastlanmadığı gibi, Urartu dili ile Ermeni dili de
birbirine benzemektedir. Urartu dili bir Asya dili olup, Ural – Altay dilleri
ile benzerlik göstermektedir. Ermeni dilinin ise, Hint – Avrupa dillerinin
‘Satem’ grubuna girdiği kabul edilen bir ilmî görüştür. Bu durumda, Urartularla
Ermeniler arasında bir yakınlık bulunduğunu ileri sürmeye de imkân yoktur. Bunu
doğrulayacak, elle tutulur hiçbir bulgu da mevcut değildir.

c- Ermenileri Urartu bölgesini
işgâl eden bir Trak – Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni târihçileri arasında
en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak – Frig
soyundandır. İllyrialıların baskısıyla M.Ö. 6. Yüzyılda Doğu Anadolu’ya göç
ederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk olarak M.Ö. 521 yılında Med (Pers)
İmparatoru Dara’nın (Darius) Bissutun (Behistun) yazıtında rastlanılması ve
Dara’nın ‘Ermenileri yendim’ ifâdesinin, bunu doğruladığı ileri sürülmektedir.
Bu görüş ise, Nuh ve Urartu teorilerini temelden çürütmektedir.

d- Ermenileri Güney Kafkas ırkı
olarak kabul eden görüş: Buna göre Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya’dır.
Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak
gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Dara’nın ‘Ermenileri yendim’
ifâdesinin, yer olarak Kafkasya’yı işâret etmiş olduğu şeklinde
yorumlandığıdır. Ne var ki, Ermenilerin diğer Kafkas ırklar ile bir ilgileri de
yoktur.

Görüldüğü gibi, Ermenilerin
menşei ve anayurdu bugüne kadar tartışma konusu olmuştur. Böylesine birbiriyle
çelişen görüşler karşısında, Ermenilerin iddia ettikleri gibi Doğu Anadolu’da
3–4.000 yıldır mevcut olduklarını kabullenmek ilmî olarak mümkün değildir.

Ermenilerin bu asılsız iddialının
arkasında, Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere
indirmek, Doğu Anadolu’ya bir anayurt olarak sâhip çıkmak ve bunu eski bir
kültür varlığı olarak sunmak düşüncesi yatmaktadır. Böylece, Türklerin,
Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri ileri sürülmek
istenmektedir.

Târih itibâriyle Ermeniler Doğu
Anadolu’nun otokton halkı olmayıp, dışarıdan buralara gelip yerleştikleri ve bu
bölgedeki mevcudiyetlerinin ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği
anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Anadolu’nun en az  15.000 yıldır meskûn olduğu ilmî olarak
bilinmektedir. Bu zaman dilimi içersinde Anadolu, yerleşik ve göçebe çok
çeşitli kavimlere ve medeniyetlere yurt olmuştur. Bölgeye zaman dilimi
itibâriyle nisbeten yeni gelmiş Ermenilerin, Doğu Anadolu’ya tek başlarına yurt
olarak sâhip çıkmaları hiçbir şekilde söz konusu olamaz.

***

1877-1878 Osmanlı – Rus Harbi’nden
önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya’nın bâzı Türk şehirlerini
işgâl ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine âlet ederek istiklâl
amacı ile Bâbıâlî’ye karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Ayastefanos ve Berlin
andlaşmalarına, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dâir hükümler konulduktan sonra bu hükümlere
dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdâhalelerinde
bulunması sonucu Ermeni meselesi ortaya çıkmıştır.

Ermeniler çeşitli vaatlerde tahrik
edilmişler, bunun neticesi olarak kanlı olaylar meydana gelmiştir. Bu olayları
hazırlayan sebepler arasında Ermeni kilisesi, din faktörü, misyoner
faaliyetleri ve propaganda etkili olmuştur.

19. yüzyılın ikinci yarısında,
bir ‘Ermeni Meselesi’nden söz edilmeye
başlandığı söylenebilir. Ermeni meselesi için bir başlangıç noktası aramak
gerekirse, bunu 1856 Islahat Fermanı veya 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi ve
bunu tâkiben Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Konferansı’nda bulmak mümkündür.

Aslında, Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi’nin bir parçasını teşkil
etmektedir. ‘Düvel-i Muazzama’ diye
adlandırılan emperyalist Avrupa devletleri
(Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya), menfaatleri doğrultusunda Osmanlı
Devleti’ni parçalamak için, gayri Müslim tebaa arasında başlayan milliyetçilik
ve ayrılık hareketlerini hararetle desteklemişler ve Balkanlarda kendi
nüfuzları altında devletler kurmaya
çalışmışlardır. Dış tahriklerin ve milliyetçilik akımlarının tesiriyle, Balkan
milletleri ayaklanmışlar; bunun sonucu olarak Yunan, Sırp, Romanya ve Karadağ
devletleri ortaya çıkmış, 1860’da Lübnan’a muhtariyet tanınmıştır.

***

Oğuz Çetinoğlu: İsmet Binark;
bu vatanı, bu toprağın insanını ve bayrağını seven bir Türk milliyetçisi olarak
tanınıyor.  Bu özelliklerinizi göz önünde
bulundurarak; ‘Küreselleşen dünyâda bizi biz yapan aslî değerlerimiz,
müştereklerimiz neler olmalıdır?’ diye sorarak röportajımıza başlayabilir miyim
? 

İsmet Binark: Önce, ‘küreselleşme
ve yenidünyâ düzeni
’ nedir? Bu konuya temas etmek istiyorum.

Günümüzde, dünyânın çok önemli
değişimler geçirdiği görülmektedir. ‘Yenidünyâ
düzeni
’, ‘medeniyetler savaşı’, ‘Târihin sonu’, ‘tek kutuplu dünyâ’, ‘dünyâ
toplumu
’, ‘multikültürel yapılanma
ve ‘küreselleşme’ gibi kavramlar
dünyâ kamuoyunun gündeminde yer almıştır.

Dünyânın tek bir mekân olarak bütünleşmesi…’ şeklinde târif edilen
küreselleşme, batı’nın dünyâ hâkimiyetini sağlamak için sahneye koyduğu bir
senaryodur. Bugün dünyâya hâkim olan, Anglo–Sakson güç ve kültürdür. Bu güç ve
kültür, kendi şekillendirdiği demokrasi anlayışını, insan haklarını ve ortak
kültür değerlerini bütün dünyâya hâkim kılmak istemektedir.

Küreselleşme, ‘yenidünyâ düzeninin’ temellerini
oluşturmaktadır. Bu düzenin, dünyâyı tek bir mekân olarak ele alan politikaları
ise, netice itibariyle, vatan, devlet, millet, millî şuur, millî kültür
kavramlarının ve ekonomi, siyaset ve kültür değişkenliklerinin ortadan
kalkmasına veya yozlaşmasına yol açmaktadır.

Bu oluşum ve dayatmaya karşı,
millî devlerin, millî şuûrun, millî kültürün ve ekonomik yapının çok güçlü
olması gerekmektedir. Eğer millî devlet ve toplum güçlü olursa, millî kültürünü
ve aslî değerlerini yaşatabilirse, müştereklerine sâhip çıkabilirse, millî
bünyenin yıpratabileceği endişesi yersizdir. Ancak, endişeye yol açan, büyük
güçlerin, bir takım yaptırımlar, kendi menfaatleri doğrultusunda dayatma gayreti içinde olduklarıdır.

Küreselleşme, çoğu toplumlarda ve
kültür sistemlerinde ‘millî kimliklerde’ çözülmeler meydana getirerek, alt
kültür sistemlerine bağlı alt kimliklerin ön plâna çıkmasında büyük rol
oynamaktadır.

Bu çerçevede, ‘etnik ve dinî
kökenli’ kimliklerde, ‘yöre ve bölge kökenli yerel’ kimliklerde bir öne çıkış
görülmektedir. Küreselleşme ile ilgili birlikte, millî kültürler aşınmakta ve
zayıflamaktadır. Bunun sonucu olarak da, ortaya kimlik krizi çıkmaktadır.

Küreselleşmeyi dünyâ ile birlikte
biz de yaşamaktayız. Bununla birlikte, etrafımıza görünmeyen duvarlar örerek,
dünyâdaki gelişmeleri yok farz etmek sorumsuzluğuna sâhip olamayız.

Küreselleşmeye üçüncü dünyâ
ülkeleri refleksleri ile yaklaşmak, Türkiye’yi hiç de hak etmediği bir
yalnızlığa sürükler. Dünyâda içe kapanarak, kendi dışındaki dünyâyı ve aktörleri
komplocu düşmanlar diye görerek kalkınabilmiş tek ülke yoktur. Kendi içine
kapanarak gelişmiş tek ülke kültür de yoktur!

Dünyâda yeni dengelerin kurulduğu
günümüzde, bu dengelerin kuruluşunu dışarıdan seyrederek, bize biçilecek
rolleri kabullenmek yerine; inisiyatif kullanarak kendi rolümüzü kendimizin
tâyin etmesi, geleceğimizin güvencesi olacaktır. Kendi kaderine sâhip olmak,
dünyânın geleceği belirlenirken o sahnede etkin rol almakla mümkün olabilir. Bu
büyük hesaplaşma ve anaforun içinde yapılacak şey, millet olarak, bizi biz
yapan aslî değerlerimizi birlikte paylaşmak, millî kimliğimizden kopmadan,
birleşen küresel dünyâda yerimizi almak ve varlığımızı devam ettirmektir.
Esâsen, mevut şartlarda başka bir alternatif de yoktur. Türkiye hem bütünlüğünü
korumak, hem de küreselleşmeden daha fazla pay alarak hızla gelişmek
durumundadır.

Küreselleşmenin getirdiği
milletlerarası birlik ve beraberliğe, teknolojik gelişmelere sırt çevirmek
Türkiye’nin menfaatine olamaz. Ayrıca, milletlerarası ekonomik yapılanmaya ve
hukuka ayak uyduramamak da mümkün değildir. Türkiye’nin küreselleşen dünyâda
varlığını devam ettirebilmesi, kendi kültür değerleriyle ve müşterekleriyle
barışmasıyla mümkündür. Kendi ruh kökünden kopmuş, müştereklerine sırt
çevirmiş, millî kimliğine yabancılaşmış, üstelik onlarla zıtlaşan bir toplumun
varlığını sürdürebilmesi söz konusu olamaz.

***

Sâmiha Anne, beni doğuran ve
emziren öz anamdan sonra, mânâ dünyâmı doyuran ve şekillendiren bir mübârek
annedir. O, bu sıfatının yanında, bir mürebbî, bir yol göstericidir. Ancak O’nu
tanıdıktan sonradır ki, bu dünyâdaki varlık sebebimi sorgulamaya başladım,
kendimi tanıma gayret ve cesâretini bulabildim.

O’nun yolunda, eksikleri,
kusurları, günahları ve sevâbları ile nasîbim ve kabiliyetim ölçüsünde ‘Son
Menzil’e doğru yürümeye gayret etmekteyim. Sâmiha Anne ile olan dostluğumuz
bizim için ezel ve ebed dostluğudur. Bu dostluğun aydınlığında son menzile
doğru olan yolculuğum, ancak O’nun irşâd edici berâberliği ile son ve huzur
bulabilir. Beni yarı yolda bırakmayacaklarını biliyorum. Çünkü bunu kendisi
söylüyor:  İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murâddır…’ Diyor! İşte bu
sebeple, hiç kimse, beni O’nun yolunda yürümekten, O’na ve O’nun yoluna
hizmetten alıkoyamaz. Engelleri O’nun himmetleri ile aşarım. Ölümsüz bir
bağlılık ve sevgi hiç engel tanır mı?

Çetinoğlu: Sizi O’na bağlayan
sebepler nelerdir
?

Binark: Sâmiha Ayverdi Diyor ki:Ezel anasından ölmemek
üzere doğan bahtiyarlar vardır. Ender de olsa, zaman zaman târihte bunlara
rastlanır. Ölmezlerin hayâtı, kendilerine ait olmaktan çıkmış, kitlenin malı,
kitle menfaatinin nirengi, noktası olmuştur
.

……………………….

Ammâ hangi mevki, hangi durak, hangi rütbe, hangi isimle görünürlerse
görünsünler, onların gerçek şahsiyetleri, dünyânın eliyle yüzlerine vurulan
varlık ve yokluk, sultanlık veya kulluk damgasıyla tâyin edilemez. Zîra onlar,
iki dünyânın sıfatlarını da hiçe saymış, iki dünyâyı da aşıp ölümsüzlük
sırrının uluları arasında yer almış yücelerdir. Bu yüzden de onları, herhangi
bir fâniden seçmek için, dünyânın kendilerine ikram ettiği sıfatlarla tartıp
ölçmek mümkün değildir.

………………………..

Bu ulular, ululuklarını büyük bir samimiyet ve tevâzû ile birleştirerek
cemiyet hayâtına karıştırmasını, böylece de kütlenin düşünce ve duygularına
tesir etmesini bilen tasarruf sâhibi ve müstesna yaradılışlı kimselerdir. Ammâ
büyük kudretlerine rağmen yokluk ve tevâzûları içinde kudret ve varlıklarını
eritmesini bilmişlerdir
.’ Diyor.

Sâmiha Ayverdi’nin mânâ erlerini,
erenlerini, Allah dostlarını anlattığı bu satırlarda, O’nu mânâsı ve manevî
sureti ile gördüm. Zîra O, yazdıkları ve söyledikleri ile fikrî ve mânevi
dünyâsının gölgesini satırlarına düşüren, okuyucusuna da hakikat sırlarının
ipuçlarını veren, varlığını Allah katında yokluğa çevirmiş bir mânâ zengini, bir
mânâ sultanıdır.

***

Binark: 7 Kasım 2009 târihinde mürşidinin ayakucunda toprağa
verdiğimiz İlhan Ayverdi’yi özel kılan güzelliklerden başlamalıyım. Bugün,
geriye doğru dönüp baktığımızda, karşımıza, örnek hayâtı, hizmetleri,
yazdıkları ve söyledikleri ile mürşid-i kâmil Ken’an Rifâî ve hayr’ül-halefı
Sâmiha Ayverdi’nin varlığı, îman ve tasavvuf anlayışı potasında şahsiyeti
yoğrulmuş, onların ruh ikliminde mânânın kemâline ermiş, Allah’a, Resulüne ve
dostlarına gönül vermiş, Hakk’ın bahşettiği güzel sıfatlarla ziynetlenmiş bir
İlhan Ayverdi çıkar…

Seçilmişlerden bir seçilmiş olan,
mutasavvıf ve mütefekkir yazar, insan-ı kâmil Sâmiha Ayverdi, O’nu, “Ezelden
ebede izzetlenmiş” ve “Allah’ın, iç ve dış güzelliğini berâber vermiş olduğu
ihlâs âbidesi” olarak övgüye lâyık görmüş ve kendisine hayr’ül-halef seçmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarından
Ken’an Rifâî Hazretleri ve talebesi Sâmiha Ayverdi, İlâhî aşk merkezli bir âlem
görüşünü anlatmışlar; insanın hem akıl hem de gönül dünyasına hitap
etmişlerdir… Madde ile mânâ dünyâsını birleştirmenin sır dolu güzelliklerini
‘Rahmet’ ve ‘Dost’ kapısında buluşanlara karşılıksız sunmuşlardır.

Her ikisinin de dâvâsının
temelinde, insanlığı tevhide, güzel ahlâka, kendisi ile dost olmaya, bunun
idrâki ve mes’ûliyeti ile yaşamaya, bizi biz yapan değerlerle şahsiyetimizi
şekillendirmeye, mânâmızı öne çıkarmaya, bu mânâda üstün sıfatlı insanlar
olmaya dâvet vardır!..

Onlar, fâili ve mevcudu Hakk
bildiklerinden, tâkipçilerini de tevhid cennetinin birlik ve sonsuz rahmetine
dâvet etmişlerdir…

İlhan Ayverdi, işte bu nasipli
tâkipçilerdendir… Günlerden bir gün, yolu Ken’an Rifâî adlı bir mürşidin, bir
mürebbinin yoluna düşmüş, bu yolda Sâmiha Ayverdi’yi tanımış, her ikisinin
mânevî terbiye halkasına girmiş ve ‘Rahmet Kapısı’nda ezel künyesinin tâyin
ettiği kâmil insan hüviyetini kazanmıştır.

Binark: Bizce Türkiye’nin en hayatî ve temel meselelerinden biri de
insan yetiştirmektir. Zîrâ, toplumun temeli insandır.

Türk milletinin târih şuûruna
sâhip, millî kimliğini kavramış, millî iftiharlarımız ve manevî
zenginliklerinin farkında, şahsiyetini bu değerlerle bütünleşmiş, bilgi
muhtevâsı sağlam, mes’ûliyet sâhibi insana, aydın insana ihtiyâcı vardır.

Türkiye’de aydın olmak,
ilericilik adına, târihimize, mâzî mîrâsımıza, bizi biz yapan müştereklerimize,
dilimize ve dinimize tavır almak veya sırtını dönmek şeklinde olmamalıdır.
Türkiye’de bugün yaşanan da bir kıymetler buhrânıdır. Kendi ruh kökünden
kopmuş, mânâ ikliminden uzaklaşmış bu aydın tipi, halkımızın, bu milletin aslî
müşterek değerleri ile hiçbir şekilde buluşamamaktadır.

Çetinoğlu: Türk milletinin
yarınlarını nasıl görüyorsunuz
?

Binark: Biz inanıyoruz ki, Türk insanı taklitçi bir arayışın değil,
yeniden diriliş hareketinin içinde olmalıdır. Bu da, dünyâdaki gelişmelere
gözlerimizi kapamadan, bilgi muhtevâmızı her gün yenileyerek, millî ve mânevî
değerlerimizle îmân tazelemekle, millî kimliğimizi ve müştereklerimizi bu
dirilişin hareket noktası yapmakla mümkün olabilecektir.

Türk insanı bugün bir kimlik
arayışı içindedir. Bu arayış içinde bulacağı en kuvvetli alternatif de, kendi
millî kimliği ve şahsiyetidir. Dolayısıyla, onun müşterekleriyle nikâh
tazelemekten başka çâresi de yoktur. Toplum dinamiklerimizi görmemezlikten
gelemeyiz. Aksine, onları doğru okumak, akıl ve îmân dünyâmızda ve duygu
yoğunluklarımızda yaşatmak mes’ûliyetindeyiz.

Târihimiz, mukaddeslerimiz,
müştereklerimiz, bu aziz ve mübârek vatan coğrafyasının bereketli kültürü,
bizlere, bu ülkeye lâyık insanlar olmanın hikmetlerini cömertçe, fazlasıyla
vermektedir. Yeter ki, bunun idrâk ve şuûru içinde olalım…

 

 

 

 

 

 

 

 

 




İSMET BİNARK


    
Türkistan’dan yollara düşüp
Anadolu’ya (Elazığ’a) yerleşmiş, ataları Türkistanlı olan bir aileye
mensuptur. Dedesi, ordudan topçu albay rütbesi ile emekli olmuş. Ahmet Hamdi
Binark’tır. Babası Mehmet Ferit Bey, Maliye Bakanlığı’nda emekli olan bir
bürokrattır.


    
Anne tarafı ise Osmanlı’nın ilk devirlerine kadar uzanan Kastamonulu
bir ailedir. Anne tarafından dedesi, Fâtih Hırka-i Şerif Camii imamlarından
Hâfız Cemal Efendi’dir.


Önceki İçerikKanalizasyondan Taşanlar
Sonraki İçerikTuzu Kuru Siyasetçilerin Yoksulların Hakkını Araması!
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.