19.2 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1314

Üniversite Kontenjanları Artırıldı

Heyecanla beklenen sınav sonuçları ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan tarafından 12 Temmuz 2009 pazar günü açıklandı.

Üniversitelerin 2009-2010 akademik kontenjanlarına göre ön lisans programlarına yaklaşık 302 bin, lisans programlarına da yaklaşık 333 bin öğrenci alınacak.

Devlet üniversitelerinin ön lisans programlarına 267 bin 98, Vakıf Üniversitelerine 33 bin 695, KKTC’deki üniversitelere bin 510, lisans programlarında ise devlet üniversitelerine 268 bin 888, vakıf üniversitelerine 44 bin 959, KKTC’deki üniversitelere 16 bin 664 kontenjan ayrıldı.

2009-2010 akademik yılında bazı lisans programlarının kontenjanları geçen yıla göre oldukça fazla arttırıldı.

Buna göre, devlet üniversitelerinde tıp fakültelerinin kontenjanı 5 bin 795 den, 6 bin 775 e çıkarak yaklaşık yüzde 16 oranında, hukuk fakültelerinin kontenjanları, 3 bin 845 ten 5 bin 555 e çıkarak yaklaşık yüzde 44 oranında arttı.

Devlet üniversitelerinin mühendislik fakültelerinin bilgisayar mühendisliği programlarında kontenjan artışı 2bin 130 dan, 3 bin 313 e, elektrik elektronik mühendisliği programlarında ise kontenjan, yaklaşık yüzde 43 oranla yükseldi.

KKTC’deki üniversitelerin kontenjan artışlarında ise, 2008 yılına oranla hukuk fakülteleri yüzde 9, tıp fakülteleri kontenjanı yüzde 50, mühendislik fakültesi, bilgisayar mühendislikleri kontenjanı yüzde 6, elektrik elektronik mühendislik programlarının kontenjanları ise yüzde 8 arttı.

Adaylar, 22 Temmuz’dan itibaren tercihlerini yapabilecekler, ancak ÖSYM’nin başvuru kılavuzu hala adayların eline geçmiş değil.

 

Selamlaşmak ve Önemi

0

Selam; kelime itibariyle emniyet, huzur, selamet, sağlık, barış, rahatlık, iyi netice, kurtuluş gibi manalara gelmektedir. Selam, aynı zamanda ben Müslümanım, benden sana zarar gelmez, selamettesin, selamet üzere ol, manalarına da gelir.

Selam vermek, bir kimseye yapılacak en güzel duadır. İslam toplumu içinde selâmı yaymak, hem Allah’ın emri hem de Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetidir.

Bir âyette yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere izin almadan, seslenip sahiplerine selam vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha iyidir” (Nûr Suresi, 27).

Bir başka âyette de yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya aynıyla karşılık verin…” (Nisa Suresi, 86).

Bu âyetlerden, selâmı yaymanın bir Allah emri olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Selam vermek sünnet, almak ise farzdır. Selam verirken, selamın sünnet olduğunu düşünmeli ve o kimseye dua etmeye niyet etmelidir! Sünnet olduğu düşünülmeden, alışkanlık halinde, şuursuzca selam verilince, sevap olmaz.

Dinimizde selamın önemi büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

Selam, kelamdan öncedir. (Tirmizi)

Müslümanın Müslüman üzerindeki altı haktan biri de selam vermektir. (Müslim)

Bir yere girerken oradakilere selam vermek borç olduğu gibi, çıkarken de selam vermek borçtur. (Beyhaki)

Bir topluluk bir yere vardığı zaman, içlerinden birinin orada bulunanlara selam vermesi yeterli olduğu gibi, orada bulunanlardan sadece birinin selamı alması da yeterlidir. (Ruzeyn)

İnsanların en acizi dua etmeyen, en cimrisi de selam vermeyendir. (Taberani)

İnsanlara güler yüzle selam vermek sadakadır. (Beyhaki)

Selamlaşırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte, Karşılaştığınız zaman birbirinize eğilmeyin, kucaklaşmayın buyuruldu. (Berika)

Ashab-ı kiram, yolculuktan döndükleri zaman kucaklaşırlardı. Şu halde, uzun yoldan gelmiş veya uzun zamandır görüşülmeyen bir arkadaşla kucaklaşmak caiz olur. Normal karşılaşmalarda selamlaşma ve musafaha (tokalaşma) tavsiye edilmiştir.

Selamün aleyküm diye selam vermek caiz ise de Esselamü aleyküm demek daha iyidir. Selamün aleyküm denince, Ve aleyküm selam demek icap eder. Esselamü aleyküm denince de, Ve aleykümüsselam denir. Her ikisinde de “ve” harfi söylenmelidir!       (Ve aleyküm) deki “ve”, (dahi) manasındadır. Yani, Allahın selamı bizim üzerimize olduğu gibi, sizin de üzerinize olsun! demektir. Sadece Aleyküm selam ise, sanki selam bize değil size olsun gibi uygunsuz bir manaya gelebilir.

Verilen selamı daha güzeli ile almak ise çok sevaptır.

Peygamber efendimiz (s.a.v), Selamün aleyküm diyen için, On sevap kazandı buyurdu. Başka biri, Selamünaleyküm ve rahmetullahi dedi. Yirmi sevap kazandı buyurdu. Bir başkası da, Selamün aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü dedi. Bu kimse için de, Otuz sevap kazandı buyurdu. Bu sırada orada oturanlardan biri selam vermeden çıkıp gitti. Resulullah Efendimiz, arkadaşınız (selamın faziletini) ne tez unuttu buyurdu. Daha sonra, “Bir topluluğa gelince de, ayrılırken de selam verin! Birinci selam, ikincisinden daha mühim değildir” buyurdu. (Taberani)

Hülasa olarak,  Müslümanların yanına girerken, çıkarken, karşılaşınca, ayrılırken mutlaka selam vermelidir.

Bu husustaki hadisi şeriflerden bir kaçı da şöyledir:

Mümin kardeşine selam vermek, yanına gelince ona yer göstermek ve hoşlandığı isimlerle hitap etmek, aradaki sevgiyi pekiştirir. (Taberani)

Darlıkta infak eden, rastladığı Müslümana selam veren, kendi aleyhinde de olsa adaletli davranan, iman hasletlerini toplamış olur. (Ebu Nuaym)

Tatlı dilli olmak, selamlaşmak ve yemek yedirmek, Cennete götürür. (Hakim)

İçinizden hiçbir kimse yoktur ki, bana selâm gönderdiği zaman, Allah (c.c) onu benim ruhuma ulaştırıp da ben onun selâmını almayayım. (Ebû Dâvud)

Gerek ayetlerden ve gerek hadislerden anlaşıldığına göre selamı yaymak, insanlar arasında dostluk, sevgi ve barışın yaygınlaştırılması, Müslümanların kalplerinin birbirine ısındırılması bakımından son derece önemlidir. O halde İslam toplumunda dost ve ahbaplarla, arkadaş, tanıdık, kısaca bütün Müslümanlarla sevgi, saygı ve samimiyet duygularının  geliştirilmesi için karşılıklı olarak selam verip almak lazımdır.

Selam, sadece dışarıda, sokakta ve işyerinde verilip alınmaz, evde de selam verilip alınmalıdır.

Efendimiz (s.a.v.) bu konuda yanında büyüttüğü Enes (r.a)’a şöyle buyurmuştur: “Oğlum ailenin yanına girdiğinde selâm ver ki, sana ve ailene bereket olsun” (Tirmizi)

Kim Kime Selam Verir

Allah Rasulü (s.a.v) buyurdu ki: Binekli yürüyene, yürüyen durana, az olan çok olana, küçük büyüğe selam verir. (Buhari)

Kimlere Selam Verilmez

A- Şunlara yalnız o halde iken selam verilmez:

1- Namazda olana,

2- Hutbe okuyana ve hutbeyi dinleyene,

3- Kur’an-ı kerim okuyana ve dinleyene,

4- Vaaz edene ve dinleyene,

5- Fıkıh dersi çalışana,

6- Din dersi verene ve din dersi ile meşgul olanlara,

7- Eşi ile meşgul olana,

8- Avret yeri açık olana,

9- Abdest bozmakta olana,

10- Yemek yemekte olana,

11-Ezan okuyan ve kamet getirene ve dinlerken ezan ile kametin sözlerini tekrar eden cemaate.

Baştan 1 ve 2. maddeler hariç, diğerlerine selam verilirse, alma mecburiyeti yoksa da selamı almaları iyi olur.

B- Şunlara da hiç bir zaman selam verilmez:

1- Müslüman olmayanlara,

2- Yabancı kızlara ve genç kadınlara, (Laf atma gibi anlaşılacağından)

3- Kumarbaza ve her oyunu oynayana,

4- İçki içenlere,

5- Gıybet edenlere,

6- Şarkıcılara,

7- Fasıklara (Açıktan günah işleyenlere),

8- Kadınlara-kızlara bakanlara.

Selam verilmesi caiz olmayan bu kimseler selam verirlerse, selamları alınır, fitne çıkarılmaz.

Müslüman olmayanlara selam verilmezse de ihtiyaç düşünce veya onu üzmemek için veya buna benzer sebeplerle selam vermek veya hidayete ermeleri için dua etmek caiz olur.

Zengine, zengin olduğu için selam vermek caiz değildir. Dilencinin dilenirken verdiği selamı almak icap etmez. Yabancı kadın ihtiyar ise selam verilir. (Dürrül Muhtar)

Selam meselesi uzun bir konu olup bu kısa notlar muhterem okuyucularımızın  istifade etmeleri için hazırlanmıştır. Hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allahtan niyaz ederim.

Akaryakıtta Vergi Yükü

Bildiğiniz bir haberi, TRT’den aldığım şekliyle aktarıp, sizlerle değerlendirmek istiyorum.

“Maliye Bakanlığı ÖTV’yi benzinde 20, motorinde 15 kuruş artırınca Türkiye akaryakıttan alınan vergilerde dünya şampiyonu oldu.

3 lira 19 kuruş olan bir litre benzindeki vergi yükü 2 lira 20 kuruşa çıktı. Yani son zamlarla birlikte bir litre benzin fiyatının yüzde 69′ u vergi oldu. Böyle olunca da akaryakıt kaçakçılığının artacağı endişesi başladı.

Türkiye’de yıllık 2 buçuk milyon ton kaçak akaryakıt tüketildiği tahmin ediliyor. Bunun vergi kaybı 3 milyar dolar.

Serbest piyasa modeline geçilen 2005 yılından beri tutulan veriler bunu doğruluyor.

Son 4 yıldaki akaryakıttaki tüketim sürekli azalma gösterirken, bu dönemde trafiğe çıkan yeni araç sayısının yüzde 30 artması dikkat çekiyor.

EPDK son vergi artışı sonrası akaryakıt sektörünü mercek altına aldı. Denetimler sıklaştıracak.”

Akaryakıttan alınan vergiler, gelir durumu iyi veya kötü olan herkese aynı oranda uygulanıyor. Gelir dağılımı çok bozuk olan ülkemizde, özellikle alt ve orta gelir grubundaki tüketicileri ezen adaletsiz ve insafsız vergiler bunlar.

Bir yandan harcamalarını artırmak için “çarşıya çıkın” kampanyaları yapan hükümet, bütçe açıklarını kapatmak için akaryakıt ve tütün mamullerine yaptığı vergi zamları ile çare arıyor.

Ekonomik bir akılcılığa dayanmayan vergi oranı artışının, vergi tahsilâtını artırmadığı gibi, vergi kaybına yol açtığı, kaçak kullanım ve kayıt dışılığın artmasına sebep olduğu biliniyor. Hükümet de aslında bunu biliyor olmalı ki, otomotivde, beyaz ve kahverengi eşyada yaptığı vergi indirimlerine rağmen beklediğinin üzerinde vergi toplamayı başarmıştı.

Akaryakıt üzerinden alınan vergiler zaten çok yüksek olduğu için, kaçak akaryakıt kullanımı çok artmıştı. Türkiye’de üretilen benzinin yarısı içeride tüketilemediği için 74 kuruşa ihraç edilirken, dışarıdan kaçak gelen akaryakıtı, üç katından fazla fiyatla kullanmaya devam ediyoruz. Bu haksız kazanç hem oran olarak ve hem de miktar olarak artmaya devam edecek. (Bu kazancın ne kadarının terör örgütüne gittiği de bilinmiyor.) EPDK’nın sektörü mercek altına alması ve denetimleri ise lafta kalacak, bu güne kadar ne kadar etkili olduysa bundan sonra da o kadar olacak.

Şu anda hala (talep yetersizliği nedeniyle) “enflasyon riski yok” diye bu vergi artışlarını yapanlar bilsinler ki, talep kısıcı politikalarla bu krizden çıkılamaz. Hele hele işsizlik belasına en ufak çare bulunamaz.

“Fakir fukaranın, garip gurabanın yanında olmak”, “hortumlamaların önünü kesmek” böyle mi oluyor? Hani Türkiye iyi idare ediliyordu, hani krizi en hafif biz atlatıyorduk…

“Global kriz” denilen kasırgadan en az etkilenen ülke olacağımız söylenirken, ülke ekonomisi en çok küçülen biz olduysak.. İşsizlik oranı en yüksek ülke olmayı başarıp, her üç gencimizden birini işsiz olmasını gerçekleştirmişsek.. Gelir dağılımı en bozuk ülkelerden biriysek.. Cumhuriyet döneminde binbir fedakarlıklarla oluşturulmaya çalışılan sanayi tesislerimizi, finans kuruluşlarımızı, hizmet sektörümüzün değerli kuruluşlarını, telekomünikasyon şirketlerimizi, limanlarımızı vd varlıklarımızı yabancılara teslim etmemize rağmen, en borçlu ülkelerden biriysek.. Bu ülke iyi idare edilmiştir diyebilir miyiz?

Ülkemizin dört bir yanında yapılmakta olan bölünmüş (duble) yollarla, hızlı tren projeleri ve havayollarındaki gelişmelerden mutlu oluyorum. Bütçenin kısıtlı imkânlarıyla gerçekleşen bu güzel yatırımların, bir de bütçemizin yarıdan fazlasını götüren, (dünyanın en yüksek faiz oranlarıyla ödünç aldığımız) borçların ödemeleri ve faiz yükümüz olmasaydı hangi boyutlarda olabileceğini düşününce hüzünleniyorum.

“Borç yiğidin kamçısıdır” diyerek bu günlere getirildik. Son hükümet bundan öncekilerin toplamı kadar borçlanabilmiş olmayı övünç vesilesi saydı. İlk defa bu borç sarmalının dışına çıkacak yeni bir yol haritası çizilme umudu var gibi idi.

Hükümet IMF ile anlaşma yapma konusunda isteksiz davranmakta iken, böyle bir irade içinde mi tam belli değildi. Bir yandan görüşmeler sürerken, bir yandan anlaşma yapma konusundaki isteksiz tavır devam ediyordu. Ancak son zamların IMF ile anlaşmak için altyapı oluşturmak, “gelir artırıcı önlemler alındığını” göstermek için yapıldığı söyleniyor.

IMF ile anlaşmamanın kısa dönemde bir bedeli olabilir. Ancak uzun dönemde, 1950 li yıllardan beri girdiğimiz bu sarmaldan çıkış için, hükümet sağlam bir irade koyarsa, vatandaşlar olarak fedakârlığa razı olmamız gerekir.

Hükümet eğer ben borç sarmalından çıkmak için sağlam bir irade içindeyim ve bunun için, (Mustafa Kemal’in Kurtuluş için seferberlikte istediği gibi) “fedakârlık istiyorum ey halkım” diyebiliyorsa, ben kendi adıma sadece bu şartla ve bir dönem için, ekonomik daralmaya da, giderlerimi artırıcı zamlara da eyvallah demeye hazırım.

Küresel Krizi Atlatmak İçin Ekonomik Tedbirler

0

MEVCUT DURUM:

Uzun yıllardır kötü yönetilmemiz, ülke ve dünya gerçekleri dikkate alınmadan uygulanan ciddiyetsiz-sorumsuz ve yanlış politikalar yüzünden ülkemiz maalesef; siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda ciddi bir dar boğaz içerisine girmiş ve işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk en büyük sorunumuz haline gelmiştir. Yapılan kamuoyu araştırmaları bu konuların terörden dahi önde bulunduğunu açık olarak göstermektedir. Devletle Milletin arası bozulmuş, sokaktaki insanla varlıklı kesimlerin arasındaki uçurum iç dengeleri bozacak ve sosyal patlamalara neden olacak ölçüde açılmış, uzun yıllardır devam eden enflasyon nedeniyle alım gücü iyice azalarak yoksulluk had safhaya varmış, bölgeler arası uçurumun tetiklediği iç göç nedeniyle büyük şehirlerimizde oluşan gettolar güvenlik güçlerimizce kontrol edilemez bir hale gelmiştir. Büyük süper marketlerin yarattığı haksız rekabet ortamı ve ekonomik kriz nedeniyle küçük esnafın durumu perişandır, siftah yapmadan dükkânını kapatmaktadır. İşçi ve memur ise büyük sıkıntılar içindedir ve geçinemeyecek duruma gelmiştir. Köylü ise sorunları hep göz ardı edildiğinden kan ağlamaktadır. Halkın büyük bir bölümü; ev, araba, ihtiyaç kredileri ve kredi kartı borçları nedeniyle nefes alamaz hale gelmiştir. İcra daireleri insanların evlerine ve eşyalarına dahi el koymaktadır. Devlette, Millette gırtlağına kadar borçludur.

Ülkemiz bu süreçte iyi yönetilmemiş, terör azmış, yolsuzluklar ayyuka çıkmış, halkımızın ağır bir şekilde hissettiği ciddi bir ekonomik krize sürüklenmiş, kalkınmamız için gerekli olan yatırımlar durmuş, üretim-istihdam ve ihracat daralmış, uzun yıllardan beri ithalatın ihracattan fazla olması ve üretip-kazandığımızdan çok harcamamız nedeniyle bütçe büyük oranlarda açık vermiş ve bu açık yüksek faizli iç ve dış borçla kapatılmış, dış borç nedeniyle ulusal politikalarda dahi taviz verilen aciz bir duruma düşülmüş, milli çıkarlarımız adeta rehin alınmış, milli-manevi değerlerimiz aşınmış ve her konuda zemin kaybedilmiştir. Sosyal ve kültürel boyut ihmal edilerek yürütülen IMF politikaları ise; mevcut gerilimi iyice arttırmış, işsizlik ve yoksulluğu hat safhaya getirmiş, gelir dağılımını iyice bozmuş ve Türk Halkını çaresizliğin pençesine itmiştir. Ekonomi ciddi ve büyük ölçekli riskleri içinde barındırır bir konuma gelmiş, sıcak para cenneti haline gelen ülkemiz cari işlemler ve dış ticaret de sürekli açık vermiş ve ödemeler dengesi iyice bozulmuştur. Birçok küçük-orta ve büyük ölçekli milli işletme vergi-devalüasyon-enflasyon ve yüksek faiz kıskacına girerek batmıştır. İthal ikameye bel bağlayarak başta yanlış yapan yerli sermayenin bir kısmı sıkışınca üretmek yerine ranta yönelmiş, bir kısmı da yurt dışına kaçmıştır. Karlı işletmelerimiz ise yabancılar tarafından çok ucuz rakamlara satın alınmış ve zaten tam olgunlaşamayan milli sermaye el değiştirerek emperyalist güçlerin eline geçmeye başlamıştır. Mevcut tabloya hortumlamalarda eklenince, Türk Milleti neredeyse tüm moral değerlerini kaybetmiş, geleceğe dair umutlarını yitirmiş ve sosyal patlamanın eşiğine gelmiştir.

Şimdilik Müslüman-Türk Milleti’nin milli hasletleri ve aile içi dayanışmanın kuvvetli olması nedeniyle sosyal patlama olmamakta, fakat bu durumun ne kadar devam edeceği hiç kimde tarafından kestirilememektedir. Tedbir alınmazsa Arjantin vb. ülkelerde meydana gelen istenmeyen olayların ülkemizde de görülebileceği, yağma ve ayaklanmaların olabileceği ve tüm bunların sonucunda da bizi iç harbe kadar götürebilecek kötü sonuçlar doğabileceği en kötü senaryo dahi olsa öngörülmelidir. Elbette Arjantin gibi ülkelerle Türkiye’nin toplumsal yapıları çok farklıdır. İnsanımız büyük acılara gark olmasına rağmen dünyaya örnek olacak bir özveri ve dayanışma ruhu içinde meselelerini çözme gayreti içindedir ve sabırla devletin alacağı tedbirleri beklemektedir. İnsanımızın aileyi kutsal kabul etmesi, akrabalık bağlarının güçlü olması ve hala kaybetmediğimiz değer yargıları, toplumsal tepkileri şimdilik bastırmaktadır. Ayrıca geleneğimizde devlete biat etme vardır, başkaldırma yoktur. Ancak tedbir almak elzemdir. Çünkü son yıllarda halkımızın dini, ahlaki ve kültürel dokusu bir hayli bozulmuş ve suç oranlarında ürkütücü bir artış baş göstermiştir.

Şimdiye kadar iş başına gelen hükümetler; milli tedbirler almak, yetişmiş insan gücünü harekete geçirmek, yatırımı-üretimi-ihracatı-istihdamı artırıcı tedbirleri devreye sokmak, israfı önleyip iç ve dış borçlanmadan vazgeçerek ciddi tasarruf tedbirleri almak, ülkenin kaynaklarını iyi değerlendirerek hakça paylaştırmak ve halkımızı sosyal güvenlik şemsiyesi altına almaya çalışmak yerine; hem ağır iç ve dış borçlanmayla ülkenin yarınlarını ipotek altına almışlar, hem de ekonominin sorumluluğunun şimdiye kadar hiç bir ülkede başarılı olamayan ve birçok milleti felakete sürükleyen IMF’ye teslim etmişlerdir. Ayrıca özelleştirme adı altında ülkenin ciddi işletmelerini yabancılara satarak milletimizin geleceğini tehlikeye sokmuşlardır. İç ve dış borç 300 milyar dolara yaklaşmış ve milli gelirden kişi başına düşen borç oranı 5000 dolar noktasına gelmiştir. Küresel krizin baş gösterdiği 2009 yılının ilk çeyreğinde Türkiye’nin %13.8 oranında küçülmesiyse mevcut sorunları iyice artırmış ve ekonomide ciddi tedbirler alınmasını zorunlu hale getirmiştir.

Birinci ve ikinci dünya harplerinden sonra perişan olan Almanya ve Japonya’nın şu anda bizi fersah fersah geçtiği, 1960’lı yıllarda Yunanistan ve İspanya gibi bir çok Avrupa Ülkesiyle eşit ekonomik göstergelere sahip olan ülkemizin şimdi 5000 dolar civarında olan milli gelirle onların ortalama 25.000 doları bulan milli gelirine oranla ne kadar geri kaldığı, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi ve realist çözümler üretilmesi gereken vahim bir durumdur.

ALINMASI GEREKEN İKTİSADİ TEDBİRLER:

İktisadi kriz ve kurumlar arası kavgadan kaynaklanan siyasi gerilim nedeniyle; devletle halkın arası iyice açılmış ve ciddi bir güven bunalımı yaşanmaya başlamıştır. “Kötü millet yoktur, kötü yönetim vardır” ilkesi asla unutmamalı, devlet kendi halkıyla arasında örülen duvarları tamamen kaldırmalı, kurumlar arası kavgaya son vererek gerçek gündeme geri dönmeli, siyasi istikrarı ivedilikle sağlamalı, daha sonra da mevcut ekonomik krizi aşmak için uygulayacağı realist politikaları belirlemeli, bunları samimi olarak anlatarak Türk Milleti’ni arkasına almalı ve mevcut güven bunalımını aşmalıdır. Çünkü sermaye siyasi istikrarsızlığı sevmez ve gerilim olan ülkede yatırım yapmaz veya mevcut yatırımlarını da alarak kaçar. Dolayısıyla siyasi gerilimler ekonomik krizi daha da tetikler. Hiçbir hükümet gerilim yaratarak bindiği dalı kesmemeli ve ayağına kurşun sıkmamalıdır.

İktisadi istikrarı sağlayacak tedbirler ivedilikle yürürlüğe konmalı; tasarruf her kademede teşvik edilerek mali disiplin sağlanmalı, gelirin neredeyse %80’ne ulaşmış iç ve dış borç yükünü azaltacak öz-kaynaklar yaratılmalı, ülkenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri iyi değerlendirilmeli, üretim-ihracat ve istihdamı artırıcı reel politikalar uygulanmalı, artık iflas eden piyasa ekonomisi yerine karma ekonomi uygulanarak yeni bir kalkınma hamlesi başlatılmalı, yatırımlar hızlandırılmalı, yerli sanayi güçlendirilmeli, milli sermaye büyütülmeli, ekonomi güçlendirilerek uluslar arası arenada rekabet edebilir hale getirilmeli ve ekonomide gerekli ciddi tedbirler bir an önce alınarak yapısal dönüşüm gerçekleştirilmelidir. Ayrıca ekonomide belirsizlik yaratan dalgalanmalar önlemeli, bünyemize uymayan dalgalı kur sistemini yeniden değerlendirmeli, sık sık devalüasyon yapmaktan ve para birimini büyütmekten vazgeçilmeli, enflasyon makul rakamlara indirilmeli, faiz hadleri düşürülmeli, teşebbüs gücünün önündeki bürokratik engeller kaldırılmalı, kanuni mevzuat piyasalarla koordine edilerek ihtiyaca göre yeniden düzenlenmeli, yurt dışına kaçan yerli ve yabancı sermayeyi ülkemize getirecek ve mevcut finansman açığını kapatacak yeni düzenlemeler yapılmalı, elektrik-su-doğalgaz ve mazot gibi işletme maliyetini artıran kalemler ucuzlatılarak üretim teşvik edilmeli, vergi reformu hayata geçirilmeli ve vergi oranları makul ölçülere getirilerek kayıt dışı ekonomi denetim ve kontrol altına alınmalı, işveren tarafından verilen sosyal sigorta primleri daha aşağılara çekilerek işletme sahipleri rahatlatılmalı, verimli çalışan işletmelere mevcut vergi ve sosyal güvenlik prim borçlarını ödemede kolaylıklar tanınmalı, mali affın kapsamı genişletilmeli, nereden buldun yasalarıyla sermaye ürkütülmemeli ve dış kaynak getirecek ihracat teşvik ve desteklenmelidir. Sübvansiyonlarda yeniden değerlendirmeli, tarım ve hayvancılıkla beraber KOBİ’ler de desteklenmelidir. Kıt kaynaklar; üretim-istihdam ve ihracatı artıracak reel sektöre ve KOBİ’lere aktarılmalı, ürettiğini satamayan küçük ve orta boy işletmelere ihracat konusunda yardımcı olunmalıdır.

Kısa vadede alınacak bu tedbirlere ilaveten orta ve uzun vadede de; küresel rekabete dayanıklı, tekelciliği önleyen ve rekabet ortamı yaratarak kalkınmayı dinamitleyecek akılcı bir üretim ekonomisi izlenmeli, sermayeyi tabana yaymak için sermaye piyasaları güçlendirilmeli, üretim faktörlerinin verimliliği artırılmalı ve eğitime önem verilerek genç ve dinamik olan nüfusun önü açılmalıdır.

Ancak sosyal devlet olmak ve dar gelirli insanlara kaynak aktararak onların hayat seviyesini yükseltmek içinde vergi gelirleri artırılmalıdır ki, bu yukarıda zikredilen tedbirlerle tezat gibi gözükmektedir. Bu sorun; vergi sistemi kayıtlı, kontrol edilebilir ve şeffaf hale getirilerek çözülmelidir. Yani kayıt dışı ekonomi önlenerek, vergi gelirleri tabana yayılarak ve mükellef sayısı artırılarak ciddi sonuçlar alınabilir. Bunun içinde tüm işletmeler kayıt altına alınmalı, vergi toplamada beyan usulü ve bilgisayar sistemine geçilmeli, gelir vergisi kazanan herkesten adil olarak toplanmalı, 18 yaşına gelen her T.C. Devleti Vatandaşı yılsonunda vergi beyannamesi vermeli, vergi dairelerince herkesin hayat standardı ile beyan ettiği gelir çok iyi denetlenmeli ve böylece sisteme işlerlik ve alışkanlık kazandırılmalıdır. Mevcut durumda sadece kayıt altında olan kişi ve işletmelere yüklenilmekte, yüksek vergi, enerji giderleri ve sigorta pirim oranları ile onlarda batırılarak sistem iyice felç edilmekte ve sermaye hızla yabancıların eline geçmektedir. Devlet gelirlerini; tüm alışverişlerde herkesten aynı seviyede kesilen dolayısıyla fakir-fukaraya yüklenilen KDV ile yani dolaylı vergilerle değil, gerçek vergi gelirleriyle artırmalı, vergi sistemi daha adil bir yapıya kavuşturulmalı, daha sonra da vergi cezaları artırılmalı ve gelişmiş ülkelerde olduğu gibi en önemli suç sayılmalıdır. Vergi gelirlerini artırmak için ilk ev ve arabalardan makul oranda vergi alma, ikinci ve üçüncü ev-arabalar içinse daha yüksek oranlarda vergi alma gibi uygulamalar düşünülmelidir. Böylece hem vergi geliri artacak, hem de kamu vicdanı rahatlayacaktır.

Elbette izlenen bu politikalar sonucunda işsizlik azaltılmalı ve dar gelirli insanlarımızın durumu bir an önce düzeltilmelidir. Sosyal tedbirler de alınarak halkın piyasa ekonomisi kuralları içinde ezilmesi önlenmeli, insanlarımızın tamamı sosyal güvenlik sistemi içine alınmalı, işsizlik ve sağlık sigortası uygulamasına geçilmeli, sigortalı işçi çalıştırılması yaygınlaştırmalı ve asgari ücret artırılarak vergiden muaf tutulmalıdır. Sınır ticareti-tarım-dokuma ve hayvancılık gibi gelir getiren geleneksel ticari hareketler de teşvik edilmeli ve en önemlisi yeni istihdam sahaları yaratılarak insanlar “evi, işi ve aşı olan, karnı tok, sırtı pek” bireyler haline getirilmelidir. Bölgeler arası uçurum da giderilmeli, sınai tesislerin aynı bölgelerde yoğunlaşması önlenmeli ve topyekûn kalkınma için çareler üretilerek insanların kendi bölgelerinde refah ve huzur içinde yaşamaları sağlanmalıdır. Meslek liseleri, yüksek okullar ve fakülteler; esnaf, ticaret ve sanayi odalarıyla koordine edilerek piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda eğitim vermelidir. Ayrıca yatılı sanat okulları kurulur ve buralardan mezun olan insanlar işletmelerin ihtiyacı olan işlere girerlerse; bu okullar hem istihdama, hem de ekonomik kalkınmaya büyük oranda katkı sağlamış olacaklardır.

Atatürk’ün dediği gibi “Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.” Kalkınmanın ancak milli politikalarla başarılabileceği bilinmeli ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşadığımız kapitülasyonlar da asla unutulmadan, küreselleşme-globalleşme adı altında yürütülen emperyalizme karşı her türlü koruyucu tedbir alınmalıdır. Ülkemizin kalkınması için önemli olan yabancı sermaye girişine ise, bizi sömürge yapmayacak ve iç piyasayı tamamen öldürmeyecek ciddi tedbirler alındıktan sonra, sadece üretim ve istihdamı artıracak reel sektörde izin verilmelidir.  Ekonomimiz bu kadar kötüyken yabancı sermayeye; mülkiyet sahibi olma, yerli ortak olmaksızın yatırım yapma ve belediye ihalelerine girme de dahil her türlü özgürlüğü vermenin, bizi kendi vatanımızda parya yapacağı asla unutulmamalıdır. Üzerinde tartışılması gereken tahkim yasasıyla büyük ödün verdiğimiz yabancı sermaye, Türk Mahkemelerince yargılanmayı dahi kabul etmeyerek herkesi ürkütmüştür. Özelleştirmeler aslında halkın malı olan mevcut KİT’lerin daha verimli işletilmesini sağlamalı, değerinin çok altında rakamlarla yabancılara peşkeş çekerek veya zenginlere kıyak geçerek değil de, çok dikkatli ve şeffaf bir şekilde aynı zamanda da üretim ve istihdamı artıracak bir zihniyetle yapılmalıdır. Özelleştirmelerde yerli sermayeye öncelik verilmeli, stratejik önemi olan işletmeler korunmalı ve ilerde kontrol etmekte büyük güçlük çekeceğimiz yabancı sermayeye daha ihtiyatlı yaklaşılmalıdır. Stratejik değeri olan petrol, bor, uranyum, toryum, altın vb. yer altı zenginlikleri ile, PETKİM-TÜPRAŞ-TELEKOM gibi önemli KİT’ler devlet tarafından işletilmeye devam edilmelidir. Böyle devam edilirse ülkemizin ciddi işletmeleri ve dolayısıyla sermayenin önemli bir bölümü yabancıların eline geçebilecek ve ALLAH korusun ülkemizde de Lübnan, Filistin ve Irak’ta görülen ve bölünmeyle sonuçlanan üzücü hadiseler yaşanabilecektir. Çünkü yabancı sermaye ülkemize üretim yapmak ve istihdam yaratmak için gelmemekte, kolay yoldan rant elde etmek ve en çok da gayrimenkul satın almak için gelmektedir. Hazine arazileri de dahil olmak üzere yabancılara toprak satmak çok tehlikelidir. Sadece mütekabiliyet esasına göre belirli bölgelerde; işlettikleri fabrikalar ve ikamet ettikleri evlerin kullanım hakkı verilmelidir. Bu da belirli bir oranı geçmemelidir. Son yıllarda birçok banka yabancıların eline geçmiştir ve halkımızın bir kısmının gayrimenkulleri üzerinde çeşitli kredi borçları nedeniyle bu bankaların rehin ve ipoteği bulunmaktadır. Kısa bir süre sonra borçlarını ödeyemeyenlerin gayrimenkulleri yabancı bankaların eline geçecektir. Bankalardan kredi kullanan birçok ciddi işletmelerimiz de aynı tehdit altındadır. Yani ülkemiz daha önce de Osmanlı İmparatorluğu döneminde de yabancılar tarafından uygulanan parayla satın alınma sürecine girmiştir. Bu gidişat çok tehlikelidir. Bunun içinde diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi SGK (sosyal güvenlik kurumu) tarafından; ülkemizin gelir getiren ve özelleştirilmesi öngörülen ciddi işletmeleri satın alınmalı ve işletilmeli, böylece bir ülkenin en büyük tasarruf gücü olan emeklilik kesintilerinin ciddi sermaye gücünden yeterince faydalanılmalıdır. Böylece halkımızın tamamına yakını ciddi işletmelere ortak edilmiş yani sermaye tabana yayılmış, böylece milletin ülkesine daha fazla sahip olması da sağlanmış olacaktır. Tabi öncelikle SGK’nun mevcut sıkıntıları giderilmeli, desteklenmeden ayakta duracak hale getirilmeli ve daha sonra da bünyesinde faaliyet gösteren işletmelerin piyasa kurallarına göre ve profesyonel olarak işletilmesi yani kara geçmeleri sağlanmalıdır.

İç ve dış borç yükünü azaltmak ve krizden çıkmak için; milletçe lüks alışkanlıklarımızdan vazgeçerek tasarrufa yönelmeli, tüketen değil, üreten bir toplum olmak için hep birlikte gayret göstermeliyiz. Sermaye sahipleri ise hemen pes ederek firmalarını satılığa çıkarmak yerine, işçileriyle el ele vererek mevcut krizi aşmalı ve ayakta kalmalıdır. Devlet ise; yeni dış borç bulmak için çabalamak ve iyice batmak yerine, öz kaynaklarına gitmeli ve ülkenin mevcut yeraltı ve yer üstü zenginliklerinden azami istifade etmelidir. Dünya rezervlerinin %68’ne sahip olduğumuz ve büyük bölümünü Amerika’ya ihraç ettiğimiz için sadece %2 pay aldığımız bor madenini kendimiz işletebiliriz. Dünyanın en büyük altın işleyen ülkelerinden biri olmamız nedeniyle ihtiyacımızın büyük bölümün Almanya ve diğer bazı ülkelerden karşılamaktayız. MTA tarafından tespit edilen geniş altın rezervlerine sahip olduğumuz halde emperyalist güçler tarafından engellendiğimiz için bir türlü yerin altından çıkartamamaktayız. Bu önemli madeni de dış destekli bazı eylemleri de dikkate almada çıkartmalı ve dışarıdan ithal etmemeliyiz. Yıllardır üzerinde yüzdüğümüz petrolü ve doğalgazı hiçbir dış baskıya boyun eğmeden yeraltından çıkartmalı ve boru hattı projelerini de hayata geçirerek,  ithalatımızın neredeyse yarısını tutan bu önemli hammaddeyi ihraç eder konuma gelmeliyiz. Yabancı destekli sivil toplum örgütlerine kulaklarımızı kapayarak gelişmiş ülkelerin tümünde olan nükleer santraller inşa etmek de dâhil daha fazla ve ucuz enerji elde etmenin yollarını aramalı ve akarsu-rüzgâr-güneş gibi imkânlarımızı da bu sektörde değerlendirerek yurtdışından enerji alımını asgari seviyeye indirmeliyiz. Ev ve işyerlerinin üzerine konulan panellerle ihtiyacı olan elektriği üretmesini de teşvik ve desteklemeliyiz.

Mafya tarafından parsellenen hazine arazileri ve gereksiz taşınmazların satışından da devlet ciddi oranlarda gelir elde edebilir. Halk tarafından 2B olarak bilinen yasa bir an önce çıkartılmalı ve gerçekten orman vasfını yitirmiş ve kamu tarafından kullanılmayan araziler milli emlak müdürlükleri tarafından piyasa fiyatlarından satılmalıdır. Üzerinde kaçak olarak gayrimenkul yapılanlar veya tarıma açılanlarda; belediyelerin imar planlarına uygun olmak kaydıyla öncelikle kullanan şahıslara gerekirse vadeli olarak satılmalıdır. Zaten öyle yerler vardır ki; devlet tarafından kaymakam atanmış, belediye başkanı- muhtar seçimleri yaptırılmış, elektrik-su-doğal gaz hizmeti götürülmüş, yani uzun süredir ciddi bir şekilde yerleşime açılmış, fakat hala kadastro haritalarında hazine arazisi veya orman arazisi gözüküyor. Bu komik duruma son verilmelidir. Elbette bu konu parsadan kim pay alacak kavgasına dönüştürülmeden ve hazine arazileri yağmalanmadan devlet ciddiyetiyle yapılmalıdır.

Askerlik hizmetinin kutsiyetini bozan ve adil olmayan kısa dönem askerlik, dövizli askerlik vb. gibi uygulamalar yerine; 15 aylık sürenin NATO standardı olan 12 aya indirilmesi, hem aileleri ve gençleri büyük ölçüde rahatlatacak, hem de büyük ölçüde tasarruf sağlayacaktır.

Elbette Türk Milleti kemer sıkarken ve büyük bir yokluk içinde kıvranırken, hükümetlerinde her türlü tasarruf önlemini ivedilikle alması ve halka örnek olması gerekmektedir. Tüm kamu harcamaları holdinglerin bile uyguladığı havuz sistemiyle kontrol edilebilir. Taşınmazlar, lojmanlar, sosyal tesisler vb. birçok yerden ciddi oranlarda tasarruf sağlanabilir. Bir bakanlığın elinde kaynak fazlası varken, diğer bakanlığın iç ve dış borçlanma yapması kamuoyu tarafından anlaşılması güç ve birilerinin devlet eliyle zenginleştirilmek istendiği endişesini doğuran bir durumdur. Artık iç ve dış borçlanmanın tamamen durdurulması ve mevcutların da uzun vadeye yayılarak ödenmesi gerekmektedir. Ayrıca borçlanma konusunda şeffaf olunması ve özellikle iç borcun kimlere olduğunun ve bunlara her yıl ne kadar kaynak aktarıldığının açıklanması da elzemdir. Türk Milleti’nin dişinden tırnağından artırdığı paraların kimlere gittiğini öğrenmesi ve hesap sorması hükümetlerin işini daha da kolaylaştıracaktır. Böylece bazı kesimlerin üzerine daha rahat gidilebilecek ve mevcut iç borçtan bazı kişi ve gruplarının vergi ve sigorta gibi devlet borçları düşülebilecektir. Hatta daha da geriye gidilerek, devletten çok uygun şartlarla yatırım yapmak için aldığı krediyi bu maksatla kullanmayarak yine devlete borç veren ve haksız gelir elde eden uyanıkların borçlarından, yargı yoluyla kurtulabilinecek ve tüm bu tedbirlerle iç borç yükü hafifletecektir. Ayrıca şeffaf bir Devlet İhale Kanununa geçilerek yolsuzluk, rüşvet ve hortumlama ile ciddi bir şekilde mücadele edilmeli ve bu yolla sağlanan rantın devletin kasasına dönmesi sağlanmalıdır. Büyük kitleleri demoralize eden yolsuzluk ve hortumlamalara karşı da her türlü tedbir kararlılıkla alınmalı ve bu konuda halk rahatlatılmalıdır.

Devletin her kademesindeki yöneticiler maddi ve manevi açıdan tatmin edilmelidir. Çünkü yönetici kadronun tatmin edilmesiyle ihtiyaç duyulan motivasyon sağlanacak ve hem bu personel hem de mahiyetleri daha verimli çalışacaktır. Ayrıca maddi açıdan tatmin edilen yönetici rüşvet yemeyecek, dolayısıyla mahiyetine de yedirmeyecektir. Böylece daha nitelikli ve nicelikli personelin kamuda istihdam edilmesi sağlanacak ve devlet mekanizması güçlenerek birçok siyasi, iktisadi-sosyal sorunun kendiliğinden çözüldü görülecektir. Elbette en büyük problem sahası olan yolsuzlukla “Devletin imkânlarının halka değil de küçük bir azınlık gruba gitmesi” mücadele konusunda da önemli mesafeler alınacaktır.

Yukarıda zikredilen çözüm yolları ortak akılla ve gayret birliğiyle çalışılırsa daha da artırılabilir ve mevcut iktisadi sıkıntılar büyük ölçüde aşılabilir. Bir milyar dolar için yabancı devlet ve kurumlara avuç açmamıza ve borçlanarak IMF’ye boyun eğmemize de gerek kalmaz. Türk Halkına da gelişmiş ülkelerin insanlarına sunduğu devlet hizmeti sunulabilir. Bütün olay iyi niyetle çalışmak ve samimi olarak gayret göstermektir. Bu önlemlerin hayata geçirilmesi Türk Milletini karamsarlıktan kurtaracak ve devletine güvenmesini de sağlayacaktır. Yeter ki devletin tüm kurum ve kuruluşlarıyla, milletin tüm kesimleri meseleye birlikte eğilsin. Bunun içinde hükümet mevcut iktisadi krizi; muhalefet partileri, üniversiteler, sanayi-ticaret-esnaf odalarının temsilcileriyle ilgili sivil toplum kuruluşlarını kapsayan İzmir İktisat Kongresi gibi geniş bir platformda masaya yatırmalı ve ortaya çıkan çözüm yollarını büyük bir ciddiyetle hayata geçirilmelidir.

SONUÇ:

Sonuç itibariyle geldiğimiz nokta vahimdir. Alınması gereken ekonomik önlemleri, siyasi ve sosyal tedbirlerden ayırmak imkânsızdır. Türk Milleti dünyanın en güzel ve verimli coğrafyasında en zor olana, yani terör ve sefalete mahkûm edilmektedir. T.C. Devleti ise 1914 şartlarına benzer karanlık bir ortama sürüklenmekte ve hem içerden hem de dışarıdan kuşatma altına alınmaktadır. 1000 yıldır sevgiyle yoğurduğumuz kardeşliğimiz zedelenmekte, milli ve manevi değerlerimiz tahrip edilmekte, asırlardan beri sahip olduğumuz varlıklarımız peşkeş çekilmektedir. Devletle-Milletin arası birlik ve dirliği bozacak seviyede açılmış ve hiç bitmeyen Kürt-Türk, Alevi-Sünni, İrtica, Laiklik, Başörtüsü kavgalarıyla halk bezdirilmiştir. Kurumlar arası kavga da mevcut gerilimi iyice artırmıştır. Halbuki iç ve dış konjonktür; kurumların uyum içinde büyük bir ciddiyetle çalışmasını, devletle milletin barışmasını ve milletin devletin arkasında olmasını gerektirmektedir.

Meselenin çözümü için milli politikalara ve kendi iç dinamiklerimize ihtiyacımız vardır. Kalkınma ancak; o ülkenin tüm maddi ve manevi kaynaklarının en verimli şekilde kullanılması ile mümkün olacaktır. Amaç; üretim-istihdam ve ihracatın artırılarak milli ekonominin büyütülmesi, kalkınma hamlesinin hızlandırılması, muasır medeniyet seviyesinin yakalanması ve sonucunda da hakça paylaşılarak; refah-huzur ve güvenliğin sağlanması olmalıdır. Milli menfaatlerimizden taviz verilerek Türk Milleti’ ni Emperyalist Ülkelerin ve Uluslararası Sermayenin uşağı yapmak değil.

Hükümet olmak kolay değildir. Bu konuları ekonominin yönetimi teslim edilen IMF ile yıllardır içine girmek için uğraştığımız AB ve sözde stratejik ortağımız ABD düşünmeyecektir. Oturulan o yüce koltuklar ve kullanılan devlet imkânları çözüm üretmek, çare bulmak içindir. Devlet erkanı; Şeyh Edibali’nin “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” Atasözüne uygun davranmalı, Yunus’un “Yaratılanı sev Yaratandan ötürü” sözlerinin idrakinde olmalı, kubbede hoş seda bırakmak ve hayırla yad edilmek için “Halka Hizmet, Hakk’a Hizmet” anlayışıyla hareket etmeli, milletle el-ele, omuz-omuza vererek tüm zorlukları aşmalı ve birikmiş tüm meseleleri çözmelidir.

Asya-Avrupa ve Afrika gibi üç kıtanın kesiştiği önemli bir kavşakta yer alan ve coğrafyasıyla büyük bir jeo-stratejik ve jeo-politik değere sahip bulunan ülkemiz konumu itibariyle; tüm dünya milletleri ile ticaret yapma ve ekonomik işbirliğine girme avantajına sahiptir. Yani Türkiye iktisadi bir cazibe merkezidir. Dini ve kültürel bağlarımız nedeniyle çeşitli organizasyonlarda işbirliği içinde olduğumuz Türk Dünyası ve İslam Alemi, Asyalı olduğumuz için irtibatımız bulunan Rusya-Çin ve Hindistan gibi Ülkeler, üyesi olduğumuz AB Ülkeleri, NATO müttefikimiz ABD ile ekonomik ilişkilerimiz devam etmektedir. Türkiye gelişmiş ülkeler içinde 17. sıradadır. Hepimiz ümitvar olmalı, millet olarak titreyip kendimize gelmeli, içinde bulunduğumuz aşağılık kompleksinden bir an önce çıkarak özgüvenimizi yeniden kazanmalı, gayret birliği içinde çok çalışmalı, ortak aklı harekete geçirerek kalkınma seferberliği başlatmalı, ilim ve bilime her şeyden çok önem vermeli, gelecek nesillerimizi iyi yetiştirmeli, milli ve manevi değerlerimizi unutmamalı, birlik ve dirliğimiz üzerinde titremeli ve ülkemizin aydınlık geleceğine gönülden inanmalıyız.

ÖSS ve SBS Sonuçları ve İl Başarısızlıklarının Nedenleri

Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü var der ki ” Herkesin kendine göre bir zevki vardır. Kimi bahçe ile meşgul olmak, güzel çiçekler yetiştirmek ister. Bazı insanlar da adam yetiştirmekten hoşlanır. Bahçesinde çiçek yetiştiren adam çiçekten bir şey bekler mi? Adam yetiştiren adam da, çiçek yetiştirendeki hislerle hareket edebilmelidir…….”

Sizce öğretmenlerimiz bu ifadenin anlamına göre mi çocuk yetiştiriyorlar? Sadece kabahat öğrencide mi? Velide mi? O ilçenin yöneticisinde mi? O ilin Yöneticisinde mi? Soruları hazırlayanlarda mı? Sistemde mi? Gibi soruları uzatabiliriz.

Sokrates’in meşhur bir sözü var “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir.” . Eğitim konularına biraz ilgili olduğumdan dershane yönetici ve öğretmenleri ile bazen de okul yönetici ve öğretmenleri ile eğitim ve öğretim konularında konuşuruz. Çok az konuda yöntem olarak anlaşmışızdır. Sonuçları ortada olmasına rağmen dershaneler merkezden verilen yöntemlerin dışına çıkamıyorlar. Okullar MEB’in ve kendi tecrübeleri diye ifade ettikleri yöntemlerin dışına çıkamıyorlar. Ben çok biliyor ve anlıyor diye söylemiyorum ancak öncelikle Kocaeli ve diğer başarısız illerin hali ortada. Kocaeli bu kadar imkana rağmen hali içler açısı durumda ise sadece Meslek Liselerinin çokluğuna bağlamak ne kadar doğru bilmiyorum.

Yine Sokratesin Talebesi olan Platon’un “Sokrates’in Savunması” adlı kayıtlarda bahsedilenlerden devam edelim “….Benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın… Benim için para ile ders vermekte olduğuma dair  dolaşan sözün hiçbir temeli yoktur., bu da ötekiler gibi asılsızdır. Doğrusu bir kimsenin insanlara gerçekten bir şeyler öğretmesi mümkün olsaydı, buna karşılık para alması bence o kimse için şeref olurdu…. Size doğru söylemeliyi Atinalılar… bütün araştırmalarımda baktım ki asıl bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Bilgisiz denenlerde ise daha çok akıl var…..”  (Erdemlilik üzerine Sokrates yaklaşımı

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=939)

Sadece ve sadece öğrencinin ders çalışması ve çok test çözmesi mantığına uygun yöntem bence yanlış bir yöntemdir. Kavrama dayanmayan her çözüm bana göre yanlıştır. Kavranılmayan konu kayıptır, çelişkidir dolayısı ile sonuçları yanıltıcıdır.

Başarılı il olan Karaman İl müdürünün söyledikleri çok önemli. Başarmayı hedef olarak koymuşlar bu hedefe uygun da yöntemler oluşturmuşlar. Olaylara profesyonel yaklaşmışlar. Top yekun seferlik sonucunda başarıyı yakalamışlar.

Sizce öğretmenler müfredatı yetiştirme maratonu içinde şu ifade ettiklerimi gerçekleştirecek zaman ve iradeyi gösterebilmişler midir? Bu soru Dershane öğretmenleri içinde geçerlidir.

Öğretmen mutlaka derse hazırlanarak gelmiş midir? Yoksa ben her zaman aynı şeyleri anlatıyorum ne gereği var anlayışı ile bir önceki derslerin tekrarı hatta silik fotokopi bilgileri gibi mi? öğrenciye verilmiştir. Derse zamanında başlayıp zamanında bitirmiş midir? Öğrencinin ders hakkında soru sormasına zemin hazırlamış mıdır? Verilen dersin ne kadarını anladığına dair bir ölçümleme yapmış mıdır.? Ortalama sınıf algılarını çıkartım onlara göre ders anlatma yoluna gitmiş midir? Bu soruları uzatabiliriz..

Veli kendi çocuğu ile ilgilenmiş midir? Öğrenci verilen dersleri zamanında yapmış mıdır? Yapmadı ise neden yapmamış veya yapamamıştır. Gibi bir çok soruyu da sorabiliriz.

Bence bunların hepsinin dışında eğitim ve öğretim yapısallık kazanmazsa, sonuçları yapısal yapıları oluşturanların yanında hep başarısızlık olacaktır.

 

Asya’nın Kandilleri Söndürülmek İsteniliyor!

0

“Gönül arzu eder ki, Türkistan meselesinin halledilmesi
Davasında öncülük şerefi, Türkiye’nin hakkı olsun….

İsa Yusuf Alptekin

Esirgeyen, koruyan Allah’ın adıyla
Pek Muhterem Gönüldaşlarım,

Ne yazık ki, uzuvlarımızdan bir tanesi şiddetli bir şekilde sızlamaktadır. Uzak düştüğümüz, hasret kaldığımız, bizim için kutsal olan geçmişimizin ve atalarımızın mirası Kandaşlarımız, Karındaşlarımız,Dindaşlarımız Uygur Türkleri, Çin zorbalığı ve zulmüyle insanlık dışı bir soykırıma, etnik bir temizliğe karşı karşıyadırlar.

Gök Bayrağımızın korkusuz savunucuları Aziz mücahidlerimiz::
Hoca Ahmet Yesevi, Yusuf has Hacib, Kaşgarlı Mahmut, Sultan Saltuk Buğra Han, Yakuphan Be Devlet, Dilşad Hatun, Hoca Niyaz Hacı, Timur Şencan, İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra, Osman Batur, General Abdul Niyaz, General Mahmut Muhitti, Ahmet Can Kasimi, Dr. Mesut Sabri Baykozi,Gani Batur, Hacı Yakup Anat, Abdulkadir El Meragi ve diğer ismini sayamadığım hörmetli büyüklerim sizlerden özür diliyorum.

Özür diliyorum sizden Rus-Çin Oyununa seyirci kaldığım için,
Özür diliyorum sizden Doğu Türkistan Türkü’nün gönülden bağlı olduğu tam İstiklaline erişebilmesi uğruna sizlerle beraber savaşamadığım için,
Özür diliyorum sizden Hür Dünyanın (!) hükümetlerine davanızı, davamızı anlatamadığım yardımlarını sizlere ulaştıramadığım için…

Sizlerin Aziz hatıralarınız önünde derin saygı ve Fatihalarla eğiliyorum.

Belki geç de olsa Türk ulusunun ruhunda çoktan beri uyuyan böyle büyük Türklük bilinci ulu dilek belirmeye doğmaya başlamıştır. Belki bu ulu bilinci ruhunda duymayan pek az miskin-uyuşuk kişiler geri kalmıştır.

Neticeye gelirsek, o bilinç nedir?

  1. Dil sevgisi
  2. Ulus sevgisi
  3. Vatan sevgisi

Her Türk’ün iki çeşit vatanı vardır. Vatan ülkemizin sahip olduğu yer demek değildir .O halde biz Türklerin vatanı şunlardır:

a.  Ulusal vatan
b.  Ülkülük vatan

O Halde VATANIMIZA Sahip Çıkma Vaktidir!!!

Her bir kişi, her bir ulus kendi ulusunu sever. Hatta sevmek ve saymak zorundadır. Ne yazık ki bazı Türkler şahsiyetsizlik, bencillik ve siyasi hayatı için kendi hudutları dışındaki ulusdaşlarını tanımak istemezler. Öyle insanlara bakmamalı! Hatta içlerinde öyle utanmazlar vardır ki, açıktan açığa yabancıların arasında hiç çekinmeden kendi ulusundan olanları yok etmek gerekli olduğunu söylerler. Onlar ise şahsiyetçi, bencil ve kendilerini tanımayan, anlayışsız duygusuz kimselerdir. Başkalarına yaranmak isteyen çıkarcılardır. Veya kendilerini insan sanarak, kap kaçak boşaltıp gezen kara kalplilerdir. Bunlar gibi olunmazsa Türkler kölelik boyunduruğundan kurtulmuş olacaktır .

Doğu Türkistan ve sair mazlum milletlerin istiklallerine kavuşmaları, kültürel, ekonomik aklıselim ve uzun vadeli işbirliği ve yaptırımlarla mümkün hale gelecektir. Bize düşen ÇİN MALı kullanmamak, kullandırmamaktır. Yüce Dinimizin emrettiği şekilde Bilinçli ve Şuurlu olmaktır, Cihad etmektir haksızlığa, zulme, zorbalığa ve emperyalizme karşı… Sahip çıkmaktır değerlerimize ki sahip çıksınlar bize….

Sözlerimi Dilimize, Ulusumuza ve Vatanımıza sahip çıkmak adına Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat üt Türk’ünün giriş metniyle neticelendirmek istiyorum.

Ant içerek söylüyorum, ben Buhara’nın, sözüne güvenilir imamlarının birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalvacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı, Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Allah‘ın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay (hakim) kılmış, Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı.. Dünya uluslarının yularların onlar eline vermiş, Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerine ulaştırmış, Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak,  onlara derdini dinletmek, gönüllerini alabilmek bu suretle her türlü arzuya naili olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir…

Allah’a emanet olunuz

Gökbayrak’a Selam, Oyuncağa Devam

Çin deyince aklıma zulüm gelir. İşkencenin kitabını yazsa yazsa Çinliler yazar. Ejderha tarih boyu sadece Çin‘in değil Çin zulmünün de sembolüdür.

Zulüm deyince aklıma Doğu Türkistan gelir. Türk – İslam Dünyası‘nın en perişan, en yalnız ve en sahipsiz coğrafyası.. 1949‘dan beri el ve ayaklarının çapraz kesilmesinden tutun da nükleer denemelere kadar kobay olarak kullanıldılar. Bizim için hep ‘orda bir köy var uzakta‘ şarkısıydı onlar.

Doğu Türkistan deyince aklıma Mart 1997 gelir. O zamanda da Gulca‘da (Ramazan‘da Kur’an okuyan Uygur kadınları öldürülmüş, cesetleri parça parça toplanan erkeklerin üzerine atılmıştı ve sonra erkeklerin kıyama kalkmıştı) başlayan olaylar için Nizam-ı Âlem Ocakları olarak 600 kişilik miting yapmıştık.

Mart 1997 deyince de aklıma iki şey gelir. İlki; misafirimiz olan Doğu Türkistan Vakfı yöneticilerinin metaneti ki başlarına geleni bağırmadan – çağırmadan ve normal bir hadiseymiş gibi anlatmalarıydı. Biz olsak ortalığı velveleye verirdik ve vermeliydik. İkincisi de akşam Gönüllü Kültür Teşekkülleri‘yle olan toplantı. İsminin içinde ‘Türk‘ kelimesi geçiyor diye ‘Çin’in doğusunda yaşayan Müslüman kardeşlerimiz‘ vb. türevlerle kendine sıkıntı veren kuruluş temsilcilerimiz vardı.

Uzatmalı Emevi geleneği böyledir. Arap olmayan Müslümanlar II. sınıftır yani Mevali. Ama Filistin mevzubahis oldu mu eylemin bini bir paraydı. 2009‘da da öyle olacak diye çok korktum. Çok şükür Başbakan da, Gönüllü Kültür Teşekkülleri (bilhassa Mazlum – Der) de kısmen beni yanılttılar.

Amerika’yı günahım kadar sevmem. Ve antiemperyalist olmayan bir solcuyla, bir milliyetçiyle, bir muhafazakârla işim olmaz. Ama ilk defa Urumçi‘de başlayan olaylarda ABD‘nin varlığından rahatsız olmadım. Karabağ noktasında Azerbaycan‘ın Rusya‘yla yakınlaşmasından da rahatsızlık duymuyorum. Ne demişler: “Sahipsiz bir vatanın batması haktır
Sen sahip çıkmazsan başkaları çıkacaktır

İşin bir de ticari ortaklık kısmı var. İçtiğimiz Coca – cola, yediğimiz Mc.Donald’s, giydiğimiz Levi’s, kullandığımız Ariel, yaktığımız Shell; muhtelif çap ve markada mermi – bomba olarak kardeşlerimize dönüyor dedik, dinletemedik. Boykot, ‘İsrail şaşırma, sabrımızı taşırma‘dan daha önemli dedik ama boykot ettiremedik. Zaten herkesin de bahanesi hazırdı.

Fakat KSO Başkanı Ayhan Zeytinoğlu bana yeminimi bozdurdu. Neymiş, Çin oyuncaklarının ticaretini yapan çok esnaf varmış, zarar görürmüş. Çin bizle oyuncak gibi oynuyor beyimizin haberi yok. Mazereti kabahatinin karesi. Nihat Ergün‘ün hassasiyetinin yüzde biri yok.

Kimimiz şu yabancının distribütörüyüz kimimiz bu yabancının bayisi. Kimimiz Hollanda‘nın yalancısıyız kimimiz Fransa‘nın. Kazancımızın kaderini örümcek ağı imalatına bağlamışız sonra diyoruz ki niye bu zulüm var, dünyanın çivisi mi çıktı?

Ben bir duasız mihrab önünde
Yıkıntı otlarına masal anlattım
Hep acıyı söyledim, acıyı yazdım
Ne acı! Gerçeğin soylu acısı..
[1]
Oyuncak dediğin de ne !..

 


[1] Dilaver CEBECİ

Beş Yıldızlı Rezalet

Yer, halkın tanıdığı adı ile, Derince Sopalı Hastahanesi.
Depremden sonra elden geçirilen Hastahane, adeta 5 yıldızlı bir hizmet tesisi.
Yeni bir statüye kavuştu ve Araştırma Hastanesi ünvanına sahip oldu.
İçine girince insanın içi açılıyor, morali yükseliyor, huzur buluyor.
Bu huzur bazı çalışanlar ve bazı Doktorlarla karşılaşıncaya kadar(!) devam ediyor.

Eğitimdeki çarpıklık, her alanda olduğu gibi sağlık alanında da karşımıza çıkıyor.

Eğitimin içinden gelen biri olarak, eğitim sistemimizden hep rahatsız olmuşumdur.
Bu yüzdende, bütün direnmelerime rağmen, Milli Eğitim içerisinde 9 yıl tahammül edebildim ve sonrasında o camiadan ayrıldım.

Milli Eğitim denilmesine bakmayın, müfredatı eğitime değil, öğretime dayalı ve o da vasatın epey altında bir seviyede.

Öğretilen meslek ne olursa olsun, önce insan psikolojisi okutulmalı herkese bence.
Herkese mesleğinden önce insan öğretilmeli.
Bir insan neye nasıl tepki verir? Hangi davranış onu rahatlatır, hangi davranış asabi yapar? Bu yetenek, herkesten önce hekimlerde olmalı.

Ciddi hekimlerin iddiasına göre sağlıklı yaşamanın sırrının %97’si moralde gizliymiş.
O halde neden bu çok kolay yola pek başvurulmaz da, Kaf dağının yaratıcısı moduna girerler.

Tarih: 07.07.2009
Bu tarih, yeğenimin yaş günü. Ve böyle bir günde yeğenim rahatsızlandı, oğlum da en yakını olan Derince Sopalı Hastahanesine kaldırmış.
Birtakım tetkikler yapılmış ve serum bağlanmış.
İş çıkışı direk hastaneye gittim ve bağlanan serum bitmek üzere.
İlgili birine, “serum bitmek üzere, şimdi ne olacak” diye sordum.
Dr … Bey’e sorun.
Dr nerede?
Falan yerde.
Falan yerin iki girişinden birinden girdim, Dr diğer kapıdan hasta koğuşuna geçmiş.
Dr    Bey
Benim.
Dr beni duyuyor ama görmüyor, çünkü bakma gereği bile duymuyor.
En az Dr. u sorduğum görevli kadar soğuk.
Belli ki Yeşilçam Tıp Fakültesinden mezun olmuş.
Anladım ki yeğenime bakması için kendisinin arzuladığı vakit beklenecekti.
Lütfettiler bir müddet sonra.
Yeğenime durumunu sordu, yeğenim bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordu.
“İyiyim, ancak karnımın alt kısmı hala ağrıyor” dedi.
Yanındaki görevliye “Kan tahlili tekrarlansın” dedi.
Tahlil alındı, 2 adet ilaç yazıp taburcu etti.
Çocuk eve geldi ama, acı gittikçe artıyordu.
Eşim biraz meraklıdır, internetten ilaçları inceledi ve güvenip çocuğa içiremedi.
İyi ki de içirmemiş.
İçseydi belki ağrı hafifleyecek ve çok tehlikeli bir hal çıkacaktı ortaya.
Çocuğun durumuna bakınca “ciddi birşey var” endişesiyle başka bir Hastahaneye götürme kararı aldık.
İlk aklıma gelen Yeni Doğan Hastahanesi oldu ve Derince Sopalı Hastahaneside yapılan tahliller ve çekilen filmi de alarak, apar topar girdik hastaneye.
O Hastanenin çalışanları bir başka sıcak geldi bana.
Biraz bekledik, sıra geldi girdik içeri.
Doktorun ilgisi ve tavrı, hastadan önce bizi tedavi etti.
Hemen tomografi çektirdi ve çocuğun apandisitinin patladığını teşhis etti.
Hemen ameliyat kararı aldı…
Normalde 30-40 dakika süren müdahale 1,5 saat sürdü.
Operasyondan sonra ki doktorun ifadesi; “durumu çok kötüydü”.
Yeşilçam mezunu doktorun ağrı kesicisini kullansaydık bu ifadenin yerini nasıl bir ifade alırdı acaba?
İşin kötüsü, bu olayı anlattığım bazı çevreler de, kendi adlarına benzer olayları yaşadıklarını ifade ediyorlar.

Şimdi kime kızacağımı düşünüyorum: Doktora mı, Doktorla beraber hastane çalışanlarına mı, Başhekime mi yoksa yukarıda da sızlandığım gibi eğitim sistemine mi?

Eksiklik nerede olursa olsun, bize İslam’dan ve Türklükten gelen bir terbiye vardır, o terbiye bile yetmeli.

Genlerimiz aracılığı ile nesilden nesil’e gelen bu terbiyeyi istismar etmeye de hiç kimsenin hakkı yoktur.

 

Bulanlar Kazanıyor

Büyük servet kazandıran küçük buluşlar vardır. Bunun için zeka, şans ve araştırıcı olmak gerekiyor. Günlük yaşamı ne daha kolay hale getirir? Ne daha yararlı olabilir? Neyi değiştirmek gerekir? Gibi…

Konu ile ilgili bazı örnekler ve yaşanmış olayları hatırlayalım. Hollandalı kuyumcu Bensehoten Nikolas nişanlıdır. Bir gün nişanlısını ziyarete gider. Genç kız gergef üstünde nakış işlemektedir. Fakat arada sırada, nakış iğnesi, onu sürekli iten orta parmağına batmakta ve ona acı vermekteydi.

Nikolas kuyumcudur. Nişanlısının iğneyi iten parmağının delik deşik olduğunu görünce, parmağın ölçüsünü alır. Birkaç gün sonra üstünde iğnenin kaymaması için çok sayıda çukurlar bulunan gümüş bir kabı nişanlısının parmağına takar. Yüksük böylece icat edilmiş ve dikiş kutusunun demirbaşları arasına girmiştir.

Artık dikiş dikenlerin parmakları acımıyor ve kanamıyordu. Bu yeni buluş hanımlar arasında süratle yayılmıştı. Nicolas’da her gün aldığı yeni siparişlerle, yüksük yapımını seri üretim haline getirerek büyük paralar kazanmış ve Hollanda’lı zenginler arasında yer almıştı.

İsveç’li Gideon Sundbach, ilik düğme yerine kendi buluşu olan fermuarı 1913 yılında piyasaya sürmüştür. Amerika Birleşik Devletler Silahlı Kuvvetleri bu yeni buluşu askerlerin montlarında kullanmış olumlu sonuçlar almıştır. Ordunun yinelediği büyük çaplı yeni siparişler, Sundbach’ın seri üretime geçmesine neden olmuştur. Ayrıca 1923 yılında sivil hayatta, 1927 de spor dünyasında ve 1934 yılında da moda dünyasında fermuar kullanımı öne çıkarak günümüze kadar ulaşmıştır. Tabii patent sahibi Gideon Sundbach’ı zenginler arasına katarak.

Konserve, 1800’lü yılların başında Napoléon Bonaparte’ın savaşta Fransız ordusuna kesintisiz gıda sağlamak için açtığı 12.000 Frank ödüllü yarışmayı kazanan Nikolas Appert tarafından bulunmuştu.

Konserve açacağı ise 1868’de Ezra J. Warner tarafından icat edilmişti. Ancak Kullanımı biraz tehlikeliydi. 1870’de ise William Lyman kutuyu dönerek açan açacağı tasarlamıştı. Her ikisi de ABD ordusu tarafından ödüllendirilmişlerdi.

Cırt bant ilk defa 1948 yılında İsviçre’li dağcı George de Mestral’in patlayan, açılan, kopan bağların, düğmelerin yerine daha kullanışlı ve pratik bir yöntem bulmak için yaptığı çalışmaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Mestral bu icadını ceplerde, giysi yakalarında ve özellikle çocukların ayakkabılarında uygulamıştır. Böylece geniş bir alanda kullanılan yeni  buluşunu Vel-cro (Kadifeli Kanca) adıyla tescil ettirmiştir.

Hiç kuşku yok ki yaklaşık 60 yıldır insanların hizmetindeki cırt bantlar M. George de Mestral’i de hem maddi hem de manevi yönden zengin etmiştir.

 

Bilgi Toplumuna Giden Yolda Bilim Parkları

0

İnsanımız şu evrensel gerçeğin farkında değildir: Bir toplum ancak yeni ürünler, yeni düşünceler geliştiren insanları varsa varlığını sürdürüp yüceltebilir, yoksa bir aşiretten farkı kalmaz.

Bugün dünyanın geldiği noktada, milletlere artık tek şey zenginlik sağlayabiliyor:  Sanayide, ticarette, bürokraside, politikada, hatta sanatta buluşçuluk ve düşünce üretimi.

Bilgi toplumlarının ne ürettiğine, onlara zenginliği neyin sağladığına dikkatle bakarsak, altında yine buluşçuluğu görürüz. Son 120 yılda buluşlara alınan patent sayısı yaklaşık 6 milyondur. Bugün ise A.B.D.’de her hafta 6000 ila 9000 arasında patent başvurusu yapılmakta, bunun hemen hemen yarısı tescil edilmektedir. Esas patlama, bilgi üretimindedir.  Artık ulusların övünebilecekleri tek şey, ne kadar icatçı olduklarıdır. Ne kadar patent başvurusu yapıldığı ve bilimsel bilginin hayatımızı ne kadar kuşattığıdır. Çünkü bunu yapamayanın yeri bellidir ve o yer beşinci sınıf işleri yapacak olanların arasıdır.

Şu soruları sormama izin verin: Acaba kaç anne-baba, çocuklarına aldıkları bir oyuncağı parçalayıp içindekileri görmek isteyen çocuğunu hoş görür, dahası, kırması için özendirir?

Acaba, kaç milletvekili veya belediye başkan adayından vaat olarak, bir “Bilim Merkezi = Bilim Parkı” kurması istenmiştir? Kaç milletvekili veya belediye başkanı böyle bir vaatte bulunmuş ve bu vaadiyle seçim kazanmıştır?

Acaba kaç kişi Van Gölü’nün niçin yükseldiğini merak etmektedir?

Acaba kaç öğrenci, Yeni Çağ’ın niçin İstanbul’un fethi ile başladığını merak etmiştir?

Acaba kaç vatandaşımız, niçin herkesin bize düşman olduğunu merak etmektedir?

Ve acaba kaç kişi niçin meraksız olduğumuzu merak etmektedir?  Buluşçuluğa giden yol bilimsel meraktan geçer. Popüler kültürün gençlerimize ve çocuklarımıza dayattığı dedikodu merakına kapılmamış birkaç genç ve çocuk bulabilirsek onlara bilimsel merakı aşılamamız gerekmektedir. Ayrıca eğer 2 üniversitesi, 3 teknoparkı ve serbest bölgesi olan teknoloji üssü Kocaeli’yi “bilim kenti=science city” yapma gibi bir düşüncemiz varsa mutlaka bu çalışmayı gerçekleştirmek durumundayız. Bunun için yapılacak en doğru işlerden birisi de bilim parkları veya discovery ( icad, buluş ) parkları kurmaktır. Yerel yönetimler yol kenarlarına 9 çiçek yerine 7 çiçek dikerlerse ve temalı parklar ( deprem parkları, bilim parkları, tarihe yolculuk parkları, aromatik tıbbi bitkiler parkları, gül parkı vs.) kurmak gibi bir anlayışı benimseyebilirlerse bilim merakına hizmet edecek böyle bir aktiviteyi gerçekleştirebilirler.

Bilim parkları aslında dünyada çok yaygın olan ve çocukların bilime olan ilgisini artırmak amacıyla kurulmuş müzelere verilen isimdir. Bu müzelerde bilimsel deneyleri çeşitli cihazlarla anlatan, ilginç bilimsel gerçekleri basit mekanizmalarla gösteren ve teknolojinin tarihsel gelişimi hakkında da bilgi veren değişik uygulamalar bulunuyor. Bu uygulamalar yediden yetmişe herkesin ilgisini çekecek şekilde, özellikle de çocukların anlayacağı şekilde basit ve renkli bir şekilde tasarlanıyor. Bu mekânları ziyaret eden çocuklar bilgi ile iç içe oluyor ve oynayarak öğrenme şansı yakalıyor. Bilimsel gerçekleri derinlemesine kavrayan çocuklar, öğrenme şevki ve heyecanı kazanıyor. Böylece bilime ilgili ve yeteneği olan çocuklar daha çabuk keşfediliyor ve çocuklar öğrenmeye ve keşfetmeye daha yatkın hale geliyorlar.

Bilim parkları Türkiye’de bilime ve teknolojiye yapılacak en iyi yatırımlardan birisidir. Çünkü çocukların içindeki bilim merakının ortaya çıkması için okullarda verilen eğitim yeterli olmuyor. Bu nedenle çocuklara farklı şekillerde bilimi sevdirmek ve teknolojiye olan meraklarını uyandırmak gerekiyor. Bunun yapılabileceği en iyi mekânlar ise bilim parklarıdır.

Bu düşünceden yola çıkarak Sayın Büyükşehir Belediye Başkanımıza sunumlarımızı yaparak onun liderliğinde Kocaeli’de SEKA fabrika alanına bir bilim parkı, bilim merkezi kurmak amacıyla yola çıktık. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Kentler böyle çalışmalarla dönüşebilirler. Bilimsel merak bu şekilde uyandırılabilir. Nitelikli işler nitelikli bir kentin oluşum şartıdır.

Nitelikli bir kent Kocaeli’de üretmeye ve çalışmaya devam dileğiyle…