8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 393

Gülümseyin!

Dünya
genelinde belli aralıklarla duygu durum araştırmaları yapılıyormuş!

Ülkemizin
de içerisinde olduğu bir araştırmada öfkeli, kindar, stresli ve gülümsemeyen
insanların yaşadığı ülkeler arasında ilk sıralardaymışız!

Birinde
birinci birinde ikinci birinde üçüncü!

En
az gülümseyen ülkeler arasında da 4. Sıradaymışız!

***

Aşağı
yukarı 200 ülke arasında!

Hem
de!

Gülümsemek
sadakadır! Diye öğütleyen bir dinin mensubu olmamıza rağmen!

Gerçi
Allah’ın hangi dediğinde ilerideyiz de bunda geride kaldık o da ayrı dram.,

Deveye
sormuşlar boynun neden eğir, deve de … demiş.

O
hesap.

***

Tahmin
edeceğiniz üzere en çok gülümseyen, her şeyi dert etmeyen, stres yapmayan
ülkeler çabuk affeden, hoş görülü insanlar yine maalesef dinsizlerin çoğunlukta
olduğu ülkelerde yaşıyor!

İlk
sıralarda ki diğer ülkelerin de hepsi çevremizde ki Müslüman ülkeler!

***

Duygu
durumu sağlıklı bir millet değiliz!

Hal
böyle olunca Din iman durumumuz ne kadar sağlıklı olur!

Olsa
ne olur, olmasa ne olur!

O
da sosyologların araştırması gereken bir durum!

***

Aslında
ilahiyatçıların araştırması gereken bir durum ama ilahiyatçılar el atarsa ödenek
açısından pahalıya mal olur diye sosyologlar araştırsın dedim!

Onlar
içerisinde de din ile diyanet ile işi olmayan idealist akademisyenler araştırma
işine el atarsa belki bedavaya bile yapabilirler, insanlık yararına!

Allah
rızası için!

***

İbadetimiz
eksik olursa bu toplumu çok etkiler mi bilemem ama tebessüm ve güler yüz eksik
olunca bu durumunun birlikte yaşadığımız herkesi olumsuz yönde etkilediği bir
gerçek.

Siyasetçilerin
ekranlarda dişlerini sıkarak konuştuğu, kimsenin kendinden olmayana
gülümsemediği, aynı resim karesinde bile olmak istemediği!

Sırf
başka partinin mensubu diye çocuğunu sevdirtmediği, hutbelerden sevgi sözleri
paylaşmak yerine yüzlerce yıl öncesinin lanetlemelerinin aktarıldığı bir zamanda
bu söylediklerimi kim ne kadar önemser bilemem.

Tek
bildiğimin gülümsemek için tebessüm etmek için huzur vermek ve huzur bulmak
için nedenler aramamız gerektiğidir.

Bari
yaratandan ötürü!

Başka
türlü hiçbir şeyi düzeltmemiz mümkün değil.

Az
gülümseyen çok somurtan çabuk sinirlenen geç sakinleşen biri iseniz de!

Hangi
dine hangi inanca sahip olduğunuzun, kutsal gününüzün haftanın hangi günü
olduğunun da bir önemi kalmıyor.

***

Pazar
günümüz mübarek olsun.

Selam ve halalu

Mühimdir: Diyanet İşleri Başkanlığı’na

0

Değerli Başkanım
selamünaleyküm. Bu yazımda tarafımdan mühim olarak telakki edilen bir meseleyi Zat-ı
Alinize arz etmek istiyorum. Mevzu şudur;

Bilindiği üzere, Cuma
Namazı evvelce 16 rekat olarak kılınmakta idi. Fakat meydana gelen salgın
hastalık sebebiyle bir tedbir olarak camilerde kılınmakta olan Cuma Namazının,
son iki rekat sünneti ile 4 rekat olarak kılınan Zuhr-u ahir Namazı   kaldırılarak, 10 rekata indirilmişti.  Başkanlığınız tarafından alınan bu karara
rağmen, bazı camilerde Cuma Namazı 16rekât olarak kılınmaktadır. Fakat birçok
yerde de  imam efendiler Başkanlığınızın
talimatına uymak suretiyle Cuma Namazını halen 10 rekat olarak  kıldırmaya devam  etmektedir. Bu arada cemaatin bir kısmı ise imama
uymayarak Cuma Namazını 16 rekât olarak kılmaktadır.  ( Bende 16 rekât olarak kılıyorum )  Bir kısım cemaat de sadece Cuma Namazının iki
rekaât farzını kıldıktan sora camiden ayrılmaktadır. Halbuki, bu güne kadar
camilerde hocalarımız Bize devamlı olarak Cuma Namazının 16 rekat olduğunu
hususunda telkinde bulunmuşlardır. Velhasılı kelam bu sebeple, ortada karışık
bir durum bulunmaktadır.

Dinimiz İslam, birlik
beraberlik dini olduğuna göre, böyle karışık durumların olmaması icap
etmektedir. Böyle durumları gördükçe bir cemaat olarak üzülüyorum.. Bu gibi farklılıkların
bertaraf edilmesi hususunun ise, tamamen Başkanlığınızın  uhdesinde bulunduğu kanaatinde bulunmaktayım.
Bu sebeple Cuma Namazının kılınması ile alakalı olarak birlik ve beraberliğin
sağlanmasını teminen imkânlar dahilin de lüzumlu tedbirlerin alınması hususunu
takdirlerinize arz ederim.

Muhterem Başkanım, bu
vesile ile selam ve hürmetlerimi sunar, Cenab-ı Allahtan hayırlı günler niyaz
ederim.  

                                  

 

Oğuz Çetinoğlu Ve M. Kemal Sallı Sordu, Kalp Ve Damar Mütehassısı Prof. Operatör Dr. Bingür Sönmez Samîmiyetle Cevaplandırdı.

-‘Kâinatın en şerefli yaratılmışı’ olan insanın,
en hayatî organı olan kalp üzerinde operasyon yaparken neler hissediyorsunuz?

 

Prof. Dr. Bingür Sönmez: Bana sıklıkla şu soruluyor: Siz ölümle
hayat arasındaki ince çizgide koşarak giden bir doktor olarak talihe inanıyor
musunuz?

 

Cevabı çok basit.Ben tâlihe inanmaktan
öte bu işi yaparken tâlihle bütünleşiyorum. 
Mevlevi dönerken, nasıl döner? Bir eli yukardadır, bir eli aşağıdadır.
Esprisi nedir? Tanrı’dan alıyorum, bedenimden geçiriyorum ve toprağa
gönderiyorum.

 

Alevî dede semah yaparken ne
yapar? Bir eli yukarıdadır. O da Allah’tan alır, vücudundan geçirir, toprağa
gönderir. Hep Tanrı’dan bir şeyler alınıp vücuttan geçirilir ve toprağa
gönderilir. Ben ameliyat sırasında ameliyat masasının bir lâmbası vardır. Lâmbanın
bir sapı vardır. Bu ameliyat masası lâmbasının sapını tutarken bir an kendimi o
dönen derviş gibi veyahut semah yapan Alevî gibi hissederim. Sanki yukarıdaki lâmbadan
aldığım enerji vücudumdan geçer ve o esnâda diğer elim hastanın üzerindedir.
Bir an öyle hissederim ki yukarıdan bir şeyler geliyor bedenimden o hastaya
geçiyor. Ona can veriyor muyum? İnanın, bunu bâzen hissediyorum. Yâni ona can
vermeye vesile olduğumu hissediyorum. Diyorum ki; ‘Ben Tanrı ile bütünleşirim burada…’ Allah’ın beni buna vesile
ettiği için de büyük minnet duyuyorum. Bu bir Tanrı vergisidir.

 

-Sizi
tanıyanlar biliyor ve söylüyor: Mesleğinizi seviyorsunuz. En mükemmelini
yapmaya çalışıyorsunuz. Bu alışkanlığınız öğrencilik yıllarından mı geliyor,
sonradan mı edindiniz?

 

Prof. Sönmez: Ben okulda çok başarılı öğrenci değildim. Önümde
öğrenciler vardı. Önümde çok asistan arkadaşlarım vardı. Önümde çok değerli
uzman arkadaşlarım vardı. Ben çok zeki bir insan da değilim, çok akıllı da
değilim ama çok çalışkan bir öğrenciydim. Çok çalışıyorum ama bazen görüyorum
ki bu ameliyat başarıyla bitti. Fakat burada benim el becerim, ilmim buna
yeterli değildi aslında. Bu arada bir fark var, boşluk var. Bu boşluğu dolduran
bir güç var. Ben o gücü derinden hissediyorum zaman zaman. Hep duâ ediyorum ki
o güç hiç eksilmesin arkamdan.

 

-Tıp ilminin hedefi ne olmalı? Sağlıklı standart
süreli bir ömür mü, giderilebilir sağlık problemleri ile birlikte çok uzun bir
ömür mü?

 

Prof. Sönmez: Hekimler Hipokrat’ın değil, Gılgamış’ın torunlarıdır.
Hep ölmez otunu arıyoruz.

 

-Gılgamış
ölmez otunu bulmuş mu?

 

Prof. Sönmez: Bulmuş. Fakat bir yılana kaptırmış. Gılgamış’a nasip
olmamış. Biz de Gılgamış’ın ölmez otunu arıyoruz. Bulursak biz mi
yararlanacağız? Hayır. İnsanlarla bölüşeceğiz. Fakat esasındaki gibi bulsak
bile yararlanamayacağız. Yararlanmak da şart değil. İnsanlar ölmeli!

 

-Zamanı
gelince…

 

Prof. Sönmez: Elbette… Hayat bir yerde bitmeli. Diğer canlılar gibi
bitmeli, yerine başkaları gelmelidir. Şöyle bir şey düşünün: Yüz elli yaşına
gelmiş bir insan, hiç bir arkadaşı kalmamış, konuşacak hiç bir şeyi kalmamış. O
günkü hayat şartlarına adapte olamıyor. Telefon kullanamıyor, televizyondan
anlamıyor, cd player nedir bilmiyor, otomobil kullanamıyor. Bu insanın yaşamasının
bir anlamı var mı?

 

İnsanlar topluma verimli olduğu
sürece, diğer insanlara yük olmadığı süre ile sınırlı olarak yaşamalı. Bu hayat
benim öğrencilik yıllarımdaki kadar kısa olmamalı tabi. 60’lı yıllardan sonra,
70’li yılların başında tıp fakültesinde öğrenciyken; erkeğin yaş ortalaması
elli, kadının yaş ortalaması 55 idi. Biliyorsun Mustafa Kemal 57 yaşında
öldüğünde çok yaşamış vefat etmiş zannettik.

 

Dünyada geçen yıl ortalama insan
ömrü erkeklerde 72, kadınlarda 75 idi. Günümüzde kadınlar 76 olmuş. Giderek yaş
standartları yükseliyor. Şöyle bir etrafınıza bakın. Çocukluğumuzda 50-60 yaş
civarında çok yaşlı insanlar vardı. Şimdi öyle değil. 50-60 yaşında insanlar
hayatın zirvesine tırmanmak üzereler. 80 yaşında çok insan var etrafımızda. Biz
ülke olarak bu yaşlı insanlara hizmet etmeye ve bakmaya müsâit değiliz. Bugün
hemen her evde bir yaşlı insan var. Bazen iki yaşlı insan var ve birçoğu bakıma
muhtaç. Alzaymır var, ortopedik özürlü olanı var. Onların yaşamaktan çok fazla
zevk aldıklarını zannetmiyorum. Çocuklarına yük oldukları için çok büyük üzüntü
duyuyorlar. İnşallah toplumumuz da batı ülkelerindeki gibi o insanlarımıza
hizmet verebilirler.

 

Şundan utanmamalıyız: Ben anneme
babama bakamıyorsam, evde perişan olacağına bir bakım evine götürürüm. Sabah
akşam ziyâret ederim, haftada bir ziyâret ederim. İhtiyaçlarını görürüm. O
zaman daha çok mutlu olur. Yaşındaki insanlarla beraber olur. O’nu sinemaya
götürürler, O’nu eğlendirirler. Bakımevinin bir bahçesi vardır, bahçesine çıkar
ağaçları sever. Eğer yatalaksa da ona müzik dinletirler, onu severler, onun
bakımını yaparlar. Benim evde veremeyeceğim hizmetleri verirler. Bir defa yeni
nesle bunu öğretmemiz lâzım ve yaşlılarımız da bunun baştan savmak olmadığını,
doğrusunun bu olduğuna inanmalılar.

 

Ben çocuklarıma şimdiden vasiyet
ediyorum. Ben bakıma muhtaç olursam sakın beni annenizin bakımına muhtaç
bırakmayın. Hizmetçilerin bakımına bırakmayın. Özel bir bakım evine götürün.
Param var imkânım var. Özel bakım evinde bana bakılsın. Yaşlılarımıza şimdiden
söylüyorum: Bunu kabul ettirelim. Yaşlılarımız bilsinler ki onlara bu özel
bakım evlerinde daha iyi bakılır. Evde çoluk çocuğun veya Moldavyalıların
elinde kalmasın. Çocuklarımız da bunu bir ayıp gibi düşünmesinler. Doğrusu
onlara bunu öğretmeliyiz. Şimdi görünen o ki önümüzdeki 50 yıl içerisinde,
ortalama insan ömrü yüz yaşın üzerine çıkacak. Bakın şuan 72-74. Bir kaç
senedir yaş artmış durumda. Hele genetik mühendisi arttıkça insanların ömrü
uzayacak. Fakat demin bir cümle kullandınız: sağlıklı ve muhtaç olmadan
yaşamak. Herhalde yüz yaşına gelene kadar sağlıklı olabileceğiz ama yüzün
üzerinde o sağlık biraz askıntıya girecek. Ben yüz yaşını aşıp da ölmeyi arzu
etmiyorum.

 

– ‘İnsanoğlu, uzun ömürlü bir ortamda yaşamaya
hazır değil
.’ Diyorsunuz.

 

Prof. Sönmez: Değil!

 

–
Dünyamız, 100 veya daha uzun süreler yaşayacak olan insanları maddeten tatmin
ve mânen mutlu edecek donanıma sâhip mi?

 

Prof. Sönmez: Hayır. Değil! Efsânelerde şöyle şeyler geçiyor. Filan
peygamber 500 yıl yaşadı, filan peygamber 280 yıl yaşadı. Hayır! Aslında o
kadar yaşamamışlar. Dünya o kadar yavaş dönüyormuş ki insanlara öyle gelmiş
öyle hissetmişler. Yoksa onlar da 50, 55, 60 yaşında vefat etmişlerdir.
Efsâneye 500 yıl diye geçmiş. Şimdi dünya o kadar hızlı dönüyor ki… Bir
bakıyorsun 20 yaşındasın, bir bakıyorsun 50 yaşındasın, bir bakıyorsun 80
yaşına gelmiş olacaksınız. Dünya da insanlar kadar o kadar hızlı yıpranıyor ki…
Bakın dünyada medeniyetler kaybolmuş. Bir sene içinde mi kaybolmuş? Hayır. O
sırada 7 sene üst üste kıtlık olmuş hiç yağmur yağmamış. Büyük göçler olmuş ve
Mısır medeniyeti kaybolmuş. Bir takım felaketler olmuş. Avrupa’da üstüne
yanardağ bulutu gelmiş. İki yıl, üç yıl insanlar hiç tarım yapamamış ve
açlıktan ölmüşler. Şuan küresel ısınma çok büyük felaketlere gebe. Bir kaç yıl
mı? Hayır. 50 yıl, 100 yıl, 200 yıl… 6-7 milyon yaşında olan bir dünya için 50
yıl, 60 yıl fazla bir zaman dilimi değil. Fakat eninde sonunda dünyanın da sonu
insanlar gibi yaşlılık dönemine girecek. Kıtlıklar olacak, su olmayacak, hava
olmayacak. Nasıl Orta Asya’dan, Afrika’dan bütün dünyaya göçler olmuş. Artık
dünyadan bütün gezegenlere göçler olacak. Oynayan film, milyon yıllık film
yâni. Baştan sonra altmış dakika değil. Bunları yaşayacağız.

 

– Huzurlu bir hayat, berâberinde sağlık ve uzun
ömür getirir mi?

 

Prof. Sönmez: Vücudumuzda bazı hormonlarımız var. Bunlar yaşamamızı
sağlayan hormonlar. Bunlardan bir tanesi adrenalin. Şimdi siz benim karşımda
ayakta durabiliyorsanız, benimle konuşabiliyorsanız adrenalin hormonunuz oluğu
için. Adrenalin hormonunun bittiği yerde hayat bitiyor. Nabzımızı sağlayan,
tansiyonumuzu sağlayan, işte heyecanımızı sağlayan, mutluluk salgılayan
hormonlardan biri adrenalindir. Şimdi biz bunu öğütüyoruz. Heyecan, stres,
üzüntü kahır sırasında adrenalin hormonu artıyor. Heyecanlandığımız zaman ne olur?
Nabzımız daha hızlı artar, tansiyonumuz yükselir, başımız ağrır, suratımız
kıpkırmızı olur. Bunlar adrenalin hormonunun zararlı tarafları. Demek ki
adrenalin hormonu belirli bir seviyede olursa mutluluk getirir. Adrenalinin
fazlasının zararlarından korunmalıyız.

 

İkinci hormonumuz da endorfin.

 

Bunu da vücudumuz salgılıyor. Biz
bunları dışarıdan alamıyoruz, yiyerek içerek alamıyoruz. İyi bir müzik
dinlediğimiz zaman, ibâdet ettiğimiz zaman, güzel bir yemek yediğimiz zaman,
güzel-iyi insanlarla sohbet ettiğimiz zaman endorfin hormonumuz artıyor.
Endorfin hormonumuz adrenalinimizin tamamen tersine nabzımızı yavaşlatıyor,
tansiyonumuzu düşürüyor, damarlarımızı genişletiyor. O zaman vücudumuzda
adrenalin ve endorfin dengesini endorfin lehinde geliştirebilirsek mutluluk
hormonumuz fazla olursa daha uzun ömürlü olacağız kesinlikle.

 

Mutluluk endorfin hormonunu
sağlar. Vücudumuzun yararlı hormonudur. Stres, sıkıntı, üzüntü adrenalimizi
artırır ve ömrümüzü törpüler. İkisi de alışkanlık yapar. İnsanlar neden hızlı
araba kullanırlar? Neden korku filmi seyrederler? Neden yüksekten atlarlar? O
anki adrenalin onlara çok büyük mutluluk verir. Endorfin de olumlu yönde
mutluluk verir. Olumlu yönde bizim hayatımızı etkiler.

 

O yüzden endorfinimizi artıralım.
Yürüyüş yapalım, müzik dinleyelim, âşık olalım. Bin çeşit aşk var. Sadece karşı
cinse âşık olmak değil; eşinize âşık olabilirsiniz, okumaya âşık olabilirsiniz…
Müziğe âşık olabilirsiniz, çocuklarınıza âşık olabilirsiniz, kendinize âşık
olabilirsiniz. Bunlar sizi mutlu etmek için yeterli olan sevgiler.

 

–
İnsanoğlu; ‘Enel Hak / Hak benim içimde’
diyen Hallac-ı Mansur’u kendisine örnek alarak; ‘Enel Huzur’ diyebilmek için hangi formülü uygulamalı?

 

Prof. Sönmez: Desem ki adrenalin seni yiyor… Ne yapayım? Bedenimden
çıkıyor diyeceksin. Onun için huzur için endorfinini yükselteceksin. Endorfin
yükselirse, ömrümüz uzun olacak, sağlıklı olacağız. Tabi önleyemediğimiz şeyler
var. Genetiğimizde yazılı bir takım hastalıklar var. Yâni hani alın yazısı
diyoruz ya, aslında alnımıza değil de genlerimize yazılmış, DNA’larımızın
üzerine yazılmış bir şeyler var. Meselâ benim DNA’mda kalın bağırsak kanseri
olacağım yazılıysa, bu olacak. Ama erken yaşta, ama geç yaşta. Olmaması için
yapacağım bir takım şeyler var. Lifli gıdalarla besleneceğim. Tuvalet
alışkanlığıma dikkat edeceğim. Bunun yanında elli yaşından sonra mutlaka yılda
bir kolonoskopi yaptıracağım. Böyle bir durum varsa erken müdâhale edilecek.
Hani olayı geciktirici, uzaklaştırıcı şeyler yapılabiliyor. Fakat bunlar
ölümsüzlüğü aramak için değil, sağlıklı yaşamak için olmalı.  Genetik haritamız çıkarılabilir, bir takım
genetik problemlerimiz düzeltilebilirse, her türlü hastalığı önleyebileceğiz.
Tabîi tıp değişik bir safhaya girmeye başladı. Şimdi anne meme kanseri. Genç
bir kız var, 20-22 yaşlarında. Bir genetik araştırması yapılıyor, kızında da
meme kanseri var. Daha doğrusu ihtimali var. Ne yapılacak? Memesini alacak
mıyız kızın? Çok zor bir karar.

 

Veya anne-baba kolon kanserinden
vefat etmiş. Genç bir insana bakıyorsunuz ki kolon kanseri geni var. Bunu
değiştiremeyiz doğduktan sonra. Peki! Kalın bağırsağın hepsini alalım mı? Tıp
değişik bir safhaya giriyor. Artık sanal ortamlara girmeye başladık. Huzur da
sanal. Gerçekten; ‘Huzur benim içimde’
Dediğimiz gün gerçekten huzurlu olacağız, kalp sağlığı açısından. Fakat kanser…
Orada durum farklı. Kanserde de stresin çok önemli rolü olduğunu biliyoruz.
Dünyanın insan sağlığı açısından geleceği genetik mühendisliğinde bitecek.

 

 

-‘Huzurlu bir hayat’ ifâdesini de
kullandınız. Huzurlu bir hayat için formül şeklinde söylenecek bir şey var mı?

 

Prof. Sönmez: Bir defa annemizi babamızı seçemeyiz. Yani kötü bir
ailede doğmuş olabiliriz. Devamlı kavga içinde olan bir anne baba olabilir. Bu
şartları değiştiremeyiz. Fakat iyi bir evlilik yapmak insanın ömrünü uzatır.
İyi bir meslekte çalışmak, iyi bir meslek seçimi insanın ömrünü uzatır, çok iyi
evlat ve anne-baba ilişkileri ömrü uzatır, çok iyi bir ülkede yaşamak ömrü
uzatır. Bunlardan hangisini yapabiliyoruz? Bu saydığım beş maddeden belki
sadece iki tanesini yapabiliyorsak o bize yeterlidir. Bu beş maddeden beşini
bir araya getirmek hakikaten imkânsız. En azından iki tanesini tutturabilirsek
iyi bir evlilik, iyi bir iş… Çocuklarla problem olabilir mi? Hepimizin
çocuklarıyla problemi vardır. Fakat onlar büyüyünce belki düzelecek eğer iyi
bir eşiniz varsa, iyi bir işte çalışıyorsanız, ülkenin şartlarıyla
barışıksanız… Tabi ki daha huzurlu daha mutlu olacaksınız. Fakat eğer evde hır
gür, işte hır gür, ülkeyle probleminiz var, siyasîlerle probleminiz var… O
zaman işiniz zor.  Beslenme en arkada
geliyor. Bütün bu olumsuzluklar içerisinde iyi beslenmeseniz de olur. Zâten
bütün felaketler kapınızda demektir.

 

– Belki
sabırlı olmak, sağlıklı ve huzurlu olmak için diğer şartlara ilave edilebilir…

 

Prof. Sönmez: Tabîi… Sabır, tevekkül bunların en başında gelen
şeylerdendir. Sürekli isyan etmek, sürekli kavgacı olmak, sürekli eleştirel
olmak bunlar işte o adrenalimizdir, 
içimizde bizi kemiren kurttur.

 

-Bir de
stres meselesi var. Çağımızda stressiz olmak mümkün değil. Fakat bu arada ‘stresi yönetmek’ diye bir yöntem var…

 

Sönmez: Evet, özel psikolojik destekler var. Stresin yönetimi
mümkündür. Özellikle üst düzey yöneticilere, iş adamlarına böyle kurslar
veriliyor ve çok faydalı olduğuna inanıyorum.

 

-Çok
teşekkür ederim Efendim. Lütfettiniz insanlarımıza çok faydalı olacak bilgiler
ediniz.

 

-Prof. Sönmez: Ben teşekkür
ederim.

 

 

 

Prof.
Dr. BİNGÜR SÖNMEZ

1952 yılında Sarıkamış’ta dünyaya geldi.
İlk ve orta öğrenimimi tamamladıktan sonra Pendik Lisesi’ni 1969 yılında
bitirerek İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi.1976 yılında Tıp Doktoru olarak
mezun oldu. Burslu olarak İngiltere’de 1 yıl yabancı dil eğitimi gördü.
İstanbul Tıp Fakültesi’nde 1977-1984 yılları arasındaki uzmanlık eğitiminin
içinde 1984 yılında Londra St. Thomas Hastanesi’nde kalp cerrahisi asistanı
ve Rayne Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı hastanede
1987-1990 yılları arasında tekrar 3 yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimi
aldı.

 

 1988 yılında doçent, 1997 yılında profesör
oldu. 1990 yılı sonunda kesin dönüş yaparak İstanbul Üniversitesi Kardioloji
Enstitüsü’nde göreve başladı ve 1995 yılına kadar aynı zamanda Florence
Nightingale Hastanesi’nde çalıştı. Daha sonra, Florence Nightingale
Hastanesi’nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı, aynı zamanda Kadir Has
üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Cerrahi Bölümleri Başkanı olarak çalıştı. 2001
yılından beri özel bir hastanenin Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak
çalışmaktadır. Yurt içi ve dışında yüzden fazla yayını, 5 kitapta yazdığı 8
bölüm var. ‘Radial Arter Greft
Hazırlanması
’, ‘Kalp Yogası’ ve
‘Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış’
isimli kitapları var. Birçok tıbbi derginin editor listesinde görevli olup
Sarıkamış ile ilgili sinema, belgesel, kitap gibi tüm çalışmalara katkıda
bulunuyor ve ilmî danışmanlığını yapıyor. ‘Ülkem Ateş Çemberi İçinde İken Sarıkamış’, ‘Nargin’, ‘Kafkas Cephesi’,
‘Âşıkların Dilinden Sarıkamış’, ‘Sarıkamış’tan Çanakkale‘ye isimli
kitapları yayına hazırlamıştır. Yurt içi ve yurt dışında bulunan 24 derneğin
üyesi olan Prof. Dr. Bingür Sönmez, evli, iki evlât babasıdır.

 

Konudan Konuya (18)

0

     Birini dinlemek,
onun her söylediğini kabul etmek demek değildir. Öyleyse, dinlemekten
korkmayalım.

     Bir yazıyı okumak,
yazılanı tamamen kabul etmek demek değildir. Öyleyse okumaktan korkmayalım.

     Unutmayalım ki,
bir şey bütün bütün kabul edilmez veya reddedilse de, bütün bütün terk veya
reddedilmemeli. “Huz ma safa da’ ma keder.” / Her şeyin iyisini, güzelini ve
doğrusunu almalı. Kötüsünü, çirkinini, eğrisini ve yanlışını bırakmalı.

     Hâkim suçluyu
dinlemeden karar verebilir mi?

     Öğretmen; sınav
kâğıdını yanlış dolduran öğrencinin yazılı kağıdını, okumasın mı?

     Öğretmen; sözlüye
kaldırdığı öğrencinin; soruya yanlış cevap verişini dinlemesin mi?

X

     Aynı sahanın iki
elemanı, meselâ iki fizikçi, fizik konusunda veya iki edebiyatçı, edebiyatla
ilgili bir konuda tartışırlarsa, mutabık kaldıkları ve birleştikleri bir sonuca
ulaşırlar. Fakat bir fizikçi ile bir edebiyatçı; fizik konusunda ya da edebiyat
konusunda münakaşa eder / tartışırsa; böyle bir fikir teatisinden / fikir
tartışmasından sonuç çıkmaz. Çünkü:

     “Çıkar âsâr-ı
rahmet, ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

     Rahmet eserleri,
güzel ve doğru fikirler; insanların farklı ve değişik fikirlerle, mes’eleyi
ortaya koymalarından çıkar. Bir konu, farklı sahada otorite sahiplerinin rey ve
oy çokluğuna dayanılarak sonuca bağlanmamalı. Meselâ fizik sahasında, fizikçi
olmayanların çoğunluk sağlamaları; onları fizik sahasında söz sahibi kılmaz.
Ancak, aynı konuda çalışanların ve aynı konuda ehil olanların o konudaki
tartışma ve arayışları faydalı olup, güzel sonuçlara ulaştırır.

X    

     Her evin
pencereleri var. Pencereler evin gözü hükmündedir. Fakat pencere görmez. Pencereden
bakan görür. Zaten pencereler ev ve binalar için değil. İçeriden dışarıya
bakacaklar içindir.

     Demek ki, pencere
bakmaz, görmez. Pencereden bakan görür. Onlar da evdeki insanlardır. Pencere
kapalı ise, içeridekiler pencerenin dışarısını göremezler. Çünkü pencere
görmez. Pencereden bakan görür.

     Bedenler de bina
hükmündedir. Pencereleri ise, bedenin dışa açılan gözleridir. Evet gözler,
bedenin pencereleri sayılır. Pencere görmediği gibi, gözler de görmez. Ya kim
görür? Gözden bakan ruh görür.

     Çünkü göz; ruhun
dışa açılan penceresidir. Demek ki, göz de görmez. Gözden bakan ruh görür.
Pencere kapalıyken odadaki kimse dışarıyı görmediği gibi, gözü rahatsız olan
veya gözüne perde inen de görmez.

     Yoksa ruhun
bozulması, kör olması diye bir şey yoktur. Tıpkı penceresi kapalı olan kimsenin
odadayken dışarıyı görmemesi gibi, gözü kapanan da dış âlemi göremez. Kör
olduğu için değil, ruhun dışa açılan penceresi olan gözü kapalı veya rahatsız
olduğu için. Yoksa ruh için körlük söz konusu değildir.

X

     İnsan;
düşüncesinde, hayal ve fikrinde olan ve oluşan bir şeyi ortaya koyar. Yani
kafasındaki mânâyı maddeleştirir, somutlaştırır. Görünür hâle getirir.

     İnsanın yaptığı
her şeyin rahmi önce kafasıdır. Orada doğan, gelişen şeyleri insan dışa vurmak,
haricî / dış bir kalıp giydirmek ister.

     Zaten medeniyet
dediğimiz de, insanın hayal ve tahayyülündeki şeylerin mânâdan maddeye geçmiş
hâlleri değil midir?

     Demek ki, önce
mânâ sonra madde. Zaten madde; mânânın tecellî etmesi / görünmesi, müşahhas /
somut bir hâl almasından başka nedir ki? Nitekim tüm kitaplar; yazarlarının
fikir, duygu ve düşüncelerini ve hatta hayallerini görünür, okunur ve bilinir
hâle getirmesinden başka bir şey değildir.

13 Eylül Ve Viyana’dan Sakarya’ya

                 (4 yıl sonra yeniden ama 100.Yıl hürmetine
yayın tekrarı)

 

                                                Koşturduğumuz atların nalları döküldü

Kaderimiz
Kızılırmak gibiydi içe büküldü

 Demiş Şair ama niye demiş, nerde demiş? 1300’lerde
kurduğumuz ve 15’le 16.yy’ların Süper
Gücü
olan Cihan İmparatorluğumuzun kaderinin tersine dönmesine. Ve onunla
birlikte Türk Milleti’nin talihinin
makûsiyet kesbetmesine.  

14
Temmuz 1683’te başladı II.Viyana
Kuşatmamız; devâsa bir ordu, devâsa bir komutan ve devâsa iddialarla. 2 ay
sonra 13 Eylül’de savaş bittiğinde
nâmağlûp bilinen bir ordu yenilmiş, komutan idam edilmiş ve hepsinden daha
önemlisi Osmanlı artık Gerileme ve
Dağılma iklimine doğru girmişti.

Tam
238 yıl sürdü bu sürükleniş. Tesbih taneleri gibi ülkelerden
biriktirdiğimiz Devlet-i Âliye’den
bu sırada elimize bir tek Anadolu
kalmış; onun da kaderi batısından ve güneyinden çorap gibi sökülmeye
başlamıştı.

23 Ağustos’ta başladı 2,5 asırlık kötü gidişâtımızı durduran
savaş ve 13 Eylül 1921’de tam 22 günlük/gecelik
canhıraş bir boğuşmadan sonra da bitti. Avusturya’nın Başkenti olan Viyana önlerinden başlayan geri
çekilişimiz 2 bin kilometre sonra
Ankara’nın Polatlı İlçesi
yakınlarında sona erdi.

Tuna Nehri’nin öbür yanında
başlayan mücadelemiz Sakarya Nehri’nin
beri yanında bitti. Ve Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya Türküsü’ndeki gibi iki büklüm vaziyetteki Türk Milleti’nin Ayağa Kalk’masıyla nihayetlendi. Zaten
bu şiir yazıldığında Sakarya Zaferi daha 28
yaşına basmamıştı, yani bilinçaltı “Sırtına
Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur”
mısrasındaki kronolojik bakışla
doluydu.

Atlarla
“Dörtnala geldik Uzak Asya’dan” ve “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu
memleket bizim
” dedik. Onbinlerce atın kişnemesiyle girdiğimiz Viyana
topraklarından ayrılırken onbeşbin şehit,
onbinlerce yaralı ve beş bin esir
bıraktık ardımızda. Ve Kısrakbaşı Anadolu’da yine bir at sembolleşecekti 5.713 şehit ve 18 bin yaralımızın
yanında; adı Sakarya.

Atatürk’ün
Büyük Taarruz’da sırtında duracağı ve sonradan Latife Hanım’a evlilik için hediye edeceği kahraman atı Sakarya.

            II.İnönü Savaşı’nda sonra Mustafa Kemal’in İsmet Bey’e
çektiği bir telgraf var: “Siz orada
yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstilâ altındaki
talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar
zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin
yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.
”

Aslında
o telgraf Sakarya Savaşı’nın,
yani o en kritik zafer aşamasının telgrafı olmalıydı ve M.Kemal Paşa’ya
çekilmeliydi
. Zira Mart sonundaki II.İnönü
Savaşı
’ndan 4 ay sonraki Kütahya –
Eskişehir Savaşları
’nda öyle bir yenildik ki Sakarya Nehri’nin doğusuna kadar çekildik. Öyle ki top sesleri
artık Ankara’daki TBMM’den bile
duyuluyordu. O yüzden “Vatan, Millet,
Sakarya!
” diyoruz.

Biz Türkler – II.Viyana yada Sakarya – nedense savaşları başlangıç tarihi itibariyle
duyumsayabiliyoruz. Oysa aslolan
neticedir
. Hâ, başlangıçsever bir halk olarak ille bir start
vereceksek her sene okulların açılmasını
13 Eylül tarihiyle otomatiğe bağlayalım
; böylece yüzlerce yıllık bir şuur
serpintisiyle Bismillah demiş oluruz
her yeni eğitim dönemine.

Vira Sakarya!

Diyanet İşleri Başkanı Ve Siyaset

14 yıldır köşe
yazısı yazıyorum. İlk defa yazılarıma iki haftalık tatil arası verdim. 12
günlük Balkan turumuzu tamamlayıp döndüm.

“Nerede
kalmıştık?” diye gündeme bakınca, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın konuşması
ve yarattığı tartışmaların ön plana çıktığı görülüyor.

Diyanet İşleri teşkilatı
ve Başkanı Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan için önemli.
Çünkü bunlar Erdoğan’ın
siyaset anlayışı için çok uygun bir aygıt.

Aslında Diyanet
çok değerli hizmetler sunma potansiyeli olan bir kurum.
Bunun için siyaset
üstü olması, İslam’ın farklı yorumlarına karşı eşit mesafede olması, İslam’ın
doğru anlatılması, birleştirici olması ve Müslümanların birbirini sevmesi ve
dayanışması için çalışması gerekiyor.

Oysaki günümüzde
Diyanet İşleri teşkilatının -Başkanından cami imamlarına kadar- büyük bir
ekseriyetle AKP ekseninde siyaset yaptığı, camileri ve Kur’an Kurslarını
birer siyaset aracı olarak kullandığı kanaati hâkim. (Sesleri çıkmasa da
gerçek din görevlilerinin oranı az değildir.)

Diyanet Milli
Eğitim kadrolarından bile kalabalık, 128 binden fazla personeli var. Yurtiçinde
en ücra köy ve mahalleye kadar, yurtdışında nerede oy kullanma hakkı olan Türk
varsa orada örgütlenmiş bir muazzam yapı. 13 Milyar TL’lik yıllık bütçesi
birkaç yatırımcı Bakanlığın bütçelerinin toplamından bile fazla.

DİB Ali Erbaş’ın
laiklikle
ve Cumhuriyetimizin ve oturduğu makamın kurucusu Mustafa Kemal
Atatürk’le sorunu olduğu
açık.

Öyle ki
Ayasofya’da okuduğu hutbede Atatürk’e lanet okuması, Atatürk düşmanı Fesli
Kadir’i cüppesiyle ziyaret etmesi,
milli zafer günlerinde bile hutbelerde
Atatürk adını anmaması
gibi davranışlarıyla zihniyetini ortaya koymaktan
hiç çekinmedi.

Ali Erbaş’ın yeni
adli yıl ve Yargıtay binası açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Yargıtay
Başkanıyla birlikte dua edip ‘bereket’ dilemesi eleştirildi. Bir adli yıl
açılışında ilk defa yapılan dua ritüeli ile Ali Erbaş’ın “anayasayı ihlal
ettiği”
ifade edildi.

“Ali Erbaş siyaset yapmak
istiyorsa cüppesini çıkarsın, AKP saflarında siyaset yapsın”
söylemini cami
ve kurslarda siyaset yapan bütün Diyanet mensupları için tekrarlayabiliriz.
Fakat AKP Genel Başkanı Erdoğan için Ali Erbaşların, partisinde siyaset yapması
değil, cami ve DİB’na bağlı eğitim kurumlarında AKP lehine siyaset yapması
tercih sebebidir.

*********************************

Güncel Meselelere
İslam Adına Çözüm Getirilememesi

Diyanet İşleri
Başkanı Ali Erbaş 18. İmam Hatipliler Kurultayı’nda bir konuşma yaptı.

Laikleri “deizm,
ateizm, nihilizm ve benzeri akımların İslam coğrafyasında karşılık bulmasının”
sebebi olarak gösterdi. “İnanç insan ile Allah arasında olsun, evine
yansımasın, ticaretine yansımasın, siyasetine yansımasın, adaletine, yargısına
yansımasın…”
istiyorlar diye eleştirdi.

DİB Başkanı Ali
Erbaş’ın ya kafası karışık veya meramını açıkça ifade edemiyor. O kadar cümlesi
içinde biri var ki çok doğru bir tespit içeriyor:

“Bu sorunu
tetikleyen en önemli olgu, dinin yaşanan hayatla irtibatının bilerek
zayıflatılmasıdır. Bireysel ve sosyal meselelere İslam adına pratik çözümler
getirilememesi.
Bu durum hayatın içinden konularda, inancın ikinci
planda kalmasına yahut inancın hayatın dışına itilmesine
sebep olmaktadır.”

Bu yüzden Diyanet’in
ve Ali Erbaş’ın yapması gereken, “Bireysel ve sosyal güncel meselelere İslam
adına pratik çözümler getirilmesine” çalışmaktır.

Bu yapılabildiği
taktirde çözümü teklif eden İslam/ Müslümanlar olmuş, başka kaynaklar olmuş
fark etmez.
“Laik” olsun olmasın, insanlar ve toplumlar bunları
kabullenir ve “dinin yaşanan hayatla irtibatı” zayıflamaz, güçlenir.

Müslümanlar olarak
daha adil, daha medeni, daha zengin bir toplum olmak için kurumlar
geliştirebilir, kurallar koyar ve insanlığa ahlakımızla, eserlerimizle örnek
olursak İslam’ın “yaşanan hayatla irtibatı” güçlenir. Yapamazsak en
Müslüman geçinenler bile “darül harp” bahanesiyle günahlarına kılıflar
uydurarak yaşarlar. Ya da inancını hayatın dışına iterler.

Resimden faize,
diş kaplamasından deniz ürünlerinin tüketilmesine kadar birçok konuda hayata
ters yorumlar yapanlar
“inancın hayatın dışına itilmesine” en çok hizmet
edenlerdir.

Diyanet de Başkanı
da biz Müslümanlar da “güncel meselelere pratik çözümler üretemiyoruz.” Bu
yüzden “inanç insanların evine, ticaretine, siyasetine, adaletine, yargısına
da yansısın” dememiz,
insanlık açısından saadet değil, bir felaket
olur.

İşte Taliban ve
IŞİD uygulamalarında, inanç
siyasetten adalete, ticaretten eğitime kadar her
alana yansımakta.
Toplumda başta kadınlar olmak üzere her kesim kendi
anladıkları İslam inancına göre davranmaya zorlanmakta. Bu ülkelerdeki zulümden
kaçan Müslümanlar gayrimüslimlerin himayesine sığınmaktalar.

İnancın hayatın
her alanına böyle yansıması (laiklikten uzaklaşılması) asla insanlığın ve
İslam’ın hayrına olmamaktadır.

O halde sloganı
bırakıp, “güncel meselelere İslam adına pratik çözümler getirilmesini” sağlayacak
akıl ve bilim zihniyetine dönmek zorundayız.

Diyanet herhalde, Cumhurbaşkanı
Erdoğan
’ın tabiriyle, “İslam’ın (yorumlarının)
güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar aciz”
değildir.

CB Erdoğan ne demişti? “Siz
İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Asıl olan mukaddes
kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir.”

Diyanet’in görevi “Kuran’a
ters olmayan” pratik güncel çözümler
için çalışmaktır. “Asrın idrakine
söyletmektir İslam’ı.”

Bunun için herkesi
akıl ve bilim zihniyetine davet etmektir.

Yani Atatürk’ün
Diyanet’i kurma maksadına uygun davranmaktır.

Kur’ân ve Sünnete Göre Âdâb-I Muâşeret

0

Arapça isim olan Âdab kelimesinin Türkçedeki karşılığı; ‘göz önünde bulundurulması gereken âdetler,
usûller, esaslar
ile Ahlâken uyulması
gereken hususlar; terbiye ve nezâket kaideleri
’ olarak açıklanabilir. Muâşeret ise ‘Bir arada iyi geçinerek yaşama’ demektir. Âdâb-ı Muâşeret’i de ‘bir
toplulukta uyulması gereken ve insanlar arasındaki davranışları düzenleyen nezâket,
saygı ve görgü Kaideleri
’ olarak anlamamız gerekir.

Klâsik mânâda Âdâb-ı Muâşeret; ‘Kanunla sağlanan düzenlemeler dışındaki insan ilişkilerini belirleyen;
örf, âdet ve gelenekler ile dîni inanışlara, millî olan kültüre ve beynelmilel
olan medeniyete dayalı davranış normlar
ı’ olarak târif edilir.
Türkçemizdeki karşılığı ‘Görgü Kuralları’dır.

Görgü kurallarına uymayanlar,
resmî makamlar tarafından yargılanmaz ve cezalandırılmaz. Kurallara uymayanlar,
yalnızca toplumun diğer fertleri tarafından kınanır, ayıplanır, uyarılır. Görgü
kurallarına uymamayı alışkanlık hâline getirenler dışlanır. Kurallara
uymayanları medenî ölçüler içerisinde ve lisan-ı münâsiple uyarmak,  tepki göstermek, toplumun her ferdinin görevi
olmalı.  Aksi takdirde, kural dışı
hareketler yaygınlaşır ve toplumdaki huzursuzluk artar, insanî ilişkiler
zedelenir. Fertler arasında dayanışma
ve yardımlaşma azalır. Bu olumsuzluklar neticede toplumun huzurunu bozar,
devletin gücünü de törpüler.

Batıda görgü kuralları ile ilgili
ilk düzenlemeler on altıncı yüzyılda başlatılmış. İtalyan Yazar Baldasare
Castiglione,  Nezâket Kitabı isimli çalışmasını 1528 yılında yayınlamış.
İngilizler Brummel ve Amerikalılar Eleonar Life ile, konuya 9 ve 12 yıl sonra
girebilmişler.

Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hadis-i
Şerif’lerin dünya hayatı ile ilgili bölümleri, biz Müslümanların uymak
mecburiyetinde olduğumuz görgü kurallarının temelini oluşturur. O kuralları
titizlikle uygulayan ilk insan da şüphesiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz
olmuştur.

Batılılar daha selâm vermeyi
bilmezlerken,  Müslümanlar bir araya
geldiklerinde kimin daha önce selâm vereceği konusunda bilgi sâhibi
idiler.  İslâmiyet; insanların ve
insanlığın hayrına olmayan hiçbir emri, yasağı ve tavsiyeyi ihtiva etmez.
İslâm’da her ne varsa, insan içindir, insana faydalıdır. O halde dinî hükümler
arasında yer alan görgü kurallarına uymak, geniş anlamda ibâdettir. 

İslâmiyet’in koyduğu görgü
kurallarından batılılar hâlâ haberdar değildirler. Meselâ: Gıybet…  Avrupalının ayıp bile saymadığı bu
hareket, inancımızda kesinlikle yasaklanmıştır.

Temelinde İslâm bulunan
kültürümüzde görgü kuralları, imbikten geçerek saf bir nezâkete, inceliğe,  alçak gönüllüğe, samîmiyete ve insanlığa dönüşen hareketlerle zenginleşmiştir.

Zaman zaman, bildiğimiz kurallara
uymamak gibi bir rahatlığı tercih edenlerimize de rastlanır. Bu gibi
kardeşlerimize hareketlerimizle örnek olmalı, küçük düşürmeden bal tadında
sözlerle ve mutlaka baş başa iken uyarmalıyız.

Âdâb-ı Muâşeret kaideleri geniş kapsamlıdır. Bizim görgü
kuralları diye adlandırdığımız bu kurallar çoktur. Birkaçı şöyledir:

o  
Herkese karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmak

o  
Selâmlaşmak. (Selâm vermek sünnet, selâma
mukabele etmek farzdır.)

o  
Kötülüğe karşı iyilik yapmak

o  
İmkânlar ölçüsünde ikramda bulunmak.

o  
Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermek

o  
Kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi
başkasına yapmamak

o  
Dargınları barıştırmak ve dargınlığa son vermek

o  
Kusurları örtüp dostlar hakkında iyi şeyler
söylemek

o  
Öfkeye hâkim olmak

o  
Vücut, çevre e iç temizliğine âzâmî ölçüde
dikkat etmek

o  
Her türlü kötü alışkanlıktan uzak durmak

o  
İnsanları iyiye, doğruya güzele yönlendirmek

o  
Verdiği sözü yerine getirmek, randevularına
vaktinde gitmek

Mehmet Dikmen ve Sabri Okka’nın müştereken hazırladıkları Kur’ân ve Sünnete Göre Âdâb- Muâşeret
isimli eser, 16 X 24 santim ölçülerinde ve 629 sayfadır.

Eserin ‘Takdim’ başlıklı yazısında: ‘Edep kurallarına, farz ve sünnetin dışında yapılması tavsiye edilen
nâfile davranışlar olarak bakmak doğru değildir. Edep kuralları, ilgili olduğu
konunun en mükemmel mânâda gerçekleşmesi, o konuda Allah’ın râzı olduğu kulunu
görmek istediği keyfiyetinin elde edilmesi için, mutlaka uyulması gereken
kaideler manzûmesidir. Bu kuralların dinî hükmü, bâzen farz, bâzen vâcip, bâzen
sünnet olabilir.
’ Cümleleri dikkat çekiyor.

Mehmet Dikmen ve Sabri Okka, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis
kitapları dışında 62 adet kitaptan faydalanarak âdeta bir külliyat meydana
getirmişler.

Bir ‘edeb kitabı’
olarak hazırlanan eser, başta temizlik olmak üzere inanç, ibâdet, insanların
duyguları, alışkanlıkları, ve ilişkileri, aile hayatı, kadın ve erkek
ilişkileri,  sosyal ilişkiler, kamu
yönetimi, ticârî hayat ve kazanç ilişkileri gibi ana başlıklar altında toplanan
150 alt başlıktan oluşuyor.

Her evde başucu kitabı olarak bulunması gereken eser, başarılı
ve bahtiyar bir hayat için faydalı bir rehberdir.

DEMLİK YAYINLARI:  Nâmık
Kemâl Mahallesi, 8. Sokak Nu: 125, Dâire: 1 Esenyurt, İstanbul.  Telefon:
0.212-515 03 33 e-posta:
info@kityay.com. www.kityay.com

 

MEHMET
DİKMEN:

1951 yılında İstanbul’da doğdu. Aslen
Kastamonulu’dur. 1970 yılında İstanbul’da İmam Hatip Lisesi’nden ve Yüksek
İslam Enstitüsü’nden mezun oldu. Çalışma hayatına Yeni Asya Gazetesi’nde editör
olarak başladı. 1981 yılında 4 ay kısa dönem askerlik yaptı.

1983 yılında Cihan Yayınları’nda editör
olarak görev aldı. 1994 yılında Türdav Yayın Müdürlüğü’ne geçti. 50’den fazla
eser hazırlayan Mehmet Dikmen evli ve üç evlat babasıdır.

 

SABRİ
OKKA:

 

KUŞBAKIŞI

AHMET
MİDHAT EFENDİ VE DÖNEMİ

Kitabın uzun bir adı var: ‘Kâmil Yazgıç, Oğlunun Kaleminden AHMET
MİDHAT EFENDİ ve DÖNEMİ
.’

Modern Türk edebiyatının kurucularından
olan gazeteci, roman ve tiyatro yazarı Ahmet Midhat Efendi (1844-1912)
döneminin en çok okunan yazarlarından biridir. ‘Letâif-i Hayat, Çengi, Dürdâne Hanım, Yeniçeriler, Avrupa’da Bir
Cevelân, Muhaberat ve Muhaverat
’ başta olmak üzere pek çok eser telif
etmiştir.

12,5 X 19,5 santim ölçülerinde lüks Ivory
kâğıda basılı eser 376 sayfadır.

Ahmet Midhat Efendi’nin hâtıraları, yazarın
oğlu Dr. Kâmil Yazgıç tarafından kaleme alınıp 1939’dan 1945’e kadar Tan,
Marmara ve Vakit gibi gazetelerde tefrika halinde yayınlanmıştı. Dr. Erol
Gökşen tarafından kitap hâline getirilen bu hâtıralar, Midhat Efendi’yi, yaşadığı
dönemin atmosferi içinde anlatıyor.

Hâtıralar, Küçük Ahmet’in Mısır Çarşısı’ndaki
esnaf çıraklığından ‘Ahmet Midhat Efendi’liğe uzanan entelektüel yolculuğuna,
Rusçuk memuriyetinden Tercüman-ı Hakikat yıllarına, Hamidiye dönemindeki
gazetecilik maceralarından meşhur Beykoz yalısındaki gündelik hayata; Ahmet Râsim’den
Muallim Nâci’ye, Nigâr Hanımdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’a kadar dönemin önemli
aydınlarının yer aldığı bir zaman dilimini ihtivâ ediyor.

Ahmet Midhat Efendi, Kafkasya göçmeni fakir
bir aileye mensuptur. O kadar fakirdir ki, her gün yayınayak ve yürüyerek işine
gidip geliyor. Akıllı ve bilgilidir. Aktarlık mesleğinde uzmanlaşıyor.
Hazırladığı târifler çok beğeniliyor ve dükkân sâhibinin kazancından daha çok
bahşiş alıyor. Kazandığı paralarla özel ders alıp okuma-yazma ve yabancı dil
öğreniyor.

Günümüz gençlerine örnek olacak bu
harikulâde hayatın devamını eserden tâkip edenler, Osmanlı’nın son dönemindeki
sosyal ve edebî hayat ile o dönemde yaşayan kalem erbabı tanınmış kişiler
hakkında da bilgi edinecekler.  

VAKIFBANK KÜLTÜR
YAYINLARI:
 Gülbahar Mahallesi, Büyükdere Caddesi Nu: 97/A Kat: 4 Şişli, İstanbul.
Telefon: 0.212-354 57 30, e-posta:
info@vbky.com.tr  //  www.vbky.com.tr 

 

ZEYTİNLİKTEN
SOFRAYA ZEYTİNYAĞININ HİKÂYESİ:

Kur’ân-ı Kerîm’in 95. Sûresine adını veren
ve üzerine yemin edilen Zeytin, yapraklarını yaz-kış dökmeyen nâdir ağaçlardan
birinin meyvesidir. Meyvelik ve yemeklik türleri vardır. Üretimi ve tüketime
hazırlanması da kendisi kadar insana haz verir. Ağacının ömrü 100 yıldan
fazladır. Türkiye’de her yıl 500.000 tonu yemeklik, 2.000.000 tonu yağ zeytini
olmak üretim yapılmaktadır. Dünyânın başta gelen ülkelerinden biriyiz. Yağı,
hekimlikte de kullanılır.

Yaprakları ve dalı, barışın sembolü olarak
kullanılan zeytinin hikâyesini Patricia Ohara, Richard Blatchli ve Zeynep Delen
Nican 15,5 X 22,5 santim ölçülerindeki kitabın 396 sayfasına yazmışlar. Eser,
Zeynep Delen Nican tarafından Türkçeye tercüme edilmiş.  

Binlerce yıldır sofraların, kültürün, ekonominin,
kısacası hayatın bir parçası olan zeytin ve zeytinyağı, târihin bütün insanlığa
mirasıdır. Biraz derinlemesine ilgilenen herkesin gözlerini ışıldatan bu
zenginliği yakından tanıdıkça hayran olup yüceltmemek elde değildir. Özellikle
son yıllarda sağlıklı bir hayat yaşamanın yollarının daha fazla aranmaya
başlamasıyla zeytinyağına yönelik ilgi de giderek artmıştır. Yıllarca devam
eden ve kıtalararası çalışmanın ürünü olan bu kitabın orijinali, İngiliz
Kraliyet Kimya Derneği tarafından yayımlandı. Üretiminden depolanmasına,
sağlığa faydalarından kusurlarına, zeytin ağaçlarının dikiminden hasat
şenliklerine kadar bütün yönleriyle zeytinyağının hikâyesi, başta üreticiler ve
tüketiciler olmak üzere zeytine gönül bağı olan bütün zeytin severler için
anlatılıyor…

Adı etrafında bir kültür oluşturulan zeytin
ve zeytinyağı, iktisâdî ve sosyal boyutlarıyla kendine has bir hayat ve sağlık
pınarıdır. Eser bize hem zeytini bütün özellikleriyle, hem de zeytinciliğimizi
bütün haşmetiyle dünyaya tanıtıyor. Aynı zamanda üreticiler, tüketiciler,
ziraat fakülteleri ve zeytincilik enstitüleri öğrencileri için güvenilir bir
rehber niteliğine sâhiptir. Tennik bilgiler ihtiva etmesine rağmen sıkılmadan
okunabiliyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI
KÜLTÜR YAYINLARI:

 İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4
Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-243 56 00
bilgi@iskultur.com.tr 
İnternet:
www.iskultur.com.tr  

 

SAĞIM
SOLUM ÖNÜM ARKAM…

Saklambaç, bilgisayarın, bilgisayar
oyunlarının ve hatta televizyonun bulunmadığı günlerde, kız-erkek bütün
çocukların eğlenceli, hareketli ve mâsum bir
oyunu idi. ‘Sağım solum, önüm arkam sobe, saklanamayan ebe
’ sloganı ile
başlardı. Yeşim Erdem, 13,5 X 21,5
santim ölçülerindeki 512 sayfalık ‘Sağım
Solum Önüm Arkam’
isimli eserinde, 40 yıllık yakın târihimizin
saklananlarını, unutulanlarını roman kahramanları üzerinden anlatıyor.

Hâdiseler, iki ailenin, Selen ile Ceren ve
Eylem ile Devrim adlı kız kardeşlerin hikâyesi ile anlatılıyor. Küçük bir Ege
kasabasında yaşayan genç kızlar sağ sol saflaşmasına, mahalle çocuklarının
çekişmesine şâhit olurlar. Her biri sâdece seyircisi değil bizzat faili de
oldukları bu gelişmelerden yara almadan kurtulamaz; günbegün şiddetin gemi
azıya aldığı bir ortamda katledilen gençliği, darbe dönemini ve baskıyı
yaşarlar.

Günümüzü de anlatan bu roman,
başkarakterlerin büyükşehre göçlerini, kuşak çatışmasını, kardeş rekabetini,
aile kurma gayretlerini ve aşklarını gözler önüne seriyor. Tâcizlere, baskıya,
haksızlıklara rağmen hayata tutunan kadınlar ezilmemeye çalışıyorlar. Özellikle
de tükenmeyen arayışları ve adâlet duygusuyla gazeteci Selen… Ne var ki bu
nitelikleri onu yıllar önce işlenen siyâsi bir cinâyetin ardındaki sır
perdesini aralamaya, daha da ötesi, gerçeklerle duyguları arasında bir seçim
yapmaya zorluyor.

Yazar, yakın târihimizin hakîkatlerine,
mensubu bulunduğu tarafın gözüyle bakıyor ve farklı değerlendirmelerde
bulunuyor. Sorgulayıcı bir üslûbu var. 
Vardığı hükmü; ‘Bu topraklarda ne
yaparsan yap, ne kadar barışcı olursan ol, asla savaştan kaçmak mümkün değil
.’
Cümlesiyle özetlemek mümkün…

‘Öyle
mi
?’ diye soranlar da olacaktır elbette…

CAN YAYINLARI:

 Hayriye Caddesi Nu: 2 Galatasaray,
Beyoğlu-İstanbul. Telefon: 0.212-252 59 88

Belgegeçer:
0.212-252 72 33 e-posta:
yayinevi@canyayinlari.com  // www.canyayinlari.com 

  

KISA KISA / KISA
KISA…

1-        
ÜSTATLAR KONUŞUYOR: Konferanslar / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. 

 2- TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ: Dr. Tahir Tamer
Kumkale / Pegasus Yayınları.

 3- SOVYET SONRASI ORTA ASYA: Doç. Dr. Güngör
Turan / Tasam Yayınları.

4- MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN TEMEL FİKİRLERİ: Câhit Okurer. Dergâh Yayınları.                                                                 

 5- BEDEL: Selcan Taşçı / Bilgeoğuz Yayınları.

 

 

DERKENAR

HANGİSİ DOĞRU, NİÇİN?

YAVUZ
BÜLENT BÂKİLER 

GÖRMEMEZLİKTEN
GELDİ / GÖRMEZDEN GELDİ Hangisi doğru, Niçin?

GÖRMEZDEN GELDİ ifâdesi doğrudur. GÖRMEMEZLİKTEN GELDİ
deniliyorsa da  GÖRMEMEZLİK şeklinde bir
kelimemiz yoktur. Bu sebeple ikinci ifâdenin yanlış olduğu kanaatindeyim.  

MECBÛRÎ
/ ZORUNLU  

ZORUNLU uydurma kelimelerimizdendir. ‘Arapçadır’ diyerek MECBURİ kelimesini kullanmayanlar FARSÇA’nın zor
köküne ‘unlu’ ekini yapıştırarak ‘zorunlu’
uydurmasını ileri sürüyorlar. Fakat ZORUNLU kelimesinin de yaygınlaştığını
görüyorum.

‘AHLÂK’
mı / ‘ETİK’ mi?  

AHLÂK-ETİK kelimelerinden doğru olanı AHLÂKTIR. Arapça
olmasına rağmen doğru ve güzel bir kelimedir. ETİK Yunanca bir kelimedir. Biz ‘Ahlâklı
adam! Ahlâksız adam’ yerine: ‘Etikli
adam! Etiksiz adam
!’ diyemeyiz.

Babek Unutulan İsyancı*

 Babek Abbasi yönetimine
karşı 816-838 yılları arasında 22 yıl boyunca azatlık hareketini yönetmiş yönlendirmiş
Azerbaycan

Türkleri’nin millî kahramanıdır.

 Babek, Abbasi
Devletinin kuruluşunda (750 yılı ) büyük

rolü olan Ebu
Müslim’i Et-Türki
(Horasani) nin yolunu

izlemiştir. Babek gibi birçok isyancı da Ebu Müslim’in yolunu

izlemiştir. Ebu Müslim
Mevali siyaseti uygulayan baskıcı Emevi

yönetimine karşı ezilen ve hakkı yenen Abbasoğluların yanında

yer almış onların iktidara gelişini sağlamıştır. Ezilen hakkı
yenen Abbasoğullar’ı çok
değil beş yıl sonra 755/756 yılında bu

Türk
komutanı iktidarlarına tehdit olarak görecekler ve Halife

Mansur tarafından kurulan bir tuzakla katledecekler. Ebu

Müslim’i Et-Türki (Horasani) ye yapılan bu haksızlık hiç unutulmamış
Maveraünnehir’de, Horasan’da,
Azerbaycan’da,

Anadolu’da
Ebu Müslim adı destanlarda ölümsüzleşmiştir.

 Ebu Müslim’den
sonra çeşitli isyanlar ortaya çıkmış fakat başarısız olmuşlardır. Babek’in Hurremilerin başına geçmesiyle
toparlanan isyancılar kısa sürede;
İsfahan, Rey, Karaç, Burç ve

Bazz bölgelerine yayılan isyanlarda başarılı olmuşlardır.

Abbasiler Babekle yaptıkları mücadelede yarım milyona yakın askeri gücünü
kaybetmiş hilafet Sasani ve Bizans mücadelesinde
bile bu kadar kayıp yaşamamıştır. 22 yıl süren

Babek İsyanı’nda 6 büyük Hilafet Ordusu mağlup
edildi. En sonunda Abbasî ordusunda görev yapan ünlü
Türk komutan

Afşin ve onun askerlerinden müteşekkil ordusu Babek üzerine yürüdü Hürremilerin
karargâhı Bezz Kalesi 837 yılında düştü.

Babek yakalandı ve 838 yılında Samarra şehrine getirilerek işkence
ile idam edildi. İsyan tam olarak sonuca ulaşmasa da,

Abbasi Halifeliği’nin Tevaif’i Mülük Devletlere bölünmesini ve yıkılış sürecini hızlandırdı.

 İsyanı bastıran Afşin
Babek’in Abbasilere tesliminden üç yıl sonra dinsizlik ve
sapkınlıkla suçlanmış 841 yılında Babek’le
aynı kaderi paylaşmıştır. Muktedirlerin çıkarları ne zaman neyi gerektirirse
kutsal heybelerinden bir dinsiz/rafizi/sapkın/ kartını çıkarıveriyor.

 798 yılında Tebriz de
doğmuş büyümüş
olan Babek in

nesebi,nereli olduğu,Hurremiye mezhebi tarihsel olarak çokça tartışılmıştır.
Fakat bu tartışmalar gerçeğin üstünü örtmemelidir. Gerçek
nedir? 9.yy da ki muktedir Abbasilerin baskı ve zulüm siyasetlerinin toplum da karşıt hareketlerin doğmasına
neden olduğu gerçeğidir. Bu öyle bir karşıtlıktır ki sadece Babek değil o nun öncesinde
ve sonrasında isyanlar devam etmiştir. Babek ve Hurremilere iki tane karalayıcı
sözlerle çamur atmayla ellerini yıkayamaz güç
sahipleri. Halkta karşılık bulan sosyal başkaldırılara baldırıçıplaklar diyerek
cambaz hikayesiyle örtemezler. Bu karşıtlık renklere dahi yansımıştır.
Abbasilerin siyah rengine karşılık Babekiler beyazı kullanmışlardır.

 Babek’in yirmi yıl gibi uzun bir zaman arzında Abbasi hilafetinin
düzenli ordularına karşı
direnmesi ve üzerine
gelen altı orduyu mağlup ederek büyük bir devleti çökertmeye
doğru gidebilmesi onun çok yetenekli ve teşkilatçı birisi olduğunu açık bir
şekilde göstermektedir. Onun, düşüncelerinde çok net, tavizsiz
ve çok gururlu bir şahsiyete sahip olduğu kaynaklarca bildirilmektedir. Şöyle
ki, Abbasilerce esir alınan Babek’in
oğlu babasına teslim olmasıyla alakadar bir mektup göndermesi

üzerine
Babek şu şekilde cevap vermişti. “O,
benim oğlum değilmiş, ona söyleyin bir gün
özgür yaşaması, kırk yıl esir ve
hâkir yaşamasından daha iyidir.”
Yaşanmış hadiselerde biz

Babek’in çok
iradeli ve azimkar bir karaktere sahip olduğunun da şahidi olmaktayız. O,
korkunç işkenceler altında insanüstü bir
direnç göstermiş, öldürüldüğü
zaman yüzünün
sarardığını gizlemek için vücudundan
akan kanını yüzüne sürmüştür.

Hallac ve Nesimi’de
kendilerine yapılan işkencelere karşı umursamaz bir tavır sergilemişlerdir.
Oluşturulmak istenen korkuya teslim olmadıkları gibi bu tavırları muktedirlerin
uykularını kaçırmıştır.

 Babek’in yaşadığı coğrafya itibariyle Türk olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Kimliğinden
bağımsız olarak Babek’in yaptığı
başkaldırı kıymetlidir. İran da ki muktedirleri esas rahatsız eden budur. Bütün bu unutturma çabalarına karşın

Babek Azerbaycan ( İran ) Türklerinin
milli ve tarihî bir kahramanı sayılmaktadır ve her yılın 8-9 temmuzun da

Azerbaycan ( İran ) Türkleri
Babek’i anmak için “ BEZZ/BAZZ” kalesi kurultayını
toplamaktalar. Bu kurultaylar İran’ı
rahatsız ettiği için her yıl kurultay öncesi ve sonrası yasaklama ve tutuklamalar
yapmak marifetiyle toyları engellemek istemektedir. Çünkü
azatlık yürüyüşüne
katılanlar “HARAY

HARAY MEN TÜRKEM”
diye haykırmaktalar.

• Yazıda
Prof.Dr. Mehmet Azimlinin ‘Bir
Direnişçi Babek kitabından faydalanılmıştır.

Hemşerim Malaya’nın Neresindensin?

Her şey Malaya’nın küçük bir
köyünde baskı ve zulüm altında yaşayan köylüler ile toprak ağaları arasında
yaşayan yazarın gözlemlerine dayanmakta. Günümüz Türkiye’si, hele hele Malatya
ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Ancak yazarın yapmış olduğu gözlemler
tüm kamusal alan ve aile içine uygulanabilirlik içermektedir. Özellikle Türkün
iş zihniyeti ile birlikte bir okuma yapıldığında, hiyerarşik baskıcı bir
yapının toplumsal ya da aile içi  bir
kast sistemi ile birlikte nasıl bir tahakküm (baskı) yapısına dönüştüğü  daha net görülebilecektir. Tahakküm altındaki
davranışlar Köylüler ve toprak ağaları üzerinden gözlemlenmişse de, işte,
mahalle ya da ev içinde ki baskıcı yapıların kahramanlarına da uygulanabilir.
Amacım Toplumsal ikiyüzlülüğümüzün, dedikoduculuğumuzun, vurdum duymazlığımızın
ve kanun tanımazlığımızın altında yatan baskıcı zihniyetin daha net açığa
çıkartılması…Yazıya temel teşkil eden tüm alıntılamalar J.Scott a ait olan
Tahakküm ve direniş sanatları kitabındandır. Baskı ve zulüm Dünyanın farklı
coğrafyalarında da olsa insan davranışları pek fazla değişiklik
göstermemektedir. Dolayısıyla baskı ve zulüm altında olan herkes Malayalı’dır
ve bir Malaya’lı gibi davranmalarından daha doğal ne olabilir.

 

-Köylülerin(ezilenlerin, halkın)  çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri
normal, fakat bazı köylülerin(garip gurebanın) kendileriyle çelişen
davranışları olması ve bu çelişkili davranışlarının bağımlılık ve yoksullukları
ile doğru orantılı artması işin ilginç yanı. Yoksullar
sanki zenginlerin huzurundayken bir türkü, yoksulların arasındayken başka bir
türkü tutturuyorlar.

 

– Zenginler de
yoksullar arasında başka türlü, kendi aralarında başka türlü konuşuyorlar.

 

 -Köylüler(ezilenler, kendini baskı altında
hissedenler)  normal olarak itaat koşullarına
açık açık itiraz etmeye cesaret edemezler. Bununla birlikte perde arkasında,
iktidar ilişkilerinin resmi senaryosuna sahne arkası muhalefetin dile getirilebildiği
toplumsal bir alanı yaratmaları ve savunmaları muhtemeldir. Söylentileri,
dedikoduyu, halk masallarını, türküleri, jestleri, şakaları ve güçsüzler
tiyatrosunu, diğer şeylerin yanı sıra anonimliğin arkasına ya da tavırlarının
zararsız anlamlarının arkasına saklanarak bir iktidar eleştirisini araya
sokmanın araçları olarak yorumlamaları ise ilginç

 

-“İktidara doğruyu
söylemek” ifadesinin, modem demokrasilerde bile, hala ütopyacı bir
çağrışımı varsa, bunun nedeni kuşkusuz çok nadir uygulanmış olmasıdır(Parhesia).
İktidar karşısında güçsüzün ikiyüzlülük etmesi, pek de şaşırtıcı bir durum
değildir. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar…

 

-Normal toplumsal ilişki olarak
kabul edilen şeylerin çoğu, uygun olmayan bir fikir beslediğimiz insanlarla rutin
bir şekilde hoşbeş yapmamızı ve onlara gülümsememizi gerektirir. Burada belki
de görgü kurallarını ve kibarlığı temsil eden toplumsal biçimlerin gücünün,
tanışlarımızla pürüzsüz ilişkiler sürdürebilmek için açık kalpliliği sık sık feda
etmemizi gerektirdiği söylenebilir.

 

– Patron karşısında işçi, toprak
sahibi karşısında kiracı ya da ortakçı, derebeyi karşısında serf, efendi
karşısında köle. Nadir fakat anlamlı istisnalar bir yana, aşağıdakilerin
kamusal davranış tarzı, ihtiyatlılık, korku ve göze girme arzusu nedeniyle, güçlünün
beklentilerine hitap edecek şekilde biçimlendirilmekte.

 

– İktidar( ya da işte patron,
amir mahalle baskısı,  evde anne baba )
ne kadar tehdit ediciyse, maske o kadar kalındır. Maske sadece gizli
senaryoların konuşulduğu mekânlarda ve güvenilir kişiler arasında
çıkartılmaktadır. Kadın günlerinde, kahvehaneler de sırdaşlarla yapılan
dedikodular.

 

-Gizli bir senaryonun ilk açık
beyanı, iktidar ilişkilerinin görgü kurallarını ihlal eden, sakin bir sessizlik
ve rıza görüntüsünü kıran bir beyan, sembolik bir savaş ilanının gücünü taşır.

Aramızda kimin benzer bir
deneyimi yoktur? Üzerimizde iktidar ya da otorite sahibi olan biri tarafından
-özellikle kamu önünde- aşağılandığınızda ya da hakarete uğradığımızda yapmış olmayı
istediğimiz ya da bir sonraki fırsatta yapmaya niyetlendiğimiz hayali bir
konuşmayı prova etmeyen kimse var mıdır? Bu tür konuşmalar genellikle, yakın
arkadaşlar ve eşitler arasında bile, hiçbir zaman ifade edilemeyebilecek kişisel
bir gizli senaryo olarak kalabilirler. Ama Her zaman ağzın mantarla
kapatılacaksa ve düşündüklerini ancak sızıntılı bir varil gibi gizli gizli
damlatacaksan, yaşamın ne keyfi olur ki.

 

–Tahakküm tarafından maske
takmaya zorlananların, yüzlerinin eninde sonunda bu maskeye uyar hale geleceğidir
.
Bu durumda tabiiyet pratiği zaman içinde kendi meşruiyetini üretir; Pascal’ın,
dini inancı olmayan ama olmasını isteyenlere, günde beş kez ibadet etmek için
dizlerinin üzerine çökmelerini öğütlediği gibi, yapılan rol sonunda kendi
haklılığını inançta ortaya koyacaktır.

 

-Güçsüz olanın, iktidarın
huzurunda bir maskenin arkasına gizlenmek için açık ve zorlayıcı nedenleri
varsa, güçlülerin de kendilerine tabi olanlar karşısında bir maske takmak için
zorlayıcı nedenleri vardır. İlahi bir kral, bir tanrı gibi; savaşçı bir kral,
cesur bir general gibi davranmak zorundadır.

 

-Bir cumhuriyetin seçilmiş bir
başkanı, yurttaşlara ve onların düşüncelerine saygı gösterir gibi görünmek
durumundadır; bir hâkim yasaya saygılı görünmelidir

 

-Her hâkimiyet biçiminin kendine özgü
bir sahne dekoru olduğu gibi, kendine özgü kirli çarşafları da vardır. Hâkim
elitlerin içkin üstünlüğü öncülüne ya da iddiasına dayanan tahakküm biçimleri,
bol bol gösterişe, savurganlığı önleme yasalarına, gösterişli giysilere ve tabi
olanların kamusal hürmet ya da takdir hareketlerine bağlı gibi görünür. İtaat
ve hiyerarşi alışkanlıklarını aşılama arzusu, askeri örgütlenmelerde olduğu
gibi, benzer modeller üretebilir.

 

-Bu doğrunun evle ilişkili
çeşitlerini hepimiz biliriz. Ana babalar, çocukların önünde tartışmanın,
özellikle onların disiplinleri ve tavırları üzerine kötü etkisi olacağını
hissederler. Bunu yapmak, ana babaların her şeyin en iyisini bildikleri ve
neyin uygun olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları şeklindeki örtük
iddiaya zarar verir. Ayrıca çocuklara, ortaya konan fikir ayrılığından
yararlanmaları için politik bir fırsat sağlar. Genel olarak ana babalar,
çekişmeyi sahne arkasında tutmayı ve çocukların önünde az çok birleşik bir
cephe sergilemeyi tercih ederler. Prenslerle ve aristokratlarla istediği gibi âlem
yapabiliyordu. Bu abartılı bir durum olabilir; ama maskelerin sağlam bir
şekilde yerlerinde kalmaları ve uygunsuz bir şeyin ortaya çıkma olasılığının
asgariye indirilmesi için tabi olanlarla teması ayinle ilgili eştirme çabası ne
kadar yaygınsa, hâkim elitlerin, kendilerine sahne arkasında artık teşhir
edilmedikleri ve içlerini dökebildikleri bir toplumsal mekân ayırmaları da o
kadar yaygın bir durumdur.

 

-Genellikle hâkim grupların
saklayacakları çok şey vardır ve genellikle istediklerini gizlemenin araçlarına
sahiptirler. Hemen hemen her hiyerarşik organizasyonda, elitler genellikle özel
sekreterlerin oturduğu bekleme odaları bulunan kapalı kapılar ardında
çalışırken, tabi konumdaki personelin görünür bir şekilde çalışmasının da temel
olarak aynı nedenden kaynaklandığından kuşkulanıyorum. Ancak gizli senaryonun
üç niteliği, öncelikle aydınlatılmayı hak ediyor. Birincisi, gizli senaryo
belirli bir toplumsal mekâna ve belirli

bir oyuncular grubuna özeldir.

 

-Gizli senaryonun yeterince
vurgulanmamış olan ikinci ve hayati önem taşıyan bir yanı, yalnızca sözleri
değil; bütün bir pratikler dizisini kapsamasıdır. Mesela, birçok köylü için,
yasak bölgede avlanma, hırsızlık gizli senaryonun parçasıdır. Hâkim elitler
için, gizli senaryo pratikleri, gizli lüks ve ayrıcalık, el altından kiralık
katillerin kullanımı, rüşvet ve arsa tapularında tahrifatı içerebilir. Bu
pratikler, her durumda, söz konusu tarafın kamusal senaryosunu ihlal eder ve
mümkünse sahne gerisinde bırakılır ve dile getirilmez.

 

– Açık açık isyan etmek ya da
kamusal olarak protestoda bulunmak yerine, yoksullar mülkiyete karşı daha
güvenli olan anonim saldırıları, yasak avlanmaları, isim karalamayı ve bazı
kimselerden uzak durarak onları dışlamayı benimsediler. Birkaç istisna dışında,
geri dönüşü olmayan kamusal meydan okuma hareketlerinden ihtiyatlılıkla kaçındılar.
” Yani, onların da politikaları, iktidar karşısında gönüllü, hatta
gayretli bir rıza izlenimini korurken, kılık değiştirme, aldatma ve dolaylılığı
kullanıyordu. Kamusal senaryo etkileyici olmak, hâkim elitlerin iktidarını
olumlamak ve doğallaştırmak, hâkimiyetlerinin kirli çarşaflarını gizlemek ya da
örtmece sözlerle bulanıklaştırmak için tasarlanır. Tv programları bu
bağlamda bir kamusal senaryodur.

 

– Tepede hemen hemen herkese emir
veren ve kimseden emir almayanlar vardır; en altta hemen hemen herkesten emir
alan ve kimseye emir vermeyenler vardır. Her bir konumda yer alanlar, daha
yüksekte olanlara hürmet ederler. Bu şekilde bakıldığında, hürmet, bir
tabakalaşma sisteminin yaratıcısı olmaktan çok sonuçlarından biridir. Türk
toplumundaki çocuklara büyüklerin Elini öpme ritüellerinin bir saygı ve sevgi
gösterisinden çok geleneksel baskıcı yapıların tasdik ettirilmesi anlamına
geldiğini düşünmekteyim.

 

– Köleliğin
dayanılmaz bir paradoksu, en büyük arzusu çocuklarını güvenlikte ve kendi
yanında tutmak olan köle annelerin, çocuklarını boyun eğme rutinleri konusunda
eğitmelerinin kendi çıkarlarına olmasıdır
.

 

– Sevgileri nedeniyle,
efendilerini ve hanımlarını memnun etme ya da hiç değilse kızdırmama konusunda
çocuklarını toplumsallaştırma görevini üstlenirler. Sanki işçi sınıfı
çocukları, iktidarın gerçekliklerine kamusal olarak boyun eğmeleri ile gizli
tutumları arasında zorunlu bir bağlantının bulunmadığı -hatta bir çelişkinin
bulunduğu- bir yaşam için eğitilmektedirler.

 

– Öğretmenin varlığının sınıftaki
öğrenciler üzerindeki etkisini, ancak öğretmen sınıfı terk ettiğinde -ya da
öğrenciler teneffüse çıktıklarında- ölçmeye başlayabiliriz. Ne söyledikleri bir
yana, okul paydos olduğunda tipik olan gevezelik ve fiziksel taşkınlık
patlaması, sınıfın önceki davranışıyla karşılaştırıldığında, geriye dönüşlü
olarak okulun ve öğretmenin davranış üzerindeki etkisi hakkında bize bir şeyler
söyler.

 

 

-Hizmetçilerin ve kadınların hürmetkâr
davranışları -teşvik edici gülümsemeler, dikkatle dinleme, takdirkâr kahkahalar,
olumlama, hayranlık ya da ilgi belirten yorumlar normal görülür, hatta bu
davranışlar düşük statülü insanların genellikle girdikleri ilişkilerden
kaynaklanan şeyler olmaktan çok kişiliğin bir parçası olarak görülürler.

 

Son söz bir Etiyopya atasözü
olsun, yine kitaptan; Akıllı köylü Büyük efendinin karşısında yerlere kadar
eğilir ama sessizce osurur
…

 

Not: Malaya Malezya’nın da
içerisinde bulunduğu yarımadanın genel adıdır

Konudan Konuya (17)

Dinin lübbü / özü gitmiş, kışrı / kabuğu kalmış!

     Hayatımız, Batı’yı
bile şaşırtacak bir hâl almış!

 

     Mânâyı terkedip
sırf koşuluyor maddeye, son hızla.

     Ahlâk da neymiş
beyler! Yüz çevirdik ondan son nabızla.

                                  x

     Taşlaşmış taş
kafa,

     Bulamaz hiç safa!

 

     Olur olmaz karışan
lâfa;

     Değer mi hiç affa?

                                  x

     Okumak için
Yûnus’u, hep beraber;

     Girelim sıraya
hemen, birer birer.

 

     Olalım bu hususta,
gerçek bir er.

     Yaratılmışları
seviyorsak eğer.

 

     Çünkü çıkarıyor
bizi, Yaratan’ın önüne.

     Saygı duyuruyor,
yaratılmışların tümüne.

 

     Dağlar ile taşlar
ile Davud misali,

     Öpelim, evreni
kucaklayan mübarek eli.

 

     Deseler de bize,
bakın şu delilere!

     Yûnus tanış ediyor
bizi, nice gönüllere.

                                  x

     Arkadaşımı yorgun
ve uykusuz fakat, mütebessim / tebessüm eder bir hâlde buldum ve sormadan
edemedim:

     “Hayırdır seni
içten içe sevince gark eden husus nedir?”

     “Sorma dedi
arkadaşım ve devam etti: Dün gece, üç yüz sayfalık bir kitap okudum. Sadece
bilmediğim yepyeni bir kelime öğrendim ve çok sevindim. Yüzüme akseden
memnuniyetim ve yüzümdeki sevinç izleri bu yüzden!”

     Bu cevap benim:
”Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum!” meal ve anlamındaki, Hz.
Ali’nin çok değerli sözünü daha iyi anlamamı sağladı.

                            
     x

     Ben, herkesin en
büyük hilekâr / hileci, aldatan ve aldatıcı olmasını istiyorum! Hayır hayır
yanlış okumadınız. Evet, ben hepimizin en büyük birer hilekâr olmamızı
istiyorum!

     “En büyük hile
nedir?” diye soracak olursanız dostlar derim ki:

     “En büyük hile,
hilesizliktir. Yani olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmaktır.”

     İşte ancak bu
durumda, rahat yüzü görür. Rahatsız edilmeyiz. Kimse bizi “Söylerim! Açıklarım
ha!” diye tehdit ederek, pis işlerine âlet edemez. Yani başımızı ağrıtamaz.
Bize istediğini yaptırmaya kalkışamaz.

                                  x 

     Bazan zıt, zıddını
içine alır. Zaman olur zıt, zıddını saklarmış. Siyaset dilinde lâfız / söz,
mânânın zıddıdır. Adalet külâhını, zulüm başına geçirmiş; hamiyet / gayret
libasını / elbisesini, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bâgi / âsî
ismi takılmış. Hayvanî duyguların esîri olmaya, şeytanın boyunduruğu ve emri
altına girmeye, hürriyet namı / adı verilmiş. Zıtlar, birbirine benzer olmuş!
İsimler, suretler ve makamlar yer değiştirmiş, birbirinin yerini almış!