8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 392

Diyalog Özürlü Olmamak İçin

0

Sosyal medya, hayatımızın önemli kısmını işgal ediyor. İyi-kötü
yorumu yapacak değilim. Çağımızın gerçeği.

Ancak sosyal medya okuryazarlığında ciddi terbiyeye
ihtiyacımız olduğu inancındayım.

Az bilip çok konuşanlarla, klavye silahşorlarıyla baş etmek
mümkün değil. Hele, yazdığı konuda bir şey bilmediğini bilmeyenler insanı
çıldırtabiliyor. Bir bilge bir gün, bu nitelikteki insanların özelliklerini
saymış ve susmuş. Gevezelerden biri kalkıp “Eksik bıraktınız hocam.” deyince
bilge, adamın yüzüne anlamlı anlamlı bakmış, “Çok haklısın.” cevabını vermiş.
Herhalde o bilge gibi davranmak lazım. O sabır da bizde yok.

Bilinen bir öykücüktür: Diyojen,
Bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir
adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.
Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: Ben bir serseriye yol vermem, der.
Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: 
Ben veririm!

Sosyal medya mecrasında bir video
ulaştı telefonuma. Altına da “Mutlaka girip seyrediniz.” notu düşülmüş. Bu not
da bana itici geldi; ama ben yine de “Biri zahmet etmiş göndermiş, ricasını
kırmayayım.” dedim, bir süre dinledim. Konuşan kişiler, bilinenleri
tekrarlıyor, özellikle biri,  kuzu
postuna bürünmüş kurt üslubuyla kendi meşrebi dışındaki insanları tahkir
ediyor. Bana videoyu gönderen kişiye şu cevabı yazdım: “Girip dinledim, zaman
israfı.”

Sosyal medya bu, sosyal arena
demek. Gecikmeden şu cevabı aldım: “Gerçekleri herkes kabul etmez veya inanmaz,
o yüzden acıdır. Bazılarının da işine gelmez.”

Karşılıklı atış başlamıştı.
Cevabım şöyle oldu: “İmam Şafi bir tartışmada taraflar birbirlerine karşı,
‘Senin tezin, doğru olma ihtimali olan bir yanlıştır. Benim tezim, yanlış olma
ihtimali olan bir doğrudur, tutumunda olmalı, demiş yüzyıllarca önce.” Şu notu
da ilave ettim: “Herkesin kendi doğrusundan bu kadar emin olduğu bir dünyada bu
söz ve tavır ne kadar da değerli.” Gelen cevabı da ciddiye alarak tartışmayı
sürdürmenin gereğine inanmadığım için, “Sen haklısın” tavrıyla yoluma devam
ettim.

Zaten
diyalog özürlü bir toplumuz. Sosyal medya, taşıdığı nitelikler nedeniyle, bunu
daha da artırdı. Sosyal medyanın, hiçbir sorunu çözmeye, sağlıklı diyalog
kurmaya elverişli olmadığını, hatta sağlıklı olan ilişkilerin bozulmasına yol
açtığını, maalesef, görüyoruz, yaşıyoruz. Mutlu, huzurlu bireylerden müteşekkil
bir toplum inşa etmek istiyorsak, özelde sosyal medya araçlarında, genelde tüm
kurumlarımızda bir ilişki kültürü oluşturmamız gerekiyor.

Sağlıklı
bir ilişki, diyalog, kişilerin, kendilerini birbirinin yerine koyması ile
mümkündür. Buna empati deniyor. Bu durum için kullanılan “eşduyu” sözcüğü de
oldukça isabetli; karşındakinin duygularını anlamaya, onun dünyasına girmeye
çalışmak. Empatiye sahip olmak, büyük bir olgunluktur. Eşduyu, yüce
gönüllülüğü, ince sevgiyi, rikkati, diğergamlığı (özgecilik) gerektirir.
Empati, hodbinliğin (bencillik) panzehridir. Eşduyu sayesinde kişi, aşılmaz
zannedilen dağları kolayca aşar, yıkılmazlığına inandığı duvarları kolayca
yıkar, bir güneş misali okyanuslardaki aysbergleri kolayca eritebilir. Seni
anlıyorum, diyebilmek ve anlamak, kördüğüm olmuş ilişkilerde sihirli bir anahtardır.

Sosyal
medya platformlarında ve günlük hayatta oluşturduğumuz ilişkilerde meramımızı
anlatırken kullandığımız dil son derece anlaşılır olmalıdır. Kelimeler cümlede
yerli yerince kullanılmalı, kelime ne bir eksik ne bir fazla olmalı. Edebi
metinlerde anlatıma güç ve güzellik sağlamak için başvurduğumuz söz
sanatlarından kaçınılmalıdır. Kullanacağımız mecaz, kinaye, telmih, teşbih,
istiare gibi sanatlar, sözümüzün muhatabı kişiler tarafından algılanamayabilir.
Böyle bir durum, sağlıklı iletişimi sakatlayacaktır, içinden çıkılmaz
yorumlara, anlam bulanıklıklarına yol açabilecektir.

Kibirli
bir ruh hali, karşındakini küçümser tavır, diyalogun zehridir. Mümkünse
muhatabımızın seviyesine inilmeli, onun anlayacağı bir dil tercih edilmelidir.

İnsanoğlu
olarak, tahammülsüz, sabırsız, tekelci olduğumuz bilinciyle hareket etmeli, bu
özelliklerimizin konuşmalarımızı baltalamasına izin vermemeliyiz. Karşımızdaki
kişi, meramını anlatamamanın üzüntüsünü duymamalı, kişilere dertlerini tam
anlatabilme fırsatı vermeliyiz, cümlelerini bölmemeli, cümlenin bir yerinde
geçen isabetsiz bir kelimeyi cımbızla çekip o kelime üzerinden polemik
yapmamalıyız.

Her ön
yargı, bir zandır. Zannın büyüğünden de küçüğünden de kaçınmalıyız. Kişilerin
söylemediklerini söylemiş kabul etmek, sözlerinin arkasından başka manalar
çıkarmak, niyet okumak, kötü niyetliliğin göstergesidir. Diyalogda nasıl ki
meramını anlatanın, meramı kadar kelime kullanması gerekiyorsa muhatabının da
anlatıldığı kadar anlaması, o doğrultuda bir yargıya ulaşması gerekir. Bir
fazlası da bir eksiği de doğru değildir.

Çocuklarımıza
konuşmaktan ziyade susmayı öğretmeliyiz, derim bazen. Konuşmayı, bir şekilde
nasıl olsa öğrenecekler. Susmak da bir diyalog şeklidir. Susmanın dili çok kere
daha etkili, daha ağırdır. Sözün gümüş, sükûtun altın olduğunu asırlar önce
söylemiş atalarımız.

Ektiğini
biçmek, hayatın yasası. Biçtiğimizi beğenmiyorsak ne ektiğimize bakmalıyız.
Diyaloglarımızda bize yönelen sözlerden rahatsızlık duyuyorsak söylediklerimizi
gözden geçirmeliyiz, boğaz dokuz boğumdur, diyerek kontrollü konuşmalıyız.
Zemin, sosyal medya da olsa, söylenen her söz, yazılan her yazı yaydan çıkan ok
gibidir. Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır. Dilimizde sabırla ifadesini bulan her
söz, bize Simurg olarak dönecektir.

İlişkilerde
ölçü, konuşmalarda kalite, diyalogda seviye, ifadelerde sınır; huzurlu bireyleri
üretir, medeni toplumu inşa eder. Bu inşanın maliyet yok, kazancı çok. Hemen iş
başı.

İslam’ın Şartı Değilse Bile!

Hani
ilkokullarda çocuklarımıza değerler eğitimi derslerinin verilmesinin önemine
vurgu yapıyoruz ya!

Aynı
değerler İslam’ın Şartı Değilse Bile! eğitimi dersleri ehliyet kurslarında da
verilmeli!

Neden
mi?

Buyurun
okuyun…

***

–
Bizim iş yerimiz çarşı merkezde işlek bir sokak arasında, malum şehir içinde de
hatırı sayılır bir otopark sorunu var!

Kendi
araçlarımız da otopark sıkıntısı çektiği halde iş yerimizin önünde park halinde
duran araçların önüne-arkasına kim park ederse etsin izin veririz!

Yeter
ki aradığımız zaman şoförüne ulaşabilelim!

Bunun
da tek nedeni sadece iyi niyetli ve yardımsever oluşumuz değil!

İzin
vermesek kaç yazar!

Arabasını
bırakan çekip gidiyor!

Artık
2 saat sonra mı gelir alır 3 saat sonra mı Allah bilir!

Öyle
bir zamana geldik ki, değişik değişik, tip tip insanlar!

Bırak
konuşmayı bazısının yüzüne bakmaya çekinirsin!

Eskiden
sokağa girip çıkanı en azından simaen tanırdık, sığınmacılar da sosyal
hayatımızın bir parçası olduktan sonra, artık kim kimdir, inanın hiç belli değil!

***

Biz
içeride çalışırken teknik servis arabalarımızın önüne konu komşunun arabası
konulmuşsa zaten tanıdığımız bildiğimiz arabalar olduğu için sorun olmuyor,
nihayetinde komşuyuz, hemen sahibinden anahtarını alıp esnaf arkadaşlarla
yardımlaşarak birbirimize yol veriyoruz.

Mesele
tanımadığımız biri bırakıp gitmişse oluyor, işte o zaman acil işimiz varsa!
Yandık!

İnanın
bazen beş yüz bin liralık, 1.000.000 liralık araba sahipleri bile

10
lira otopark parası vermemek için park halinde ki 2-3 arabanın çıkışını birden engelleyecek
şekilde bırakıp ortadan kayboluyor!

Ara
ki bulasın!

Bizde
öyle kötülük yapmayı seven insanlar değiliz arayıp çektirmeye de kıyamıyoruz,
sahibini bulalım diye kıvranıp duruyoruz.

Oldu
da biri mecbur kaldı arabasını çıkartabilmek için trafiği aradı ve araban çekildi!

Gelip
de ben yanlış yere park ettiğim, insanları mağdur ettiğim için arabam çekildi
demiyor!

Basıyor
yaygarayı!

Hele
sahibi bayansa ayıkla pirincin… Neyse!

***

A
be insan evladı kardeşim arabanı bırakıp madem çekip gidiyorsun insanlık namına
bari içeriden direksiyonun önüne bir kâğıda telefonunu yaz, ya da orada ki bir
esnafa bilgi ver, acil bir durum olunca seni bulabilsinler… Değil mi?

Değil
elbette, bu durum hem kolay hem de çok insani olduğu için herkese yakışmıyor!

***

Sadece
bir telefon numarası bırakma nezaketi de değil!

Misal
bir dönemeçte ya da sıkışan bir trafikte dönmek için uygun boşluğu bekleyen
veya tali yoldan anayola çıkmak için uygun boşluğu kollayan araçlara iyice
hızlanarak üzerine sürerek işi zorlaştırmak yerine, ayağımızı azık gazdan çekerek
bir ES vererek müsaade etsek…

Yaşamı
kolaylaştırsak, yarın bu insanlık bize de lazım olduğunda bulabilsek!

Biraz
insan olmanın gerekleri üzerinde dursak!

Sırf
bu yüzdendir ki akşam ana haberleri izleyemiyorum, bir yol verme yüzünden bile
kaç kişi birbirini öldürüyor ve ya öldüresiye dövüyor!

Galiba
bazı insanlar iş yerinde ve ya aile hayatında içinde bastırdığı bütün öfkeyi
direksiyon başına geçince kusuyor!

Biz
de tüm bunlara rağmen her fırsatta insanca yaşamak için gerekli insani erdemler
üzerinde durmalıyız.

Minibüste
ayakta duruyorsak yeni binenler olunca odun gibi dikilmemeliyiz yolun ortasına,
ya kenara çekilerek ve ya arkaya doğru giderek yeni binen insanlara yol
vermemizin gerektiğini birileri uyarmadan yapabilmeliyiz.

Tabi
tüm bunları çocuklarımıza da öğretmeliyiz!

Hayatı
kolaylaştıran, daha yaşanabilir kılan bu küçük erdemlerin İslam’ın şartlarından
değilse bile İnsanlığın şartlarından olduğunu bilmeliyiz.

 

Selam
ve dua ile.

Cin Fikir Çözümler

Marmara Denizinde görülen müsilaj (deniz
salyası) sorunu çabucak gündemden düştü. Yüzeydeki görünen müsilajın
temizlenmesiyle sorun çözüldü algısı hâkim oldu.

Oysaki konunun uzmanı bilim insanlarına
göre durum düşündüğümüzden de vahim.

MAREM adı verilen bir proje ile müsilajın
oluşumu, son durumu ve ekosisteme bıraktığı etkileri araştırılıyor. Projenin
ekip lideri Hidrobiyolog Levent Artüz “müsilajın olduğu gibi Marmara
Denizi’nde durduğunu ama şeklinin farklı olduğunu” söyledi. “Bundan
sonraki felaket müsilajı aratacak nitelikte olacak”
dedi.

Levent Artüz’ün teşhisi şöyle: “Asıl sorun
Marmara Denizi’nin kirletilmesidir. Seneye daha farklı daha büyük bir şey
yaşanacaktır. Ondan sonra daha büyük olacaktır ve bu böyle katlanarak gidecektir.
Denizi kirletmeye devam ederken farklı bir sonuç beklerseniz çok yanılırsınız.”

Daha şimdiden biyoçeşitlilik açısından
felaketin boyutu dehşet verici: “2018’de bir izleme istasyonunda 250’e yakın
tür tespit edilirken, bu sene yapılan çalışmada 21 adet farklı tür tespit
edildi.” Yani 3 yıl içinde 229 canlı türü yok olmuş durumda. Bu sene
Marmara’dan balık üretimi sıfıra yakın olacak.
“Şu anda Marmara’da hasta istavritlerden başka
hiçbir şey yok.”

Sonuç bu. Ama Levent Artüz’ün belirttiği
gibi sorunun sebebi daha da ilginç.

“1989 yılında bir cin fikir icat
edildi. O zaman ‘atıkları arıtmadan’ Akdeniz’den gelip Karadeniz’e giden
alt akıntıya deşarj edilirse atıklar hem seyrelir hem de olduğu gibi
Karadeniz’e gider dendi. Ve bu cin fikir o tarihten itibaren uygulamaya
sokuldu.” Marmara Denizi’nin Akdeniz kökenli alt akıntısı konveyör (taşıyıcı
bant) olarak kullanılıyor.

“Bu yöntemle yıllardır Marmara Denizi’ni
atık deposu haline getirdik, foseptik çukuru gibi davrandık, kirlilikten hasta
ettik.”

Marmara için ikinci ölümcül darbe Dünyanın
en kirli kabul edilen akarsularından birisi olan Ergene Nehri’nin
taşıdığı kimyasal
atıkların arıtılmadan Marmara Denizi’ne basılması oldu. “Ergene Havzası
Koruma Planı”
çerçevesinde Ergene atıkları 70 kilometrelik bir kolektör
hattı ile karadan yaklaşık 4,5 km açığa, denizde yüzeyden 47,5 metre derinliğe
taşınıp Kasım 2020’de Marmara Denizi’ne deşarj edilmeye başlandı.

Atıkların arıtılmadan boşaltılması
Marmara’yı bitirdi, Karadeniz ve Ege Denizi için de risk haline geldi.

“Biz elimizdeki kaynakları çok hoyratça
kullanıyoruz.
Düşünün dünyanın en kirli akarsuyu olan
Ergene’nin taşıdığı tüm pisliği Marmara denizine veriyorsunuz. Dünyada böyle
bir şey yapan başka bir ülke yok.”

Gerçekten bu ay içinde Karadağ (Montenegro)’da
gördüğüm Adriyatik kıyıları ile Makedonya Ohrid Gölü ile Sırbistan ve Bosna
-Hersek’teki nehirlerin
pırıl pırıl sularına ve temizliğe imrendim.
Her ne kadar “oralarda nüfus ve sanayileşme az olduğu için kirletmemişlerdir”
desek de bizim cin fikir çözümlerimizin yarattığı felaketleri görmezden
gelemeyiz.

Evsel ve sanayi atıklarının her bir
gramının ileri arıtma teknikleri kullanılarak zararsız hale getirilmesi mümkün.
Ancak bunlar pahalı ve gösterişi olmayan yatırımlar. Yollar, AVM’ler,
havalimanları, hastaneler gibi seçim kazandıran yatırımlar değil. Bu yüzden
bizi yönetenler cin fikir çözümlerle vaziyeti idare etmeye çalışıyor.

*******************************

Cin Fikir Çözüm Örnekleri

Binali Yıldırım’ın Ulaştırma Bakanı olduğu dönemde mevcut altyapıyı
değiştirmeden “hızlandırılmış tren” uygulaması başlatması bir cin
fikir çözümdü
. 22 Temmuz 2004’te yaşanan ve 41 kişinin hayatını kaybettiği
Pamukova tren kazası böyle cin fikir çözümlerin felaket yaratacağını
gösterdi.

“Hızlı tren” yerine, “hızlandırılmış tren” uygulamasını devreye sokan Binali Yıldırım, “kazanın
sorumlusu virajda 80 yerine 130’la giden direksiyonu kullanan arkadaştır” dedi.

****

Ekonomide en büyük cin fikir “enflasyonu, faizi ve kurları birlikte düşürme”
fikridir. “Faiz enflasyonun sebebidir” tezini ispatlamak ve bu dahiyane cin
fikri
uygulamak için Merkez Bankasının 128 Milyar Dolar rezervini
satıp heba ettiler. Şimdi eksi rezervi sıfıra yaklaştırmak için tefeci
faizleriyle 2-3 Milyarlık partilerde borçlanma yapıp seviniyorlar.

Ünlü ekonomist Daron Acemoğlu
ekonomimiz için “kolay bir çözüm yolu yok” diyor. “İlerlemenin en iyi yolu
kurumları geliştirmek, sermayeye güven vermek ve kurumsal sektörü yeniden
yapılandırmaktır” diyerek cin fikirleri değil, zor yolları tavsiye ediyor.

****

AKP iktidarının ilk döneminde terörü
bitirmek için de bir cin fikir ortaya attı. Terör örgütü ile müzakere
ederek, onların isteklerini yerine getirerek terörün biteceğini düşündü.
Müzakereye aracı olarak görevlendirdikleri “terör örgütünün meclisteki
uzantısı”
partinin eşbaşkanı “seni Cumhurbaşkanı yaptırmayacağız” deyince
yaptıklarının yanlışlığını anladılar. Silahlanmasına ve örgütlenmesine göz
yumdukları teröristlerle “hendek savaşları” yapmak zorunda kaldık. 793
güvenlik görevlisini şehit
verdik.

****

“Kardeşim Beşar Esad” ile dostluk süreci de, “katil Esed” söylemi ile
“Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma” sloganlarıyla Suriye iç savaşına müdahil
olmak da böyle bir cin fikir çözümdü.

Sonuç güneyimizde terör örgütü hiç
istemediğimiz bir devlet kurmakta. 5 milyondan fazla Suriyeli sığınmacının
ekonomik külfetini üstlendik ve sosyo-kültürel sorunlarıyla boğuşmaktayız.

****

Önce “Cemaat ile iş birliği”
ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası “FETÖ ile mücadele” de birer
cin fikir eseridir. Bu krizi fırsata dönüştürüp tek adam rejimine
geçiş
ise en dahiyane cin fikirdir.

****

Kıbrıs’ta rahmetli Rauf Denktaş’ı devreden çıkarıp “yes be
annem” dediler. KKTC’yi Rumlara teslim ederek sorunu çözme anlayışı da
bir cin fikir çözümdü. Bereket Rumlar referandumda “hayır” dedi de Kıbrıs’ı
kaybetmekten kurtulduk.

****

AKP dönemine dair daha çok cin fikir
çözümler ve yarattığı felaketleri
sayabiliriz. Özellikle kamu ihaleleri ve
dev Yap-İşlet-Devret (KÖİ) projelerindeki cin fikirler akıl almaz boyuttadır.
Şehir Hastaneleri yapıp, çalışmakta olan çoğu yeni hastaneleri kapatmak bir cin
fikirdir. Bazı şehirlere uçak kalkmayan havalimanları yapmak, hele hele Atatürk
Havalimanı pisti üstüne, ihalesiz acilen hastane yaptırmak süper cin
fikirdir.

Devlet adamı vasfı taşımayan
siyasetçilerin ülkenin başına sardıkları belaların temelinde hep bu cin
fikir çözüm zihniyeti
bulunmaktadır. Marmara Denizini öldüren de Türkiye’yi
yaşanmaz kılan da aynı zihniyettir.

Ruh Adam

0

Türkçü-Milliyetçi düşüncenin önde gelen ismi, Hüseyin Nihal
Atsız; başlangıçta şâir olarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Hece ve aruz vezni
ve temiz bir Türkçe ile yazdığı şiirlerinin çoğu Türk kahramanlığını anlatır.
Aşk şiirleri de ince duygularını yansıtır ve son derece başarılıdır. Seçkin bir
edebiyatçı, mükemmel bir târihçi, idealist bir fikir adamı olan Atsız, Ruh Adam
isimli, son derece sürükleyici eserinde, sembollerden faydalanarak büyük ölçüde
kendi hayatını anlatıyor.

Romanın kahramanı Selim Pusat’ın eşi Ayşe Pusat, kız
lisesinde edebiyat öğretmenidir: Öğrencisi Güntülü ile konuşması, müellifin
edebiyata vukufiyetini bütün haşmetiyle gözler önüne serer:

-Edebiyat hakkında ne düşünürsün Güntülü?

-Ders olarak da sanat olarak da çok severim.

-Niçin seversin Güntülü?

-Sevginin niçini olmaz ki Efendim… Düşünsem belki mâkul bir
sebep bulabilirim. Fakat bu hakîki sebep olmayabilir. Çünkü biz önce severiz, sonra
sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden
doğar Efendim.

Ayşe Pusat, kızın cümlelerine dalmıştı: Çok düzgün, gramer
bakımından yanlışsız cümlelerle konuşuyordu. Hele şimdi gözleri yine değişmiş,
dalgın bir hal almıştı. Rengi de galiba yeşildi. Nereye baktığı belli olmuyor,
fakat büyük bir ruh kudreti taşıyordu. Onu bütün sınıf da hayranlıkla dinliyor,
bilhassa samimî arkadaşları olan Aydolu ile Nurkan bu güzel konuşma karşısındaki
memnuniyetlerini yüz çizgileriyle belli ediyorlardı.

Ayşe, böyle bir talebesi olduğu için sevinç duydu. Gittikçe
artan bir merak içinde sualini yeniledi. -Peki Güntülü, bildiğin şiirler
arasında en çok beğendiklerinden birkaçını sayar mısın?

Genç kız, başını biraz kaldırarak düşündü.

Sonra öğretmenine bakarak yavaş yavaş anlatmaya başladı:

-Efendim! Fuzûlî’nin şiirleri arasında:

Can verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i candır; / Aşk âfet-i can
olduğu meşhûr-ı cihandır. diye başlayan gazeli beğeniyorum. Fuzûlî’nin en güzel
şiiri, şüphesiz bu değildir. Fakat bunu anlayabildiğim ve âhengine kapıldığım
için olacak, tercih ediyorum. Tasavvuf hakkında bilgim olmadığı için
şiirlerinden birçoğunu anlayamıyorum. Nedîm’i daha kolay anlıyor, fakat umumî

telâkki hilâfına şarkılarından zevk almıyorum.

Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını, / Bir sâgarı keşideye
tut lâlezârını. diye başlayan gazelini çok beğeniyorum. Nâmık

Kemal’in meşhur Vatan Kasidesi güzel olmakla beraber bana
beyitler arasında bir vahdet yok gibi geliyor. Her beyit ayrı ayrı güzel. Fakat
terkip kuvvetli değil. Onun için ben Nâmık Kemal’in şiirleri arasında:

Değişmez fen mi vardır, / Müstakar eşya mı kalmıştır diye
başlayan murabbaı seviyorum. Hâmid’e gelince, O’nun eserleri arasında pek azını
görüp okuyabildim. Bâzılarını hiç anlamadım. Eşber’in İskender’le konuşmasını
güzel buluyorum…

Buraya gelince Güntülü birdenbire sustu. Hâlbuki

Ayşe O’nun konuşmaya devam etmesini istiyordu. Trende hızla
giderken bâzen güzel manzaralar görülür. Yolcu biraz sonra bu manzaranın değişeceğini
ve onun yerine ruhsuz bir görünüş geleceğini bilerek üzülür; güzel manzaranın
hiç bitmemesini temenni eder. Onun gibi, Ayşe de bu kızın susmamasını, hep
konuşmasını istiyordu.

Bir öğretmen için en büyük haz çalışkan, akıllı ve kavrayışlı
bir talebenin sorulara cevap vermesidir.

Bu hazzın devamı isteğiyle yeniden sordu:

-Hâmid’den sonrakilerin şiirleri arasında beğendiklerin yok
mu Güntülü?

-Var efendim. Tercih yapmak için düşünüyordum.

Bunların pek çoğunu okudum. Bir haylisi de ezberimdedir. Çokluk
arasından tercih yapmak güç oluyor. Müsâade ederseniz şiir ismi değil de şâir adı
söyleyeyim: Önce Yahya Kemal’le Faruk Nâfız’in, sonra da Ali Mümtaz’ın
şiirlerini beğeniyorum. Bunlardan başka tanınmış veya tanınmamış birçok
şâirlerin eserlerinden çok hoşuma giden parçalar da yok değil. Bâzen alelade
şâirlerden birinin bir tek şiiri, bâzen bir şiirin herhangi bir dörtlüğü veya beyti,
bâzen de tek mısra bende kuvvetli bir intiba bırakıyor, tesir yapıyor.
Ezberimde sahiplerinin adını bilmediğim epey mısra var. Meselâ şâirinin kim
olduğunu unuttuğum, nerde okuduğumu hatırlamadığım bir mısra var ki çok hoşuma
gider:

Bizi arza bağlayan: Yaratmak ihtiyacı…

Belki bu mısrada şiir sanatı bakımından bir üstünlük yoktur.
Fakat yaşamayı güzel bir sebebe bağladığı için benim çok hoşuma gidiyor
efendim.

Güntülü yine sustu. Ayşe takdirle gülümsüyordu:

-Bu mısra Osman Faruk Verim’indir. Bizi Arza Bağlayan
adındaki küçük bir şiir mecmuasının ilk manzumesidir, dedi ve bugünlere göre
daha kuvvetli talebelerin yetiştiği kendi zamanında bile bu kadar seçkin bir
kızın bulunmadığını düşünerek onu daha çok sevdi.

İlerleyen sayfalarda Güntülü ile Selim Pusat arasında hissî
bağlar oluşacak ve romanın önemli bir bölümünde bu bağlar, esrarlı olaylarla,
sürprizlerle, beklenmedik gelişmelerle kâh düğümlenecek, kâh çözülecek. Cam
kırıkları gibi dağılan sırların bilinmezlikleri ve aksiyon filmlerindeki gibi
gerginlik yüklü hâdiseler, okuyucuyu; değil satırdan satıra, sayfadan sayfaya
ve nefes nefese koşturacak.

Gecenin saat 24,00’ünde, diyelim ki Şişli’deki evinizin
önünden yarım saat önce geçen tanıdığınız bir şahıs tarafından, Erzurum PTT
merkezinden 3 saat önce çekilmiş bir telgraf alırsanız ne yaparsınız?

Ya parkta münâsebetsizlik yaptığı için oturduğunuz tahta
kanepeyi, kafasına indirdiğiniz adamın, tahta parçaları arasında veya dehşetle baktığınız
etrafınızda göremezseniz…

Kelime oyunlarıyla korku filmlerindeki efekt denilen film
oyunlarıyla seyirciye çığlık attıran sahnelerin benzeri, yazarın ifâde
ihtişamını ortaya koyuyor.

***

-Bu şiir sizin değil mi?

Pusat hayretle durarak Güntülü’ye döndü:

-Benim mi? Ne zaman yazmışım?

Kızın gözleri vahşi parıltılarla ışıldamaya başlamıştı.
Selim, çok iyi tanıdığı bu parıltılara bakarken, bakıp da unutulmuş bir noktayı
ezmek için bir ruh kasırgasında bunalırken, Güntülü, o geceki görünmeyen
kadının sesiyle cevap verdi:

-Unuttuğunuza göre bin yıl önce yazmış olacaksınız.

Bin yıl… Selim’in beynindeki karanlık yer aydınlanıyor
gibiydi. ‘Ben bin yıldan beri yaşıyor muyum?’ diye düşündü. Bu, korkunç bir şeydi…
Yanındaki kız tıpkı bir büyücü gibi onun aklından geçeni anlayarak cevap
veriyordu:

-Evet! Bin yıldan beri yaşıyorsunuz. Hatta belki de iki bin yıldan
eri! Mete’nin, askerlerini sadakat imtihanından geçirmek için sevgilisine,
nişanlılarına, eşlerine ok atmalarını emrettiği ve büyük sevgileri dolayısıyla
ok atmayanları idam ettirdiği zamandan beri…

Bu sözler ve bu ses Selim’in bütün gücünü, hatta irâdesini
alıp götürmüştü. Cevap veremiyordu. Düşünemiyordu da…

Ne kadar sürdüğünü kestiremediği duraklaması, genç kızın
‘yürüyelim efendim!’ demesiyle sona erdi. Yokuş bitmiş, Çamlı Koru’ya
girmişlerdi.

Çamlı Koru’nun havasından çok Selim üzerindeki tesiri ve
hâtırâsı kendine gelmesine yaradı.

Tekrar askerleşmişti:

-Hayır! Bu şiir benim değil! dedi.

-O halde belki benimdir…

Bu kız, sanki Selim’e darbe üstüne darbe vurmak için
gelmişti. Büsbütün perişan olmamak için alaycı tavrını takınmakta gecikmedi:

-Siz de iki bin yıldan beri yaşıyor musunuz?

-Niçin olmasın?

Pusat, yüzünün kızardığını yanmasından anladı.

Kendisiyle eğleniyor muydu? Bir çocukla başa çıkamamak, bir
manganın hakkından bölükle gelememeye benziyordu. Fakat bu kadar nâzik ve
terbiyeli bir kızın çok sevdiği öğretmeninin kocasıyla eğlenmeyeceği şüphesizdi.
Öyleyse o garip sözlerle ne demek istemişti?

***

Eserin son bölümünde Selim Pusat, milyonlarca insanın
bulunduğu büyük bir mahkemede yargılanır. Savcılar bölümünde:

Buda’dan Zerdüşt’ten ve peygamberlerden oluşan bir heyet vardır.
Mahkeme reisi makamında ise dünyayı aydınlatan müthiş bir ışık… Tanrı!

Şâhitler bölümünde Alper

Tunga’dan Atillâ’dan, İstemi

Kağan’dan Sultan Alparslan’dan, Cengiz Han’dan oluşan
yüzlerce ordu komutanı ve krallar, imparatorlar…

Büyük mahkemede şâhitler

ve müdâhil konumunda bulunanlar ‘adâlet’ istiyordu. Bir

tek kişi, cılız bir sesle ‘merhamet’ diledi.

O kişi kimdi?

Ve devamında karar…

‘Ruh Adam’, okuyucuyu kendisini okumaya mecbur eden bir
roman.

‘Mecbur’ yerine ‘mahkûm’ kelimesi de konulabilir. Daha uygun
olur.

Türkçesi bozuk, ne dediği anlaşılmayan layt, pembe ve uçuk
kaçık romanlardan sıkılanlar için…

Atsız Ata, romanın nasıl yazılacağını göstermek için yazmış
olmalı…

***

Haziran 2021’de yayınlanan eser,sert kapaklı cilt içerisinde
14 X 21,5 santim ölçülerinde 231 sayfadır. Romanda geçen ve günümüzde az
kullanılan kelimeler için bir lügatçe eklenmiştir. ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212-
251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr
www.otuken.com.tr

12 Ocak 1905 târihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Gümüşhâne’nin
Torul ilçesinden Deniz Binbaşısı Mehmet Nâil Bey, Annesi Trabzonlu Kadıoğlu
Ailesinden Deniz Yüzbaşı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehrâ Hanım’dır. Asıl
adı Hüseyin Nihal Çiftçioğlu’dur. Atsız soyadını daha sonra aldı.

Tahsil hayatına İstanbul’da başladı. Kadıköy’deki Fransız ve
Alman okullarına bir müddet devam etti. Babası Süveyş’e tâyin edildi. Burada
kısa bir süre Fransız okuluna gitti. İstanbul’a döndükten sonra birçok okul
değiştirdi. 1922’de, günümüzdeki adı ‘İstanbul Erkek Lisesi’ olan İstanbul
Sultanisi’nden ve 1930 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden
mezun oldu. Çalışma hayatına, Fuat Köprülü’nün isteği ile Edebiyat Fakültesi Türkiyat
Enstitüsü’nde asistan olarak başladı. 1933 yılında,Millî Eğitim Bakanı Dr.
Reşat Galip ile Prof. Zeki Velidi

Togan arasında yaşanan bir tartışmada hocası Zeki Velidi
Togan’ı destekleyen bir telgrafı bakanlığa gönderince üniversitedeki görevinden
alınıp Türkçe öğretmeni olarak Malatya’ya gönderildi. Sonraki çalışma hayatı, yazıp
yayınladığı fikir yazıları sebebiyle devamlı sürgünlerle geçti. 1944

Türkçülük-Turancılık dâvasından mahkûm oldu ise de Askerî
Temyiz Mahkemesi’nde beraat etti. 1969 yılında öğretmen kadrosuyla çalıştığı Süleymâniye
Kütüphânesi’nden emekli oldu. Emeklilik hayatında bütün zamanını inandığı Türk
Milliyetçiliği dâvâsına ayırdı. Gazete ve dergilerde yazdı, dergiler ve
kitaplar yayınladı, konferanslar verdi.

Türk milliyetçiliği ile alakalı yazılarını: Türk Ülküsü,
Şiirlerini; Yolların Sonu isimli kitaplarda topladı. *Bozkurtların Ölümü,
*Bozkurtlar Diriliyor, *Deli Kurt, *Ruh Adam, Z Vitamini ve

*Dalkavuklar Gecesi isimleriyle 6 adet romanı yayınlandı.

Bunların dışında

*Âşıkpaşazâde Târihi,

*Türk Târihi Üzerine

Toplamalar, *Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları,
*Müneccimbaşı Şeyh Ahmed Dede Efendi Hayatı ve Eserleri, *Tevârih-i Cedid-i Mirât-ı
Cihan, *Osmanlı

Târihi 1, *Osmanlı Târihine Âit Takvimler, *Evliya Çelebi
Seyahatnâmesinden Seçmeler, Oruç Beğ Târihi. Ayrıca ansiklopedi maddeleri, Bibliyografya
Çalışmaları (4 Kitap), Edebiyat Târihi Üzerine Çalışmalar (3 cilt) isimli
eserleri vardır.

11 Aralık 1975 târihinde İstanbul’da kalp krizinden vefat
etti.

Hakkında yazılar kitaplar, lisans ve yüksek lisans, doktora
ve doçentlik tezleri çok zengin bir külliyat oluşturmaktadır.

KISA KISA… KISA KISA…

1-DELİLİK GEMİSİ: Ali Aktay / Ayrıntı Yayınları.

2-MÂNÂ ÂLEMİNİN ÜÇ EFSÂNESİ Şems-i Tebrizî –Mevlânâ – Yunus
Emre: Ziya Afşar / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

3-SALGINLAR VE TOPLUM: Frank M. Snowden – Akın

Emre Pilgir / Tellekt Yayınları.

4-HÜZÜN SEBEBİYLE KAPALIYIZ: Kostas Mourselas –

Kosta Sarıoğlu / Kırmızı Kedi Yayınları.

5-SAKIN AÇMA YAPIŞIR: Charlotte Habersack – Anıl Alacaoğlu /
Bilgi Yayınları.

Gökhan Yılmaz üçüncü hikâye kitabında akıcı ve sürükleyici,
bir

üslûpla kıvrak, kırılmayan ama büküle büküle büyüyen
ilişkilenmeleri dillendiriyor.

Birbirine bakan aileler, bıçak kesiğiyle tutturulmuş
ölümler, zamanla geçmesi beklenen hayatlar, içeride bir kör kuyuya dönüşen
günler, dışarıda kanatları akılda büyüyen bir gökyüzü, ekmek yutan ve ekmek
kusan bir fırının ağzında hikâyeler…

13,5 X 21 santim ölçülerinde 88 sayfalık kitap Haziran
2021’de yayınlandı.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK: İstiklal Caddesi Nu:
161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07 23

www.ykykultur.com e-posta:
ykypazarlama@ykykultur.com

D ü n y a c a tanınmış Yahudi asıllı Fransız Filozof ve

S o s y o l o g

Edgar Morin

(1921-2011) karşı karşıya olduğumuz salgının Dünyâmıza
yayılmış

Batılı düşünce ve görüşlerinin yâni 16. Yüzyılda Avrupa’da
doğmuş, ferdî ve sosyal hayat alanlarındaki dönüşümlerden daha yaygın ve derin
krizinin bir belirtisi olduğunu ileri sürüyor ve bütün dünyâyı saran bu krizi,
fırsata çevirebilmenin yollarını araştırıyor.

Murat Erşen’in Türkçe’ye çevirdiği 12,5 X

20,5 santim ölçülerindeki eser, Mayıs 2012’d yayınlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI: İstiklal Caddesi Meşelik
Sokağı Nu: 2

Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: w

‘Talibân Devleti’ Mi? (-Iı)

0

“Coğrafyanın kader sayıldığı” Afganistan’ın
tarihte de yüzü hiç gülmemiştir. Hep kaosla yoğrulmuş ve kaderine
boyun eğmiş çileli bir hayat yaşamıştır. Eli kanlı çetelerin, uyuşturucu
baronlarının hüküm sürdüğü; adeta Hindikuş ve Pamir dağ silsilesiyle sarmalanan
sarp kayalıklardan derin vadilerden oluşan bir başka dünya. Tarihine
bakıldığında birçok medeniyetlere mesken olmuş ya da hâkimiyeti altına
girmiştir. Büyük İskender’den Mauryalılar, Kuşanlar,
Seferîler’e, Samanîler’den, Gazneliler, Gurlular, Timurlar, Babürler’e kadar birçok krallıklar Afganistan
coğrafyasında yer aldılar.

            1747
yılında
Ahmed
Şah Dürrani
‘nin Paştun aşiretlerini birleştirmesiyle son Dürrani imparatorluğu
kuruldu. Zamanla
Britanya ve Rusya imparatorlukları arasında bir tampon bölge
konumuna gelen Afganistan, 1919’da göstermelik Britanya kontrolünden
bağımsızlığını kazandı. 1920’li yıllarda Afganistan Kralı Amanullah
Han
, 
Cumhuriyetin ilk
yıllarında Mustafa Kemal
Atatürk’e hayranlık duygusuyla Türkiye’yi örnek aldı. Afganistan’da
inkılaplar yapmak istedi ancak başarılı olamadı.
Bununla birlikte daha
sonraları Afganistan’ın kısa süreli bir demokrasi tecrübesi olsa da geçmişinde
kurumsal bir devlet geleneği olamamıştır.

Genel bir tanımlama ile “Devlet” toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal
bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel
varlıktır. Başka bir ifadeyle devlet, en büyük tüzel kişiliktir.
Devletin; temel organları – alt şubeleri var,
kurumsal yapısı var, toplumsal mutabakat sözleşmesi (anayasa), meclisi ve seçimi
var, yargısı var. Devlet mefhumunun bir felsefesi vardır ve olmalıdır. Mesela,
Aristoteles’in
‘ideal devleti’nde orta sınıf yaşam biçimine sahip herkesin aynı haklara
ve eşitlikle yaşadıkları bir devlet söz konusudur.
Bununla
birlikte
Jean-Jacques Rousseau‘ya göre yurttaşlar olmadan
erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Rousseau;
devletin iktidara değil halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını
benimsemiştir.

            Daha
çok Platon ve Farabi’den etkilenen İbni Rüşt ise ideal devlet tipini
tarif ederken; “İdeal devletteki bütün faaliyetlerin amacı saadet anlayışına
göre yapılır. Saadetin elde edileceği yer ideal devlettir. İdeal devletin gayesi,
ferdin saadeti ile toplum saadetini birlikte temin etmektir” der.
Buradan
anlaşılmaktadır ki devlet en temel anlamda akıl
ve adalet, ahlak, bilim ve sanat kavramları bir toplumda tesis
edilmedikçe devler kavramı kof bir isimden ibaret kalır. İşte Talibân türü
yapılanmalarda söz konusu değerler ve kavramlar yok sayıldığı için bu çağa
yakışmayan vahşi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bazen şu soruyla karşılaşılır;
“Bunların hiç mi haklı tarafları yok?” diye. Elbette hakperest olmak gerekirse
tartışılmaz bir tek haklı oldukları yol vardır o da ülkesini işgal eden
emperyal güçlere karşı verdikleri mücadele. Faturası ağır da olsa kendi
ülkesindeki işgalci ABD/NATO askerlerini geri püskürtmesidir. Bu meşrudur, vatansever
her insanın yapması beklenen; eğip bükmeye gerek yok. Bununla birlikte uyduruk,
indî yorumlarla halkına insanlık dışı eziyet etmenin hiçbir kutsalda yeri
yoktur.

Afganistanın
ne yazık ki kaos ve kargaşalardan hiç kurtulamamıştır. Bunda demografik
yapısının da katkısı var. Çoğunluğu oluşturan Peştunların hegomanyası
karşısında Taciklerin de kimlik
sorunları doğmaktadır. Peştunlar, Taliban’ın ana  omurgasını oluşturmakta (%42). İkinci
ağırlıklı nüfus yüzde %32 oranında Tacikler’den oluşur. 
Tacikler ile Peştunlar
arasındaki etnik ihtilaflar

kuşaktan kuşağa sürmektedir.
Bu mücadele ülkenin kimliği  ve Peştunların
kurduğu otoriteye yöneliktir. Muhammed Davud Han 1973’te  cumhuriyeti ilan
etmişti. Ancak 1978’de komünistler iktidarı ele geçirmesiyle etnik karmaşa yeniden alevlenmişti. Amanullah 1920’li yıllardaki
batılılaşma hareketi muhaliflerince engellenerek yönetimi lağvedilmiştir.
 Sonraki mücahitler döneminde,
Tacik kökenli Burhaneddin Rabbani ile Peştuni Gulbeddin  Hikmetyar arasındaki şiddetli  çatışmalar Kabil’in 
paylaşılmasına kadar varmaktaydı. Rabbani ve Ahmed Şah  Mesud’un
Kabil’i terk etmesiyle etrafa korku salan Taliban örgütlü yapısı dönemi
başlamıştı. Sözü edilen olayların akışı sonucunda
Tacik kökenli Ahmet Şah Mesut ve Özbek General
Raşit Dostum
ittifakı doğmuştur. Bugün uygar dünyada kabul gören ve Taliban
radikal Taliban hareketini asla onaylamayan bu ittifak, gaspedilen kimlik
mücadelesini vermektedirler.

SONUÇ:

·        
Radikal İslami hareketler,
bölgesindeki dengeleri yayılmacı güçlerin lehine çevirmektedirler.

·        
Ülkemizde
de dini referanslı radikal örgütlenmeler görülmektedir. Ancak laik devlet ve demokrasi
kültürüne sahip bir Türkiye’de böyle bir yapılanmaya göz yumulmamaktadır.

·        
ABD’nin savaş politikası kaos üzerine
kurulmuştur
. Kaosa alet
olan radikal hareketler ülke kaynaklarının paylaşımında çaresiz kalmışlardır.

·        
Afganistan
1990’lı yıllardan önce (yani Taliban yönetimi öncesi) bilime, eğitime,
teknolojiye yönelen, çağı ile uyumlu bir ülke olmuştu. Günümüzde işgale son
verilse bile Taliban’ın bilinen baskıları ve etnik ayrışmalar sonucu umutsuz halk ülkesini terk etmektedir.

·        
Her türlü tedhiş ve terör saldırganlıklara
sebep olan bölgede birlikte yaşama bilinci oluşmadığı sürece devlet teşkilatını
kurmak anlamsız olacaktır. Ayrıca kurulsa bile ahalisi o bilinçte olmadığı,
eğitim düzeyinin çok düşük olduğu, bireysel haklarını bilmeyen ezik bir
toplumda zaten işlemez.

·        
Yayılmacı Rusya ve ABD yönetimlerinin de bundan
alacakları ders olmalıdır. Bir örgütü beslersiniz, el üstünde tutarsınız,
eğitirsiniz-donatırsınız; sonra döner, sizi ısırır. Son dönemde ABD’nin hesabı
tutmadı, Taliban zapt edilemez oldu.

·        
Devlet kurmak, otomatik silahı gariban
sivillerin genzine dayamaya benzemez. Bu müptezellere sormak lazım; “Yahu
devlet kurmak kim siz kim?!  Ancak
dünyaya kapalı bir tür aşiret kurarsınız” diye. Ya da batılı bir yayılmacı
devletin  (ABD-AB) paçasına yapışır ve
ona kaynaklarını ipotek ederler.
Daha şimdilerde batılı ülkelerden rehberlik talepleri var.

·        
Tavsiyemiz
şudur: Devlet kurmak erdemli bir iştir.
Bilimdir, felsefi derinliği vardır; evrensel değerlere, sosyolojik gerçeklere
dayanır. Toplumsal mutabakat, adalet, kolektif akıl, ahlak ve devlet kurma
şuuru sağlandıktan sonra neden olmasın. 
Ancak önce kitap okumak lazım, hem de yüzlerce cilt. 

Cennet Cennet Dedikleri

     Allah’ın her şeye
gücü yeter. Hiçbir şeye, hiçbir kimseye ihtiyacı yoktur.

     Kendi kendine
yeten, yegâne / tek varlık. İsteseydi yarattığı insanı cennette yaşatır. Orada
daim ve devamlı kılar, dünyaya göndermezdi.

     Ama insan orada ne
kendisinin, ne de cennetin kıymetini bilmez, var edilişinden asla lezzet ve tad
alamazdı! Varlığı yokluğu eş anlamda olur! Hissiz, güçsüz, algısız malgısız bir
robot gibi yaşar giderdi!

     Tabii, eğer bu
yaşamak sayılırsa. “Neden?” derseniz;

     Çünkü cennette
hiçbir şeyin zıddı yok! Cennette her şey var. Cennette yok yok!

     Çünkü cennette
karanlık olmadığı için, aydınlık olduğu halde, ışık nedir bilinmezdi.

     Çünkü cennette hiç
açlık çekilmediği için, tok olmanın zevkine varılmazdı.

     Çünkü cennette
susuz kalınmadığı için, suyun kıymeti anlaşılmazdı.

     Çünkü cennette
hasta olunmadığı için, sıhhat / sağlık diye bir şeyin farkına varılmazdı.

     Çünkü cennette
ayrılık ve hasret çekilecek gibi bir durum olmadığı için, vuslat / kavuşmak
diye hoş bir  mutluluktan bahsedilemezdi.

     Zira ayrılık ve
uzak düşüş diye bir şey yoktur ki, kavuşmanın hasretin ilâcı olduğu
bilinsin.  

     Çünkü cennette
çirkin bir şey olmadığı, güzel bulunacak, güzel bilinecek, daha doğrusu
güzelliği fark ettirecek bir zıt bulunmadığı için, güzellik bir şey ifade
etmeyecek, meçhul kalacaktı.

     Kısaca cennette
yok, yok olduğu için; varlığın, var oluşun, sahip ve malik oluşun zevk ve
huzuru da olmayacaktı.

     Çünkü her şey
zıddıyla bilinir, zıddıyla kendini gösterir.

     Hani derler ya:
Hz. İsa’ya sormuşlar: “Ahlâkı kimden öğrendin?” “Ahlâksızdan!” demiş.

     Kıştan sonra
bahara kavuşmak ne güzel.

     Hastalıktan sonra
iyileşip sağlığına kavuşmak ne hoş.

     Ayrılıktan sonra
kavuşmak, açlıktan sonra doymak, yorulduktan sonra oturmak ve yorgunluk çayı
içmek, seneler sonra, kadının çocuk sahibi olması, ona ne büyük bir sevinç hâli
yaşatır.

     Evet zıt zıttını
hatırlatır, kıymet ve değerini bilmemizi sağlar.

     Tok olarak
oturduğumuz sofradan lezzet alabilir miyiz?

     Ara vermedikçe,
hep tekrarladığımız iş ve hareketlerden zevk duyabilir miyiz?

     Yerimizden
yurdumuzdan bazen uzaklaşmadıkça, orada yaşamaktan bıkmaz mıyız?

     Evlerinden
uzaklaşıp, bir süre sonra yorgun argın yuvalarına dönenlerin “Evciğezim
evciğezim sen bilirsin halciğezim.” diyerek evlerine nasıl bir kavuşma
coşkunluğu içinde girdiklerine çok zaman şahit olmuşuzdur.

     Gelelim sadede.
Sevgili dostlar! Dünya cennetin gurbetidir. Dünyaya gönderiliş sebebimiz;
cennetteki nimet ve zenginliklerin farkına varmamız içindir. Dünyadan zıtları
tanımış olarak cennete girenler; cennetin değerini, kıymetini, güzelliğini,
eşsizliğini; dünyadaki zıtları tanıdıkları için, daha iyi anlayacaklar ve eşsiz
doyumsuz bir hayatın ebediyyen tadını çıkaracaklar.

     Hatta cennetteki
nimet ve kazanımlara ülfet, ünsiyet ve alışkanlık; zamanla insanı
körleştireceği için, cennettekilere cehennem ve içindekiler gösterilecek ki,
nasıl bir nimet içinde olduklarını bir an bile unutarak zevklerine gölge
düşmesin.

     Bunun gibi,
Cehennemliklere de cennet gösterilecek ki, nasıl bir zevk u safayı
kaybettiklerini görsünler de, nelerden mahrum olduklarını hatırlasınlar.
Böylece ülfet, ünsiyet ve alışkanlıklardan ötürü, çektikleri azapların
hafiflemesine fırsat bulamasınlar.

     İnsan gurbete
niçin gider? Daha iyi şartlarla vatanına dönmek için değil mi? Hatta senelerce
yabancı diyarlarda kaldığı halde, eli boş dönenin yüzüne tükürürler ve onu
kınarlar.

     İşte bizim de
dünyaya getirilişimizin sebebi; zıtların bulunmadığı cennet nimetlerini;
dünyada edindiğimiz zıtlar bilgisi sayesinde takdir etmemiz, kıymetini bilmemiz
içindir.

     Hani derler ya:
Gecelerin ne kadar uzun olduğunu, sen hasta olup yatağında ıztırap, acı ve
üzüntüden kıvranan ve bir türlü sabahı getiremeyen hastalardan sor.

 

 

 

 

 

 

‘Talibân Devleti’ Mi? (-I)

0

Talibân radikal örgütü devlet kuracak(mış).
Hangi kafayla, hangi birikimle ve eğitimle, hangi kadroyla? Finans nedir,
işletme – yatırım nedir, bütçe nedir bilir mi acaba?. Uluslararası ticaret
nasıl yapılır, inovasyon – proje nedir, endüstriyel üretim nedir, risk nedir nereden
bilecek. Bildiği tek şey; kendini güya asr-ı saadette farzedip bütün “küfür”
milletini taramak. Hem de tekbir getirerek. İşlediği her haltı örtmek için de
(güya) Allah için yaptığını iddia ederek. Aslında İslam dünyasının da bir
handikapı. Neyine güveniyor acaba, hangi olmayan
donanımına? Halkına “gelecek” vaad
etmekten aciz bir yığın silahlı kitle, bir yığın kafası karışık şekilperest gürûh. “Ya itaat et, ya da
ölürsün” dayatmacı – ilkel davranışlı bu örgüt modern dünya uygarlığıyla nasıl entegre olacak, bilmek zor. Kaldı ki
devlet kurmak ciddi bir iştir. Yüzlerce uzmanlık alanı, binlerce ayrıntı demek.
Hukuk olmayan despot bir yönetimin
kuşattığı toplumda; adalet, hakkaniyet,
bilim,
sanat, mülkiyet hakkı, hür teşebbüs, aidiyet duygusu olabilir
mi? Özgür olmayan bir halkın geleceğe ait hedefleri-umutları olabilir mi hiç! Seyahat
hakkının bile denetlenip izne tabi tutulan bir toplumda “devlet” kavramı çok lüks olmaz mı?! Olan beynini “..kızlar okusun
mu – okumasın mı?” safsatasına  harcayan
bir zihniyet için bu kavram ancak bir serap olmalı.

Talibân bilinmeyen değil, nevzuhur bir
zümre hiç değil. Evveliyatı iyi bilinir. Sicili
oldukça bozuk. Değil evrensel
değerlere uymak – eğer imkân olsa – insanın duygularına bile set çekme
istekleri var. Dünyayı Peştun
aşiretinden ibaret, öldürmeyi de bir adamlık(!) saymaktalar. Defalarca
yönetimi ele geçirdiğinde baskı ve eziyet icraatlarını bilmeyen yok. Fotoğraf,
heykel, sinema, bütün müzik aletleri, satranç, TV, video… ve diğerleri
kesinlikle yasak. Kadınlar için de tarifeli kırbaçlamadan infaza kadar, spor yapmaktan kriket
oynamaya ve şarkı söylemeye kadar, ceza listesi çok uzun; saymakla bitmez.

Yugoslavyalılaştıramadılar

Yugoslavya Balkanlarda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren bir sosyalist federal
cumhuriyetti
. Bu devletin bulunduğu alanda bugün Sırbistan, Bosna-Hersek,
Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova 
bulunuyor.

Daha önce Kosova’nın Prizren ve
Priştine
şehirleri ile K. Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ü birkaç defa
ziyaret etmek nasip olmuştu. Bu sene tatilimizde ailecek Sırbistan (Niş ve
Belgrad), Bosna- Hersek (Saraybosna, Mostar, Poçitel), Karadağ (Kotor ve Budva)
ile Kuzey Makedonya (Ohrid)’i içine alan bir gezi yaptık. Karayolu ile
yaptığımız gezide eski Yugoslavya devletinden doğan Slovenya ve Hırvatistan
hariç bütün ülkeleri kısmen görmüş olduk.

İkinci Dünya Savaşı öncesi Yugoslavya
topraklarında, Sırpların öncülüğünde 1918’de kurulan, Yugoslavya Krallığı
bulunuyordu. Savaş sonrası, yıkılan Krallık yerine sosyalist bir federal devlet
kuruldu.  Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)’nin
ilk başkanı Josip Broz Tito oldu.

Eski Yugoslavya döneminde yaşayan çoğu
kişinin Tito’yu büyük bir sevgi ve saygı ile andığına şahit oldum. Halkın büyük
çoğunluğunun Tito’nun ülkeyi çok iyi yönettiği kanaatinde olduğu izlenimi
edindim.

****

Tito’nun
başkanlığındaki Yugoslavya Soğuk Savaş döneminde sosyalist olmasına rağmen
tarafsız bir politika izledi. Bağlantısızlar Hareketi‘nin kurucu
üyelerinden biri oldu. Tito, Rus lideri Stalin ile anlaşmazlığa düştü.
Yugoslavya’ya özgü “özyönetimci sosyalizm” sistemi uygulanmaya
başlandı.

Tito’nun 1980’de ölmesinden 9-10 yıl sonra
ekonomik kriz yaşandı. Giderek artan dış borçlar, ekonomik bunalım ve işsizlik
milliyetçilik akımlarını hızlandırdı. Federe devletlerin aralarında sorunlar su
yüzüne çıktı. “Özerk cumhuriyetlerin liderleri ve yöneticileri arasındaki
anlaşmazlıklar, çeşitli bölgelerde küçüklü büyüklü çatışma ve savaşların
çıkmasına sebep oldu.” 1990’da çok partili düzene geçildi.

Bu çatışma ve savaşların sonrasında
Yugoslavya federal cumhuriyetini oluşturan Slovenya Sosyalist
Cumhuriyeti; Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti; Makedonya Sosyalist
Cumhuriyeti (1991- 1995 arası) bağlı oldukları Yugoslavya federasyon yapısından
ayrılıp bağımsızlık ilan ettiler. 

Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Bosna
toplumu referandum yaparak 3 Mart 1992’de Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin
bağımsızlığını ilân etti. Son olarak 2006’da Karadağ ve
2008’de Kosova da bağımsızlığını ilan edince eski
Yugoslavya’dan 7 bağımsız devlet ortaya çıkmış oldu.

İlk ayrılma dalgasında en büyük
acıyı nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan Bosna-Hersek gördü.

Eski Yugoslav Halk Ordusu’nun teçhizatıyla
donatılmış Sırbistan ordusu ve milis güçlerinin saldırıları ve
bunların yanında küçük çaplı Hırvat saldırıları ile
Bosna-Hersek, insanlık dışı olaylara sahne oldu. Boşnak tarafı ise BM tarafından
silahsızlandırılmaları, yaşadıkları alanların çevrelenmiş olması ve dış
desteğin olmaması gibi sebeplerle oldukça güçsüz bir durumda kalmıştı.

Bosna’daki Sırp güçleri,
Müslümanların ağırlıklı olarak yaşadığı Srebreniça, Zepa,
Gorazde, Saraybosna ve Bihaç; Hırvatlar da Mostar kentini
kuşatma altına aldı.

Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995
tarihleri arasında 8.372 Müslüman Boşnak, ağır silahlarla donatılmış Sırp
güçler tarafından öldürüldü. Oysaki Birleşmiş Milletler (BM) 1993 yılında Srebrenitsa’yı
Boşnaklar için “güvenli bölge” ilan etmişti. Srebrenitsa’da yaşanan
katliam II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu
insan kıyımıdır ve Lahey Adalet Divanı tarafından soykırım olarak
tanınmıştır. 

Savaş, 1995’te imzalanan Dayton
Anlaşması’yla sona erdi.

Savaşta Bosna’daki Müslüman nüfusun yüzde
10’u hayatını kaybederken, birçoğu da başka ülkelere göç etti.

**************************

 

Geziden İzlenimlerim

Sancılı bir ayrışmanın yaşandığı eski
Yugoslavya coğrafyasında yaptığımız gezide, yaşanan acılardan bugüne neler yansımış
diye gözlem yapmaya çalıştım. Hırvat topçuları tarafından yıkılan, Osmanlı’nın 1566’da
inşa ettiği Mostar Köprüsü yenilenmiş, diğer tarihi binalardan zarar görenler
restore edilmiş. Saraybosna’da kurşun ve bomba izleri bazı yerlerde özellikle
muhafaza edilmiş. 1999’da NATO tarafından üç ay boyunca bombalanan Sırbistan
hasarlarını onarmış. Yani hayat devam ediyor.

Sırbistan’da, özellikle Belgrad farklı
kültürlerin bileşimi olan çok güzel bir şehir. Osmanlı eserlerinin çoğu yok
edilmiş. Ama Taşmeydan, Kalemeydan, Bayraklı Camii gibi yaşayan izler bile
heyecanlandırıcı. 

Bosna– Hersek’te Saraybosna özellikle
Başçarşı ve çevresinde, Mostar Köprüsü ve çarşısı ile Sarı Saltuk Tekkesi

(Blagay Tekkesi) içinde kendimizi Türkiye’de hissettik. Saraybosna’da
Aliya İzzetbegoviç’in ve binlerce şehidin mezarını ziyaret ederken dört
tarafımızdan minarelerden ezan dinlemek ürpertici idi. Poçitel Fatih’in
fethettiği stratejik ve görkemli bir kaleyi içinde barındırıyor.

Karadağ’ın Kotor ve Budva
şehirlerinin orta çağdan kalan ve “old town” denilen 2500 yıllık tarihi
bölümü ile kaleleri etkileyici… Bunun dışında Adriyatik kıyılarındaki bu deniz
tatili beldelerinin Antalya ile benzerliği dikkat çekici idi.

Ohrid’de
tarihi çarşı ve daracık sokakları olan eski mahalleleri de Türkiye’nin bir
parçası gibi idi. Ohrid Gölü muhteşem manzarası ile büyüleyici idi.

Gezi boyunca Sırplardan, Karadağlılardan
ve Makedonlardan Türklere karşı olumsuz bir önyargı işareti görmedik.

**************************

Balkanlarda Türklerin Tarihi

Osmanlıların Balkanları XIV. yüzyılda
fethetmesinden yüzyıllar önce, eski Türk boyları bölgeye göç etmiş ve
burayı yurt tutmuşlardı. Prof. Dr. Muzaffer Turan bu konuda şu bilgileri
veriyor:

6. yüzyılda, yani Malazgirt savaşından 5
asır önce, “Avar Türkleri Karadağ bölgesinde Tivar isminde
bir şehir kurmuş. İpek isminde bir ş
ehir öteden beri “İpek
Yolu”nun kilit noktalarından biridir. İ
pek
kentinden sonraki karayolu Prizren’den ge
çerek Elez Han vadisine ulaştıktan sonra Üsküp şehrine varır. Üsküp
ö
nemli bir kavşaktır.

İlk Türk Avar, Türk
Peç
enek, Türk Kuman ve
diğ
er boylar Karadeniz’in Kuzey kısmından göç ederek Romanya ve Bulgaristan’ı aşarak Balkanlara yerleşmişler. XIV. yüzyılda
Osmanlı fethinden sonra eski Tü
rk
boylarının mensupları Osmanlı’nın ana unsuru olan Oğ
uz Türkleriyle
birleşmiş
, kaynaşmışlardır.

Belgeler göstermektedir
ki Tü
rkler, Osmanlı döneminden önce
Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan’da yaş
amakta
ve bu toprakların sahibi bulunmaktaydılar. Tü
rk
asıllı eski Bulgarların, eski Makedonyalıların bir kısmı Balkanlardaki Osmanlı
hâ
kimiyeti döneminde
Mü
slüman
olmuş
lar, bir kısmı da Ortodoks Hıristiyan
olarak kalmışlardır.

Zamanla Avar, Bulgar, Peçenek, Oğuz, Kuman ve diğer Türk kavimlerin Slav kızları ile evlilikleri
ve karş
ılıklı kültür
etkileş
imleri Türk
kö
kenli boyların bir kısmının erimesine yol
aç
mıştır.” 

Yüzyıllar
boyunca Tü
rkler, Arnavutlar, Makedonlar, Bulgarlar,
Sırplar vb. arasında etkileş
me son derece gelişmiş ve çok yanlıdır. Nasıl olmasın ki; Osmanlı
döneminde
buraların fethi İstanbul’dan önce gerçekleşti ve Türkler Sırbistan,
Karadağ, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova’da 539 yıl,
Bulgaristan’da 545 yıl hâkim oldu.

Balkanları gezmeyi imkânı olan herkese
tavsiye ediyorum. Balkanların geçmişimizi öğrenmek ve geleceğimize dair ders
çıkarmak için ideal bir rota olduğuna inanıyorum.

Kocaeli’nin Yeni Adliye İhtiyacı

0

Kocaeli’nin
mevcut adliye binası çok eski sayılmaz. Ancak, 11 Ocak 2000 tarihinde hizmete
açılan mevcut bina artık şehrin ihtiyacını karşılayamıyor. İcra daireleri ve
icra mahkemeleri birkaç yıl önce Bağdat Caddesi üzerindeki katlı otoparka
(İzmit İSU’nun üstü) taşınmışlardı zaten. Zaman içerisinde tüketici
mahkemeleri, kadastro mahkemesi, ilçe seçim müdürlükleri de katlı otoparka
taşınmıştı. En son geçtiğimiz Ağustos ayında iş mahkemeleri ile ticaret
mahkemelerinin de katlı otoparka taşındılar ve bu son taşınmayla Kocaeli
Adliyesi’nin iş yoğunluğu fiziki olarak ikiye bölünmüş oldu. Öte yandan birkaç
yıldır zaten ortada olan yeni adliye ihtiyacı da yoğun bir şekilde görünür hale
geldi.

 

Esasında
şehrin muhtelif yerlerine yeni adliye binası yapılacağına dair söylentiler
yıllardır devam ediyor. Perşembe Pazarı’nın yanındaki boş alan aslında yeni
adliye olarak düşünülüyordu ancak geçmiş dönemlerde Kocaeli’de görev yapan
mülki amirler bu bölgeyi valilik binası olarak kullanmayı tercih ettiler. Bu
kadar geniş bir alanı ziyan etme pahasına üstelik. Şu an bu bölgede geniş
bahçeli bir alan içerisinde birkaç binadan oluşan bir valilik kompleksi
bulunmakta. Binaların dış görünüş estetiği ile iç kısımlarındaki ortak alanların
genişliği ve ferahlığı gayet iyi. Ancak görev yapan memurlar daracık odalarda
neredeyse sırt sırta oturmaya mahkum edildikleri için bu binaların pek
fonksiyonel olduğu söylenemez.

 

Yeni
adliye binasının inşa edileceği rivayet edilen ikinci bölge de Çenesuyu’nda
eski İsmet Paşa Stadı’nın bulunduğu alan. Aslında bu alan yeni adliye binası
için fevkalade uygun. Çünkü hem şehrin merkezi sayılabilecek bir bölgede hem
tramvay inşaatı bu bölgeye kadar geleceği için ulaşımı kolay hem de alan
müsait. Ancak bu alanın hali hazırda millet bahçesine dönüştürülmesi için
peyzaj çalışmalarının devam ediyor olması ve yine arazinin konumu ve yüksek
değerinden dolayı ileride buranın lüks bir AVM/Rezidansa dönüşme olasılığının
daha yüksek olmasından dolayı pratik olarak bu alana adliye inşa edilmesi pek
olası gözükmüyor.

 

Yeni
adliye için bahsi geçen diğer bölge ise Köseköy’deki büyük kışlanın yanındaki
arazi. Hatta kışlanın bu alandan taşınarak bu alana adliye binası yapılacağı da
söylentiler arasında. Siyasi iktidara mensup kişilerle görüştüğümüz zaman da bu
iddianın gerçekleşme olasılığı en yüksek iddia olduğunu söyleyebiliriz.

 

Kanaatimizce
adliyenin mevcut yerinden taşınmasına gerek yok. Mevcut adliye binası ile yan
yol arasında hali hazırda kafeterya olarak işletilen alan ile yine şu an adliye
otoparkı olarak kullanılan alan ve adliye otoparkının yanındaki özel otopark
alanları birleştirilerek buraya fevkalade bir yeni bina yapılabilir. Hatta
otopark alanına yapılacak olan bina ile kafeterya alanına yapılacak olan bina
tramvay yolunun üstüne denk gelen kısımdan birleştirilerek hem binalar arası
bağlantı sağlanabilir hem de tramvay yolu daha güvenli hale getirilebilir.

 

            Yer Bir
Şekilde Hallolur, Asıl Olan Fonksiyonu

 

Yeni
adliye için bir şekilde yer bulunur. Burada önemli olan yapılacak bu yeni
adliye binasının fonksiyonel olmasını sağlamaktır. Fonksiyonellikten kastımız
adliyenin fiziki olarak hem personelinin ve avukatların daha rahat çalıoşabilecekleri
hem de vatandaşların daha rahat hizmet alabilecekleri şekilde dizayn ve inşa
edilmesidir.

Yeni
adliyenin gerek yerinin gerekse mimari tasarımının belirlenmesinde Kent
Konseyi’nin ve tabi ki de Baro’nun etkin olması gerekmektedir. Zira bizim
ülkemizde adliye tasarlanırken sadece bina olarak düşünülür. Bu binanın ne
şekilde hizmet vereceği hesaba katılmadan proje çizilir. Nitekim Avrupa’nın “en
büyük” Adalet Sarayı olan İstanbul (Çağlayan) Adliyesi’nde de, dünyanın “en
büyük” Adalet Sarayı olan İstanbul Anadolu (Kartal) Adliyesi’nde de bu
binaların fonksiyonları göz ardı edilerek sadece bina olarak
tasarlandıklarından bu binalarda iş yapmaya çalışmak hem personel, hem
avukatlar hem de vatandaş için çile haline gelmektedir.

 

Adliye
deyince sadece dışarıdan bakılınca gösterişli görünen ve içeriye girince ferah
koridorlardan ulaşan bir bina anlaşılmamalıdır. Adliyelerin vatandaşların
otopark sıkıntısı yaşamayacakları, içeriye girebilmek için kapısında metrelerce
uzayan bir kuyruğa girmek zorunda kalmayacakları, duruşma salonu önünde
saatlerce ayakta beklemek zorunda kalmayacakları, asansörleri sıkıntısızca
kullanabilecekleri, avukatların adliye personeli gibi kabul edilerek görev
yapabilecekleri şekilde tasarlanmaları gerekmektedir. Adliyede baro için her
katta yeterince baro odası tahsis edilmeli ve bu baro odalarının geniş ve ferah
olması sağlanmalıdır.

 

Yine
duruşma salonlarının en az koridorlar kadar geniş ve ferah olması, mahkeme
kalemlerinin de aynı genişlik ve ferahlıkta tasarlanması gerekmektedir. Adliye
personelinden daracık odalarda dip dibe oturmalarını bekleyemeyiz sonuçta. Adliye
tasarımında önemli olan bir diğer husus ise yapılacak olan adliye binasının
mevcut ihtiyacın en az üç katını karşılayacağı şekilde tasarlanması
gerekmektedir. Yoksa yeni adliye binası yapıldıktan iki sene sonra bu yeni
binanın yetersiz olduğundan ve tekrar yeni bir adliye binasına ihtiyaç
duyulduğundan bahsetmeye başlarız.

 

Adliyenin
fonksiyonelliği demişken o adliye binasında yargılamaların hızlandırılması ve
adil kararların verilmesinin sağlanması gibi küçük (!) detaylar da var tabi.
Ama hem bu tekne çok su götürür hem de şu an konumuz bu değil. O konuyu zaten
yıllardır muhtelif yazılarımızda işledik, ileride de işlemeye devam edeceğiz.
Şimdilik konumuz sadece bina.

 

Özetleyecek
olursak, şehrin yeni adliyeye ihtiyacı olduğu ortada. Bu yeni adliye binasının
yerinin ve tasarımının birilerinin haksız kazanç elde edeceği şekilde değil,
vatandaşın kaliteli hizmet alabileceği şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Aksi
halde her zaman olduğu gibi üç-beş köylü kurnazı kazanırken millet kaybeder.

Ders Kitapları Çıkmazı

Okullar “Yüz Yüze Eğitim” e açıldı. Veliler, öğrenciler, öğretmenler ve
yöneticiler mutlu. Seven ve özleyenlerin kavuşması gibi her kes mutlu.

Umarız Millî Eğitim Bakanı Sayın
Mahmut Özer’in; “tüm kademelerde,
haftada beş gün yüz yüze tam zamanlı olarak eğitim
” temennisi ve tüm eğitim
bileşenlerinin de bu arzusu sekteye uğramaz.

“Kritik bir ortamda açılan
okullarımızda, öncelikle hizmetli ve yardımcı personel eksiğinin ivedilikle
giderilmesi gerekmektedir.”

 Okulların açılması ile okul bahçelerinde stant
kurularak sağlık gruplarının, “aşı
olmayan ya da eksik doz aşı yaptıranların aşılarını tamamlamaları için
”
ikna çalışmaları yapması güzel ve olumlu bir düşüncedir. Fakat hala gerekli
aşılarını yaptırmayan ve yaptırmakta inat eden, öğrencilerle bir araya gelmesi
zorunlu olan; “öğretmen ve okul
çalışanları
” büyük risk içermektedir.

İlgili personelden aşı olmayanların
ise, “haftada iki kez PCR testi yaptırması” nda, daha ilk haftada sorunlar
yaşanmıştır. Kimi randevu, kimi de test sonucunu zamanında alamamıştır.
Bakanlığımızın bu tür sıkıntıları daha pratik çözebilme yöntemleri geliştirmesi
elzemdir.

Daha da kötüsü bu testi
yaptıranlarda pozitif vakaların görülmesidir. Testi pozitif çıkan öğretmenlerin
derse sokulmaması durumunda, ilgili derslik öğrencilerine kimler ders
verecektir? Öğretmen vakaları arttıkça boş geçen dersler de çoğalacaktır. Bu
duruma nasıl bir çözüm düşünülmüştür?

ABD başta olmak üzere birçok ülkede,
aşı olmayanlara getirilen sert önlemlerin çoğaldığını haberlerde izlemekteyiz. Hayatın
normalleştirilmesi için eğitimin normalleştirilmesi şarttır. O yüzden tüm
sağlık önlemlerinin eksiksiz ve  ivedi
alınarak okulların açık tutulması çok önemlidir.

Bu ortamda, öğretmenlerimize,  servis şoförlerine, servislerde görevli
yardımcı personele, okullardaki idari personele, kantin ve yemekhane
çalışanlarına ve eğitim-öğretim ortamına dâhil olan tüm çalışanlara “aşı olma zorunluluğu” getirilmelidir.
Bu tedbir kamu yararı ve biricik öğrencilerimizin sağlığı açısından elzemdir.

Umarız gelişmeler üzücü olmaz. Tüm
öğrencilerimize, değerli eğitimcilerimize ve ailelere sorunsuz verimli geçecek
bir ders yılı diliyorum.

 

Diğer bir sorun da öğrenci ders
kitaplarıdır. İki binli yıllarda, okullar açıldığında ders kitabı temini,
içinden çıkılmaz bir karmaşa içindeydi. Öğrenciler birkaç aya kadar kitaplarını
tamamlayamazdı. Mağdur ve bitkin düşerlerdi.

Üstelik her sınıfta farklı kaynaktan
ders kitaplarının bulunması eğitim-öğretimdeki birlikteliği de
zorlaştırmaktaydı. Devletin, ders kitaplarını ücretsiz olarak basıp, zamanında
öğrencilere ulaştırması isabetli ve güzel bir uygulama olmuştur. Okul yönetimlerini
ve velileri büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştır.

Bu uygulamayla birlikte, okullara
kaynak kitap alma yasağı da getirilmişti. Yani her eğitim kurumu, devletin
temin ettiği ücretsiz ders kitapları ile ders yapmaya başladı. Denetimlerle
kaynak kitap alımı engellenerek veliler de masrafa sokulmaktan kurtarıldı.

Uzun bir dönem sorunsuz yürüyen bu
uygulama, zamanla işlerliğini yitirdi. Yasal olmadığı halde, birçok kurum ve
öğretmen, devletin ücretsiz verdiği ders kitaplarını tercih etmeyerek, kaynak
ders kitaplarına yöneldiler. Tabi bu artışta, “Maarif Müfettişleri”  nin teftiş görevlerinin uhdelerinden
alınmasında da büyük etki var. Çünkü okullar artık teftiş edilmemektedir.

Neden öğretmenler devletin verdiği
ücretsiz ders kitaplarını tercih etmeyerek velilere yeniden fahiş fiyatlarla
ders kitabı aldırmaktadırlar? Bu sorunun tek bir nedeni  olmayabilir.

Tanıdığım öğretmen ve yöneticiler, “Bakanlığın bastırdığı kitapların güncelliğini
yitirdiğini, tekdüze olduğunu, öğrencinin ilgisini çekmediğini, müfredat
programlarına cevap veremeyecek düzeyde olduğunu
” söylemektedirler.

Kaynak kitap aldırmanın başka gerçek
nedenleri de olabilir. Doğrusu, alanda yapılacak ciddi bir araştırma ile ortaya
çıkacaktır.

Bu sorunun Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından araştırılarak sebebinin ortaya konması ve ona göre yol haritası
çizmesi gerekmektedir. Çünkü her yıl devletin ücretsiz dağıttığı milyonlarca
ders kitabı, büyük masraflarla, okullar açılmadan öğrenci sıralarına
konulmasına rağmen, bazı kurumlarda hiç açılmadan dönüşüme gönderilmektedir.

Burada yapılacak en isabetli karar,
önce nedenin ortaya konmasıdır. Sonra da; Bakanlık ya ücretsiz ders kitabı
basmaktan vaz geçerek tercihi okullara bırakacaktır. Ya da ders kitaplarındaki
olumsuzlukları gidererek, ücretsiz basıp dağıtmaya devam edip, kaynak kitap
alımını “kesinlikle”
yasaklayacaktır. Şu an ortada iki uygulama bulunmaktadır.

1.Devlet eliyle, devasa harcamalar
yapılarak bastırılan ders kitaplarının ücretsiz verildiği halde tercih
edilmeyerek heba edilmesi.

2. Ücretsiz ders kitabı verildiği
halde okullar tarafından velilere büyük masraflarla yenide kaynak kitap
aldırılması.

Artık bu ikilemin bir an evvel
çözülmesi kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü devletin devasa masraflarının heba
edilmemesi, ya da velilerin gereksiz yere masrafa sokulmaması gerekir.

Bir eğitimci olarak kaynak israfının
bir an evvel giderilmesini arzu ve temenni etmekteyim. Eğitim, ihmal ve hata
kabul etmez. Yanlışların telafisi zor, hatta bazen imkânsızdır. Yetkililer
bizzat alanda çalışan, uygulamaların içinde bulunan; öğrenci, yönetici ve
öğretmenlerin talep ve önerilerini dikkate almalıdır.

Eğitim tecrübe, gözlem, deney ve
bilim işidir. Bunu herkes bilir, fakat uygulamak zordur. Eğitim doğruyu arayıp
bulan ve kararlılıkla uygulayanların elinde çağdaş hedefleri yakalayacaktır.

 

Günümüzün
eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyi, çağdaş eğitimin gerektirdiği, bilimsel ve
doğru değişiklikleri zorunlu kılmaktadır.
Küçülen dünyamızda,  büyümemiz ve yarınlarımızın aydınlığı çağdaş
eğitim sayesinde olacaktır.

 

                  Sevgiyle kalın