22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 392

*Gerçek Bir Baba Masalı*

0

*Gerçek Bir Baba Masalı*

 

*Aileni seçemiyorsun*; eşini, dostunu,
arkadaşını, işini seçebildiğin gibi…

 

            Bu
yüzden hayatın en büyük piyangosudur aslında doğduğun yer, doğduğun aile, doğduğun
zaman, doğduğun şartlar.

 

            Şahsi gelişimin, seçtiğin
yollar, toplum içinde edindiğin yerin,  
bütün temelleri seçemediğin “o
aile”
ortamında filizlenir. Ailen neyse sen de o sundur. Soğanın zarları
gibi üst üste eklediklerin senin sonradan kazandıklarındır, üretimindir, ama
soğanın cücüğü, ailen soyun sopundur.

 

Baba soyunun senden önceki son temsilcisidir. O yüzden onun ismini, soy
ismini ölene kadar “gururla”
taşırsın.

 

Baba gururdur. Atalarının izinde yürüyen, soyu onlardan emanet alan daha da
iyiye ileriye taşıyandır.

 

Baba ailenin kalesidir. Güvenliktir, korumaktır, kollamaktır.

 

Baba avcıdır. Doyurandır, yetirendir. Bölüşen, bölüştürendir.

 

Baba ulu bir çınar ağacıdır. Soyunun köklerine, toprağına sımsıkı
sarılırken; geleceğini göklere yıldızlara arşa yükseltmek için gövdesini sapasağlam
dimdik ayakta tutandır. Yılmaz, yıkılmaz, vazgeçilmezdir.

 

Baba kendini hep “küçücük
hissettiğin”
kocaman bir kucaktır.

 

Baba bakışlarıyla döven, gözlerinin bebeğiyle sevendir.

 

Baba kural koyan, sonra bu kurallara istisna getirendir.

 

Baba evin direği, uzaktan kumandanın sahibidir.

 

Baba bisikletin arkasından koşturan, debriyaj ile gazın kavrama noktasını
bıkmadan usanmadan anlatandır.

 

Futbol kurallarını özellikle off-side ‘ı öğretirken gözleri parlayan,
evdeki tamirat işlerini sürekli ertelerken anneyle göz göze gelmeyendir.

 

Sen üzüldüğünde dağları deviren; sen mutlu olduğunda dünyayı ekseninden
oynatandır.

 

“Baban duymasın” repliğinin baş
solisti olmasına rağmen duymazdan- görmezden gelmeyi başarabilen Dünyanın en
iyi oyuncusudur.

 

Çocukluğunun kahramanı; gençliğinin uyaranı, evden ayrıldığında nasihatleri
ile kulağının küpesidir.

 

Baba bir kelimelik özettir aslında. Dile gelmeyen duyguların tercümanıdır.

 

Anlar; kirpiğinin düşmesinden, saçının telinin titremesinden ama sormaz ona
anlatmanı sabırla bekler.

 

Baba bir örgüdür, bir ters bir düz, seni iyiye, kötüye hazırlayandır.
Aslında tersi ters, düzü dümdüzdür bilirsin ki, içten pazarlık yoktur. O yüzden
dürüst dosdoğru adamlara “baba”
derler.

 

Geleceğin için, sağlığın için, evliliğin için, işin için kaygılanan, her
şartta kapı gibi arkanda durandır.

 

Baba doğulmaz, baba olunur. Bebeğin ana rahmine ilk düşmesiyle sağa sola
koşturmaları başlar, aşeren anneye erik bulur, sırtını ovar, bebeğin
hareketlerini hissetmeye çalışır, doktora götürür, ilgi odağının artık kendisi
olmadığını idrak etmeye çalışır. Bebek kucağa alındıktan sonra yerine göre, da
gaz çıkarma, altını değiştirme işlerini halleder. Gerçek anlamda bebekle ilk
bağ bebeğin babaya o ilk muhteşem gülümsemesiyle başlar. İkinci çok önemli bağ
ise, “Ba-ba-ba” heceleriyle sonsuza kadar çözülemeyecek bir yumak düğümdür.
Babalık tam o zaman başlar.

 

Baba hem sevmeyi öğreten, hem sevgiyi göstermeyi öğretendir. Bir baba çocuklarına
ve çocuklarının annesine “gerçek sevgisini” gösterebiliyorsa işte o müthiş bir
örnektir. Sevgiyi göstermenin zayıflık değil MERHAMET olduğunu gösterir ve bu
duygunun ilk mimarıdır.

 

*Merhametli bir
babanın çocukları, hakka, hukuka, kadına, hayvana, emeğe doğuştan saygılı
olmayı öğrenir böylelikle…*

 

Baba “gözyaşını” içine akıtan, “korkusunu” iliklerine saklayan, “memnuniyetini” dudaklarına
mühürleyendir. Duyguların en iyi yönetmenidir

 

Tanıdığım tanımadığım babalıklarına büyük saygı duyduğum bütün “BABA GİBİ BABALARIN” Babalar gününü yürekten kutluyorum





















            ALINTIDIR

Kara Düzenin Şemsiyesi Altında Siyaset!

Bir iki gün önce sahibi aynı zamanda İyi Parti İstanbul Milletvekili
olan Yeniçağ Gazetesinde bir anket sonucu yayınlandı. Bu anketin sonucunda
muhalefetin büyük bir patlama yaptığından bahsediliyordu!

 

Bu ankete göre Cumhur İttifakına mensup iki parti olan AKP + MHP’nin
oylarının toplamı %43.9 ( bunlara eklenecek BBP ve diğer partilerin oyları da
var), diğer bir ittifak olan Millet İttifakına mensup olan CHP + İyi Parti +
Deva + Gelecek Partisi + Saadet Partisi ( DP ve diğer partilerde var) oylarının
toplamı ise %42.4… Bu mu, muhalefetin oy patlaması? Anlaşılan halkla dalga
geçilmek istenmiş ya da boş bir algı çalışması yapılmış!

 

Ardından da İyi Parti’nin İstanbul İl Başkanı partisinin İstanbul’daki
oy oranını %11.4 olarak açıkladı. Eğer oy oranınız İstanbul’da  %11.4 ise Türkiye ortalamanız çıksa çıksa
ancak %13-14 arası çıkar ki, bu yukarıdaki sonuçları da tekzip ediyor.

 

Bu şu demektir ki; Türk Milleti onca yaşamsal soruna ve kötü gidişata
rağmen iktidardan vazgeçmemekte ve muhalefetinde ülkeyi yönetebileceğine
inanmamaktadır.

 

Bunun en önemli nedenlerinden biri iktidar ve muhalefetin birbirine
çok benzer olmalarıdır.

 

Bu benzerlikler şunlardır; birincisi ikisi de bölücü terörün
kaynakları ile sıkı ilişkiler içindedir. Çözüm süreci ( HDP, Barzani ve İmralı
ile oynaşmak ya da HDP ile gizli ittifak kurmak gibi) Türk Milleti kavramını
(Andımızı okutmamak, yeni Anayasa çalışmaları ile Türk Milletinin
hükümranlığına son vermek vs.)  ret
etmek, etnik mikro milliyetçilik ( Kürt, Arap, Gürcü, Çerkez, Arnavut, Boşnak,
Ermeni, Süryani vs.) yapmak, mafyatik ilişkiler (Sedat Peker, Alaattin Çakıcı,
Millet İttifakının küçük partisinin grup başkanvekilinin karanlık ilişkileri
vs.) ağı, yolsuzluklar (ihaleler ve belediyelerde yaşananlar), inanç
(Sünni-Alevi) istismarcılığı her iki ittifakın büyük ve küçük ( birinde yok
gibi gözüküyor ama onda da var) partilerinde mevcuttur.

 

Hal böyle olunca Türk Milleti kötülerin içinden menfaatine en uygun
olanını tercih etmektedir. “Kara
Düzen”
de kontrolünde olan siyasi partileri, ittifaklar eli ile
oynatmakta işine geleni halka seçtirtmektedir.

 

Olan bitene bakınca muhalefetin asla iktidar olmak istemediği ya da
iktidar olmak için kurgulanmadığı sonucuna varırız. Mesela muhalefet ittifakının
küçük ortağının genel başkanı ve parti yönetimi, partilerini iktidar yapmamak
konusunda bizzat ellerinden geleni yapmışlardır. Belki de “Kara Düzen”in onlara verdiği görev buydu!

 

Türk Milletinin aynı olaya bakışında hem iyi hem de kötü şeyler vardır.
O da şudur; halk yapılan somut işlere bakar yani köprü, otoyol, hastane,
havalimanı, baraj, Marmaray ve Avrasya Tünelleri ve buna benzer birçok yapılmış
mıdır? Evet yapılmıştır. Nasıl yapıldığı, nasıl bir borç yükü altına girildiği,
hangi ekonomik sıkıntıların yaşandığı ve tavizlerin verildiği onun için pek
önem arz etmez! Halk gördüğü ile karar verir. Şimdi önümüzdeki seçim arifesinde
Çanakkale Köprüsü hizmete girecektir. Bu büyük bir iştir! Bölgeyi çok etkiler.
İktidar devamlı olarak muhalefete demiyor mu; “bu ülkede dikili bir ağacınız var mı?” diye…

 

Politika insan üzerinden yapılır diye söylemekten dilimde tüy bitti.
İktidar ve muhalefet benzer insan tiplerinden oluşuyor. Halkta bunu görüyor.
Onun içinde iktidarın ipine sarılmaya devam ediyor.

 

Bu makus talihin değişmesi için iktidarı hedefleyen; yerli, milli ve
bağlantısız bir siyaset anlayışına ve bunu hayata geçirecek insanlara ihtiyacı
var bu ülkenin… O zaman göreceksiniz Türk Milleti bu insanları kendisini
yönetmek üzere iktidar yapacaktır.

 

Yoksa al birini (iktidar) vur ötekine (muhalefet) diyen halk bu
muhalefeti onca sıkıntısına rağmen başa getirmez! İyi Partililerin açıkladığı
anketler aslında bize bunları anlatıyor.

Kurumsuz ve Kuralsızlaşmış Bir Ülke

Türkiye’nin
en önemli meselelerini her gündeme getirdiğimde, sorunun kaynağı veya çözülememesinin
sebebini de düşünüyorum. Ana sebebin kurumlarımızın iş göremez hale
getirilmesi ve kuralsız bir yönetim anlayışı olduğu
kanaatine ulaşıyorum.

Onlar
ki, bazıları asırlarca bazıları onlarca yıllık tecrübeleri olan kurumlarımızdır.
Bizim ve insanlığın binlerce yıllık tecrübe birikiminin eseri olan kurallardır.

“Aklın
yolu birdir” derler. Nitekim
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı şöyle konuştu:

Türkiye ekonomisinin bugün karşı
karşıya olduğu en kritik sorun ‘kurumsuzlaşmadır.’ Kurumlarımızın
zayıflaması, karar verme ve uygulama süreçlerinde uzun vadeli,
öngörülebilir, bilimsel plan ve aksiyonların yerini kısa vadeli karar ve
uygulamaların alması, istişare mekanizmasının yeterince çalıştırılmaması
gibi sorunlarımız var.

Her geçen gün kurumlardaki bu
eriyişin
, idari sistemimizin işleyişine, toplumumuzun refah ve huzuruna,
ülkemizin piyasalardaki görünümüne, itibarına, güvenilirliğine ne denli
ciddi hasar verdiğini
daha iyi görüyoruz.”

Şüphesiz kurumsuzlaşmanın
gittikçe derin bir sorun olmasında CB Tayyip Erdoğan’ın yönetim anlayışı
çok etkili. RTE, devleti mülkiyeti kendine ait, bir şirketin patronu gibi
yönetmek istiyor.

“Türk Tipi Başkanlık” denilen ucube sistem Erdoğan’ın
karakteriyle birleşince otoriter ve verimsiz bir devlet yapılanması
ortaya çıktı.

Suç örgütü yapılanmaları kurumsuzluğu ve kuralsızlığı
sever.

Bu yüzden mafyanın yasamadan,
yürütmeye, yargıdan basına kadar sistemi bir ur gibi sarması tesadüf değil.

*********************************

Şahsım Devleti

CB Erdoğan NATO toplantısında
Batı’nın önemli devlet başkanları veya başbakanları ile görüştü. Fransa,
Macaristan, Almanya, İngiltere ve Yunanistan gibi görüştüğü bütün liderlere “görüşmelerimizi
ikili olarak ve
gerekirse özel hattan yapalım” teklifi yaptı.

Erdoğan’ın dış ilişkilerimizi,
kurumsal olarak değil, şahsi ilişkilerle yürütmek istediği görülüyor.

Dış politika sorunlarının çoğu,
tarihi kökenleri de olan, geniş ve kapsamlı konulardır. Bu tür meseleler telefon
görüşmeleri ile çözüme kavuşturulamaz. Taraf devletlerin kurumlarının uzun süreli
müzakereleri ile mesafe alınabilir.

“Özel hat” fevkalade hallerde
kullanılabilecek bir yöntemdir. Mesela Ege’de sıkça uçak dalaşlarının olduğu
gerilimli dönemlerde savaş tehlikesine karşı düşünülmüş bir araçtı.

ABD ile müzakerelerde de Erdoğan
Başkanlar arası ilişki ile çözüm aramakta. Trump
bu yönteme yatkındı. Fakat
yeni Başkan Biden kurumsal bir iletişimden yana.

Erdoğan Biden’a mı teklif etti,
Biden Erdoğan’a mı kabul ettirdi bilmiyoruz.
Ama Afganistan’dan bütün NATO güçleri çekilirken Türkiye’nin
kalması gündemde. En stratejik ve en riskli bölge olan Kabil Havaalanının
korumasını üstlenmeye hazır olduğumuzu bizzat Erdoğan açıkladı.

Taliban güçleri buna şiddetle karşı çıkıyor.  

Bu kadar hayati bir konuda, kurumlarımızda iyice incelenmeden,
muhalefet liderleriyle görüşülmeden, TBMM’de müzakere edilmeden bir karara
varılması doğru olabilir mi? Hiç kimse Devletin ortak aklından daha akıllı
olamaz. Farz edelim olsa bile, böyle bir sorumluluğu toplum kesimleriyle
paylaşmak daha doğru olmaz mı?

*********************************

Saddam Irak’ından Bir Örnek

Halkına hesap vermeyen otoriterlerin
yönettiği ülkelerde, muktedire yakın bir avuç kişinin milletin parasını nasıl yediğini,
halkı nasıl fakirleştirdiğini bir örnekle anlatayım.

Irak ile İran’ın 8 yıl süren
savaşı sırasında Petkim Satış Müdürlüğünde görev yapıyordum. Savaş esnasında
stratejik bir malzeme olan lastiğin hammaddesi sentetik kauçukları Petkim’de
üretiyorduk.
(Maalesef bu fabrikalar daha sonra kapandı ve söküldü.)

O sıralarda dünyada bir ton
sentetik kauçuğun fiyatı 1.000 dolar civarında idi. Diğer ülkelere de bu
fiyattan ihracat yapıyorduk.

Saddam Irak’ında devletin
yönettiği fabrika veya Ticaret Bakanlığı yetkilileri Petkim’e müracaat etse
yaklaşık bu fiyatlardan satın alabilirlerdi. Ancak Irak’ta işler böyle
yürümüyordu.

Bir aracı şahıs firması Türkiye’ye gelirdi. Arkasında
devlet garantisi olmadığı için çok daha yüksek fiyatla ürünü alır ve Irak’a
göndertirdi. Saddam ailesine yakın birilerine rüşvetini verir ve
nihayetinde 1.000 dolarlık mal, devlete 2.000- 2.500 dolara mal olurdu. Tabii
ki bu aradaki farkı ödeyen zavallı Irak halkı olurdu.

****

Çin aşısı Sinovac ithalinde önce Sağlık Bakanı
Fahrettin Koca
“Devlet Malzeme Ofisi ve Sinovac arasında herhangi bir
aracı yok”,
doğrudan ithalat yapılıyor demişti. Daha sonra öğrendik ki bir aracı
firma
(Keymen İlaç A.Ş.) devrede imiş. Bu firma yaptığı hizmete
karşılık hak ettiği komisyonunu almakta imiş.

Muhalefetin bütün ısrarına
rağmen aşının hangi bedelle ithal edildiği ve komisyon miktarı “ticari
sır”
denilerek açıklanmadı.

Bu arada Çin firması aşı
sevkıyatını aksattı. Sebebini öğrenemedik.

Bereket ki, Biontech’in kurucusu,
CEO’su ve aşının mucidi Prof. Dr. Uğur Şahin kendi öz vatanına ve
milletine hizmet etmek için devreye girdi. Biontech aşısı tedariki hızlandı.
Hızlı aşılama ile normalleşme yolunda ciddi bir mesafe kat edebildik.

Keşke Biontech ile diğer batılı
devletler gibi baştan bağlantı yapsaydık da bu kadar insanımız vefat etmeden,
hastalık çekmeden ve turizm mevsimini kaçırmadan aşılamayı bitirebilseydik.

İman ve Felsefe Gözlüğü

0

     Mademki, Allah’a
iman ve inancımız var.

     Öyleyse,
etrafımıza / çevremize menfî / olumsuz felsefenin; her şeyi çirkin, korkunç
gösteren siyah gözlüğüyle değil;

     İmanın her şeyi
güzel, ünsiyetli / dost gösteren; şeffaf, berrak, nuranî / nurlu gözlüğüyle
bakmalıyız.

     Geçmiş zamana
menfî / dinsiz felsefe gözlüğü ile bakarsak; mazi ülkesini kıyameti kopmuş,
altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir mezaristanı / mezarlığı
andıran bir şekilde görür. Dehşete düşer, vahşete, meyusiyete / ümitsizliğe
maruz kalır / yeise düşeriz.

 

     Geçmişe iman
gözüyle baktığımız zaman; zahirde / görünüşte o ülkeyi altı üstüne çevrilmiş
bir şekilde görsek de, aslında can telefi yoktur. Orada yaşayan sakinlerin daha
güzel, nuranî / nurlu bir âleme nakledilmiş olduklarını anlarız. Görünen kabir
ve çukurları da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yer altı tünelleri
şeklinde telâkki etmemiz / anlamamız gerekir.

 

     Gelecek zamana,
menfî felsefe gözlüğü ile bakacak olursak; bizleri çürütecek, yılan ve
akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı / karanlık, korkunç, büyük bir kabir
şeklinde görmemiz kaçınılmaz.

 

     Fakat gelecek
zamana iman gözlüğü ile bakarsak; Allah’ın insanlara ihzar ettiği / hazırladığı
çeşit çeşit nefis, leziz taamların yer aldığı bir ziyafetgâh / ziyafet yeri
olduğunu görür. Nice me’külât / yenilecek şeylere ve meşrubat / içilecek
şeylere zarf / kap olan Rahmanî bir mâide / sofranın bizi beklediğini anlarız.

 

     Semavata / göklere
menfî felsefe ile bakacak olursak; şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve
kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi yaptıkları pek sür’atli
ve muhtelif / çeşitli hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya uğrar
ve maruz kalırız.

 

     Fakat imanlı bir
insan olarak baktığımız zaman, o garip, acip manevranın; bir kumandanın emri
ile nezareti / gözetimi altında yapıldığı gibi, semavat / gök âlemini tezyin
eden / süsleyen o yıldızların bizim için de ziyadar / ışıklı kandiller
olduklarını görecek. O atlar koşusundan korku ve dehşete düşmek değil, onlara
karşı ünsiyet edip, dost olup onlara karşı sevgi ve muhabbet duyacağımız bir
gerçektir.

 

     Arz’a / dünya
âlemine menfî felsefe gözüyle bakarsak; küre-i arzı / dünyayı başıboş,
yularsız; şems / güneşin etrafında serserice gezen bir hayvan gibi veya tahtası
kırık, kaptansız bir kayık gibi görür; dehşet ve telaşa düşeriz.

 

     Fakat iman / inanç
gözüyle bakarsak; arz Rahmanî bir sefine / gemidir. Arz’ı Allah’ın kumandası
altında bütün me’külât / yiyecekleri, meşrubat / içecekleri ve melbusatı /
giyecekleriyle beraber, nev-i beşeri / insanı tenezzüh / gezinti için şems /
güneşin etrafında gezdiren bir sefine / gemi şeklinde görür ve imandan neş’et
eden / meydana gelen şu büyük anlayış nimetine hamdederiz ancak.

 

     Menfî felsefe
gözüyle baktığımızda görürüz ki, bütün canlı mahlûkat – insan olsun, hayvan
olsun – kafile kafile, büyük bir sür’atle o cihete gidip kayboluyorlar! Yani,
ademe gidip yok oluyorlar! Kendimizin de o yolun yolcusu olduğunu
bildiğimizden, teessür ve üzüntümüzden çıldıracak bir hâle geliriz.

 

     Fakat iman nazarı
/ gözüyle baktığımızda görürüz ki, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri
adem / yokluk âlemine değil. Göçebeler gibi bir yayladan başka bir yaylaya bir
intikal / geçiştir. Fani / geçici menzil / konaktan bâki menzile, hizmet
çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler ülkesine göç
etmektir. Adem / yokluk âlemine gitmek değil der; bu ciheti memnuniyetle
karşılarız.

 

     Fakat yol
esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkat / zorluklar; netice itibariyle /
sonuç bakımından saadet ve mutluluklara açılan birer kapıdır. Çünkü nuranî /
nurlu âlemlere giden yol; kabirden geçer. En büyük saadetler; büyük acı ve
felâketlerin neticesidir.

 

     Meselâ Hz. Yusuf,
Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve
Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nail olmuş / ulaşmıştır.

 

     Kezâ / bunun gibi,
rahm-i mâder / anne karnından dünyaya gelen çocuk, mahut / bilinen tünelde
çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nail olup ulaşıyor.

 

     Geriden gelenlere
felsefe nazarıyla bakılsa, “Bunlar nereden gelip nereye gidiyorlar ve niçin
dünya memleketine gelmişler?” diye ettiğimiz sual ve soruya bir cevap
alamadığımızdan, tabiî ki, hayret, tereddüt yani kararsızlık azabı içinde
kalırız.

 

     Fakat nur-u iman /
iman nuruyla bakarsak; insanların; kâinat / evren sergisinde teşhir edilen /
sergilenen garip, acip / şaşırtan kudret mucizelerini görmeleri ve mütalâa
etmeleri / düşünmeleri için, Sultan-ı Ezelî / Ezelden beri Sultan olan Allah
tarafından gönderilmiş mütalâacı / Allahı bilecek ve O’na inanacak birer
düşünür olmaları için yaratıldıklarını anlamalı.

 

     Ve insan olarak
bizler; birer mucize olarak sergilenenlerin derece-i kıymet ve azametlerini
bilmeli. Böylece, Sultan-ı Ezelî’nin azametine yol bulmalı.

 

     Varlıkların
Allah’a delâlet derecelerine vâkıf olmalı. Varlıkların Allah’a bu
vesileliklerinden sonra, yine Sultan-ı Ezelî’nin memleketine dönüp
gideceklerini bilmeli.  Bütün bu mânevî
nimetlerinden ötürü de, Rabbimize can-ı gönülden  tekrar tekrar “Elhamdü lillah” demeliyiz.

        

     

Medenileştiren Fıtrat, Vahşileştiren Menfaat

Bir kuyrukta sıra bekliyorsunuz. Belli ki sıranın size
gelmesi uzun sürecek. Ve birisi sıraya aldırmadan önünüze geçiyor. Ne
hissedersiniz?

 

Ne hissedeceğiniz bellidir. Bu yüzden çıkan kavgalara şahit
olmuşsunuzdur.

 

Eşimi bir kadın örgütü davet etmişti. Kadın haklarına
hassasiyetinden ötürü hemen kabul etti. Arabayla aldılar. Gidip konuştu ve geri
döndü. Üzüntü içindeydi. Meğer davet iktidar partisinin bir kuruluşundan, belki
de yerel kadın kollarındanmış. Üzüntüsünün sebebi: “Girmediğimiz ters yön,
geçmediğimiz kırmızı ışık kalmadı!“. Hatırlayın, aynı cenahtan, mahkeme
kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum sözleri yükselmişti. Hatta “Kırmızıda
durmayacağız!” diye övünmek de…

 

İnsan fıtratında, yani insan genetiğinde, kurala saygı ve kural
çiğneyene öfke kazılıdır. Bu kod ancak şahsî çıkar arsızlığıyla çiğnenir. Bir
de toplumun ihlallere ve hak çiğnenmesine duyarsızlaşmasından. Fakat ne kadar
duyarsızlaşırsa duyarsızlaşsın, yine de genetik kod oradadır. Düşünün, son
günlerde, mafyanın bile çiğnenmez kuralları olduğunu öğreniyoruz. Mafya ki,
kanun dışılık üzerine kurulmuştur; fakat onun da kanunları vardır demek ki.

 

Asansör bize de mi bozuk?

Bir tarafta fıtrattaki adalet duygusu, diğer tarafta çürüyen
toplumun yolsuzluğu, ayrıcalıklı davranışları kanıksaması. Bu iki eğilimin, bu
iki gücün çekiştiği bir ülkede yaşıyoruz. İkisi de bizim geleneğimiz demek ki…

 

Rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun bir konferansında dinlemiştim;
belki bir kitabında da yazmıştır. ABD’den Türkiye’ye bir gelişinde kardeşinin
apartmanına giriyorlar. Asansöre bir kâğıt yapıştırılmış. Üzerinde, “Asansör
bozuk” yazıyor. İki Cüceloğlu merdivene yönelirken içeriye kalantor bir zat
giriyor ve orada duran kapıcıya sesleniyor: “Asansör bize de mi bozuk!” İkisi
de şaşırıyor. Ne de olsa kültür dejenerasyonuna sâhipler. Yurt dışı görmüşler;
üstelik şehirliler. Onları sınırlı kavrayışlarına göre asansör bozuksa herkese
bozuktur ve kırmızıda durulur.

 

 

 Batı yönünde yurt
dışına çıkanlardan birkaç defa dinledim: Bu Almanlar, bu Amerikanlar ne kadar
aptal! Hatta rahmetli sanayi kimya hocam derste anlatmıştı: Almanların tren
biletlerindeki yer numaraları onları yan yana oturtmuşsa, yolculuğun sonuna
kadar öyle otururlar, hatta tersine giderler ama hiç olmazsa birisi karşı
koltuğa geçmeyi akıl etmez. Aptal bunlar! Değil mi?

 

Almanlar bu konuda genetik kural saygısıyla toplumun genel
kültürünü birleştirmişler demek ki… Disiplinleri ve kurallara uyumları hep
konuşulur zaten. Belki tamamı öyle değildir. Rüşvet talep eden Alman da gördüm
zamanında. Fakat toplumlar hakkındaki genellemeleri çoğunlukla böyledir diye
anlamak gerekir.

 

Aptal Batılılar ve açıkgöz bizler

Başka bir yerde başımdan geçen tuhaf bir hikâyeyi
anlatmıştım. Yolculuk ettiğim taksi, kırmızı ışıkta duran, önündeki arabaya
korna çalıyordu. Niçin çalıyorsun, görmüyor musun, ışık kırmızı demiştim.
Şoförün cevabını on yıllar sonra hatırlıyorum: Kırmızıda durulur mu? Müsaitse
geçilir! Müsaitliğin içinde, trafik polisi yoksa anlamı da vardı tabi.

 

Körü körüne kurallara uyan Almanlar karşısında kendilerini
akıllı ve üstün hissedenlerin bir başka şeye dikkat etmelerini isterim. Alman
şehirlerinde trafik, bizimkine göre çok hızlı akar. Çünkü yeşil yanan kavşakta
Alman şoför ayağını gazdan çekme ihtiyacı duymaz. Çünkü orada, kırmızıda
geçilmez. Işık kırmızı ise geçmek hiçbir zaman “müsait” olmaz. Ve kırmızıda
durmayacağız diye övünülmez. Geçen ayıplanır.

 

Adaletle menfaatin çatışması

Bu düşünceler beni şu noktaya getirdi: Kuralları çiğnemek
veya kurallara uymak… Bu, toplumun çıkarıyla şahsımın çıkarı arasındaki
gerilimmiş aslında. Toplum kurallara uyulmasını istiyor. Bu genetik. Şahsım, ya
topluma saygı duyacak, kurallara uyacak. Veya tam tersine, şahsım, kendi
menfaatini toplumun menfaatinin üstünde görecek; kurallara uymuyorum, saygı da
duymuyorum diyecek… İkilem bu işte.

 

Toplumun çıkarını, toplumun koyduğu kuralları çiğnemek
başkalarına saygısızlıktır. Hakarettir. Ve görünürlüğü yüksek kişiler çiğneme
eylemini âdet hâline getirirse, bu zamanla insanları onlardan uzaklaştırır. Bu
adalet içgüdüsüdür.

 

 

 Kurallara uymak,
ülkede millete saygı duymaktır. Kendi çıkarını, milletin çıkarından üstün
görmemektir.

 

Bir partide, yönetimin kurallara uyması, partili
arkadaşlarına saygı duymaktır. Şahsını onlardan üstün görmemektir. Yönetim bir
ayrıcalık, bir böbürlenme, bir vurdumduymazlık beratı değildir; bir yüktür.
Toplumun yararı için yüklenilen ağır bir yüktür.  Bu saygıya, bu anlayışa demokrasi diyoruz.
Ülkede de, dernekte de, partide de. Hem çevresine hem de kendine saygı
duyanlar; yani izzeti nefis, yani öz saygı sahipleri, demokrasisiz ve adaletsiz
ortamda yaşayamaz, orayı terk eder. Geriye bu hasletlere sahip olmayanlar
kalır. Onlar, belki benim de bir menfaatim olur diye bu aşağılanmaya tahammül
eder. İyiler ayrılınca geriye sadece kötüler kalır ve kurumun tamamı kötüye
gider. Buna çürüme, inkıraz diyoruz. https://millidusunce.com/medenilestiren-fitrat-vahsilestiren-menfaat/

Türkiye’de Hayvancılığın Geldiği Son Nokta Ve Çözüm Önerileri Hakkında Prof. Dr. Abdullah İnci İle Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam,
Türkiye’de hayvancılığın durumu hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Prof. Dr. Abdullah İnci: Her konuda olduğu gibi, bir sektörde
gelinen son noktayı gösterebilmek için elbette o alanın başlangıç noktasının da
iyi bilinmiş olması gerekir. Buradan hareketle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
Kurucu ve Çağdaş Türk Toplumunun oluşumunu sağlayan iradenin Devletin kuruluş
dönemlerinde neler yaptığına kısaca bakmak gerekir.

Kurucu irade, Devletin
öncülüğünde üretimi teşvik eden, üreticiye özellikle hayvan ıslahı konusunda
örnek olan, üreticinin ihtiyacı olan nitelikli ve sağlıklı damızlıkları yurtiçi
dinamiklerinden karşılayan, üretici çıkarlarını gözeten ve koruyan, sektörlerde
ve piyasalarda her türlü istikrarı sağlayan hayvancılıkla ilgili modern üretim,
sanayi ve ticarî işletmeleri kurmuş ve geliştirmiştir.

Çetinoğlu: Hangileri, isim
verilebilir mi
?

İnci: 1938’de kurulan Gazi Orman Çiftliği, 1950’de faaliyete
geçirilen Devlet Üretme Çiftlikleri, 1953 yılında hayata geçirilen Et ve Balık
Kurumu (EBK), 1955’te kurulan Yapağı ve Tiftik Anonim Şirketi, 1956’da
faaliyete geçen Türk Yem Sanayi Anonim Şirketi, 1965’de kurulan Türkiye Süt
Endüstrisi Kurumu (SEK) sözünü etiğim işletmelerin belli başlılarıdır. Bunlar
hayvancılığın ana taşıyıcıları olan, ona hayat veren ve gelişmesini sağlayan
stratejik Kamu İktisadî Kuruluşlarıdır. EBK, sadece piyasada et fiyatlarının
regüle edilmesinden sorumlu değildi. Bu görevinin yanında ülke çapında hayvan
sağlığının kontrolünde de görev ifa ediyordu.

Bu kurumlar, 1961 yılında kurulan
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’nın 1963 yılından itibaren başlatmış olduğu 5
er yıllık Planlı Kalkınma Dönemlerinde de çok önemli katkılar sağlamışlar ve
kalkınmanın istikrar içerisinde yürütülmesine hizmet etmişlerdir.

Ancak Türkiye’de 12 Eylül 1980
askerî darbesi sonucu kurulan örfî idare hükümetinin istikrar programı ile yeni
bir döneme girilmiştir.

Girilen bu yeni dönem,
hayvancılık sektöründe çok belirgin bir gerilemenin de başlangıcı olmuştur.
Takiben 1937 ve 1983 yılları arasında Tarım Bakanlığı tarafından uygulanan
tarım ve hayvancılık hizmetlerini sektörel olarak düzenleyen Vazife ve Teşkilat
Kanunu, örfi idare hükümeti tarafından kaldırılmış ve reorganizasyon adı
altında yeni bir yapılanma ortaya konulmuştur. Bu yeni yapılanmanın kırsal
alana yönelik hizmetleri fonksiyonellik anlayışıyla sunulmağa çalışılmıştır.
Bütün bu şekil değişikliklerinin
üstüne 2003’ten sonra sözleşmeli personel istihdamı ile kamuya alınan
Veteriner Hekimler, hayvancılık işletmelerinin bir bir kapandığı köylerde
görevlendirilmişler ve köy muhtarının insafına ve onun emrinde çalışmak
mecburiyetinde bırakılmışlardır.

Çetinoğlu: Düzenlemenin
sonuca yansıması nasıl oldu
?

İnci: Bu anlayış, işletme ve sektörler arasındaki farklılıkları
dikkate almadığından ilerleyen dönemlerde başarısız olmuştur. Ancak
başarısızlıklar her defasında görmezlikten gelinmiş ve problemlerin zaman içerisinde
kat be kat büyümesine yol açılmıştır. Problemleri çözmeyen ve yanlış
anlayıştaki inat, özellikle günümüzde de hayvancılığın ve tarımın sonunu
getirmiştir.

Diğer yandan, dünyada gelişen
küreselleşme dalgası Türkiye’yi de etkilemiş ve küresel ekonomi anlayışı ile
1990 da başlatılan özelleştirme çalışmaları kapsamında hayvancılığın başlıca
taşıyıcıları ve üretimin lokomotifi, aynı zamanda çok önemli sosyo-ekonomik
denge ve istikrar unsurları olan, EBK, SEK ve Yem Sanayi A.Ş. gibi KİT’ler özelleştirme
kapsamına alınmıştır. Bunlardan SEK ve Yem Sanayi tamamen, EBK ise kısmen
özelleştirilmiştir. Yapağı ve Tiftik Anonim Şirketi ise işlemez hale getirilmiştir.
Hayvancılık sektörü için kritik öneme sahip bu kurumların devre dışı kalmaları
sonucu Devletin elinde hayvancılık sektörüne müdahale edecek kurumu
kalmadığından üretici, ‘serbest piyasa
da denilen karaborsanın insafsız çarkına teslim edilmiştir. Öte yandan Devlet
Üretme Çiftlikleri fonksiyonel olmaktan uzaklaştırılmış ve üreticilerin
yurtiçinden üstün ırk özelliklerine sahip, her türlü hastalıktan ari ve
sertifikalı damızlık düve ihtiyacını karşılama potansiyeli yok edilmiş ve
böylece üretici ithalata mahkûm bırakılmıştır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim
Hocam. Günümüzdeki durumu da hayvancılığın belli başlı dalları itibâriyle
mercek altına alabilir miyiz
?

 İnci:
Ben de oraya geliyordum zâten. Sığırcılıktan başlayalım:

Türkiye’de 1928 yılında 6.934.000
baş olan sığır sayısındaki artış 1980 yılına kadar devam etmiş ve 15.894.000’a
ulaşmıştır. Türkiye bu sığır varlığı ile Dünya’da 15. Sıraya yükselmiştir.
Ancak bu sayı, Türkiye için milat kabul edilen 1980 sonrasında belirgin bir
şekilde düşmeğe başlamış ve sığır sayısı 10.860.000’e düşmüştür. Türkiye bu
haliyle, sığır mevcudiyeti bakımından Dünya’da 25. sıraya gerilemiştir.

Çetinoğlu: Sığır sayısındaki
azalma, et ve süt verimi nasıl etkiledi
?

İnci: Bir miktar genetik iyileştirme sağlandı. Birim inek başına
süt verimleri 1939’da 513 kg/yıl’dan 2009’da 2.802 kg/yıl’a yükselmiş; aynı dönemde
yıllık toplam süt üretimi de 1939’da 1.300.000 tondan 2009da 11.500.000 milyon
tona yükselmiştir. Ancak inek başına yıllık süt verimliliğinin Amerika Birleşik
Devletlerinde 9.331 kg/yıl, Avrupa Birliğinde 6.157 kg/yıl ve dünya
ortalamasının ise 2.091 kg/yıl olduğunu unutmamak gerekir. Diğer yandan,
Türkiye’de sığır başına karkas ağırlığı 216 kg ile (dünya ortalaması 211 kg)
civarında iken bu oran, AB’de 278 kg, ABD’de 355 kilodur. Bu karşılaştırmada da
görüleceği gibi, Türkiye’nin sığırcılığı kendi içinde bir verimlilik artışı
göstermiş gibi görünse de aslında gelişmiş ülkelerin oldukça altındadır.

Türkiye’de 1960’da 27.700.000
olan nüfus 1980’de 50 milyona, adrese dayalı son sayımda ise 73.000.000
olmuştur. Son yıllarda turizm sezonundaki 20.000.000’u aşan turist sayısı da
dikkate alınacak olursa Türkiye’nin üretilen hayvansal üretimden beslenen aktif
nüfusu yaklaşık 80 milyon/yıl civarındadır. Türkiye’de 1960-2008 yılları
arasında nüfus % 170 artmış buna karşılık aynı dönemde toplam kırmızı et üretimi
% 70; toplam süt üretimi ise % 88 artarak nüfus artış hızının çok altında
kalmışlardır. Dolayısıyla 1960’da kişi başına düşen kırmızı et üretimi 14,6 kg,
süt üretimi de 234 kg iken bu oranlar 2008’de sırasıyla 9,8 ve 173 kiloya
düşmüştür. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de kişi başına düşen kırmızı et ve süt
bakımından 1960’1ı yıllarda yaşayan insanların daha iyi beslendiği
söylenebilir.

Çetinoğlu: Verim arttı diye
sığır sayısında azaltmaya gidilmiş olamaz değil mi
?

İnci: Azalışın muhtelif sebepleri vardır. Ancak en önemli sebebi;
yetiştiricilerin başta mera, barınak, yem, kredi ve hastalıklarla mücadele ve
sigorta gideri gibi yüksek girdi maliyetleri, teşkilatsız üretim ve
pazarlama yapısı sebebiyle piyasada oluşan veya kârlılığa imkân vermeyen ürün
fiyatları yüzünden üretimden uzaklaşmaları ve üstün verimli damızlıklar ve
sağılanlar dâhil bütün sığır varlığını kesim için mezbahaya sevk etmek
mecburiyetinde kalma gerçeğidir.

Çetinoğlu: Bu akıl
tutulmasının sebebi ne ola ki
?

İnci: Üreticinin çığlıklarını yetkililere bir türlü duyuramaması
veya politik iradenin bunlara kasıtlı olarak duyarsız kalması sonucu alınması
gereken önlemler zamanında alınmamış ve verilmesi gerekli destekleri zamanında
verilmemiş ve bu acı gerçek yaşanmıştır. Kısaca bu acı gerçeğin esas sorumlusu,
ilmî olmaktan uzak ve yanlış projeleri doğruymuş gibi hayata geçiren hükümet
politikalarıdır. Bunun yanında halkımızın selektif beslenmesi kırmızı et
tüketiminde koyun ve keçi eti yerine sığır etini tercih etmesine ilave son
yıllarda özellikle Kurban Bayramlarında, kurbanda olması gereken özellikler
dikkate alınmaksızın, kurban yaşı tutuyor-tutmuyor, erkek-dişi, gebe-gebe
olmayan ayrımlarına özen gösterilmeksizin yapılan kesimler sonucu damızlık
hayvan stokumuz ileri derecede azalmış ve hatta tehlike sınırının altına bile
inmiştir.

Çetinoğlu: Manda
yetiştiriciliğinde durum nasıl Hocam
?

İnci: Türkiye’de manda yetiştiriciliği hemen hemen tamamıyla terk
edilmiş denilebilir. Manda, Türkiye’de neredeyse biyolojik varlık olarak yok
olma sınırına gelmiştir ki, bu çok vahim bir durumdur. Türkiye, 1980’de
1.040.000 baş manda varlığı ile Dünyada 11. sırada iken, 2009 yılı verilerine
göre bu sayı 86.297 başa düşmüş ve Türkiye dünya sıralamasında 22.’liğe
gerilemiştir. Türkiye 1980-2009 arası dönemde dünyada manda sayısında azalmanın
953.703 baş ile en fazla olduğu ikinci ülke olmuştur.

Çetinoğlu: Koyun ve keçicilik
yetiştiriciliğinde nasılız
?

İnci: Türkiye’nin hayvan varlığının diğer önemli unsurları olan
koyun ve keçi sayısında da sığır sayısındaki gerilemelere paralel olarak düşüşler
olmuştur. Koyun varlığı 1928’te 13.600.000’dan 1982de ise yaklaşık 50.000.000
başa kadar artmış ve dünyada koyun varlığı bakımından 5. sıraya yükselmiştir.
Sığır sayısında olduğu gibi koyun sayısında da bu tarihten sonra gerileme
sürecine girmiş, 2009 yılı kayıtlarında 23.974.591 baş olarak yer almış ve Türkiye
dünya sıralamasında 12’nciliğe gerilemiştir. Türkiye 1980-2009 arası dönemde
koyun sayısında azalmanın 22.051.409 baş ile en fazla olduğu 3. ülke olmuştur.

Diğer yandan Türkiye’de 1928’te
12.100.000 olan keçi varlığı 1960’da 24.600.000’a kadar yükselmiş, 1965’te
itibaren azalmağa başlamış ve 1980’de Türkiye’nin keçi varlığı 18.800.000’a, 2002’de
6.800.000’a düşmüştür. Bu sayı 2009 yılı verilerine göre 5.500.000’a düşmüştür.

Çetinoğlu: Azalmanın sebebi
belli mi
?

İnci: Türkiye’de koyun ve keçi sayısındaki azalmanın en önemli
sebebi yıllardır acımasızca devam eden mera tahribatıdır. Tarımda makineleşmenin
başladığı 1950’li yıllardan itibaren artan hızla ve bir türlü önü alınamayarak
devam eden yeni tarım arazisi kazanma çabası sonucunda milyonlarca hektar çayır
ve mera alanı yok edilmiş; 1935’te 44.300.000 hektar olan çayır ve mera alanı
2003 verilerine göre 13.400.000 milyon hektara düşmüştür. Geri kalan mera
alanlarının da erozyonlarla kalitesi bozulmuş, aşırı, düzensiz, bilinçsiz ve
adeta sömürürcesine otlatma sonucu büyük ölçüde verimliği yok olmuştur. Türkiye’nin
bazı yörelerinde neredeyse nitelikli 1 metrekare mera alanı kalmamıştır.

Meraların yok edilmesi,  hayvanla ilgili üretimler için çok önemli bir
besin kaynağının da yitirilmesidir. Bunun yanında meraların yitirilmesi,
geleneksel olmakla birlikte yığın halinde üretimde bulunan ve düşük maliyetli
yem girdisi sağlayabilmeleri bakımından verimli olan ekstansif koyunculuk
işletmeleri için de bir yıkım olmuştur. İşte koyun varlığındaki azalmanın
gerçek sebebi budur. Bunun dışında da muhtelif sebepler vardır. Özellikle
köyden şehre izah edilemeyen göç furyası, sürü idaresini yapacak çobanların
bulunamayışı, çobanlara toplumda en düşük seviyede insan muamelesi gösterilmesi
ve hatta çobanlara evlenebilmeleri için kız verilmemesi gibi sosyal sebepler
ile terör bahanesiyle yaylaların boşaltılması gibi nedenler de sayılabilir.

Çetinoğlu: Tavukçuluk
hakkında da bilgi lütfeder misiniz
?

 İnci:
Türkiye’de hayvancılığın iyi organize olduğu ve entelektüel üreticilerin
faaliyet gösterdiği alanların başına modern tavukçuluk sektörü gelmektedir. Bu
sektör tam entegrasyon konsepti ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Türkiye’de
küçük, orta ve büyük ölçekli çok sayıda tavukçuluk işletmesi mevcut olup,
bunlarda 2008 yılı itibarıyla 234.082.206 besi, 66.500.461 yumurta tavuğu olmak
üzere toplam 300.582.412 kümes hayvanı bulunmaktadır. Bu potansiyel ile 2008
yılı verilerine göre Türkiye’de 824.419 ton yumurta, 1.087.680 ton tavuk eti
üretilmiştir. Mamafih, geçmişte yaşanan kuş gribi salgını sonucu panik içinde
ve yanlış bir uygulama ile Türkiye genelinde halk elinde bulunan bütün
kanatlılar imha edilmiştir. Dolayısıyla bu gün halk elinde kümes hayvanı
varlığından söz edebilmek maalesef mümkün değildir.

Çetinoğlu: Hayvancılığın
bütün sektörlerinde gerilemeler var. Kültür Balıkçılığında iyi olmalıyız

İnci: Türkiye’nin konumu ve potansiyeli itibariyle deniz ürünleri
ve kültür balıkçılığından beklentisi çok yüksek olmalıdır. Ancak, veriler bunu
göstermemektedir. Türkiye’de 2008 yılı verilerine göre üretilen balık miktarı
545.597 bin ton/yıl’dır.

Çetinoğlu: Arıcılık nasıl?

İnci: Türkiye’de son yıllarda TEMA vakfının hayata geçirdiği Ana
Arı Yetiştirme Projesi kapsamında çok sayıda ana arının yetiştirilmesi
sağlanmış ve bu gelişmeye paralel olarak arıcılık sektörü Türkiye’de yıllık % 5
büyüme hızını yakalamıştır. Ülke çapında arıcılar Türkiye Arı Yetiştiricileri
Merkez Birliği’nin öncülüğünde güçlü bir teşkilatlanma oluşturmuşlardır.
Türkiye’de arıcılık, gelecekte de istihdam potansiyeli en yüksek hayvancılık
sektörü olarak yerini koruyabilecektir. Türkiye’de 2010 yılı verilerine göre
arı kovanı sayısı 5.400.000 adettir. Bu kovan sayısı ile Türkiye

Dünya’da Çin’den sonra 2.
sıradadır. Ancak kovan başına verimlilik bakımından aynı başarıyı söylemek
maalesef mümkün değildir. Türkiye’nin yıllık bal üretimi 2008 verilerine göre
81.000 tondur. Türkiye, kovan başına bal verimliliği bakımından 17 kg/kovan ile
dünya sıralamasında 33. sırada yer almaktadır. Bu çelişkili durum, ‘Kovan başına verilen teşvik desteği’nin
yanlış uygulandığını göstermektedir.

Çetinoğlu: Üretimdeki
azalmalar, insan sağlığını ve zekâ yapısını da etkiliyordur

İnci: Ülkeler arası gelişmişlik karşılaştırmasında günlük tüketilen
hayvansal protein miktarı, çok önemli bir kıstas olarak kabul edilmektedir.
Zira proteinler, hücrelerin yapısına girmesi, hormonların ve enzimlerin
yapılarında yer alması sebebiyle canlılık için gerekli en temel bileşiktirler.
Öte yandan kan yapımından sorumlu B12 vitaminin başlıca kaynağının kırmızı et
olmasının yanında bu vitaminin beyin ve sinir sistemindeki fonksiyonları da unutulmamalıdır.

Sağlıklı ve dengeli beslenme için
mutlaka gerekli ve dışarıdan alınması mecburî olan esansiyel aminoasitler ve
eksojen yağ asitleri ancak ve ancak hayvanlardan elde edilecek gıdaların
yenilmesiyle sağlanabilir. Özellikle çocukların, hastaların ve yaşlıların
beslenmesinde hayvanî gıda tüketimine çok özen gösterilmelidir.

Çetinoğlu: Dengeli ve
sağlıklı beslenme ile ilgili bilgi lütfetmeniz mümkün mü
?

İnci: Dengeli ve sağlıklı beslenen bir insanın günlük tüketmesi
gereken hayvansal protein miktarı 35 gramdan az olmamalıdır. Amerika Birleşik
Devletleri’nde kişi başı tüketilen hayvanî protein miktarı 75 gram/gün iken bu
oran Avrupa Birliği’nde 60 gr/gündür. Ancak maalesef Türkiye’de kişi başına
hayvansal protein tüketimi 25,7gr/gün olup kişi başı en az 10 gr/gün protein
açığı vardır (hesaplamada nüfus 72.500.000 milyon olarak alınmıştır). Hele hele
bu hesaba turist sayısı katılacak olursa bu açık daha da artacaktır. O halde
Türkiye’de insanların dengeli ve sağlıklı beslendiğini söyleyebilmek mümkün
değildir. Türkiye’nin nüfusu sabit kalmak şartıyla, mevcut hayvanî üretim 2
katına çıkmış olsa ancak kişi başına günlük protein tüketimi asgarî seviye ulaşabilecektir.
Bu durumda Türkiye, mevcut nüfusunu ve turizm potansiyelini dikkate alarak yeniden
bir üretim planlamasını yapmak mecburiyetindedir. Bu üretim planlaması
yapılırken milletlerarası alanda Türkiye siyasî ve ekonomik açıdan bağımlı hale
getirilmemelidir. Böyle bir ihtimal karşısında, millî beslenmemiz güvence
altına alınmalı, dışsatımı artıran, yeni desteklemelerle üreticiyi motive eden
ve çağdaş gelişmelerin ışığında uygulanabilir olan kararlar alınmalıdır.

Çetinoğlu: Veriler iç açıcı
değil. Fakat çaresiz olduğumuz da söylenemez. Konunun uzmanı olarak tavsiyelerinizi
ilgililere buradan duyurmak ister misiniz hocam
?

İnci: Tavsiyelerimi maddeler hâlinde şöyle sıralayabilirim:

1-Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
acilen yeniden teşkilatlandırılmalı, görev dağılımı günümüz ihtiyaçlarını karşılamak
ve üretim artışını hızlandıracak fonksiyonellikte olmalıdır. Bu noktada
özellikle Hayvan Sağlığı, Hayvan Hastalıkları, Hastalıkların Kontrolü,
Hastalıklarla Mücadele, Veteriner halk sağlığı, Canlı Hayvan ve Hayvanî
Ürünlerin Ticareti, Yem Maddeleri, Zootekni, Gıdalar, Veteriner, Tıbbî ve
Biyolojik Ürünler, Gümrük Veteriner Hekimliği yanında Veteriner Hekimlerin
Sürekli Eğitimi ve Hayvan refahı gibi konulara azamî özen gösterilmelidir.

2-Gelişmiş ülkelerde örnekleri
bulunan İhtisaslaşmış Hayvancılık Kooperatifleri’nin kurulması üreticilerin
teşkilatlanmasına yardımcı olabilir.

3-Desteklemeler ekonomik olarak
gelişme kabiliyeti olanlardan başlamak üzere işletmeleri en uygun ölçeğe
yöneltecek nitelikte olmalı, çok küçük veya marjinal kabul edilebilecek
işletmeler devletin sosyal güvencesi altında köylük üretim kesiminden diğer
sektörlere kaydırılmalıdır.

4-Yirmibirinci yüz yılda
Türkiye’nin köylük kesimde yaşayan nüfusunu ileri seviyede bilgi ile donatmak
ve ileri teknolojiyi kullanabilir hale getirmek suretiyle üretim ölçeğinde,
Avrupa Birliği ile rekabet edebilen rasyonel bir köy ekonomi yapısı
oluşturulabilir. Bu kapsamda Türkiye, sahip olduğu ekonomik kaynaklarını bilim
ve akıl yolunda yetişmiş insan gücü ile birleştirmelidir.

5-Türkiye’nin kırmızı et üretimini
artırmak ve sığır stokunu korumak için acilen koyun ve keçi sayısında artışa
imkân verecek uygulamalara öncelik ve ağırlık verilmelidir. Bu kapsamda çayır
ve meraların korunmasına ve verimliliklerinin artırılmasına azami özen
gösterilmelidir. Ayrıca koyun/keçi sürülerini idare edecek ve onları merada
gece gündüz otlatacak çobanların eğitimine, bilgilendirilmelerine imkân
sağlanmak ve en önemlisi devlet tarafından sosyal güvenceye alınmaları mutlaka
sağlanmalıdır. Bundan başka çobanların hayat şartları iyileştirilmelidir. Diğer
yandan Türkiye’nin yaylalarında terörün insafına terk edilen otlaklar, tekrar
çobanların sürülerini otlattığı alanlar haline getirilmelidir.

6-Sığır sayısını 20.000.000’a
çıkarmak, et veriminde karkas ağırlığı ve süt veriminde AB ortalamasını
yakalamak çağdaş Türk toplumunun sağlıklı ve dengeli beslenmesi için
gereklidir. Bu seviyeye ulaşabilmek için mevcut bütün kaynaklar ilmî ve akılcı
şekilde kullanılmalıdır.

7-Mevcut sığır varlığımız, ilmî ve
ileri teknolojik yöntemler kullanılarak verimlilik kabiliyeti bakımından en üst
seviyeye ulaştırılmalıdır.

8-Sığırcılıkta girdi maliyetleri
olabildiğince düşürülmelidir. Bu kapsamda hayvan bakıcıları çobanlar için
önerildiği gibi devletin sosyal güvenlik kapsamına alınmalı ve giderleri devlet
tarafından karşılanmalıdır.

9-Devlet, kaliteli kaba ve
konsantre yem üretimini teşvik etmeli ve alanda yem üreticisi pazar problemi
yaşamamalıdır.

10-Kredi finansman akışı
süreklilik göstermeli, üreticinin dayanma ve rekabet gücünü her zaman yüksek
olmasını sağlamalıdır.

11-İlmî ve entansif üretime uygun
barınakların ve teknolojik ünitelerin ve hatta tam otomasyona geçmiş sığırcılık
ünitelerinin yapılandırılması özellikle teşvik edilmelidir. Zira bu tip
işletmelere AB ülkeleri ile rekabette şiddetle ihtiyaç vardır.

12-Et ve süt üreticisi pazara
dair asla bir problem yaşamamalı ve böyle bir problem yaşamayacağından da emin
olmalıdır. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi müdahale ve hedef fiyatına benzer bir
sistem geliştirilerek hem üreticinin zarar etmesi hem de tüketicinin yüksek
fiyata hayvanî ürün tüketmesi engellenmelidir.

13-Hayvancılığa dayalı sanayi
sektörü de hayvanî üretimdeki gelişmeler paralelinde özel koruma ve destek
altına alınmalıdır.

14-Türkiye’de sığırlarda görülen
ve büyük ekonomik kayıplara yol açan ve çoğu zoonotik karakterli infeksiyöz
hastalıklar sürekli monitorize edilmelidir. Bu kapsamda ilmî araştırmalara ve
sıkı kontrollere ihtiyaç vardır. Gerekli kontrol metotları ve aşı uygulamaları
devlet tarafından zamanında ve eksiksiz yapılmalıdır.

15-Gelecek yıllarda özellikle kurban
bayramlarında sığır yerine koyun veya keçi kesilmesi, yavru verme kabiliyeti
olan dişilerin ve karkas ağırlığın altındaki erkeklerin asla kesilmemesi
hararetle tavsiye edilmeli ve bu alanda mutlaka bir mesafe kazanılmalıdır.

16-Bütün bunları yaparken ülkeyi
yönetenler asla ithalat sözcüğünü kullanmamalıdırlar. Ayrıca, sınırlardan ülkeye
illegal hayvan girişlerine asla izin verilmemelidir.

17-Ülke içinde hayvan
hareketleri, ilgili mevzuatlar çerçevesinde disiplinli bir şekilde
yapılmalıdır.

18-Ülkedeki mevcut sığır kayıt
sistemi, revize edilerek veya daha uygun programlar temin edilerek elektronik
ortamda sağlıklı ve güvenilir bilgi akışı sağlanmalıdır. Bunun için Tarım ve
Köyişleri Bakanlığında her ili eş zamanlı gösterebilen monitörlerin bulunduğu
bir bilgi izleme merkezi kurulmalıdır.

19-Sığır kulak numaraları bir
hayvana sadece doğduğunda takılmalı ve o hayvan kesildiğinde de kayıttan
düşülmeli ve bir başka hayvana asla takılmamalıdır. Kurulacak bilgisayar
sistemi bu tür yanlış veya kötü niyetli uygulamalara izin vermemelidir.

20-Manda yetiştiriciliği gözden
geçirilmeli ve yeni bir planlama ve teşvik programı ile tekrar
canlandırılmalıdır (Mesela İtalya’da olduğu gibi). Manda sütünün bileşimi de % 9,5’lik
yağ miktarı ile inek sütü ile karıştırılarak istenilen konsantrasyonda süt
kompozisyonun elde edilmesi mümkündür.

21-Kanatlı sektöründe girdi maliyetlerinin
düşürülmesi için mümkün olan her türlü Devlet desteği sağlanmalıdır. Zira bu
sektör hali hazırda ülkemizde mevcut olan hayvansal protein ihtiyacının
karşılandığı en temel alandır. Dolayısıyla sektörün yaşatılması ve milletlerarası
ticaretteki rekabet gücü artırılmalıdır.

22-Balıkçılık sektöründe tatlı su
ve deniz suyunda yapılan kültür balıkçılığına devlet, girdi maliyetini
azaltacak her türlü desteği vermeli ve milletlerarası rekabet gücü artırılmalıdır.
Bu alanda çalışan işçilerin sosyal güvenlik giderlerini devlet karşılayabilir.
Zira bu sektör de hayvanî protein üretimini artırmak için oldukça yüksek
potansiyele sahiptir.

23-Arıcılık sektörü Türkiye’nin
son yıllarda öne çıktığı bir sektör olup büyük gelecek vaat etmektedir. Ancak
2006 yılından bu yana bütün dünyada görülen ‘kaybolma hastalığı’ arıcıları
korkutmaktadır. Arı hastalıklarının araştırılması ve kontrolüne yönelik
projelerle arıcılara destek verilmedir. Ayrıca endemik arıcılık teşvik edilmelidir.

24-Yukarıda ana hatları ile
verilmeğe çalışılan konuları, bu alanlarda iyi yetişmiş ve sahayı da çok iyi
bilen bilim insanlarının hazırlayacakları ve sorumluluğunu üstlenecekleri
projelerle gerçekleştirmek mümkündür.

 

Prof. Dr. ABDULLAH İNCİ

Çankırı ili
Kurşunlu ilçesi İğdir Köyü’nde 1962 yılında doğdu. İlkokulu doğduğu köyde,
Orta ve lise tahsilini Kurşunlu Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi
Veteriner Fakültesi’nden 1985’de mezun oldu. Aynı fakültenin Parazitoloji
Anabilim Dalına 1986’da asistan olarak tâyin edildi.. 1991’de doktor, 1997’de
doçent ve 2002’de de profesör oldu.

 

Halen Erciyes
Üniversitesi Veteriner Fakültesi 
Parazitoloji Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

Hamdolsun Peker’in İddiaları Gündeme Gelmedi

Cumhurbaşkanlığı kabinesi
toplantısında Türkiye’nin SADAT aracılığıyla El Nusra isimli terör
örgütüne silah sevkiyatı yaptığı iddiası
görüşüldü mü?

“Hamdolsun, Bakanlar Kurulunda
bu konu gündeme gelmedi.”

***

İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu “organize suç örgütü lideri Sedat
Peker’den her ay 10 bin dolar maaş alan milletvekili var” dedi. Sedat Peker “10
bin dolar değil, çantalar dolusu para verdiğim milletvekilleri var” diye
açıkladı. TBMM Başkanı İçişleri Bakanına konuyu sözlü ve yazılı sorduğunu
söyledi.

Yaklaşık on gün sonra TBMM
Başkanı ile İçişleri Bakanı görüşme yaptı.

Görüşmede bu milletvekillerinin kim olduğu konuşuldu mu?

“Hamdolsun, bu konu gündeme
gelmedi.”

***

İlahiyatçı Gazeteci, HabertürkTV
Haber sunucusu Veyis Ateş hakkında
basın tarihimizin en ağır suçlaması yapıldı. Kara para aklama suçlarından
aranan ve yurtdışında bulunan Sezgin Baran Korkmaz isimli “iş adamından” bir
klik adına şantajla 10 milyon Euro istediği iddia
edildi. SBK bu görüşmeye dair ses kaydının bir kısmını Habertürk’ten Fatih
Altaylı ve Sevilay Yılman’a dinlettiğini bu iki gazeteci yazdı.

Habertürk yönetimi bu “sözde gazeteci” hakkında bir işlem yaptı
mı?

“Hamdolsun, bu konuda bir
işlem yapılmadı.”

Veyis Ateş bir açıklama yaptı mı?

“Hamdolsun, bir açıklama
yapmadı.”

Savcılar, yargıdan SBK
hakkında aklama kararları çıkartma vaadiyle, şantajla para isteyen “klikte”
kimler var araştırmaya başladı mı?

“Hamdolsun, savcılar bu konuyu
gündeme almadı.”

***

Sedat Peker, Eski
İçişleri Bakanı Mehmet Ağar hakkında, “derin
devletin başı, uyuşturucu ve akaryakıt kaçakçısı, Uğur Mumcu’nun katili olduğu”
suçlamalarını yaptı. Görev yaptığı marinaya çöktüğünü ve burayı kaçakçılık için
kullandığını iddia etti.

Görev bölgelerindeki Cumhuriyet Başsavcılıklarında bu konuların
soruşturulması için bir karar alındı mı? Maliyeciler harekete geçti mi?

“Hamdolsun, bu konu gündeme
gelmedi.”

***

Doğan Medya’nın Demirören
grubuna devri için Ziraat Bankasının (Türkiye’deki 10 milyon çiftçi ailesine
bir yılda verdiği kredi kadar bir tutar olan) 750 milyon dolar kredinin
3 yıldır hiç ödenmediği iddia edildi. İddianın
sahibi Sedat Peker, Demirören’in bu medya grubunun “asıl sahibi değil
emanetçisi “olduğunu da söyledi.

Ziraat Bankası yönetim toplantısında bu konuda bir açıklama
yapılması kararı alındı mı?

“Hamdolsun, bu konu gündeme
gelmedi.”

Demirören veya holdinginin yönetimi bu konuda açıklama yapacak
mı?

“Hamdolsun, bu konu gündeme
gelmedi.”

Ekonomiden sorumlu bakan veya CB bir açıklama yapmayı düşünüyor
mu?

“Hamdolsun, bu konuyu gündeme
almadılar.”

Adli ve idari merciler “Demirören Medya’nın asıl sahibini” hiç
merak etmediler mi?

“Hamdolsun, bu konuyu gündeme
almadılar.”

***

Demirören’e Kemer Country’de,
Kuzu Grup’a Ataköy’de imar rantlarıyla aktarılan milyarlarca liralık servetler
ve bunu karşılığında alınan siyasi ve
parasal rüşvetler için bir idari ve adli
soruşturma kararı alındı mı?

“Hamdolsun, bu konu gündeme
gelmedi.”

***

İçişleri Eski Bakanı Mehmet
Ağar açıklamasında “Sedat Peker organize
suç örgütü lideri değildir, lideri olmak öyle kolay iş değildir,
mensubudur” dedi.

Sedat Peker de bu ifadeyi
doğruladı: “Ben bu suç örgütünün lideri değilim, sadece üyesiyim. Bu
örgütte ara yönetici bile değilim.”

Kastedilen “büyük suç
örgütünün” Türkiye’nin bütün kirli işlerinde parmağı olduğu; halkın parasını
belli kişilere pay eden bir işlevi olduğu; ülkedeki siyasileri, bürokratları, medyayı,
adliyeyi kullandığı ve yönlendirdiği anlaşılıyor.

TBMM’de bir araştırma komisyonu kurulması kararlaştırıldı mı?

“Hamdolsun, AKP ve MHP bu
konuyu gündeme aldırmadılar.”

Savcılar bu ifadeler için ne düşünüyor? Yandaş medya bu konuda
neler yazıyor?

“Hamdolsun, bu konuyu gündeme
almadılar.”

***********************

Herkes Talimat Bekliyor

Sedat Peker’in iddiaları
halkın gündeminde. Ama yetkililer gündeme almamakta ısrarlılar.

Çünkü hepsi de bir
kişinin vereceği talimatı bekliyor.

Ancak O da henüz ne yapacağına
karar verebilmiş değil.

İlk defa gündem belirleyememekten
1,5 aydır iç siyaset gündemini bir “mafya liderinin” tayin etmekte olmasından
şaşkın ve kararsız.

Yapacağı veya yaptıracağı
hiçbir açıklamanın Sedat Peker kadar inandırıcı ve halk vicdanında karşılığı
olamayacağını görüyor.

Çünkü Sedat Peker ne
“temiz” olduğunu iddia ediyor ne de “kurtarıcı” olduğunu.

Türkiye’yi pisleten sisteminin
içinde fakat “pislik silsilesinin en altında” olduğunu ifade ediyor. Sahici ve samimi bulunuyor.

Bir gün ortada görünmeyince
seven sevmeyen hemen herkesin merak ve endişe etmesi boşuna değil. Halkımızın
“eyvah pisliklerin gerisini öğrenemeyeceğiz” endişesiyle, “bir mafya liderinin”
sağlığı için dua etmesi, O’nun özlenen temizlik için bir umut haline geldiğini
gösteriyor.

Türk ve dünya tarihine geçecek
çok ilginç bir dönemden geçiyoruz.

Bir Türkiye Rüyası

0

Mevlâna
Celâleddin Rumi öğrencileriyle sohbet ederken adamın biri çıkagelir. “Müjde
Şeyhim müjde!” der. “Senin öldü zannettiğin o can dostun Şems (Şems-i Tebrizî)
yaşıyor!” Mevlâna, duyduğu bu müjde karşısında çok sevinir ve hemen sırtından
cübbesini çıkartıp müjdeyi getiren adama hediye eder. Öğrencileri hemen
atılırlar. “Aman Şeyhim ne yapıyorsunuz? Adam size açık açık yalan söylüyor,
siz ise bu yalana inanıp adama cübbenizi hediye ediyorsunuz!”

 

            Mevlâna’nın verdiği cevap ibretliktir.

 

            “Bu adamın yalan söylediğini ben de
biliyorum. Ama bana öyle bir haber getirdi ki, ben o haberin yalanına cübbemi
hediye ederim. Eğer gerçek olsaydı canımı verirdim!”

 

            Aşağıda okuyacağınız şeyleri
Mevlâna’ya iletilen o yalan müjde gibi kabul edebilirsiniz. Eminim ki bu
yazdıklarımın gerçek olabilmesi için hepiniz canınızı bile verirdiniz.

 

Yeryüzündeki Cennet: Türkiye

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Kendi
vatandaşlarının huzur ve güvenini sağlamış, başka ülke vatandaşlarının gıpta
ile baktıkları ve “keşke Türkiye’de dünyaya gelmiş olsaydık veya imkân
bulabilseydik de Türkiye’de yaşayabilseydik” dedikleri bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Dünyanın
en iyi üniversitelerine sahip olan ve dünyanın en zeki çocuklarının bu
üniversitelerde okumak için birbirleriyle yarış yaptıkları bir Türkiye. Dünya
vatandaşlarının, Türkiye’deki üniversitelerden mezun olmayı büyük bir itibar
saydıkları ve bu okullarda okumayı Türkiye’de yaşayabilmek için bir fırsat
olarak gördükleri bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Dünya
çapında yüzlerce marka üreten ve dünya ekonomisini domine eden bir Türkiye.
Türk üretimi malların dünyanın her bir tarafında piyasaya hâkim olduğu,
kalitesi nedeniyle başka ülkelerin üretimlerine tercih edildiği bir Türkiye.
Dünyanın en büyük şirketlerinin Türk markalarının kendi bölgelerinde
distribütörü ve hatta mümkünse yerel üreticisi olabilmek için birbirleriyle
yarıştıkları bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum. Dünyanın
finans merkezi haline gelmiş, sahip olduğu ekonomik güçle tüm dünyada paradan
para kazanmayı sona erdirmiş, üretime dayalı bir ekonomiyi ve buna bağlı olarak
da sosyo-ekonomik adaleti tesis etmiş bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Bilim,
teknoloji ve ekonomideki üstünlüğünü askeri üstünlükle terkip etmiş ve dünyayı
politik olarak etkisi altına almış bir Türkiye. Dünya ülkelerinin gerek kendi
iç gerekse dış meseleleriyle ilgili karar alırken “Acaba böyle hareket edersek
Türkiye ne düşünür, bize nasıl bir yaptırımda bulunur?” diye duraksadığı ve
attıkları her adımda ağzının içine baktıkları bir Türkiye.

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Dünya
vatandaşlarının gerek bilimsel, gerek teknolojik, gerekse politik nedenlerden
dolayı Türkçe öğrenmeyi bir zorunluluk olarak gördükleri, Türkçe konuşmanın entelektüel
bir üstünlük sayıldığı ve günlük konuşmalarında da Türkçe kelimeler kullanmaya
başladıkları bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Afrika
ve Yemen başta olmak üzere yeryüzünde açlığı sona erdirmiş, dünyadaki tüm
insanların temel ihtiyaçlara rahatlıkla ulaşabilmelerini sağlamış bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum:
yeryüzündeki bütün masum ve mazlumların hamisi haline gelmiş, yeryüzünde savaşları,
soykırımları, katliamları, tecavüzleri, yağma ve talanı, soygunları, baskıları,
güçlülerin güçsüzleri ezmelerini sona erdirmiş ve Dünya’yı huzurun hâkim olduğu
adeta küçük bir cennete çevirmiş bir Türkiye.

 

            Bir Türkiye hayal ediyorum: Dünya’da
çevre katliamını, kara-su-hava kirliliğini, orman talanlarını sona erdirmiş;
tabiatı kendi “doğal” çehresine kavuşturmuş, 
yeryüzünü hayvanlar ve bitkiler kısaca bütün canlılar için huzur dolu
bir gezegen haline getirmiş, Dünya’nın ve aslında bütün evrenin dengede
kalmasını sağlamış bir Türkiye.

 

            Sizce çok şey mi istiyorum?

Süleyman Demirel’in Arkasından!

Hatırlamaktan Asla Vazgeçmeyin!

 Nefi Demirci’nin mücadelesine
saygılarımla…

1...391392393...1.3911.391 Sayfanın 392. Sayfası