Yayla Yollarında

30

Dağın başından silah sesleri duyulunca, tüm obayı neşe bürür. Kimse yerinde duramaz olur. Silahlar atılmıştır bir kere. Geri dönüşü yok. Yayla seferberliği başlamıştır. Çoluk çocuk görevlendirilir; denkler, kaplar kacaklar kilimlere sarılır, güğümler, leğenler, hazır edilir. Otaşı pişecektir, salıncaklar kurulacak, serin çaylara inilecektir. Ekmek ateşi dağda anaları beklerken genç kızlar en yeni giysilerini hazır eder; gelinler, kadın analar parlak renkli kadife şalvarların bohçalarını açar, karanfil kolyelerini geceden ıslatırlar.

Şehirlerde takılanlara benzemez bu karanfil kolyesi. Altını gümüşü öyle güzel kokmaz boyuna asıldığında. Yalnız kadınlar bilir karanfil kolyesinin akşamdan ıslatılınca ertesi güne at sırtında giderken, yayla rüzgarıyla nasıl efiltiler yaydığını, yalnız obanın kadınları bilir. Kır çiçeği motifli başlıklarını da takacaklardır. Parlak kemerler ince belleri dolayacak, boncuklu saçlar Haziran güneşiyle buluşacak. Ama önce çocuklar ve yaşlılar.

Önce obanın yaşlılarını, oyun çağına varmış çocuklarını götürecek erkekler. Her ailenin yaylada onları bekleyen bir ardıcı vardır. Ardıç bir özge vatan, ardıç onların yurtluğu, bahçesi, bağı. Kuyuların kovası ardıçtandır denilmiş. Ardıç beşik, ardıç tabut, ardıç kaşık ardıç her bi şeydir onlara. Varıldığında yaşlılar kendi ağacını bulur, oturur. Kadınlar gelene kadar çocuklara göz kulak olurlar.  Hemen ertesi günü kadınların denk hazırlığı biter, en güzel giysilerini giyinmiş, başlarını kır çiçeklerinden çelenklerle süsleyen örtülerini takmış, boyunlarında üç beş sıralı karanfilleri, at binmeye hazırdırlar.

Ve ikinci günü Dirmil dağından yine silah sesi duyulduğunda atlar, merkepler meydana getirilir, kadınlar at biner. Erkekler en cakalı kıyafetleriyle atların yanında yürür. Yol denecek bir yol varsa o da incecik patika. Her yan yemyeşil çayır. Hafif eğimli tepelerde yaya giden erkekler yoruldukça kadınlar türkü söyler. Hamilesi, emziklisi kafilenin ortasındadır. Hayvanların boyunlarında çanları, türkülere eşlik eder. Azıkları heybelerde, peyniri, çökeleği, yufka arasında dürümlü, susayana Dirmil’in soğuk çayı, kana kana içerler. Türkü türküye eklenir, gülüşmeler, söyleşmeler, atışmalar arasında yaylaya varılır. Sofralar kurulur, kuzuyu, keçiyi ateşte döndürürler. Karnını doyuran çadır kurmaya durur. Her çadırın yeri bir ardıç altı, her ardıç bir ailenin yurtluğudur. Çadır kurmak işlerin en kolayı. Kuruluverir. Sonrası kadınlar düzeni kurar. İşini yoluna koyan etrafı dolaşır, gezinir üçü beşi bir arada. Geçen yılın tandırları temizlenir, onarılır. Ocak yerleri düzlenir. Dirmil’in yüksek yaylasında karınlar doyunca sazlar ses vermeye başlar. Önce bir cura cırıltısı. Ardından başka bir cura. Derken sipsi, kabak kemane, bir zurna katılır. Davulcu duramaz olur, gider en ortada yerini alır. Kız kızan durur mu ki! Serin ardıç gölgesinde akşama kadar oyunlar oynanır. Ayşeli, Güssümlü türkülerle akşam edilir.

Akranlarıyla dolaşmaya çıkan gençler gün yanığı tenlerinde hayatın ilk tebessümlerini talim ederler. Hepsi birbirinin adını, ocağını bilir ya, yine de yeni yeni tanışmalar filizlenir yaylada. Çiçekler alınır, verilir. Kır lalelerinden, böğürtlen boyasından, üstlerinde başlarındaki kekik kokularından bilir analar, kuzularının nerelerde dolandığını. Zaten gençler çadırlara gelene kadar, her birinin ne ettiği anaların kulağına tez geliverir. Saçları biraz taranırken, biraz da çekilirken uzar fidan kızların. Oğlanlar yarış tutarlar ıslık ıslığa. Bilek güreşi yaparlar yaş çimenlerde. Yenilen suya yollanır. Kimi eğlenceler isli tabakla olur. Oyundan habersize içi çiçekle dolu iki tabaktan biri, altı isli olanı verilir. Karşısındaki oyun arkadaşında temiz tabak vardır ve çiçeklere okur gibi yapar, karşısındakine üfler. O da duaya amin der durur, isli tabağı bir sağ eliyle bir sol eliyle tutarken. Yüzünün boyandığından habersiz, seyredenlerin niye bu kadar güldüklerini anlayamadan, amin amin üstüne, yüzü gözü isle boyanır. İş anlaşıldıktan sonradır ki kovalamaca başlar, o daha da eğlencelidir. Tökezleyen, düşen kalkan, seyreyleyenlerin kızdırmalarıyle uzar gider.

Sabah sağılan süt, akşama dek mayalanır, yoğurt olur. Kara dipli tencerelerde patates haşlanır, erik ekşisi, nane gezdirilir, meydan sinisine kurulur. Yiyen bir pişman, yemiyen bin.

Yaylanın hocası namazı kıldırırken, çorba kazanları kaynamıştır çoktan. Közlenmiş ateş çaydanlıklara hazırdır. Atlar, katırlar karınlarını serin toprağa dayar, köpekler yallarını bir iyice sıyırır çanaklarından. Sürüler geniş yaylada taze çimen kemirir akşamı ederler. Yüzlercesinin boynundaki çanlar her hareketlerinde yaylayı şenlendirir, tatlı bir tıngırtı bulutuyla her yanı kaplarlar. Ama gece inmeye başladı mı, tıngırtılar azalır, çocuk çığrışmaları giderek kaybolur. Onları beşikleri, salıncakları yayla uykusuyla kucaklar. Kadınlar yakın yakın oturur, muhabbet ederler. Yetişkin erkeklerin de kendi aralarında belli birlikleri vardır. Yeni yitmelerin gece boyu bir araya gelip söyleşecekleri, oyunlar oynayacakları mahal başkadır. Onlar kendi aralarında eylenirken büyükler yanlarına gitmez, oyunlarına karışmazlar. Büyüklerin eylencesi yayla geceleridir. Onlar ardıç tepelerine değip geçen rüzgârın ıslığını dinler, eskileri anarlar. Bilen anlatır, bilmeyen dinler, öğrenir.

Yaylada gece diye bir şey yoktur. Gündüzün güneşini parlak yıldızların milyonlarcası aralarında bölüşmüş, her biri kendi cürmünce aydınlatır ardıç dallarını. Obanın köpekleri o yıldızlardan yolları ezbere bilirler. Yaylada kaybolamaz hiç kimse. Ama curalar yeniden titreşmeye başladığında, obanın yaşlıları, kocaları dirseklerini dizlerine dikip dinlerler. Gündüzki neşeli havaların yerini bozlaklar, uzun havalar almıştır. Kimbilir hangi zamanlardan kulaktan kulağa gelmiş eski nağmeler yeni ellerde yeniden canlanır. Bazen, çalanın yüreğinden bir ağıttır kopar. Köpüklü çaylar gibi çağıldamaya başlar ozan. Yanık ezgisinde derdini, gözünü yumar da anlatır; avazı tüm yaylayı tutar. Kim tutar, kim susturur sazını, ağıtını! Kim kesebilir sedasını ozanın? Hiç kimse. Bir zaman derdiyle söyler eyleşir. Sonra uzatmaz obalılar. Zurnanın biri havayı dağıtır.

“Şu Dirmil’in çalgısı
Dağları tuttu yankısı”

Erkeklerden birkaçı başlar hoplayıp sekmeye. Kadınlardan katılanlar olunca kız kızan daha kimse kalmaz oynamadık. Boyunlarda karanfil kolyeler göğüsleri döğer, ardıcın parlak kozaklarını bastırır kokuları. Terden parlayan yüzlerde yayla gecesi ışıldar. Saç örgülerinin ucunda zıplayıp duran boncuklar küçücük yıldızlar gibi göz alıcıdır. Kollar ine kalka, dizler tay misali çevik, serçeler gibi konar, sekerler. Dönüşler kıvrak, hava ılık, yumuşak. Türkülerle oyunlarla iyice ısınır yayla havası. Yelekler çıkartılır bir kenara. Kilimlerde kocakarılar uyuklar. Torunu olan beşik sallar, pervane kovalar. Toruna ermemişler keşkek ıslatır geceden.

Obanın köpekleri bir gözleriyle oyunları seyreder, bir gözleriyle çevreyi dolanır. Bir kulakları sazların tınısında, diğeri uzak havlamalarda, gecenin bir yarısına doğru.

Yaylaya çıkmak, orada güneşle biraz daha kızarıp olgunlaşmak. Biraz daha olmak, genç kızlığa, delikanlılığa, adamlığa doğru biraz daha yol almak. Yeni düğümler atmak, yeni ateşler yakmak. Denk bağlamayı, düğüm yapıp düğüm çözmeyi öğrenmek. Dinlemek, söylemek, anlaşmak, işmardan kapmak. Yaylaya çıkanların kulağı delik olur. Sincabı yaprağın hışırtısından, vaktin eriştiğini, obanın düze ineceğini silah sesinden anlar, insanını sesinden tanır, türküyü canevinden okurlar. Sipsiyi çığlığından, divan sazını püskülünden, hayvanını meleyişinden tanırlar. Suyun gözünü bilirler. Gözün suyunu yine türküyle siler bu insanlar.

Yaylamak bitip düze inmenin zamanı gelip çattı mı, çadırları bozarlar. Kız kızan atlara doluşup yükü katırlara denklerler. Yine türkülerle yayla yolundan kışlaklarına dönerler.

Bir, çoban kalır geride. O da onların ardından akşam oluncaya dek bakar, çan sesleriyle oyalanır. Akşam olurken azığını çıkartır, mendiline serer. Yufkanın arasına çökeleğinden serper, dürer. Ne ki, lokmaları ağzında büyür ha büyür. Bir gariplik gırtlağına gelir oturur. Nerde obanın şen insanları, nerde kadınların, çocukların kahkahaları! Sökülüp götürülen kazıkların yeri bomboştur. Yerlerine karanlık çukurlar oturur artık geceleyin. Kimsesizlik daha da artar ardıçların sessizliğinde. Çoban kavalına el atar. Uzun, garip, kırık bir havaya başlar. Yayla kaval sesiyle daha da yalnızlaşır. Çoban, kendi nefesinden kendisi ürker. Yayla çok büyük, gece ıssızdır. Yıldızlar, güneşten ödünç aldıkları bir avuç aydınlığı sadaka kabilinden başına serperler. Mutlanır. Kabullenir. Heybesini yastık yapar, başını kepeneğine çeker. Yeri boş kalmış çadır kazıklarını görmemek için gözlerini yumar. Eski askerlik hatıralarına uğrar düşünceleri. Bir fasıl da öyle oyalanır. Kıtasını getirir gözünün önüne, komutanını. Okuma yazma öğreten teğmenini. Sonra çektirdikleri resim canlanır gözünde. Tüfekler çatılmış, kırlara uzanılmış… Çoban uykuya dalar.

Gün ağarana kadar ardıçların üzerine yıldızlar yağar.