19.2 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1313

Zengin Müslümanların Hayat Tarzı

Öncelikle “zengin Müslüman” tabiri bana ait değil. Kendini tanımlarken Müslüman kimliğini ön plana çıkarmayan, hatta ibadet yaptığına dair bir emare görmediğimiz kişilerin bile Müslüman olmadığını söyleyemem. Bu kapsamda Tüsiad üyelerinin de bana göre (gayrimüslim olduğu bilinen birkaçı dışında) “zengin Müslüman” sayılması gerektiğini düşünürüm. Ancak bu kavramı kullananlar, kendini tanımlarken Müslüman olduğunu vurgulayan kesim. Daha çok “Yeşil Sermaye“, “Anadolu Kaplanları”, Müsiad üyeleri arasında yer alan ve siyaseten Ak Parti’yi destekleyen zenginler bu kavram içinde değerlendiriliyor.

Türkiye’de “zengin Müslüman” sayısının çoğaldığı, eskiden çevrede olan bu zümrenin, artık merkezde ciddi bir güç teşkil etmeye başladığı dikkat çekiyor. Sermayenin yaygınlaşması, Anadolu sermayesinin yurtiçi ve yurtdışında rekabet gücü kazanması, büyük ölçekli kuruluşların ortaya çıkması çok olumlu gelişmeler.

Müslüman burjuva olarak da tanımlanan yeni sınıf, bu statülerine geçişte hayat tarzlarını da değiştirmekte. Bu değişim kaçınılmaz bir gereklilik olarak algılanabildiği gibi, Müslüman’a yakışmayan bir tarz olarak da dile getirilmekte.

Bir yandan “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisini tekrarlarken, diğer yandan da asgari ücret fiyatına başörtüsü almak, beş veya yedi yıldızlı otellerde tatil yapmak, yüz binlerce liralık cipler kullanmak eleştiriliyor. Tam bu ortamda Müsiad‘ın kurucu başkanı Erol Yarar, cesur bir çıkış yaparak Müslüman burjuva sınıfının hayat tarzına dair görüşlerini ortaya koydu, sınırlarını çizdi:

“Bazı aşırılıkları gözlüyorum ama bir lokma bir hırka felsefesine de inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır! Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister. Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değil. Ölçü minimum giyinmekse İmamı Azam’ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat’ın en güzel eviydi. Zekâtımı veriyorsam İslam’da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah’ın Resulü de izin vermiyor. Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok.”

“Müslüman zengin olsa da lüks yaşayamaz, israf edemez” diyen Mehmet Şevket Eygi ise, bu camiayı yakından tanıyan bir kişi olarak üzüntü ve ıstırap içinde. M. Şevket Eygi’ye göre, “Yüce İslâm dini ve Şeriatı lüks ve israfı yasak ve haram kılmıştır. Halkın bir kısmı patates, makarna, bulgur pilavı yiyemezken, Müslüman zenginlerin Nemrud ve Firavun gibi bir hayat sürmeleri övünülecek bir şey değil, iğrenç bir yüz karasıdır.”

Bu ifadelerden ve zengin sahabelerin var oluşundan İslam’da zengin olmanın değil, “lüks ve israfın haram” olduğu anlaşılıyor. Dini konuda bir hüküm verme ehliyetini kendimde görmediğim için meselenin dini boyutunu bu kadarla bırakacağım.

Ancak “zengin Müslüman” denilen bu kitlenin hayat tarzının İslami ölçüler dışına çıkması kadar toplumda yarattığı sosyal ve siyasi sonuçlarının tartışılması gerekiyor. Son mahalli seçimlerde Saadet Partisi’nin İstanbul Belediye Başkan adayı Mehmet Bekaroğlu‘nun kullandığı “başörtülü cip kullanamaz” tezi ve açıklamasına önem vermemek olmaz. “Bir tarafta yanında küçük çocuğu ile otobüs durağında buz gibi havada bekleyen bir anne var, diğer tarafta ise cipiyle son sürat yanından geçen başka bir başörtülü. Şehirde jip kullanmak insanlığa isyan etmektir.”

Saadet Partisi’nin bu ifadesi din menşeli olduğu kadar, “sosyal adalet” kavramı çerçevesinde yapılmış bir çıkıştı. Türedi ve görgüsüz zengin Müslüman kişilerin AKP’yi desteklediği anlatılıp, fakir Müslümanların sığınacağı kapı olarak Saadet Partisi gösterildi. Ancak bu konu kampanya sırasında yeterince anlatılamadı ve SP istediği oranda başarı sağlayamadı.

Türedi zenginlerin hayat tarzı ile beraber servetlerini edinme yolu da göz önünde tutulmalıdır. Önemli olan bu yeni Müslüman burjuva içinde başkalarının hakkını yiyerek, kamu malının talan edilmesi suretiyle edinilen servetler hangi orandadır?

Rahmetli Turgut Özalben zenginleri severim” demişti. Nedense her iktidara gelen zenginleri seviyor. Elbette zenginleri sevelim ama fakirleri sevmeden ne kâmil bir mümin olmak ve ne de devlet yöneticisi olmak mümkündür. Kendi yakınlarını inanılmaz servet ve güce kavuştururken, açlık sınırındaki kesimi sosyal yardımlarla bağımlı hale getirmek; bir günlük yemek parası kadar, göstermelik zekât dağıtarak kendini rahatlatan zengin Müslümanların tavrından farklı olmasa gerek.

M. Şevket Eygi’nin ifadesiyle “Bugün toplumumuz gırtlağına kadar eğriliğe batmıştır. Kokuşma korkunç boyutlara ulaşmıştır. Ülke, devlet, halk soyulmaktadır. Müslümanların bu gibi pisliklerden, haramlardan kesinlikle uzak durmaları gerekir.”

Zenginleşen Müslüman kendisi güzel ve konforlu bir hayat yaşarken, işçisinin hakkını tam ve gecikmeden vermeli, komşularının ve içinde yaşadığı toplumun hakkını gözetmeli. Böylece toplumda, gelir dağılımı açısından uçurumlar oluşması ve toplumsal çalkantıların, suç oranlarının artışı ve ahlaki zafiyetin artması gibi olumsuzlukları önleme yolunda faydalı olmalıdır. Aksi taktirde Ortaçağda zengin ve asillerin kaleler içinde yaşamaya mecbur olması gibi, kendilerini toplumdan soyutlayıp, kalın duvarlı, özel güvenlik tertibatlı villalara veya sitelere hapsetmek zorunda kalacaklardır.

Helal kazanılmış ve helal yollarda harcanan servetlerde başkalarının gözü olmaz.

Benim için “zengin Müslüman” kazancının önemli bölümünü toplumu ile paylaşabilen insandır.

Estetik ve kültürel gelişimini tamamlamış, milli kültürümüzü uluslararası arenada en güzel şekilde temsil eden, ortak vicdanımızın sesi olmuş, milletten kazandığını milletimizle paylaşan zenginler varsa ve hele de bunlar Müslüman’sa ben de bu kişileri çok severim, çok sayarım.

Bosna-Hersek Gezisi Notları – 3

0

Üçüncü gün… devam.

Alperenler Tekkesi’ne arkamızda bırakarak Mostar’a doğru gitmekteyiz. İnsanlığın işlediği cinayetlerin buralarda da devam ettiğini görüyoruz. Hunharca katlettikleri müslümanlarla beraber müslümanlara ait tüm bağ ve bahçeleri de yakıp yıkmışlar. Etrafımızda yakılan bağların yerine yeniden dikimi yapılan üzüm ve meyve bahçelerini görüyoruz.

Hırvatlar, savaştan galip geleceklerine o kadar inanmışlar ki Hırvatistan’dan 300 kişilik bir komando ile son vuruşu yapmak üzere birlik çıkarmışlar. Bunu haber alan müslümanlar Allah’ın lütfu ile 300 kişinin tamamını Mostar’a yakın bir bölgede yok etmişler şu anda onların maşatlığının yanından geçiyoruz. Maşatlıktaki ve diğer gördüğümüz yerlerdeki hıristiyan mezar taşları siyah mermerden yapılmış. Sanki bu dünyamızı kararttık, ahiretimiz de kara anlamında. Onlar her şeyin vahşet ve zulümle yok edileceğini sanmışlar. müslümanların imanını hiç hesaba katmamışlar ki o müslümanlar Osmanlı’nın Avrupa’da serhat şehirlerinde bayraktarlığını yapmış İslamla şereflenmiş kişiler. Mostar şehrine girdik camiinin avlusundan ufak bir kapıdan geçtik ve dallarından sükunet ve huzur akan ağaçlarla dolu bir avluya girdik: Koski Mehmet Paşa Camii. Cami solumuzda kalacak şekilde şadırvanın yanından ilerledik ve köşeyi dönünce birden meşhur köprüyle göz göze geldik! Mostar Köprüsü’ne bakmaktayız. Önce uzaktan temaşa ediyoruz, bir taraftan fotoğraf makinelerinin flaşları çakmakta herkes kendine göre en güzel görüntüleri alma yarışında. İki kule arasında hilal şeklinde taş bir yapı, yolda gelirken 1500 lü yıllarda, yapımı esnasında kullanılan taşların çıkarıldığı taş ocakların gördük. Yıkılışından sonra bir kısım taşlar yine aynı ocaktan çıkarılarak kullanılmış. Mostar Çarşısı’nın müslüman mahallesi kısmından geçerek Mostar Köprüsü’ne ulaşıyoruz.

Kanuni Sultan Süleyman, mimarı Koca Sinan’a ” Ey koca mimar! Batıda gittiğimiz uç ilimiz Mostar’da öyle bir köprü yaptırasın ki, bu güne kadar eşi benzeri görülmeye; bakan gözü, gönlü fethede; Türk’ün adını hatırlata, yaşata” diyerek Mostar Köprüsü’nün yapılma emrini veriyor.

Mostar Köprüsü:

Neretva Nehri’nden (Yeşil Nehir) 24 metre yüksekte 30 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde olan Mostar Köprüsü, dönemine göre gelişmiş bir teknolojiyle inşa edildi. Mostar şehrinden geçen, Neretva Nehri üzerinde Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından 1566 yılında inşa edilen köprüdür. Mimar Hayruddin, köprü için 456 kalıp taş kullanmış. Çevresindeki kente adını da veren köprü güzelliğinden ve nehir üzerinde oluşturduğu siluetinden dolayı “Taş kesilmiş ay” diye anılırmış zamanında. Köprünün iki tarafındaki kulelerden sol taraftakine (Herceguşa) tara, sağ taraftakine Helebiya (Zindan ) denilmekte. Mostar Köprüsü, cesur sporcular tarafından yıllarca bir atlama platformu olarak kullanılmış. Geleneğe göre şehrin erkekleri, nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden atlarlarmış.

İç savaş sırasında Mostar Köprüsü’ne ilk saldırıyı 1992 de Bosnalı Sırplar  düzenlemiş. 1993 te Hırvat tankları köprüye daha büyük bir zarar veren saldırılarını başlatmış. Savaş sırasında Hırvat topçuları tarafından defalarca vurulmuş, zarar görmesin diye lastiklerle kaplanmasına rağmen hınçla ve nefretle tutulduğu top ateşine dayanamamış. Kasım ayının sonunda köprü tamamen yıkılmış. Dev taşları, Neretva Nehri’nin sularına gömülmüş. Mostar Köprüsü, yüzyıllar boyunca Bosna’da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olarak kalmış. Şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini, birbirine bağlıyormuş. Savaş sırasında Köprünün yıkımı, Mostar’ın çok uluslu mirasının reddedilmesi anlamına geldiği kabul ediliyor.

Mostar Köprüsü gördüğüm kadarı ile çok işlevsel olmayan sadece yayaların kullanabildiği taş bir köprü. Asıl önemi köprünün bir sembol olmasından ileri geliyor. Üzerinde manevi bir simge olarak Allah’ın 99 ismini işaret eden 99 basamak var. Bir diğeri ise mimari olarak İslam’ın sembolü hilal şeklinde olması. Tahammülsüzlük asıl buradan gelmekte. Çünkü savaştan sonra Hırvatlar Mostar Köprüsü’nün batı tarafındaki dağın en üst noktasına devasa bir haç dikerek bu tahammülsüzlüğü bugün devam ettirmekteler ancak buna Bosnalı Müslümanların cevabı çok net: “sizler en yüksek tepelere de haç inşa etseniz gökteki Ay ve Yıldızdan daha yükseğe inşa edemezsiniz buraya ulaşma imkanınız yok.” Yine son dönemde bir ziyaretçinin anılarındaki hitabı ile “Bu dev haç, köprüyü yıkan top atışlarının yapıldığı yere, köprüyü yıkanlara benzer fanatikler tarafından, üstelik de savaştan sonra katolikliklerinin sembolü olarak dikilmiş. Ama bana sanki insanlara yıllarca yan yana yaşadıkları komşularını ve şehirlerinin sembolü köprüyü vurduklarını unutmasınlar diye dikilmiş gibi geliyor.”

Eski köprünün mimari denemesi için kullanılan, Mostar Köprüsü’nün batısında daha eski ama ünsüz (Kriva Çupriya) köprüye şöyle bir baktıktan sonra nehir kenarına indik. Bu küçük köprü Türk mimar Seyvan Kethüda tarafından 1558 yılında yapılmış.

Her yerde gördüğümüz manzara burada da mevcut tarihi camiler bombalanmış yıkılmış ama savaştan sonra aynı özelliklerine bağlı kalarak yeniden restore edilmişler. Bir çok bina özellikle büyük oteller bombalanmış bir kısmı yenilenmiş ama bazıları o haliyle, bombalanmış kurşun izleri ile durmakta. Çarşı içinde şehitler sanki beyaz kefenleri ile yatmakta. Tüm şehitlikler beyaz mermerlerle belirlenmiş. hepsinin ruhlarına fatiha.

Koski Mehmet Paşa Camii Osmanlı’dan kalma tarihi bir camii. Şehrin ortalarında 1557 de Mimar Sinan’ın yaptığı Karagözbey (Karadjozbegova) Camii yine Osmanlı eserlerinden, yanında medresesi, imaret hanesi ve sağlık evi ile hala hizmet etmekte. Caminin avlusunda, aynı şehirdeki eski evlerin arasında sıkışmış küçük parklar gibi, mezar taşı koyacak yer kalmamıştı. Caminin karşısında bir yatır bulunmakta. Daha sonra yolun arabalara kapalı olan kısmına vardık ve Arnavut Kaldırımı tertemiz beyaz taşlı sokaktan beyaz duvarların arasından beyaz çatılara bakaraktan devam ettik. Bu bölgeye “Kuyumculuk” deniyor. Akşamın alaca karanlığında geldiğimiz yollardan Saraybosna’ya geri dönüyoruz. Yarın son günümüz. Saraybosna merkezini gezeceğiz.

Sincan Bölgesi ve Dış Türkler

Son günlerde tekrar üzücü sancılı bir şekilde gündeme gelen veya getirilen Uygur Türklerine Bütün dünyanın gözü önünde yapılan zulmü iyi kavramak lazım. Genellikle medeni olmayan toplumlar olaylara duygusal yaklaşır. Yas tutar bol bol muhabbetini yapar sonra başka konular geldiğinde unutulur başka konular hakkında olayların cinsine göre yas veya muhabbetini yapar.

İletişimim bu kadar yoğun olmadığı kapalı sistemlerin hakim olduğu dönemde, bizler 1980 öncesi Dış Türkler bahsederdik onların zulüm gördüklerini, bir gün bu zulmün biteceğini, Dünyada Türk birliğinin kurulacağından…. Bahseder idik. Buna mukabil bize “Dünyanın neresinde Türk var, Türk mü varmış!!” derlerdi.  Devletin Dış Türklerle ilgili gizli ve açık bir politikasının olmadığını, Dışişlerinde önemli kişilerin Dış Türklerle ilgili bilinçli veya bilinçsiz kara cahil olduğunu bir şekilde öğrendiğimde yıkılmıştım.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933 yılında söylediği bir söz var Dış Türklerle ilgili bu sözleri hep gizlenmiştir ortaya çıkarılmamıştır. Hiçbir İlköğretim okullarında Lisede ve Üniversitede ve kamu kuruluşlarında bu sözlerini göremezdiniz şimdilerde bazı yerlerde var oda Rusya çözüldükten sonra Atatürk bunu öngörmüştü kabilinden demek için yazılı ve görsel medyada çıktı.

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir…

Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yakınlaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…” Mustafa Kemal ATATÜRK ( 29 Ekim 1933 )

Sizce o zaman geldiğinde Türkiye ne yapacağını bilmiş midir? Yukarda bahsedilen sözlerin hangisini 65 yıldır gelen geçen hükümetler politika olarak benimsemiş ve uygulamıştır.

Size Mustafa Kemal’i anlayan Afganistan ve Pakistan liderlerinin sözlerinden birkaç örnek vereyim..”Büyük Atatürk’ün kaybından dolayı üzüntümüz o derece derin ve sonsuzdur ki bunu anlatamam. Çünkü Atatürk, yalnız Türkiye’nin değil, bütün Doğu’nun Atasıydı.

Büyük yasınıza Afgan Kralı ve hükümeti olduğu gibi bütün Afgan Milleti’de candan katılıyor. Bu içten acımızın bir belirtisi olarak Türk bayrağının yası devam ettiği sürece, Afgan Bayrağı’da yarı çekilecektir. Bütün yabancı ülkelerdeki temsilciliklerine talimat verilmiştir.” Altes Veli Han Afgan Kralının Amcası

“O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi.” Emanullah HAN Afgan Kralı

“Atatürk, yalnız Türk Milleti”nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin lideriydi. O’nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.” Sucheta KRIPALANI  Hint Parlamento Heyeti Başkanı

“Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan”da, Onu geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha, doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever.”  Eyüp HAN  Pakistan Cumhurbaşkanı

Brezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” kitabının önsözünden birkaç satır aktarmak istiyorum.

 “Avrasya yaklaşık olarak 500 yüzyıl önce, kıtaların siyasi olarak etkileşimde bulunmaya başlamasıyla birlikte, dünya iktidarının merkezi olmuştur…………

20.yüzyılın son on yılı, dünya meselelerinde tektonik bir değişime şahit oldu. Tarihte ilk kez, Avrupalı olmayan bir güç Avrupa ilişkilerinin başhakemi olmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük gücü olarak belirdi. Sovyetler Birliği’nin başarısızlığı ve çöküşü, Batı Yarıküre’den bir gücün, Amerika Birleşik Devletleri’nin, tek başına ve aslında gerçek anlamıyla ilk küresel güç olarak hızlı yükselişinin son hamlesiydi.

Avrupa, halen dünya siyasetinin ve ekonomik gücün pek çok yönden merkezi olmaya devam ederken, doğu bölgesi Asya da yakın zamanlarda ekonomik büyümenin ve yükselen siyasi nüfuzun önemli bir merkezi olmuştur. Bundan dolayı, bütün dünya ile uğraşan Amerika’nın karmaşık Avrasya iktidar ilişkileriyle nasıl baş ettiği sorusu ve özellikle baskın ve rakip bir Avrasya iktidarının ortaya çıkışını engelleyip engelleyemeyeceği noktası Amerika’nın küresel üstünlüğünü kullanma kapasitesine bağlı kalmaktadır.

Bunun sonucu olarak, iktidarın çeşitli yeni boyutlarını- ticaret ve finansa ilaveten, teknoloji, iletişim ve enformasyon-geliştirmenin yanı sıra Amerikan dış politikası jeo-politik merkezli olmayı sürdürmeli ve Avrasya’daki nüfuzunu Amerika’nın siyasi hakem olduğu kalıcı kıtasal dengeyi yaratmak için kullanmalıdır.

Bu nedenle Avrasya, küresel üstünlük mücadelesinin oynandığı satranç tahtasıdır ve mücadele jeostratejiyi, yani jeopolitik çıkarların stratejik idaresini de içerir. 1940’lı yıllar kadar yakın zamanlarda Adolf Hitler ve Joseph Stalin (o yılın kasım ayındaki gizli görüşmelerde), Amerika’nın Avrasya’dan dışlanması gerektiği konusunda açıkça anlaştılar. Her ikisi de Avrasya’yı kontrol edenin dünyayı kontrol edeceğine inanıyordu…….”

Bu hadiseleri beğensenizde beğenmesiniz de 1940’larda konuşuyor bu liderler.

Olaylara farklı perspektiflerden baktığımızda Rusya ve Çin arasında Sincan bölgesi her zaman jeostratejik açıdan çok önemlidir. Soğuk savaş dönemlerinde tampon bölge görevi üstlenmiştir. Şöyle bir baktığımızda etrafında Afganistan, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan Kuzey ucunda Rusya ile de sınırdır. Sizlere soruyorum. Eğer Rusya hariç etrafında halkı Türk olan bu ülkeler güçlü bağımsız birer ülke olsaydı Çin Böyle bir hareketi yapmaya cesaret edebilir miydi?

Şimdi sizlere bazı bilgiler vereceğim siz Çin olsanız bu bölgeden vazgeçermiydiniz?.

Sincan 2008 yılında 28,4 milyon ton ham petrol üretimi ile Çin’in 2. bölgesi. Yurt içi üretiminin % 14’ünü karşılıyor. Sadece Sinopec bölgesinde 2010 yılı için hedef 10 milyon ton.

Doğal gazda ülke üretimini üçte biri olan 24.1 milyon metreküplük bölümü bu bölgeden çıkıyor. 2020 yılında iki katı kadar daha çıkarmayı hedefliyorlar. Kömürde ise üretimde birinci sırada. Ülke rezervinin %40 ı bu bölgede.

Yili havzasında 2008 yılında jeologlar büyük uranyum yatağı keşfettiler.(10.000 ton) Brüksel Çağdaş Çin Araştırmaları Merkezi araştırmacıları “Çin’in enerji ihtiyaçlarından dolayı bölge önemli bir enerji kaynağıdır” diyorlar.

Sincan resmi rakamlarına göre 138 çeşit maden filizi var. Ayrıca bakır, kurşun, çinko, altın gümüş madenleri de hatırı sayılı miktarda var.

Dünyanın en büyük nükleer denemelerinin yapıldığı Lop-Nor bölgesi(100.000 kilometre kare) Sincan’da. 1964’de 1996’ya kadar 40’ın üzerinde atomal denemelerin yapıldığını uzmanlar söylüyor. Yine uzmanlar bu bölgede balistik ve bakteriyolojik denemeler yapıldığından bahsediyorlar.

Nükleer fizik araştırmaların yapıldığı dünyanın sayılı merkezlerinden olan Malan’da Sincan’da

Kazakistan’ın merkezi olan Atasu’yu Çin’in batısındaki Alashankou’yu bağlayan Çin – Kazak boru hattı bu bölgeden geçiyor. Sincan’ı Türkmen gaz yataklarına, Kazakistan ve Özbekistan gaz yataklarına bağlayan boru hattıyla büyük bir enerji koridoru oluşturuldu. Bölgenin önde gelen petrokimya tesislerinin oluştuğu bir havza haline geldi.

Burada daha ifade edemediğimiz birçok gelişmeler var. Çin için Sincan bölgesi geleceğinin teminatı gibi bir bölge . Bu bölgeden vazgeçeceğine inanmıyorum ve bugünlerde olan olaylara benzer olayların o bölgelerde tekrarlanacağına inanıyorum.

Bu olaylar karşısında savaş karşıtı guruplar, her türlü zulmü protesto eden STK’lar, Ülkemizin mahir dışişleri ile ilgili ve ilgisiz kurumları, engin görüşlere sahip stratejistler ve her şeyden önemlisi “Uygur Diasporası” ne yapar bilemiyorum.

Doğunun, Batının, Kuzeyin, Güneyin Sultanının Mülkü

Osmanlı İmparatorluğu, Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya üç kıta üstüne yayılmıştır. Sınırları Baltık denizinden Hint okyanusuna, Hazar denizinden Viyana’ya kadar genişlemiştir. Kızıl deniz, Karadeniz ve Akdeniz egemenlik altında iç denizler haline getirilmiştir. Afrika kıtasının kuzeyi, Atlas okyanusuna kadar Türk egemenliği altına alınmıştır.

İmparatorluğun ulaştığı bu geniş coğrafya, beraberinde doğal olarak yeni kültür yapılaşmasını da getirmiştir. Kültür mozaiğimizin önemli bir bölümünü kapsayan edebiyatımız da bu durumdan etkilenmiş ve çok zengin eserlerin meydana gelmesine neden olmuştur.

Edebiyatımız gibi musikimizde de çok belirgin değişimler yaşanmıştır. Aslında müziğimizin iki koldan geliştiği anlaşılmaktadır.

Saray müziği ve halk müziği.

Saray müziğinin çok usta, çok değerli bestekar ve icracılarına rağmen,  Farsça ve Arapça dili etkisinde kalması,  halktan kopuk olarak gelişmesine neden olmuştur.  Halk müziği ise, ozanların saz eşliğinde ve halk dilinde söylediği türkülerle gelişmiştir. Bu yüzden de canlı olarak günümüze kadar rahatlıkla ulaşmıştır. Yarının kuşaklarıyla da tüm güzellikleriyle buluşacaktır.

Aslında imparatorluk zamanında hüküm sürdüğümüz, egemen olduğumuz toprakların genişliği, çeşitliliği ve sınırlarımızın çevremizdeki komşu ülkeleri kapsamaları, bu devletleri birer eyalet gibi, vilayet gibi algılamamıza neden olmuştur. Tarihi gelişim içinde bu yörelerdeki olumlu ve olumsuz olayların etkileri, o dönemlere tanıklık eden   türkülerimize de yansımıştır.

Türkülerimizin pek çoğu ecdadımızın tarihine ışık tutarlar ve yakıldıkları döneme şahitlik ederler. Kimileri bizi gururlandırırlar kimileri de bizi hüzünlendirirler. Pek çok örnekleri olan bu türkülerin kendilerine özgü hikayeleri vardır.  Uzmanlarımız bu konuda bilim dünyasına ve  meraklılarına önemli bilgileri  eserleriyle vermektedirler.

Biz, aklımıza gelen bazı popüler türkülerimizle, coğrafyamızı ve tarihimizi hatırlayarak, günümüzdeki sınırlarımızın dışında kalan eski topraklarımızı yad edelim. Bu bize yeterli dersi verir.

  • Kırım’dan gelirim adım Sinan’dır.
  • Yemen Yemen kanlı Yemen toprakları şanlı Yemen.
  • Tuna nehri akmam diyor.
  • Maya dağından kalkan kazlar.(  Vardar ovası )
  • Burası Huş’tur yolu yokuştur  (Yemen türküsü)
  • Estergon Kal’ası.
  • Bağdat ellerinden gelir turnalar.
  • Kırcaali ile Arda arası (Kanlıca deryalar)
  • Cezayir’in harmanları savrulur.
  • Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boylarında
  • Ey güzel Kırım.

Nasihat

Şayet eğilirsen bir kez,
Saflığındandır.
Sırtına binerler.
Eşek olursun.

Bir daha eğilirsen eğer,
Ahmaklığındandır.
Asla acımazlar sana.
Kıdemli eşek olursun.

Eğilmeye devam edersen
Yuh derim.
Bende acımam.
Eşek oğlu eşek olursun.
Bazılarına, (bende dahil) nasihat olsun diye yazdım.

“Ne Gülüyorsun? Anlattığım Senin Hikayen”

15 yıl kadar önce ‘5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra‘ diye bir topluluk var idi. Adları da, şarkıları da takvim mezarlıklarında eridi. 10 yıl sonra bir daha titreyeyim dedim ama gel gör ki saatler 2009‘u gösteriyor.

Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse her namuslu insan gericidir” der ya Cemil Meriç. Ve Koçi Bey’den Reşit Paşa’ya, Balzac’tan Dostoyevski’ye kadar her ıslahatçı ve hakikat arayıcısını listeye ekler.

Bizim de çorbada tuzumuz olsun: Dün; Cumhuriyet öncesine, Osmanlı’ya dönmek gericilikti şimdi Cumhuriyetin o ilk yıllarının coşkusuna.. Dün; tanklarla balans ayarı yapılan siyasetçiye sahip çıkmak gericilikti şimdilerde ise darbe üstüne darbe yiyen Türk Ordusuna..

Zaman deli bir sel gibi akıyor. Eskiden sosyetik yaşantı bir avuç azınlığın toplumun tüm yerleşik değerlerinin rağmına yukarıdan aşağıya inşa işiydi. Artık aşağıdan yukarı toplumun bütün katmanları tefessühte birleşti. Ne demiş şair; “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği Türk Milletine verdiler.”

4 eğilimi tek televizyonik tipte birleştirdik çok şükür, Özal’ın ruhu şad olsun. Partileri,  pırtıları, urbaları, kavgaları ayrı gibi görünse de solcusu, sağcısı, milliyetçisi, İslâmcısı aynı hayatı sorgusuz sualsiz yaşıyor. Ve bindiğimiz alamet kıyamete biraz daha yaklaşıyor.

“Eskiden sofralarımıza kuşlar konardı
Rüyalarımıza melekler uğrardı
Hepimizin birer yıldızı vardı

Eskiden bazı gazeteler banka reklamı bile almazdı şimdi faiz canavarı oldu o gazeteler. Eskiden mütevazi mü’minler vardı piyasada şimdi mütecaviz Müslümanlar. Eskiden eğlence – tatil kerihti ilmihal kitaplarında şimdi kitabına uyduruluyor 5 yıldızlı otellerin kaydıraklarında.

Eskiden sadece televizyona çıkan hafifmeşrep hatunların kıyafetlerini şimdi A’dan Z’ye tüm köylerimizde halkımız giymekte beis görmeyebiliyor. Eskiden kişiler arası bir mesafe hitap aralığı vardı şimdi aşkım – maşkım nakaratları gırla gidiyor. Eskiden Yahudiyle, Hıristiyanla fotoğraf karesine girene bile hoş bakılmazdı şimdi ortak konsorsiyumlarda iş görülüyor.

Döndüm zamana, uydum kalabalığa
Başlayalım Tufan öncesi gemi yapmağa

Delilik suyundan içmeyen 72 milyonda kaç yüzbin kişidir? Körler ülkesinde görmekten idamlık suça bulaşmış ne kadar âdemoğlu bulunmaktadır? Toplu hipnozdan hipnozcunun parmak çıtlatmasıyla çıkar ya bir salon dolusu adam, ya biz kafamızın duvarı çatlatmasıyla mı yoksa duvarın kafamızı patlatmasıyla mı uyanacağız bu derin uykudan?

Bu yazı da nerden çıktı? Neye delâleten yazıldı? Yazarının ruhundan zoru mu var? Vesair ve benzer düşünce seylâplarının zihninizden geçtiğini görürü gibi oluyorum. Siz deyin 5, ben diyeyim 15 sene önce hani beraber fotoğraf vermiştik ya tarih kitaplarına.. Aynen öyle 10 yıl sonrasının fotoğraflarını sabah – akşam 5 vakit aralığında veriyoruz.

2019’da görüşmek üzere kameranın ellerinden, münker ve nekirin gözlerinden öper tüm Türkiye’ye selam ederim.

Maraba Televole!

Misyonerlerin Oyun Sahası

Ortadoğu denince akla ilk gelen; vahşet, kan, katliam, suikast, kısacası Huzursuzluk.
Sebebi ise, İslam ülkelerinin bu bölgede yoğunlaşmış olması.
Huzursuzluğun sınırı, Müslüman topluluklarının sınırına kadar uzanır gider.
Doğu Türkistan’da Sincan ve Urumçi’ deki huzursuzluğun sebeplerinin başında da, orada yaşayanların da Türk ve Müslüman olması gelmektedir.
Doğu Türkistan’ın sürgündeki lideri Rabia KADER’ in ifadesine göre, zulümün sebebi yeraltı-yerüstü nimetlerinin Müslümanlara yedirilmeme gayretindendir.
Bu da geçerli bir sebep olabilir.
Ancak gerçek sebep tabii ki bu nimet paylaşımı ile sınırlı değil.
Ben sebebin altında, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah GÜL’ ün, Çin ziyaretinin yattığına inanıyorum.
Yahudi camiası, AB ve ABD, Türkiye’nin kendi kontrollerinden çıkmasını hiç mi hiç istemezler.
Türkiye adına bir ilerleme gerçekleşecekse bu, batının müsaade ettiği oranı aşmamalı
Eğer Türkiye ile Çin arasında bir yakınlaşma olursa, Misyonerler hiç zaman kaybetmeden iş başı yaparlar.
Hatırlarsanız, Çin Devlet Başkanına rozet taktığımız (!) dönemde de benzer olaylar yaşanmıştı.
Doğu Türkistan’da yapılan katliamlara dünyanın gözünü kapatmasının arkasında da bu gerçek yatmaktadır.
Çin ile flörtün başlamasının hemen ardından, bizi yakından ilgilendiren bir olay mutlaka meydana getiriliyor.
İşin kötüsü Türk ve Müslüman katliamları başladığında, İslam ülkeleri de dahil bütün dünyanın kulakları duymaz, gözleri görmez olur, duygular körelirde körelir.
Yani Dünya, katliamı yapan zalimlerden de zalim olur.
Dünyanın gözünde bir Müslümanın, hiçbir zaman Kanada’da katledilen bir fok kadar değeri olmadı.

Türkiye’de dünyadan çok farklı değil!
Oralarda kan sel olmuş, ne önemi var?
Bizim İbo Show’umuz, dans yarışmalarımız tam gaz, Kolbastı gırla
Uygurlar yıllardır basbas bağırıyor; “8 aylık hamile olan annelerin bile bebekleri doğmadan katlediliyor” diye.
En küçük bir olayda laiklik havariliğine soyunan, sokaklara dökülen yüz binler, böylesi durumlarda suspus olurlar, duyargaları çalışmaz hale gelir.
İskenderun’da kötü muamele gören bir köpek için ayaklanırız da, uzak bir yerlerde katledilen kardeşlerimiz için kılımız kıpırdamaz.
Düşünce; “Sıra bize gelmez, bize bir şey olmaz”.
Halbuki bizim yaşadığımız coğrafya da, Misyonerlerin Oyun Sahası içinde bulunmaktadır.
Olayın kolayına kaçalım: Katledilen kardeşlerimize Allah rahmet etsin.

Türkiye’de, Kocaeli’nde ÖSS ve SBS

0

İlköğretim öğrencileri için SBS’nin, ortaöğretim öğrencileri için ÖSS’nin uygulandığı, sonuçlarının açıklandığı, bunlara bağlı olarak okul yerleştirmelerinin ilan edildiği günler, bir kabus. Gençler; duyarsızlaşıyor, küskünleşiyor, karamsarlaşıyor. Hedefine ulaşanlar bile, buruk bir sevinç yaşıyor. Bu sistem, bu yönüyle hep tartışılıyor.

Bu yıl, ÖSS’de 30 binden fazla öğrenci sıfır puan almış. Bu adaylar demek ki sekiz yıllık ilköğretimde, dört yıllık orta öğretimde hiçbir şey öğrenmemişler. Ezbere işaretlemeyi bile öğrenememişler. Bunun izahını ben bulamıyorum. Bu öğrenciler toplanmalı, onlar üzerinde bir eğitim sosyolojisi tezi hazırlanmalı, buradan Türkiye’nin bir eğitim fotoğrafı çıkarılmalı. İnanıyorum, bu incelemeden öğreneceğimiz çok şey çıkacaktır.

Adayların, yüzde altmışından fazlasının fen testlerine yönelmemeleri dikkatimi çekti. Okullarımızdaki dil eğitiminden sonra, galiba fen eğitiminde dibe yaklaşıyoruz. Fizik, kimya, biyoloji, matematik bilgisi ve terbiyesinden yoksun bir nesle siz hayat ve kainat gerçeğini, sosyal yasaları nasıl anlatacaksınız? Ortak kültürden, ortak dilden yoksunluk, iletişimsizlik demektir. Bu, ülkemiz adına ürperticidir.

ÖSS ve SBS sonuçları Kocaeli için de yüz güldürücü değildir. ÖSS’de 46., SBS’de 47. olmak, ortalamanın altında kalmaktır. Bu olumsuz sonuç, yalnız bu yıla ait değil, önceki yıllarda da böyleydi. Milli Eğitim yöneticileri, okul müdürleri, medya; konuyu tartışıyor. Konuşulanların çoğu, samimiyetten uzak. Doğru görülen değerlendirmelerde bile ya bir ön yargı ya bir ince hesap seziliyor. Bu acı tabloyu birilerini yıpratmak için saldırı aracı olarak kullanan medya mensupları, eğitim yöneticileri bile dikkati çekiyor. “Eğitim-öğretimdeki başarıyı nasıl yükseltebiliriz?” sorusu bir süre sonra güncelliğini kaybedecek gibi görünüyor. Her yıl yapılan bu.

Eğitim-öğretimdeki tablo bizi rahatsız ediyorsa, çözümde de samimi isek, bunu Kaf Dağı’nın arkasında aramaya gerek yok. Kısa ve uzun vadeli çözümler üretebiliriz. Öncelikle eğitimin bir kafa ve gönül işi olduğunu bilmeliyiz. Eğitmenlerimiz kafa olarak donanımlı, gönül olarak zengin olmalı. Hizmet içi kurslarla öğretmenliğin kutsal meslek olduğu inancı daima diri tutulmalı. Öğretmenlerimiz mesleki kariyer yönüyle birikimli, güncelle iç içe kılınmalı. Ailenin destek vermediği bir öğretim, çöldeki yalnız ağaç gibidir. Gelen çöl fırtınalarına dayanıksız olacaktır. Okul-Aile Birlikleri çalıştırılmalı, yetkilendirilmelidir. Kentimizde, aileler nedense maddi yardım söz konusu olunca hatırlanıyor. Okullar, kendi arasında sınıflandırılabilinir. Okul yöneticilerinin, okullarının ÖSS ve SBS’deki başarısına göre kariyer veya puan sahibi olması düşünülebilinir. Uzun vadede çözüm ise, okulların kısmen veya tamamen özerkleştirilmesi olabilir. Okullar, vakıflar veya mütevelli heyetleri tarafından yönetilmelidir. Bu radikal çözümden korkmamak gerekir. Korkular üzerine gidildikçe yok olur. Yetiştirdikleri öğrenci tipi ve ortaya koydukları başarı okulların kimliği, imajı olacaktır. Oluşacak rekabet, beraberinde başarıyı, ideal insan tipini de ortaya koyacaktır.

İnsanı bir değer olarak görenler, başarıyı insan için son hedef değil araç olarak görenler, biraz da madalyonun bu yüzüne baksınlar!

 

Küreselleşmenin Resmi

Geçenlerde bir dost ziyareti dolayısı ile Beykoz’a gittim. Bir zamanlar alt ve orta sınıfların, askeri birliklerin ihtiyacını karşılamış ve yüzlerce kişiye iş imkanı sağlamış olan  Beykoz Kundura Fabrikasının perişan halini gördüm. O güzelim fabrika harpten çıkmış ve adeta bombalanmış bir görüntü veriyordu. Oysa bu fabrikalar, diğerleri gibi milli ruh ve milli kalkınma heyecanı ile kurulmuştu. Ama maalesef birçok kuruluşumuz bu arada Sümerbankımız ve bazı bankalarımız özelleştirme adı altında bazı çevreler için güzelleştirildi. Beni en çok duygulandıran fabrikanın dış duvarlarındaki kısmen solmuş yazı idi: “Türkiye’yi ve Sümerbank’ı Seviyorum” Bu kısmen solmuş yazı, öksüz ve yetim bırakılmış güzelim fabrika binası her halde birilerine, bir eş, dost veya partiliye peşkeş çekilmiş olacak ki; onlar da kendi güvenlikçilerini  buraya yerleştirmişler.

Yıllardır yerliye, yabancıya  sata sata  devleti açık arttırmaya çıkardık. Aslında yerliye de sattıklarımız zamanla yabancıların eline geçiverdi. Ciddi devletlerin uygulamalarından ders alamadık. Sıradan vatandaşın Türkiye’yi sevdiği kadar acaba bu ülkeyi yönetenler, bu ülkeyi gerçekten seviyor mu? Ülke çıkarlarını koruyabiliyor mu? Vatandaş kadar gerekli hassasiyeti ve samimiyeti gösterebiliyorlar mı? Sorun burada kilitleniyor.

Türkiye’ye yeni bir düzen verme çalışmaları değişik alanlarda sürmektedir. Ülkeyi tanınmaz hale  getirmeye çalışanların  hedefi, milli kurumlar ve milli direnç noktaları olmaktadır. Bunların başında da TSK gelmektedir. Araştırmalarda en çok güvenilen kurumların başında TSK’nın gelmesi, bazı yabancıları ve işbirlikçilerini  rahatsız etmektedir. TSK ile uğraşmak, onun itibarını kırmak için bir gazete bile çıkarılmıştır.

Kuvvetler ayrılığı prensibi  bir tarafa itilmektedir. Yürütme; yargı ve yasamayı kendi alanı içine çekmekte, milli kurumları da kontrol altına almaya çalışmaktadır. Yasalar ve Anayasa tarafından bazı önemli kurumlara tanınan özerklik pek de hesaba katılmamaktadır. Bunun en çarpıcı örneği TRT’dir. Kurumlar siyasallaştırılmakta, iktidar partisinin yan kuruluşu haline getirilmektedir. Bunun adı da demokratikleşme ve sözde sivilleşme olmaktadır. Aslında sivilleşme, siyasallaştırılma sonucunu doğurmaktadır. Askeri personele sivil yargı yolunun açılması, milli ve en güvenilir bir kurumu yıpratma amacı taşımaktadır. Bazıları ellerinden gelse TSK’yı siyasetin emrine verecekler ve Milli Savunma Bakanlığı’na bağlayacaklardır. TSK’nın ve mensuplarının sivil yargı yolunun açılması bir takım maksatlı, mesnetsiz ve haksız isnat ve suçlamalarla bu kurumu ve mensuplarını karşı karşıya bırakacaktır. İsnat ve suçlamalar haksız dahi çıksa dava süresince insanlar yıpratılacaktır. Zaten amaç da yıpratma ve itibar kaybettirmektir.

Aslında günümüzde bizi ilgilendiren, uğraştıran hangi sorunu ele alırsak alalım; konuyu önü açılmış milli devletlerin küreselleştirilmesi ve post- modern anlayışın egemen kılınması sürecinden ayrı düşünemeyiz. Her bir konu, sorun ve olay bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Onları birleştirdiğimiz takdirde anlamlı bir bütün ve resim ortaya çıkmaktadır. Türkiye’deki tartışmaları ve sözde tarih ile yüzleşmeleri, hesaplaşma meraklarını bu çerçevenin dışında ele alamayız.

Bu bakımdan, küreselleşme ve ondan ayrı düşünülemeyecek olan post- modern yaklaşımlar ve teoriler zannedildiği gibi teorik konular ve aydın fantezileri değildir. Küreselleşme, post-modernlik ve çok kültürlülük  hazır elbiseleri Batı’nın siyasi egemenliğini  gerçekleştirmede kullandığı araçlardır. Bu araçlar da liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve ülkelerin üretmeden sömürülmesine hizmet eden yeni bir tüketim kültürü ile desteklenmekte ve beslenmektedir. Hakim ekonomilerin kendi kültürel değerlerini  hedef alınan Dünya parçalarında egemen kılmak için her şeyi kullandıkları görülmektedir. Milli devlet ve hükümetler bu olumsuz değişmeye karşı yeterince önlem alamadıkları gibi; bu oyunu tartışmaktan bile uzak kalmaktadırlar.

Küreselleşme; yeknesaklığı değil; karmaşıklığı (heterojenliği), farklılığı kutsallaştırmayı, bütünü değil sadece parçayı, yöreselliği ve çoğulculuğu esas alan post modern yaklaşımdan, sosyal bütünleşme yerine ufalanma anlamını taşıyan farklılıkçı, çok kültürlülük politikalarına dayanmaktadır. Bu bakımdan önü açılmış milli devletler emperyalizmin yeni yüzünü iyi tanımalıdırlar.

Çin Mallarına Boykot

Ulusal şairimiz rahmetli Mehmet Akif Ersoy bugün hayranı olduğumuz Batı’yı çok iyi tanıdığı için ne güzel söylemiş onları kasdederek; “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diye. Oralarda yerden bir bitki koparsan veya bir hayvanı üzsen ortalık ayağa kalkar ve bizler de  ‘Batı şöyle medenidir, böyle medenidir’ diye onları örnek gösteririz.

Yakın zamanlarda yaşadık. Bir iftira olduğu bilindiği halde yüzelli sene önce Türkler, Ermenileri öldürdü diye mahkum edilmeye çalışılıyor. Ortadoğu’da Arap’ın biri Yahudi’nin köpeğini öldürse bir takım dernekler milleti sokaklara döker. Bir zamanlar Kuzey Kutbu’nda fok balıklarının avlanmasına bile karşı çıkarak balıklar katlediliyor diye ortalığı velveleye verdiler.

Son günlerde Doğu Türkistan’da Çinliler’in binlerce masum insanı çocuk ve kadın dahil sokak ortalarında vahşice katledilmelerine kimseden çıt yok. Hani insan hakları dernekleri neredeler? Onlar sadece kendileri için mi varlar? Amerika’nın Irak’a müdahalesinde daha mı fazla insanlık dışı uygulamalar vardı da oraya müdahale etti. İşine geldiği zaman kendini hak savunucusu ilan eden Amerika’dan tek bir karşı çıkış yok.

Vahşi Çinliler; Türkler’in ilk komşusu ve ilk düşmanları… Meşhur Çin Seddi’ni Türkler’den korunmak için yapmışlar ama şimdi güçlüler. Güçleri gariban Uygur Türkleri’ne yetiyor. Geçen hafta Cumhurbaşkanımız Çin’de ağırlandı. Şimdi bu vahşilik neden? Uygurlar bir hata yapmışsa bile Türkiye Cumhuriyeti’nin hatrına bu vahşet yapılmamalıydı.

Bu terbiyesizlik hepimize yapılmış sayılmalı, ülkemiz yetkilileri bu konuyu uluslararası camiaya taşımalı. Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Teşkilatı’nı devreye sokup bu işin sorumlularından hesap sormalı. Daha da önemlisi ekonomik kararlarını yeniden gözden geçirmerlidir. Bu konuda asıl büyük görev halkımıza düşmektedir. Türk insanı tek bir Çin Malı’nı satın almamalı. Dindaş ülkelerle diyolağa girip onlarında Çin mallarını boykot etmelerini sağlamalıdır. Çin mallarına boykotun askeri hareket kadar önemli olduğu bilinciyle tek bir mal bile almamalıyız.