19.9 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1312

Aktif Politika, Açılımlar ve Çelişkiler

Önü açılmış milli devletlerin ne tip tuzaklarla karşı karşıya kaldıklarını bugün yaşıyoruz. Aslında, dün de farklı değildi. Siyasi tarihimiz dün Osmanlıya, bugün Türkiye Cumhuriyetine karşı tuzaklarla ve ihanetlerle doludur. Siyasi tarihi inceledikçe; tarih tekerrür mü ediyor diye sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Ayastefanos Antlaşmasıyla (1878) Kürtlere sahip çıkıyor görünen Rusya’ya karşı İngiltere’nin karşı atakla Berlin Antlaşmasını (1878) dayatarak ve Kürtleri de kullanarak bir Ermeni devleti kurma arzusu unutulmamıştır. Her bir reform talebinin ve dayatmasının altından dini azınlıkları koruma, Müslüman nüfusu çökertme amacı çıkmıştır.

İktidarda kalabilmek için her türlü tavizi veren ve İmparatorluk topraklarının dağılmasına bile göz yuman Damat Feritler, İngiliz Muhipler Cemiyeti Başkanı Sait Mollalar, Ali Kemaller, Boghos Nubar Paşalar, Osmanlının Stockholm Büyükelçisi yaptığı ancak, Osmanlıya ihanet etmiş ve İngilizlerle işbirliği yapmış olan Kürt asıllı Şerif Paşaların ve aile boyu İngilizlerle işbirliği yapmış bazı tarikat ehlinin benzerleri bugün de aynen var. Bu isimlerin çoğunun da alnı secdeye varıyordu. Sadece alnın secdeye varmış olması yetmiyor.

Sivas Kongresini dağıtma ve Mustafa Kemal’i ortadan kaldırma teşebbüsünün mimarı İngiliz Binbaşı Noel’in emrinde çalışabilecek sözde aydınlar ve işbirlikçiler  bugün de mevcuttur. İttihat ve Terakki Partisine karşı Hürriyet ve İtilaf Partisi mensuplarının faaliyetleri ve talepleri bugün de küreselci ve teslimiyetçi çevrelerce yerine getirilmektedir.

Dün Müslüman oldukları için hiçbir zaman affedilmeyen Kürtlerin Ermeni Devleti’nin sadece vatandaşı veya özerk bir bölgesi olduğunu kabul eden Batı, doğrudan veya dolaylı olarak Yeni Osmanlıcılığı ve eyalet sistemini dayatıyor. Dün Doğu ve Güneydoğu’da valilerin ve kamu görevlilerinin mutlaka Kürt olmasını isteyen Batı, bizimkilere dayattığı “Kürt açılımı” ile günümüzde aynı veya benzer taleplerde bulunuyor.

ABD ve Almanya gibi birçok devlet ve prensliğin birleşmesi ile meydana gelen devletlerin eyalet sistemlerine özendiriliyoruz. Bunun rüşveti de ABD çekildikten sonra Irak’ın kuzeyi ile ilgilenmek ve Musul’u tekrar Türk toprakları içine almak… Türkiye’ye 1870’lerin siyasi coğrafyası mı teklif ediliyor? O coğrafya eyalet sistemini kaldırabilirdi; ama bugünkü Türkiye idari yapısı ve milli devlet olarak kuruluşu itibariyle ABD ve Almanya örneklerinden çok farklıdır.

Şimdi statükoyu aşıyoruz diye ortada dolaşan bazı fırdöndü aydınlar, ultra aktif bir dış politika adına Türkiye’yi Misak-ı Milli sınırları dışına taşımaya çalışıyorlar. “Efendim, Bölge halkları neden bir araya gelmesinmiş!” Keşke gönlümüzde yatan etkin, bağımsız bir güç olarak Türkiye bunları yapabilse… Şimdi ancak izinle veya taviz vererek bazı şeyler yapılabiliyor.

Türkiye’nin sınırları dışında gerekli etkinliği sağlayabilmesinin yolu her şeyden evvel Türk kimliğine ve Türk kültürüne sahip çıkmaktan geçer. Kendi kuruluş felsefesini, milli kimliğini devre dışı bırakmaya hazır; şerefli tarihini sorgulamaya, yüzleşmeye ve yargılamaya çıkmış; kendi devleti ile başkaları adına kavgalı işbirlikçi aydınların ve siyasetçilerin bulunduğu, mutabakatlarını geliştirememiş, milli davalarını küçümseyen, verkurtulcu, iktisadi kaynaklarını ona buna peşkeş çeken bir ülke aktif bir dış politika uygulayamaz. Son altı senedir Türkiye neleri tartışması gerekirken neler bize tartıştırılıyor? Milli sınırlarımız dışına çıkacağız, genişleyeceğiz, dar ufuktan kurtulacağız diyenlerin, Türkiyelilik hokkabazlıklarını bırakmaları, üniter yapı ve milli devlet anlayışını zedelememeleri gerekir.

“Kürt açılımı” adı altında teröristbaşını muhatap alan, üstelik de terörle mücadele eden ve şehitler veren bir ülke ciddi ve ufku genişleyen bir ülke olamaz.

Üç tarzı siyasetin icabı olarak önce Osmanlılık, daha sonra İslâm şuuru ile İmparatorluğu ayakta tutmaya çalıştık. Nihayet; Anadolu’da Türk kimliği etrafında aslımıza döndük. Milli devleti ve Cumhuriyeti kurduk. Şimdi sınırlarımız dışında maceralara girerken; ona buna taşeronluk yapmaya hazırlanırken; “Türk kimliği bize dar gelir, sırasıyla İslâm ve daha sonra da Osmanlı kimliğine sarılalım” demek havada şato kurmaktır. Merkezi reddeden bir çevre olamaz. II. Meşrutiyetle kurulan Osmanlı Meclisinde her milletvekilinin Osmanlı kimliğini taşıması gerekirken; dini ve etnik ayrımcılık ve ırkçılık yapılmadı mı? II. Abdülhamit bu Meclisi neden feshetti?

Yayla Yollarında

Dağın başından silah sesleri duyulunca, tüm obayı neşe bürür. Kimse yerinde duramaz olur. Silahlar atılmıştır bir kere. Geri dönüşü yok. Yayla seferberliği başlamıştır. Çoluk çocuk görevlendirilir; denkler, kaplar kacaklar kilimlere sarılır, güğümler, leğenler, hazır edilir. Otaşı pişecektir, salıncaklar kurulacak, serin çaylara inilecektir. Ekmek ateşi dağda anaları beklerken genç kızlar en yeni giysilerini hazır eder; gelinler, kadın analar parlak renkli kadife şalvarların bohçalarını açar, karanfil kolyelerini geceden ıslatırlar.

Şehirlerde takılanlara benzemez bu karanfil kolyesi. Altını gümüşü öyle güzel kokmaz boyuna asıldığında. Yalnız kadınlar bilir karanfil kolyesinin akşamdan ıslatılınca ertesi güne at sırtında giderken, yayla rüzgarıyla nasıl efiltiler yaydığını, yalnız obanın kadınları bilir. Kır çiçeği motifli başlıklarını da takacaklardır. Parlak kemerler ince belleri dolayacak, boncuklu saçlar Haziran güneşiyle buluşacak. Ama önce çocuklar ve yaşlılar.

Önce obanın yaşlılarını, oyun çağına varmış çocuklarını götürecek erkekler. Her ailenin yaylada onları bekleyen bir ardıcı vardır. Ardıç bir özge vatan, ardıç onların yurtluğu, bahçesi, bağı. Kuyuların kovası ardıçtandır denilmiş. Ardıç beşik, ardıç tabut, ardıç kaşık ardıç her bi şeydir onlara. Varıldığında yaşlılar kendi ağacını bulur, oturur. Kadınlar gelene kadar çocuklara göz kulak olurlar.  Hemen ertesi günü kadınların denk hazırlığı biter, en güzel giysilerini giyinmiş, başlarını kır çiçeklerinden çelenklerle süsleyen örtülerini takmış, boyunlarında üç beş sıralı karanfilleri, at binmeye hazırdırlar.

Ve ikinci günü Dirmil dağından yine silah sesi duyulduğunda atlar, merkepler meydana getirilir, kadınlar at biner. Erkekler en cakalı kıyafetleriyle atların yanında yürür. Yol denecek bir yol varsa o da incecik patika. Her yan yemyeşil çayır. Hafif eğimli tepelerde yaya giden erkekler yoruldukça kadınlar türkü söyler. Hamilesi, emziklisi kafilenin ortasındadır. Hayvanların boyunlarında çanları, türkülere eşlik eder. Azıkları heybelerde, peyniri, çökeleği, yufka arasında dürümlü, susayana Dirmil’in soğuk çayı, kana kana içerler. Türkü türküye eklenir, gülüşmeler, söyleşmeler, atışmalar arasında yaylaya varılır. Sofralar kurulur, kuzuyu, keçiyi ateşte döndürürler. Karnını doyuran çadır kurmaya durur. Her çadırın yeri bir ardıç altı, her ardıç bir ailenin yurtluğudur. Çadır kurmak işlerin en kolayı. Kuruluverir. Sonrası kadınlar düzeni kurar. İşini yoluna koyan etrafı dolaşır, gezinir üçü beşi bir arada. Geçen yılın tandırları temizlenir, onarılır. Ocak yerleri düzlenir. Dirmil’in yüksek yaylasında karınlar doyunca sazlar ses vermeye başlar. Önce bir cura cırıltısı. Ardından başka bir cura. Derken sipsi, kabak kemane, bir zurna katılır. Davulcu duramaz olur, gider en ortada yerini alır. Kız kızan durur mu ki! Serin ardıç gölgesinde akşama kadar oyunlar oynanır. Ayşeli, Güssümlü türkülerle akşam edilir.

Akranlarıyla dolaşmaya çıkan gençler gün yanığı tenlerinde hayatın ilk tebessümlerini talim ederler. Hepsi birbirinin adını, ocağını bilir ya, yine de yeni yeni tanışmalar filizlenir yaylada. Çiçekler alınır, verilir. Kır lalelerinden, böğürtlen boyasından, üstlerinde başlarındaki kekik kokularından bilir analar, kuzularının nerelerde dolandığını. Zaten gençler çadırlara gelene kadar, her birinin ne ettiği anaların kulağına tez geliverir. Saçları biraz taranırken, biraz da çekilirken uzar fidan kızların. Oğlanlar yarış tutarlar ıslık ıslığa. Bilek güreşi yaparlar yaş çimenlerde. Yenilen suya yollanır. Kimi eğlenceler isli tabakla olur. Oyundan habersize içi çiçekle dolu iki tabaktan biri, altı isli olanı verilir. Karşısındaki oyun arkadaşında temiz tabak vardır ve çiçeklere okur gibi yapar, karşısındakine üfler. O da duaya amin der durur, isli tabağı bir sağ eliyle bir sol eliyle tutarken. Yüzünün boyandığından habersiz, seyredenlerin niye bu kadar güldüklerini anlayamadan, amin amin üstüne, yüzü gözü isle boyanır. İş anlaşıldıktan sonradır ki kovalamaca başlar, o daha da eğlencelidir. Tökezleyen, düşen kalkan, seyreyleyenlerin kızdırmalarıyle uzar gider.

Sabah sağılan süt, akşama dek mayalanır, yoğurt olur. Kara dipli tencerelerde patates haşlanır, erik ekşisi, nane gezdirilir, meydan sinisine kurulur. Yiyen bir pişman, yemiyen bin.

Yaylanın hocası namazı kıldırırken, çorba kazanları kaynamıştır çoktan. Közlenmiş ateş çaydanlıklara hazırdır. Atlar, katırlar karınlarını serin toprağa dayar, köpekler yallarını bir iyice sıyırır çanaklarından. Sürüler geniş yaylada taze çimen kemirir akşamı ederler. Yüzlercesinin boynundaki çanlar her hareketlerinde yaylayı şenlendirir, tatlı bir tıngırtı bulutuyla her yanı kaplarlar. Ama gece inmeye başladı mı, tıngırtılar azalır, çocuk çığrışmaları giderek kaybolur. Onları beşikleri, salıncakları yayla uykusuyla kucaklar. Kadınlar yakın yakın oturur, muhabbet ederler. Yetişkin erkeklerin de kendi aralarında belli birlikleri vardır. Yeni yitmelerin gece boyu bir araya gelip söyleşecekleri, oyunlar oynayacakları mahal başkadır. Onlar kendi aralarında eylenirken büyükler yanlarına gitmez, oyunlarına karışmazlar. Büyüklerin eylencesi yayla geceleridir. Onlar ardıç tepelerine değip geçen rüzgârın ıslığını dinler, eskileri anarlar. Bilen anlatır, bilmeyen dinler, öğrenir.

Yaylada gece diye bir şey yoktur. Gündüzün güneşini parlak yıldızların milyonlarcası aralarında bölüşmüş, her biri kendi cürmünce aydınlatır ardıç dallarını. Obanın köpekleri o yıldızlardan yolları ezbere bilirler. Yaylada kaybolamaz hiç kimse. Ama curalar yeniden titreşmeye başladığında, obanın yaşlıları, kocaları dirseklerini dizlerine dikip dinlerler. Gündüzki neşeli havaların yerini bozlaklar, uzun havalar almıştır. Kimbilir hangi zamanlardan kulaktan kulağa gelmiş eski nağmeler yeni ellerde yeniden canlanır. Bazen, çalanın yüreğinden bir ağıttır kopar. Köpüklü çaylar gibi çağıldamaya başlar ozan. Yanık ezgisinde derdini, gözünü yumar da anlatır; avazı tüm yaylayı tutar. Kim tutar, kim susturur sazını, ağıtını! Kim kesebilir sedasını ozanın? Hiç kimse. Bir zaman derdiyle söyler eyleşir. Sonra uzatmaz obalılar. Zurnanın biri havayı dağıtır.

“Şu Dirmil’in çalgısı
Dağları tuttu yankısı”

Erkeklerden birkaçı başlar hoplayıp sekmeye. Kadınlardan katılanlar olunca kız kızan daha kimse kalmaz oynamadık. Boyunlarda karanfil kolyeler göğüsleri döğer, ardıcın parlak kozaklarını bastırır kokuları. Terden parlayan yüzlerde yayla gecesi ışıldar. Saç örgülerinin ucunda zıplayıp duran boncuklar küçücük yıldızlar gibi göz alıcıdır. Kollar ine kalka, dizler tay misali çevik, serçeler gibi konar, sekerler. Dönüşler kıvrak, hava ılık, yumuşak. Türkülerle oyunlarla iyice ısınır yayla havası. Yelekler çıkartılır bir kenara. Kilimlerde kocakarılar uyuklar. Torunu olan beşik sallar, pervane kovalar. Toruna ermemişler keşkek ıslatır geceden.

Obanın köpekleri bir gözleriyle oyunları seyreder, bir gözleriyle çevreyi dolanır. Bir kulakları sazların tınısında, diğeri uzak havlamalarda, gecenin bir yarısına doğru.

Yaylaya çıkmak, orada güneşle biraz daha kızarıp olgunlaşmak. Biraz daha olmak, genç kızlığa, delikanlılığa, adamlığa doğru biraz daha yol almak. Yeni düğümler atmak, yeni ateşler yakmak. Denk bağlamayı, düğüm yapıp düğüm çözmeyi öğrenmek. Dinlemek, söylemek, anlaşmak, işmardan kapmak. Yaylaya çıkanların kulağı delik olur. Sincabı yaprağın hışırtısından, vaktin eriştiğini, obanın düze ineceğini silah sesinden anlar, insanını sesinden tanır, türküyü canevinden okurlar. Sipsiyi çığlığından, divan sazını püskülünden, hayvanını meleyişinden tanırlar. Suyun gözünü bilirler. Gözün suyunu yine türküyle siler bu insanlar.

Yaylamak bitip düze inmenin zamanı gelip çattı mı, çadırları bozarlar. Kız kızan atlara doluşup yükü katırlara denklerler. Yine türkülerle yayla yolundan kışlaklarına dönerler.

Bir, çoban kalır geride. O da onların ardından akşam oluncaya dek bakar, çan sesleriyle oyalanır. Akşam olurken azığını çıkartır, mendiline serer. Yufkanın arasına çökeleğinden serper, dürer. Ne ki, lokmaları ağzında büyür ha büyür. Bir gariplik gırtlağına gelir oturur. Nerde obanın şen insanları, nerde kadınların, çocukların kahkahaları! Sökülüp götürülen kazıkların yeri bomboştur. Yerlerine karanlık çukurlar oturur artık geceleyin. Kimsesizlik daha da artar ardıçların sessizliğinde. Çoban kavalına el atar. Uzun, garip, kırık bir havaya başlar. Yayla kaval sesiyle daha da yalnızlaşır. Çoban, kendi nefesinden kendisi ürker. Yayla çok büyük, gece ıssızdır. Yıldızlar, güneşten ödünç aldıkları bir avuç aydınlığı sadaka kabilinden başına serperler. Mutlanır. Kabullenir. Heybesini yastık yapar, başını kepeneğine çeker. Yeri boş kalmış çadır kazıklarını görmemek için gözlerini yumar. Eski askerlik hatıralarına uğrar düşünceleri. Bir fasıl da öyle oyalanır. Kıtasını getirir gözünün önüne, komutanını. Okuma yazma öğreten teğmenini. Sonra çektirdikleri resim canlanır gözünde. Tüfekler çatılmış, kırlara uzanılmış… Çoban uykuya dalar.

Gün ağarana kadar ardıçların üzerine yıldızlar yağar.

Vakıf Geleneği

0

GİRİŞ:

Ülkemizin siyasi, iktisadi ve içtimai durumu hepimizce malumdur. Uygulanan yanlış politikalar nedeniyle; işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk en büyük sorunumuz haline gelmiştir. Yapılan kamuoyu araştırmaları bu konuların terörden dahi önde bulunduğunu açıkça göstermektedir. Devletle Milletin arası açılmış, gelir dağılımı halkın moralini bozacak düzeyde bozulmuş, sokaktaki insanla varlıklı kesimlerin arasındaki uçurum iç dengeleri bozacak ve sosyal patlamalara neden olacak ölçüde açılmış, uzun yıllardır devam eden enflasyon nedeniyle alım gücü iyice azalarak yoksulluk had safhaya varmış, bölgeler arası uçurumun tetiklediği iç göç nedeniyle büyük şehirlerimizde oluşan gettolar güvenlik güçlerimizce kontrol edilemez bir hale gelmiştir. Büyük süper marketler ve ekonomik kriz nedeniyle küçük esnafın durumu perişandır, siftah yapmadan dükkânını kapatmaktadır. İşçi ve memur ise büyük sıkıntılar içinde kıvranmakta ve geçim sıkıntısı çekmektedir. Köylü ise sorunları hep göz ardı edildiğinden kan ağlamaktadır. Şimdilik Müslüman-Türk Milleti’nin milli hasletleri ve aile içi dayanışmanın kuvvetli olması nedeniyle sosyal patlamalar olmamakta, fakat bu durumun ne kadar devam edebileceği hiç kimde tarafından kestirilememektedir. Tedbir alınmazsa Arjantin vb. ülkelerde meydana gelen istenmeyen olayların ülkemizde de görülebileceği, yağma ve ayaklanmaların olabileceği ve tüm bunların sonucunda da bizi iç harbe kadar götürebilecek kötü sonuçlar doğabileceği en kötü senaryo dahi olsa öngörülmelidir.

Elbette Arjantin gibi ülkelerle Türkiye’nin toplumsal yapıları çok farklıdır. İnsanımız büyük acılara gark olmasına rağmen dünyaya örnek olacak bir özveri ve dayanışma ruhu içinde meselelerini çözme gayreti içindedir ve sabırla devletin alacağı tedbirleri beklemektedir. Toplumumuzda ailenin kutsal kabul edilmesi, akrabalık bağlarının çok güçlü olması ve hala kaybetmediğimiz değer yargıları, toplumsal tepkileri şimdilik bastırmaktadır. Ayrıca geleneğimizde devlete biat etme vardır, başkaldırma yoktur. Ancak bu durumun ne zamana kadar süreceğini kimse kestiremez. Tedbir almak elzemdir. Çünkü son yıllarda halkımızın dini, ahlaki ve kültürel dokusu bir hayli bozulmuş ve suç oranlarında ürkütücü bir artış eğilimi baş göstermiştir.

Şimdiye kadar iş başına gelen hükümetler; milli tedbirler almak, kendi iç dinamiklerimizi harekete geçirmek, üretimi-ihracatı-istihdamı artırıcı tedbirleri devreye sokmak, israfı önlemek, ciddi tasarruf tedbirleri almak, artık iflas eden piyasa ekonomisi yerine karma ekonomiyi devreye sokarak yeni bir kalkınma hamlesi başlatmak, ülkenin kaynaklarını iyi değerlendirerek hakça paylaştırmak, yoksulluğu ve işsizliği önlemek, dar gelirlilerin durumunu düzeltmek ve halkımızı sosyal güvenlik şemsiyesi altına almaya çalışmak yerine; hem ağır iç ve dış borçlanmayla ülkenin yarınlarını ipotek altına almışlar, hem de ekonominin sorumluluğunun şimdiye kadar hiç bir ülkede başarılı olamayan ve birçok milleti felakete sürükleyen IMF’ye teslim etmişlerdir.

Konunun ekonomik yönü yazılı ve görsel basında her gün gündeme gelmekte ve hepimizce izlenmektedir. Fakat sosyal yönü maalesef unutulmaktadır. T.C. Devleti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Anayasada yer alan sosyal devlet ilkesi unutulmamalıdır. Ekonomik kriz yüzünden işsiz kalan yüzbinler aç ve açıkta kalma tehdidi altındadır ve bunlar bizim insanlarımızdır. Evine yiyecek ekmek götüremiyen, kışta kıyamette yakacak kömür bulamayan, çocuğunun ilacını alamayan, okul masraflarını karşılayamayan, cebine harçlık koyamayan, hatta ailesinin başını soktuğu evin kirasını ödiyemiyen işsiz bir baba ne yapacak ve ne zamana kadar dayanacaktır. Herkesin yüreğinde hissetmesi gereken bir acı ve ne yapabilirim diye düşünmesi gereken nazik bir konudur bu!

Ülkemizde maalesef Mülki Makamlara bağlı olarak faaliyet gösteren ve “Fakir Fukara Fonu” olarak bilinen sosyal yardımlaşma birimi ile bazı belediyelerce oluşturulan beyaz masa uygulamaları dışında ciddi bir sosyal güvenlik mekanizması yoktur. Bu birimlerin de bütçeleri mahduttur ve bu büyük sorunu çözmeye muktedir değillerdir. Bir de yeni işten çıkartılanlara hükümet tarafından geçici bir süreyle işsizlik maaşı ödenmeye başlanmıştır. Çeşitli zamanlarda da gerek hükümet ve gerekse belediyeler tarafından yakacak-giyecek-gıda yardımları yapılmakta ve Ramazan Aylarında iftar çadırları kurulmaktadır. Sağlık sorunu da yeşil kart uygulamasıyla çözülmeye çalışılmaktadır.

Bunların hepsi pansuman tedbirlerdir. Yani 21. Asırda insanlarımız açtır, açıktadır, hastanelerde rehin kalmakta ve ilaç parası bulamadığı için ölümle pençeleşmektedir. Devlet tüm insanlarına ulaşamamakta, tüm kesimlere inememekte ve herkesi sevgiyle kucaklayamamaktadır. Cinayet, gasp, hırsızlık, kapkaç, kaçakçılık, fuhuş, dilencilik, uyuşturucu satma ve madde bağımlılığı vb. adi suçlarda önemli artışlar görülmekte ve toplum her geçen gün iyice bozulmaktadır. Gençler maddi ve manevi sıkıntılar yüzünden terör ve suç örgütlerinin tuzaklarına düşmekte ve onların karanlık işlerine alet olmaktadır. Tinerci gençler sokaklarda dehşet saçmakta ve insanları ciddi mana da rahatsız ederek endişeye sevk etmektedir. Büyük şehirlerde bazı genç kızlar yüksek öğrenimlerini tamamlamak için zengin erkeklerle dost hayatı yaşayarak namuslarını satmaktadır. Tüm bunların sonucu hapishanelerde yer kalmadığı için de sürekli af çıkarılmaktadır.

Peki bizim dünyaya örnek olan Türk-İslam Medeniyetimize ve vakıf geleneğimize ne olmuştur. Malın kırkta birini zekât vermek dinimizce farz değilmidir. Neden maddi durumu iyi olan hayırsever insanlarımızın elindeki imkânları muhtaç durumda olanlara aktaracak ciddi örgütlerimiz yoktur. Niçin olan yardım kuruluşları da hep yolsuzluklarla anılmaktadır. Zenginlerimiz sırça köşklerine ve korumalarına mı güvenmektedir. İnsanların bazı kuruluşlarca dağıtılan yardım paketlerini almak için birbirini ezdiğini, çöplükten yiyecek bulmaya çalışan garibanları, sokaklarda yatan çocukları, fuhuş batağına saplanan genç kızları ve terör-suç örgütlerinin ağına düşen delikanlıları basından izlediğimiz bu günlerde, hepimiz insan olduğumuzu hatırlamalı ve elimizden geleni yapmalıyız. Çünkü herkes aynı gemidedir. Gemi batarsa lüks kamerada olmakla avam kamerasında olmanın bir farkı olmayacak, herkes boğulacaktır. O halde devletin tüm kurum ve kuruluşlarıyla, toplumun tüm kesimleri el birliğiyle gemiyi batırmamak için uğraşmalıdır.

Temel ihtiyaçları giderilmeyen, karnı tok-sırtı pek olmayan, yapacak bir işi ve kalacak bir evi bulunmayan, yani tutunacak bir dalı kalmayan insanların bir süre dayandıktan sonra; her türlü değer yargısını yitirerek canavara dönüşebileceği ve çevresine zarar verebileceği asla unutulmamalıdır. Bu yüzden hükümetler tarafından alınmaya çalışılan ekonomik tedbirler yeterli iyileşme sağlayana, insanların tamamı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi devlet tarafından sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınana, işsizlik ve sağlık sigortası uygulamasına geçilinceye kadar; çözüm üretmek ve toplumun içinde bulunduğu mağduriyeti gidermek durumundayız.

VAKIF GELENEĞİNİ DEVAM ETTİRMEK VE SORUNU ÇÖZMEK İÇİN:

T.C. Devleti öncelikle tüm bireylerini eşit ve onurlu kişiler olarak görmeli, hizmeti her yere adil olarak götürmeli, tüm kesimlere inmeli, halkını hiçbir ayrım yapmadan sevgi ve muhabbetle kucaklamalı ve onun tüm meseleleriyle samimi olarak ilgilenmelidir. Türk Milleti’nin bütünü de tereddütsüz olarak buna gönülden inanmalı ve işte bu benim devletim, benim için var diyebilmelidir. Devlet her şeyden önce baba olmalıdır. Bir baba evladını sevmez, korumaz, üzerinde titremez, okutmaz, sağlık problemiyle ilgilenmez, karnını doyurmaz, üstünü giydirmez, cebine harçlık koymaz, sadece yaramazlık yaptığında döverse; çocukları dahi ya ona isyan eder, ya da evden kaçar. Devlette önce insanlarının güvenlik, asayiş, sağlık, eğitim, barınma, iş ve aş problemlerini çözmeli, tüm bireylerini sosyal güvenlik şemsiyesi altına alacak ve kucaklayacak bir sistem kurmalı, halkının refah, huzur ve güvenlik seviyesini artırmalı, adalet mekanizmasına işlerlik kazandırmalı, sonra da; isyan edeni hükümranlık haklarını kullanarak en ağır şekilde cezalandırmalıdır. Altyapı sorunları halledilmiş medeni bir yerleşim biriminde yaşayan, ailesini geçindirecek miktarda gelir sağlayan bir işi ve uygarca yaşayacağı bir evi olan, sağlık sorunları çözülmüş eğitimli ve mutlu bir birey; devletine karşı gelmeyecek ve müesses nizama uyacaktır. Çünkü kaybedeceği huzurlu ve güvenli bir hayatı vardır.

Yüce Önder Atatürk’ün dediği gibi Millete efendilik yoktur, hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur.” Hangi makamda ve mevkide olursa olsun Devlet Erkanı bu anlamlı sözleri kendisine şiar edinmeli ve milletle arasına ördüğü duvarları yıkarak toplumun refah ve huzuru için çalışmalıdır. Yani devletin ulaşamadığı tek bir vatandaş dahi kalmamalıdır. Tüm bireyler sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınana kadar; fakir-fukara-garip-guraba-işsiz-yoksul-dar gelirli ve muhtaç insanlarımız için mahalli ve mülki imkânlar birleştirilerek kurulacak bir takım organizasyonlar ve çeşitli vakıflar aracılığıyla yiyecek, giyecek, yakacak, sağlık ve barınma imkânları sağlanmalıdır. Fakat seçime az kala beyaz eşya dağıtma gibi uygulamalarla böylesine ciddi bir konu sulandırılmamalı ve her türlü yardım gerçekten muhtaç olanlara; insan onuru gözetilerek ve mahcup edilmeyerek gizli olarak yapılmalıdır. Elbette insanlar devletten sürekli yardım bekler hale getirilerek üretimden uzaklaştırılmamalı ve tembelliğe alıştırılmamalıdır. En iyi yol devletin iş bulana kadar asgari ücretin yarısı kadar bir meblağı ihtiyacı olan Aile Reislerine verdiği bir sisteme geçilmesidir. Elbette bu bireyler işe girdiklerinde veya İŞKUR tarafından iş bulunup teklif yapıldığında çalışmazlarsa yardım kesilmelidir. İŞKUR’a da işlerlik kazandırılmalı ve istihdam sağlama yolları zorlanmalıdır.

Bazı belediyelerce ramazan aylarında açılan iftar çadırlarının ne kadar hayırlı olduğu ve insanların faydalandığı herkesçe malumdur. Uygulama bütün belediyeler tarafından ve sadece ramazan ayları değil her zaman tatbik edilebilir. Bir belediye başkanının bundan daha önemli ne işi olabilir ki? Yapılacak iş ihtiyacı olan vatandaşa üç öğün yemek vererek karnını doyuracak ve kullanılmış da olsa üstünü giydirecek bir organizasyonu kurmaktır. Nihayetinde ziyafet verilmeyecek, bazen bir kab çorba, bazende bir tabak pilav kafi gelecektir. İhtiyacı olmayan hiç bir insanın, bir kap yemek için kuyruğa girmeyeceği ve kullanılmış bir elbiseyi alıp üstüne giymeyeceği bilinmelidir.

İnsanlar açtır, açıktadır. Büyük metropollerde sokaklarda yatmaktadır. Kilise ve havralara sığınanlar her türlü yardım ve desteği gördüğü için din değiştirmektedir Fakat Cenab-ı ALLAH’ın Evi olarak gördüğümüz Camiler namaz vakitleri dışında kapalıdır. Hoca efendilerin çoğu da işsizlikten ötürü başka işlerle uğraşmaktadır. Devletin köy seviyesinde teşkilatlanmış büyük ve önemli kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığından hayır işlerinde mutlaka istifade edilmelidir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında olduğu gibi, tüm şehirlerde büyük camilerden birisi vakıf haline getirilebilir. Müftüler bu vakıfların başkanı olur ve buralarda Camilerin Hoca ve Müezzinleri görevlendirilebilir. Hayırsever vatandaşların kurban, zekât, fitre ve sair hayırları değerlendirilerek buralarda yoksul insanlara yeme-içme-giyinme-sağlık ve barınma imkânları sunulabilir. Diyanet Teşkilatının bu organizasyonu yürütebilecek kadro ve altyapı imkânları yeterlidir. Elbette bu tip vakıfların tekke ve zaviyelere dönüşmemesine azami dikkat edilmelidir.

Aslında en doğru usul geçmişimizden örnek alarak tüm şehirlerde mülki ve mahalli imkânları birleştirip bir “sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfı kurmak” ve sistemi kurumsallaştırmaktır. İlçelerde kurulacak bu vakıfların başkanları Kaymakamlar, genel başkanları da Valiler olmalıdır. Bu vakıfların idare heyetinde; Belediye Başkanları, Sosyal Dayanışmadan sorumlu vali yardımcıları, Kamu Kurum ve Kuruluşlarının İl ve İlçe Müdürleri, Müftüler, Sanayi-Ticaret ve Esnaf Odalarıyla Sivil Toplum Örgütlerinin Başkanları, Muhtarlar ve o şehrin ileri gelen Tüccar ve Eşrafı bulunmalı, bu heyet belirli periyotlarda toplanarak bizler bu yörenin muhtaç durumdaki insanları için neler yapabiliriz, yaşadığımız kentin sorunlarını gidermek için nasıl katkıda bulunabiliriz diyerek düşünmeli ve çözüm üretmelidir. Tüm şehirlerde kurulacak bu vakıfların amacı “İnsanların tamamını karnı tok-sırtı pek olan, ailesinin geçimini sağlayacak bir işi ve başını sokacak bir evi bulunan mutlu bireyler haline getirmek” olmalıdır. Mülki ve mahalli imkânlara maddi durumu iyi olan insanların katkıları da eklenirse, yeterli kaynak sağlanacaktır. Yani il ve ilçelerin ileri gelen insanları taşın altına ellerini koyarak harekete geçseler ve samimi olarak gayret etseler; yoksulluğun ve işsizliğin sona erdiği, muhtaç insanlara sahip çıkıldığı, herkesin ev-iş ve aş sahibi olduğu, son günlerde artma eğilimi gösteren bölücü-yıkıcı terör eylemleriyle, hızla artan adi suçlar da dahil önemli bir çok sorunun kendiliğinden çözüldüğü ve hapishanelerin de boşaldığı görülecektir.

Vakıf öncelikle ailesinde veya hanesinde SGK’da (sosyal güvenlik kurumunda) hiç kimse bulunmayan, düzenli bir geliri olmayan, muhtaç-kimsesiz-yaşlı ve engelli insanları tespit etmeli ve şehrin düzgün bir “Sosyal Güvenlik Haritasını” çıkarmalıdır. Daha sonra eli ayağı tutanlara İŞKUR’la koordineli olarak iş imkanı sağlamalı ve çalışana kadar yardımcı olmalıdır. İşi olup da durumu iyi olmayanları kendisini toparlayana kadar desteklemelidir. İş yapamayacak durumda olanlara ise düzenli olarak yardım etmelidir. Bu vakfın sosyal yardımlaşma ve dayanışma faaliyetleri;

– Halkın iş-aş-barınma-geçim vb. tüm sıkıntılarını muhtarlar vasıtasıyla veya internet-telefon yoluyla bizzat sosyal güvenlik sistemine ulaştırabildiği ve burada derlenip-toplanarak ilgili hizmet birimlerine aktarıldığı ve en kısa sürede ihtiyacın giderildiği “doğrudan iletişim sistemi” kurmak,

– Muhtaç durumdaki işsiz aile reislerine iş imkanı sağlanana kadar onurunu kırmadan asgari ücretin yarısı kadar nakdi yardımda bulunmak,

– Aşevlerini muhtaç durumda olanlara üç öğün yemek verebilecek kapasiteye getirmek,

– Ailesi olan muhtaç-engelli ve yaşlıların hısım-akraba ve çocuklarının yanında kalmasını teşvik ve desteklemek, kimsesiz olan veya ailesinin yanında kalamayanlar için mevcut huzur evleriyle kadın sığınma evlerinin kapasitelerini artırmak ve buralardan faydalanan yaşlı, kimsesiz, muhtaç insanlarımızla yakından ilgilenmek,

– Belediyelerle koordine ederek sokak çocuklarını bir araya getirerek geçici bir süre barındırmak maksadıyla çocuk sığınma evleri yapmak, bu çocukları gerekli prosedürleri tamamlayarak Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu İl Müdürlüğü bünyesinde bulunan merkezlere sevk etmek, bu merkezlerin yanına onlarla paralel çalışacak rehabilitasyon merkezleri kurmak ve buralarda onlara meslek kazandıracak kurslar vermek, onların her türlü problemleriyle ilgilenmek, okuyup meslek sahibi olmaları ve topluma kazandırılmaları için elinden geleni yapmak,

– Engellilere sahip çıkmak ve engellerini ortadan kaldırmak için belediyelerle koordineli olarak “Engelli Kenti” kurmak, burada yapılacak ilköğretim okulunda okumaları ve bulundurulacak özel eğitim merkezinde rehabilite edilmeleri ve açılacak meslek edindirme kurslarında meslek sahibi olmaları ve topluma kazandırılmalarını sağlamak, engellileri hafta içinde sabah evinden alıp-akşam evine bırakarak ailelerine katkıda bulunmak, ailesi olmayanların ise bu merkezde bulunacak engelli sığınma evinde sürekli kalmalarını sağlamak,

– TOKİ ve belediyelerle koordineli olarak muhtaç durumdaki insanları ölünceye kadar kira vermeden kullanmak fakat tapusu belediyede kalmak şartıyla, dar gelirlileri ise uzun vade-uygun ödeme koşullarıyla “Sosyal Konut” sahibi yapmak,

– Kırsal kesimde yaşayan, tarım-hayvancılık-balıkçılık ve arıcılıkla uğraşan dar gelirli vatandaşlarımızı; Belediye ve Tarım İl Müdürlükleriyle koordineli olarak desteklemek, organik tarım ile seracılığı teşvik etmek, ücretsiz gübre dağıtarak toprağın verimini artırmak, yani tarım sektörü teşvik ve desteklenerek işsiz ve muhtaç durumda olan nüfusun daha da artmasını önlemek,

– Yerli reel sektörün kentsel istihdamı artıracak, üretim ve ihracata dayalı projelerini teşvik ve desteklemek, yeni iş sahaları açılmasına katkı sağlamak,

– Küçük esnafın her zaman yanında olmak, “cazip kredi imkânları” sağlayarak desteklemek,

– Kadının evde üretim yapmasını ve aile bütçesine katkıda bulunmasını teşvik ve desteklemek, bu maksatla “Mikro Kredi” uygulamasını geliştirmek,

– Toplu nikah ve sünnet törenleriyle muhtaç insanlarımıza destek olmak, evlenme yardımı yaparak gençlerimizin aile kurmasını teşvik ve desteklemek,

– Muhtaç durumdaki anne adaylarına doğum öncesi ve sonrası “sağlık ve beslenme desteği” sunmak,

– Belediyelerle koordineli olarak “Ama İnsanlar” için kurulacak merkezlerde özel refakatçi köpek yetiştirmek ve onların hizmetine sunmak,

– Şehit Aileleri ve Gazilerin her zaman yanında olmak ve tüm ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmek,

– Lise ve üniversitede okuyan yoksul aile çocuklarına burs vermek,

– Üniversite öğrencilerine daha ucuz ve kaliteli yurt imkanı sağlamak, muhtaç durumda olanlara ücretsiz faydalandırmak,

– Doğal afetlerde zarar gören tüm insanlara devletin ilgili kuruluşlarıyla birlikte yardımcı olmak,

Bu vakıflar kimsesiz ve muhtaç insanlar için şehrin uygun bir yerinde iki katlı ve U Şeklinde bir yardım merkezi inşa edebilir. Bu merkezin üst katında; yaşlılar, sahipsiz kadınlar ve öksüz çocuklar için barınma yeri, alt katında ise; hem üst katta kalanların hem de şehirde kayıt altına alınmış fakir-fukaranın ücretsiz olarak faydalanacağı tesisler bulunmalıdır. Burada; üç öğün yemek yenilebilecek bir aşevi, oturulup çay-kahve-meşrubat içilebilecek açık ve kapalı mekanlar, gıda ve temizlik ürünleri dağıtılan bir market, yeni-eski giyim malzemeleri dağıtılan bir mağaza, odun-kömür dağıtılan bir merkez, ufak tahlillerin yapılabildiği gelişmiş bir sağlık ocağı, eczane, terzi, berber, kuaför, saraç vb. insanların ihtiyaç duyduğu tüm tesisler bulunmalıdır. U Şeklinin açık olan kısmına; Cami, ilköğretim okulu, mezarlık, içinde oturma yerleri ve çocuk parkı bulunan bir yeşil alan inşa edilmelidir. Bu mekanda hem tesiste yaşayan insanlar ibadet edebilmeli, hem de defin ve mezarlık işleri yapılabilmelidir. Burada yaşayan kimsesiz çocuklar Cami’nin Kur’an Kursuna gönderilerek iyi ahlaklı yetiştirilmeli, ilk öğretim okulunda eğitilerek topluma kazandırılmalıdır. Bu çocuklara burs verilerek lise ve üniversiteye gönderilmeleri ve meslek sahibi olmaları da sağlanmalıdır. Elbette vakfa gelen gıda-temizlik-yiyecek-içecek-giyecek-yakacak-ilaç vb. tüm yardım malzemelerinin 24 saat esasına göre kayıt altına alınarak teslim alınabileceği, depolanabileceği, alt kattaki reyonlara konularak insanlara her zaman ulaştırılabileceği ciddi ve şeffaf bir mekanizma kurulmalıdır. Hayırsever insanların kurbanlarını hijyen bir şekilde kestirebilecekleri ve bağışlayabilecekleri bir sistem de bulunmalıdır. Bu merkezde sadece vakıf yöneticisi, cami hocası ve sağlık ocağı doktoru gibi resmi şahıslar bulunmalı, diğer tüm işler burada yaşayan insanlar tarafından yürütülmelidir.

Tüm bunlar hayal falan değildir. Bütün olay hayır yapmayı seven toplumumuzun yardımlarını toplayıp ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak ciddi bir vakıf kurmaktır. Kamuoyuna iyi anlatılırsa, varlıklı kesimler muhakkak yardımcı olacaklardır. Çünkü özellikle büyük şehirlerde insanlar yardım edecek yer ve insan bulamamakta, kurban kesip dağıtamamaktadır. İnsanlar verdikleri tüm yardımların bu vakıf aracılığıyla gerçek ihtiyaç sahiplerine hiçbir yolsuzluk olmadan düzgün ulaşacağına inanırlarsa, Cenab-ı ALLAH’ın da izniyle sistem fevkalade işleyecektir.

SONUÇ:

Devlet hangi sebeple olursa olsun; hizmeti her yere adil olarak götürmez, tüm kesimlere inmez, halkın tamamını sevgiyle kucaklamaz, toplumun sıkıntılarını gidermez, milletle arasına duvar örer ve yukarıda zikredilen imkânları sunmada eksik veya yavaş kalırsa; meydana gelen boşluğu birileri doldurur, istenmeyen bazı tehlikeli görüşler taraftar kazanır ve insanları kendi menfaatleri için kullanır. Toplumun sefalete mahkum edilen bazı birey ve kesimleri de şimdi olduğu gibi iç ve dış şer odaklarınca çeşitli vaatler ve sözde yardım kampanyalarıyla istismar edilir, tuzağa düşürülerek terör ve suç örgütlerinin uşağı olur ve “kendi devletine ve milletine karşı gelen, silah çeken, bölücülük yapan, nifak tohumları eken” tanınmaz bir hale gelir. Bu örgütlerle mücadele etmenin devlete maliyetine, güvenlik ve adli sisteme harcanan bedel ile ağzına kadar dolu olan hapishanelerin gideri de eklenirse, muhtaç insanlarımıza harcanacak miktardan çok daha fazla olduğu görülür.

Selçuklu ve Osmanlı Devletleri döneminde Batılıların Güneş Ülkesi dediği ve herkesin canından-malından ve namusunda emin olduğu Türk-İslam Medeniyetimize ne olmuştur. Geldiğimiz nokta vahimdir ve alınması gereken sosyal önlemleri, siyasi ve iktisadi tedbirlerden ayırmak imkânsızdır. T.C. Devleti 1914 şartlarına benzer karanlık bir ortama sürüklenmekte, içerden ve dışarıdan kuşatma altına alınmaktadır. 1000 yıldır sevgiyle yoğurduğumuz kardeşliğimiz zedelenmekte, milli ve manevi değerlerimiz tahrip edilmekte, asırlardan beri sahip olduğumuz varlıklarımız peşkeş çekilmekte, devletin bekası ile milletin devamı tehlikeye girmektedir. Yine yabancı güçler ve onların emrindeki yerli işbirlikçiler iş başındadır. Bizim kaybedecek vatanımız, indirecek bayrağımız ve susturacak ezanımız yoktur. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağ-Sol, Laik-Anti Laik, İnanan-İnanmayan diye çatışarak kaybedecek vaktimizde. Halkımızı kendi ülkesine karşı kışkırtanlara verilecek en iyi cevap; ne olursa olsun birbirimizi sevmek, ekmeğimizi paylaşarak dayanışma içine girmek, birlik ve beraberlik içinde oynanan çirkin oyunu bozmak, dirlik ve düzeni tesis ederek tarih sahnesinde yeniden şahlanmak ve bölgemizde lider ülke olmaktır.

Bu topraklarda kurduğumuz Türk-İslam Medeniyeti; Türk Kültürü, Asya Kültürü ve İslam İnancı üzerine inşa edilmiş ve İmam-ı Azam Ebu Hanefiler, İmam Maturidiler, Hoca Ahmet Yeseviler, Mevlana Celalettin Rumiler, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayram Veliler, Yunus Emreler, Şeyh Edibaliler, İmam Gazaliler’in geliştirdiği, nakli ve aklı birlikte değerlendiren tasavvuf inancıyla şekillenmiştir. Batı kültürü ben merkezli ve materyalist, Türk Kültürü ise biz merkezli ve insanidir. Dolayısıyla 7000 yıldır tarih sahnesinde var olmuş ve Büyük Devletler kurmuş Necip Türk Milleti’nin, bizi yok etmeye çalışan Batı Medeniyetine ve İttifakına ihtiyacı yoktur. Sadece titreyip kendimize gelmeli, refah ve huzur içinde yaşamak için el ele vererek gayret etmeliyiz.

Devlet olmak kolay değildir. Bu konuları ekonominin yönetimi teslim edilen İMF veya dünyaya aynı gözlükle bakmaya çalıştığımız ABD-AB düşünmeyecektir. Oturulan o yüce koltuklar ve kullanılan devlet imkânları çözüm üretmek, çare bulmak içindir. Ülkenin birikmiş meseleleri iktidarıyla-muhalefetiyle, hükümetiyle-bürokrasiyle ortak akılla ve katılımcı bir yönetim anlayışıyla dürüst ve samimi olarak adil bir biçimde çözülmeli, kalkınmanın ancak; o ülkenin tüm maddi ve manevi kaynaklarının verimli bir şekilde kullanılması ve milli hasılanın büyütülerek hakça paylaştırılması ile mümkün olacağı gerçeği asla unutulmamalıdır. Ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile doğal güzelliklerinden yeterince faydalanılmalı ve Türk Milleti dünyanın en güzel ve verimli coğrafyasında aslında en zor olana yani terör ve sefalete mahkûm edilmemelidir.

Devlet erkanı; insanın Cenab-ı ALLAH’ın ruhundan üfleyerek yarattığı kâinatın en kutsal varlığı olduğuna gönülden inanmalı, makamların geçici hizmetin ise baki olduğunu idrak etmeli, kubbede hoş seda bırakmak ve hayırla yad edilmek için “Halka Hizmet, Hakk’a Hizmet” anlayışıyla hareket etmeli, Yunus’un “Yaratılanı sev Yaratandan ötürü” özdeyişini kavramalı, kibirli ve mağrur olmamalı, yalandan ve talandan uzak durmalı, kendi menfaatlerini değil milletin menfaatlerini düşünmeli, kadroları yandaş ve hısım-akrabalara değil ehil insanlara vermeli, kıt kaynakları tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeterek kullanmalı, kapılarını ve gönüllerini herkese-her zaman açık tutmalı, halkımıza samimi olarak her konuda yardımcı olmalı, devlet kapısına gelen insanları güler yüzle karşılamalı, sabırla-toleransla ve hoşgörüyle yaklaşmalı ve tüm imkânları kullanarak isteklerine cevap vermeye çalışmalı, halkı üzmek için değil mutlu etmek için var olmalı, halkıyla el-ele, omuz-omuza vererek tüm zorlukları aşmalı, onunla beraber gülmeli-onunla beraber ağlamalı, ülkenin kaynaklarını yabancılara peşkeş çekmemeli ve asırlardan beri bu topraklarda yaşayan insanların menfaati için kullanmalı, her türlü inanç-düşünce ve teşebbüs hürriyetine saygılı olmalı ve devlet-millet kavgasını sona erdirerek cumhuriyetin ilkeleriyle milletin değerlerini buluşturmalıdır.

T.C. Devleti’nin hedefi “Bizi-çocuklarımızı ve torunlarımızı aydınlık yarınlara taşımak için büyük bir şevk ve heyecan içinde çalışmak, hizmeti her bölgeye adil bir şekilde götürmek, ülkemizi tüm bireylerin sevgiyle kucaklandığı insanı merkeze alan temiz-İlkeli-şeffaf ve katılımcı bir yönetim anlayışı ve ortak akılla yönetmek, insanların tamamını karnı tok-sırtı pek olan, ailesinin geçimini sağlayacak bir işi ve başını sokacak bir evi bulunan mutlu bireyler haline getirmek, çarpık kentleşme-altyapı-trafik-işsizlik-yoksulluk-yolsuzluk-asayiş gibi ciddi meseleleri en kısa sürede çözmek, adaleti tesis etmek, iç ve dış güvenliği sağlamak, halkımıza içinde sağlık ve huzur içinde yaşayacağı modern ve çağdaş kentler sunmak,  Türk Milleti’ne beşikten-mezara kadar insana yakışan bir devlet hizmeti vermek ve T.C. Devleti’ni muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartarak bölgenin ve dünyanın parlayan yıldızı yapmak” olmalıdır.

Müslüman-Türk Milleti’ni halen yöneten ve ilerde yönetmeye heves eden herkes Şeyh Edibali’nin Osman Gazi’ye vasiyetini “Ey Oğul, beysin; bundan sonra öfke bize, uygarlık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bize, kutlamak sana; acizlik, yanılgı bize, hoş görmek sana; geçimsizlik, çatışmalar, anlaşmazlık bize, adalet sana; kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Oğul, bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana; üşengeçlik bize, uyarmak gayretlendirmek sana. Ey Oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açma. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın. Yükün ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun.” iyi incelemeli ve gerekli dersleri alarak bu makamlara talip olmalıdır.

Şiirin İsyan Bayrağı

0

Şiir deyince kiminin aklına börtü – böcek gelir. Kimi de ‘Saddam şiir yazsaydı, Miloseviç okusaydı; bu zulümler olmazdı‘ kabilinden Ren türü cümleler geyiklerler. Sanki şiirin silahı yok.

Şiire ve şaire yapılan en büyük zulüm de budur. Şiir bir yumuşatıcı markası, Yumoş değildir. Mankenlerin, artistlerin kelime gevelemeleri hiç değildir.

Şiir tahrip gücü yüksek bir bombadır, patlar: Hem Cahiliyye Devrinde hem de Asr-ı Saadet‘te.. Peygamberin bürdesi (hırka) bir kasideye niçin gitmiştir? Ve niçin Kur’an’ın inzalinden sonra birçok şair şiir yazmayı bırakmıştır?

Bu yazıyı şiirin vezninin, kafiyesinin hatırına yazdığımı düşünmediniz umarım. Bu meyanda size Arap şair Nizar Kabbani‘yi takdimden mutluluk duyarım:

“Dostlarım !
Başkaldırmıyorsa nedir ki şiir?
Azgınları ve azışları devirmiyorsa nedir ki şiir?
Zamanda ve mekânda
Sarsıntı yapmıyorsa nedir ki şiir?
Kisra Nuşirevan’ın başındaki tacı
Yere çalmıyorsa nedir ki şiir?”

Hem Lübnan‘lı olacaksınız hem de Ortadoğu denilen ateş çemberinden canınız ciğeriniz yanmayacak. Hem gariplerden olacak (selam olsun gariplere) hem de küresel zulüm zebanilerinin petrol ağaçlarında budanmayacaksınız.

“Bunun için çekiyorum isyan bayrağını !
Kediler gibi boğazlanmaya götürülen milyonlar adına
Göz kapakları çıkarılanlar adına
Dişleri sökülenler adına
Sülfirik asitte eriyenler adına, kurtçuklar gibi
Mahrum olanlar adına
Sesten, fikirden, dilden
Çekeceğim isyan bayrağını”

El öpmez onun şiiri. Doğrusu sultanlara düşer onun şiirinin ellerini öpmek. Develer gibi yük çeken halklar adına, sudan ve arpadan başka hakkı olmayan, dostluğu büyük kaşıklarla içen halklar adına haykırır:

“Yaşasın bir demet yonca !
Yaşasın tek ilah diye Allah’a yalvaran
Halklar adına..”

O bir nâr-ı eşcârdır yani ateş ağacı.. Ve bıçağın saltanatını reddeden muttasıl kanayan yaradır. Yazdıkları mazlumlar adınadır, mısraları mitralyöz cinsinden bir makinadır.

“Ey mümtaz dostlarım,
Dudaksızların dudağıyım ben
Gözsüzlerin gözüyüm ben
Okumuşlara denizin kitabıyım ben
Bir çığ gibiyim ben, sevgilim
Çılgınlılarla karşılarım çılgınlıklarla
Kırarım nesneleri çocukluk içre
Kanımda devrim ve limon kokusu
Yoksa var olmak istemem”

Aslında insan hiçbir zaman, hiçbir yerde çaresiz değildir. Bazen tek bir söz, bazen tek bir sinek, bazen tek bir taş bütün korku imparatorluklarını yer ile yeksan edebilir. İşte o yüzden ‘Lâ tehaf / Korkma !’ diye başlar İstiklal Marşı Şairimiz Milli Şiirimiz‘e. Efendilerin gücü kölelerin sadakati kadarmış. Bkz: ABD.

“Dostlarım !
Hakiki şiir sizsiniz
Gülmenin de ehemmiyeti yok
Surat asmanın da
Sultana öfkelenmenin de
Siz benim sultanlarımsınız
Dostlarım !
Sizi beklemekteyim hala
Kıvılcım tutuşturmak için”
Son: Şimdi değilse ne vakit?

Bosna-Hersek Gezisi Notları – 4

0

Bu gün son günümüz.

Sarajevo (Sevdalinka, Boşnakça’da ‘sevda şarkıları’ ) da ünlü baş çarşıyı gezeceğiz. Saraybosna Türklerin Avrupa’da kurduğu en büyük kent olarak kabul edilir. Aracımız bizi otelimizden alarak Miljacka Nehri kenarından baş çarşının güneyinden gezeceğimiz yere götürüyor. Nehir üzerinde birçok köprüler mevcut ancak bir tanesi çok özellikli bir köprü. Hünkâr köprüsü. 1.Dünya savaşının çıktığı köprü.

Kendinizi herhangi bir Türk şehrinin pazar yerine giriyor gibi hissediyorsunuz. Geniş bir orta meydan sağında solunda aşağısında ve yukarısında değişik meslek gruplarına hitap eden arastalar, çarşılar. Hemen çarşının üst başında çarşının sembolü durumuna gelmiş ahşap sebilin bulunduğu bir meydana çıkıyorsunuz. Tertemiz kaynak suların aktığı bu çeşmeden kana kana içebilirsiniz. Ama benim gibi adını sormadan bu çeşmeden su içmenizi tavsiye etmem. Âşıklar çeşmesi adındaki bu sebilden içenlerin artık Saraybosna’dan ayrılamadığı rivayet ediliyor. Yanı başında kavak ağaçlarının çevresinde toplanan yüzlerce güvercin ayaklarınızı okşayarak dolaşıyor. Boşnak halkı kadar munis ve sıcakkanlı, sevecen varlıklar.

Yerler taşlarla döşenmiş (Arnavut kaldırımı) çarşı esnafı dükkânları yeni yeni açıyor. Sebilin sol tarafında bakırcılar çarşısı, sobacılar, sağ tarafta yemeniciler devam ediyor gidiyor. Şu anda turistik alışveriş çarşısı olmuş, turistik alışveriş malzemeleri satılıyor. Bosna kültürünü yansıtan çok fazla bir ürün gözümüze çarpmıyor.

Çarşının sağ tarafındaki dükkânların sonuna doğru Gazi Hüsrev Bey Camii ve külliyesi yer almakta. Camii savaştan sonra restore edilmiş. Yanındaki Kurşunlu Medresesinde eğitim hala devam etmekte. Dikkatimize sunulan bir bilgi hayli ilginç; Camiinin ve külliyenin kurulduğu 1531 tarihinden itibaren, savaş zamanı da dâhil olmak üzere her gün bir hatim indirilmekte. Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden olan cami Mimar Sinan tarafından 1531 yılında yapılmış. Caminin harcında sütle yumurta kullanılmış. Camiyle, çarşı için kullanılan granit sütunlar 100 tane öküzle 10 km uzaktaki Lukovitza’dan getirilmiş.

Gazi Hüsrev, 1480 de doğdu. Babası Ferhad Bey, annesi 2. Beyazıt’ın kızı Selçuk Sultan. Semendire Sancakbeyliğine atanan Gazi Hüsrev Bey aynı zamanında Kanuni Sultan Süleyman’ın halasının oğlu. Belgrad’ın fethinde bulundu. Belgrad’ın fethinden sonra Bosna Sancakbeyliği’ne getirildi. Bölgede yeni fetihler yaparak sancağının sınırlarını genişletti. 18 Haziran 1541 de öldü. Gazi Hüsrev Bey Camii avlusunda ki türbesine gömüldü.

Caminin yanındaki saat kulesi de dikkatimizi çekti. Saat kulesinin üzerinde çalışan saat alaturka saat dilimine göre çalışmakta (Akşam ezanı saat 12.00 yi gösterir). Hemen saat kulesinin dibinde Moriça Han bulunmakta. Şu anda orası da turistik eşya satan dükkânlarla yaşamakta.

Sebilin hemen sağ yanında bakırcılar çarşısının hemen girişinde mimari yapısıyla ilgimizi çeken Ferhatpaşa Camii. İbadete açık Osmanlı camilerinden. Camiinin hemen bitişik alt tarafında Bezistan Çarşısı, Markale pazarı görülmesi gereken yerlerden.

Sebilin hemen yanından geçen yolla (Tito Caddesi), çarşı içinden uzanan yolun kesiştiği yerde eski Yugoslavya diktatörü Tito’nun zamanından beri yanmakta olan Tito Ateşi. İlk zamanlar kömürle yanmakta olan ateş daha sonraları doğal gazla günün 24 saati yanmakta.

Çarşı batıya doğru nehrin kenarında devam etmekte iken zaman içinde çarşının bir kısmı yıkılarak çarşının orijinal hali bozulmuş nehrin öte yakasında kalan kısımlarda bulvar ve stadyum çalışmaları yüzünden küçülmüş eski hali kalmamış buna rağmen hala Saraybosna için ilk görülmesi gereken yerlerden bir yer.

Miljacka nehrinin üzerindeki Hünkâr (Latin) köprüsüne değinmiştik. Bu köprünün bu kadar özellikli olmasının nedeni Birinci Dünya savaşının çıkmasına neden olan, Sırp milliyetçisi Gavrilo tarafından 28 Haziran 1914 de Macaristan veliahdı Ferdinant’ın bir suikast sonucu öldürülmesidir. Yani 1.dünya savaşının çıkmasına neden olan kıvılcım bu köprüdür. Köprü 1541 yılında ahşap olarak yapılmış 1565 yılında Ali Ayni Bey tarafından taş köprü olarak inşa edilmiştir. 1798 yılında sel sebebiyle tahrip olan köprü Hacı Abdullah Briga tarafından yeniden inşa edilmiştir. Aslı 4 kemer ve 5 ayaktan oluşan köprü şu anda 4 ayaklı ve 3 kemerli olarak ayakta durmaktadır.  Hemen köprünün karşı kıyısında Fatih Camii yer almaktadır. Burada Fatih Sultan Mehmed’in şehre girdiğinde ilk Cuma namazı kıldığı yeşil kubbesi ile dikkat çeken Fatih Camii bulunuyor. Fatih Camiin den az ötede ise İnat Kuça Evi yer almakta. İnat Kuça inat ev anlamına gelmekte. Şu anda lokanta olarak hizmet vermektedir. Asıl özelliği binaya ismini veren inat ev’dir. Evin sahibi yerine yapılması düşünülen devlet dairesi için evini yıktırmamış daha sonra bir şartla; Evin sökülerek aynı malzeme ile karşı tarafa yapılmasını şart koşmuş taşınmasını kabul etmiş bu günkü yerine yapılmış o gündür evin adı inat evi olarak kalmış.

Daha sonra Avrupa’nın sayılı kütüphanelerinden olan Saraybosna kütüphanesine gidiyoruz. Sırplar tarafından her zamanki haçlı taassubu ile daha önce Kurtuba’daki kütüphaneleri ve içindeki kitapları yakan zihniyet burada da aynı şekilde kütüphaneyi ve içindeki çok kıymetli el yazması ve diğer kitapları yakarak tarumar etmişler. Elde kalan ve kurtarılan kitaplarla Kütüphane hizmet vermeye devam ediyor.

Sonsöz olarak Yeni Dünya dergisinden okuduğum (2007 Şubat) şu cümleler aklımdan hiç çıkmazdı: Saraybosna’da Erzurum’dan, Amasya’dan, Edirne’den izler bulursunuz. O yüzden Saraybosna hayatımızın tam da içindedir. Farkında olsak da olmasak da. Orda Türk evini, Türk sokağını, Türk kaldırımını bulursunuz. Yürürken yaptığınız yolculuk alelade bir sokak gezintisi değildir. Yürüdüğünüz yer zamanın içidir. Sonsuzluğun köşesidir.

Saraybosna’ya hiç gitmemiş olsanız bile orada sizin birçok hatıranız var. Derim ki; bu hatıralar hatırına Saraybosna’ya bir uğrayın.

Türkiye’ye dönmek üzere buruk bir hüzünle hava alanına doğru hareket ediyoruz.

Şehâdetin Sembolü Olarak Doğu Türkistan

0

Uygur kardeşlerimizin Çin işkencesi altındaki katliamı gündeme gelir gelmez, katliam üzerinde stratejik yorumlar ve siyasi senaryolar yoğun bir şekilde yazıldı, konuşuldu. Çin’in, Amerika’nın ve Rusya’nın hesapları yeniden güncellendi. Küresel iletişim ağları bir güç olarak, bir iktidar biçimi olarak, bu katliamı yeni bir tüketim malzemesi olarak kullanıma soktu. Bu hesaplar ve değerlendirme biçimleri, aslında her ne kadar 38 milyonu aşan Uygurların sorunlarını dile getirme adına yapıldıysa da, onların acılarını, ölümlerini ve kıyımlarını medyatik bir malzemeye de dönüştürdü.

Ben bu mü’min kardeşlerimin acılarını, zamana yayılan ve beklenen ölümlerini ve şehâdetlerini bir başka açıdan değerlendireceğim. Çünkü medyada gösterime konan senaryoların ve konuşulan küresel hesapların, onların acılarını ve ölümlerini azaltmayacağını biliyorum. Bundan dolayı, onların acılarını, ızdıraplarını ve kitlesel şehâdetlerini bir başka açıdan değerlendireceğim. Her hangi bir küresel gücün hesaplarına ve senaryolarına göre değerlendirmeyeceğim. Onların hesabı olabilir. Ancak tarihten biliyoruz. Kitlesel kıyım yapanlar direnen bir halk karşısında her zaman mağlup olmuşlardır. Uygurlar da bunu yapıyor. Bundan dolayı Uygur direnişi örnek bir direniştir ve varolma mücadelesidir.

İnsanlar ahlaklarıyla, ilimleriyle, siyasi duruşlarıyla, cesaretleriyle, kahramanlıklarıyla, direnme biçimleriyle örnek olmuşlardır. Tarih ve edebiyat kitapları bu tür örnekleri anlatırlar, yeni nesillere aktarırlar. Ancak öldürülme sürecini yani şehâdeti; bir varoluş biçimi olarak destanlaştırmaya dair örnekler çok azdır. Bu örnekler de daha çok ferdidir, kişiseldir. Hallac’ın kendi idamını, bir sembole dönüştürmesi, şehâdeti dirilişe dönüştürmesi buna örnektir. Hz. Sümeyye’nin kendi şehâdetini, bir varoluş biçimi olarak göstermesi ve yaşaması da ferdi bir misaldir.

Çanakkale savaşındaki Türk askerinin şehâdeti de benzer bir misaldir. Ancak Çanakkale Savaşlarının şehitleri ve askerleri emir ve komuta zinciri içinde usta bir uygulamanın parçası olarak bu mahşeri yaşamışlardı. Bilinçlerini şehâdetle bütünleştirmişlerdi. Kendilerini Allah için kurban etmeyi, asker olarak, özümsemişlerdi.

Doğu Türkistan’da ve Gazze’de yaşanan şehâdetler ferdi değildir. Örgütlenmiş, programlanmış ve disiplinle kurgulanmış şehâdetler de değildir. Bir halkın bütün varlığı ile birlikte, şehâdeti bir varolma biçimi olarak yaşamasının örnekleridir. Bu bakımdan Doğu Türkistan ve Gazze halkının şehâdeti, varolma mücadelesinin, iki önemli örneğidir. Bu makalede Doğu Türkistanlıların yani mü’min Uygur kardeşlerimin, şehâdeti, bir ifade biçimi olarak seçmesi ve direnişi kendi kıyımlarıyla ebedileştirmesini anlatmaya çalışacağım.

Türkistanlı kardeşlerimizin yaklaşık bir buçuk asırdır verdikleri mücadele, bir halkın varolma mücadelesidir. Bu mücadele örgütlü değildir. Her hangi bir kuruluş tarafından yönetilmiyor. Çünkü bu halkın karşısındaki güç, yani Çin devleti, örgütlenmeye dahi tahammülü olmayan gaddar ve zalim bir güçtür. Bu gücün siyasi düzeni, rejimi değişse de sonuç hep aynı kalmaktadır. Bu gücün Kralları, Komünistleri ve liberalleri konu Müslümanlar ve Türkler olunca farklı davranmıyorlar, aynı şiddeti mazlum halka uyguluyorlar. Uygurlar da bu durumu bildikleri için, toplu ve tabii direnişi ölümleri pahasına sürdürüyorlar. Bunu kendileri için bir varolma biçimine dönüştürüyorlar.

Bir buçuk asırdır, onlar çocuklarına ve torunlarına miras olarak; ev, araba, mal, mülk, mevki ve makam bırakmadılar. Kendi ölümlerini, direnişlerini, kıyımlarını ve şehâdetlerini miras olarak bırakıyorlar. Dünya’ya seslerini duyurmak için, küresel güçlerin de maşası olmayı denemiyorlar. İnançlarına, ihlâslarına, samimi duruşlarına ve Yüce Allah’ a güveniyorlar. Her şeyin bittiği bir zamanda “Hasbüna Allah ve Ni’mel Vekil” diyorlar. Söylenmesi ve yapılması gereken tek şey de budur.  Sapanla, ölüm makinesi uçaklara, taş attılar. Buzlu dağları yalın ayak yürüyerek aştılar. Ölülerini bilmedikleri tanımadıkları topraklara defnettiler. Kabe’ye sığınmaya koştular. Mevlânâ’nın ülkesine geldiler. Uygurlar, bu duruşları ile şehadeti tarihin ve hayatın kalbine oturtuyorlar. Onlar Yusuf Has Hacib’in, Kaşgarlı Mahmud’un torunlarıdır. Onların kadınları Zeynep olmuştur, erkekleri ise Hüseyin.

Uygur halkının ölümü, bir ordu şehâdeti, bir kişi şehâdeti değildir; bir halkın şehâdetidir. Çocuklarıyla, kadınlarıyla, özürlü ve yetimleriyle bütün bir halkın şehâdeti. Üstelik bu bir günde veya bir iki düşman saldırısı ile vuku bulan bir halk şehâdeti de değildir. Nesillerin, bir buçuk asırdır günbegün yaşadığı, bir sürecin şehâdetidir.  Uygurların toplu kıyımı, bu özelliği ile yaşanan bir süreç olmaktadır. Bir halkın toplu kıyımı, bir anda değil, sürece bağlı olarak yaşaması, çok ürkütücü bir işkence sahnesi gibi karşımızda durmaktadır. Çin işkencesi denilen işkence de tam bu türden bir işkence biçimini anlatmaktadır. Ancak her işkence ölümle sonuçlanmaz. Fakat Uygurların tabi tutulduğu işkence, toplu kıyımlarla, öldürmelerle sonuçlanmaktadır.

Onların bu şehâdeti, üstelik gizli kapaklı savaş oyunları ile, gece baskınları ile,  eşkıya ve terör tarzı saldırılarla gerçekleşmiyor. Mevzilerine çekilmiş düşman bekleyen bir halk değiller. Caddelerde, şehir meydanlarında bütün açıklığı ile yaşanan bir toplu kıyımın kurbanı olmaktadırlar. Uygurların kıyımı Gazze halkının kıyımı gibi, görsel imajlara ve ikonalara soykırımcılar tarafından da dönüştürülmüyor. Bu kurbanı gerçekleştirenler “Başını kaldıran Türkü öldürün” diyorlar. Onları görünmezliğe, tükenmişliğe ve kendini saklamaya mahkum ediyorlar. Uygurlar işte bu görünmezlikten kurtulmayı ölümleriyle, biz buradayız demekle ancak anlatabiliyorlar. Gaflet ve delalete katlanamıyorlar. Bunun için hiçbir küresel gücün hesaplarını öğrenme gereği de duymuyorlar.

Onlar Hallac gibi, vücudundan akan kanları yüzlerine sürerek, yüzlerinin solgunluğunu kanlarıyla kapatıyorlar.  Hz. Sümeyye aleni bir şekilde her kes görsün ve korksun diye şehid edilmişti. O da bunu bilerek korkmadı. Şehâdet getirerek şehâdeti yaşadı, direnişini ölümsüzleştirdi. Bize örnek bir davranış olarak bıraktı. Hallac bir mahkeme kararı ile şehid edildi. Onun da şehâdeti aleni bir şekilde başka insanlar korksun diye örgütlü, disiplinli ve planlı bir şekilde iktidar güçleri tarafından gerçekleştirildi. Ancak Uygurlar, çok vahşi bir tarzda ne bir mahkeme, ne de görselleştirme uygulaması olmadan öldürülüyorlar. Onlara dünyanın en büyük ordusu, en kalabalık halkı ve sermaye güçleri, bulundukları her yerde saldırıyor. Ölüm Uygurlar için, varolma ve bir ifade biçimi olmuştur. Umarım onların bu duruşu ve ifade biçimi, benzeri zulümleri yaşayan bütün kardeşlerimize örnek olur. Umut olur. Çünkü görünmezliğe katlanmak gaflettir. Kendi dışındaki bir gücün parçası olmak delalettir.

Aşk Nedir?

0

Aşkı ilk insandan bu yana herkes yaşadı, anlatmaya çalıştı. Kimisi o sadece yaşanır, anlatılamaz dedi, kimisi yaşanırsa biter dedi. Yaşananlar bitti, yaşayanlar gitti. Kalan tek gerçek, aşkın kendisi.

Sinan Paşa Tazarruname’de aşkı şöyle anlatıyor: “Aşk, bin incidir, her denizde bulunmaz. Aşk bir nurdur, her gözde görünmez. Aşk bir huzurdur, her gönülde bulunmaz. Aşk bir zevktir, onun da başka dili var. Aşk bir coşkunluktur, onun da deryaları var. Aşktır, bülbülleri dile getiren. Aşktır, çalgıcılara ahenk veren. Aşktır, gönülleri, gül yüzlüleri ortaya çıkaran. Aşktır, alemi lale, yasemin; insanı gümüş tenli eden. Aşktır, kaşları keman ettiren…”

Sinan Paşa aşkın her mekanda bulunmayacağını, daha doğrusu mekansız olduğunu söylüyor. Onun mekanı ne gönüldür ne eşya; ya da hem gönüldür hem eşya. En doğrusu, gönlün eşya üzerinde titrediği noktada ve anda. Gönül, öyle bakar ki, eşyada başkasının göremediğini görür, işitemediğini işitir, hissedemediğini duyar ve koklar; orada aşk başlar. Bir nurdur, bir huzurdur, onun başlangıcı Sinan Paşa’ya göre. Aşk, sürekli yaşanan bir zevk verir. Kullandığı dil, lisan değil; histir. Denizlerdeki coşkun dalgalar, beden deryasındaki coşkunluğun küçük bir numunesi olabilir ancak.

Tazarruname yazarına göre, aşk, beden vasıtasını harekete geçiren güçtür. Bülbülleri o konuşturur, inletir; ahenkli ahenkli.  Aşktan aldığı ilhamla terennüm eder bülbüller sabahlara kadar. Adı güldür o aşkın bülbül için;  ama her aşığın maşuku gül değildir. Her aşık, farklı bir gül koklar. Belki bütün aşıklar gerçek gülü arar. Aşk, bütün çirkinlikleri gizleyen zifiri karanlıktır. Aşkla, bütün kaşlar kemandır, bütün tenler gümüştür. Aşkla, bütün çiçekler laledir, yasemindir. Varlıktaki çirkinlik aşkla yok olur, yerini sözü edilen varlığın en ideal olanı alır.

Bir mekan tahsis etmek, bir enerji gözüyle bakmak da yanlıştır aşka. Somutlaştırmak, aşkı anlaşılır kılmak için gerekse bile yeterli değildir. Bunun ötesinde bir şeydir o. Aşk, varlıkta hiçliktir, zerrede deryayı görmektir. Bir görüştür, bir algılayıştır o. İdrakin yetmezliğini itiraftır ki, o, kelimelerle ifade edilmez, cümlelere sığdırılamaz. Bulunduğunda yok olan, bitmeyen bir arayıştır aşk. Sürekli olmasındadır onun diğer duygulara göre ayrıcalığı. Onun güzelliği, acı ile zevkin, ıstırap ile lezzetin harmanlanması ile oluşur. Her yakalayışta elinden kaçırdığın özlem isimli güvercindir aşk.

Bedenin dışındaki bir bedende yok olmayı gerektirir aşk. Tanımsız eylemdir. Her kötülüğü hoş gördüğü için aşk, bütün kötü duygulardan azat eder insanı. Ona gerçek hürriyeti tattırır. Özgürlüğe köle yapmak için dünyevi kölelikten kurtarır aşk bizi. Aşığın, verdiğinde gözü kalmaz, o, alamadığına hayıflanmaz. Eşyada mana, bedende inziva; aşkın diğer tanımıdır. Aşk, Alem-i Berzah’ta ruh, dünyada güruh, ahrette fenafillah demektir.

Gerçek aşk, insan olduğunu hissetmekse bu, kaçımızda var?

 

O Biçim Demokrasi

Bizim Batıcıları görüyorsunuz değil mi? Her fırsatta dillerinden düşürmedikleri, devletimizin kurucusu Atatürk’ün arkasına sığınıp, batılılaşmayı hedef gösterenlerin ne derece samimi oldukları her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Batıyı görmesek batının standartlarını bilmesek bizi inandırabilirler ama bunların davranışlarını gördükçe samimi olmadıkları, batıcılığı sadece kendi çıkarları için kullandıkları meydana çıkıyor.

Bunlara göre Batıcılık sadece açık saçık giyinmek, çıplak denizlere girmek, istedikleri yerlerde istedikleri kadar kafa çekmek, diledikleri zaman diledikleriyle diledikleri gibi bir arada olmak. Aksi düşünceleri potansiyel tehlike olarak gördükleri için milletin çoğunluğunun oylarıyla milletvekili seçilseler bile millet meclisinden milleti meclisten kovmak, meclise almamak… Bazıları başını örtüyor diye ne kadar bilgili ve yetenekli olursa olsun devletin vatandaşları için açtığı üniversitelerden uzak tutmak. Hatta üniversite giriş imtihanlarında ülke ikincisi olan İmam Hatip mezunu gençlerin üniversiteye girişini engelleyen yasayı meşru görmek.

Batı’nın her şeyden fazla değer verdiği halk iradesine bizim batıcıların saygısı yok. Millet iradesinin çoğunluğu ile meclise girmiş siyasi partinin, hiçbir hukuk kuralında yeri olmamasına rağmen kendi uydurdukları bahanelerle kapatılmasını uygun görebiliyor, iki kere ikinin dört ettiği kadar açık ve belirgin konuları gülünç nedenlerle tartışabilir hale getirebiliyorlar. Mesleklerinde zirveye çıkmış insanların bu kadar yanlışlara bulaşmalarının izahı mümkün değil. En tepedeki hukukçular bugüne kadar yaptıklarının tem terisine kararla imza atıp dün beraat kararı vediklerine bugün en ağır cezayı, dün cezalandırdıklarını bugün es geçebiliyorlar. Ülkeyi bölmeye çalışan bölücü örgütün yapılanmasında görevli meslektaşlarının görevlerine mani olma anlamına gelen müdahalelerin yapılmasının izahı olabilir mi?

Bazı batıcı siyasilerin durumu ise tam bir vehamet. Hukuku çiğneyen hatta mevcut hukuki düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs edenlerin normal, yani sivil mahkemelerde yargılanmasına karşı çıkıyorlar. Halkın iradesi ile seçilen ve kendilerinin de içinde bulunduğu meclisi devre dışı bırakmaya teşebbüs edenlerin bırakın yargılamayı, yapılanları neredeyse alkışlayacaklar.

Böyle bir anlayış demokratik rejimlerde değil, krallıklarda bile olmaz. Oralarda halkın seçtiği yöneticiler olmasa da yöneticilerinin vicdanları bu derece haksızlığa başvurmalarına elvermez. Bunların demokratlığı krallıktan daha faşist. Bunların her yaptıkları doğru! Halkın çoğunlukla da olsa aldığı kararlar yanlış. O biçim demokrasi işte.

 

Kim Türk Değil?

0

Hiç kimse mazisinde seyredemez. Hiç kimsenin yüzüncü kuşaktan dedesinin kim olduğunu bilmesi de mümkün değildir. Tarihi süreçte binlerce yıl içerisinde insan genlerinde nelerin değiştiğini bilecek hiç bir bilimsel çalışma olmadığı gibi olması da mümkün değildir. Hangi kuşakta kim kiminle evlenmiş, hangi ırka mensup biriyle hangi ırka mensup diğerinin müşterek çocuklarının atalarının kimliklerinin dökümünü yapabilecek  bir bilimsel cihazda icat edilmiş değildir.

Hal böyleyken, çıkıp ortalığı karıştırmak adına, Türkiye nüfusunun genetik haritasını çıkarmanın anlamı da gereği de yoktur. Dünyanın hiç bir ülkesinde homojen bir yapı olması, aynı düşünceler çerçevesinde mümkün görünmemektedir. Batıya sarkan Hun Ordusu’nun genetik kalıntılarını nasıl Türk sayamaz isek, aynı şekilde ırki manada dahi Türk olanın Türk olmadığını belirtmesi halinde, Türk olmayacağını düşünmemiz gerekmektedir. Türklük bir bilinç meselesidir. İnsanın kendisini ne kabul ettiğine bakılmalıdır. Samimi olarak kendisini Türk hisseden her insan Türk’tür.

Bu çerçeveden hadiseye bakıldığında Türkiye’de Türk nüfus hakkında yorum yapanların, aslında yaşanan sürece katkı yapmaya çalışan gafil ve hainler olduklarını düşünmek gerekmektedir. Neymiş efendim Türkiye’de Türk yokmuş, eeee.. sonra? Osmanlı da Türk değilmiş. Daha daha… devam edin deseniz, işin arkasında nelerin var olduğunu görürsünüz… Bunlara göre Sultan Mehmet Han da Rum’dur. El insaf demeyin. Adamlar hayat felsefelerinin gereğini yerine getirmekteler… Kendi kuracakları dünyada Türk olmamalıdır. Onlara göre Türkler sadece çekik gözlü-brakisefal tiplerdir. Tipolojik tasnif olsa olsa ırki bir tasniftir. Milliyetçilik ile ırkçılık ayniyet arz etmez.

İyi güzel de hani siz ırkçı değildiniz. Bu ırk temeline dayanma saplantısının sebebi nedir? Tabii, Türkiye’de Türk olmayınca Türk adının devlet adı olmasına da gerek yoktur. Azınlık olan bir milletin adının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne verilmesi de asla ve kata doğru değildir. Hatta çoğunluğun azınlığa tabi tutulması gibi bir kötü sonuç da doğmaktadır. Bu kötü sonucun ortadan kaldırılması da insan haklarıyla alakalı önemli bir mesele olmalıdır.

Öyleyse ne yapmalı; önce şu Türkiye yerine Anadolu’mu desek acaba? Biliyorsunuz Anadolu kelimesinin aslı Yunanca. Biz kelimeyi ana ve dolu kelimelerinden oluşmuş bir bileşik kelime olarak kabul etmişizdir. Ve öyledir de.

Ancak, eğer Türkiye Cumhuriyeti yerine Anadolu Cumhuriyeti dersek, milliyetçi görüş dışındaki görüşlere uygun olarak; Yunanca “Doğu Ülkesi=Anatolia” sözcüğünü “Anadolu” şeklinde kullanmış olacağız. Bizim için Türkçeleşmiş kelime de Türkçe’dir.  Ancak Anadolu kelimesini başkaları   Türkçe bir kelime olarak algılamayacaklardır. Dolayısıyla kolayca kabul görecek ve sadece Anadolu halkının değil dünya halklarının ve hele hele Yunan halkının  kabulü ile onaylanmış olacaktır. Biliyoruz ki, onay almadan hiç bir şey yapamayacak duruma getirildik. Vesayet makamlarının onayı çok önemlidir(!)

Anadolu Cumhuriyeti yerine “Osmanlı Cumhuriyeti” diyebiliriz. Nasıl olsa “Osmanlı” kelimesinin içinde de Türk yok… Üstelik iddia sahiplerine göre, Osmanlılar Kayı boyundan değildir, yani Türk değildirler. Hatta nereden geldikleri belli olmayan bir halktır. Buradan çıkaracağımız sonuç; “Osmanlı Cumhuriyeti” dahi Türkiye Cumhuriyeti yerine kullanılabilir… sadece ve sadece şu “Türkiye” kelimesini çıkarırsak, ırkçı yaklaşım sona erecektir ve Anadolu topraklarında Türk’ten eser kalmayacaktır. Türk kimliği olmayan bir Anadolu olsa olsa Bizans adıyla anılabilir. İyide şu Anadolu’nun aslında  milat öncesi açılmış kapılarını 1071 de yeniden açan Alparslan ve ordusu acaba brakisefal kafa yapısına sahip miydi?

Durun beyler, hangi ihanet noktasından emir alırsanız alın, bu cumhuriyet muz cumhuriyeti değildir. Burası, ana ve dolu kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş Anadolu’dur ve burada var olan devletin adı: TÜRKİYE CUMHURİYETİ’dir. Hiç bir güç bu devleti kuran Atatürk ve arkadaşlarının manevi mirası üzerinde kafalarına göre tasallut ile tasarrufta bulunamaz.

Çünkü biz varız…

Post-Modern Büyü

Yabancılara aşırı değer veren onların çoğu kere telkin ve tekliflerini bile adeta emir kabul eden kötü bir geleneğimiz var. Geleneklerimize bağlıyız; ama bu ve benzeri gelenekleri de kabullenemiyoruz. Tanzimat dönemi ile alevlenen Batı önündeki bu eziklik halâ sürüyor.

Bazen bazı yabancılara ve yabancı kuruluşlara o kadar değer atfederiz ki onları bile şaşırtırız. Yabancıların yargımıza müdahale örnekleri son beş altı yıldır o kadar çok arttı ki;  bunlar bu makaleyi bütünü ile doldurabilir.  Dışarıyla iş birliği yapanlar veya dışarının ekmeğine yağ sürenler ile ilgili bir dava oldu mu adliye koridorları yabancı müfettişler ile dolar. Kendilerinin pek ciddiye almadıkları demokrasi ve insan hakları hikayeleri dillerde dolaşır. Bunun bir çirkin örneğini Elif Şafak davasında yaşadık. Hrant Dink ile davada da benzeri olaylar olmuştu.  Ertesi gün davası bulunan Elif Şafak’a bir gün önce Sayın Başbakan doğum tebriğinde bulunmuş ve davanın hayırlı bir sonuca ulaşmasını temenni etmişti. Bazı davalar var ki, hakimler o davalardan çekilmektedir. Henüz başlamamış davalar bazı siyasetçi ve basın organlarınca çoktan bitirilmiş ve hüküm verilmiş olmaktadır. Gizli kalması gereken dosya bilgileri yandaş basına sızdırılmakta; ardından da belge verilenler gazetecilik ödülü almaktadırlar.

Yargısız infaz yapanlarca sanki yargı süreci bir teferruat gibi zannedilmektedir. Yargının siyasallaştırılmasını gerçekleştiren pişkin siyasetçi tipi, Yargıtay Başkanı bir beyanat verdiği zaman “yargı yargıya karışmamalı, yargı mensupları siyasetçi değil” uyarısı yapmaktadır. Yargıtay Başkanı Sayın Gerçeker‘in askere sivil yargı yolunu açılması ile ilgili beyanatı doğru ve bunun bir anayasa ihlali olduğu da bir gerçektir. Kararı Anayasa mahkemesi verecek diye herkes susacak mı? Ama önemli olan değişikliğin Anayasa’ya aykırı olması değildir; nasıl olsa elimizdeki çoğulcu değil; çoğunlukçu demokrasi silahı kullanılabilir, bir gece ansızın o maddeler de değiştirilebilir. Aslında Sayın Yargıtay Başkan’ının suçu Türk olmaktır. Eğer bir yabancı olsa idi; kendisine bu çıkış bile yapılamazdı. Yapılsa bile ertesi gün tekzip edilirdi.

Son günlerde bir rapor ortada dolaşıyor. Brüksel’deki bir ABD kuruluşunun “Uluslar arası Kriz Grubu Raporu”. ABD işgal altında tuttuğu Irak topraklarından er geç çekilecektir. ABD çekildikten sonra Müslüman katili ABD’nin işbirlikçileri olan Kürtler ne olacaktır? ABD çıkarları ve Irak’ın Kuzey’indeki yeni tip bir İsrail örneği nasıl korunacak ve yaşatılacaktır? Petrol işi ne olacaktır? Sorun kısaca budur. ABD, Kürtlere sahip ve koruma aramaktadır. Türkiye’deki demokrasiyi beğenmeyenler, şimdi bunu methederek Musul Vilayeti’nin dün olduğu gibi bugün de Türkiye’ye bağlanarak, Yeni Osmanlıcılık okşamaları yapılmaktadır. Dün Osmanlı’nın canını okuyanlar, ona küfredenler; Türkiye’nin milli devlet ve üniter yapısı hedef alınınca; birden Osmanlıcı oluverdiler. Kısaca ABD Irak’ın Kuzey’inde bize güvenlikçi rolü vermek istiyor. ABD’nin bu bölgeden tamamen çekileceğini beklemek de hayaldir.

Önemli olan hem Orta Doğu siyasi coğrafyasını daha da ufalamak, hem Türkiye ile pazarlığı güçlendirici bir kozu önümüze koymak, hem de Türkiye’yi federal bir yapıya zorlamaktır. Aslında bu oluşum küreselleşme ve onun akrabası olan post-modern ve çok kültürlülük politikalarına da uygundur. Bunlar olmaz ise; küreselleşme başarılı olamaz. Bundan dolayı küreselleşme ortada maskeli olarak dolaştırılmaktadır. Küreselleşme vahşi kapitalizme bir alternatif değil; ona Dünyayı uyutacak yeni bir elbise giydirmektir. Emperyal güce bağlı çokuluslu şirketlerin ideolojisidir küreselleştirme.. Küreselleşmenin ideolojisi de çok kültürlülük tezleridir. En iyi bütünleşme çözülmedir. Artık klasik ideolojik çatışmaların yerini, etnik ve mezhep çatıştırmaları almıştır. Bu çatıştırmalar yolu ile milli devletler zayıflatılmalı, milli direnç noktaları yok edilmelidir. Milli sınırlar ve milli devletler küreselleşme ve uluslararası sermayenin yayılmasının önündeki engellerdir. Modernleşmeye tepki gibi gösterilen gelenekleri reddeden post-modern yaklaşım da küresel güce servis yapan bir araçtır. Bu anlayış; farklılaştırmayı, yöreselliği, parçayı, marjinal grupları güçlendirerek milli devletlerin karşısına dikmektedir. Modernleştirme ile hedef gerçekleşmediğine göre;  post-modernleştirme büyüsü gerekmektedir.