19.9 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1311

Eğitim, Baraj ve Meslek Seçme Hürriyeti

0

Yüksek Öğretim Kurumu, Üniversitelere giriş sınavında 10 yılı aşkın bir zamandır, bir çok itiraza rağmen, daha önce yine kendisi tarafından uygulamaya konmuş olan katsayı uygulamasını, nihayet yürürlükten kaldırdı. Üniversiteye giriş sistemi, bu katsayı uygulamasından dolayı, belirtilen süre boyunca, İmam-Hatip Meslek lisesi mezunlarına ve buna bağlı olarak laiklik tartışmalarına kilitlendi. Katsayı sisteminin getirilmesi de götürülmesi gibi, laiklikle ilgili tartışmaları beraberinde getirdi. Kısaca belirtmek gerekirse, üniversiteye giriş sınavlarında katsayı uygulamasının ateşli savunucuları, laikliği korumak için böyle davrandıklarını ifade ediyorlar. Katsayı uygulamasına karşı olanlar ise, laiklik karşıtı olarak damgalanıyorlar.

Eğitim alma hakkının, eğitimde fırsat eşitliğinin ve pedagojik bir konunun, laiklikle ilişkilendirilmesi ve bu amaçla meslek lisesi öğrencilerine üniversite sınavlarında katsayı barajının konması, kendi başına garip bir tartışmadır. Tartışmanın bu alana kayması; ilmi, pedagojik, teknik ve fırsat eşitliği gibi bir hakkın ideolojik olarak şematize edilmesi ve kalıplaştırılması demektir. Konu bu bakımdan ilginç bir biçimde karartılmış bulunmaktadır. Bilimsel bir konunun laiklik idolü maskesi altında demegojiye boğdurulmuş olması, üzerinde durulması gereken önemli bir tartışmadır. Ben bu makalede bunun üstünde durmayacağım. Çünkü konunun özü laiklikle alakalı değildir. Laiklik ilginç bir yanılsamadan dolayı bu tartışmaya kapak olmuştur, manşet olmuştur.

Bundan dolayı, üniversite sınavlarındaki katsayı uygulamasını eğitimde yönlendirme ilkesi çerçevesinde değerlendireceğim. Eğitimde yönlendirme, özü itibarıyla, öğretimin piyasa ekonomisi, üretim süreçlerindeki yenilikler, iş ve meslek piyasalarına göre şekillenmesi ve biçimlenmesi anlamına gelmektedir. Yani erken yaşlardan itibaren bireylerin iş piyasalarının ihtiyaçlarına göre yetiştirilmesi demektir. Yönlendirme, bu özelliği ile eğitim sisteminin ve politikalarının liberal ve kapitalist zihniyetin amaçları doğrultusunda araçsal bir değere dönüşmesi anlamına gelmektedir. Mesleki yönlendirmenin arkasında yatan esas zihniyet  budur.

Öte taraftan kişilerin büyüme ve yetişme çağlarında, sadece bir meslek adamı olma ilkesine bağlı olarak yetiştirilmesi, insan doğasına/fıtratına, cemiyetin aidiyet bilincine ve temel vatandaşlık değerlerine ne kadar uygundur?  Konuya bu şekilde bakıldığında, çok daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmaktayız. Kısaca şunu belirtelim, insanların iş piyasalarının bir aktörü, bir elemanı ve parçası olarak yönlendirilip yetiştirilmesi, davranışçı liberal eğitimcilerin modernist dönemin başından bu yana uygulamaya koydukları bir süreçtir. Sadece Türkiye’de değil, modern değerlere göre yapılanan bütün ülkelerde eğitim, iş çevrelerinin isteği doğrultusunda, sadece iş ve meslek becerisi edinimi gibi, dar bir alana kapatılmış bulunmaktadır. Veliler de çocukları kişilik ve karekter sahibi olsun, manevi ve ailevi bir olgunluk edinsin, insani ve ahlaki bir değer edinsin, diye değil; iş güç ve meslek sahibi olsun diye okula göndermektedirler. Söylem ve kurgu böyle işlemektedir. Ancak fiili duruma, reel alana yani sonuçlara baktığımızda bu kurguya bağlı olarak eğitim gören mezunlar, eğitimde edindikleri mesleki becerilerle ilgili işlerde ve alanlarda çalışmıyorlar. Çok daha farklı alanlarda çalışabiliyorlar.

Bu durum, toplum mühendisliğinin eğitimdeki uzantılarının iddialarının, gerçeği ifade etmediğini göstermektedir. Bundan dolayı modern eğitim kurumlarının yetiştirdikleri elemanlar, yetişme amaçları ile bağlantılı işlerde ve mesleklerde çoğu kere çalışmıyorlar. Başka mesleklerde ve işlerde çalışıyorlar, maişetlerini temin ediyorlar. Yönlendirmenin erken yaşlarda yapıldığı bütün eğitim sistemlerinde benzer örnekler çok fazladır.  Çünkü iş ve meslek piyasaları sanıldığı gibi standarlara bağlı olarak şekillenmiyor. Bu piyasalar her zaman yeniden yapılanıyor, yenileniyor. Erken yaşlarda belli bir mesleğe bağlı olarak yetiştirilen ve yönlendirilen bir eleman, eğitimini tamamladığı zaman edindiği mesleki bilgi ve yetenek birikiminin, iş piyasalarında artık geçerli olmadığını görmektedir. İş ve meslek piyasalarının istikrarsızlığı konunun bir yönünü oluşturmaktadır.

Konunun asıl önemli yanı böyle bir yönlendirme, insan fıtratına ve tabiatına ne kadar uygun düşer? Biraz da bunun üstünde duralım.

İslam kültüründe, insanların islam fıtratına göre doğdukları inancı vardır. Bu inanca bağlı olarak müslümanlar ilmihal kitapları yazmışlardır. Çocuklarını bu değerlere göre yetiştirmeyi temel ilke edinmişlerdir. Günümüzde ilmihal kitaplarından sadece dini ibadetlerle ilgili bilgiler ve yeterlilikler anlaşılmaktadır. Ancak hatırlatmakta yarar var. Bilindiği gibi, “ilmihal” kelime anlamı bakımından, “davranış ilmi” anlamına gelmektedir. İslam tarihinde en önemli ilmihal türü eser verenlerin başında malum olduğu üzere, İmam-ı Gazzali gelmektedir. Gazzali eğitim ve öğretim, yani talim/terbiye ve tedrisat konusunda;  bilgiden, mesleki yönlendirmeden ve mantıksal bilgi yığınlarından ziyade, karakter, yani mizaj ve şahsiyet eğitimi üstünde durmaktadır. Kişilerin öğrenme ve bilgi edinme becerilerinin geliştirilmesi, yaşamdaki duruşlarını islam ahlakı çerçevesinde muhafaza etmesi için de riyazet, tefekkür ve talim üstünde durmaktadır.  Yunus Emre’nin: “İlim, ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendin bilmezsen/ Ya nice okumaktır?” şeklindeki özdeyişi de, bunu ifade etmektir. Yani eğitim, kişinin kendini keşf etmesi, öğrenmesi ve bu yeterliliği edinmesiyle başlamalıdır. Bu bakımdan kişilerin kendilerini keşf etmeden, öğrenmeden ilim öğrenmesi, faydasız ilim olarak mütalaa edilmiştir. Aynı durumu, İlkçağ filozoflarından Sokrat ve Eflatun, inşa ettikleri felsefi tarzlarının temel rüknü ve usulü olarak ortaya koymuşlardır. Bundan dolayı Eflatun’un okulunun kapısında “kendini bil” özdeyişi yazılı bulunmaktaydı.

Konuya bu çerçevede bakıldığında, liberal kapitalist değerlere göre, erken yaşlarda başlatılan bir mesleki yönlendirme hiç de beklenen sağlıklı sonuçları vermediği gibi, vermeyecektir de. Ancak her nedense, erken yaşlarda yapılacak olan mesleki yönlendirme eğitimi, Türkiye’de muhafazakar ve liberal gruplarca savunulmaya devam etmektedir. Liberal gruplar kendi felsefelerine mütenasip bir görüşle davranıyorlar. Ancak muhafazakar ve dindar kesimlerin erken yaşlarda mesleki yönlendirmenin yapılmasını  savunmalarına anlam vermek zordur. Bu insanların kendi değerleri ile çelişmesinin tipik bir örneğini oluşturmaktadır.

Şimdi de konunun mevcut katsayı tartışması ile olan ilgisini kurmaya çalışalım. Üniversite giriş sınavlarındaki katsayı barajı, erken yaşlarda yapılan yönlendirmeye, insanları ömür boyu mahküm etme anlamına gelmektedir.  Çünkü meslek lisesine giden her öğrenci, zaman içinde başka bir alanda eğitim almaya kalkıştığında katsayı barajı ile doğrudan doğruya engellenmektedir.

Öte taraftan üniversite giriş sınavları, mesleki bilgi ve yeterlilikleri hiçbir zaman ölçmedi. Yeni düzenlemede de mesleki bilgi ve beceriler yine ölçülmeyecek. Ancak ortaöğretimin ilk ve ikinci yılından itibaren öğrenciler meslek liselerine, sayısal, dilsel ve sözel yeteneklere göre yönlendirilmektedirler. Meslek liselerine göre yapılan yönlendirmenin yukarıda belirtildiği gibi bir mantığı vardır. Ancak  meslek lisesi dışındaki liselerde, öğrencilerin sayısal ve sözel bilgi becerilerine göre yönlendirilmiş olmasının arkasında, hangi zeka kuramının olduğunu, tesbit etmek çok zordur. Sanırım bir teamül olarak devam etmektedir. Pratik uygulamaya baktığımızda, fen ve matematik derslerindeki konuları öğrenemeyenlerin tümü, bir şekilde sözel alana kaydırılmaktadır. Üniversite sınavlarındaki sonuçlara baktığımızda sayısal bölüm mezunlarının, sözel testlerde de sözel bölüm mezunlarından daha başarılı olduğu anlaşılmaktadır. O zaman şunu söylemek mümkündür: Sözel ve sayısal ayırımı gerçekçi bir ayırım değildir. Bu durum sözel testlerin, sözel yetenekleri tam olarak ölçmediğini de göstermektedir. Bu ayırımın pedegojik yönü hakkında anlaşılan ayrıntılı incelemelerin yapılması gerekiyor. Şimdilik ortaöğretimdeki yönlendirmenin “sayısal” ve “sözel” mantık çerçevesine oturtulmuş olmasının ciddi sorunları beraberinde çağrıştırdığını belirtelim.

Belirtildiği gibi, üniversiteye giriş sınavları, gerek tek aşamalı olsun, gerekse çift aşamalı olsun, fark etmiyor. Her ikiside sadece matematik, fen, sosyal ve türkçe derslerinden edinilen bilgi seviyesini, bilgi kullanma becerisini ve genel yeteneği ölçüyor. Fen ve matematik derslerinin içeriklerine göre hazırlanan testlerde bilgi ve zeka kabiliyeti ölçümleri yapılıyor. Çünkü, ilginç zeka oyunları ile ilgili becerileri ölçen çok sayıda soru öğrencilere sorulmaktadır. Şunu söyleyebiliriz, bu sınavlar öğrencilerin edindikleri bilgileri genel zeka yetenekleri çerçevesinde kullanabilme kapasitelerini ölçmektedir. Dolayısıyla sınavlarda katsayı uygulaması, sınavın içeriği ile zaten bağdaşmıyor. Çünkü sonuçta sınavlar genel yeteneği ölçmekte, kurgusal olarak zeka kabiliyetini ölçmektedir. Sınavda yüksek puan alan birisinin her türlü yüksek öğretim kurumunda okuyabileceği bu bağlamda ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Kat sayı uygulaması ile, meslek okulu mezunu öğrencilerinin başarılarının, okudukları okuldan dolayı gölgelenmesi, bu bakımdan pedagojik değildir. Kat sayı barajının varlığı, aynı zamanda liberal kapitalist çevrelerin erken yönlendirme ile ilgili beklentilerine göre, sistemde sürekli baraj oluşturma anlamına gelmektedir. İnsanlar erken yaşlarda yönlendirildikleri gibi kalsın, başka arayışlara girmesin denmek istenmektedir. Kat sayı barajının kaldırılmış olması, meslek seçme özgürlüğünün önünü kısmen de olsa açmış bulunmaktadır.

Tarikat ve Cemaat Liderlerine Açık Mektup

0

Mevlana (ks)’nın mesnevisinde rivayet edilen bir kıssada; bir gün bir avcı kuşların sıkça konup kalktıkları bir yere tuzak kurarak hepsini birden avlamak ister. Yere büyükçe bir ağ serer üzerini kuşların fark etmeyeceği kadar hafifçe toprakla kapatır. Toprağın üzerine de bol miktarda yem serper.

Kuşlar yemi, görünce hep birlikte oraya üşüşürler. Tuzaktan habersiz bayram havası içerisinde karınlarını doyurmaya çalışırlar.

Yedikçe debelenir debelendikçe de ayakları ağa dolanır karınlarını doyurunca tuzağa düştüklerini anlarlar.

Panik havası içerisinde her biri kurtulmak için can havliyle kanat çırpmaya başlar.

Tüm kuşların kendilerinden başkasını düşünmeyip münferit hareket etmeleri daha fazla yorulmalarına sebep olur.

Nihayet hepsi birlikte halsiz ve bitkin düşer çaresizlik içerisinde başlarına geleceği beklerler.

Bu esnada içlerinden güngörmüş avcıların (düşmanın) tuzaklarını iyi bilen tecrübeli bir kuş çıkar onlara şöyle seslenir:

“Ey kuşlar topluluğu beni dinleyin. Böyle ferdi hareket ettiğimiz müddetçe bu tuzaktan kurtulamayız. Eğer kurtulmak istiyorsak topluca hareket etmeliyiz. Topluca hareket etmeye var mısınız?” diye sorar. Kuşlarda hep birlikte evet cevabını verirler.

Lider kuş öyleyse beni dinleyin ben bir iki üç diyince hep beraber güneye doğru kanat çırpacağız tamam mı? der. Onlarda tamam cevabını verirler.

Öyleyse hadi bakalım bir iki üç diye komut verir. Kuşlar hep beraber istenilen yöne doğru uçmaya başlayınca tuzağı da kendileriyle beraber götürür. Güvenli bir tepeye konarlar. Orada gagaları ile ağı parçalayarak özgürlüklerine kavuşurlar.

Bu kıssadan çıkartmamız gereken üç tane önemli husus vardır.

1- Küçücük dünyevi menfaatler çoğu zaman insanları maddi ve manevi büyük sıkıntılara sokabilir. Akıllı, uyanık, dikkatli ve feraset sahibi olmak gerekir.

2- Zorluklar karşısında ferdi hareketler sadece zaman ve enerji kaybına sebep olur.

3- Sonuç almak için uyum içerisinde birlikte hareket etmek gerekir.

Şimdi asıl konumuza gelelim:

Tekke ve zaviyeler cumhuriyet döneminin ilk yıllarında kapatılmış olsa bile günümüzün gerçeğidir.

Günümüzde tarikat ve cemaat gerçeğini en iyi bilenler siyasilerdir.

Her seçim dönemi onların desteğini almak için ziyaretlerine gidilir, elleri öpülür, bir takım maddi vaatlerde bulunulur, hayır dualarıyla beraber oyları da istenir.

Yapılan vaatler tarikat-cemaat ya da sivil toplum örgütlerinin pazarlık güçleri birde oy potansiyelleri ile eşit orandandır.

Bu cemaatler ( ben cemaatlere karşı değilim, bilakis cemaatleşmenin bir ihtiyaç olduğuna inanan bir insanım.)

1-  Siyasete yön verir.
2-  Ticarete yön verir.
3-  Topluma yön verirler.

Ya da verme gücüne sahiptirler. Fakat çoğu bu güce sahip olduğunun farkında bile değildir.

Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan her birinin binlerce, on binlerce hatta yüz binlerce mensubu ve seveni bulunan bu cemaatler ağda çırpınan kuşlar gibi sürekli münferit hareket ederler. Hep kendilerini ön plana çıkarmaya çalışırlar. Akıllarına topluca hareket etmek gelmez. Akıllarına gelse de işlerine gelmez.

Bu tarikat ve cemaat liderleri ile kanaat önderlerine sesleniyorum.

Mübarek ramazan ayı geliyor. Bir iftar sofrasında hepiniz bir araya gelseniz müsafaha yapsanız kucaklaşsanız bunu televizyonlarınız ve diğer televizyonlar canlı yayınlasa ana haber bültenlerinde yer alsa tepede başlayan birlik, sevgi ve güven dalga dalga aşağıya doğru yayılsa güçler birleşerek büyük bir güç olsa, oyuna gelinmese, tuzağa düşülmese, küçük maddi hesaplar peşinde koşulmasa, birlikte hareket edilse daha güzel olmaz mı?

Cemaat liderlerinin bir araya gelmesi Türkiye’nin her tarafında ki mensuplarının iftar sofralarında buluşmalarına sebep olur. Buda gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında büyük bir sinerji oluşturur.

Böylece böl, parçala, yut anlayışı da çöpe gitmiş olur.
Böyle bir organizasyonu siyasetten bağımsız yapmak daha doğru olur.
Başbakan ya da Cumhurbaşkanı’ndan bu organizasyonu beklemek 28 Şubat benzeri sıkıntılara sebep olabilir.
Yapılan iş doğru olsa bile fesat odaklarını da hesaba katmak gerekir.
Ülkemizde en fazla mensubu bulunan en büyük ve organize cemaat olan diyanet teşkilatı bu işte ilk adımı atabilir.

Diyanet işleri başkanının böyle hayırlı bir işe öncülük etmesinden daha güzel ne olabilir?
Bu ilk adım atıldı mı diğer adımlar onu izler.
Bakarsınız ki ikinci iftar daveti Mahmut Efendi (Hazretlerinden), üçüncüsü Menzil Cemaatinden ( Seydi Hazretlerinden ), dördüncüsü Fethullah Hoca Efendinin cemaatinden, beşinci Esat Coşan (Rahmetullahi aleyh) sonra milli görüş  ülkücü camia derken bu kartopu gibi yuvarlanarak büyür.

İllerde ve ilçelerde müftülüklerin aynı misyonu yerine getirme kapasitesine sahip oldukları kanaatindeyim. Yeter ki lüzumuna inanılsın ve istenilsin.

Bu kanaat önderleri en tepede kendi aralarında ( Cemaat içi değil ) cemaatler arası bir şura oluşturup dönüşümlü başkanlık sistemine geçebilir, organize hareket edebilirler. Bu hayal değil istenirse gayet güzelde gerçekleşebilir.

İşte o zaman
Siyasete yön verebilirler
Ticarete yön verebilirler
Topluma yön verebilirler ve en önemlisi de şer güçleri hizaya getirebilirler.

İşte o zaman bir holding patronu çıkıp milletin inancına, değerlerine dil uzatamaz.
Ekonomik boykot denilen olayın kendi, sonu olacağını gayet iyi bilir.
Bir medya patronu çıkıp da bir hanımın türbanına ne dil uzatma ne de el uzatma cesaretini gösteremez.

Böyle olunca ramazan hayırlara vesile olur, bayramlarda acı ve gözyaşlarından uzak gerçek manada bayram olur.

Böylece ülke içi, cemaatler arası C 8 ( birlik-dayanışma ) gerçekleşir. Bu İslam dünyası içinde bir model olur. Diğer Müslüman ülkelerde de C 8 ler gerçekleşmeye başlar. Cemaatlerin gerçekleştirmiş olduğu bu C 8 ler sonunda devletlerarası D 8 lere dönüşür. İşte o zaman inanı ve inanmayanı ile tüm insanlık huzur bulur.

Aksi halde Doğu Türkistan, Afganistan, Irak, Filistin vb.leri içimizde kanayan yara olmaya devam ederler.

Ey tarikat ve cemaat liderleri ve de kanaat önderleri aranızdaki küçük hesapları bir kenara bırakın silkinin ve kendinize gelin.
Siz dünyaya adalet ve medeniyet götürmüş bir neslin torunlarısınız.
Unutmayınız ki misyonunuz da vebalinizde çok büyüktür.
Gerçek bayramlarda ve aydınlık yarınlarda buluşmak dileğiyle.

Gayret ve dualarımız bu yönde olsun.

Kürt Açılımı Oyunu

Dünyanın hiçbir ciddi devletinde olmayan maskaralıklar Türkiye’de görülüyor. TÜSİAD, DTP’ni ziyaret ediyor ve görüşüyor. DTP, malum bir parti… Beyan ve eylemleri ortada… İspanya veya İngiltere’de TÜSİAD benzeri bir kuruluş benzer görüşmeyi terör örgütünü destekleyenlerle yapabilir mi? İspanya’da terör örgütünün cinayetlerine karşı yüz binler yürüyor ve tepki gösteriyor. Türkiye’de ise; bu hassasiyet yok edilmeye çalışılıyor. Neredeyse terör örgütünün taleplerine karşı çıkmak, adeta demokrasiye karşı olmak gibi… Terör örgütünün talepleri hiç önemli değil. Hele bir silâhı bıraksınlar; iktidardakiler neredeyse hepsini kabul edecekler. Terör örgütü ve DTP bütün Kürtlerin temsilcisi hiç değil. Aksi, önemli bir stratejik hatadır. Bunun ihanet mi yoksa gaflet mi olduğuna tarih karar verecektir.

Kürt asıllı vatandaşlarımız üzerinde yaklaşık yirmi senedir birçok araştırmalar yapılıyor. Bunların hiçbiri PKK’nın, DTP’nin ve ülkesi ile kavgalı bazı sözde aydınların istekleriyle örtüşmüyor. Kürtler adına hareket edenler, ferdi hak ve hürriyetlerin değil; kollektif hakların peşindeler. Türkiye’de açık olarak ayrı millet, ayrı egemenlik, önce özerklik daha sonra da Kuzey Kürdistan arayışı var.

Kültürel haklar artık çoktan geride kaldı. Aslında, AB’ne uyum yasalarıyla birçok haklar tanındı; ama sorun Kürtçe değil; ülkenin bütünlüğü. İmtiyazlı dini azınlık yaratmak asıl amaç. Pozitif ayrımcılık yoluyla Anayasanın 10. Maddesindeki eşitlik bozulmak isteniyor.

Kürt sorunu değil; Kürtçülük sorunu var. Irkçı etnik harekete Kürt çoğunluğuna rağmen sıcak bakmak ve muhatap almak, teröre açık destektir. Asıl hata buradadır. İktidar, Türkiye’yi etnik özürlü bir toplum olarak görmekten vazgeçmelidir. Terör örgütü ile demokrasi arasında hiçbir bağ kurulamaz. Demokratik açılım açık bir çelişkidir.

AİHM, İspanya’da terör örgütünün siyasi kolu BATASUNA Partisinin kapatılmasını doğru bularak teröre özgürlük ve demokratik haklar tanınamayacağını ilân ederken; bizde tersi yapılıyor ve açılımdan bahsediliyor.

İngiliz gazetesi Guardian doğru tespitte bulunmuş : “Mustafa Kemal’in en önemli mirası tasfiye ediliyor” diyor. Dün bu işi yapanlar, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Gurzon ve benzerleri idi. Lozan görüşmelerini kurnazca Sevr ortamına çevirmeye uğraşıyorlardı. Müslüman azınlık talep ediyorlardı. Şimdi ise; bu görevi yerli işbirlikçiler üstlenmiş. İnsanlarımızı ayrıştırmaya, birbirine ötekileştirmeye çalışıyorlar. Türk kimliği ve Türk Milletine karşı açık bir savaş var. Yetkili olanlar seyrediyor. Ermeni açılımı fiyaskosundan sonra şimdi de Sam Amca’nın Kürt açılımı projesi.

Milli iradeye dayandıklarını sık sık dile getirenler, önce Milli Mücadele’yi gerçekleştiren, milli devletimizi kuran milli iradeye saygılı olsunlar. Anadolu’da bir dönemin işgal güçlerinin konumuna düşmesinler. Yakın tarihi iyi öğrenelim ki; tarih tekerrür etmesin. Kısaca; kendi kalemize gol atmayalım. 29 Nisan 1920’de “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” kabul edilmişti. Yakın bir geçmişte bu yasa acaba neden kaldırıldı?

Açıklanmasına rağmen; TRT’den, MHP dışında herkes tarafından destekleniyor diye gösterilen Kürt açılımı ile PKK neden pes etsin? İstekleri silâhsız gerçekleşebilecek.

MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin haklı ve yerinde tepkisi, Sayın Başbakana hakaret diye takdim ediliyor. Üstelik şaibeli bir İçişleri eski Bakanı tarafından. Demek ki; parti devletinde herkes sindirilmeli ve susturulmalıdır.

İktidarın bir polis eğitim kurumunu kullanarak açılımı topluma kabul ettirme zorlaması, şehit polislere hakarettir. Tek yönlü Cumhuriyet ve Devlet karşıtı olanlar bu toplantıya çağrılmış. Aynen Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenip daha sonra Bilgi Üniversitesi’ne alınan malum Ermeni Konferansı gibi… Sözde dost ve müttefik ülkelere doktora için gönderilmiş, şaibeli tezlerle ünvan almış bir cemaatçi kadro işbaşındadır. Bu demokrasi ve açılım talepleri Lozan’ın tasfiyesidir.

Türk’ün Heykele Bakışı (1)

Şimdilerde bir şehri gezerken ilk uğranılacak yerlerin başında o şehirde açılmış büyük alışveriş merkezleri gelmektedir. Dünyaca ünlü markaların yer aldığı bu tür modern çarşıların göz boyama kuvveti sandığımızdan fazladır.

Bolca aydınlatılmış yüksek tavanları, aynalandırılmış yüzeyleri ve her türlü yiyecek içecek imkânlarıyla bu çarşıları gezen vatandaş, nihayet ülkemizin hayli geliştiğine de iman getirecektir. Acaba öyle mi?

Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak dünyadaki örneklerine bakarak bu çarşılarla pekala mümkün görünüyor. Ya insan faktörü? Bireyler olarak muasır medeniyetleri bazı konularda yakalamış olmak bizi başka ve asıl önemli meselelerden azade kılmaya yetiyor mu? Ki, asıl mesele, muasır medeniyetleri yakalamak değil onların fevkinde, çok daha iyisini ortaya koyabilmekte.

Bir şehri gezerken diye başladık ya, en görülesi mekânlar deyince aklımıza parklar, müzeler, saat kuleleri, önemli yapılar, varsa tabiat güzellikleri gibi pek çok yer akla gelir de şehrin heykelleri nedense fazla ilgimizi çekmez. Gezip gördüğümüz şehirlerin meşhur meydanlarında mutlaka bir Atatürk heykeli vardır meselâ; genellikle at binmiştir veya ayakta kararlı bir duruşla tasvir edilegelmiştir. Bu heykellerden belki de en sözü edilesi Taksim Cumhuriyet anıtıdır. Çünkü orada Atatürk ve millet, bir bütün olarak ayakta, hareket halinde tasvir edilmiştir. Bu heykeldeki hareketlilik abidenin dört cephesini de kapsar. Şayet yanında durup birkaç dakikalığına geleni geçeni seyre koyulacak olursak şunu görürüz: İnsanlar bu abidenin önünde durmuş, birilerini beklemekte, randevulaştıkları insanlarla bir an önce buluşabilmek için cep telefonlarını kulaklarına yapıştırmışlardır. Kimsenin başını kaldırıp yanlarında duran bu kompozisyona bakmadıkları, genelde kimsenin dikkatini fazlaca çekmediği görülür. Çünkü bizler heykellerle pek ilgilenmeyiz. Heykeller millet olarak ruhumuza fazlaca nüfuz edememişlerdir.

Oysa milli gelirimiz nereden nerelere gelmiş, otoyollarımız özel arabaların istilasına uğramış, alışveriş merkezlerimiz insanla dolup taşmıştır. Şehir merkezlerimiz lokanta, kafe, dürümcü, dönerci dükkânlarından geçilmez, fazladan seyyar arabalarda mısır, kestane, Şam tatlıcıları, nohutlu pilav arabaları, olmadı,  çekirdek çitleyen iki ayaklı çekirge orduları, daha neler neler.

Oysa altı yüz yıl dünya barışının nabzını tutmuş, yedi düvelin gönlünü çelmiş bir millet sanat vadisinde nihaî eserleri vermeli değil miydi? Hürriyetin, merhametin, kardeşliğin heykellerini dünyaya biz dikmeyeceksek kimler dikecek? Bize has ululukların, enginliğin, manevi zenginliğimizin eserlerini, Batı’nın anlayacağı sanat dilleriyle ifade edebilmek elbette yine bu millete düşecek. Ama önce heykellere başımızı kaldırıp nazar atfetmek lazım. Onları görmemiz, bize neler hatırlattıklarını, bizim için ne ifade ettiklerini yeniden düşünmemiz lâzım.

Pekiyi ama heykeller bizi niye ilgilendirmez? Niye görende bir heyecan, bir kıvanç, bir övünç yaratmaz? Niye acaba?

Batı ülkelerinde şehir meydanlarını süsleyen heykeller o şehrin, o milletin ruhunu yansıtır. Oralara gitmemiş olanlarımızın bile resimlerden, gazetelerden, dergilerden o şehirlere aşinalığı vardır. Çoğu zaman gidilip görülecek dünya kentlerinin başında Paris, Roma, Venedikle başlayan listelerimiz olur. Çünkü orada görülecek çok şey vardır, başta şehrin alametifarikası olan heykeller, havuzlar, meydanlar… Batı’ya hayranlığımız böyle konularda diz boyudur. Kendi heykellerimizin önünde can sıkıntısından esner dururuz. Çünkü bizi birbirimize bağlayan ortak tarihimizi, ortak akidemizi bize hatırlatacak, hatırlatmakla kalmayıp yeniden kanatlandıracak eserleri henüz verememişizdir. Bizim bir Musa heykelimiz hiç olmasa da olur. Fakat bir Fatih Sultan Mehmet Han, bir Osman Gazi, bir Uluğ Bey heykelimiz, onlara yakışır güzellikte bir heykelimiz niçin olmasın? Bakanları hayrete, huşûya garkedecek, haşyet duygularıyla heyecanlandıracak heykellerimiz artık olmalı. 

Buna önce bizler, millet olarak ihtiyaç duymalıyız. Sanatkârlar olarak ihtiyaç duymalıyız. Bu eserleri henüz verememiş olmanın sıkıntısını, cenderesini ve nihayet ihtiyacını duymalıyız.

Yoksa ” hadi bizde de birkaç heykel oluversin.” anlayışıyla bizler ancak, bahçelerimize, balkonlarımıza alçıdan birer ördek, kaz veya uyduruk bir kartal kondurmayı sanatseverlik zannedeceğiz.

Ama zenginlik başa beladır, kimilerimiz kazla ördekle yetinmeyip evlerimizin önüne fil heykeli kondurabilir. Veya bir gergedan… Evlerimizin, bahçelerimizin tanzimi, tezyini artık zevkiselimimize kalmış bir keyfiyettir.

Bizim testilerde vaktiyle ne güzel üzüm suları, ne leziz meşrubatlarımız olurdu ve her testi ne güzel sızdırırdı içindekini.

Kanadoğlu’nun Derdi Ne?

Tüm Meslek ve İmam Hatip liselerini okuyan öğrencilere 1998 yılından beri “Katsayı” adı altında Resmen zulüm uygulanmaktadır

Bu zulmü aslında öğrencilerin şahsında tüm devlet ve dolayısı ile tüm millet yaşamaktadır.

Zira başta sanayi alanında olmak üzere had safhada yaşanan kalifiye eleman sıkıntısı, bütün Türkiye’yi vurmaktadır.

Hiçbir mantığa sığmayan Katsayı uygulamasıyla karşı karşıya bırakılan Liselerdeki öğrenci sayısı her yıl biraz daha düşmüştür.

Bu düşüş de, kalifiye eleman sayısının azalması yanında, kalite düşüşüne de sebep olmuştur.

Hal böyle olunca, bazı belediyeler, “Meslek Edindirme Kursları” açarak, açığı kapatmaya yönelik girişimlerde bulunmaktadırlar.

Ancak bu girişim de, hem yeterli sayıyı ve hem de kaliteyi sağlayamıyor, sağlayamaz da.

Üç yıllık dolu dolu eğitimin üç ayda verilmesi mümkün olabilir mi?

Üç aylık eğitimin devlete maliyetinin, üç yıllık eğitimin maliyetinden az olduğunu da sanmıyorum.

Eski YÖK yönetimi tarafından başlatılan bu haksız uygulama, yeni YÖK yönetimi tarafından kaldırıldı.

Ne var ki, eski YÖK’çülerle aynı kafaya sahip olan eski savcılardan Sabit KANADOĞLU, olaydan rahatsız olmalı ki, yine rahatsız olan İstanbul Barosuna “Danışta ya iptal için başvurun” diye akıl veriyor.

 İstanbul Barosu da, akıl hocalarının istediği istikamette hareketle Danışta ya başvuruyor.

Hani şu “Eşitlik, eşit insanlar arasında olur” cümlesiyle, laf cinayeti işleyen adamın başkanı olduğu Baro.

Bu zihniyete saygı duymuyorum,
Bu zihniyetin sahiplerine saygı duymuyorum,
Hukuku silah yapıp, namlusunu inananların şahsında inanca çevirenlere saygı duymuyorum,
İnananlara tahammül edemeyip, ülkeyi inananlarla paylaşmama savaşı verenlere saygı duymuyorum.

Bu ülkenin ekmeğini yiyip, ülkenin sıkıntısından zevk alan bir zihniyet olur mu hiç?
Ülkenin kaybı karşısında, Sayın KANADOĞLU nun kazanç/kayıp durumunu merak ediyorum!
Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakanın kökenini araştıran heveslilerin aklına, Sayın KANADOĞLU için bir şeyler gelmiyor mu acaba?

Şimdi merak ediyorum; mağdur öğrenci, öğrenci velisi veya devlet adına birileri Sayın KANADOĞLU ve İstanbul Barosu yetkilileri hakkında her hangi bir yere başvuracaklar mı?

“On bir yıldan beri süren zulüm bizlere çok zarar verdi, sorumluların sorgulanması lazım” demeyecek mi hiç kimse?

“Zulmün devamını isteyenlerin bize garezi mi var demeyecek mi hiç kimse?

İnsan Hakları savunucuları;
Tatilde misiniz?

“Korkunun Adını Af Koymuşlar”

0

Bu eski bir Ermeni şarkısının nakaratı. Osmanlı, II.Meşrutiyet‘ten sonra teröre bulaşanlar temizlensin diye genel bir af çıkarmış; Ermeniler de dalga geçmişler.

Çoğu zaman yürüyüşlerde bile taşkınlık yapmışlar hatta bir defasında Bahçecik‘teki Hükümet konağını kurşunlamışlar ama devlet yetkilileri görmezden gelmişti. Suhûletle ve nasihatle işi çözmeye çalışıyordu Osmanlı. Şimdi ne o var ne de diğerleri.

Eskiler ‘Galeyan geldi mi mantık savuşurmuş‘ derler. Etnik şehvetin baş döndürdüğü vaziyetlerde merhamet acizlik sayılabilir. İyi niyet güçsüzlük, öğüt vermek de korkaklıkmış gibi algılanabilir. Kendi koyduğunuz kanunları kendiniz işlemez hale getirirseniz devletin hükümranlığını kemirir durursunuz.

Tarih gerçekten ibretler vesikası da ders alan kim? Mevlâna der ki “Su nasıl suya benzerse bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer“. Celâleddin Rumi bugünlerde ülkemizde/içimizde dolaşıyor.

Günde 40 kere diye diye ‘Kürt Sorunu‘ çıkardık çok şükür. İmdi baharda çiçekler gibi açılıp saçılarak çözüm ürettiğimizi zannediyoruz. Ben bu otobüsün nereye gittiğini biliyorum ama söylemem.

Ve soruyorum:

1-) Türkmen, Yörük, Lâz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, Kürt, Zaza, Gürcü, Abaza, Roman, Pomak, Arap, Fellâh, Azeri, Terekeme ve sâir unsurlara eskiden Osmanlı, sonradan da Türk Milleti denmiyor muydu?

2-) Türk‘ü Kürt‘ün karşısına etnik bir unsur olarak indirgemek ırkçılığın kaşıntı tozu değil mi?

3-) Kamuyu (amme) oluşturan vatandaşlara karşı (kul hakkı) işlenen suçları affetmek kimin yetkisindedir?

4-) Bu açılma merakının III. şahıslarda nasıl bir radyoaktif etki ve reaksiyoner tepki husûle getireceğini hesapladınız mı?

5-) PKK’nın mücadele hedeflerinden hangileri bu aşamada gerçekleşmiştir?

6-) Bir insan (mümin) bir delikten kaç kez ısırılır?

Bir eğitimci arkadaşım var; hanımı Kürt, kendisi Mesket Türkü. Bu işi kaşıyanlara ‘Çocukları ortadan ikiye mi böleceğiz‘ der durur. Tarihin, sosyolojinin, kültürel değerlerin neredeyse tamamına yakınının tek milletsiniz dediğini dış tezgâha düşerek bölmeye çalışmak ne menem bir şeydir?

Kürt kelimesinin bütün türevleri; kürüt, kürtüm, kürtük, kürtün, küremek mastarı gibi kar kökünden gelir. Dağlı Türkler (ekrad) gibi arşiv üslûplu vesika adlandırmalarını ve ‘Kart – Kurt‘ gibi ilmi çözümlemeleri alaya almak akıl tutulması değil de nedir?

Şımaranlar da şımartanlar da genelde aynı kaderi paylaşmışlardır maalesef. Zira azgınlığın hüsnü kabul görmesi adaletin terazisini, memleketin de şirazesini bozar. “Kendilerine; ‘Yeryüzünde sakın fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın’ denildiği zaman ‘Bizler ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara – 11).

PKK‘nın, DTP eliyle bölge için besteleyeceği yeni şarkının sözlerini duyar gibiyim: ‘Korkunun adını açılım koymuşlar‘.

Beşir Atalay çalsın, Şivan Perver söylesin.

Açılım bi heyr be!

Ye, İç, Yat; Gayesiz Hayat!

0

Çeyrek asır önceydi. Tatilimi nereden geçirdiğimi soran arkadaşa kaçamak cevap vermiştim. Yine, tatil ile ilgili programlar yapanları anlayamazdım. Onlar, deniz kenarında akşama kadar yatıp kızgın güneşin altında yanmayı, geceleyin geç vakte kadar oturup eğlenmeyi hayal ederlerdi. “Tatilde nereye gideceksiniz ya da ne yapacaksınız?” diye soranlara “Tatil ne ki?” dediğimi hatırlıyorum. Onların tatil algılaması ile benimki çok farklıydı. Biz tatilde, ya büyüklerimizin yanında olurduk ya tarlada, bahçede çalışırdık ya da dost ziyaretleri yapardık.

İmkanlarımız genişledikçe, kabullenemediğim tatil yaşantısı içinde buldum kendimi. “Ben böyle değildim; bana ne oluyor?” dedim. Vicdanıma onaylatamadığım, hesabını veremeyeceğim bu tatil tarzının adı, “Ye, iç, yat; gayesiz hayat!” diye özetlenebilinir.

Tam bir geçiş toplumuyuz. Ne Doğuluyuz ne Batılıyız. Alaturkalık bütün kurumlarımızda, bütün yaşantımızda kendini gösteriyor. Oturmuş bir hayat tarzımız yok. Ne yaşamımızı ne sosyal olayları hakkıyla anlamlandırabiliyoruz. Her anı ibadet olması gereken bir kültürün temsilciliğinden her anı virüs saçan bataklık sineği konumuna düştük ya da bu konuma hızla ilerliyoruz. Konuşmalarımızda boş zamanlardan bahsediyoruz ya da boş geçireceğimiz zamanların hayalini kuruyoruz. Bilmiyoruz ki boş zaman diye bir şey yoktur, zamana boş demek zamana haksızlıktır, zamanın önemini kavrayamamaktır. Ancak boşaltılmış zaman vardır. Boşaltılmış zaman, katledilmiş zamandır. Ölü zaman diyorlar hiçbir eserin verilmediği zamanlara. Bana göre zaman ölü değildir; ancak öldürülmüştür. Öldürülen zaman, insanın kendisine, geleceğine, çevresine en çok zarar verdiği zamandır. Emanete ihanet ettiği zamandır. Tatil kurgusuyla zamanı öldürmeyi hayal etmek, kişinin kendisini, geleceğini öldürmeyi hayal etmekle eş anlamlıdır. Bu, taammüden adam öldürmekten farksızdır, emanete ihanettir.

Bugünkü tatil tarzında gelinen noktada ortaya çıkan tabloya bakınız: Geç vakitte yatıldığı için geç vakitte kalkılacak, sofraya miskin miskin oturulacak, ilerleyen vakitte mideler tıka basa doldurulacak, ağızlar boş durmamacasına çalışacak, bol bol dedikodu yapılacak, birkaç gün sonra sıkılmalar başlayacak. Tatilin son günlerinde mesai öncesi sendroma girilecek. Arkasından “Ben bu tatilden bir şey anlamadım.” denecek. Halbuki tatil, zamana değer katmak için beklenen günün adı olmalı. Bir yılın muhasebesi yapılmalı tatilde. Bir türlü okuma fırsatı bulamadığız kitaplara kavuşma dönemi olmalı. Kendilerine zaman ayıramadığımız dostlarla kucaklaşma, inceleme fırsatı bulamadığımız projeleri etüt etme, mekanları gezme, kültürümüze kültür katma, ufkumuzu genişletme, bedenimize dinamizm kazandırma, yeni dostlar edinme, akrabaları ziyaret etme, aile fertlerimizin gasp ettiğimiz haklarını onlara iade etme, yarınlarda ivme kazandırmayı tasarladığımız oluşumlar için hayal kurma dönemi olmalı. Otomobil motoruyla benzerlik kurarsak, tatil, bedenin ve ruhun rektifiyesi süreci olmalı.

Bizi yaşatan, bizi kuşatan her değere değer katmak, önce kendi varlığını sonra diğer insanları değer gören kişilerin borcudur. Bu borç “ete kemiğe bürünmek”le başlamıştır. “Kalanlara selam olsun” demeden borcumuzu ödemeliyiz. Adı konan veya konmayan, soyut veya somut bütün değerleri en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Bu tatilde okumak adına yaptığımı size de öneriyorum. Bosna-Hersek’in bilge kral olarak nitelenen Kurucu Başkanı merhum Ali İzzetbegoviç’in “Doğu ve Batı Arasında İslam” isimli kitabını okuyun.

Şimdi iyi tatiller!

Kürt Açılımı, Fırsat Ve Riskler

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, “Kürt Açılımı” adı verilen çalışmalarına devam ediyor. 01 Ağustos günü Polis Akademisi’nde çoğunluğu hükümet çizgisine yakınlığıyla bilinen bazı gazeteciler ile bazı akademisyenlerin davet edildiği bir toplantının yapılması tartışmalara yol açtı. Bu tür toplantılar devam edecekmiş.

Çalıştaya katılanlar genellikle, (terör, ekonomi, Ermeni meselesi, Rum Ortodoks Kilisesi, Ruhban Okulu, ABD ve AB ilişkileri, Kıbrıs ve Irak meselesi gibi) bütün önemli ve stratejik konularda hükümetin politikalarını destekleyen ve bu politikalara kamuoyunu hazırlayan kişiler. Bunun için etkili oldukları TV kanalları ve gazetelerinde görüşlerini devamlı yansıtan bu kişiler ve isimleri şöyle:

Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu, Deniz Ülke Arıboğan, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Mustafa Karaalioğlu, Ruşen Çakır, Muharrem Sarıkaya, İbrahim Kalın, Okan Müderrisoğlu, Nasuhi Güngör, Mithat Sancar, İhsan Dağı ve Mümtaz’er Türköne.

MHP lideri Devlet Bahçeli yapılan çalışmaları “bölücü terör örgütü ile mücadeleden vazgeçmek”, “birilerinin 4 parçalı büyük Kürdistan planının ilk aşamasını Türkiye’den başlatmaya kalkmak”  şeklinde değerlendirirken, bu tavrı “ihanete yakın bir tarihi hata“, çalıştaya katılanları da “12 kötü adam” olarak tanımladı.

***************************

Daha önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün “Kürt Sorunu”nun çözümü konusunda ‘tarihi fırsat’ diye özetlediği ve ‘güzel şeyler olacak’ diye umut veren konuşmalarından sonra, ‘mutfakta bir şeylerin pişirilmekte olduğu’ belli olmuştu.

Obama’nın ABD Başkanı seçilmesi ile hızlanan, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi süreci ve gergin olan ABD ve İran ilişkilerinin bölgede dengeleri değiştirmesini gündeme getirmişti. ABD, dünya enerji kaynaklarının önemli bölümünü barındıran ve “Büyük İsrail” hayallerine ve “vaat edilmiş toprak” efsanelerine konu olan bu stratejik bölgede gücünü devam ettirmek zorunda hissetmektedir. Bu bölgede etkisini kaybetmiş bir emperyal devletin dünyanın süper gücü sıfatını sürdürmesi beklenemez.

ABD, Irak’ı işgal sürecinde Irak içinden tek desteği Irak’lı Kürtler’den aldı. Irak’ın kuzeyinde kurulmasını sağladığı Kürdistan özerk bölgesinin lideri Barzani ve Irak Cumhurbaşkanlığı’na taşıdığı Talabani’den şimdiye kadar beklediği sadakati gördü. Kürdistan devleti kurulması sürecinde Türkiye’nin direnmesini engellemek için de PKK’yı koz olarak hep elinde tuttu.

Irak çoğunluğunu teşkil eden Şii ahali üzerinde ise İran‘ın çok ciddi bir etkisi var. Sünni Kürt ve Türkmenlerin ise Kerkük’ün sahipliği konusunda anlaşması mümkün değil.

Bu şartlarda ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesiyle Irak’lı Kürtlerin güvende olması zor. Bu aynı zamanda ABD açısından petrol kaynaklarının da güvende olmaması demektir. Türkiye’ye Kürtlerin hamiliği rolü vermek suretiyle İran etkisini kırmak, ABD menfaatlerini korumak için Türkiye’nin taşeron olarak kullanılması uygun görülmüş olabilir.

Fakat Türkiye’nin enerji kaynaklarına sahip olması yolunu açabilecek bir hâkimiyet genişlemesine izin verilmesi beklenemez. Zaten Kuzey Irak’ta Kürdistan’ı kurduran ve daha sonra Suriye, İran ve Türkiye’de kurulacak Kürt devletçiklerinin birleşmesiyle “Büyük Kürdistan” kurma hayallerini besleyenler oyunun bu aşamasını düşünmemiş olamazlar.

ABD, “Büyük Kürdistan” projesine belki de hiçbir zaman izin vermeyecektir. Ancak bu hayali kuranlar vasıtasıyla Türkiye’yi devamlı bir terör ve bölünme riski altında tutması ve enerjisini bu yönde harcaması, “Türkiye haddini aşarsa da bu yolla hizaya getirmesi” söz konusu olabilecektir.

********************************

Kürt kartını oynayan ve kendilerini Kürt halkının temsilcisi olarak tanıtan diğer oyuncular PKK, Öcalan, DTP ile Barzani ve Talabani‘nin nihai hedeflerinin “Büyük Kürdistan” olduğu açıktır. Doğal sınırlarımız diye ilan ettikleri DTP’nin birinci parti seçildiği illerin, bugün için Türkiye’den ayrılarak, bağımsız bir Kürdistan kurulmasının konjonktürel açıdan mümkün olmadığını bu oyuncular iyi bilmektedir.

PKK, Öcalan ve DTP’ nin şu aşamada dile getirilen taleplerini biliyoruz:

  • 1- Öcalan dâhil PKK’nın bütün üyelerine genel af ve siyaset yapma imkânı sağlanması,
  • 2- Anayasanın iki milletli federatif bir yapıya göre yenilenmesi,
  • 3- Güneydoğu’ya özerklik verilmesi,
  • 4- Kürtçenin resmi dil olması,
  • 5- Koruculuk sisteminin kaldırılması.

Bunun için 40 bin kişinin ölümünden sorumlu terör örgütü lideri olarak İmralı’da hükümlü bulunan Öcalan’ın muhatap alınması öncelikle isteniyor. “Kürt açılımı çalıştayı”na katılanlardan konuştuklarını açıklayan bazıları “devlet Öcalan’ı muhatap almalıdır” görüşüne destek verdiler.

İçişleri Bakanının “cesur adımlar atacağız” açıklaması bu taleplerden hangilerine evet denileceğini göstermiyor. Zaten talep edenler ve destekçileri de,  hepsi bir anda olmasa da bir süreç içinde hazmı kolay olanlardan başlayıp, zor olanlara doğru taleplerin karşılanması gerektiğini söylemeye başladılar.

Bu projeye CHP ve MHP’nin destek vermesi mümkün değildir. Hatta AKP içinde bu ağır siyasi riski kaldıramayacak veya üniter milli devletten vazgeçemeyecek vatanseverlerin sayısı da azımsanamayacak kadar çok çıkabilir.

TSK‘nin bu konudaki görüşü Genelkurmay Başkanı’nın 14 Nisan’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmayla açıklanmıştı. Bu görüş, “Anayasa’yla oynanmaması, üniter devlet, ulus-devletin zedelenmemesi, yeni azınlıklar yaratılmaması ancak bireysel olarak farklı kültürlerin özgürce yaşanması, siyasal alana taşınmaması” esaslarına dayanmaktaydı.

“Musul ve Kerkük üzerinde etkinliği olan yeni Osmanlı olmak” hayali ile uyuşturulan Türkiye’nin “dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olma” riski büyüktür.

Terör belasından kurtulmak her Türk vatandaşının isteyeceği bir şeydir. Ama bu kurtuluş, terör örgütünün asıl gayesine ulaştıracak isteklerini vermekle olacaksa, bu Büyük Türkiye Cumhuriyeti Devletinin birkaç bin kişilik terör örgütüne karşı pes etmesi demektir. Verilen binlerce şehide ve harcanan milyarlarca dolarlık ekonomik değerlere rağmen bu sonuca kimse katlanamaz.

TSK’nın çizgisi sıradan Türk vatandaşlarının kabul edebileceği sınırdır. Bundan bir adım gerisini kabul etmenin vebali ağırdır. Bu çizginin ötesinde talep edilenlerin verilmesinin de demokrasi, hukuk, insan hakları ve özgürlükle bir alakası yoktur.

Bu çizgi de PKK, DTP’nin kabul edeceği sınırdan çok uzak olduğuna göre “güzel şeylernasıl olabilecek anlamakta zorlanıyorum. Endişe ve ümitle gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

 

Baba Ocağında 2009

Mevsimlere gerçekten bir şeyler oldu.

Baba ocağına gidip de Hazar Gölüne gitmemek, en hafif ifadeyle talihsizlik.

Temmuz olmasına rağmen Gölde yüzecek hava şartlarını yakalamak mümkün olmadı ve ilk defa Elazığ’a gidip de Hazar Gölüne gidemedik ne yazık ki.

Her şeyde bir hayır vardır ya, Hazar olmadı Keban olsun dedik ve Çırçır Şelalesinde Alabalık kavurması yemek nasip oldu.

Aşağıdaki ilk iki fotoğraf, insanları; Eyi Ettiz De Geldiz, Memnun Kalırsız İnşallah  ifadesiyle karşılayan bu mekâna ait.

Arap Baba’yı Ziyaret

Harput; Elazığ’a giden her misafirin uğrak yeri olan bir belde…

Harput’ta ilk uğrak yerimiz ise, Ocağımızın Reisi babamın mezarı oldu.

Yanımda da, küçük oğlum Burak ve yeğenim Serhat vardı.


Şahin Ağa Mezarlığı

Ardından Arap Baba Türbesine uğradık. Yanlış zaman seçmişiz ki, Türbe ziyarete kapalı olduğu bir zamana denk geldiğinden dolayı ziyaret mümkün olmadı.

Sadece kapısında resim çekmekle yetindik;

 

Ardından Arap Baba Türbesine uğradık. Yanlış zaman seçmişiz ki, Türbe ziyarete kapalı olduğu bir zamana denk geldiğinden dolayı ziyaret mümkün olmadı.

Sadece kapısında resim çekmekle yetindik;

Arif Gaggo’yu Ziyaret

Arif Gaggo, doğduğum köyün yaşayan en delikanlısı.

Aşağıdaki Fotoğrafta da görüldüğü gibi, Hicri 1327 (1909) doğumlu, yani 100 yaşında olmasına rağmen (ki torunları 109 yaşında olduğunu söylüyor) gözünde gözlük yok, mükemmel görüyor, kulaklık kullanmıyor, mükemmel duyuyor, yerinde bir şuur ve hafıza, Keban Barajı sularının altında kalan köyümüzün hikâyesini satır satır anlatıyor. Saçı benim saçımdan gür.

İkinci eşi olan 78 yaşındaki hanımına; “Kalk misafirlere çay yap ulan” diye kükrediğinde, hanımının ne yapacağını şaşırdığına şahit olmamız, bizi de şaşkınlığa uğrattı.

Çatık kaşlarının altındaki çakır gözlerdeki ifade, isteğindeki ciddiyeti ve kararlılığı ortaya koyuyor adeta.

Ama eski günleri anlatmaya başladığında ise, dünyanın en merhametli, en narin, en alçak gönüllü insanı oluveriyor. Öğle ki, sohbetine doyamadığımız Arif Gaggoyu ikinci defa ziyarete gittik.

Türk Kamu Sen Elazığ Şubesine Ziyaret

Türk Kamu Sen Elazığ Şube Başkanı Şerif Mehmet ARICA, çocukluğumuzda okuldan önce bizi Sporla ve ayrıca Atışla, Yüzmeyle tanıştıran ağabeyimiz idi.

Bir fişekle 16 adet Dut Kuşu vurduğunu ve köyün genç ve çocuklarının beraberce, afiyetle yediğini hiç unutamıyorum.

Tabi sadece 16 kuşla yetinilmedi, çünkü Küçük Memet abide başka fişekler de vardı.

Not: Köyden ayrıldıktan sonra (1968’den beri) Dut Kuşu hiç görmedim.

O, köyümüzün iki MEMET abisinden biriydi, yaşça küçük olduğu için,  köyün Küçük Memet’i, bizim de Küçük Memet ağabeyimiz idi.  

Ayrıca köyümüzün ilk yüksek tahsilli olma unvanına sahip Küçük Memet abi, uzun yıllar öğretmenlik, idarecilik ve Fırat Üniversitesinde Fakülte Sekreterliğinden sonra, Eğitim ordusundan kopmadan, Sendika Başkanlığı yapmaya başladı ve başkanlıkta da ikinci dönemi yaşıyor.

Sıcak bir karşılama, ardından çay ve sohbetten sonra, asansöre kadar uğurlanıyoruz.

Teşekkürler Küçük Memet ağabey.

Son Fotoğraf ise, Elazığ Öğretmen Evinin bahçesinden yeğenim Mehmet Alp ile…

Not2: İl dışında olduğundan dolayı, Harput Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Tarık ÖZCAN ile maalesef görüşmemiz mümkün olmadı.

 

3G (3rd Generation) veya 3N (3’üncü Nesil)

Mobil iletişim gelişmeleri hepimizin gözü önünde oluyor. Bu teknolojik gelişmeler hayatımızı olumlu veya olumsuz etkilerken. Bir yandan da gelen teknoloji kendi kültürünü de taşımış oluyor. Haberleşme teknolojileri ile bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeler baş döndürücü hızıyla devam ediyor. Tüketim toplumları haline gelen insanımızın bu yöndeki taleplerinin çok olacağını düşünebilen teknoloji firmalarının iştahını kabartıyor. Bu iştah onlara bu değişik teknolojik ürünlerini topluma cazip olarak sunarak ciddi bir kazanç sağlayacağının göstergesi oluyor.

Bu tip teknolojilerin risk tehditlerine de bakmak lazım. Baz istasyon sayısında ciddi bir artış olacak. Şimdikinin 9 katı olarak uzmanlar ifade ediyor. Bu baz istasyonlarının yaydığı radyasyon ve manyetik kirlilikten bahsediliyor. Cep telefonlarının kapasiteleri ve işlevleri arttı dolayısı ile telefonların beyinde, kulakta yapacağı tahribatların bir ölçüsü var mı? Bunlar şimdilik çok bahsedilen konular değil. Bence Tüketici dernekleri ve sağlıkla ilgili derneklerin Konu ile ilgili tehdit değerlerinin çıkartılıp, kişinin bilgilendirme hakkından doğan her türlü tehdit değerleri ve etkileri konusunda haberdar olması gerekir. Ondan sonra kullanıp kullanmaması bireyin sorumluluğundadır. Baz istasyonlarını kolaycılığa kaçılıp konumlandırıldıkları yerlerin tekrar gözden geçirilmesinde fayda var.

Mobil telekominikasyon sistemlerinin temelini 1G oluşturur. 1G’de mobil iletişim sadece analog ses sinyalleri ile gerçekleşiyordu.1970’lerin sonu ve 1980’lerde kullanılmaya başlanmıştır. 1G  birinci nesil kablosuz telefon teknolojisidir. Hücresel ağ yapısı kullanır.

1990’larda sayısal sistemler mobil haberleşmede de kullanılmaya başlandı. Bu sistemde ses sayısal kodlama ile iletilmeye başlandı. Bu sayede, ikinci nesil kablosuz telefona geçiş oldu. 2G dünyada yaygın olarak kullanılıyor. 2G ‘de ciddi gelişmeler yaşandı sms, sonra multimedya eklendi.(resim, video v.b) düşük hızda da olsa intermet erişimi sağlandı. 2G’de hücresel ağ yapısı kullanır.

3G 1998 yıllarında Japonya’da ilk örnekleri kullanılmaya başlanmıştı.. 3G ilk ticari olarak 2001 yılında Japon şirketi NTT DoCoMa tarafında kuruldu. 2003 yılında Avrupa ve Amerika’da ticari olarak kullanılmaya başlandı. 3G Üçüncü nesil (3G veya 3N) kablosuz telefon teknolojisidir. 3G ‘de hücresel ağ yapısı kullanır. 3G’nin en büyük sorunu kapsama alanları iledir. Kapsama alanı problemini çözmek için daha fazla ve daha güçlü baz istasyonları kuruluyor. Bu kalıcı bir çözüm değil. Bu problemi ve diğer gelişmelerde göz önüne alınarak 4G teknolojisi üzerinde ciddi çalışmalar ve iyileştirme çalışmaları vardır. Dünya yakın bir gelecekte 4G ile de tanışacaktır.

3G ile birlikte veri alışveriş hızı arttığı için ;

Cep telefonlar üzerinden görüntülü telefon hizmeti, cep telefonları üzerinden hızlı internet erişimi, canlı radyo ve televizyon yayınlarına kolayca erişim. Günlük hayatımızı bir yere bağımlı kalmadan internet üzerinden yapabildiğimiz her şeyi rahatça yapabileceğiz bir platform aslında.

Her şeyden önce şunu bilmemiz lazım kullandığımız teknoloji mobil iletişim aracımız. İhtiyaç anlarında ve iş için kullanıldığında bizlere faydalı olacaktır. Şunu unutmayalım. Televizyonun bilgisayarın yerine geçemez. İnsan kullanımını özendirmek için birçok aparat yapılıyor. Özel gözlüklerle arabada veya toplu taşım araçlarında film izler gibi filim izleyebilirsiniz. Bu teknoloji ile birlikte bir çok ürününde üretildiğini görüyoruz.

Tüm iletişim teknolojilerinin artması ile birlikte; Siyasette, ticarette, ekonomide, eğitimde, sağlıkta, sosyal alanlarda, kamu ve özel sektör işleyişlerinde çok büyük değişiklikler olacak iş yapış süreçleri değişecektir. Küresel işleyişler dış ticaret, gümrük, dış ilişkiler ve kültürel bazda da birçok değişikliklere maruz kalacağız.,

Eviniz eğer akıllı eviniz varsa bir çok fonksiyonu telefondan izleyebilir ve yönetebilirsiniz. Bu teknolojiye uygun ev alet ve gereçleri üretilmeye başlandı bile.

İlk göze çarpan bankaların çağrı merkezleri görüntülü oluyor. İşitme engelli vatandaşlarımız bu hizmetten ücretsiz olarak faydalanacak. Saha hizmetlerinde ciddi değişiklikler bekleniliyor. Satış kanallarında firmalar, bu teknolojiyi çok iyi kullanacaklar.

Bu değişimlere hazır olup, sistemlerimizi bu değişimlere göre uyarladığımızda ve teknolojiyi insanlığın hizmetine verdiğimizde bizler için bir şey ifade eder. Eğer teknolojiyi insanlığın hizmetinde kullanamazsak,  teknoloji insanlığı  esir alır ki, bu hiç istenmeyen bir durumdur.