8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 391

Yedi Kocalı Devlet

            

Keline kelebek konsa

Kovsun devletin işi ne!

Kılına rüzgâr dokunsa

Ovsun devletin işi ne!

 

 

Davardan koyun kaçası

Devlete düşer tasası

Hortumlanmışsa kasası

Yığsın devletin işi ne!

 

Atla karışmış it izi

Devlet ayıklasın bizi

Kızını dövmeyen dizi

Dövsün devletin işi ne!

 

 

Elemanın biti azmış

Devlete reçete yazmış

Keçi meçi aramazmış

Sağsın devletin işi ne!

 

 

Düz vatandaşın yerine

Devletim inmiş derine

Kötüyse de kaderine

Sövsün devletin işi ne!

 

 

Devletimin malı deniz

Domuzcuklar da pek semiz

Zor oluyorsa yemeniz

Eğsin devletin işi ne!

 

Devlet devlet dedikleri

Yetim malı yedikleri

Bütün bu i..nelikleri

Sevsin devletin işi ne!

 

 

Yurt Sorunu Beka Sorunu

0

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın
42. maddesi, devletin “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi”ni düzenlemektedir. Bu
maddeye göre;  “Kimse, eğitim ve öğrenim
hakkından yoksun bırakılamaz. ……Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı
öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka
yollarla gerekli yardımları yapar.” Devlet bu kapsamda, maddi imkânlardan
yoksun bütün öğrencilerin burs ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır.
Fakat devlet yurtlarının, öğrencilerin ancak yüzde 20’sinin ihtiyacını
karşıladığı ortaya çıktı. Bu yüzden bir milyonun üzerinde öğrenci barınma
sorununu ya çözemedi ya da çok büyük maliyetler ödeyerek çözmeye çalıştı.

                Üzülerek
belirtmek gerekir ki, devletimiz şu anda ihtiyaç sahibi olan üniversite
öğrencilerinin yurt ve burs ihtiyaçlarını tam olarak karşılamamaktadır. Bu
konudaki şu bilgiyi paylaşmakta yarar var. “Avrupa’da Yüksek Öğrenimde Öğrenci
Harçları ve Destek Sistemleri” başlıklı rapora göre, Türkiye, Avrupa ülkeleri
arasında üniversite öğrencilerine en düşük mali destek veren ülkeler arasında
yer alıyor. Rapora göre Almanya, Avusturya, Danimarka ve İsviçre 5 bin avro ve
üzeri öğrenci desteğiyle Avrupa’da öğrenci desteklerinin en yüksek olduğu
ülkeler arasında yer alıyor. Hollanda, İsveç, Yunanistan ve Norveç’te öğrenci
desteği 3 ile 5 bin avro arasında. 
Aralarında Belçika, Hırvatistan, İspanya, Kıbrıs (Güney) ve Polonya’nın
yer aldığı ülkelerde ise öğrencilere yönelik yıllık mali destek bin ile 3 bin
avro. Türkiye’nin desteği ise 650 TL ile 100 ile bin Avro arasında kalıyor.

                Üniversite
öğrencilerinin yurt sorunu, şu anda Türkiye’nin en önemli gündem başlıklarından
biri. Lisans ve ön lisans düzeyinde örgün eğitimde toplam 3 milyon 800 bin
öğrenci var. Kredi ve Yurtlar Kurumu’na (KYK) ait yurtlar ancak 700 bin öğrenci
barındırabiliyor. KYK yurtlarına yerleşemeyen öğrenciler, bütün şehirlerde
geçen yıla göre yüzde 100’e varan enflasyonun üzerindeki  konut kiralarını karşılayamıyorlar. Özel
yurtlar ve apart tipi yurtlar da pandemi dolayısıyla iki yıla yakın süre kapalı
kaldıkları için fiyatlarını ciddi oranda zamlandırdılar. Bu yüzden özel
yurtlara da yerleşemiyorlar. Bu durumda şehir dışında üniversite öğrencisi
okutmanın aylık maliyeti 2 bin 500 liraya ulaştı. Aileler, bu maliyetleri
karşılayamadıkları için çocuklarını üniversiteye gönderemez duruma geldiler.

                Bu
sebeplerle bir yurda veya eve yerleşemeyerek açıkta kalan öğrenciler, bu
haftanın başından beri İstanbul ve Ankara’da “Barınamıyoruz Hareketi”
adı altında toplandılar, eyleme geçtiler. Gece parklarda banklarda yatıyorlar.
Eylemin önümüzdeki günlerde diğer illere de sıçrayacağı görülüyor. Öğrencilerin
bu eylemleri üzerine bazı belediyeler, yurt konusunda bazı adımlar attılar, ama
bu adımlar yeterli değil. Bu durumda bu öğrenciler için iki seçenek kalıyor. Ya
bu öğrencileri heyecanla bekleyen ve çoğunluğu bedava olan cemaat ve tarikat
yurtlarına gidip biat edecekler ya da üniversite eğitimi onlar için bir hayal
olarak kalacak, eğitim hayatlarına nokta koyacaklar.

                 Bu konuda bugüne kadar ne yapılması gerekirdi?
 Bu konuda önlem alma görevi, öncelikle
Kredi ve Yurtlar Kurumu’na düşer. Her kademedeki okullar ve üniversiteler 2020
yılı Mart ayından bu yana bir buçuk yıldır kapalıydı. Yurt ihtiyacı olan
öğrenci sayısı belliydi. Bu sürede KYK’nın yurt kapasitesini arttırması, en az
2 milyon kişilik kapasiteye ulaştırması gerekiyordu. Maalesef bu yapılmadı, bu
süre boşa geçirildi. 30 Aralık 2020 itibarıyla 781 olan yurt sayısı, bu yılın
Temmuz ayında 772’ye düştü. 2021 yılına 698 bin 289 kapasiteyle giren devlet
yurtlarının kapasitesi, Temmuz 2021 itibarıyla 696 bin 966’ya geriledi. Bu
rakamlara göre devlet yurtlarının toplam kapasitesinin üniversite öğrencisi
sayısına oranı ise yalnızca yüzde 8.2’de kaldı. Lisans ve ön lisans
programlarındaki öğrenci sayısının devlet yurdu kapasitesine oranı ise yüzde 20
civarında gerçekleşti.

                Pandemi
döneminde üniversite öncesi eğitim kurumlarında okuyan öğrencilerden en az 3
milyonu tableti ve bilgisayarı olmadığı için uzaktan eğitim derslerini takip
edemeyerek mağdur oldu. Şimdi de yeni bir mağdur öğrenci grubuyla karşı
karşıyayız. Bu grubu da barınacak yeri olmadığı için derslerinden uzak kalma
tehlikesiyle karşı karşıya bulunan üniversite öğrencileri oluşturuyor. “Her ile
bir üniversite” açmak güzel de, o üniversitelerde okuyacak öğrencilerin barınma
sorununun çözümüne niye öncelik verilmiyor?

                   KYK yurtlarına yerleşemeyen, maddi
imkansızlıklardan dolayı eğitimden kopan ya da fahiş kira ve geçim
masraflarının altında ezilen bu öğrencilerin bu sorununu çözmek için  ne yapılmalı? Öncelikle bu konuya
Cumhurbaşkanı el atmalı, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun koordinasyonunda TOKİ ile
işbirliği yapılarak bir yıl içinde yurt sorunu çözülmelidir. Bu konuda
imkanları varsa, yerel yönetimler de taşın altına ellerini sokmalıdırlar.
Ayrıca TOBB, Ticaret ve Sanayi Odaları, Ticaret Borsaları, meslek odaları,
işveren ve işçi sendikaları, özel sektör kuruluşları, eğitim vakıfları,
eğitimle ilgili sivil toplum kuruluşları yurt yapımı konusunda inisiyatif
almalı, yatırım yapmalıdırlar.

                Toplumca
üniversite öğrencilerinin yurt sorununu çözmek zorundayız. Bu sorunu
çözmediğimiz takdirde, gençlerimizi ya tarikat ve cemaat yurtlarına teslim edip
FETÖ mağduru gençler gibi harcanmalarına göz yumacağız ya da istikballerinin
kararıp kaybolmalarına göz yumacağız. Bu yönden yurt sorunu, beka sorunudur.
Gereği yapılmalıdır.

Türk Gençliğine Çağrımızdır. (2)

Sevgili gençler hiç kimseyi hayranlıkla seyretmeyin.
Allah’ın huzurundan başka hiç kimsenin huzurunda eğilmeyin! Kendilerini akıllı
sanan yöneticiler vardır! Kendilerini ulaşılmaz, vazgeçilmez sanırlar ancak
makamları sona erince unutulur giderler.

Gençler, bu kişiler yükseklerde olduğu zamanda itibar
etmeyin. Çünkü bunlara itibar ederseniz kendi itibarınızı kaybedersiniz.
Sevgili gençler büyük davaların adamı olun, davanızın başarıya ulaşması için
imandan kaleler gibi canlı hisarlar gibi dimdik ayakta durun. Bu kaleleri ve
hisarları hiçbir şer güç yıkamasın.

Kalplerinizde Allah-Millet-Vatan sevgisinden başka sevgi
yaşamasın. Gençler, partiler üstü olun âlimlerle beraber olun zalimlerle
mücadele edin. Politikacıların, paracıların, istifçilerin kirli maksatlarına
hizmet etmeyin, onlarla mücadele edin.

Gençler, kâr hırsı, şöhret hırsı, politika hırsı ile hareket
etmeyin. Türk siyaseti ile mutlaka ilgilenin siyaseti Türk milletine hizmet
için yapın. Gençler, bayrağımızın gönderde sonsuza kadar dalgalanması, kutsal
vatanımızın bölünmemesi, birlik beraberlik, kardeşlik ve hoşgörünün hüküm
sürmesi için mücadele edin.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Avrupa birliğine üye
olmaması için gayret gösterin. Türk birliğinin kurulması için Türk dünyası ile
görüşmeler yapın bu konuda projeler üretin.

Gençler, Türk milleti sizi bekliyor, bütün mesuliyet Atatürk
tarafından sizin omuzlarınıza yüklenmiştir. 21.yüzyıl içinde eski çağların
devrini yaşayan Türkiye ancak sizin imanlı ruhunuzun, milli yumruğunuzun,
millet aşkınızın faaliyete geçmesiyle refaha erebilecektir.

Bunun için Türkiye’nin başkentinden sınır boylarına kadar
kuracağınız bir çatı, açacağınız bir çadır bu millete dünya çapında büyük adam
yetiştirebilir. Size, milletimizin tarihine, asaletine, zekâ ve kabiliyetine
inanıyoruz. Yeter ki ona yol verilsin. Bu yolu da sizler açacaksınız.

Gençler, Türk milleti iş başında ve önder görmek istiyor.
Türk doğduk ve Türk olarak yaşayacağız. Tarih boyunca, Türk kelimesini hiçbir
güç silemedi! Bundan sonra da silemeyecek!

Türk dünyasının önemli liderlerinden Azerbaycan eski
Cumhurbaşkanı merhum Elçibey diyor ki;

Kendisini Türk olarak kabul etmeyene Türk demeye çalışmayın!
Allah’ın bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize biz zorla şeref verecek değiliz
ya!

Ne mutlu Türk’üm diyene. Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.

Bence Rektör İstifa Etmeli!

Son söyleneceği yine başta söyleyeyim!

Bir şehirde dar gelirli ailelerin çocukları öğrenci yurdu
bulamıyor!

Bir umut! Tanıdık tanımadık tüm siyasetçileri, sendikacıları
sivil toplum kuruluşu başkanlarını canhıraş bir biçimde arıyorsa!

Bir kısmı yer bulamadığı için parklarda sabahlıyor!

Bir kısmı da daha ilk günlerde umudunu yitirip memleketine
geri dönmeyi düşünüyorsa!

Bu toplumsal sorunun sorumlusu, ve çözmesi gereken ilk kişi
O ilde ki üniversitenin rektörüdür!

***

Onun içindir ki Rektör seçerken!

Bu adam iyi doktor, tarikatı çok sufi, memleketinin birazı
bize yakın, öbür tarafı da çok uzak değil! Diye tamamen duygusal kriterler
yerine,

Becerebilir mi? beceremez mi?

Diye düşünülerek daha akli kriterler ile seçilmeli.

Öyle olmayınca da, nereye elini atarsan hangi birime elini
atsan elinde kalır.

Her gün bir tarafı yerel ve ulusal basının alay konusu olur!

***

Bence;

Bir insan iyi bir doktor ise doktor kalmalı, bırakalım en
iyi yapabildiği işi yapsın!

Tarikat ehli ise, zaten sadece ehil olduğu işi yapmalı.

Yani, yapamayacağı bir göreve atayıp, atanmayı kabul edip!
ondan sonra!

Daha da yapamayacağı üst düzey görevlerin hayali kurmamalı!
kurdurmamalı!

***

Yazık olur!

Neslimize, çocuklarımıza, anne babalara, ülkemize, hepimize
yazık olur!

Netekim oluyor da!

Ha! Diyelim olan oldu, ve üniversitenin birimlerinde
bölümlerinde veya direk kendisine bağlı olmasa bile öğrencilerinin ikamet
edeceği yurtlarda sıkıntılar var!

Ya yeterince yurt yok! Ya da var olanlar da pahalı!

İşte o zaman o rektör çağırılıp hesap sorulmalı.

Hacı! Sen yeni bölümler açarken hesap yaptın mı? Bina
dikerken planlama yaptın mı? kadrolar açarken, atamalar yaparken bunları
düşündün mü?

Kaç öğrencin var! Şehrinde kaç yurt var!

Bu işleri bilen dertlenen ekipler kurdun mu?

Hangi verilere göre hareket ettin, getir bakalım yaptığın
istatistik hesaplarını!!!!!

Neyi, hangi Kriterlere göre belirledin ve bu sorun neden oldu,
olduysa da çözüm önerin var mı? Diye de sormalı. Yok böyle olmazsa! Öğrenciler
yurt ve barınma ihtiyaçları ile boğuşurken!

Rektörler de ne yapsın zaman geçsin diye; Mef’ülü Mefa’ilü
Mefa’ilü Fe’ilün!

Öyle olunca da haklarında söylenebilecek en iyi ifade!

Beceremiyor ama çok “Müslüman” adam! Dan ileri gitmez.

***

Bence yurt bulamayan, kazandığı üniversitenin rektörünün
arasın.

Çözüm bulabiliyorsa onlar bulsun, bulamıyorsa da bence O
rektör görevinden ayrılmalı!

İstifa etmeli, hem kurumu hem de kendi saygınlığı için!

Yok öyle!

Millet geçim sıkıntısı ile boğuşurken bir de başka şehirde evlat
okutmanın hem duygusal hem de ekonomik sıkıntısı ile boğuşurken!

Bir eli yağda bir eli balda sordum sarı çiçee anne baban
varmidur! Terennümleri!

Biraz Allah’dan korkmak lazım!

***

Valla ne yalan söyleyeyim, son 40 yılda nasıl olduğunu
anlamadığımız pek çok insan

“akademisyen” olduğu gibi O “akademisyenlerin” bazıları da
rektör olmuş(!)

Hani bir Ata Sözü var! Bana Rektörünü söyle sana yurt
sorununu söyleyeyim diye, öyle işte.

Son olarak, bir temenni ile mektubuma son vereyim.

Tamam, idarecilerin hepsi iktidara yakın isimlerden olsun,
olsun da! En azından atandığı işin hakkını verecek, anlayan-bilen iktidar
partililerden olsun, bence içlerinde çok var!

Veleddalin amin.

Yönetimde Kalıcı Ve Sürekli Başarı

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İzmit
Belediyesinin önemli bir projesi olan Kadın Girişimciler Merkezi (İZGİM)
açılışında konuştu.

İlk önce bir tespitimi paylaşayım: İYİ
Parti lideri kendi destekleriyle CHP’den seçilen İstanbul, Ankara ve diğer
Büyükşehir Belediye Başkanları ile İlçe Belediye Başkanlarını tam sahipleniyor.

İzmit’te de, Onlardan bahsederken, “Millet
İttifakı’nın belediye başkanları”
sıfatı ile isimlerini zikretti.

Akşener, Millet İttifakının birlik ve
beraberliğinin önemini söz ve davranışlarıyla vurguluyor.

“Şimdi buradaki birlik ve beraberliği
muhafaza etmek gibi bir görevimiz var. Dolayısıyla partili Cumhurbaşkanlığı
meselesi değiştikten sonra rekabet etmeye hakkımız olacak. Ama bugün
birbirimizin ayağına basmayacağız” dedi.

Millet ittifakının belediye başkanlarından
biri olan İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in de başarılı
çalışmalarını överken, “bundan sonraki çalışmalarınızda da takipçiniz
olacağız”
mesajını verdi.

Akşener, “Millet İttifakı’nın Belediye
Başkanlarının” başarılı olmalarının öncelikle “sosyal belediyecilik”
ilkesini uygulamaları ile “ihalelerde ve harcamalarda şeffaf olmalarına”
bağlıyor.

Bu sebeple, yolsuzluk olmayınca, dürüst ve
düzgün bir yönetim altında mevcut kaynakların yeterli olduğunu söyledi. Hem de
merkezi idarenin, AKP’li olmayan belediyeleri yalnız bırakan hatta engelleyici
politikalarına rağmen, belediyelerin başarılı hizmetler verebilmesinden mutlu
olduğunu açıkladı.

****

Meral Akşener AKP iktidarının belediyeler
sayesinde gerçekleştiğini ancak şimdi en çok yozlaşmanın olduğu kurumların
AKP’li belediyeler olduğunu anlattı. AKP’li belediyelerde kamu kaynaklarının
bir zümrenin zenginleşme aracı olarak kullanıldığını anlattı. “Ülkemizin
her bölgesinde gezdiğim ilçelerde belediye kaynaklarıyla zenginleşenler
AKP’li, dışlanan ve fakir kalanlar ise her partili
” dedi.

Bu sebeple AKP iktidarının önce
belediyelerde sona ermesi tesadüf değil
. (2014 seçimlerinde AK Parti 48
büyükşehir ve il belediyesi kazanırken bu sayı 2019’da 39’a düştü. Ülke
nüfusunun yarısını artık Millet İttifakı Belediye Başkanları yönetiyor.)

Meral Akşener, işte bu aşamada Fatma
Kaplan Hürriyet’in şahsında “Millet İttifakı’nın Belediye Başkanlarına”
seslendi:

“Erken veya zamanında yapılsın, önümüzdeki
seçimlerde, Allah’ın yardımı ve milletin kararıyla önce cumhurbaşkanlığı
değişikliğini
sağlayacağız. Daha sonra demokrasinin uygulandığı parlamenter
sisteme
geçiş yapacağız. Refahın vatandaşa yayıldığı bir düzeni kuracağız.

Ancak KALICI VE SÜREKLİ BİR BAŞARI için belediye
başkanlarımızın aynı ilkeler ve dürüstlükle başarılı hizmetler vermeye devam
etmesi şart” dedi.

**************************

Genel Seçimi Kazandıktan Sonra

Meral Akşener’in “kalıcı ve sürekli
başarı”
hedefi son derece önemli.

Gerçekten sadece belediyelerde değil, Millet
İttifakı’nın kazanacağı Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilleri seçimlerinden sonra,
seçilecek Cumhurbaşkanının başarılı olması şart. Makul sürede
parlamenter sisteme geçiş yapıldıktan sonra ise Millet İttifakı’nın hükümeti
kalıcı ve sürekli başarılı olmak zorunda.

Yoksa “gelen gideni aratacak olursa”
AKP’nin ikinci dönemi başlar ve Cumhuriyetimizin bütün kazanımlarını kaybedeceğimiz
bir felakete sürüklenebiliriz.

Bu bakımdan Millet İttifakı
partilerinin iktidar için hazırlıklarını tamamlaması
gerekli. İttifak
partileri “kadrobank”larında bulunan güvenilir, bilgili, tecrübeli,
liyakatli insanlardan ilk etapta görev verecekleri isimleri belirlemiş ve
stratejik önemi olan konularda yol haritasını çizmiş olmalı.

Seçim kazanmak çok önemli ama seçimden
sonra kalıcı ve sürekli başarılı olmak daha da önemli.

****

Millet İttifakı çok ağır sorunları olan
ve kurumları çökertilmiş bir Türkiye
teslim alacak. Bu şartlarda sorunlara
çözüm bulmak eski krizlerden daha zor. Ama karamsar olmak da doğru değil.

20 senelik yozlaşmış ve otoriterleşmiş bir
iktidarın sona ermesinin doğuracağı pozitif atmosfer ekonomi ve hukuk alanında ani
bir iyileşme
başlatacaktır. Bu yeni eko sistemin yaratacağı
iyileştirmelerin
içeride ve dışarıdaki olumlu etkileri çarpan etkisi
yapacaktır. Eminim ki hepimizin tahmininden de kısa zamanda ve büyüklükte
olumlu bir değişim süreci yaşayacağız.

Ama bu tür başarıların kalıcı ve
sürekli olması
için iyi bir hazırlık evresine ihtiyaç vardır. Biliyorum
Millet İttifakı partilerinin ciddi kadroları var ve bu hazırlıkları yapıyorlardır.
Umarım seçimlere kadar olan süreyi de bu maksatla verimli şekilde değerlendirirler.

Türk Gençliğine çağrımdır.

·       Sevgili gençler hiç kimsenin karşısında
eğilmeyin.

·       Hiç kimseyi hayranlıkla seyretmeyin
kişiliğinizden kaybedersiniz.

·       Büyüklere saygıyı küçüklere sevgiyi
mutlaka paylaşın.

·       Hayatta başarılı insanlarla gurur duyun,
onların başarılarını övünerek anlatın.

Türk milletini, bayrağını
başarılarıyla dalgalandıran şerefli insanlarla her zaman gurur duyun.

·       Gelişmelere ve teknolojiye sahip çıkın.
Gelişme ve teknoloji insanların refah seviyesini artırır.

·       Düşünceye çok önem verin! Yüce Allah
Kuran’da öyle emrediyor!

·       Köle akıl, olanı biteni anlamaz. Perdenin
arkasındaki gerçeği değil önündeki oyunu seyreder. Çünkü kendi düşünmez aklını
kiraya vermiştir.

·       Köle akıllar bir araya getirilerek “
Sürü “ oluşturulur. Siz bunlarla mücadele etmelisiniz. Sürü toplumlar üretim
değil tüketim toplumudur. Sürü toplumlar sömürülmeye mahkûmdurlar.

·        Ey İnsan düşün aklını aktif hale getir.
Yaratan Allah insanı düşünmeye davet ediyor. (Nahl 17) Hiç düşünmezmisiniz? Ne
kadar az düşünüyorsunuz.  (Mümin 58)

·       Gençler uydurulan dine değil, indirilen
dine inanın ve insanları aydınlatın.

·       Dünya milletleri yapay zekâ ile
uğraşırken, biz hala geri zekâlılarla uğraşıyoruz.

·       Gençler bazı meşhur kişiler bazı sözleri
söyledikten sonra kıvırtarak “ Aslında ben onu söylemek istemedim, ben yanlış
anlaşıldım, sözlerim çarpıtıldı. Ben konuşursam yer yerinden oynar.” gibi
sözleri söyleyenlere iyi bakın ve onlardan uzak durun.

 

Bunlarla mücadele etmek
sizin asli göreviniz olsun. Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesini mutlaka
ezberleyin ve kendinize rehber edinin. Çünkü Atatürk Cumhuriyeti sizlere emanet
etmiştir. Sizde ona mutlaka sahip çıkın. Muhtaç olduğunuz güç damarlarınızdaki
asil kanda mevcuttur. Ne mutlu Türküm diyene… Tanrı Türkü korusun ve
yüceltsin.   

Sonbahar

‘’Mevsimlerin
en hüzünlüsüdür! Renklendir desen bu mevsimi; ona en yakışanı
sarısıyla, kırmızının her türüdür…’’

 

Hazan mevsimine adını verir, sararmış rüyaları anlatır sonbahar!

 

En çok da bu mevsimde hatırlanır duygu dolu solgun anılar!
Ama ne hatırlanırsa hatırlansın; çoğu acıyla anılır son demde kalmış nice
sevgiler, nice aşklar…

 

Vedanın sesidir yankılanan kulaklarda!

 

Nice ayrılıklar kalır giden yılların ardında. Hayat dersin, dört
mevsim dersin, ilk nefesten sonra bakışlarla, duyuşlarla, dokunuşlarla,
tadışlarla yaşarsın her ne olduysa…

 

Rengârenk hisler sarar her yanını yumak, yumak. Her yumak
ayrı bir sevgi, ayrı bir acı sunar kucak, kucak. Sanırsın ki, her duygu ayrı
bir güzel, ayrı bir sıcak. Ama o
duyguların rengi de bu mevsimde soluktur. Yakınlaşırlar sanırsın, uzakta
kalırlar çok uzak…

 

Ağaçların dili olur, gövdesine dolanan ilk rüzgâr. Kalbin derinliklerinde saklanır o aşk dolu
bakışlar. Bedenini bir ürperti
sarar! Anıların canlanır, bir anda gözlerin parıldar. Ama çok geçmeden solar,
sararıp dökülürler yaprak, yaprak…

 

Bu mevsimde veda eder yaşamın her rengi. Önce yeşili gider,
sonrasında mavisi…
Kirpikleri ıslatır sevdanın ilk hecesi ama bir de bakmışsın ruhuna saplı kalır
vedanın o sapsarı gölgesi…

 

Baharın ilki bitmiş, yazın sıcağı da gitmiştir artık. Rüzgârın ıslığıdır onu ilk
anlatan. Renklerinin sarısıdır her yanımızı saran. Sonrasında yağmurun sesi
gelir, toprağın kokusuyla hatırlanır, aslında yaprak yağmuruyla başlar, ama düşen her yaprakta bir anı
asılı kalır.

 

Mevsimlerin en hüzünlüsüdür sonbahar!

 

Renklendir desen bu mevsimi; ona en yakışanı sarısıyla,
kırmızının her türüdür…

 

Aylar önce uzayan günün aydınlığına sevinirken
bizler… Uzayan gecelerin hüznü kaplar içimizi. Hüzzam makamına döner günün
coşkusu şimdi.

 

Acının bir başka adıymışçasına sonbahar, takvimlerden söker
alır nice sevinç çığlıklarını, gömer suskun yüreklere!
Özellikle ülkemizin
son döneminde yaşanan onca gerçeğini acımasızca çarpar yüzümüze…

 

Bir bakarsınız doğanın feryadına ses verir kırlangıçlar; bir
sonraki bahar yerinde bulamayacağı yeşilin acısını anlatır feryat figan…

 

Sert bir sonbahar rüzgârının
acılı uğultusu duyulur!

 

Ormanın yok olan/edilen feryadıdır bu duyulan! Neden, neden
beni kestiniz, yaktınız, yok ettiniz? Dercesine kızgın ve çaresiz…

 

Yazlıkçıların kapatıp gittiği kimi evlerin verandalarından ‘tekirin’, ‘sarmanın’ miyavlaması, mırıltıları
gelir, yalnızlıklarını anlatırlar; yoksul ve terk edilmiş! Sonrasında onlara
eşlik eder, sokağa bırakılan ‘çomarın’, ‘karabaşın’
acılı havlamaları…

 

Leylekler, Çulluklar çoktan güneyin sıcağına kanat çırpmışlardır artık… Geride sadece çalı, çırpıyla
bezeli yuvaları, bir de meraklı çığlıklarıdır kalan! Ya sonraki yıl, onlara
kucak açan sulak alanları, yuvaları döndüklerinde
olmazsa diyerek?

 

Ve…

 

Bizlerin, ülkemizin
son döneminde yaşadığı onca olaya da eşlik eder sonbahar. Dedim ya, hazan
mevsimidir o, hep acıları anlatır!

 

Yurdumuzun çevresini savaşın ateşi sarmış! Hayata tutunmak
adına milyonlarca Suriyeli, Afgan göçmen; ülkemizin
çeşitli illerine dağılmış! Kimi göçmenlerin özgürlük
bedeli ise ağır olmuş, binlercesinin hayatı Ege’nin serin sularında sonlanmış!

 

Kumsalın ıssızında yatan Aylan bebeğin cansız bedeni,
vatanları yakılıp, yıkılan o insanların simgesi olmuş, dünyanın vicdanına kazınmıştır sanırsın! Yerküre hatırlar ama çoğu ülkenin vicdanı dahi
hatırlamaz!

 

Bitmeyen terör belasının acıları da yansır bu mevsime.
Şehitlerimizin acısı sarmıştır her yanımızı. Yürekleri dağlanmış anaların, eşlerin, çocukların
duyulur acılı feryatları…

 

Babaların omuzları çökük,
dudaklarında ‘vatan sağ
olsun’ sözleri… Bir daha dönmeyecekler ki o yiğitler, sonsuzluğa çıktıkları
yoldan geri…

 

Eşlerin, sevgililerin, evlatların, umutları, hepsi yok olup
gitmiştir, kaybolmuştur sevdaları. Sadece yüreklerimize
asılı kalmıştır geride kalan hatıraları…

 

Ülkemde mevsim sonbahar; aylardan Eylül olmuş, Ekim olmuş ne fark eder? Sonbahar
yağmurlarına eşlik eder acının gözyaşları…

 

Nedense, çoğu kez bu mevsimde giderler sevenler, sevilenler…

 

Ama her defasında bu renk armonisinin hüznüyle,
yaşanan onca acının gerçekleri ve sonbaharın o hüzzamlı sesiyle veda ederler.

Sizin En Hayırlınız…

0

Gün geçmiyor ki, gazetelerde bir kadının dövülmesi veya
öldürülmesi gibi, çok üzücü ve çok vahim olaylarla karşılaşmayalım. İşte böyle bir
ruh hali içindeyken, bir nebze herkes ve her şeyden uzak kalarak, başımı
dinlemek için kendimi parkta buldum.

     Günün yorgunluğunu
unutmak, ağaçları seyretmek, hafif esen rüzgârla yaprakların kıpırdanışlarını,
âdeta dans eden yaprakların hışırtılarını ve birbirlerine olan fısıltılarına
kulak vererek, bir an için de olsa, hayatın sıkıntılarından uzaklaşmak için
parktayım.

     Kenardaki bir
bank’a oturarak, tatlı hülyalara tam dalmak üzereyken, sırt sırta vermiş bankın
/ sıranın öbür tarafında oturan ve sırtı bana dönük, fakat benden habersiz
olan, 60 yaşlarında var yok birinin, kendi kendine konuşmalarını, ister istemez
dinlemek zorunda kaldım.

     Yaşlıca bir adam,
dünyadan habersiz, kendi kendine engel olamadığı iç çekişler, önlemeye
çalıştığı fakat mani olamadığı hıçkırıklarla, acısını dışa vurmaktan kendini
alamıyordu. İşte bu adamın dudaklarından dökülen derin acı, keder ve gam yüklü
mırıldanmaları:

     “Eşim öleli tam üç
ay oldu. Hâlâ onsuz boş kalan evime girmekte zorlanıyorum. Eşimin yokluğu beni
boğuyor sanki. Kendi evimde nefes alamıyorum. Meğer evi o dolduruyormuş. O
öldükten sonra, evdeki ben dahil her şey ölü gibi sessiz, hissiz ve duygusuz.

     “Keşke hanımım sağ
olsaydı da, yine münakaşa edip tartışsaydık. Yine birbirimize lâf yetiştirmekte
yarışsaydık. Birbirimize karşı ağır sözler sarf etseydik.

     “Yeter ki, o
hayatta ve evimde olsaydı. Keşke onsuz boş eve girmez olaydım. Ama artık yok.
Biricik eşim öldü. Hiç ummadığım ve beklemediğim bir zamanda, emri hak vaki
oldu. Aramızdan ayrıldı. Ah eşim ahhh!

     “Hanımım hayatta,
evinde ve yanımda olarak, nasıl hareket ederse etmesi, ne söyleyecekse
söylemesi, fakat ne olursa, nasıl olursa olsun, ölmemiş olması; her şeyine
katlanmaya değermiş. Ah keşke ölmeseydi…” gibi sözler sarf ederek, yerinden
yavaşça kalktı. Ağır adımlarla buradan uzaklaştı.

     İçten gelen samimi
itirafları hâlâ kulaklarımda akis ve yankılar yapıyor. Beni derin düşüncelere
salıyor. Demek ki diyorum, bu adamın; zamanında -ne olursa, nasıl olursa olsun-
eşinin kıymetini bilmemiş olması; ateş olup içini yakıyor, mânevî azaplar
içinde vicdanını sızlatıyordu.

     Fakat ne çare ki,
son pişmanlık fayda vermiyor. Gideni geri getirmiyor. Hanımsız evin zindan
olmasına engel olamıyor.

     Belli ki, bu
kişinin eşine çektirmediği ve yapmadığı eza ve cefa kalmamış. Keşke, eşinin
değerini ölmeden önce bilseydi de, ne ona ne de kendisine hayatı zehir ve
zindan etmeseydi.

     “Ba’de
harabi’l-Basra.” / “ Basra harap olduktan sonra.” İş işten geçtikten sonra,
maalesef son pişmanlık fayda vermiyor.

     Oysa Hz. Muhammed:
“Sizin en hayırlınız hanımına en iyi davranandır.” dememiş miydi?

     Kaldı ki, “Cennet
anaların ayakları altında.” değil mi?

     Büyük zatların
büyüklüğü, eşlerine karşı gösterdikleri iyi ve güzel davranışlarında yatıyor.

     Sokrat bile,
hırçın ve başkalarının yanında kendisini aşağılayan eşine karşı, çok şefkatli
ve anlayışlı idi.

     “Ana gibi yar,
Bağdat gibi diyar olmaz.” boşuna söylenmemiş.

     “Ana başta taç
imiş, bir evlat pîr olsa da anaya muhtaç imiş.” gibi altın sözleri herkes
bildiği ve duyduğu halde, kadınlara karşı bigane kalmak, onlar karşısında sağır
olmak; ne büyük cehalet, ne büyük gaflet, ne büyük pişmanlık. Ama pişmanlık
fayda vermiyor. Gideni geri getirmiyor. İşte bunun içindir ki, Hz. Mevlana:
“İnsan pişman olduğuna da pişman olacak.” diyerek bu duruma düşmeden gereğini
yapmanın önemine işaret ediyor.

     Hayat arkadaşının;
Allahın munis, lâtif bir hediyesi olduğunu bilen, ona karşı yanlış ve kötü
davranışlarda bulunabilir mi? Unutmayalım ki:

     “Hasmın (eşinin)
sitemini (eziyet ve cefasını), sitemsiz (karşılıksız) bırakmak; ona en büyük
sitemdir.” Aynı zamanda aile saadetini yeniden sağlayacak, yenileyecek olan bir
tılsımdır.

Türkçenin Dikenleri…Türkçe Sevdalısı Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa İle Uydurma Kelimeler Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ana sütü gibi demiz ve duru Türkçemizin dikenleri olan uydurma
kelimeler nereden çıktı ve bunlara ne ihtiyaç vardı?

 

Dr. Yesevîzade Şâkir
Alparslan Yasa:
Şâyet bu sorulara mazlum milletimizin mâruz kaldığı korkunç
kültür jenosidi çerçevesinde cevap aramazsanız, hakîkate ulaşamazsınız! “Kültür jenosidi”, yâni Müslüman Türk
kültürünün topyekûn imha edilip yerine Frenk kültürünün ikame edilmesi…

Araştırıyorsunuz… “Bay” ve “bayan” kelimelerinin 1930’lu,
40’lı senelerde “Bay Şükrü”, “Bay Atay”, “Bayan Âfet”, “Bayan İnönü” şeklinde
kullanıldığını görüyorsunuz… Oysa Türkçenin mantığına göre, unvanların isimden
sonra gelmesi lâzımdır: Şükrü Bey, İnönü Hanım gibi… “Öz Türkçecilerin”
söyleyişi, açıkça alafrangalıktır. Çünkü meselâ Fransızcada Monsieur (Mösyö)
Kaya, Madame (Madam) İnönü denir. (Kezâ İngilizcede Mister Kaya, Almancada Herr
Kaya gibi…) Anlıyorsunuz ki bütün mesele, A’dan Z’ye kendini inkâr edip A’dan
Z’ye Frenge benzemek… Hani Mehmed Âkif’in iğrendiği şu Frenklik… Bilakis “Millî
Şef”, şapka inkılâbı esnasında kendisine, bari “şapkanın ortasına bir Ay-Yıldız
koyalım ki diğer milletlerden farkımız belli olsun” teklifinde bulunan Ankara
Valisi Yahya Galip Bey’e “Canım, biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz,
sen ne teklif ediyorsun!” diye çıkışıyor, “Ebedî Şef”in bütün inkılâplarının
özünü pek veciz bir şekilde ifade ediyordu… Şeflerinin izinden giden Nurullah
Ataç da, bu projeyi, (Diyelim isimli kitabında) “eritmeliyiz kendimizi Avrupa
uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır” şeklinde bir başka türlü ifâde ediyordu.
İfade tarzı mühim değil: Kavil farklı, maksut aynı…

Çetinoğlu: Bu konuşmalarbasın veya radyodan millete duyuruldu mu?    

Dr. Yasa: 21 Haziran 1934’te
TBMM’de (2 Kânunusani / Ocak 1935’te mer’iyete konulmak üzere) Soyadı Kanununun
kabul edilmesinden sonra, 26 Teşrinisani / Kasım 1934’te de Lâkap ve Unvanların
İlgasına Dair Kanun çıkmıştı. Bu kanunla “müşir, paşa, bey, hanım, beyefendi,
hanımefendi” gibi unvan ve hitap tarzları yasaklanıyor, yerlerine “mareşal,
general, bay ve bayan” ikame ediliyordu. İş Bankası’nın, Siirt Mebusu Mahmut
(Seydan) Bey’e neşrettirdiği Milliyet gazetesinin ertesi günkü (26 Kasım 1934)
târihli nüshasının manşetinde bu haber şöyle verilmişti:

Lâkap ve unvanların kaldırılmasına dair kanun dün Meclisten
çıktı. Müşire Mareşal, Paşaya General denilecektir. Ağa, Hoca, Efendi, Bey,
Hanım yok. Adın önüne gelmek şartiyle er kişiye “Bay” kadına da “Bayan”
denecek.

Ve haberin altında bu kanun vesilesiyle söz alan üç
“saylav”ın resmi: “Bay Hasan Fehmi, Bay Şükrü Kaya ve Bay Besim Atalay”…

Böylece “bay” ve “bayan”lı hitap tarzının Lâkap ve
Unvanların İlgasına Dair Kanunla resmen tatbikata konulduğunu öğrenmiş
oluyoruz.

Çetinoğlu: Soyadı
kanunu ne gibi değişiklikler getirdi?

Dr. Yasa: Bir
kanunla yurttaşlar bir soyadı almağa borçlu tutuldular. Bugünlerde bir yandan
bu kanuna göre soyadı alımı göze çarpan bir hız alırken öte yandan yeni bir
kanunla şimdiye değin Türk atlarının [adlarının] sonlarında kullanılan ağa,
bey, efendi. hanım, paşa gibi artık sözler bütün bütün ortadan kaldırıldı. […] Bundan
sonra oluş işlerinde ve ulusal (resmî) işlerde demek her Türk kendi adile ve
soyadile anılacaktır. Herkes kendi arasında konuşurken erkek için bay ve kadın
için bayan diyebileceği de Kurultaydaki konuşmalar arasında iyice açığa çıkmıştır.
Burası bu işin epeyce gerekli bir yanı idi. Yaşayışta herkesin kendi adile
anılmıyacağı yerler az değildir. Kalabalığa söz söyleyen bir söz eri onlara
karşı söze başlamak için ne desin? Söz gelimi, işte radyoda yasauldan (memur)
tutunuz da orada buduna söz söyliyenlere varıncıya kadar bir takım adamlar söze
başlarken kendilerini dinleyenlere evrensel bir at san vermek yerindedir. Söz
gelimi, pek iyi biliriz ki Fransızlar böyle yerlerde: Mesdames, Messieurs
derler. Eski anlatma biçimimizde bu iki söz: Hanımlar, efendiler demektir.
Gerektir ki yeni yolda biz de böyle yerlerde birşey diyebilelim. Bu, erkek için
bay, kadın için bayandır.

Çetinoğlu: Bu değişiklikler nasıl karşılandı?

Dr. Yasa: Türkiye
Komünist hareketinin ve Dil İnkılâbının öncü kadrosundan Ahmet Cevat Emre, hâdiseyi
içinden yaşamış birisi sıfatıyla, tarihî Türk hitap tarzlarının resmî dilden
kovulup “bay” ve “bayan”lı söyleyişin ikame edilmesini şöyle izah ediyor:

‘Bütün Avrupa milletlerinde erkeğe kadına verilen (mösyö,
madam) gibi unvanlar isimden evvel geldiği halde, bizde bey, efendi, hanım… unvanları
sonra gelir. […] Bay, Bayan isimleri yeni unvan olarak kabul edilmekle ve
soyadı kullandırılmakla dilimiz bu yönden de Avrupalılaştırılmış oldu. Şimdi
biz de bütün medenî milletler gibi Bay Hasan Yılmaz, Bayan Sevim H. Yılmaz
diyebilmekte ve mektupların zarflarında kullanabilmekteyiz.

Çetinoğlu: Bu kelimeler niçin ve nasıl yürürlüğe konuldu?

Dr. Yasa: Bu
hususu aydınlatacak kaynağımız, Kemalist târihçi ve 1940’lardan beri hararetli
bir “Din İnkılâbı” taraftarı olan Cemal Kutay’ın Millet mecmuasıdır. Bu
mecmuanın 3 Temmuz 1947 tarihli 74. sayısının 11. sayfasında “Eski Bir
Atatürkçü” imzasıyla muhtemelen Kutay tarafından kaleme alınan “Bay – Bayan
Kelimeleri Hakkında” başlıklı makalede, bu kelimelerin resmen nasıl tedavüle
sokulduğunun eksiksiz bir hikâyesi vardır. Hikâye şöyle:

Ebedî Şef, dil devrimiyle uğraştığı [günlerde…] kendi
hayatını ve esas fikirlerini sembolleştiren bir piyes mevzuu düşündü. Bunu
yazmak üzere de, hemen bütün sanat işlerinde yakınında kullandığı Münir Hayri
Egeli’yi vazifelendirdi. Bu piyes üzerinde Atatürk o kadar emek sarfetmiştir ki
eseri hususî surette bastıran Münir Hayri, mukaddimesinde “Ben vasıtayım; eser
onundur” demektedir.

İşte Atatürk Bay ve Bayan kelimelerini (ismini bizzat tesbit
ettiği) bu “Bayönder” adlı piyesin son tashihli nüshası üzerinde el yazılarile
tesbit etmişlerdir. […]

Piyesin bir de kadın kahramanı vardı: İzgen. Bu kadına Begüm
deniliyordu. […]

Bir gece –üçüncü gecedir ki Bayönder piyesiyle meşgul
oluyordu- kararını verdi. Piyesin birinci sayfasına şu sözleri yazdı: “Genel
olarak erkek için Bay, kadın için Bayan – Bütün yazıları ona göre düzeltmeli!
Bey, begüm, efendi, hanım kalkacak!” […]

O gece verdiği emir üzerine hemen ünvanların kalkması için
bir kanun teklif edildi. Bütün resmî yazılardan her türlü ünvan kalktı. Kanunun
çıktığı akşam dâvetlilerine Bay – Bayan diye hitap etti. […]

(Dâvet esnasında bizzat yaptığı izahata göre,) mareşal,
general gibi ünvanları olanlara bu kelimeler [Bay – Bayan] kullanılmıyacaktı.
Prenslere Altes, sefirlere Ekselans, hükümdarlara Majeste denilecekti.
İmparatorluk devrinden kalma haşmetlû, vesaire ünvanlar “asla”
kulanılmıyacaktı.

Atatürk, o geceyi takip eden bütün nutuklarında ve
mükâlemelerinde ısrarla bu kararını tatbik etmişti…

Kemalist târihçi Cemal Kutay’ın Millet mecmuasında (3 Temmuz
1947, sayı 74, s. 11) neşredilen vesika… Tarihî Türkçedeki unvanlar (bey,
hanım, efendi, vs.) yerine Frenk mukallidi “bay” ve “bayan” unvanları Uydurma
Resmî Dile bu fermanla dahil edildi…

İşte size 1930’larda inşa edilmeye başlanıp 1960 Balyoz
Darbesiyle resmî dil haline getirilen ve riyakârca “Öz Türkçe” tesmiye edilen
uydurma dilin menşei!

 

 

 

Dr.YESEVİZÂDE  ŞÂKİR ALPARSLAN
YASA:

    
1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası
Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

    
1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve
iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan
Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu
hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde
kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle,
mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.

    
Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993
öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd
Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı
Bölümünde kabûl edilen tezi ile ‘Doktor
’ unvanını aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Anabilim Dalında Araştırma ve sonra Öğretim
Görevlisi olarak on dört sene ders verdi, 2013
senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2015 Ocağında Yrd. Doç.
unvanıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne tâyin edildi.

    
Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş
-bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi,
tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik
tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır. 

Şâkir
Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır. 

 

YAYINLANMIŞ
ESERLERİNDEN BAZILARI:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif
Perspektif:
Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve
Parlamenter Denetim:
(Fransızcadan izahlı tercüme, T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin IstılâhMes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba
Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı
İçin Tercüme:
  (Hitabevi Yayınları,
2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür
Jenosidi (2014)

 

Gazi Kimdir?

                                        ‘’Şehit
Nurlanmış, Gazi Onurlanmış Askerdir.’’

    

    
 
 Sakarya meydan muharebesinin kazanılmasının
ardından TBMM; 19 Eylül 1921 tarihli 79’uncu oturumunda almış olduğu karar ve çıkarmış
olduğu153 Numaralı kanunla:

      Türk Milletinin bağımsızlık mücadelesinin
önderi ve devletimizin kurucusu, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e, mareşal
rütbesi ve gazi unvanının verilmesini kararlaştırmıştır.

      
Bu rütbe ve unvan Yüce Atatürk’e, Büyük Türk Milletinin gönlünden kopup
gelen o engin sevgisinin tarih sayfalarına yansımasıdır.

    
  İşte o tarihten bugüne;  ’19
Eylül tarihi, Gaziler Günü’
olarak kutlanmaktadır. Savaş meydanlarının en
büyük rütbesi şehitliktir. Ama Gazilik de bu rütbeden sonra gelen en ulvi
değerlerimiz arasındadır.

        Yüce Türk Milletinin yüksek menfaatleri,
ülkemizin bölünmez bütünlüğü, şanlı bayrağımızın ebediyete kadar gönderde
dalgalanması, minarelerimizden duyulan ezan seslerinin kulaklarımızdan
eksilmemesi için vatan ve vazife uğruna seve, seve ölüme giden bu aziz milletin
evlatlarından savaş meydanlarında hayatta kalanlarına 1005 sayılı yasa
uygulanır.

   
 Yüce dinimiz İslam, Gazi için
şöyle der:

    
”Gaza eden kişidir. İlahi Kelimetullah için cihada giden, savaşan, Allah
yolunda, Allah rızası için mücadele eden Müslüman askerlerden dönenlere gazi
denildiği gibi, Savaşta büyük yararlılıklar gösterenlere de gazi unvanı verilir.

    
İslami sözlüklerde gazilik: ”Savaşa katılan kişi” hakkında
kullanılmasına rağmen, savaşa katılan ve sağ olarak dönenler için de kullanılan
ulvi bir unvandır. İslamiyet’in dili Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim, müminlere şu
buyrukla seslenmiştir:  
”De ki: Bize iki iyilikten, ‘gazilik ve şehitlikten’
başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?” (et Tevbe, 9/52) Bu ilahi emir
asırlar boyunca halk arasında, ”Ya gazi, ya şehit”, ”ölürsem şehit, kalırsam
gazi” şeklinde kullanılmıştır.

      Devletimizin kurucusu Büyük
Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk de, ‘Gazi’ unvanı ile anılmaktan büyük bir
gurur duyduğunu ifade buyurmuşlardır.

      Yüce Türk Milletini birbirine bağlayan
değerlerin başında; tarih sayfalarına altın harflerle yazılan nice kahramanlıklar;
vatan topraklarımız, ay yıldızlı bayrağımız uğruna ödediğimiz kan ve can bedeli
gelir.

       Bütün mazlum milletlere örnek
olan bağımsızlık savaşımızdan tarihe mal olmuş yüzbinlerce İstiklal savaşı
gazimizden ne yazık ki, günümüzde hayatta kalanı yoktur. Ancak onların vatanımıza
sadakatle bağlılıklarının en önemli göstergesi olan İstiklal Savaşı Madalyalarını gururla taşıyan aileleri; devletimizin
kuruluşunu anlatan o en önemli dönemin temsilcileridirler.

        Ayrıca 50’li yıllarda dünya barışına
katkı sağlamak adına katıldığımız Kore
Savaşlarında
Mehmetçik savaş meydanlarındaki yiğitliğini, korkusuz yüreğini
bir kez daha dünya devletlerine göstermiştir. Kore savaşı gazilerimizden ise günümüzde
çok azı hayattadır.

       Devletimizin milli menfaatini savunmak, milletimizin
ayrılmaz parçası Kıbrıs Türk Halkının Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesine
mani olmak için ata yadigârımız Kıbrıs
adasında 20 Temmuz
1974 tarihinde
yaşanan savaşlara
katılarak, ‘Muharip Gazi’ unvanı alan on binlerce
yurttaşımızdan günümüzde hayatta kalanlarının sayısı 28 bin kişi civarındadır. Ben
de Kıbrıs Gazisi olmanın gururunu taşıyanlardanım.

     Bu gerçeklerin yanı sıra 1984 yılından günümüze
ülkemizin yaşamış olduğu PKK terör
belası
nedeniyle, TSK’da rütbeli rütbesiz binlerce evladımız, Emniyet
teşkilatımızda güvenlik güçleri mensuplarımız, 
korucularımız ve en nihayetinde; hain
Fetö terör örgütü
mensuplarının ülkemizi ele geçirmek adına girişmiş
oldukları 15 Temmuz 2016 tarihindeki o
alçak darbe teşebbüsüne
göğüslerini siper ederek mani olan vatan
evlatlarımızdan şehit ve gazi olanları da değerlendirdiğimizde;

    Ülkemizin huzuru, güvenliği, bölünmez
bütünlüğü için verilen mücadelede yaralanan, çeşitli uzuvlarını kaybeden bu
yiğitlerin binlercesi: ‘Malul Gazi’,
 Ay Yıldızlı Al Bayrağımız, Vatanımız,
Milletimiz, Devletimiz için gözünü kırpmadan hayatlarını seve, seve feda
eyleyenlerimiz de; ‘Aziz Şehitlerimiz’ olarak
anılmaktadır.

      Bu hususla ilgili olarak özellikle son
dönemde ilgili kanunda yapılan değişiklikle ”Gazi” ve ”Şehitlerimiz” ve onların
birinci derecede kan bağı olanlarına daha önce verilen, bu unvanı gösteren
örneğin: ”Gazi”, ”Gazi Eşi”, ”Şehit Eşi” vb. kimlik kartları yerine; günümüzde bu
kavramlar, tek bir tanıtım kartında toplanmış olup, bu kartların yerine:

  ”Şehit
yakını/Gazi/Gazi Yakını/ Vazife Malulü/ Yakını”
yazan tanıtım kartlarının T.C Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca
düzenlenmesi, dağıtımının yapılması; kimin, hangi sıfatı taşıdığı belli olmayan
bir karışıklığa neden olmuştur!

  
   Bu önemli kavramlara sahip olanlara,
devletimizin yasalar gereğince yapmış olduğu maddi yardımların, Şehit yakınlarına, Muharip ve Malul
Gazilere verilen aylıkların ne denli farklılıklar gösterdiği ise ayrı bir yazı
konusu olup; Gaziler arasında kırgınlığa neden olan bu farklılığın yeniden ele
alınması, düzenlenmesi, yasa koyucunun önemli ve öncelikli görevi olmalıdır.

       Ülke tarihimize baktığımızda; vatan ne zaman
dara düşse, onu savunmak, koruyup kollamak uğruna ter dökerek, kol bacak, göz
feda ederek, can vererek; ‘Gazi ve Şehit’ olanlar:  

      
Kimliğindeki ay yıldızı gururla taşıyanların, Asil Türk Milletinin ferdi
olmanın onurunu bilenlerin, bir ve beraber yaşamamızın gücüne inanların
tarafından, vatan bellediğimiz bu topraklarda milletçe sonsuza dek yaşamaya
devam edeceğimizin en önemli güç kaynağı olmaya devam edecektir.

    
 Vatan sevdası uğruna gözünü
kırpmadan hayatlarını seve seve feda eden tüm Şehitlerimizi minnetle yâd
ediyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

      
Aynı rütbeyi taşımaktan gurur duyduğum
tüm Gazilerimizden hayatta olmayanlara rahmet, 
kahramanlık abidesi olarak yaşayan tüm Gazilerimize sağlık ve huzur dolu
bir yaşam diliyorum. Vatan onlara minnettardır.

   
Büyük Türk Ulusunun 19 Eylül Gaziler günü kutlu olsun.