22.7 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 391

Diller, Milletler, Beyinler

İlk gençliğimde kendimi lisanlarla uğraşır buldum. Öğrenmek için,
hâkim olmak için ve dillerin karmaşık yapılarını anlamak için. Farklı
milletlerin farklı sesleri söyleyemediği, daha da önemlisi duymadığını erken
keşfettim. Hani İngilizcedeki th sesi var ya. Biz Türkler bunu çıkarmakta güçlük çekiyor, fakat sonunda başarıyorduk. Ama W öyle
değildi. Gayet güzel
İngilizce bilen fakat hâlâ Wyu
duymayan, telaffuz edemeyen dostlarım var.

 

W zor, orta sertlikteki h de zor

1981de Suudî
Arabistana gittim
ve orada altı yıl öğretim üyeliği
yaptım. Aramcoya bir öğrenci
grubunu götürmüştük. Bir mühendis,
orada yapıp ettiklerini İngilizce anlatıyordu- hocalık yaptığım okulun da, ona
komşu Aramconun da
dili İngilizce idi. Konuşmasının sonunda yanına geldim ve Türk
müsünüz? diye sordum. Şaşırarak Nereden anladınız? demişti. İngilizcesi
kusursuzdu ama W onu ele veriyordu.

 

Bir Arap arkadaşıma Sen
benim vekilim ol demiştim.
İngilizce cümleye vekil kelimesini, nasıl olsa Arapça diye olduğu gibi
yerleştirmiştim. Bir türlü anlamıyordu. Sonunda, Ha! Wakil! diye anladığını belirtti. Biz nasıl W diyemiyorsak
Arap da V diyemiyor, üstelik
duymuyordu. Sonra diğer sesler
Bizim için Wdan başka
Arapçadaki üç hden, en sert h ile bizim
kullandığımız yumuşak h arasındaki orta sertlikteki h de zordu. Altı yıl bir çay, yani wahid
şay isteyemedim. Sert hyi mübalağalı bir gırtlak sesiyle hallediyordum. Yumuşak
olanı zaten bizim h idi. Fakat ortadaki! Şu noktasız olanı. Hele ayn! Bizim mümkün değil duymadığımız sessiz harf! Türkistan bu işi, aynı g harfiyle göstererek çözmüş. Ali yerine Gali, ilan
yerine iglan yazıyor ve söylüyorlar.
Camig, bayig, sanayig. Biz aynı
hiç göstermiyoruz. Sıkıntı bu isimlerin i hâlinde çıkıyor. Camigi, bayigi,
sanayigi yerine camii, bayii, sanayii yazıyoruz ve sıklıkla yazamıyoruz da.
Cami kelimesinin iki i ile yazıldığını zannedenimiz çok.

 

Arapçada P, Ç, V yok

Arapların çıkaramadığı sesler de boldu. P, Ç ve tabi V. P
genellikle Bye dönüyor, Ç, Ş oluyordu. V sesi
bazen W bazen Fye dönüyordu. Türkistanlılar Arabistana çevirmeyi
getirmiş.  Sonra, nasıl olduysa çevirme
Bursa’nın döneriyle senteze uğramış fakat Arap hançeresinde şawarma olmuş. Bize
de tekrar şawarma diye geri geldi. Papa’nın baba olup oradan bize gelişi gibi.
Ptolemeus bu yolla Batlamyus olmuştu. Platonun
Eflatuna dönüşmesi daha karmaşık bir rotaylaydı muhakkak. Pepsi,
Arabistanda sağlam
bir şekilde Bebsidir. Çay
da şay idi.

 

Dilciler insan hançeresinin 800 civarında ses çıkarabildiğini
söylüyor. Herhangi bir dilde bu
800 sesin ancak 100, hatta 50si
kullanılıyor. Alfabeler de dildeki seslerin bir alt kümesi. Genellikle 30un altında harf var. İşte farklı dillerin bu 800 içinden
seçtikleri alt kümeler bir
biriyle örtüşmüyor. Bazı milletlerin duyduğu
sesleri başkaları duymuyor. Ben bizim ı sesini telaffuz edebilen yabancıya
rastlamadım.

 

 Farklı milletlerin
duyduğu sesler niçin farklı?

Farklı milletler niçin farklı sesleri duyup telaffuz
edebiliyor?

 

Şimdi ırkçılık yapıp, Tamam
işte! Demek ki farklı ırkların duyduğu ve duymadığı sesler farklı! demek kolay. Kazın ayağı öyle
değil. Olan şu: Buluğ çağına kadar insan yavrusunun 800 sesin hemen tamamını
duyup söyleyebilme potansiyeli var. Ergenlikten sonra bu geniş tayf kayboluyor.
Ve insan, sadece kendi lisanındaki 50- 100 sesi duyar ve söyler hâle geliyor.
Duymadığınızı söyleyemezsiniz zaten. Doğuştan duyma özürlülerin
konuşamaması bundandır. Bizim tabirimizle, sağırlar dilsiz olur. Sonradan sağır
olanlar hâriç. (Eğitimle ve bazı araçlarla bu engel aşılabiliyor.)

 

 Çalıştığım üniversitenin
hazırlık okulu İngilizce öğretirken birkaç ders, Arap gençlerine p harfinin
telaffuzunu öğretmeye ayrılırdı. Başarısız öğrenciler bana geldiğinde kurşunun
simgesi Pb
yi be-be diye telaffuz ederdi. P işini kavrayanlar da bazen
aşırıya kaçıp
pe-pe derlerdi. Bizde de bazıları
b
ütün yabancı dillerde Vnin W olduğunu zanneder ve mesela gururla Harward yazar.

 

Beynimize ne oluyor da bazı sesleri artık duymuyoruz?

Hazırlık okulu müdürü dostum Dr. Mullanın
ilginç bir teklifi vardı. Bütün dünyada, ilkokullarda, bir ses duyma ve çıkarma dersi
ihdas edilmeli ve fonetikteki bütün sesler çocuklara duyurulup
söyletilmeliydi. Böylece ilerde diledikleri yabancı dili kusursuz duyup
telaffuz etmeleri mümkün olacaktı.

 

Böylece ilk niçin sorumuzun cevabını buluyoruz. Milletler niçin
farklı sesleri kullanır? Farklı milletlerde çocuklar buluğ çağına kadar farklı
seslerle terbiye edildikleri için
İkinci niçin hemen bunun arkasından geliyor. Çocuk ergenlikten sonra niçin yeni
sesleri çok zor duyup söylüyor?

 

İlerde anlatacağım.

 

Son not: Yazıya son hâlini vermeden genç dostum Prof. Dr.
Konuralp Ercilasuna gönderdim.
Önemli katkılar yaptı: Korecede
ı varmış. Fakat Latin harfleriyle yazarken eu diye yazıyorlarmış. Şawarma
Arabistandan Tayvan’a
gitmiş ve orada şa-wey-ma olmuş. Hoca bir noktada daha uyardı: Şu İngiliz thsini biz t veya d, Ruslar z, Çinliler
de sye yakın bir z gibi
duyuyorlar.( https://millidusunce.com/diller-milletler-beyinler/)

 

Öğretmene Not (1)

0

Öğretmen her soruya açık olmalı. Talebe / öğrenci her soruyu
rahatça sorabileceğini bilmeli. Bu, hocanın / öğretmenin, her soruya cevap verebileceği
mümkün demek değildir. Ama bu şekilde öğretmen bilmediklerini öğrenir, bunu
telâfi etmeye çalışır. Fakat bildiği bir konunun başka cephelerinden de meseleye
bakması gerektiğini ve sorulan ve daha da sorulabileceği mutasavver / tasavvur
edilen sorulara karşı, kendini hazırlaması gerektiğini anlar.

     Öğrenciyi derse
çalıştırmak için, dersi sevdirmek lâzım. İlmihal bilgisi kitabını okutmakla bir
kimseye namaz kıldırmak mümkün değil. Fakat ona ibadet ruhunu nakşettiğimizde,
kendiliğinden ilmihali alıp okuyacak ve namazını kılacaktır. Çünkü “Taharri-i
hakikat muhabbet iledir.” / Hakikati, gerçeği araştırma meyil ve isteği; önce
gerçeğe karşı duyulacak muhabbet / sevgi ile başlar.

     Dersi, derste
öğretmek; bunun için de talebeye bu şuur ve bilinci vermenin yolunu bulmak,
yani talebenin derste, derse dikkatini çekmek gerek. Bunun için de, dikkat
etmediği takdirde kaybını,

alâka ve ilgi duyduğu takdir de ise, çifte menfaat, yarar ve
kazancını; müşahhas / somut şekilde göstermek, vaktin kıymet ve değerini idrak
ettirmek / algılatmak gerekir.

     Öğretmen
öğrencinin dersinde başarılı olmasını istiyorsa; öğrencinin kendisine itimat ve
güven duymasını; yani bu dersi yapabilecek kapasitede olduğunu hatırlatması
gerek.

     Öğretmen giyim
kuşamda da örnek olmalı. Gayri ciddî bir giyimle öğrencinin karşısına
çıkmamalı.

     Öğretmen âdil,
doğru, bilgili ve tarafsız olmalı.

     Öğretmen;
başarısının öğrencilere bağlı, başarısızlığın ise kendine ait olduğunu
bilmelidir. Bu gerçeği Almanya anlamış olacak ki, öğretmeni netice / sonuç
almakla mükellef / yükümlü tutmuş; böylece öğretmeni; ne yapıp edip başarılı
olmanın yollarını arar hale getirmiştir. Çünkü zafer; herkesin katkısıyla,
mağlubiyet / yenilgi ise komutanın yetersizliğinden ileri gelir.

     Öğretmen;
öğrencilere anlayabilecekleri bir dille anlatmalı. Onların seviye ve
düzeylerine inerek açıklamalarda bulunmalı. Kaldı ki, Peygamberler bile,
insanlara akıllarının alacağı tarzda söylemekle emr olundular.  

     Sokrates’in dediği
gibi: “Dünyada her şeye değer biçilebilir. Oysa öğretmenin eserine değer
biçilemez. Çünkü onun eseri hem her şeydir, hem de hiçbir şeydir.”

     Öğretmen:

     “Sizlerin
yapmanızı istediğim şeyler; sizler içindir. Yerine getirmekle sizler
faydalanacak. Yapmamakla sizler zarar göreceksiniz. Hasta, doktorun dediğini
yapmazsa, doktor değil, hasta zararlı çıkar. Nizam, disiplin; hep sizlerin
iyiliği için.” derse, daha tesirli / etkili olur.

     Öğretmen; ne
söyleyeceğini ve ne zaman söylemesi lâzım geldiğini iyice düşünmeli.

     Hz. Ebu Bekir, her sözü hemen sarf etmesine
engel olsun diye, ağzında çakıl taşı bulundururdu.

     Öğretmen İmam
Şafii’nin şu sözünü de unutmamalı:

     “Söylenen şâyi,
yazılmayan zâyidir.” / Söylenen yayılır. Yazılmayan unutulur, demek ister.

     Muvakkat / geçici
müsekkinle / sakinleştirici ile hastayı teskin etmek / yatıştırmak mı?

     Daimî şifa bulması
için, acı fakat müessir / etkili ilaç kullandırmak mı?

     Öğretmen ikinci
şıkkı tercih eder olmalı.

     Öğretmen; en iyi
intiba’ın / görüş, anlayış ve izlenimin, ilk intiba’ olduğunu unutmamalı.

     Öğretmen ile
öğrenci; ağaç ile gölgesi gibidir.

     Eğri ağacın
gölgesi, nasıl eğri olursa, ehliyetsiz, liyakatsiz öğretmenin öğrencisi de öyle
olur!

     Öğretmen şu veciz
sözleri de dikkate almalı:

     “Her söylediğin
doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değildir.”

     “Her söylediğin
hak olmalı. Ama her hakkı söylemeye senin hakkın yok.”

     “Nice yüce ve
büyük dâvâlar, bîçare ellerde muvakkaten / geçici olarak kendini gösteremez.”

     Öğretmen ders
verirken; bazı cümleleri zihinlere yerleştirmek için, tekrar etmeli.

     Öğretmen;
yaşayarak göstermenin, konuşmaktan daha tesirli / etkili olduğunu da hesaba
katmalı.

Kurallar, Kurumlar, Muhafaza Ve Değişim

Geçen yazımda, toplumun kural koyması ve bu kurallara
uyulması, insanın fıtratında, yani genetiğinde var demiştim. Bakınız, ünlü
siyaset bilimci Fukuyama, 2014 tarihli Siyasî Düzen ve Siyasî Çözülme kitabında
bu hâli şöyle anlatıyor:

 

İnsanlar, doğaları gereği, norm yaratan ve normlara uyan
yaratıklardır. Kendileri için toplumdaki münasebetleri düzenleyen ve grupların
birlikte hareket etmesini sağlayan kurallar koyarlar. Bu kurallar gerçi
rasyonel bir şekilde tasarlanabilir veya tartışılabilir, fakat normlara uyma
davranışı genelde mantığa değil gurura, suçluluk duygusuna, öfke ve utanca
dayalıdır. Çoğu zaman normlara bizatihi bir değer, hatta kutsiyet atfedilir.
Birçok farklı toplumun dinî kanunlarında olduğu gibi… Kurum, zaman içinde
sürekliliğe sahip bir kuraldan ibarettir; bundan dolayı insanların
davranışlarını kurum hâline getirmeleri de doğal bir eğilimdir. Kurumlar, bizatihi
kendilerine bir iç değer atfetmenin olağanlığından ötürü, kurumlar son derece
muhafazakârdırlar, yani, değişmeye direnirler. (Farrar, Strauss ve Giroux, 2104
baskısı, sayfa, aynı konu için https://bit.ly/2TnfsvC bağlantısına ve oradaki
atıflara da bakabilirsiniz.)

 

Nereden biliyorsun?

Böyle hükümlere, bir büyük adam böyle dedi diye inanılmaz.
Fukuyama’nın sözleri bir ispat değil, bir tasvirdir. Fakat yukarıdaki gibi
kocaman iddialar yığınla sosyoloji ve psikoloji araştırmasına dayanır.
Bunlardan sadece iki psikoloji deneyini nakledeceğim.

 

Geçen yazılarımdan birinde bahsettiğim, Joseph Henrich’in,
Başarımızın Sırrı (The Secret of Our Success, Princeton, 2016.) kitabının, 186.
sayfasında, bir kukla- çocuk deneyi var. Deneyde rol alan çocuklar 9 yaşındadır.
Hikâyenin bir kahramanı da Max adlı kukladır. Masanın üstünde değişik şekillere
sahip bir grup cisim yer alır. Önce, kendine güvendiği ve bu işteki ustalığı
hareket ve tavırlarından anlaşılan bir psikolog gelir ve çocuğun gözlerinin
önünde cisimleri belli bir düzene koyar ve gider. Sonra cisimler tekrar
dağıtılır ve düzene koyma sırası kukla Max’ındır. Max, daha önce uygulanan
süreçten azıcık saptığında çocuklar, onu derhal uyarır. Max’ın sapmaları sonuca
etki eden sapmalar değildir. Fakat çocuklar için gördükleri adımlar hemen
kurala uyma içgüdüsünü tetikler ve Max, art arda azarlanır: “Hayır öyle
değil!“, “Şunu kullanmalısın!“, “Hayır oraya koyma!” Resimde, bu deneyden bir
sahne görüyorsunuz.

 

 Kurallar ve kurumlar bizi insan yapar

Daha da ilginç bir deney Max’sız yapılıyor. Bir kabın içinde
lezzetli bir meyve var. Fakat onu alabilmek için belli kapakların açılması,
kabın belli bir yöne çevrilmesi falan gerekli. Önce bir usta kaptaki meyveyi
alıp yiyor. Ancak bu alıp yeme eylemi sırasında gerekli hareketlerin yanı sıra,
sonuca etki etmeyecek, gereksiz hareketler de yapıyor. Bu sefer olan biteni
sadece bizim 9 yaş çocuklarımız değil, bir şempanze de izliyor. Ardından çocuğa
ve şempanzeye içinde meyvesiyle aynı kap veriliyor. Çocuk, tıpkı ustanın
yaptığı gibi davranıyor. Gerekli hareketleri de gereksiz hareketleri de yapıyor
ve meyveye ulaşıyor. Şempanzenin davranışı farklı. O ödüle ulaşmak için sadece
gereken hareketleri yapıyor. İnsan yavrusu şempanzeden daha mı az akıllı?
Hayır. Ama insan yavrusu kurallara uymada şempanzenin ilerisinde. Çünkü insan
şempanzeden daha sosyal, daha toplum odaklı. Bu onun genetiğine yazılmış. O
kod, şempanzede yok. İnsanı insan yapan, toplum yaratığı yapan da bu…

 

Geçen yazımda şahsım menfaati ile toplum menfaati arasındaki
gerginlikten söz etmiştim. Burada da bir ikilem var. İnsanı insan yapan, onun
toplumunu bir arada tutan ve ona güç veren kurallar. Kuralların yaşatıldığı
kurumlar. Şahsım menfaati, toplum çıkarını çiğnerse, kurallar hiçe sayılırsa
“Başarımızın sırrı” ortadan kalkıyor. Bir hayvan topluluğuna dönüşüyoruz.

 

Kadim ve cedid

Fakat madalyonun bir başka yüzü daha var. Kurallar ve
kurumlar, belli çevre şartları içinde, onlar göz önüne alınarak va’z ediliyor.
Topluluk, insanın fıtratından gelen eğilimle kurallara uyuyor, kurumlarına
saygı duyuyor. Buraya kadar güzel. Başarımızın sırrı bu işte. Ancak… Şartlar
değiştiği zaman ne olacak? Kuralların, yeni şartlara göre değişmesi gerek.
Mecelle müellifi Ahmet Cevdet Paşa, kaleminden çıkan 39. maddede ne demiş:
“Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz” (Zamanların
gayrılaşması ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.)

 

Şimdi zıt yönde iki kuvvet çekişecek. Bir tarafta yeni
şartlara uyum gereği; diğer tarafta insanın kuralları kutsallaştırma içgüdüsü.
Ahmet Cevdet Paşa, değişme gereği diyecek, selefi de olmaz, bu küfürdür diye
onun önüne dikilecek. Ceditçilerle kadimciler… Bir bakıma Osmanlı’nın ve bütün
Müslüman âleminin boğuştuğu çekişme.

 

Kuralların hiçe sayılması da kuralların kutsallaştırılması
da toplumu çökertiyor.( https://millidusunce.com/kurallar-kurumlar-muhafaza-ve-degisim/)

KMKB Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği.

Kuva-i Milliye’nin, Yararlı Cemiyetlerin, Müdafa-i Hukuk
Cemiyetlerinin bu güne uzantısı.

İçinde herkese yer var.

Vatansever, Dindar, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Ülkücü, Türkçü,
Sosyalist, Sosyal Demokrat, Turancı

herkese.

Temelinde Devlet ve Millet var.

İnsan var.

Kuva-i Milliye ruhu taşıyan her Sendika, Dernek, Ocak ve
fikir hareketi her kese yer var.

Tabela ayrımı olmadan bir şeyler yapmak isteyen herkese…

***

Maneviyata ve kültürlere saygı önemli.

Ama herkesin maneviyatına, herkesin kültürüne!

Sadece güçlü olanların değil!

Biz hep birlikte Türk Milletiyiz çünkü!

Herkesin inancına, inanma tarzına…

Kudüs’ de önemli, Doğu Türkistan’da

Kırım’da, Myanmar’da, yemen de, Kırım’da.

Hatta Filipinlerde!

***

Öyle dernek faaliyeti olsun, basında gözükelim ve ya
dönemsel siyasi atmosfer gereği değil!

Allah için.

Söyleyeceklerine ve yapacaklarına kendileri karar veriyor,
birileri yazıp yollamıyor konuşacaklarını…

Bir işe başlarken tek soru soruyorlar birbirlerine!

FAYDALI MI?

Harekete geçmeleri için işaret de beklemiyorlar, her zaman
hareket halindeler!

Elbette Ankara ve Ankara’dakiler önemli!

Ama Ankara, her şey demek de değil!

***

Siyaset onların işi değil, tercihleri de!

Herkes kendi işini yapmalı.

Onlar sivil toplum kuruluşlar.

Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır çünkü!

Öyle!

Ama sorgularlar, Allah emretmiş diye!

Her konuda aynı fikirde değiller belki ama aynı hassasiyete
ve samimiyete sahipler.

Her şehirde olması lazım ama yok.

Şimdilik sadece ve ya en güçlü haliyle!

Kocaeli’nde.

***

Çünkü Kocaeli yurdun tamamından insanın bir arada yaşadığı
bir şehir.

Mutlu bir şehir değil ama umutlu bir şehir.

Mücadeleci.

Bu ülkenin sadece sanayisi için değil, insani, Milli ve
Manevi geleceği için de önemli.

Deistlik le de mücadele ediyorlar, Densizlik le de.

Ne için!

Allah rızası için.

Yani, yaratılanı yaratandan ötürü!

Partisinden, memleketinden ötürü değil.

Yaratan’dan ötürü!

***

Herkes bir değer.

Güçlü de düşse vurmazlar, güçsüz de!

Her kes kendine yakışanı yapar!

Yaratan tahammül etmiş yaratmışsa bir bildiği var.

Her kes bu şehrin zenginliği onlar için, her kes bir değer,
bu gün de lazım yarın da.

Sen ben yok aralarında, siz biz de!

Ve şimdi çağa uygun yöntemlerle yeniden yapılanıp
hizmetlerine devam edecekler.

Her kesimden herkes ile.

Her siyasi görüşten insan ile siyaset yapmadan.

Birlik olmakta fayda var çünkü.

Ayrışmak iyi değil.

Siz de duyarlı olun, dâhil olun.

Zaman amasız fakatsız lâkinsiz birlik ve beraberlik zamanı.

Kapalı kapıları yok, yürekleri var o da herkese açık.

Yine vites yükselttiler.

Bismillahirrahmanirrahim diye.

***

Selam ve dua ile.

Yine Talan Yine Aynı Yalan

Makine
Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK)’nin anonim şirket olmasını düzenleyen kanun
teklifi
AKP milletvekilleri tarafından TBMM’ne geldi. Haklı
olarak tepkiler ve eleştiriler yoğunlaştı.

Çünkü
“MKEK’da statü değişikliği adı altında ‘özelleştirmeye’ zemin oluşturacağı” düşünülüyor.

Söz
konusu, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin her türlü silah, mühimmat, roket,
araç ve gereç ihtiyaçlarını
karşılamakla görevli” bir kurum olunca,
dikkatimiz ve endişemiz daha da çok oluyor.

Bu
tepkiler üzerine Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar bir açıklama yaptı.

Bu
açıklama kamunun gözbebeği olan bütün kamu tesislerinin ‘özelleştirme’
adıyla belli kesimlere peşkeş çekilme ve kapatılmasından önceki ifadelere
benziyor.

Bizim
çok aşina olduğumuz türden sözleri Bakan Akar’dan işitince endişemiz daha da
arttı.

MSB
Hulusi Akar ne dedi?

“Yerli
ve milli savunma sanayinin gelişmesiyle ilgili yapılan çalışmalar içinde
MKEK’nin çok özel ve önemli bir yeri var. MKEK, yıllarca memleketimize hizmet
etmiş, bizim gözbebeğimiz son derece önem verdiğimiz bir kurumumuz.”

Peki
bu kadar çok hizmet etmiş, “önemli ve değerli” bir kurumun yapısı neden
değiştiriliyormuş?

Meğer,
MKEK’nin “mevcut hantal yapısıyla gerekli gelişmeleri sağlaması,
ilerlemeyi sağlaması, ileri teknolojiyi kullanması pek mümkün değil”miş.

“MKEK’in
modern bir yapıya kavuşması, bu hantal yapıdan kurtulması, rekabet gücünün
gelişmesi, etkin ve esnek bir yapıyla ülkemize, milletimize daha iyi bir
şekilde hizmet etmesi”
isteniyormuş.

Çalışanların
şiddetli tepkisini yatıştırmak için de Bakan Akar “özelleştirme yok, çalışanların
özlük hakları geriye gitmeyecek” diye söz veriyor.

*********************************

Önceki
Yalanlar Ve Talanlar

Tank
Palet fabrikasının,
50 milyon dolar gibi komik bir para
olmadığı için, “modernleştirilemediği, hantal yapısının özelleştikten sonra
etkin ve esnek bir yapıya kavuşacağı”
masallarını dinlememiş miydik?

Tank
Palet,
bir yabancı devlete, Katar’a adeta bedava hediye
edildi.

Kırıkkaleliler “Katarlılar
geldi MKE’yi gezdi.
Bunlar niye geldi dediğimizde ‘Tank Palet Fabrikası’nda
tank üreteceğiz, tankın üstüne konacak top namlularını tespit etmeye geldiler’
dediler. Bunlar MKE’ye de göz diktiler” diye düşünüyor.

SEKA,
Şeker fabrikaları, Tütün Fabrikaları, Sümerbank

fabrikaları kapatılmadan önce de benzer cümleleri duymamış mıydık?

Bütün
bu fabrikalar makine fiyatlarının yarısına satıldı, fabrikalar
kapatıldı. Satın alan yandaşlar tesislerin arazilerinde AVM, işyeri ve
konutlar
inşa ederek servetler kazandılar.

Türk
Telekom
gibi stratejik bir milli varlığı Lübnanlı Hariri
ailesine
peşkeş çekmeden önce de benzer tezler ileri sürülmüş, Telekom’un özelleştirilmesine
karşı çıkanlar “vatan haini” ilan edilmişti.

Ne
oldu? Türk Telekom üzerinden Türk Hazinesi asrın soygunu diyebileceğimiz bir
talana uğradı. Hariri ailesinin şirketi Oger şirketi Telekom’u zayıflattı,
hizmet kalitesini düşürdü. Bankalara olan kredi borcunu ödemedi. Telekom’u kredi
veren alacaklı bankalara devretti. Kârlarını aldı gitti.

*********************************

Hantallaşmanın
Sorumlusu

MKEK
bir KİT yani kamu iktisadi teşebbüsüdür. 2020 yılı itibarıyla MKE
Kurumu, Türkiye’nin en büyük 100 sanayi kuruluşundan biri olup 90.
sırada
yer almakta.

MKE
Kurumu zarar mı ediyor? Hayır.

MKEK
en çok kâr eden kamu sanayi kuruluşları arasında ilk 3’te yer almış.

Buna
rağmen Makine Kimya Endüstrisi Kurumunun statü değişikliğinin gerekçesi yine
aynı: “Hantallaşma.”

Peki,
MKEK’nun yapısı hantallaştı ise bunun sorumlusu kim?

Milli
Savunma Bakanı Hulusi Akar
MKE’yi modernleştirmek istedi de
engel olan mı oldu? “Hantal” yapısını esnetmek için çalıştı da “hayır
yapamazsın” diyen mi oldu?

Buyurun
yetki sizin, güç sizde. Ne eksikliği varsa yapın.

Ama
doğruyu söyleyin!

****

Türk
Silahlı Kuvvetlerinin, şanlı ordumuzun en tepesindeki komutanın Türk Milletine
yalan söylemesinin mümkün olmadığını haykırmak isterdim.

Ancak
Hulusi Akar’ın doğruyu söylediğine inanmıyorum.

Türklük
ve Atatürk düşmanı yazarları hem de Genelkurmay Başkanı iken ziyaret eden
birinin “Atatürkçüyüm” dediğine inanamadığım için inanmıyorum.

Tank
Palet Fabrikasının Katar’a verilmesi
sürecinde söylenenlerin
hiçbiri doğru çıkmadığı için inanmıyorum.

Özelleştirme
ayağına yine Katar veya bir başkasına bu “gözbebeğimiz” kurum da talan
ettirilirse
içimiz bir kere daha yanar.

Hem
ordumuzun ihtiyacı olan silah, mühimmat, patlayıcılar; top, obüs, tank
silahları, uçak bombaları, füze yakıtları vs üreten bir stratejik tesisinin
daha
elden çıkmasına yanarız.

Hem
de Türk Silahlı Kuvvetlerinin Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir MSB’nın, MKE’nin
talanına yardımcı olmasına yanarız.

Endişelerimin
bir vesveseden ibaret olmasını ve yanılmayı çok diliyorum. Ama aynı endişeleri
sizlerin de taşıdığınızı biliyorum.

Çöküş Emareleri

Çiftlik Bank, Ponzi oyunu
üzerine kurulu, sisteme sonradan katılanın parasının daha önce katılana
aktarıldığı, bir dolandırıcılık hadisesidir. Mehmet Aydın isimli şahıs
tarafından Ağustos 2016’da kurulduğu söyleniyor. Çiftlik Bank, yüzlerce insanı
dolandırmıştır. Akabinde yurt dışına kaçan bu genç adam adeta sırra kadem
basmış ve bugüne kadar bulunamamıştır.

 

Türkiye’de kurulu bulunan kripto
para borsalarından biri olan “THODEX” isimli şirketin kurucusu Faruk
Fatih Özer, yatırımcılarını 2 Milyar ABD Doları çarparak 20 Nisan 2021’de
Arnavutluk’a kaçmış ve halen yakalanamamıştır.

 

Eskişehir’de kurdukları “ANKAWAY”
isimli saadet zinciri ile dolandırıcılık yaptığı iddia edilen 9 kişi hakkında
7200 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştır. İnternetten reklam izleyerek
gelir elde etme vaadi ile para toplayan çete yakayı şu an için ele vermiş
gözükmektedir.

 

Burada dolandıranlar kadar
dolandırılanların, emeksiz ve zahmetsiz bedavadan para kazanmak istemeleri de
çok düşündürücüdür! Diğer düşündürücü olan taraf bu benzeri hadiselerde
devletimizin bunları bulup getirmemesidir. Örneğin Zekeriya Öz ve Adil Öksüz
niçin bulunamamaktadır?

 

Son günlerde SBK Holding ve
sahibi Sezgin Baran Korkmaz hakkında ilginç iddialar ortaya atılmıştır.
Karanlıklar içerdiği anlaşılan bu işe gazetecilerin, iş insanlarının ve
siyasetçilerin karışmış olduğuna dair derin şüpheler oluşmuştur.

 

Sedat Peker’in videoları
ortalığı kasıp kavurmuştur ama her ne ise bu konuda büyük bir sessizlik vardır!
Bu iddialar hangi ülkede olursa olsun, toplumları “ne oluyor?” diye ayağa kaldırması gerekir ama bizde
tuhaf bir sessizlik bulunmaktadır.

 

Hakkında yönettiği bakanlığa
fahiş fiyatla kendi şirketinden mal sattığı iddiaları olan eski Ticaret Bakanı
Ruhsar Pekcan görevden alındı ama iddialarla ilgili bir şeyler yapıldığı
duyulmadı! Sanki bir şey olmamış gibi olan biteni umursamıyoruz. Her halde “iş bilenin kılıç kuşananın”
diye düşünüyoruz!

 

Yeni bir olayda Milli Eğitim
Bakanı Ziya Selçuk’un kardeşi Oktay Selçuk’un yönetim kurulunda bulunduğu
şirketin, son iki yılda başta özel okullar olmak üzere birçok kuruma 25 milyon
678 bin 159 TL’lik satış yaptığının anlaşılması oldu ve bakan da bunu kabul
etti!

 

İki maaş üç maaş derken bir de
baktık ki; Tarım ve Kredi Kooperatifleri Birliği Genel Müdürü eski AKP
Milletvekili Fahrettin Poyraz’ın 11 maaş, eski danışmanı Davut Arpa’nın ise 5
ayrı kamu kuruluşundan ücret aldığı ortaya çıktı. Her halde rekor bu 11 maaşta!

 

Yine Ulusal Kanal’da 23 Haziran
2021 gecesi katıldığı programda Prof. Dr. Emin Gürses’in; cebinde 50 milyon ABD
Doları olan bir bürokrattan bahsetmesi, Gürses’in ona bu parayı nasıl
kazandığını sorması üzerine, telefonla insanlara yardımcı olarak kazanmış
olduğu cevabını izleyenlere anlatması beni hayretlere düşürdü…

 

24 Haziran 2021 tarihli Hürriyet
Gazetesinde Kanat Atkaya kaleme almış olduğu yazısında, 2005 yılında başlayan
bir davanın 16 yıl sonra 2021 yılında sonuçlandığından bahisle, yargı kararının
uygulanmasını isteyenlerin nasıl bir tepkiyle karşılandığını anlatıyor. Adalet maalesef
bu topraklarda kayıplara karıştı ve bir türlü bulunamıyor!

 

Milyonlarca vatandaşımız net
2826 TL asgari ücretle çalışıyor. Milyonlarca emeklimiz bu ücretin altında bir
emekli aylığı alıyor. Yoksul sayısının milyonlarla ifade edildiği ülkemizde ise
A Milli Futbol takımımızın teknik direktörü Şenol Güneş primler hariç ayda 2
milyon 300 bin TL maaş alıyor.. Keza namı-ı diğer arabacıların takımı
Beşiktaş’ın teknik adamı Sergen Yalçın yıllık 30 milyon TL talep ediyor. Başarı
bonusları ile bu rakamın 40 milyonu aşacağı söyleniyor. Arabacıların takımı
olmak, halkın takımı olmak demektir. Halk nerede, dönen bu paralar nerede!
Tabii ki, hadise bu iki isimle sınırlı değil…

 

Diğer taraftan 31 Mayıs 2021
tarihli Sözcü Gazetesindeki habere göre, Ayasofya Camiinde Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın katıldığı programda devletimizin kurucusu Atatürk için “zalim ve kafir” benzetmesi
ile lanet okuyan emekli imam Mustafa Demirkan’ın Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)
Başkanı Yekta Saraç’ın kayınpederi olduğunu öğreniyoruz.

 

Hangi birine yazacağız derken
yine gözümüze bir konu daha takılıyor. Sakarya’nın Akyazı ilçesi Kuzuluk
mevkiindeki tarikat dergâhında 12 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda
bulunan sözde Uşşaki Tarikatının sahtekar şeyhi Eyyüp Fatih Şahban’ın dava
dosyasına girmiş şu sözleri ile çarpılıyoruz. Tacizci şeyh bozuntusu; çocuğun
halasına istismarı “Evliyadır
şaşar, Embiyadır şaşmaz.. Bizde nefis taşıyoruz. Masum bir hata işlemiş
olabiliriz”
diye savunup 10 bin TL örtbas etmek için teklif ediyor ve bunu
daha da ileri götürerek çocuğun babasından banka hesap numarası isteyerek “Belki de senin kızına
piyango konmuştur”
diyerek 70 bin TL vermeye kalkıyor

 

Bunlar ve benzer olaylar bana
göre bir çöküş içinde olduğumuzun açık emareleridir. Yanlışlar normal
karşılanıp sıradan görülmeye başlanmıştır. Bunları yazarken afakanlar bastı
içim karardı. Bu kadar kötü örnek birden yaşanamaz. Bunları yaşayan toplum
iflah olmaz. Devletler hasta bir toplumla ayakta kalamaz. Bu yanlışlardan
süratle arınmalıyız. Aksi halde çökeriz! Allah korusun…

Konudan Konuya (11)

0

     Ressamın ressam
olduğunu işiterek, ressamı bilmek ve tanımak var.

     Ressamın ressam
olduğunu, yaptığı resimleri görerek bilmek ve tanımak var.

     Birisi mücerret /
soyut biliştir. Reddedilebilir!

     Diğeri müşahhas /
somut biliştir. Reddedilemez.

     Allah da
isimlerinin tecellisi / yansımalarının gereği olarak;

     Kâinat / evren ve
içindekileri yaratıp ortaya koymasıyla bilinir ve bilinmeli.

     Eserden müessire /
tesir edene / etkili olana geçiş,

     Yani yapılandan
yapana geçiş,

     Resimde ressamı
görüş,

     Besteden bestekâra
/ besteyi besteliyene / beste yapana varış;

     İşte budur
gerçeğe, gerçek varış.

     Yoksa sözde kalan,

     Bulamaz kendine
alan.

     Ortalığa sadece
söz salan,

     Olur ancak
hakikati / gerçeği çalan.

     Gerçek karşısında
bilgisiz / nâdân,

     Gerçeği reddeder
bularak bahane sudan.

     Maddede bulamayan
mânâyı,

     Cümlenin ancak
olur alayı.

     Ancak “Senden sana
eyler sefer.”

     Olarak Zâtına
cümle zerre nefer.

X

     Fırça, boyalar,
tuval yan yanalar,

     Ne kadar zaman
sonra,

     Bir manzara veya
bir portre hâlini alırlar? Tabii ki, hiçbir zaman.

 X

     Memur;
kanunlardan, âmirinden, üst makamlardan aldığı emirler veya verilen imkânlardan

     Aldığı salâhiyet
ve yetkilerle yaptığı işleri kendi güç ve kuvvetinden bilir

     Ve kendisini bir
şey sanırsa, ne kadar yanlış, cüretkâr bir iddia ve sav ise, insan da;

     Yaptıklarını kendi
güç ve kuvvetine vermemesi gerekir.

     Çünkü kendisinde
olanlar ve yaptıkları mevhibe-i İlahiye /

     İlâhî vergi ve
kabiliyetler sayesindedir.            

X

     Kürküyle övünen
birine: “O kürkü senden önce bir hayvan giyiyordu.

     Ama onunla insana
üstünlük taslamıyordu.

     Çünkü dışı kürk
idi ama, içi insan değildi.” dendiğini duyunca,

     Mevlânâ’nın “Nice
insanlar gördüm. Üzerinde elbise yok!

     Nice elbiseler
gördüm. İçinde insan yok!” sözünü hatırlamamak mümkün mü?

   X

     Allah insanı
Rahman’ın suretinde yarattı. Allah insanı Âdem suretinde yarattı hükmünden;

     Allah insanı,
kendi isimlerini gösterir, aksettirir

     Şekil ve suretinde
yarattı, mâna ve anlamını çıkarmalıyız.

      X

     “Peygamberimizin
evlilikleri şehvet değil, şefkat evlilikleridir.” (M. İslâmoğlu) Ne güzel
tespit.

       X

     “Ölüm güzel
olmasaydı, ölür müydü Peygamber?” Ölüm, ancak bu kadar güzelleştirilebilirdi.

       X

     Mektep / okul,
talebe varsa; hoca da var demektir. Birbirini gösterir. Birbirine delil olur.

‘Zamanın Kokusu’ndan Mülhem Aforizmalar -2

0

§  Anlamsızlık arttıkça aramızdaki şiddet de artmaktadır.

§  Varlığımızı garantileme adına zaman, mekân ve anlam
yitimine imza atmadayız.

§  Aşırı enformasyon biz datalaştırır ve yüksek hız bizi
kablo hükmüne indirger.

§  Küresel ısınma ile paralel bir anlam soğuması
yaşamaktayız.

§  Meta ve data yoğunluğu, teknolojinin şiddetli
yükselişi ruhumuzu darbetmekte..

§  Modernitenin zihnimize kattıkları ömrümüzü eksiltiyor.

§  Her şeyin dışımızda tamamen hazır hale getirilmesi
hayatımızı yarımlaştırıyor.

§  Hız bir uyuşturucudur.

            Eğlence bir kumardır.

            Tatil depresyondur.

§  Kendi sinemasını çeken ama kendi yaşamına seyirci
kalan insan..

§  Metaların kısa ömür döngüsü insan hayatının kısalma çan
eğrisidir.

§  Şimdi’ye demir atan insan vahiy öncesi insandır,
anlamadan var olandır; varlığından haberdar olmayandır.

§  Varlık bir sarkaçtır.

§  Yol bir imkândır, yürümek ise bir hilkat ve hakikat
duasıdır.

§  Zaman bir sözleşmedir.

§  Sanal/Sosyal medya bir mekânsızlıktır. Ve mekânsızlık
göçebeliktir.

İnternet
ağları bağlamdan kopuştur; linklerle birlikte bulut oluruz.

§  Teknoloji bizi buharlaştırmaktadır. Kütle, yer ve
anlam çekimini daraltıp kendini din ve peygamber olarak dayatmaktadır.

§  Alış-veriş yeni dinin kutsal mübadelesidir.

         
BU DİNDE:

Aforoz
parasızlıktır.

Aza
kanaat imansızlıktır. 

         
VE DAHİ:

Para
totemdir, sihirdir.

Kredi
kartları pos pos zikirdir.  

         
KEZÂ:

Ruhbanımız
firmalardandır.

Mübareklerimiz
markalardandır.

§  Asıl hacılar hanımlardır, her daim mağazaları tavaf
ederler.

§  Zamanlarımız birbirine çarpıp duran an atomlar gibi;
‘Bir barbar tabure üstünde, paramparça’..

§  Biz gene şerefe içelim sağlığa değil.

§  Emek emicidir; Osmanlı’daki kapıkullarından bugünkü
bordro makûmlarına..

§  ‘Emek’ değil ‘Anlam’ en yüce değerdir. Eğercesi:

         
Uğruna bilinçli
akıl kullanmak,

         
Davranışlarının
sorumluluğunu almak

         
Ve varlığı tümden
kavramak.

Yavaşla ki yoksa
varamazsın

Yoldan çıkmadıysan
göremezsin

Askıda zaman,
askıda insan

Ve entübe
hayatlara isyan

Siyasi Ahlaksızlık Kurumları Çürütür

Bazıları ahlak kavramını sadece cinsellik kapsamında
değerlendirirler. Ama bizim kastımız bu değil. İslam’ın kurallarıyla da tam
örtüşen, evrensel ahlak kurallarına uygun davranışlar olup olmadığıdır.

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde, devleti yönetenlerin kamu
gücünü veya kamu malını şahsı veya partisinin menfaati için kullanması ağır bir
suçtur, büyük ahlaksızlıktır.

Yine demokratik ülkelerde, devleti yönetenlerin halka yalan
söylemesi, gerçeklerin üzerini örtmesi ve doğru bilgiye erişimi engellemesi en
affedilmez kusurlardandır.

Bu söylediklerim sadece devleti yönetenler için değil,
dernek, vakıf, siyasi parti, cemaat ve tarikatların her kademedeki yöneticileri
için de geçerlidir.

Oysaki geri kalmış ülkelerde bu ahlaksız davranışların adı
politik beceri ve hatta ustalıktır.

Türkiye ne kadar demokratik bir ülke? Kendimize soralım
isterseniz.  Halkımız şu fiilleri
ahlaksızlık sayıyor mu?

Rakiplerine en ağır iftiraları atmak, halka işine geldiği
her zaman yalan söylemek, kul hakkı yemek, adil olmayan bir yönetim tarzı, ehil
olmayana yetki vermek.

Biliyoruz ki bunlar ahlaki değildir.

İnsanlarımız ahlaki olmayan yöntemlerle bir yerlere
seçilenlere tepki gösterecekleri yerde, “haktan ve haklıdan yana değil,
güçlüden yana” olabiliyor.

AKP’nin “muhafazakâr ve dindar” seçmeni ile küçük ortağının
“milliyetçi- muhafazakâr” seçmeninin iktidarın 18 sene boyunca kazandığı
seçimlerde devlet imkânlarını parti çıkarları için kullandığını, adil ve eşit
şartlarda seçim yapmadığını, demokratik kural ve teamüllere uymadığını ve halka
onlarca temel konuda yalan söylediğini, yolsuzlukları, kul hakkı ile
zenginleşenleri bilmediğini mi sanıyorsunuz?

Bunu bilen fakat “siyaset yalan söyleme sanatıdır, seçimde
hile mubahtır” gibi savunma mekanizmaları geliştiren çok sayıda “alnı secdeli”
seçmenler tanıyorum. Maalesef, “Ahlaksız dindarlık” dediğimiz, para,
mevki ve güce tapan bir tür Müslüman modeli ortaya çıktı.

Bu yüzden ülkemizde ahlak ilkelerine bağlılık veya diğer bir
ifade ile sosyal ve dini değerlere uyma duygusu zayıfladı. Sadece iktidar
kanadında değil, muhalefette de, eline geçirdiği yetki ve gücü kötüye
kullananlar, etik dışı yöntemler kullanarak gücünü pekiştirenler tepki
görmüyor.

Birçok vatandaşımız, sosyal kurumlarımız, bir kısım
politikacılarımız ve diğer mesleklerdeki insanlarımız ahlak ilkelerine
bağlıdır. Ancak ahlaki değerlerimizde çok ciddi bir erozyon olduğu da açıktır.

“Siyasi ahlaksızlık” en az cinsel içerikli
sapkınlık ve ahlaksızlık kadar çirkindir. Hatta toplum için daha tehlikeli bir
durumdur.

Siyasi ahlaksızlar hangi sosyal organizasyonda etkinse o
kurumları çürütüyorlar.

Bu yüzden siyasi ahlaksızlığın toplumsal bedeli çok ağırdır.

Bize düşen Türk siyasetinde ahlaki değerlerin yerleşmesi
için çalışmaktır. Kişi bazlı değil, ilkeler ve değerler esaslı mücadele
etmektir. Güçlüden yana değil, hak ve haklıdan yana tavır koymaktır.

Bir Vatan Kaybettiler Balkanların Fethi Ve Kaybını Ele Alan Romanlar Üzerinde Bir İnceleme

0

Osmanlı Devleti en geniş
topraklara 1574 yılından1595e kadar pâdişahlığı devam eden Sultan Üçüncü Murad
Han döneminde sâhip oldu. Devletin yüzölçümü 23.337.600 kilometrekare idi. 1699
yılında ilk toprak kaybı yaşandı. Sonraki yıllarda yeni topraklar fethedildi
ise de en yüksek seviyeye çıkılamadı.

20. yüzyılın başlamasıyla
birlikte toprak kaybı hızla devam etti. En trajik kayıplar Rumeli’de yaşandı.
Rumeli, Türk vatanının mühim bir bölümü idi.

Prof. Dr. Bilge Ercilasun, 16,5 X
23,5 santim ölçülerindeki 477 sayfalık eserinde, toprak kayıplarıyla birlikte yaşanan
göç trajedisi üzerine yazılmış romanları inceliyor. İncelemesi sırasındaki
duygularını şöyle anlatıyor: ‘Yıllar yılı
okuduğum eserlerde anlatılan savaşlar ve mağlûbiyetler, yapılan haksızlıklar,
yaşanan göçler, tecâvüz ve soykırım olayları karşısında âciz ve çâresiz
kaldığımı hissettim. Kendi milletimin yok olma noktasına geldiğini, göz göre
göre bu noktaya getirildiğini defalarca okumaktan; geriliğe, câhilliğe,
ilkelliğe şâhit olmaktan bunaldım ve bu duruma isyan ettim
.’

Eser, ‘Türk Târihine Bir Bakış’ başlıklı yazı ile başlıyor. Bu bölümde;
Orhan Gazi’nin büyük oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın 1353 yılında Anadolu’dan
Rumeli yakasına geçişinden 30 Ekim 1918 târihinde yapılan Mondros Anlaşmasına
kadar Osmanlı târihi özetleniyor. (s: 25-53)

Edebiyatta Rumeli’ başlıklı bölümde Balkanlar hakkında yazılan 45
adet romanın isimleri, yazarları ve çok kısa özetleri, Denizcilik târihi ve
adalarla ilgili romanlarla diğer romanlar  ve hikâyeler, hâtıra, seyahat, mektup, yazı ve
röportajlar hakkında kısa bilgiler yer alıyor. (s: 54-96)

Birinci Bölüm’de Rumeli’nin Fethi
ile alâkalı her biri okuyucunun yüreğini, telaşlı kuşların kanat çırpışlarında
olduğu gibi titretecek 10 Roman var. Tanıtılan romanlardan yapılan iktibaslar,
söz konusu romanın özelliklerini yansıtıyor. Bu alıntılardan birinde gençlerimize,
ecdadımızın mertliği, asâleti ve âlicenaplığı hatırlatılmaktadır:  

Türk akıncıları halkın koruyuculuğu
görevini de üstlenmişlerdir. Her zaman zorbalıkların, işkence ve zulmün
karşısına dikilmişlerdir. Argos Kalesi
romanında fakir köylüleri gören Baraktekin, kendilerinin Türk akıncıları
olduğunu öğrenen köylünün, kendilerinden korktuğunu anlayınca şöyle diyor:

-Korkma baba. Asıl korkması gereken Despot
Teodoros ve askerleridir. Bizim mâsum köylülerle hiçbir işimiz yok. Ayrıca
bizim hakkımızda anlatılan korkunç masallara da inanmayın, çünkü aslı astarı
yoktur. Balkanlarda yaşayan bütün milletler bilir ki Türkler himâye edici
efendilerdir. (s: 110)

Başka bir iktibasta yazarın
değerlendirmesi var:

Görülüyor ki yeni doğan Osmanlı Devleti’nin
sür’atle genişlemesinde, deniz aşarak Balkanlara yerleşmesinde yalnız fütuhatın
ve devletle arasındaki ihtilaflardan istifadenin ve siyâsetteki merhametin
değil, aynı zamanda yukarıda gösterdiğimiz mânevî sebeplerin de tesirleri
vardır. Ancak bu sâyededir ki Türkler Rumeli’de fethettikleri geniş ülkeleri
bir avuç kuvvetle elde tutmuşlardır ve yine bu sâyede Timur’un sadmesiyle
Osmanlı Devleti Anadolu’da parçalandığı halde Rumeli’de dimdik durmuştur. (s.111)

Akıncıların husûsiyetleri gibi
önemli teferruata da yer veriliyor:

Akıncıların savaş için kullandıkları
silâhlar diğer milletlerinkinden çok farklıdır. Kalkanları hafiftir. Eğri kılıç
kullanırlar. Atları güçlü ve çeviktir, savaş için yetiştirilmiştir. Romanlarda
akıncıların dünyanın en hafif süvêrileri oldukları, bu yüzden kolay ve çabuk
hareket ettikleri belirtilir. (s:123)

Romanlarda ele alınan konulardan
biri de Türklerin adâlet anlayışıdır.

Kısa tutulan ‘Yükselme ve Cihan Hâkimiyeti Devri’nden
sonra ‘Hatâlar ve Bozulmalar
başlıklı bölüm geliyor. (s:
137-147)

İkinci Bölüm’de ‘Çöküş Yılları (1800-1918) Sultan İkinci
Abdülhâmid Han Öncesi
’ başlığı altında 6; kendi dönemine ait 27, Meşrutiyet
dönemine ait 13, Birinci Dünya Savaşı dönemine ait 11, Kafkas Cephesi ve
Sarıkamış savaşlarına ait 15 ve Çanakkale’ye ait 9  adet romana ait bilgiler var. (s: 151-245)

Üçüncü Bölüm 1918-1923 yılları
arasında yaşanan Mütâreke ve Millî Mücâdele Devri’ne tahsis edilmiştir. 11
roman yer almaktadır. (s:
250-319)
Lozan Sonrası
başlığı ile verilen Dördüncü Bölüm’de 20 roman incelemesi yer alıyor. Kitabın
beşinci ve son bölümünün başlığı ‘Tematik
İnceleme.
’ Bu bölüm, târih ve edebiyat ağırlıklıdır. (s: 323-431)

Son sayfalarda romanlardaki
bilgilere göre hazırlanan Kronoloji (s: 433-440) ve Bibliyografya (441-477) bulunuyor.

Sık sık kullandığımız ‘Rumeli’ ismi hakkında Bilâl Şimşir’den
şu bilgi naklediliyor:

Rumeli kelimesinin muhtevâsı acı tatlı
hâtırâlarla ve Türklükle doludur. Bu acı ve tatlı hâtırâlar bizim edebiyatımıza
sanatımıza, folklorumuza… da yansımıştır ve dilimize, Rumeli kelimesiyle
başlayan çeşitli deyimler yerleşmiştir. Yâni Rumeli sözü, Türkçeye âdeta dal
budak salmıştır. Türk’ün acı ve tatlı hâtırâlarını saklayan bütün deyimlerin
duygulu ve ektili birer yanı vardır. Gerek târihî anlamda, gerek hissî bakımdan
Rumeli deyimi, bizde Balkanlar sözünden daha köklü, daha yaygın ve daha
etkilidir. Ve bu deyim, bütün takılarıyla birlikte hâlâ dilimizde yaşar. (s:
323)

Prof. Dr. Bilge Ercilasun’un
eserinde bahsi geçen romanların hepsi hüzünlü şarkılar gibi. Çünkü hepsi
ayrılıkların hikâyesi…

Göçenlerin hiçbiri de arkasına bakamıyordu.
Oysa konaklar, bahçeler, bağlar onları ‘Gitme!’
diye çağırıyor; yedi nesillik tatlı hâtırâlarla dolu, garip ve mahzun
bakışlarıyla eski sâhiplerini son defa okşuyordu.

Ekinler yanlarından geçen Türk mübâdillere;
Bizi siz ektiniz, şimdi bırakıp da
nereye gidiyorsunuz
?’ der gibi, rüzgârda ince, yeşil bedenleriyle ürperip
titriyorlardı. Hesap soran sâdece tarlalar, bağlar, bahçeler, ormanlar,
ırmaklar değildi. Yol boyunca dallarda öten kuşlar da sanki Rumeli Türklerinin
gidişine ağlıyordu. (s: 269)  (Yılmaz
Gürbüz’ün ‘Mübâdiller’sisimli kitabından)

Fâcialar devam etmektedir. Nüfus,
soykırım ve gasp hâdiseleri, yanık mı yanık, içli mi içli, dinleyenin yüreğine
hançer gibi saplanan,  göz pınarlarına
ısrarlı dâvetiyeler gönderen türküler… Ah o türküler…

Bu dağların karı bir gün erir mi?

Ah!
Ölmeden can sılayı görür mü?

Ayrılanlar hüzünlü hattâ
mustarip… Kalanlar mes’ut mu? Bulgar Sırp ortaklığının ürettiği ıstıraplar
türkülere yansır, dinleyenin ciğerleri göğsüne sığamaz olur. Biraz daha hisli
olanlar, gözyaşlarını göstermemek için gözlerini birbirlerinden kaçırmaya
çalışırlar.

167 adet romanı efradını câmi,
ağyarını mâni ölçüsünde özetleyen dev eser, ‘Sonuç’,  ‘Romanlarla İlgili Çizelgeler’, ‘Kronoloji’ ve ‘Bibliyografya’ başlıklı bölümlerle sona eriyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi,
Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Prof. Dr. BİLGE ERCİLASUN:

     İstanbul’da doğdu. Bakırköy Kartaltepe
İlkokulu’nu, Bakırköy Orta Okulu’nu bitirdi. 1959-1962 yılları arasında
İstanbul Kız Lisesi’nde okudu. 1963 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünden 1967 yılında mezun oldu.

     1968-1971 yılları arasında Erzurum
Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. 1971 yılında Ankara Yüksek
Öğretmen Okulu’na edebiyat öğretmeni olarak tâyin edildi. 1973 yılında
Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdarî Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
bölümüne asistan olarak girdi. 1975’te bilim uzmanı, 1979’da doktor, 1987’de
doçent, 1995’te profesör oldu. Doktora konusu ‘Servet-i Fünun’da Edebî Tenkit’, profesörlük çalışması ‘İkinci Meşrutiyet Devrinde Tenkit 1-Türkçü
Tenkittir
.’ 2012 yılında emekli oldu.

     Bilge Ercilasun 1976-1977 yılları
arasında Amerika Birleşik Devletlerinin Seattle şehrinde misafir öğretim
üyesi olarak bulundu. 2001-2002 yıllarında Kırgızistan’ın başşehri Bişkek’te,
2004-2005 arasında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’nin Girne şehrindeki
Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı.

     Ercilasun’un yeni Türk edebiyatı
alanında kitapları ve makaleleri bulunmaktadır. Kitaplarından bazılarının
adları şöyledir: Ahmet İhsan Tokgöz
(1996), Orhan Veli Kanık (1998), Ziya Paşa (2007), Türk Romanı ve Hikâyesi Üzerine (2013), Tarih Konulu Romanlarda Sarıkamış Harbi (2016).

 

KUŞBAKIŞI

EYLÜL’DE
GEL DEDİLER

Dünya’da adı unutulmayan hapishâneler
arasında San Fransisko’daki Alkatraz, Ekvator Ginesi’nde Kara Sâhil Cezaevi,
Rusya’da Butyirka ve Vladimir Prison, Tayland’da Bank Kwank, Çin’de Qinheng, İsrail’de
Filistinli Müslümanların tutulduğu Kamp 1391, Bulgaristan’da Tuna Nehri
üzerinde bulunan Türkler ve Müslümanların tutulduğu Belene Kampı…; Türkiye’de
Yassıada, Ulucanlar, Mamak hapishâneleri akla gelir. Bu hapishanelerin adı, çok
kötü şartları ve uygulanan işkenceler sebebiyle unutulmazlar listesine
yazılmıştır.

Hapishânelerden kurtulanların hâtırâları
edebiyatımızda önemli bir külliyat oluşturur: Amerikalı yazar Robert Franklin
Gaddis’in kaleme aldığı Alkatraz mahkûmlarından Robert Stround’un hayatını
anlatan ‘Alkatraz Kuşçusu’ Râtip Tâhir
Burak’ın ‘Hapishâne Hâtırâları’,
Tevfik İleri ve Samet Ağaoğlu’nun ‘Yassıada
ve Kayseri Günlükleri
’, Oğuzhan Cengiz’in ‘Kapıaltı’ ve ‘Yanıkkale
isimli eserleri çok satan, çok okunan hapishâne hâtıralarıdır.

Hangi şart altında olursa olsun hapishaneye
düşenler için hürriyetin değeri, hiçbir zaman hiçbir şeyle mukayese edilemez.
 

Bu cümle, serbest kaldıktan sonra hapishâne
hâtırâlarını yazanların kitaplarından çıkartılacak ortak hükümdür. Buna rağmen;
çekilen çilelerin, katlanılan işkencelerin kazandırdığı hasletler de hiçbir
şeyle mukayese edilemez.

Bu hükmü de Nizamettin Coşkun, “Eylül’de Gel Dediler isimli 13,5 X
21 santim ölçülerindeki 144 sayfalık eserinde haykırıyor: ‘Hedefi olan, ülküye giden uzun ve meşakkatli dokuzların Bismillah’ı
olan bu dâvâ, bugün de aynı tekbir sesleriyle mânevî urucun* zirvesi değil
midir? İşte bunun adı sevdadır. Bunun adı kıyamda duruştur. Bunun adı mânevî
fetihtir. Cenâb-ı Allah (cc) bu fethi herkese nasip eylesin
.’(Âmin)

Nizâmettin Coşkun, 1958 yılında
Gümüşhane’nin Şiran ilçesinde dünyaya gelmiştir.

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’nda
taammüden adam öldürmek suçu isnat edilerek müebbet hapis cezâsına
çarptırılmıştır. 1978’de firar eder, 1979’da yakalanır. 4 sene yattıktan sonra
Yargıtay kararı ile tahliye edilir. Danıştay cezâyı tasdik eder. Tahliye
edildiği 1983’ten 1998’e kadar yine firarîdir. Yakalandıktan sonra Bandırma
Özel Tip Cezaevine konulur. Burada iken hapishâne hâtırâlarını yazar. 2002
yılında şartlı tahliye edilir. Kesin tahliye 2034 yılındadır.

Nizâmettin Coşkun evlidir, 8 yaşında bir
kızı vardır.

2020 yılında yayınlanan kitabını ‘… İnanmış, iman etmiş bir nesilden yarınki
nesillere bir şeyleri bırakmak, bu ecdat topraklarında; toprakların hâmisi,
sevdalısı bir neslin nelere mâruz bırakıldığı ve günümüze nasıl gelindiği
bilinsin…
’ düşüncesiyle kaleme aldığını belirtiyor. Ve… duygularını şöylece
satırlaştırıyor: ‘Belki bir hasretin türküsü,
belki bir görünmez hakîkatin özlemle içimizi kavuran ülküsü… Belki de bu buğu
evlerinde ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, babamıza baba, anamıza ana
diyemediğimiz, eşimize yârenlik yapamadığımız, çocuğumuzla istediğimiz gibi
koklaşamadığımız ve sıradan insanlar gibi günümüzdeki neşeyi bulamadığımız,
sönmeyen bir sevda ateşidir bu…

Kahramanımız, İstanbul’un Pendik ilçesine
bağlı Kaynarca bölgesinde ortaokul üçüncü sınıfta iken din dersleri hocasından
aldığı kitaptan çok etkilenir. Haftada iki gün akşamları özel din derslerine
katılır. Hayatından memnundur. Bir akşam ders yapılırken dışarıdan atılan
taşlarla bulundukları odanın camları kırılır. Kahramanımız, camları kıranlardan
hesap sormayı kararlıştırmıştır. Mâcerâ böyle başlar. Ortaokul üçüncü sınıfta
iken ders yılının yarısında okulla ilişiğini keser. Artık ülkücüler
arasındadır. Eğitim seminerlerine katılır. Grup lideri; dâima efendi, namuslu,
şiddetten uzak bir şekilde mücâdele etmeyi öğütlemektedir.

Bir arkadaşlarının şehit edilmesine kadar öyle
yaparlar. …

Bu işlerden sıyrılmak için Askere gitmek
ister. Şubeye müracaat ettiğinde; ‘Sen
kayıtlarımızda askerliğini yapmış-bitirmiş görülüyorsun
’ derler. Ağabeyi
Hüsâmettin ile evrakları karışmıştır.

Aynı gün bir arkadaşının daha şehit
olduğunu öğrenir. Ne olup bittiğini araştırırken bıçaklanır. Askerlik işindeki
yanlışın üzerine gidemez. Bir başka günde bir başka arkadaşı şehit edilir.
Hasta olan dedesini ziyâret etmek için baba evine gittiğinde annesi, polislerin
evi basıp kendisini aradığını söyler. Alakası olmayan bir hâdiside ölen
solcunun katili olarak arandığını öğrenir. ‘Kaçış’ başlamıştır. Kaçış elbette ‘dâvâ’dan değildir. Yurt dışına götürülme
tekliflerini hep reddeder. ‘Burada
kalmalı ve temize çıkmalıyım
’ diye düşünür. Yakalanır ve hapse atılır.
Hapse atılmaktan şikâyetçi değildir. ‘Hapse
atılan ben olmasaydım benim gibi suçsuz olan bir başka ülkücüyü hapse
atacaklardı. Ha ben, ha o… Farketmez
’ diye avunur.

Hapishâne hayatını şöyle özetler: ‘Bizim aslında çile diye tâbir ettiğimiz
terim; nefislerimizin ezilmeye başlaması, şahsiyetimizin idâme edilmesidir.
İman sâhibi insanların ruhlarında yaşadığı doyum bu çilenin saadete doyum
anlayışıdır
.’

İdam sehpasında giyilen kefenler, artık
onlar için ‘gelinlik’ tir. Devletin
verdiği kefeni beğenmezler, kendi gelinliklerini kendileri dikerler.

Hapishâne hâtıraları, yalnız hapiste
yatanlar için değil, hiç hapse girmemiş olanlar için de merak konusudur. Onun
için okuyucusu boldur.

Okuyup da birazcık düşünebilenler, çile
çekenlere, sâdece kanlarını değil, canlarını da verenlere çok şeyler borçlu
olduklarını öğrenirler.
  

*uruç: Yükselme; yukarı
çıkma.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

ACIMAK
YOK

Çağdaş Alman edebiyatının kurucu
isimlerinden Alfred Döblin
(1878-1957) ‘Berlin-Aleksandr Meydanı
isimli eserin yazarıdır. 30’dan fazla kitabı yayınlandı. Döblin, Acımak Yok isimli eserinde, 1920’li
yıllarda Berlin’de yaşayan dul bir kadını anlatıyor. Kadın, üç çocuğuyla
Berlin’e gelir ve yokluk içinde, zorlu mücâdelelerle dolu bir hayat yaşar.
Çocuklardan en büyüğü Karl’ın bir süre sonra şansı döner ve aile sınıf atlar.
Fakat tüm ülkeyi, hatta dünyayı sarsan büyük bir ekonomik kriz, her şeyi alt
üst eder.

Roman, yalnızca unutulmaz Karl karakterini
bize sunmakla kalmıyor, aynı zamanda 1920’lerden 30’lara, Almanya’nın sosyal
yapısını tesirli bir dille anlatıyor. 

Ahmet
Arpad
’ın
dilimize çevirdiği 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 446 sayfalık eser, Eylül
2019’da yayımlandı.

EVEREST YAYINLARI:

Ticarethane Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410
İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20

Belgegeçer: 0.212-512 33 76  www.everestyayinlari.com  e-posta: info@everestyayinlari.com

 

DEFO

Tiyatro sanatkârı Hakan Kurtaş,  16,6 X 21
santim ölçülerindeki 160 sayfalık hikâye kitabında, kendisi olmak için değişmek
isteyenleri anlatıyor.

Kitap, bütün defolarıyla, yaşadıklarına
rağmen ve yaşadıkları sâyesinde kendini bulmaya çalışanların hikâyelerinden
oluşuyor. Tenha güneşli günlerde her dalganın kıvrıldığı ana, kalabalık kapalı
bir havada her aralıktan geçen ışık huzmelerine eskisinden daha çok
heyecanlananların hikâyesi… Tırmandığı her yokuşa da, tırmanırken arkasından
iten her rüzgâra da teşekkür edenlerin hikâyesi.

Ümit müthiş bir şey… Sesiyle cam
patlatabilecek alçak gönüllü bir operacı gibi. Sokak kenarlarından akıp
anacaddede buluşan yağmur suyu gibi. Bir sürü insan yerine senin bacağına
kıvrılan bir sokak kedisi gibi. (Tanıtım yazısından)

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1,
Golden Plaza Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83
16 
www.dogankitap.com.tr  e-posta: satis@dogankitap.com.tr 

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-ATMACA: Hikmet Hümenoğlu /
Can Yayınları. 

2-STONER: John Williams-Özlem Güçlü /
Yapı Kredi Yayınları. 

3-AYRICALIKLI ROTALAR: Saffet
Emre Tonguç / Hürriyet Kitap. 

 4-AYAŞLI VE KİRACILARI: Memduh Şevket
Esendal / Bilgi yayınevi. 

 5-NOKTA: Peter H. Reynolds-Oya Alpar /
Altın Kitaplar.