19.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 393

“İkra”

0

     Aylık Aktüel
Gençlik Dergisi GENÇ YORUM’un Haziran 2021 sayısı;

     Derginin âdeta
çıkış gaye ve felsefesini taçlandıran, çıkış gerekçesini ortaya koyan;

     Müşahhas / somut
bir fikir âbidesi.

     “İKRA” İlâhî
emrinin, sanki harf ve kelimelere bürünmüş, apaydınlık bir nur hâlesi.

     “İKRA / OKU”
emrinin maddî mânevî neticesini belirten, ortaya koyan harflerden bir kale.

     “OKU” mânâsının
maddeleşmiş bir zuhuru, fikir ortamına bir güneş gibi doğuşudur.

     GENÇ YORUM; bu
sayısıyla, medeniyetin temelinde “İKRA” harcının rolünü göstermekte.

     “İKRA” emrinin
yaptığı temel vazîfe ve görevin kutsallığını açıklayıp nazara vermekte.

     Böylece çok büyük,
ulvî bir hizmete yol açmış, önayak olmuştur.

     GENÇ YORUM; “İKRA
/ OKU” serlevhalı sayısıyla;

     İnsanın ancak
okumakla insan olduğunu, okumayan insanın;

     Yaratılış gayesini
yerine getiremeyeceğini, çok açık bir şekilde zihinlere nakşetmekte.

     Birçok değerli
kalem erbabının, takdire değer fikir ve görüşleriyle,

     Bu insanî gerçek,
nazarlara sunulmuştur.

     Ne mutlu bu
dergiyi çıkaranlara,

     Ne mutlu onun
sayfalarında fikir hareketlerinde bulunanlara,

     Ne mutlu bu
dergiyi alıp okuyanlara.

     Böylece “Essebebü
ke’l-fâil.” / “Sebep olan yapan gibidir.” sırrına erenlere.

     Hepiniz var
olunuz, nur olunuz.

     Biliniz ki,
aynıdır yolumuz.

     Kur’an “İKRA” diye
başlıyor.

     İlk muhatabı Hz.
Muhammed.

     Ama o ümmî / okuma
yazması yok.

     Bu durum
gösteriyor ki, okumaktan murat, okumaktan kastedilen şey;

     Sadece yazılı
olanı okumak değil.

     Çünkü okumak
bilmeyene “OKU” denilemeyeceğine göre,

     Okunması
gerekenler; sırf kitaplar ve kâğıtlara yazılanlardan ibaret değil.

     Yazanı Allah olan
kâinat / evren ve içindeki her türlü canlı cansız nebat / bitki,

     Uçan, koşan, yüzen
her türlü bitki, hayvan ve insanlar

     Ve insanın
altındaki yer, üstündeki gök ve her ikisi arasındaki

     Her çeşit canlı cansız,
küçük büyük;

     Mikrobundan file
kadar, cümle yaratılanlar / İlahî yazılımlar olduğu anlaşılmalı. 

X

     Gönül ister ki,
GENÇ YORUM’un bu sayısı;

     Tekrar tekrar
basılsa, dağıtılıp çok ellere ulaşsa,

     Anlaşılsa ki
yazılarak toprağa taşa

     “İKRA” insanın
yaratılış sebebi.

     Bunun da
temelinde, Hakk’ın sevgili Habibi.

     O’na emredilen ilk
emir oldu: “İKRA / OKU”

     Çünkü okumakla
olacaktı insan;

     Her iki dünyada
bahtiyar.

     Allahı olacaktı
ona yâr.

X

     Çıkmalı içimizden
bir bahtiyar kul;

     Destek için
vererek bu sayıya para pul;

     Okumanın değeri
bilinsin diye bir güzel,

     Bu sayı alınıp
dağıtılmalı özel mi özel.

 

‘Zamanın Kokusu’ndan Mülhem Aforizmalar -1

0

§  Yaratım ve sınav varsa yolu
anlamaktan geçer.

§  Yarışmada değiliz, anlama
derdindeyiz.

§  Beni diğer insanlar yaratmadı ki
kendimi onlara ispat zorunluluğu hissedeyim.

§  Kronik ve kronolojik bir
huzursuzluktur zaman; imkân koşuşturması..

§  Hızlandırılmış zaman hiçliğimizi
arttırır.

§  “Dur yolcu!” Durmak, dura dura yol
almak ve Büyük Durma (Uluğ Kün) gelmeden durumunu doğrula(t)makla yükümlüsün
sen.   

§  Hız, bir vicdan sızısıdır.

§  Özgürlük, gerçekten nefes alıp
vermektir.

§  Her devrim bir fıtrata dönüş hamlesidir.

§  Enformasyon, insanın cehaletinin
kamuflajıdır.

§  Veri çöplerini karıştırarak bilgi
açlığımızı gideriyoruz ama anlam bulabileceğimiz bir su kaynağı yok.

§  Veri duru değildir, kupkuru ‘şey’dir.

§  Can sıkıntısı bir anlam kıtlığıdır. Can sıkıntısından
patlama suretinde ölüm riski yüksektir; anlam ölümü..

§  Vahiy, insanın anlamla buluşmasıdır.

§  Varlığımız bir anlam ifade ettikçe
varız ve fakat gitgide anlamsızlığa, zamansızlığa, mekânsızlığa kaymaktayız
yani buharlaşmaktayız. 

§  Anlamla buluşan boşluktan kurtulur.

§  Yarar yarışından çıkıp varlığın
kokusunu alan ebedîleşir ve o ölçüde sükûnete erişir.

§  Sükûnet ruhun söküklerini diker.

§  İyilik, ruhu teselli eylemektir.

§  AŞK; cinsler arası bir dostluk
denemesidir.

DOSTLUK; anlamlar arası bir ortaklık imecesidir.

ANLAM; insanın
varlığının, varoluşun yegâne ifadesidir.

Tanrım
bizi koru herkesleşmekten

Sürülerle
sürülmekten, güdülerle güdülmekten

Ve
alış-veriş meralarında eğleşmekten

Meramımız yerine yaramıza gömülmekten

Ömrümüz
sisler bulvarında sekizinci kulvar

Canlar
çıkar, insan bıkar, insanlık bıkmaz

Game
over / Oyun tekrar

Tek tık, tanrındır artık; teknolojiye yalvar

Ey
mekanik kullar, ey fiber dikişliler

Vardiya
ashâbı yahut sekiz-beş’liler

Aradığınız
kişilik, kimlik şu anda meşguldür

Aradığınız
bilince, öze hâlâ ulaşılamıyor 

Nasreddin Hoca Lâtifeleri

0

Nasreddin Hoca; Müslüman Türk
milletinin kültürünü oluşturan; hayatı, düşüncesi ve ahlâkı ile inancını
pekiştiren cevherlere sâhip, ‘bilge
sıfatına lâyık bir şahsiyettir. Hayatı hakkında yeterli bilgilere
ulaşılamadığından masal veya efsâne kahramanı hüviyetine büründürülmüş ise de Eskişehir’in
ilçesi Sivrihisar’a bağlı Hortu Köyü’nde 1208 yılında doğmuştur. Köyün imamı
olan babası Abdullah Efendi’nin vefatından sonra bu görevi kendisi üstlendi.
Daha sonra Konya’nın Akşehir ilçesine göç etti, burada bir süre câmi hocalığı
yaptı. Hizmetlerini medrese hocalığı ile devam ettirirken 1284 yılında Akşehir’de
vefat etti. Türbesi Akşehirdedir.

Nasreddin Hoca,
geçmişten geleceğe akıp giden kültür değerlerimizin ölümsüz taşıyıcısıdır. Türk
milletinin temsilcisi olarak mantık ve gönül dünyâsını ortak noktada
birleştirerek okuyucusunu mizah unsurlarıyla güldürürken düşündüren, hatâlarını
uygun bir dille, kırmadan – incitmeden göstererek düzeltme imkânı veren
geleneğin dirilmesine ve yaşatılmasına sonsuza kadar hizmet eden bilge kişidir.
Şöhreti, asırlarca bütün dünyâya yayılmıştır.

16. yüzyılda yaşadığına dâir
kayıtlar bulunan Güvâhî 1527’de tamamladığı belirtilen ‘Pend-nâme’ isimli eserinde, 1472 yılında Bursa’da doğup 1532’de
doğduğu şehirde vefat eden mutasavvıf muharrir Lâmiî Çelebi ‘Mecmâü’l-letâif’de, doğum ve vefat
târihleri kayıtlara intikal etmeyen Bayburtlu Osman 1581 yılında tamamladığı ‘Kitâb-ı Mir’ât-ı Cihân’isimli eserinde,
1498-1582 yılları arasında yaşayan, Fuzûlî’den sonraki en büyük mesnevî
şâirimiz Taşlıcalı Yahya 1540 yılında yazdığı ‘Gencîne-i Râz’da, 1528-1605 yılları arasında yaşayan şâir Muhyî-i
Gülşenî 1604’te tamamladığı ‘Menâkıb-ı
İbrâhim Gülşenî
’de ve 1583-1635 yılları arasında yaşayan dîvan edebiyatı
şâiri Nev’îzâde Atâyî ‘Sohbetü’l-ebkâr
isimli eserinde Nasreddin Hoca’dan ve fıkralarından bahsetmektedir. Buna rağmen
Nasreddin Hoca lâtifelerinin yeterli ölçüde ilmî incelemeye ve değerlendirmeye
tâbi tutulduğunu söylemek zordur.  Ekseriyetin ulaştığı bilgilere göre O’nun
bilge bir kişi olduğu, ilmî ve felsefî meseleleri basite indirgeyerek lâtifeler
hâlinde topluma sunduğu kanaatine varılmıştır. Hoca’nın hikâyelerinde ‘hazır-cevaplık, nükte, sağduyu’ ile ‘saflık ve tuhaflık’ ögeleri birbirine
sıkı sıkıya bağlıdır ve bunlar, Nasreddin Hoca’nın halk bilgesi kişiliğini
ortaya koymaktadır.

Türkiye’de Nasreddin Hoca
hakkında ilk ciddî araştırmaları yapan Mehmet Fuad Köprülü’dür. (1890-1966).

Günümüze ulaşan bilgi ve belgelere
göre Nasreddin Hoca fıkralarını yorumlayan ilk şahıs Seyyid Burhâneddin Çelebi’dir.

Prof. Dr. Fikret Türkmen’in Nasreddin Hoca hakkındaki dikkat çekici
tespitlerinden birkaçı:

*İncelenen 250 fıkradan 87’sinde
hareket komiği söz konusudur… Ancak bu fıkraların tamamında çok yönlü espri
bulunmaktadır. Söz, durum ve hareket komiği çoğu zaman değişik oranlarda
birlikte kullanılmıştır.

*Zekâ, kelime oyunları ve çeşitli
edebî sanatlarla yapılan mizahlı fıkraların sayısı 150’den fazladır.

*Kelime komiğine bağlı Nasreddin
Hoca fıkralarında bir başka yön daha vardır: Bu fıkralar başka dillere
çevrilemez. Çevrildiği takdirde espri tamâmen kaybolur. Yâni bu tür fıkralar
tam mânâsıyla millî fıkralardır.

*Yaklaşık 500 yıldır Türk dünyasında
zincirleme bir çoğalma ve zenginleşme ile fıkraları yayılan Hoca’nın cihanşümul
yapısı vardır. Kitapta bu yapı incelenmektedir.

*Hoca’nın beceremediği işlerin
başında ‘ticâret’ vardır.

*Nasreddin Hoca, Sünni akidelere son
derecede bağlıdır.

***

Türkmen Hoca’nın hazırladığı eserde 121
adet lâtifenin Türk harfleriyle metni, tercümesi ve yorumu bulunmaktadır.

Prof. Türkmen, Seyyid Burhâneddin Çelebi’nin eserini günümüz Türkçesine
çevirmiş, notlar ve açıklamalarla genişleterek yayına hazırlamıştır. 13,5
x 21 santim ölçülerinde, 208 + 60 = 268 sayfalık eserin tam adı; Seyyid Burhâneddin Çelebi NASREDDİN HOCA
LÂTİFELERİ Burhaniye Tercümesi
’dir.

Nasreddin Hoca hakkındaki
incelemelerin en ilmî, isâbetli ve kapsamlı olanının Prof. Türkmen tarafından
gerçekleştirildiği söylenebilir. Eserin arka kapak yazısındaki Nasreddin Hoca
yorumu muhteşemdir:   

Nasreddin Hoca… O’nu kim anlatabilir… Hayatın
mevcut görüntülerini aşarak, gülümseyen, muzip, esprili, düşündüren, yüzünün
olanca derinliği ve kuşatıcılığı ile O’nun kadar anlatabilen bir başkası var mı?

O, yerleşik olanı ve alışılagelmişi aşan yeni bir
mantık, alelâde kurnazlığı iptal eden bir zekâ, hileye bile varlık tanıyan bir
hoşgörü…

O’nu mizaha hapsetmek mümkün mü? O, medeniyetimizin
çok cepheli bir portresi. O, bazen insanın içinden geçenleri okuyan ve insan
davranışlarının zengin anlamlarını ortaya çıkaran bir psikolog, bâzen hayatın
anlamını, bir cümleyle özetleyen bir bilge, bazen toplumu çözümleyen ve sosyal
ilişkileri kendi formülleri ile açıklayan bir sosyolog. Bâzen de hükümdara
karşı siyâset üreten bir stratejist. Veya Yaratıcının işlerini derinden
kavrayan bir mutasavvıf… Yaratılışın cilvelerini görüp mevcut kanaatini hemen
iptal eden bir mütevekkil… Ve… gönlü ile Yaratıcı arasına gayriyi sokmayan
bir derviş… Velhasıl kalbine bütün varlığı doldurmuş ve her yaştan insanın
gönlüne yerleşme mahâreti göstermiş bir dost, bir akraba…

Öyle bir miras bırakmış ki ona büyükten küçüğe herkes
tâlip. Ve herkese kendisi kadar seslenmenin sırrını bulmuş bir simyacı.

BÜYÜYEN AY YAYINLARI:

İskenderpaşa Mahallesi, Kıztaşı Caddesi Nu: 13,
Kat: 2 Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer:

 0.212-533
18 11  e-posta:
info@buyuyenayyayinlari.com.tr  www.buyuyenay.com.tr 

 

Prof. Dr. FİKRET TÜRKMEN 

     1945 yılında Yozgat’ın Boğazlıyan
kazasına bağlı Abdilli köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, ortaokulu
Boğazlıyan’da, liseyi ise Bursa Işıklar Askerî Lisesi’nde okudu. Erzurum
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden
1967 yılında mezun olarak Konya Erkek Lisesi Edebiyat öğretmenliğine tâyin
edildi. 1968 yılında Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde
halk edebiyatı asistanı oldu. 1972 yılında, Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın
yanında ‘Garip Hikâyesi Üzerinde
Mukayeseli Bir Araştırma
’ isimli çalışması ile doktorasını tamamladı.
1974-1976 yılları arasında, Paris’te Prof. Dr. Pertev Naili Boratav’ın
yanında Sorbonne’daki folklor metodolojisi ve halk edebiyatı ile ilgili ders,
seminer ve konferanslara katıldı. Türkiye’ye döndüğünde 1976-1978 yıllarında
Atatürk Üniversitesi’nde çalıştı. 1978 yılında Ege Üniversitesi’nde yeni
açılan Sosyal Bilimler Fakültesi’ne (şu anki Edebiyat Fakültesi) naklen tâyin
edildi. 1980 yılında ‘Tahir ile Zühre
isimli eseri ile doçent, 1986 yılında ‘Nasreddin
Hoca Fıkraları
’ konulu tezi ile de profesör oldu. 1992 yılında Ege
Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nü kurdu ve kurucu müdür
olarak 2012 yılında kadar görev yaptı. Fikret Türkmen 1995 yılında Manas
Destanı üzerindeki çalışmaları ve yayınladığı araştırmaları ile Kırgızistan
Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından ‘Manas-1000
nişanı ile mükâfatlandırılmış, 1996 yılında da Türkmenistan’ın en büyük
armağanı olan ‘Milletlerarası
Mahdumkulu Armağanı
’ verilmiştir. Türk Dünyası’na yönelik başarılı
çalışmalarından dolayı, 1999 yılında Türksav tarafından ‘Türk Dünyasına
Hizmet Armağanı’na layık görülen Türkmen, 2012 yılında yaş haddinden emekli
oldu ve Ege Üniversitesi Senatosu tarafından üstün hizmet altın madalyası ile
taltif edildi.

     Yayınlanmış
Eserlerinden bâzıları:
Âşık Garip Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma, Tâhir ile Zühre Hikâyesi,
Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesiri, Sahâda Folklor Derleme
Teknikleri, Türkmen Şiir Antolojisi, Tâhir ile Zühre ve Âşık Şeref Taşlıova’dan
Derlenen Halk Hikayeleri.

 

 

SEYYİD BURHÂNEDDİN ÇELEBİ: 

     1166 veya 1169 yılında Tirmiz’de doğdu.
Soyu Hz. Hüseyin’e dayandırılır. Tirmiz’de ilim tahsilinden sonra 1208’de
Belh’e giderek Mevlânâ’nın babası Sultanülulemâ Bahâeddin Veled’e intisap
etti. Kırk gün sohbetinde bulunup icâzet almasının ardından Tirmiz’e döndü.
Ertesi yıl tekrar Belh’e gelip burada üç yıl kadar kaldı. Bu dönemde henüz
çocuk yaşlardaki Mevlânâ’nın atabegliğini üstlendi. Bahâeddin Veled’in
ailesiyle birlikte Belh’ten hicret etmesi üzerine Tirmiz’e döndü. Daha sonra
Anadolu’ya geldi, Konya’ya yerleşti. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin daha
mükemmel yetişmesi için tavsiyelerde bulundu. Sonra talebesinden izin alarak
Kayseri’ye gitti, Sultan Alâeddin Keykubad’ın eşi Mahperi Hâtun tarafından
yaptırılan Huand Hâtun Camii bitişiğinde hâlen müze olarak kullanılan
medresede ders okuttu ve Hakırdaklı Camii’nde kısa bir süre imamlık yaptı.

     Seyyid Burhâneddin Çelebi’nin 1241
yılında vefat ettiğine dâir bilgiler vardır. Türbesi 1892 yılında Ankara
Valisi Âbidin Paşa’nın yardımıyla Kayseri mutasarrıfı Mehmed Nâzım Paşa
tarafından yaptırılmış, Farsça kitâbesi Ali Emîrî Efendi hattıyla
yazılmıştır.

     Seyyid Burhâneddin’in tasavvufî
sohbetlerinin zaptından meydana gelen, seyrüsülûk ve mârifetullah
bahislerinin veciz sözlerle anlatıldığı, çoğunluğu Farsça, kısmen Arapça
yazılmış Ma
ʿârif adlı eserinde Senâî, Ferîdüddin Attâr ve Nizâmî-i Gencevî’den
şiirlere, Hasan-ı Basrî’den Bahâeddin Veled’e kadar meşhur sûfîlerin
görüşlerine yer verilmiştir. Eserdeki konular, Bahâeddin Veled’in Ma
ʿârif’indeki
bahisler ve Mes
̱nevî’de anlatılan fikirlerle uyumludur. Mes̱nevî’de
yer alan, savaşta bir müşrikin Hz. Ali’nin yüzüne tükürmesi, Îsâ’nın, ‘En çetin şey nedir’ sorusuna ‘öfke’ diye cevap vermesi, Fahreddin
er-Râzî’yi kınayış, ‘ene’ (ben) sözünün Firavun’un ağzında bir yalan,
Hallâc-ı Mansûr’un ağzında bir nur oluşu, sülûkun sonu olup makāmâtın sonu
olmadığı gibi konular Ma
ʿârif’teki bahislerin etraflıca izahından ibârettir.
Kitabın sonunda Muhammed ve Feth sûrelerinden bâzı âyetlerin işârî tefsiri
bulunmaktadır. Eser Abdülbaki Gölpınarlı ve Ali Rıza Karabulut tarafından
Türkçeye çevrilmiştir.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

BABA BAK
DENİZ – BABALAR VE KIZLARI

Türkiye’de gazeteci, Fransa’da edebiyatçı
olan Nedim Gürsel, 12 Mart 1971
muhtırası ve 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra Türkiye’yi terk etmek
mecburiyetinde kalmıştır. Kendisi Paris’te, 2013 doğumlu kızı, annesi ile
birlikte Ankara ve İstanbul’da, yaşıyor. Eşi ve kızıyla nâdiren ve de kısa
süreli olarak bir arada bulunabiliyorlar. 
Baba Gürsel geç gelen berâberliğin erken biteceği düşüncesinin hüznü ile
hasretini kitap sayfalarındaki sohbetlerle gidermeye çalışıyor. Baba-kız
ilişkileriyle başlayan hasret ürünü buruk satırlar, gelecek hakkındaki
düşüncelerle, tahminlerle, hâtıralarla, masal ve hikâyelerle devam ediyor.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 216
sayfalık eser, Şubat 2020’de yayınlandı.

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1,
Golden Plazza Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83
16 
www.dogankitap.com.tr  e-posta: satis@dogankitap.com.tr 

 

 

BİR OSMANLI
KIZININ ALMANYA GÜNLÜĞÜ

Şâziye Berin
Kurt
, İkinci
Meşrutiyet döneminde, henüz Birinci Dünya Savaşı devam ederken Tıp tahsili için
Almanya’ya gönderilmiştir. ‘Bir Osmanlı
Kızının Almanya Günlüğü’
nü, yirmi yaşında gittiği Almanya’nın Heidelberg
şehrindeki ilk senesinde yazmıştır.

9 Ekim 1917’de İstanbul’dan ayrılan genç kız, uzun
yıllar Almanya’da kalır. Heidelberg’de yerleştikten üç buçuk ay sonra, 20 Şubat
1918’de bir günlük tutmaya başlar ve gündelik hayatını 26 Ocak 1919’a kadar
defterine kaydeder. Günlükte savaşın Almanya’nın sosyoekonomik durumu
üzerindeki olumsuz etkileri hakkında analizler olmamakla birlikte, savaştan
mağlûp çıkan ülkenin yaşadığı köklü değişimlere dâir verilen bilgiler dikkat
çekicidir. İmparatorun tahttan inmesi, cumhuriyetin ilânı, bâzı şehirlerin
Fransız ordusu tarafından işgali, ilk seçimlerin yapılışı gibi…

Şaziye Berin Kurt’un günlüğü, kendi tecrübelerine âit
insanî boyutun ötesinde târihî bir önem de taşımaktadır. O; Yirminci yüzyılın
başında Osmanlı Devleti’nin askerî, kültür ve iktisat alanlarda artan irtibatı
kapsamında Almanya’ya gönderilen binlerce Türk gencinden biridir. Onun
Heidelberg’deki sâdece ilk bir yılını kapsayan günlüğü, söz konusu kütlenin
oralarda yaşadıkları hayata dâir şimdilik ulaşabildiğimiz içeriden tek belge
olarak dikkati çekmektedir.

Hakan Sazyek’in yayına hazırladığı eser, 13,5 X 19,5
santim ölçülerinde, 170 sayfa hacimle Ocak 2020’de yayımlandı.

ÇOLPAN YAYINEVİ:

Mustafa
Kemal Mahallesi, 2157. Sokak Nu: 12/A Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-419 80 96

Belgegeçer:
0.312-418 45 12  e.posta:
bilgi@colpankitap.com //  www.colpankitap.com                               

 

SEYYİD NESÎMÎ – DOSDOĞRU
YOL

‘Seyyid
Nesim’ mahlası ile tanınan, asıl adının Ali İmadedin olduğu tahmin edilen
şahıs, şöhreti geniş bir coğrafyaya yayılan Türk şairidir. Yine tahminen 1369
yılında doğdu. Değişik kaynaklarda doğum yeri İran’da Tebriz ve Şiraz, Irak’ta
Bağdat’ın Nesim Kasabası, Anadolu’da Diyarbakır, Azerbaycan’da Şamahı olarak
kayıtlıdır.  Azerbaycan Türkçesi ve Farsça
divanlar, bir kısmı bestelenen Arapça şiirler de yazmıştır. Diyarbakır, Bursa
ve Ankara’da bulunmuştur. Anadolu’da, Azerbaycan’da ve İran’da tanınan ve çok
sevilen bir şâirdir. 700 yıldan beri şiirleri Türk Dünyasında okunmakta ve
ezberlenmektedir. Emir Timur gibi cihangir ve gaddar bir kumandana meydan
okuyan, mücâdelesi ve azmiyle takdir edilen bir vatanseverdi.  

Şiirleri
döneminin pek çok şâirini etkilemiştir. Hallac-ı Mansur’un ifadelerini andıran
cümleleri, şiirlerinde bolca kullandığı içn idârecilerin tepkisini çekmiş ve
1419 yılında Halep’te 50 yaşında iken idam edilmiştir.

 Çınar
Ata
(Alper Kağan Üçer) tarafından telif edilen 12 X 19,5 santim ölçülerinde
384 sayfalık eser Haziran 2020’de yayımlandı.

26
Şubat 1992 târihinde Ermeniler tarafından hunharca katledilen Hocalı katliamı
şehitlerine ithaf edilen eser; ‘Yaradanın
izniyle, zerreden küreye, Bütün varlığı yoktan yaratan Tanrı! Göğe asılı
güneşin, karanlığa perde olan ayın, Ötüken Ormanları’nın, Hira Dağı’nın sâhibi
Ulu Allah! Pirlerimiz sâdece Sana boyun eğmişler. Nesîmî Yol’daşlarından bu
secdeleri esirgeme. Karalara bürünen Kâbe’nin Tanrı’sı, huzurunda hüküm yeri
kurulduğu gün, bize esenlik ver, yolumuzu aydınlat
…’ sözleriyle başlıyor. Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer
Gülsevin ‘Takdim’ yazısıyla devam
ediyor. Arka kapakta, Azerbaycan Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçisi Hazar
İbrahim’in eseri tavsiye eden yazıları bulunuyor.

Şiir
atmosferinde kaleme alınan destan-roman;

Bir feryat koptu,
dört kapı kırk makamdan ve cümle varlıktan…                                                                          
Yalnız değilsin Şamahılı Seyyid Muhammed oğlu Seyyid İmâdüddin
Ebü’l-Fazl Ali Nesîmî,
                      Yolun sâhibi mühlet
verdikçe, kıyamete dek, yalnız evliyalar enbiyalar değil, Yoldaşların seni
bırakmayacak ey Sultan-ı Evliya.                                                                                                                        
Sen de bizi bırakma!

Bu risalede ismi
zikredilen cümle uluların, talebelerinin ve hocalarının aziz, pak ruhları için
el-Fâtiha.

Sözleriyle
sona eriyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta:

İnsan-ı Ebed Müddet

0

 Tarihsel okumalar
yaparken insanın geçmişine öykünmemesi

mümkün görünmemektedir. Önemli olan öykünmelerin bir varmış

bir yokmuş masalsı anlatımdan çıkarılmasıdır. Yoksa uyuma

modundan bir türlü çıkamayacağız. Kronolojik tarihsel
yöntemle

zihinsel bunamaya sebep olmadan, uzak tarihe bakıp içinde

bulunduğumuz yüzyıla körleşmeden kendimize bir daha bir daha

bakmak gerekmektedir. Türkler binlerce yıldır tarih yapmakla

meşgullerdi, şimdi tarih yazma zamanı gelmiştir. Fakat bu

akşamdan sabaha olacak bir iş değildir. Çünkü üzerimizde
yüzlerce

yılın duygu ve düşün dünyamızı şekillendiren ağırlığı ve
bunların

getirdiği ön kabulleri var. Sosyal, siyasal, ekonomik,
tarih, felsefe,

edebiyat, dini hangi alana bakarsanız bakın o alan ön
yargılarla

ritüelleştirilmiştir. Ritüelleri/retorikleri yıkmak devlet
kurmaktan

daha zordur.

 Kestirmeden girersek
yani kitabın ortasından yazacak olursak

Türklerde asıl olan devlet-i ebed müddet değildir. Esas olan
“ İnsan-ı

Ebed-i Müddettir ”. Bunun bir başka versiyonu “İnsanı Yaşat
ki

Devlet Yaşasın”. Türkler için devlet sonuçtur/araçtır yani
yolun sonu

veya temel amaç değildir. Türk’ün kadim tarihi insan mı
devlet mi?

Diye bir ikilemi bize sunmaz. Böyle bir soru anlamsız ve
saçmadır.

Çünkü Türklerde “İzokrasi” temelli bir anlayış hakimdir.
Tarih bize

şunu açık bir şekilde göstermektedir ki insanını merkeze
almayan

hiçbir Türk Devleti ya da hakanı ayakta kalmamıştır. Diğer
bir bakış

açısıyla devleti ve onun ifade ettiği gerçek anlamı bilmeyen
insan

topluluğu da bırak devlet kurmayı dernek bile kuramamıştır.
Türk

halkı “Karabudun” bunun farkında olarak insanı, töreyi,

bağımsızlığını önceleyerek “İL”in temellerini atmıştır.
Birini birinin

yerine tercih etmemiştir.

 Bize dayatılan bu
tercih dayatmaları yerine yapılması gereken ilk

şey aklımızı ve düşünme yetimizi elimizden alan kutsal
devlet

retorikleri ile gözümüze tutulan ışıktan kurtulmamız
gerekmektedir.

Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Aydın, bilimsel ve
derin

görünümlülerin tarihe dürbünün tersinden bakması bile bunu

engelleyemeyecektir. Halkın akıl ve duygu dünyası
kirletilmiş olsa

da, öngörüleri bulanık hale getirilse de, zihnen
köleleştirilmemiş bir

milletin ulaşacağı yer doğal bir şekilde devlete çıkacaktır.
Çünkü

devlet “İL” dediğimiz en üst siyasal organizasyon Türk
milletinin

kültürel hafızalarına kodlanmıştır. Milletin sahip olduğu bu
hafıza

nedeniyle Türkler dünyanın neresinde olursa olsun
konar-göçer

yaşamın sağladığı teşkilatçı pratikle her coğrafyada
akşamdan

sabaha devlet kurmuştur, kuracaktır.

 Dikkat edilmesi ve
üzerinde durulması gereken esas mesele devlet

kavramı değildir. Düşünülmesi, konuşulması ve üzerine
titrememiz

gereken devleti oluşturan dört taşıyıcı temeldir. Bu temel
kolonlar

şunlardır: İnsan (Aile-Millet), bağımsızlık (Özgürlük), töre
(Adalet),

yurt(Ülke). Fikri ve vicdanı hür olmayan insan, ekonomik,
siyasi,

kültürel özgürlüğü olmayan halk, adaleti (TÖRE) kalmayan bir
millet

devletli olabilir mi? Elbette hayır. Bize düşen devleti
devlet yapan

temel ilkeleri kıskanç bir şekilde korumak, insanı esas alan
tarihsel

arka planımızı, tavrımızı, düşüncemizi, sosyal devlet
yapımızı

bıkmadan usanmadan anlatmak ve yaşatmaktır.

 Okuma, düşünme ve
yorumlama işini birilerine ihale ettiğimizden,

edebiyat, sanat, felsefe, kültür inşa etmek yerine betonarme
bina

inşa etmekle meşgul olduğumuzdan içine doğduğumuz derin
tarihi

ve kültürü ıskalıyoruz. Bilinçli yalanlarla tersyüz edilen,
sistematik

ve süreklilik içeren anlatılarla dizilerde ve sosyal medyada

gördüğümüz her yapıyı “sakallıyı” devlet sanmaya başlamışız.
Bu

da yetmemiş önünü arkasını süsleyip derin/sığ devlet demeye

başlamışız. Devletin derini sığı olmaz. Başka bir anlatışla
derin ya da

sığ olan toplumdur. Devlet milletin kümülatif aklıdır. Akıl
ne kadar

başta olursa o kadar derin olur. Aksaçlılık fiziksel bir
özellik değildir,

Türk derin düşünce tarihinin ve Türk Milletinin bizatihi
kendisidir.

 Eğer bireyler
dolayısıyla toplum yukarıda anlatmaya çalıştığım

kendi temel değerlerinden uzaklaşmışsa meydana getireceği
yapı

aynadaki yansıması olacaktır. Kendi kimliğini korumayı
başaramayan

halk bulunduğu coğrafyada sığ kalmış demektir. Sığ kalan
toplum

tehlikeli bir hal alan küresel ısınmanın çabuklaştırmasıyla

buharlaşabilir. Millet bilincinin, bağımsızlık idealinin,
töreli olmanın,

özgürce yaşamanın yolu, ülkenin ve ülkünün korunabilmesinin
yolu

da Türkçe konuşmak ve düşünmekten geçmektedir. Dirliğimizi
ve

birliğimizi bu ilkeler çerçevesinde yaşayıp yaşatan,
benimseyen,

koruyan, anlayan ve anlamlandırarak yaşamına katan Türk
Halkı

“Karabudun” derin milletin (devletin) ta kendisidir.

“50 Yaş Üstündeki Herkesi Öldürün”

0

Bir ülkenin kralı, bir gün emir
veriyor. Bütün memlekette bulunan 50 yaş üstündekiler toplanacak ve infaz
edilecektir. Kralın bu emrini duyan gençlerden biri, babasını samanların altına
özel olarak yaptırdığı sığınağa saklar. Verilen emir mucibince memlekette
bulunan 50 yaş üstündekiler toplatılır ve hepsi infaz edilir. Sadece sığınakta
saklanan baba infazdan kurtulur.

Kral uyanıktır. Bakar ki, herhangi
bir tepki ve direniş olmamıştır. Hatta öyle ki, babalarını kendi elleriyle
teslim edenler dahi olmuştur.

Aradan bir süre geçtikten sonra
kral,“kırk ile elli yaş
arasındakileri deniz kenarına toplayın der.”
  Emir üzerine toplanırlar. Kral,“size
üç gün süre. Üç gün sonra geleceğim. Bana kumdan tespih yapacaksınız. Eğer
beceremezseniz hepinizin başı kesilecek”
der.

Bir gün geçer kumdan tespih yapmak
ne mümkün.

İkinci gün geçer hiç bir şey
yapılamaz.

Üçüncü günün akşamı, babasını
sakladığını bile, ölüm korkusundan unutan genç adam, koşarak babasının yanına
giderek durumu anlatır… Babasının nasihatini dinler.

        Verilen
üç günlük süre bitmiştir. Deniz kenarına toplanırlar.Fakat ortada tespihten
eser yoktur.

Cellatlar hazırdır. Ahali korku
içinde kimisi eşinin, kimisi babasının, kimisi abisinin, kimisi en yakınının
infazının kaygısı içindedir.

Kral infaz emrini vermek üzere
alana gelir. Verilen süre doldu,“görevi
yerine getiremediniz der.”
Tam cellatlara infaza başlayın, emrini vermek
üzere iken, babasını gizleyen adam, krala bütün ahalinin duyacağı ses tonuyla
seslenir;

“Muhterem Efendimiz, biz bu
vazifeyi yerine getirirdik. Lâkin, bize bir sorun bakalım niye getirmedik?”der.

Kral, olmayacak bir şeyin cevabının
da olmayacağını bildiği için, alaycı bir edayla “neden” diye sorar.

Genç adam cevap verir.
“Efendimiz, biz çok düşündük kumdan tespih taneleri yapmak çok kolay.
Lakin bunun imamesi nasıl olacak? Kralımız ya beğenmez ise diye endişe ederiz…

Siz her konuda memleketin en
iyisisiniz. İmameyi siz varken bizim yapmamız ne haddimize… “Siz imameyi yapın, biz de taşları etrafına
hemen diziverelim”
der.

Kral çok zor durumda kalmıştır.

Haliyle, infaz emrini veremez.
“Tamam sizleri afettim” demek mecburiyetinde kalır. Fakat etrafında
bulunan kurmaylarına dönerek,“Ulan
şerefsizler hani hepsi ölmüştü bunların? Saklanan tecrübeli birini mutlaka
gözden kaçırmışsınız!”
der…

Evet üretilen bir virüs hayatımızı
ve dünyamızı alt üst etti. Devletimizin yöneticileri salgına karşı tedbir almak
gerekçesiyle, en tecrübeli kesim olan büyüklerimizi normal hayattan
uzaklaştırdılar. Hayatımızın en kıymetlileri olan, hafızamız olan, bir sözleri
ile bizi yaşatacak ya da kırk yıl ileri götürecek olan tecrübelilerimizi hedef
aldılar. İnsan içine çıkmalarına izin vermediler.

Maalesef öyle bir psikolojik
duruma geldik ki; neredeyse virüsün sebebi ilan edeceğiz onları. İşte bunu
onlara yapmayalım, onları incitmeyelim…Tıpkı menkıbedeki babasını gizleyen evlat
gibi koruyalım. Onlara çok kıymetli olduklarını, onlara çok ihtiyacımız
olduğunu, onlarsız bu karanlık yoldan çıkamayacak olduğumuzu ve onları çok
sevdiğimizi hissettirelim.  Şunu
unutmayalım ki, onları feda edersek mutlaka sıra bize gelecektir.

Mesela ben 48 yaşındayım kumdan
tespih nasıl yapılır onu da bilmem. Çok krizler yaşadık hayatımızda. Lakin;
rahmetli babam ve anam, her ne zaman zorda kalsak, hep bir hal çaresi bulmak
suretiyle bizi selamete çıkarırlardı. Biz onları gözden çıkaramayız.

Sıkı sıkı sarılın, korkmayın, onlar
olsa olsa bizim PANZEHİRİMİZ olur.

Yeter ki, biz onların VİRÜSÜ
Olmayalım.

Onlara “Evinde Kal” değil, “BİZIMLE
KAL” deme vaktidir. 

 

Ak Parti Nasıl Düzelir

İçlerinde
Ülkücü var, solcu var, sağcı var, kadiri var, menzilci var, kürtçü var, lazcı var, Süleymancı var, fetöcü
var, nursici var, mursici var, lgbt
ci var, Dindar var, dinsiz var…

Mafya var, mağdur var, oportünist var, Şeriatçı var,
kapitalist var, roman var, manav var, muhacir var, , Hristiyan var, Musevi var, Süryani var, ermeni var, rum var, kör var, sağır var, idealist var,
gamsızı var, koltukçu var, yağcı var,
bankamatikçi var!

Kısaca
ülkemizde ne varsa Ak partide de hepsi var!

Tam
bir Türkiye mozaiği.

Her kesimden herkes
var.

Ve
en önemlisi mahalle teşkilatından saraya kadar yaptıkları her işte ilm-i siyaset var!

İçlerinden
kimleri ne zaman ön plana çıkartacaklarını ve ne zaman geri çekeceklerini çok iyi biliyorlar.

Halkın
sürekli nabzını tutuyorlar, özellikle de
kendi seçmenlerinin!

***

Bence,
Ak parti kendi seçmeninin ne düşündüğünü önemseyen TEK PARTİ!

Aksini
iddia etmeyin, ayıp olmasın diye bence dedim aslında bence den de öte!

Ne
yapıyorlarsa profesyonelce yapıyorlar.

Ve
kendilerinden olanı asla yalnız ve
mağdur bırakmıyorlar!

Asla!

***

Muhalefet!

Muhalefet
bence tam bir umut kırıcı!

Ülkeyi
karış karış gezip, ne durumda olursanız olun
Ak partiden başka çareniz yok demenin dolaylı yoldan anlatımı üzerine

resitaller şaheserler sergiliyorlar!

Halkın
duygularıyla oynuyorlar!

Ak
partinin yanlışlarını ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarını, EYT’lileri kadın
cinayetlerini, işsizliği, yokluğu, yoksulluğu, mülakatı, torpili, o kadar güzel
anlatıyor o kadar güzel anlatıyorlar!

Tam
halkı Ak partiden vazgeçirecek kıvama getiriyorrrr!

Ve
ondan sonra da!

Aha
sizleri kurtaracak kadro! Sizi temsil etsin diye ben de bunlara karar verdim alın
bunları seçin diye öyle isimleri aday
gösteriyor ki!

Öyle
isimleri önümüze koyuyorlar ki!

Vallahi
Sormayın!

***

İsterseniz
sorun!

Bence
Muhalefet partilerinde ki O isimlerle girilen her seçimde sadece Ak partinin oyu artar!

***

Misal!

Ne misal, misal ne!

Bana
ne!

Neden
isim, isimler vereyim, zaten düzelmeyecek tüm düğmelerin yanlış iliklenmiş
yapılardaki sevdiğim insanlarla neden
aram açılsın!

Anlayan
anlıyor zaten, evet bu halk yağmurdan kaçmak istiyor, istiyor ama doluya tutulmak istemiyor!

***

Youtuber,
vatandaşa mikrofon uzatıyor!

“Nasılsınız?”
diye sorulunca, vatandaş “kötüyüm”
diyor!

“İşin
gücün var mı?” diye soruyor. “Yok!” diyor.

En sonunda vatandaşın
yakınmaları bitince “kime oy vereceksiniz?” sorusuna Ak parti diyor!

Biz
de gülüyoruz!

Hahahahaha!

Açın da muhalefetinize
gülün!

Evet,
vatandaşın canı yanmış, canı çok yanmış ama kendisine çare olacak birileri
olduğuna inanmıyorsa bu da muhalefetin
suçu olmalı!

***

Erdoğan
ceketini asıyor kazanıyor diyen liderler de kendi ceketini asıyor ama
kazanamıyor, kimse de halkın ceketine, halkın sözüne, kendi partilisinin bile tercihine
göre aday belirlemiyor!

En sevdiğim insanların
neredeyse tamamı muhalefet partilerinde ama
hiç birisinin partisinde söz, yetki ve temsil hakkı
yok!

Söz,
yetki ve temsil derken neyi kast ettiğimi anlıyorsunuzdur umarım!

Onlar
çalışıyor birileri onların sırtından
vızzzt Ankara!!!

Sadece
benim değil o partilerin emektarlarının da, halkın da sevmediklerinin çoğu da o
sevdiğimiz insanların partilerinde suyun
başını tutmuş
, söz, yetki ve temsil hakkına sahip!

Anahtar
liste, blok liste, Genel Başkan Listesi!!!!!

Gel
de oy ver!

Ben vermem, bin tane
oyum olsa birini vermem.

Hiç
birinin derdi halk değil, çoğu mikrofon tiryakisi, kiminin de lakabı olmuş Ceyar!

***

Yani
çok edebiyata gerek yok, Ak parti bu ülkenin gerçeği!

Cumhurbaşkanı
İngilizce bilmiyor diyorlar!

Bunu
diyenler de ben de hatta ülkenin %90’ı
da İngilizce bilmiyor!

Falanca
bakan doğru dürüst kitap okumamış diyorlar!

Bunu
diyenler de ben de hatta ülkenin %90’ı
da doğru dürüst kitap okumuyor!

Aklıma
çok örnek geliyor ama yazarak sayfa doldurmaya gerek yok, yazdıklarımı çok
umursayan varsa, gelsin çay ısmarlar bin tane daha örnek veririm.

***

Düşünün ki!

Ülkede
her seçim istisnasız ön seçim yapan tek parti Ak parti!

Adamlar
kendilerine kesinlikle oy vermeyen hatta adaylarını sevmeyen sivil toplum
yöneticilerini bile arayıp ön seçimlerine davet edip!

Gelin
adaylarımızı değerlendirin, belki
hakkında olumsuz düşünmediğiniz bir adayımız vardır
, biz iç
değerlendirmemizi yaparken sizin görüşlerinize değer vereceğiz diyorlar!

Belki
de o sonuçlara hiç bakmıyorlar bile ama ilm-i siyasetlerini layıkıyla
yapıyorlar!

Peki,
muhalefet ne yapıyor!

Ya
önüne bir milyoneri ya da kendi marka değeri için çalışan laf ustasını ya da
yıllardır değişmeyen bir eskiyi yeni diye “al
bunları seç”
diyorlar!

Sen
de çaresizce herhangi bir Genel Başkanın tercih ettiklerini seçiyorsun, sonra da sana bu zorla seçtirilenler ya
parti değiştiriyor ya istifa edip kendi partisini kuruyor ya da senin kapını bir
kez dahi çalmıyor!

Bence
herkes ya direkt ya da dolaylı olarak Ak partiye çalışıyor!

Madem öyle aracılara
neden oy verelim ki!

Gelin
hep birlikte direkt oy verelim adamlar % 80 / 90 oy ile iktidar olsunlar o
zaman!

Ne
yapıyorlarsa yapsınlar!

Ha!
Ak parti de de kantarın topuzu kaçtı nasıl düzelir? Diyorsak!

Bizim
düzelmemiz lazım, biz düzelirsek Ak
parti de düzelir!

Böyleyken
böyle.

Salı
günümüz de mübarek olsun, selam ve dua ile.

Cinayeti Gördüm

0

Aşağıda anlatılanlar 1966 yılında İngiltere’de çekilmiş
İtalyan-İngiliz ortak yapımı bir filmin hikâyesidir. Çevrildiği yıllar adından
çok ses getiren ve tartışılan filimin konusu hayli ilginç.

Filmin ana karakteri Thomas, altmışların Londra’sında zengin ve ünlü
bir fotoğrafçıdır. Bir gün şans eseri bir parkta iki aşığa rastlar ve onların
fotoğraflarını çeker. Bu arada kadın tarafından fotoğraflarının çekildiği fark
edilir. Koşarak fotoğrafçının yanına gelen kadın umutsuzca negatifleri almaya
çalışır fakat Thomas kadını reddeder.

Kadın, Thomas’ın stüdyosunu nasıl olduysa bulur, fotoğrafları almak
için para hatta vücudunu teklif eder. Bu olay fotoğrafçının şüphelenmesine ve
filmleri incelemesine neden olur. Resimleri stüdyoda büyütür. Bu işlem sırasında
resim karesinde silahlı bir adamı belli belirsiz açığa çıkarır. Resimleri
tekrar tekrar büyütür. Artık siyah/beyaz karedeki gizlenmiş silahlı adamı ve
yerde yatan cesedi görmüştür.

 

Thomas, fotoğrafı çektiği parka tekrar gider cesedi, parkta çalıların
dibinde bulur ancak şanssızdır yanında fotoğraf makinesi yoktur. Film,
Thomas’ın cinayeti kanıtlama çabalarıyla devam eder. Bir arkadaşının da tanık
olması için uğraşır, ancak ceset artık orada değildir, bu arada stüdyosundaki
resimler de ortadan kaybolmuştur.

 

İzleyici filmin sonuna kadar cinayetin
arkasındaki sırları (veya cinayetin gerçekleşip gerçekleşmediğini) asla
öğrenemez. Aslında film, seyircinin onu nasıl algıladığıyla ilgilidir.

 

 Bu filmin konusunu Sedat Peker’in haftada bir
yayınladığı videolara benzetiyorum. İzleyicilerin kafası karışık, az değil 300
milyon kere tıklanıp izlenmiş, doğruluğuna inansa bir türlü inanmasa bir türlü.
İnanılmayacak gibi değil aslında. Cemil Çiçeğin dediği gibi: “Ortalıkta siyasetçilerin araçlarına
çantalar dolusu para konulduğu iddiaları var. Bunu görmezden gelebilir misiniz
?”

 

Ancak bir durum var ki, ortalık
toz duman olmuşken hükümet yetkililerinden kamuoyunu doyurucu henüz bir
açıklama yapılmış değil. Yayınlanan videoların merkezindeki isim İçişleri
bakanı. Bir taraftan kendisine atfedilen suçlamaları inkâr ederken, diğer
yandan bir önceki bakan çocuklarının isimlerini ifşa ediyor.

 

 Bu arada “Adalet
yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun
” diyen Adalet Bakanının hiç sesi
çıkmıyor. Cumhurbaşkanı yine öyle… Sadece susuyor. Tahtları sarsılan
gazeteciler sessiz sedasız meydanı terk ederken ortada bir değil, iki değil
onlarca failin ismi geçiyor, üstelik işin içinde cinayetlerden tutun da gasp,
irtikâp her türlü suçlama orta yerde duruyorken tek bir yetkilinin ağzını bıçak
açmıyor.

 

İster misiniz 17/25 olaylarının
neticesi bu konuya da sirayet etsin? Biliyorsunuz Ayakkabı kutularında
yakalanan  milyon dolarlar, bakan
çocuklarının yatak odalarında bulunan para sayma makinaları, 700 bin liralık
kol saatleri…vs, vs. Hatırlarsanız yakalanan dolarlar sahiplerine faiziyle
tekrar iade edilmişti ve sonunda bu işin faillerinden bazıları adeta
ödüllendirildi. Bilmeniz gerekir sanırım birisi şu an halâ Prag büyükelçisi. (Ülkücü katili zanlısı Viyana Büyükelçisini
bu olayın haricinde tutuyorum
.)

Şimdi ne olacak yani, biz bu
filmi daha önce görmüştük, o günlerde ne olduysa şimdi de o olur deyip susacak
mıyız? İşlenen bunca cinayeti, millete ait gasp edilen milyar dolarları görmezden mi geleceğiz?

Alışılmış algılar birilerinin
gözlerini perdeleyebilir ama ben: “Cinayeti
gördüm
!”

 

Sağlıklı kalın.

Sedat Peker’in Örgüt Lideri Kim?

Sedat Peker ismi her geçtikçe
“organize suç örgütü lideri” sıfatıyla
anılıyor. Fakat Peker videolarının en ağır suçlamalarına muhatap olan Eski
İçişleri Bakanı Mehmet Ağar da bizzat Sedat Peker de “örgüt lideri” sıfatının doğru olmadığını açıkladılar.

Sedat Peker’in “derin
devletin başı” diye tanımladığı, uyuşturucu/
akaryakıt kaçakçılığı ve cinayetlerle suçladığı Mehmet Ağar “Peker
organize suç örgütü lideri değildir, lideri olmak öyle kolay iş
değildir, mensubudur” dedi.

Ağar, Peker’in iddiaları için,
“PKK, FETÖ vd yasadışı örgütlerin sitelerinde ortaya atılmış yalanlardır.” “Bir
gizli servisin kontrolünde ve yönlendirmesinde olan işlerdir” ifadelerini kullandı.

İlginç olan husus şu ki, Sedat
Peker de Twitter’den “Ben bu suç
örgütünün lideri değilim, sadece üyesiyim. Bu örgütte ara yönetici bile
değilim” açıklamasını yaptı.

Demek ki, Sedat Peker’in de
sıradan bir mensubu olduğu, büyük bir suç örgütü yapılanması var. Bu örgütün bazı üyeleri “bir gizli servisin
kontrolünde ve yönlendirmesi ile iş yapıyor.”

****

Şimdi cevaplanması gereken
onlarca sorudan daha önemli ve öncelikli bir soru ortaya çıkıyor: 

Peker’in mensubu olduğu
bu büyük suç örgütünün adı ne, örgütün lideri kim?

Mehmet Ağar’ın bu örgütle ilişkisi var mı? İlişkisi yoksa örgütün adı, lideri ve faaliyetleri
hakkında ne gibi bilgileri var?

Sedat Peker’in “itiraf
ve ifşa ettiği bilgiler” ve ortaya koyduğu iddialar
ile “devlet- siyaset- mafya- medya” arasındaki kirli ilişkilerin
Türkiye’yi bir müsilaj (deniz salyası)
gibi sardığını öğrendik. Ülke meğer oksijensiz
kalmış.

Peker 9. videosunda öyle bir
cümle kurdu ki, ürpermemek mümkün değil: “Tayyip abiyle yüzleşirken devleti
zarara sokacak bir şey söylemeyeceğim… Ama ben pisliksem pislik
silsilesinin en alt seviyesinde benim olduğumu herkese anlatacağım.”

Eski Emniyet Müdürü Hanefi
Avcı’ya göre, organize suç örgütü
liderliğinden hüküm giyen Sedat Peker’in bildikleri çok daha fazladır. “Peker
bildiklerinin sadece yüzde 3’ünü anlattı.”

Peker’in anlattıkları içinde bir
eski Başbakanın oğlu uyuşturucu trafiğini düzenlemekle; bir eski İçişleri
Bakanı uyuşturucu ve kaçak akaryakıt baronluğu ve Uğur Mumcu’nun katili olmakla;
mevcut İçişleri Bakanı suçluları rüşvet
karşılığı korumakla; en büyük medya patronu hırsız ve emanetçi olmakla; bazı
milletvekilleri ve medya mensupları mafyadan para yardımı almakla; bir Bölge
İdare Mahkemesi Başkanı örgüt üyeliği ve rüşvet almakla vs suçlanıyor.

Suçlama ve iddialara muhatap
olanlardan bir tanesi bile cevap veremiyor.

“Suç örgütü mensubu” Sedat
Peker, Cumhurbaşkanına “Abi” diye hitap ediyor ve helalleşmekten
bahsediyor.

“Bir suç örgütünün lideri değil, ara yöneticisi bile olmayan
sade bir üyesinin” itiraflarının ve bildiklerinin
yüzde 3’ü bu boyutta ise, yüzde 100’ü ne kadardır? Hele hele “örgüt
liderinin” bildikleri herhalde hayallerimizin
ötesinde olmalıdır.

*******************************

Nasıl Bir Suç Örgütü Bu?

Anlaşılan PKK ve FETÖ gibi örgütlerden
çok farklı yapıda ama en az bunlar kadar ciddi bir suç örgütü
yapılanması söz konusu.

Hanefi Avcı, Peker’in iddialarıyla
ilgili “tümden kabul etmek de reddetmek de yanlış. Sedat Peker’in
kişiliğine takılmayalım. Bu tür itiraflar dünyada 100 yılda bir olur. Bunu
fırsata çevirelim.” “Bunun siyasi boyutunu Meclis, idari boyutunu Cumhurbaşkanlığı Denetleme
Kurulu, adli boyutunu Adalet Bakanlığı araştırmalı. Bunlar da birbirini denetlemeli”
görüşünde.

Eğer Sedat Peker büyük
bir suç örgütünün lideri değil, ara yöneticisi bile değil, sadece mensubu ise örgütün ve liderinin gücü inanılmaz boyuttadır.
Böyle bir güç, Peker iddialarının siyasi, idari ve adli boyutunu araştırmakla görevlendirilmesi
gerektiği düşünülen devlet birimlerine nüfuz etmemiş olabilir mi?

Diyelim ki bu büyük suç örgütü
devlete bu ölçüde nüfuz edememiş olsun.

Bu durumda dahi örgütün
siyasi ayağının açığa çıkarılmasına izin verilir mi? Kurumların bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yapmalarına imkân
verilir mi?

“Pislik silsilesinin en altındaki” böyle işlere bulaşmışsa, “pislik silsilesinin en üstündekinin” neler yapabileceğini düşündükçe ürpermez misiniz?

Çok karamsar bir tablo
çizdiğimin farkındayım. Ama devletin kurumlarının zayıflatıldığını, bağımsız ve tarafsız olması gereken kurumların “siyasi
irade ile uyumlu hale getirildiğini” biliyorum.

Kurumların işlediği, kuralların bütün vatandaşlar için
işletildiği bir sistem olmadan temizlenmenin
zorluğunu görüyorum.

Siyasi ve sosyal müsilajın
(salyaların) üstten köpükleri toplamakla giderilemeyeceği açık. Sistemi
kirleten bütün kirletici ajanların etkisizleştirilmesi şart.

Bu pisliklerin kökünü kazımamız
ve esaslı bir temizlik yapmamız yeni bir
siyasi iradeyi işbaşına getirmeden imkânsız.

Bu fırsatı değerlendirmek için
erken veya zamanında yapılacak ilk seçimler, son fırsatımız olabilir.

 

ABD Deyince Birden Aklıma Geliverdi!

“İç İşlerinize Karışırız…”

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi
James Jeffrey bir panelde yaptığı konuşmada “Elbette ki İç işlerinize karışırız” dedi. Günlerdir ABD’li
yetkililerin, Gezi Olayları’na ilişkin yaptığı açıklamalar böylece
taçlandırılmış oldu.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü
Jen Psaki’de “… medya kuruluşlarına
yönelik, özgür basının normal işlevini yerine getirmeleri sonucunda
karşılaştıkları her türlü baskıdan rahatsızız”
diyerek görüşlerini ortaya
koydu. ABD’nin Türkiye’nin sahibiymiş gibi tavırlarına daha birçok örnek
göstermek mümkün…

Ancak Jeffrey’in sözleri üzerine
gündemle yada gündem dışı bütün yazılıp çizilenlerin artık bir hükmü
kalmamıştır. Bu açıklama ile daha da net anlaşılmıştır ki; Gezi Olayları dış
mahreçlidir. Bunları yönetenler başta ABD olmak üzere diğer ülkelerin yerli
işbirlikçileridir. Bu işin arasında, bir kısım şuursuz milliyetsever ve
yurtsever farkında olmadan kullanılmıştır.

ABD’nin eski Ankara
Büyükelçisinin sözleri “Mandacı Vesayet”
rejiminin ülkemizde tam manasıyla uygulama alanı bulduğunu hepimize
göstermiştir.

Televizyonlarda bolca
dinlediğimiz ve gazetelerde okuduğunuz sözde aydınların, kayıkçı kavgası da bu
işin bir “ninni” versiyonundan
ibarettir.

Sivas ve Erzurum Kongrelerinde
üstün gelemeyen mandacı zihniyet, Atatürk’ün
1938’deki ölümünden bu yana adım adım Türkiye’yi ele geçirmiş ve aynen
diğerlerinde olduğu gibi önce partiyi kurdurup sonrada iktidara getirdiği
(önceki iktidarları da biliyoruz) AKP ile bunu pekiştirmiştir.

Bu gün Türkiye’nin bağımsız bir
ülke olmadığını yine Jeffrey’in sözleri ile daha iyi anlıyoruz: “Türkiye’nin yaklaşımı daha çok “İç işlerimize nasıl karışma
cüreti gösterirsiniz?”
şeklinde. Evet gösteririz çünkü siz bu
kulübün üyesisiniz.

 Kendinizi izole edemezsiniz”
diyor bu adamlar!

Milli Görüş çizgisinin son 10
yılda Türkiye’yi çaresiz bırakarak teslimiyeti tamamladığı adrese bakın! Ne
milliciler ama?

RTE’nin danışmanlığını da yapmış
olan Cüneyt Zapsu’nun “süpürmeyin
işinize daha çok yarar”
hikâyesinin mutlu sonu “İç işlerinize karışırız” küstahlığı… Nedenlerini tartışırız ama
bize yani bu ülkenin sahibi olan Türk Milletine bunlar müstehak!

Diyeceksiniz ki; hep böyleydi.
Doğru… Mustafa Kemal dönemi hariç bu “Muhteşem
Osmanlı”
yıkılırken de böyleydi!

İngiltere’nin vaktiyle İstanbul
yani Dersaadet Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in 1853’te karısına yazdığı
mektupta “… Reşid’le Sadrazam
azledildi, o saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.”

diye bahsetmesi pek bilinen bir şeydir.

Yine Fransız devlet adamı ve
tarihçisi F. Guizot “… Reşid Paşa,
ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için, en gerekli niteliklerin
birisinden yoksundu; Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türk’tü…”
diyor. Ya bu günküsü?

Guizot’a göre de Reşit Paşa’nın
formülü “Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek
için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek”
tir. Buradan anlıyoruz ki;
günümüzde de süren memleketi peşkeş çekmenin formülünü Reşid Paşa bulmuş ve
arkasından gelenlerde uygulamaya devam etmiştir.

Şimdi verdiğimiz bu tarihi
örneklerdeki şahısları, günümüzün önemli figürleri ile yer değiştirerek
adlandırın, pek bir şey değişmiş mi? Üzülerek ifade etmeliyim ki; faniler bu
dünyadan gelip geçmiş ve yeni faniler onların yerini almış ama Türk’ün yaşadığı
hadiseler adeta “Makus Kader”e
dönüşmüştür.

Türk Milleti, kendisi ve vatanı
hakkında yapılan planları ve sahneye konulan oyunları görmeli, suni
tartışmalardan ve çatışmalardan uzak durmalıdır. Yapılacak en önemli şeylerden
biri sağdan, soldan, demokrattan, liberalden, İslamcıdan gelen tüm saldırıları
kavramak ve ona göre davranmaktır. Yoksa “İç
işlerimize karışmak”
başımıza gelecek olanın milyonda biri bile değildir.

Yalanı Sezip Doğruyu Anlamak -Güven Ve İtibar

Deha ile aptallık arasındaki fark: Dehanın sınırı vardır;
aptallığın ise yoktur. Bu söz Einsteina
atfediliyor. Bir önceki yazımın sonunda şöyle yazmıştım: Doğru tektir. Olsa olsa aynı doğruya birden fazla
cepheden bakılabilir. Fakat yalanın sınırı yoktur. Benzer gerçeklikler.

 

Yalanı nasıl teşhis edeceğiz? Bu soruya cevap bulmak için
kitap yazıldığını, Harvardda
ders açıldığını, yalan detektörlerinin, teyit sitelerinin geliştirildiğini
yazmıştım. Fakat bunların hepsinden daha kolay ve daha basit bir yol var.
Kaynağa bakınız. Kim yazıyor? Gerçekten o mu konuşuyor? Nereden konuşuyor?

 

O kaynağa siz de ulaşabiliyor musunuz?

Bu soruları cevaplandırırken beyana yüzde yüz
güvenmeyiniz. İddia sahibi,
ulaştığı veya ulaştığını iddia ettiği kaynağa sizin de kolayca ulaşmanızı
sağlamak zorundadır. Atıfların maksadı budur. Bu dediğimi falanca şurada gösteriyor. Siz de gidip
onu görebilirsiniz. Tıpkı
bilim metodundaki, tekrarlanabilen deneyler gibi.

 

Geçenlerde saçma sapan bir haber dolaşıyordu. COVID-SARS2
aslında virüs değilmiş
de bakteri miymiş ne 5G ile ürüyormuş. Baştan başa uydurma. Bill Gates bize çip
takacak cinsinden bir palavra. Ama altında imza var: Rusya Sağlık Bakanlığı.
Başka bir bilgi yok. İşte sırf bu bile haberin yalan olduğunun ispatıdır. Bu
bakanlık bunu hangi başlıkla, hangi dokümanda
yayımlamış? Rus sefaretine gitmeye gerek yok. İnternet yalanının panzehri de
yine İnternettir: Hani
bağlantı adresi? Tıklayıp ulaşabileceğimiz sayfa?

 

 

 Tabi ulaştığınız
sayfanın gerçekten de söylenen sayfa olup olmadığını kontrol etmeniz gerekir.
Bakın bakalım Rus Sağlık Bakanlığının
sayfasında gov.ru uzantısı var mı?

 

 

O halde yalandan korunmanın ilk, en basit ve en kolay yolu
imzaya bakmak; bakmak yetmez, imzanın olduğu İnternet kaynağına gidip onu
kontrol etmektir. Haberleri hâlâ insanlar yazıyor, hâlâ kurumlar servis ediyor
ve onlara saniyeler içinde ulaşmak mümkün.

 

 

Sahte kimlikler

Bu yalanların hepsini değil ama yarısından çoğunu bertaraf
eder. Geriye Twitterda ve
başka yerlerdeki sahte isimler kalıyor. Sevilen, güvenilen yazarlar adına, onlarla ilişkisi olmayan sözler
dolaşır piyasada. İlber Ortaylı olmayan kaç İlber Ortaylı var Twitterda; veya Mevlanadan diye aktarılan kaç
uydurma söz. Bir bakın bakalım, o söz, sahibi olduğu iddia edilen kişinin
kaleminden mi çıkmış? Bu sorunun cevabını sıkça şu metotla bulabilirsiniz: Sözü kesin, Googlea, yapıştırın ve iki ucundan çift
tırnak içine alın. Arayın. Tek ulaştığınız nokta, tek kaynak o sizin okuduğunuz
kaynak ve onun benzerleriyse, büyük ihtimalle o kaynak da
yalandır.

 

 

Tırnak içinde dedim
Googleda bir ibareyi, mesela Bunu Googleda arayın
sözünü tırnak içine almadan ararsanız, arama motoru
sıraya bakmadan, kelimeler arasında başka kelime olup olmadığına bakmadan arama
yapar. Tırnak içine alırsanız sadece ve tam o ifadeyi arar. Örnek olarak
verdiğim sözü tırnaksız
aradığımda 8 milyon 350 bin sayfa buldu. Tırnak içinde arayınca sadece 66 sayfa
çıktı.

 

 

 

Bu yolla uydurma bir profesör bulmuştum. Adını ve soyadını
tırnaklı yazdığımda sadece o unvanı aldığını söylediği kurum çıkıyordu. Daha
beteri, o kurumu aradığımda da sadece bizim sahte profesör çıkmaktaydı.

 

 

Hiçbir başarı mutlak değildir. Size sahte banknot da
verebilirler. Fakat haberlerde kaynağı tahkik edebiliyorsanız büyük ihtimalle yalanı yakalarsınız. Eh keşke benim yorumcularım
da gerçek isimleriyle yorum yapsalar. (Şaka şaka, dilediğiniz gibi yapın. Ama
yorumda imza yoksa okuyanlar da her yazılana inanmasın.)

 

 

Güven-
itibar                                                                                              
            

Peki, uzunca bir iletim/ iletişim macerasından sonra nereye
geldik? Gelmemiz gereken yere, güvenirliğe,
insan insan olalı en önemli saydığımız değere, itibara geldik. Haberin kaynağı
belli olunca, artık o kaynağın geçmişini de hatırlayabiliriz. Daha önce
dedikleri doğru çıktı mı? Yoksa bir yalanı, daha büyük
bir yalanla mı unutturmaya çalıştı? Şüpheli
şeyler söyleyip, sonra sıkışınca daha da olmayacak şeylerle göz boyamaya mı
kalktı?

 

 

Güven ve
itibar nasıl kazanılır? Geçmişinde yalan bulunmayacak. Dün kara dediğine bugün ak demeyecek. İtibar böyle bir sicil demektir;
yıllar içinde kazanılır ve tek yalanla yıkılır.

 

 

 

Demek ki geçmiş önemli. Fukuyama, Büyük
Çözülme eserinde, en çok aldatma
olayının turistik gezilerde, turlarda olduğunu söylüyor. Çünkü tura katılanlar birbirinin
geçmişini bilmiyor. Daha sonra da görüşmeyecekler.
O halde itibar yatırımına ihtiyaç yok. Bu, yalanı kolaylaştırıyor. Fakat
toplumun denetim mekanizmasını geçersiz kılan bir unsur daha var; gidilen
yabancı çevrede de turisti tanıyan yok; dolayısıyla itibarım zedelenir endişesi de kalkıyor.

 

 

Eh taze Twitter hesapları da çok şey paylaşmayıp birkaç günlük ve her gün
profil resmini değiştirmiş Facebook hesabı da esrarengiz mahlaslı yorumcu
imzaları da bir bakıma turistik gezi gibidir. Birikecek bir itibar olmadığı
gibi, onları tanıyıp ayıplayacak bir çevre de yoktur.

 

 

Nereye gidiyoruz? Bu anlattıklarımı ve daha ötesini bilen ve
bu yeni gerçeklere göre davranan bir internet kitlesine doğru. Yalan çoğaldıkça,
onu tanıyıp yüz
vermeyeceklerin sayısı da çoğalıyor. Trollerin işi zor. O yüzden iyi maaş alıyorlar. Bazıları devlet memuru.
Bizim devletin değil.( https://millidusunce.com/yalani-sezip-dogruyu-anlamak-guven-ve-itibar/)