19.2 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1315

Bosna-Hersek Gezisi Notları – 3

0

Üçüncü gün:

Mostar şehrine hareket. Kaldığımız otelde rahat bir dinlenme gecesi geçirdikten sonra Mostar’a hareket ettik. Otelimiz Saraybosna’da Ilıca denilen bir bölgede yer almakta. Otellerde kaplıca suyu mevcut hafif kükürtlü ve kireçli sıcak suları var. Otelimizin adı Terme Otel 4 yıldızlı. Rahat edilebilen bir otel.

Yollar dar yer yer yeni yerler yapılmış tünellerden geçerek ve bir nehri takip ederek dağın yamacından gidiyoruz. Nehir çok güzel yanında dinlenme tesisleri var. Bizde bu tesislerden faydalandık Boşnak kahvesi içerek yorgunluğumuzu atıyoruz. Hatta nehrin kenarına kadar giderek balık ve yaban ördeklerini de yakından inceleme fırsatımız oldu.

Bosna Hersek, nehirleri ve akarsuları bol olan bir ülke. Mostar’a gittiğimizde Mostar Köprüsü’nün üzerinde bulunduğu Neretva nehri de bunlardan birisi. Mostar Akdeniz’e doğru aşağılara gittikçe iklimi ve yerel tabii dokusu ile Akdeniz ikliminin özelliklerini göstermekte.

Hedefimizde öncelikle Hırvat sınırı yakınında sınıra 7 km uzaklıkta bulunan Türk köyü bulunmakta. Köy Neretva nehrinin kenarına kurulmuş mütevazi bir Türk köyü. Adı POCITELİ. Bizi köye yaklaştığımızda Osmanlılardan kalan bir kale karşıladı. Yerden yaklaşık 250 metre yükseklikte köyün hakim tepesi üzerinde hala dimdik ayakta. Kalenin bulunduğu tepenin eteklerinde Türk Köyü kurulmuş. Savaş sırasında Hırvatlar tarafından ev ev bombalanan köy camisi ile birlikte yerle bir edilmiş. Onlarca şehit vermişler.

Savaştan sonra bu köy Türkiye Cumhuriyeti tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Eski dönemden sadece 3 aile kalmış; Köyün İmamı ve iki komşu aile.

Köyün  Camiisi eski hali ile ve eski taşları ile aslına uygun olarak yapılmış. Tavanı tuğla döşeme, mihrap ve minberi  Osmanlı tarzı olarak yapılmış, minberin bir tarafında Al bayrağımız diğer tarafında yeşil çuhadan Osmanlı bayrağı sallanmakta. Camii, ortada, yan duvarların üstüne oturtulmuş bir büyük kubbe ve dış avlu üzerinde yer alan 3 küçük kubbeden oluşmakta. Köyün tüm yolları Osmanlı kaldırımları ile donatılmış. Camiinin 20 metre ötesinde saat kulesi, duvarında Bosna Hersek bayrağı ile gururla durmakta. Tahminim Hırvat tarafından doğru gelebilecek saldırılara önlem olarak yapılmış bir nevi serhat köyü Türk Pociteli köyü. Camiini alt tarafında tarihi bir hamamı mevcut tadilat devam ettiği için gezemedik. Tüm evlerin çatıları yassı taşlarla kiremit olarak örtülmüş. Camiinin üst tarafındaki mahallede çok güzel bina edilmiş Osmanlı evlerini görmek mümkün. Kendinizi Anadolu’nun herhangi bir köyündeymiş gibi hissediyorsunuz.

Kale geniş bir avlu ve avlunun ortasında geniş bir kule ile birleştirilerek yapılmış. Daha önceleri kalenin içinde yaşayanların istifade ettiği bugün bile hala ağzına kadar suyla dolu olan bir kuyu var. Kalenin surları köyün tamamını kapsayacak şekilde yapılmış. Pociteli köyünde bir müddet daha kaldıktan sonra Tekke (Blagay) a doğru hareket ettik.

Blagay, Mostar’ın güneyinde bir yerleşim yeri. Buna nehrinin çıktığı yer. Aynı zamanda Alperenler Tekkesi’nin bulunduğu yerleşim yeri. Buna Nehri, Arkası dağ olan 150 metreye yakın büyük bir kayanın kovuğundan çıkmakta. Debisinin saniyede 43.000.m3 olduğunu  öğrendik. Kaynağın  etrafı çok güzel düzenlenmiş, Buna Nehri’nin serinliğini yansıtan görüntü içinde aşağılara doğru akıp gitmekte. Çok leziz alabalıklarını söylemeden de geçemiyeceğim.

Nehrin çıktığı büyük kayanın dibinde Alperenler Tekkesi bulunmakta. 550 yıllık bir tarihi olan bu tekke Anadolu üzerinden gelen gönül erlerinden birinin buraya yerleşerek İslamı tebliğ etmesi ile yerleşim alanı haline gelmiş. Bir rivayete göre burada Sarı Saltuk’un ders yaptığı söylenmekte. Bundan dolayı Sarı Saltuk Tekkesi veya Blagay Tekkesi olarak da adlandırılmasına rağmen Alperenler Tekkesi ismini bilmeyen yok burası için. Bu tekkeler fethe zemin hazırlamış. Fetihler kansız gerçekleştirilmiş. Mevlevî dervişlerinin kurduğu, Kadirî ve Nakşî Dervişleriyle bugün de işlevselliği devam eden tekkede dağın içerisinden çıkan muhteşem suyun kıyısında lokumlu kahvemizi içip tarihin derinliklerine yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Mostar Müftüsü Ziyaeddin Ahmed İbn Mustafa’nın Blagay’da bir halveti tekkesi inşa ettiğini yazıyor. Blagay’ın bir çok yerinde şehitlikleri görüyoruz hepsine dualar ederek buradan ayrılıyoruz.

Sanatsızlık

Şimdilerde bir şehri gezerken ilk uğranılacak yerlerin başında o şehirde açılmış büyük alışveriş merkezleri gelmektedir. Dünyaca ünlü markaların yer aldığı bu tür modern çarşıların göz boyama kuvveti sandığımızdan fazladır.

Bolca aydınlatılmış yüksek tavanları, aynalandırılmış yüzeyleri ve her türlü yiyecek içecek imkânlarıyle bu çarşıları gezen vatandaş, nihayet ülkemizin hayli geliştiğine de iman getirecektir. Acaba öyle mi?

Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak dünyadaki örneklerine bakarak bu çarşılarla pekala mümkün görünüyor. Ya insan faktörü? Bireyler olarak muasır medeniyetleri bazı konularda yakalamış olmak bizi başka ve asıl önemli meselelerden azade kılmaya yetiyor mu? Ki, asıl mesele, muasır medeniyetleri yakalamak değil onların  fevkinde, çok daha iyisini ortaya koyabilmekte.

Bir şehri gezerken diye başladık ya, en görülesi mekanlar deyince aklımıza parklar, müzeler, saat kuleleri, önemli yapılar, varsa tabiat güzellikleri gibi pek çok yer akla gelir de şehrin heykelleri nedense fazla ilgimizi çekmez. Gezip gördüğümüz şehirlerin meşhur meydanlarında mutlaka bir Atatürk heykeli vardır meselâ; genellikle at binmiştir veya ayakta kararlı bir duruşla tasvir edilegelmiştir. Bu heykellerden belki de en sözü edilesi Taksim Cumhuriyet anıtıdır. Çünkü orada Atatürk ve millet, bir bütün olarak ayakta, hareket halinde tasvir edilmiştir. Bu heykeldeki hareketlilik abidenin dört cephesini de kapsar. Şayet yanında durup birkaç dakikalığına geleni geçeni seyre koyulacak olursak şunu görürüz: İnsanlar bu abidenin önünde durmuş, birilerini beklemekte, randevulaştıkları insanlarla bir an önce buluşabilmek için cep telefonlarını kulaklarına yapıştırmışlardır. Kimsenin başını kaldırıp yanlarında duran bu kompozisyona bakmadıkları, genelde kimsenin dikkatini fazlaca çekmediği görülür. Çünkü bizler heykellerle pek ilgilenmeyiz. Heykeller millet olarak ruhumuza fazlaca nüfuz edememişlerdir.

Oysa milli gelirimiz nereden nerelere gelmiş, otoyollarımız özel arabaların istilasına uğramış, alışveriş merkezlerimiz insanla dolup taşmıştır. Şehir merkezlerimiz lokanta, kafe, dürümcü, dönerci dükkanlarından geçilmez, fazladan seyyar arabalarda mısır, kestane, Şam tatlıcıları, nohutlu pilav arabaları, olmadı,  çekirdek çitleyen iki ayaklı çekirge orduları, daha neler neler…

Oysa, altıyüz yıl dünya barışının nabzını tutmuş, yedi düvelin gönlünü çelmiş bir millet sanat vadisinde nihaî eserleri vermeli değil miydi? Hürriyetin, merhametin, kardeşliğin heykellerini dünyaya biz dikmeyeceksek kimler dikecek? Bize has ululukların, enginliğin, manevi zenginliğimizin eserlerini, Batı’nın anlayacağı sanat dilleriyle ifade edebilmek elbette yine bu millete düşecek. Ama önce heykellere başımızı kaldırıp nazar atfetmek lazım. Onları görmemiz, bize neler hatırlattıklarını, bizim için ne ifade ettiklerini yeniden düşünmemiz lâzım.

Pekiyi ama heykeller bizi niye ilgilendirmez? Niye görende bir heyecan, bir kıvanç, bir övünç yaratmaz? Niye acaba?

Batı ülkelerinde şehir meydanlarını süsleyen heykeller o şehrin, o milletin ruhunu yansıtır. Oralara gitmemiş olanlarımızın bile resimlerden, gazetelerden, dergilerden o şehirlere aşinalığı vardır. Çoğu zaman gidilip görülecek dünya kentlerinin başında Paris, Roma, Venedikle başlayan listelerimiz olur. Çünkü orada görülecek çok şey vardır, başta şehrin alametifarikası olan heykeller, havuzlar, meydanlar…Batı’ya hayranlığımız böyle konularda diz boyudur. Kendi heykellerimizin önünde can sıkıntısından esner dururuz. Çünkü bizi birbirimize bağlayan ortak tarihimizi, ortak akidemizi bize hatırlatacak, hatırlatmakla kalmayıp yeniden kanatlandıracak eserleri henüz verememişizdir. Bizim bir Musa heykelimiz hiç olmasa da olur. Fakat bir Fatih Sultan Mehmet Han, bir Osman Gazi, bir Uluğ Bey heykelimiz, onlara yakışır güzellikte bir heykelimiz niçin olmasın? Bakanları hayrete, huşûya garkedecek, haşyet duygularıyle heyecanlandıracak heykellerimiz artık olmalı.

Buna önce bizler, millet olarak ihtiyaç duymalıyız. Sanatkârlar olarak ihtiyaç duymalıyız. Bu eserleri henüz verememiş olmanın sıkıntısını, cenderesini ve nihayet ihtiyacını duymalıyız.

Yoksa ” hadi bizde de birkaç heykel oluversin.” anlayışıyle bizler ancak, bahçelerimize, balkonlarımıza alçıdan birer ördek, kaz veya uyduruk bir kartal kondurmayı sanatseverlik zannedeceğiz.

Ama zenginlik başa beladır, kimilerimiz kazla ördekle yetinmeyip evlerimizin önüne fil heykeli kondurabilir. Veya bir gergedan… Evlerimizin, bahçelerimizin tanzimi, tezyini artık zevkiselimimize kalmış bir keyfiyettir.Bizim testilerde vaktiyle ne güzel üzüm suları, ne leziz meşrubatlarımız olurdu ve her testi ne güzel sızdırırdı içindekini.

 

Mozaik mi? Türk

0

Emeğinin bereketini elinin nasırına, hayatının çilesini sırtının kamburuna yüklemiş ananın ümit çiçeği; selvi boylu, kalem kaşlı, ela gözlü kızı, şahin bakışlı delikanlımın yavuklusudur Ebru. Darılamayacak kadar sevdiği Nazenin’inin yarattığı burukluğun oluşturduğu renk renk desen desen duygular yumağıdır. Öteki olamayacak kadar farklılıkların uyum içerisinde benzeşerek yan yana duruşlarının adıdır Ebru. Yüklendiği anlam ile, Türkçeleşmiş yani millileşmiş bir kelimedir.

Selimiye camisini, Türk medeniyetinin bir şaheseri olarak seyretmeyenimiz, gurur duymayanımız var mı? Yoksa Selimiye’de vakit namazını eda ettikten sonra Tanrı’ya yakarmak için avuç açtığımız mabedin Türk-İslam uygarlığının şaheseri olarak görmeyenimiz  var mı?

Sevdiğinin her akşam geç kalışından bıkan sevgilinin, sevgilisini uğurlarken “Bu Akşam Gün Batarken Gel” yakarışının akabinde “Niçin a Sevdiğim Niçin” şarkılarını Türk mistik anlayışının duygu yoğunluğunda dinlemeyenimiz  var mı?

Ebediyen Sana yok, ırkıma yok izmihlal:” mısralarında işaret edilen milletin Türk Milletinden başkası olmadığını anlamayanımız  var mı?

Bağımsızlığımızın dinamosu, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinin temelini oluşturan, Yüce Önder   Gazi M.K.Atatürk’ün fikir babam dediği “Türkçülüğün Esasları” adlı eserin yazarı Kürt asıllı Ziya Gökalp’ı Türk müteferriği olarak anmayanımız  var mı?

Adımızı manalandırırken “Kamus-i Türki”ye Türkçe anlam yüklemiyor diye bakmayanımız  var mı?

Lahmacunu, Adana kebabını, cağ kebabını, nokulu,…, damak zevkimize uymuyor diye yemeyenimiz  var mı?

Eserleri ile dünya sanat tarihine mührünü basan Mimar Sinan, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Türk Musikisi üstatları olarak dünya musiki tarihinde hak ettikleri yerini alan Nikagos Ağa, Tatyos Efendi, dilbilimci Şemsettin Sami, fikir ve aksiyon adamı Ziya Gökalp,…, saymakla bitmeyecek daha niceleri Arnavut, Pomak, Laz, Çerkez, Kürt asıllı farklı din ve mezheplerden Türklerdir.

Bu birliktelik “öteki” olamayacak şekilde evlilik ağı ile de örülmüştür. Arkadaşının şahadetinin ortasında kendi şahadetinin başlayacağını bilerek onun yerini alıp üst üste yıkılan birer çınar gibi şahadet şerbetini içmeye can atışı,  öz kardeşlik duygusundan başka nasıl izah edilebiliriz.  Bu ruh değimlidir “Ümidin Bittiği Yerde Türk’ün Kudreti Başlar” vecizesini altın harflerle tarihe yazdıran.

Sen mermeri yaratırsın;

Ben ondan saray yaparım!

Suya ektiğin kamışı

Keser, biçer ney yaparım!

Gökteki öksüz dilimi!

Bayrağıma ay yaparım.

Üstat Arif Nihat Asya bu mısralarında coğrafyayı vatan edinmemizdeki kültür derinliklerini milli duyarlılıkla sunmaktadır.

Siyasi ve kültürel olarak inşa edilen ortak bir tarihin ve Türkçe ile tanımlanmış kolektif kimliğin adı Türk’tür.

Ateş üzerine bağdaş kurup türkü yaktı Türk’ü söylemek için. Yazı yazdı kar taneleri üzerine, eriyip su olduğunda dünyayı dolaşsın Türk’ü  anlatsın diye.

Yalçın dağların yakıcı güneşinin esmerliği, Karadeniz’in azgın dalgalarının kıvraklığı, hazanın sarışınlığı, Akdeniz’in berrak sularından maviliği ile renklendi. Tenleri farklı, kanları al bayrağın rengiydi.

Bu canlar, Anadolu’nun rengiyle renklenip desen desen rengi ile renklendirdi Anadolu’yu. Kucakladı berrak suyun üzerinde kaderini. Su kadar saf Anadolu’da aynı saflıkta saf tuttu.

Ecdadımızın yedi bin yılı aşkın bir süredir sabırla inşa edip bugüne hediye ettiği bu birlikteliğe bir sıfat yakıştırılacaksa, bu isimlendirmede sabır ve sadakat anlamlarının da yüklendiği “EBRU” denmesi daha gerçekçi bir isimlendirme olacaktır.

Bu renk iç içeliğini desen desen ayrılabilecek şekilde görüp “kilim” benzetmesi yapılmaktadır. Bu benzetmeyi yapanları samimiyetlerinden şüphe etmemekle birlikte dikkatsizliklerini hatırlatmakta fayda vardır.

Afyon mermeri, Oltu taşı,  ne Eskişehir lüle taşı, ne Trabzon çimentosu, ne Kütahya kili, ne biri ne her birinin bağlanmasından oluşan “mozaik”e hiç benzemeyiz. Mozaik değiliz biz. Çünkü mozaik, gerek lügat gerekse toplumsal hafıza olarak, nitel ve nicel olarak farklı nesnelerin bir araya getirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu birlikteliği keyfi olarak ayrıştırabilirsiniz. Türkiye Türklüğü’nü ayrıştırabilmek imkânsızdır. Mozaik benzetmesi yapanların büyük çoğunluğu gördüklerini değil, görmek istediklerini tanımlamaktadırlar.

Kulak kiri ile gerçekler arasındaki farkı, köşenin adına uygun duygu ve düşünce içerisinde becerebildiğim ölçüde sizlerle paylaşacağım.

Bu beraberlikte sessiz çoğunluğun sesi olmaya çaba harcayacağım. Eksik kalanları ise, siz değerli okurların eleştirileri ve önerileri ışığında değerlendirmeğe çalışacağım. Ama hiçbir zaman emiştiren, asla karıştıran duygu ve düşüncelere yer vermeyeceğim.

19 Temmuz’un Anlamı Ne?

0

İnsanların, toplumların hayatlarında önemli tarihler vardır. Bu tarihler, kişilerin, toplumların yaşam süreçlerinde oluşturdukları olumlu ya da olumsuz değişiklik büyüklüğüne göre anlam kazanır. Bazı günler adeta kutsallık kazanır. 19 Temmuz da Türkiye için önemli bir gün olacak.

4207 Sayılı Kanun ile bir yıl önce kısmen başlatılan sigara içme yasağı bu tarihte kemale ulaşacak. Bu tarihten itibaren, lokantalarda, kahvehanelerde, insanların toplu bulunduğu yerlerde kesinlikle sigara içilmeyecek. Bu yasak, daha önce eğitim ve sağlık kurumlarında başlatılmıştı. Yasağın alanı genişletilince, benim gibi, sigaradan nefret edenler rahat bir nefes almış olacak. Kim ne derse desin, mevcut hükümet bu yasakla bile alkışlanmaya değer.

Oldum olası, sigarayı hiç sevmedim, sigara içenlere karşı ön yargılı oldum. Onları anlamakta hep zorlandım. Pek çok öğrencimi sigara içmekten vazgeçirdim, içmemeye yemin ettirdim. Üzerindeki ağır kokudan sigara içtiğini anladığım öğrencilerimle bir diyalogumu sizinle paylaşmak isterim:
Sana birisi aptal dese kızar mısın?
Kızarım.
Akıllı olduğunu düşünüyor musun?
Evet.
Peki, akıllı insan kendisine zarar verir mi?
Hayır.
Sigara kişinin bedenine zararlı mıdır?
Evet.
Sen bu zıkkımı içerek akıllı olmadığını söylemiş olmuyor musun?
Cevap yok. Bunun üzerine cebindeki sigara paketini çıkarıp zafer kazanmış bir komutan psikolojisiyle ayağının altında ezmelerini istediğimde pek çoğu bunu gerçekleştirdi, bir daha, söz vermek zor da olsa, içmemeye söz verdi, yemin etti.

Sigara alışkanlığını hep bir ilkellik, az gelişmişlik olarak algıladım. Sigara içenlere hem kızdım hem acıdım. Bazılarına hakkımı helal etmeyeceğimi söyledim. Çok zaman onlardan beklediğim anlayışı göremediğimi itiraf etmek zorundayım. Rahatsız olduğumu bildikleri halde büyük bir yüzsüzlükle sigara içenlere katlanmanın ıstırabını duydum. Otobüslerde sigara içmenin serbest olduğu dönemlerde sigara içenlere, hatta şehirler arası seyahatlerimde sigarasını mola sonrasında otobüse binerken yakanlara beddua ettim. Bizim, birey olarak yapamadığımızı hükümetin kanun gücüyle yapıyor olması beni pek memnun etti, benim gibi sigara düşmanlarını da sevindirdiğine eminim.

19 Temmuz’da başlayacak kesin yasaklar için Kocaeli Büyük Şehir Belediyesi ve yerel belediyeler ile valiliğe bağlı kurumlar duyurular hazırlıyorlarmış, toplantılar yapıyorlarmış. Halkı bu konuda bilgilendiriyorlarmış. Zabıta ekipleri oluşturulmuş, zabıta eğitiliyormuş. Yasalar, ancak uygulandığı zaman bir değer ifade eder. Bu yasağın uygulanmasına, şiddetle ihtiyaç var. Yasaktan sigara tiryakilerinin de memnun olacakları kanaatindeyim. Kendine zarar vermeyi tiryakiliğe dönüştürmüş olanlara kanun gücüyle yapılan bir iyiliktir bu yasa. Hiçbir insani değer, kişinin kendisine zarar vermesini meşru kılamaz. Bu yasak ve yasa insanın kendisini ve çevresini koruması adına gereklidir. Buna sahip çıkmak da inancımızın, insan sevgimizin ve insana verdiğimiz değerin gereğidir.

Her koyun kendi bacağından asılır, diyenlerle bir işimiz yok bizim.

Düğünlerimiz ve Eğlence Kültürümüz

Yaz aylarında düğünler, sünnet düğünleri ve tatil imkânları yoğunlaşmakta. Düğün ve tatil yapma şeklimiz ve eğlencelerimiz, millet olarak eğlence kültürümüzdeki farklılıkları ve yaşanmakta olan değişimi daha çok hissetmemize vesile oluyor.

Davetli olduğumuz düğünlerde farklılıklar çeşitli bakımlardan dikkat çekiyor:

Kıyafetler, özellikle gelinin ve davetli hanımların kıyafetleri, kapalı- açık (tesettürlü- dekolte), pahalı- ucuz şıklık arayışları.

Düğünün icra ediliş yeri, nikâh salonu, düğün salonu, lüks otel veya ev (sokak düğünleri birçok yerde yasaklandı.)

Müzik icra edilip edilmeyişi, icra edilen müziğin türü, ilahili, Batı tipi dans, Türk folklor oyunları, Kumkapı meyhaneleri kültürünü yansıtan oyun ve parçalar.

Alkollü içki tüketilenler ve tüketilmeyenler.

Bazı düğünlerde sadece mahalli kültür (âdetler, müzik ve oyunlar) yansıtılır, bazılarında ise her yörenin ve her kesimin kültüründen esintiler yer alır. Kocaeli ve İstanbul gibi Türkiye’nin her yöresinden insanların harmanlandığı yerlerde, bu kültürlerin hepsinin yansıtıldığı düğünler daha yaygındır.

Bu tür düğünlerde herkes kendine hitap eden bir şeyler bulabildiği gibi, hiç tat almadığı, hatta rahatsız olduğu uygulamalar da bulabilir.

Hangi tür ve hangi mekânda olursa olsun, düğünler Türk sosyal hayatı için çok önemli etkinliklerdir. Özellikle herkesin birbirini tanıdığı köy ve ilçelerde ailelerin haftalık programı, o hafta yapılacak düğünlere göre planlanmaktadır.

Konda‘nın Şubat 2009’da açıklanan “Biz Kimiz?” isimli araştırmasına göre, Türkiye’de başını örtenlerin oranı yüzde 72,1 dir. “Buna karşılık ‘gelinin başının açık veya kapalı olması beni ilgilendirmez‘ diyenler toplumda çoğunluktadır ve toplum bu konuda hoşgörülüdür.”

Kanaatimce bu hoşgörü, farklı tarz düğün törenlerine karşı daha da yükselmektedir.

Farklı hayat tarzlarına sahip dost ve akrabaların, kendi tarzlarına aykırı gelen düğünlerde bir araya gelip, ortak sevinci paylaşabildiği sıkça görülmekte. Bu konuda müziğin ve folklorik oyunların veya Batı tarzı dansların etkisini göz ardı etmemek gerek.

Ancak Batı dansları yapanların da, Türk halk danslarını yapanların içinde de eğitim almışların azlığı düğünlerin estetik kalitesini düşürmekte.  Son zamanlarda Türk halk danslarına karşı gençlerde artan bir merak ve folklor eğitiminin artmakta oluşu bu zafiyeti azaltmaya başladı.

İlahi ve dualarla yapılan, folklorik özelliklerden ziyade, dini ritüellerin ön plana çıktığı düğünlerin oranı çok fazla değil. Geçen nesilde çok yaygın olan kadın ve erkeklerin ayrı mekânlarda düğün eğlencesi yapması uygulaması da (kına geceleri hariç) oldukça azalmış durumda.

Genellikle ekonomik sebeplere dayalı olarak sadece nikâh memuru ve davetliler huzurunda nikâh akdinin gerçekleştiği törenlerin oranı ise gün geçtikçe yükselmekte.

Nikâh törenlerine siyasiler veya mülki amirlerin katılması halinde, bazen evlenecek çiftler bile arka planda kalıp, davetliler basın mensuplarının arkasından töreni izleyebilmekte. Katılan VIP sayısı çoğaldıkça alışılmış iki şahit sayısı çoğaltılmaktadır. Bu durum, devlet büyüklerinin öncülüğünü yaptığı yeni bir âdet haline gelmiş oldu.

Çoğunluğu teşkil eden ortalama Türk düğünlerinde ise, yemekli eğlenceli törenler yapılmakta. Eğlence, gelin ile damadın batı tarzı dansları ile başlamakta, yakınların dans etmelerine imkân verecek müzik ile devam etmektedir. Herkesin katılabileceği Türk Müziği şarkıları ile ortak payda genişlerken, coşku ve eğlencenin dozu, halk oyunlarının oynandığı, halayların çekildiği son bölümde yükselmekte. Bu bölüm, her iki ailenin kökenine göre, yöresel folklor lezzetlerinin tadılmasına da imkân vermektedir.

Düğünlerde genellikle Azerbaycan’lı Ekber’in sözlerini hatırlarım. 2001 yılındaki Azerbaycan seyahatimizde, bizi ailesiyle birlikte yemek ve eğlenmek için “Gülistan Sarayı” adı verilen gazinoya davet eden, şair Şahmar Ekberzade’nin üniversitede okuyan şair oğlu Ekber’in. Israrla halk oyunlarına katılmam için davet edildiğimde, “bilmiyorum” cevabını vermiştim. Ekber şaşkınlık ve hatta kızgınlıkla, “âbey, Türk evladı Türk oyunlarını bilmemek olar mı?” demişti. Anlamıştım ki, yaklaşık 80 yıllık Rus esaretinde, Türk kimliğini korumanın bir aracı olmuştu halk oyunları.

Düğünlere iştirak edenleri iki kategoriye ayırabiliriz: Birinci grup düğünün sevinç ve neşesini paylaşanlar, diğer grup ise bir görevi yapmak üzere iştirak edenler. (Ortak sevinç ve neşeyi paylaşma adına yapılanların önemli kısmı eğlence adabından uzak olabilmekte. Bilhassa ölçüsüz alkol kullanımının nahoş sonuçları olabilmektedir.)

Düğüne iştirak eden herkesin ortak görev anlayışını birleştiren an, “takı takma” törenidir. Ağır bir düğün masrafı ve hatta borçlanma içine giren çift için destek anlamına da gelen, takı takma âdeti başka ülkelerde var mı bilmiyorum. Ama bize yakışan bir güzellik olduğunu düşünüyorum.

Sözü düğünlerde çokça söylediğimiz bir cümleyle bağlayalım: Allah böyle güzel günlerde bir araya gelmeyi nasip etsin.

Uydurulan Yalanın Gladyatörleri

0

Türkiye son birkaç haftadır orijinalinin mevcut olup olmadığı belli olmayan bir belgenin, yani İrtica ile Mücadele Belgesinin, sanal olarak çoğaltılmış olan kopyalarını tartışmaktadır. Bu kopyalar öyle bir etki bıraktı ki günlerdir devletin tepesi bu belgeye kilitlendi. Muhalefet ve iktidar çevreleri kopyanın kopyası, çerçevesinde düzenlenmiş olan deliller ve görüşler etrafında kutuplaştı. Mahkemeler bu kopya belgenin hangi hukuki kriterlerle değerlendirileceğini çözümleme noktasında ciddi açmazlarla karşılaştı. Sorun hala tartışılmaya devam ediyor. Gündem bu belge etrafında şekilleniyor.

Ortada gösterime konan bir belge var. Bu belgenin orijinali ise mevcut değil. Belgenin, bürokratik olarak emir komuta zinciri esasına göre yapılanmış olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin bazı birimlerince, hazırlandığı iddia edilmektedir. Belge olduğu iddia edilen bu metnin, Genel Kurmay Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleri ile uzaktan yakından ilişkisi olmadığını, Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ heceleyerek açıkladı.

Gazete sütunlarında bu metnin Genel Kurmayın görüşlerini yansıttığını var sayarak, Türk Silahlı Kuvvetlerini darbe planı yapmakla suçlayanlar oldu. Hükümet yetkilileri TSK’yı darbe ve psikolojik hareket planları yapmakla suçladı. Muhalefet Hükümeti bu belgeyle ilgili varsayımları esas alarak eleştirdi. Yargının konuyu nasıl ele alacağı bir muamma olarak ortada duruyor. Çatışan tarafların görüşlerinin sahihliğini veya sahteliğini bir yana bırakalım. Onlar üzerinde bir söylentinin belgeye dönüşmüş biçimi, çatışmanın muharrik gücü olarak etkisini gittikçe arttırmaktadır. Asıl önemli olanda burasıdır.

 Mevlana; “Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydın görüşlü Peygamber (a.s) :Allah’ım bana eşyanın gerçeğini olduğu gibi göster, diye feryat etmezdi, dua etmezdi.” der.[1]  Mevlana’nın bunu söylediği şartlarda, sanal olarak gerçeği olmayan bilgilerin üretilip dolaşıma sokulduğu bir durum mevcut değildi. İnsanlar tabii bir ortamın inşa ettiği iletişim kanalları ile bilgileniyorlardı. Hakikat arayışına katılıyorlardı. Ancak buna rağmen yine de insanın gerçeği görmesi sorun olmuştur. Bundan dolayı Resul-u Ekrem (a.s) “Allah’ım bana hakikati olduğu gibi göster”, diye dua etmiştir.

Yukarıda anlatılanlar kadim geleneğin mevcut olduğu şartlarla ilgilidir. Günümüzde kadim gelenek maalesef sadece metne dayalı bir değer taşımaktadır. Mevcut toplumsal ilişkiler, kanaatler, iletişim kanalları ve söylemlerin bu kutsal ve kadim gelenekle bir alakası nerdeyse kalmamıştır. Yani günümüzde insanların bizzat eşyaya ve tabiata bakarak hakikati görme şartları ortadan kalkmıştır. İnsanların bir çoğu tamamen yapay bir evrenle, bilgi alanı ile, kültürle karşı karşıyadır. Bu yapay evren ve kültür ise uzmanlar, örgütlü güçler ve muktedirler tarafından -kendilerince?- mantıksal olarak düzenlenmiş bir evrendir. Yani görme ve bilme alanı özgürce her kesin kendi seçimine bırakılmış değildir. Muktedir güçler tarafından yönetilen ve gösterilen bir evrendir. Şu anda gösterime konan bu belge de özel olarak bu amaçla hazırlanmış bir belgedir

Bilgi kaynağı olarak yapay bir evrenle muhatap olma durumu, aynı zamanda zaten yapay olan bilgilerimizin ve kanaatlerimizin yine yapay bir malzemeden bize yansıdığına delalet eder. Yapayın yapayı olan bir bilgi yığını yükü altındayız. J. Baudrillard, “Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığı ile türetilmesine hipergerçek yani simulasyon”[2] demektedir.  Simulakr, orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyası anlamına gelmektedir. Simulasyon ise, bu kopyanın dolaşımda tutularak yeniden üretilmesi demektir. Baudrillard özetle, günümüz insanının davranışlarını, tutumlarını ve tepkilerini yönlendiren, etkileyen ve biçimlendiren şeyin, insanın kendi görmesi ve anlaması olmadığını, yapay olarak profesyonelce inşa edilen, gerçekle alakası olmayan bir simulasyon evreni olduğunu iddia etmektedir.

Son günlerde ortaya çıkarılan “İrtica ile Mücadele Belgesi” etrafında inşa edilen gündemin gerçeklikle ilgisi ne düzeydedir? Onu ortaya çıkartmak gerekir. Örnek olsun diye söylüyorum: 1970 li yıllarda bu ülkede insanlar sağcı ve solcu diye kutuplaşmışlardı. Sağcılar, sağcılığa ilişkin değerlerin gerçek olduğuna, solcular ise solculuğa ilişkin değerlerin gerçek olduğuna inanarak mücadele ediyorlardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki solculuğa ilişkin ve sağcılığa ilişkin değerlerin hepsi birer yanılsama imiş. Kurgulanmış yalanlar üstüne taraftar olma her zaman önemli bir tehlikedir.

Öte taraftan siyasi iktidar çekişmeleri ve çatışmalarının doğasında, her zaman gerçekle alakası olmayan söylentiler araçsal bir değer olarak kullanılmıştır. Bizans veya saray entrikası denilen entrikalar ve kulisler, genel olarak bu söylentiler üzerinden yürütülür. Söylenti; sahibi, kaynağı ve sorumlusu belli olmayan fikirler, görüşler ve ilişkiler demektir. Gerçekliği şüpheli olan bu görüşler, bu duruma rağmen gerçek çatışmalara, tartışmalara ve eylemlere yol açabilir. Tarihte bu tür çatışmaların örnekleri de bilindiği gibi çoktur. Bakara(102) süresinde Hz. Süleyman’ın iktidarı hakkında “uydurulan yalanların” dolaşıma sokulmasından bahsedilmektedir. Hz. Süleyman’la ilgili olan bu temsil, iktidar çevreleri arasında uydurulan yalanların ne gibi çatışmaları körüklediği açıkça belirtilmektedir. Şunu da belirtelim: Yalan bir gerçeği gizlemektir. Bundan dolayı yalan yine gerçekle ilgilidir. Ancak uydurulan yalanın gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Uydurulan yalanın inşacıları, ağızlarıyla karınlarından konuşanlardır.

Günümüzde kontrollü kriz, olarak tanımlanan söylentiye dayalı çatışma kurguları, saray entrikası denilen krizlerden birçok yönden ayrılmaktadır. Güncel siyasi krizler ve çatışmalar bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığı ile şişirilmiş birer gerçeklik (hipergerçeklik) alanı olarak işlem görmektedir. Kurgusal olarak düzenlenmiş olan söylenti, yani uydurulan yalanlar (ki bu artık bir söylenti ve yalan olmaktan çıkmıştır, çünkü taraftarları var, yani gerçektir.), propagandanın, somut suçlamaların ve atışmaların gerekçesi olmaktadır.  The Good Shepherel/Kirli İlişkiler adlı Amerikan yapımı ve CIA, ajanlarının çalışmalarını gösterime sokan filmde, “yalanlarla gerçek yaratmak” CIA casuslarının ve teşkilatının uzmanlık alanı olarak ifade edilmektedir. Romalılar halkı uyutmak için gladyatör yetiştirirdi. Amerikalılar ise anlaşılan “yalan uyduran uzmanlar” yetiştiriyorlar.

Söylentiler bilgi teknolojileri kullanılarak belgeye dönüşmektedir. Söylentiye dayalı propaganda bu yol ile yeniden üretilen bir belge olmaktadır. Belge üzerinde yapılan medyatik yorumlar ise propagandanın yeniden üretimini süreklileştirmektedir. Böylece ilk ve orta çağlarda kuytu saray köşelerinde konuşularak çoğaltılan, dolaşıma sokulan propaganda malzemeleri, (Hz. Süleyman döneminde olduğu gibi) günümüzde belgelere ve yazılı metinler dönüştürülerek, resmi iktidardan bağımsız özel bir iktidar alanı da üretmektedir.  

Medyatik iktidar denilen iktidar, bu yöntemle kurumsal ve resmi bir statü kazanmış olmaktadır. İletişimi sağlama adına üretilen cansız kitle iletişimi yani iletişim araçları, araç olmaktan çıkıp amaç olmaktadır, iletişimden bağımsız bir otorite olmaktadır. Bu durum, kilise bürokrasisinin kendini Tanrı yerine kaim kılması sürecine benzemektedir. Ancak önemli bir fark da vardır. Kilise kutsal olduğuna inanılan bir tanrı tasarımına göre kendini ilahlaştırırken, günümüzün kurumsal olarak örgütlenmiş olan medyatik iktidarı orijinali olmayan bir kopyayı, yani Hz. Süleyman dönemindeki gibi, “uydurulan bir yalanı” gösterime sokarak kendine bir iktidar alanı oluşturmaktadır.

Söylentinin yeniden üretimi ve belgeye dönüşümü yöntemi ile inşa olunan bu simulasyon iktidarları,  geleneksel iktidarın yayılarak dağılmasını sağlamaktadır. Ülkenin geleneksel bürokrasiyi kullanarak malum klasik yöntemlerle yönetebilirliğini de imkansız bir sürece sokmaktadır. İktidarın simülasyona dönüşümü gibi bir süreç yaşanmaktadır. Üstat Necip Fazıl, liberalizmin ve kapitalizmin kazanma hırsı, için “yaşasın kefenimin kefili karaborsa” demişti. Sanırım bizler medyatik iktidar ve uzantılarının inşa ettiği, “uydurulan yalanların” gösterimine kendini kaptırmış Romalı kölelerin durumuna düşmekteyiz. Uydurulan yalan üstüne kurgulanan bu medyatik iktidar ortamında kendimizi nasıl bileceğiz? İyi düşünmek gerekir. 

 


[1] Mevlana, Fihi Mafih, çev. Meliha Ü. Ambarcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yay.  İstanbul 1990 sh. 10

[2] Baudrillard Jean, Simulakrlar ve Simulasyon, çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı yay. Ankara 2005, sh 14

CIO (Chief Information Officer)

“CIO” kavramı her geçen gün dünyada ve ülkemizde çeşitli saygın dergilerde kendinden fazlaca bahsettiriyor. Bu kavramın algılanışındaki farklılıkları makaleleri okuduğumuzda görüyoruz.

Günümüzde Bilgi Teknoloji ekipleri , sadece BT(Bilgi Teknolojileri) hizmetlerini yerine getiren anlayıştan çıkıp şirketin performansını, verimliliğini, karını etkileyen  bir pozisyona doğru gidiyor. CIO’lar ve CEO(Chief Executive Officer)’ların “sağ kollarından” biri olarak algılanıyor.

CIO’lardan beklenenler ile birlikte  bakıldığında onların kurum içindeki yerlerini  çok kritik bir pozisyon haline getirmiştir. CIO ; kurum vizyonu çerçevesinde Bilgi Teknolojilerini en üst düzeyde ve verimli olarak kullanan , bu doğrultuda doğru yöntem ve süreçlerinin kuruma kazınılmasını sağlayan liderdir.

CIO’ların kurumun, tedarik yönetimini, şirketin vizyon ve hedeflerini iyi anlamasını, iş birimlerinin BT’den beklentilerinin doğru analiz edilip ihtiyaçlarının çözülmesini, kurumu teknoloji konusunda yönlendirmesini, BT kapasitelerini iyi yönetip üst yönetime konunun öneminin anlatılması, BT yatırımlarının BT departmanı için bir maliyet merkezi olmayıp, kurumun kar etmesine destek veren bir yapıya kavuşmasını sağlayan, ileri görüşlülük, vizyoner bir bakış açısı, bunlar için etkin bir BT ekibinin oluşturması ve yönetilmesini, her şeyden önemlisi güçlü bir iletişim yeteneğine sahip olması gerekmektedir.

Bilişim teknolojisinin özel sektörde karşı karşıya olduğu en büyük 10 fırsat ve zorluk Deloitte’un tavsiyeleri şöyle sıralanıyor:

BT ve hukuk: Yasal düzenlemelerin gitgide karmaşıklaşması CIO’ları iş süreçlerini, sistemleri ve örgütsel yapıları tasarlayıp oluştururken, mevcut kuralların gelecekte alabilecekleri şekli de öngörmeye zorluyor.

Güvenlik ve risk: Yönetici ekibin tehditleri belirlemesi, risk-maliyet dengesini kurması, insan, mal, bilgi ve tesis güvenliğini sağlamak için zayıf noktaları, planları ve varsayımları test etmesi gerekiyor.

İş entegrasyonu: Bilgi ve teknoloji, iş süreçlerini basitleştirmek, daha güçlü, daha etkin ortaklıklar ve tedarikçi ilişkileri kurmakta kullanılabilir. CIO’lar, diğer yöneticilerle birlikte çalışarak, olasılıkları ve engelleri belirlemelidirler.

Değer: CIO’lar proje ve varlıkları gelir yaratması en muhtemel alanlara yönlendirmek, değer yitiren varlık ve faaliyetleri ise tasfiye etmek için diğer yöneticilerle birlikte çalışmak zorundalar.

Ortaklık = işbirliği: BT’nin şirket stratejilerine entegre edilmesiyle oynayacağı rol açığa kavuşturulmalı ve harcamalar hedeflerle ilişkilendirilmelidir.

Yönetişim ve fonlama: Yerinde kararlar, sağduyulu davranışlar ve makul sonuçlar getirecek, basit bir yönetişim modeli benimsenmelidir.

BT satın alımları: Kalite-maliyet dengesinin, esas uzmanlık alanlarının ve etkin yönetim/kontrol yapılarının değerlendirmesine dayalı bir satın alma stratejisi geliştirilmelidirler. Dış kaynak kullanımı her zaman istenen sonucu vermeyebilir.

Performans kıstasları: CIO’lar şirket içindeki gelişme hedeflerinin geçerliliğini kontrol etmek ve başarı düzeyini belirleyebilmek için performansı düzenli olarak değerlendirmeli ve “kıyaslamalıdırlar.”

Yetenek yetiştirmek: Üst düzey yönetim, çalışanları ilgi ve becerilerine uygun işlere getirerek eldeki yeteneği daha etkin şekilde kullanmalıdır. Çalışanların eğitim ve deneyim yoluyla uzmanlaşmalarını sağlayacak imkanlar yaratılmalıdır.

Müşteri hizmetinin ötesinde: BT kıt bir kaynaktır ve müşterilerin tüm taleplerini karşılayamaz. Müşteri segmentasyonuna odaklanılarak müşterinin ihtiyaçları, hizmetin maliyeti ve şirket için yaratacağı değer ölçülmelidir. (CIO’ların Önlenemez yükselişi – Deloitte Türkiye)

Bilişim Teknolojileri hayatı kolaylaştırması, verimliliğin arttırılması, karlılığın arttırılmasının yanında ciddi güvenlik risklerini beraberinde getiriyor. Yasal düzenlemelerin karmaşık hale gelmesi ile birlikte hukukta işin içine giriyor BT yapılanmasını yeniden organize edilmesi kaçınılmaz hale geliyor. Bu da CIO’ların kurumlardaki önemini pekiştirirken , iyi pozisyonlara gelmesini zorunlu hale getiriyor.

Önümüzdeki günlerde de ülkemizde gelişebilecek sorunları ve fırsatları önceden görebilen, şirket yönetimini ile beraber hareket ederek konuları onlarla paylaşabilen, ilgili konularla proje ve çözümler sunabilen, iletişime açık  CIO’lar kurumlar için ciddi bir öneme sahip olacaklardır.

Kırılan “Refleks”ler

Türk’e uygulanan soykırımların genç nesillere tek tek aktarılma ihtiyacı vardır. Bir takım engelleyici, yumuşatıcı, gençlerimize kendi tarihinde kendine karşı yapılmış olan soykırımları unutturucu gayretlere rağmen; bu süreç işletilmelidir. Bu konuda yayınlamış eserler de vardır.  Konu ve mağdur Türk olunca bazıları önemsemiyor. Adeta psikiyatrideki şartlı refleks burada da geçerlidir. Onlara göre; Türk’ün çeşitli haksızlıklarla karşı karşıya kalması, katliamlara uğraması, insan hakları ihlalleri ile yüz yüze gelmesi tabii karşılanmalıdır.

Ümraniye Davası’na Ergenekon ismi verilmesi, geçmişle hesaplaşmak ve yüzleşmek adına tarihi gerçekleri saptırmak, kendini suçlu ilan etmek, önemli olayları sıradan göstermek, Ermeni sorunu ve hayali sözde soykırımı, Ermenilerden özür dilemek, Kürt açılımı ve “Mustafa Belgeseli”ndeki temel mesaj, TSK’ya saldırı için fırsat kollamak, hayali AB üyeliği, milli egemenlik ve bağımsızlığımızı tartıştırmak hep bu şartlı refleksin görüntüleridir. Toplumlar bu türlü psikolojik savaşın araçları ile karşı karşıya kala kala normalde göstermeleri gereken tepki ve refleksleri gösteremez hale gelirler. Bir kanıksama ve ilgisizlik doğar. Bu tepki ve olması gereken reflekslerin kaybedilmesi, tartışılmayacak olanların tartışılması, tehditleri tehdit olmaktan çıkarır ve hatta çözüm haline getirebilir.

Bu refleks kırılması‘nı son yaşanan olayda da görebiliriz. Urumçi’de başlayan ve daha sonra Kaşkar’a sıçrayan olayları protesto eden kalabalığın üzerine bombalar atılmış, yüzlerce Türk öldürülmüştür. En önemli insan hakkı olan yaşama hakkı Çin markalı bir soykırım ile ortadan kaldırılmıştır. Aslında Çin’in uyguladığı soykırım örnekleri yıllardır sürmektedir. Nükleer denemeler, zorunlu kürtajlar ve Çinlilerle evlilik zorlamaları, mecburi göçler, etnik temizlik ve Türk nüfusu yok etme çalışmalarının pervasızca devam etmektedir. Hiçbir ülkenin vatandaşlarına katliam yapma ve aşırı güç kullanma hakkı yoktur. Aslında Cumhurbaşkanı Gül’ün Çin gezisi tekrar değerlendirilmek durumundadır. Son senelerde milli menfaatlerin ve Türk topluluklarıyla olan ilişkilerin, küçük veya büyük menfaat hesaplarına kurban edildiği görülmektedir. Nitekim; Çin ile ilişkileri bozmamak adına yapılan çıkışlar ve yetersiz beyanlar, milli çizgi yolunda  olmaması gereken refleks kırılmalarıdır.

Diğer taraftan Kerkük’te nüfus dengesini Türkmenler aleyhine değiştirmek için her türlü insan hakları ihlalleri ortaya konmaktadır. Yüzlerce insan öldürülmüştür. Çeşitli tezgahlarla Türkmenler ve Araplar azınlık durumuna düşürülmekte; Irak’ın Kuzey’indeki Barzani yönetimi güçlendirilmektedir. Maalesef bu yolda Türkiye de kullanılmaktadır. Buna alet olan ılımlı Müslüman kardeşlerimiz Erbil’de malûm Abant Toplantılarından birini yapmışlar ve Barzani’ye ve ABD çıkarlarına destek vermişlerdir. Irak’taki işgal sonrası gelişmelerde ülke çıkarları soğutulmuş, bir yabancılaşma doğmuş ve aynen Çin’deki olaylar gibi bir refleks kırılması gündeme gelmiştir. Türkiye’ye karşı Türkiye içinde yürütülen Devlet ile, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri ve kurumları ile savaş halindeki malum çevreler; demokratikleşme yutturmacası altında ayrılıkçı hareketlerin ve terör örgütünün  lehine belli ölçüde bir hoşgörü ortamı hazırlamışlardır. Maksatlı anayasa değişikliği tekliflerinde Türkiye’nin milli ve üniter yapısını bozucu, egemenlik ve bağımsızlığı birileri ile paylaştırıcı bir ortam yaratılmaktadır. Büyük çoğunluk ve bazı aydınlar bu tehlikeli gidişi düşünemez, düşünmeye dahi ihtiyaç duyamaz noktaya sürüklemektedir. Kurumlarını ve yasalarını AB standartlarına yükseltmek isteyenler; AB ülkelerinde olmayan ihanet, etnik ırkçılık ve tuzakları da hesaba katabiliyorlar mı? Ülke gerçeklerinin farkına varabilmek için; klasik ezberlerin dışına çıkabilmeliyiz.

AİHM, Avrupa’nın terör örgütleri listesinde yer alan ETA‘nın “siyasi kanadı” olarak bilinen Batasuna Partisinin İspanya Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanmasına ilişkin kararı onaylamıştır. Batasuna, bilindiği gibi ETA’nın terör eylemlerini kınamayı reddediyordu. Bizde DTP de PKK’yı terör örgütü olarak görmediği bir tarafa; açıkça çeşitli beyanlarla örgüte destek çıkmaktadır. AİHM kararında şiddete destek olan, teşvik eden ifadelerin demokraside özgürlük olamayacağı belirtilmektedir. Bizde ise;  terör örgütünün çizgisi TBMM’de temsil edilmezse çoğulcu demokrasinin gerçekleşmeyeceği zannedilmekte ve bu yolda çeşitli siyasi hokkabazlıklar yapılmaktadır. Bundan dolayı Türkiye çelişkiler ülkesi konumundadır.

Cumhurbaşkanımızın Çin Gezisinde Yaptığı Bir Ziyaretin Yol Açtığı Düşünceler

0

29 Haziran Pazartesi akşamı televizyon haberlerinde Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün Çin gezisinin son gününde Şincan Uygur Özerk Bölgesi ( tarihi adıyla Doğu Türkistan ) ni ziyaretiyle ilgili görüntüleri izleyince çok duygulandım ve gözlerim yaşardı. Yıllardır neler yaşadıklarını ve çektiklerini duyarak hüzünlendiğimiz oradaki soydaş ve dindaşlarımızın Türkiye’den giden ilk devlet başkanına hangi düşünce ve hislerle yaklaştıklarını ve sarıldıklarını görünce gerçekten çok duygulandım. O ne güzel bir kavuşma ve buluşmaydı öyle.

Biraz sakinleştikten sonra, düşünmeye başladım o kardeşlerimizin geleceği ne olabilir diye. Elbette bunun cevabı geniş analizlerle bulunabilir. Ancak, uluslar arası sistem içinde Çin’in yakın geleceği nasıl bir şekil alacaksa, o insanların da istikbali ona göre şekillenir diye düşündüm.

Son yıllarda sürekli ve yüksek büyümesiyle dikkatleri üzerinde toplayan Çin’in yakın gelecekte önemli bir küresel güç olacağı beklentisi yaygındır. Ancak, Çin’in çeşitli nedenlerle bu sürekli yüksek büyümeyi sürdürebilmesi pek mümkün görülmemektedir. Ekonomik büyümede ortaya çıkacak bu düşüşler ülkeyi zor durumda bırakacaktır. Geniş coğrafyadaki farklı unsurları sağlam bir yapı içinde tutabilmek zorlaşacaktır. Bu da ülkeyi yönetenleri iki seçenekle karşı karşıya bırakacaktır. Birincisi tekrar kapalı ve katı düzene dönmek ve ikincisi ise daha gevşek bir yapıya geçmektir.

Dışa açılarak ve ihracata dayalı olarak gelişebilen bu ülke için tekrar dünyadan tecrit olmak pek akıl işi gibi görülmemektedir. Dolayısıyla ülkedeki çeşitli unsurların kimliklerini ve haklarını dikkate alan daha gevşek bir yapı bütünlüğü sürdürebilmenin daha akılcı bir yolu olarak görülüyor.

İşte bu beklentiler, yıllardır katı merkeziyetçi yapı içinde çeşitli korkularla ezilen oradaki kardeşlerimizi rahatlatabilir düşüncesine sevk ediyor ve umutlandırıyor beni.

Ey Milletim Uyan

Bozulmanın her yeri sardığı, zenginlerin yarı dolandırıcılık düzenlerinin becerikli taktikleri ile kazanç sağladıkları. Nemelazımcılığın hüküm sürdüğü ahlakın gönüllü olarak kabul edilen prensiplerle değil, cezai tedbirler ve sert kanunlarla korunduğu, iman ve memlekete dair duyguların kozmopolit inançlarla silindiği toplumlarda ne şekilde bir idare tarzı verilebilir? Kimliği hafızası özel yöntemlerle silinip beyni milletine devletine yabancılaşacak şekilde yeniden programlanmış kişiler vahşi kapitalizmin mankurt ajanları olarak milletimizi yönetmeye hakları yoktur.

Türkiye kendisine biçilen rolü üstlenen bir ülke değil kendisi rolünü üstlenen bir ülke olmalıdır. Başkasının gücüne dayanarak ne vatan ne de din kurtarılabilir. Egemen güçlere yaslanarak vatan ve din mücadelesi yapmak aslında vatanı ve dini daha işin başında tehlikeye atmaktır.

Yönetimi elinde bulunduranlar Millete ulul emre itaat et dediler. İtaat ettik, saygı duyduk. Bu saygımız sevgiye dönüşecek yerde korkuya dönüştü. Çünkü saygı duyduğumuz kişiler kendilerini ulaşılamaz vazgeçilmez dokunulmaz olarak gördüler. Kendilerini hayranlıkla seyreden insanların varlığına inandılar inandıkları gibide oldu. Çünkü yalaka yağcı ve dalkavuk insanların menfaatleri ve ihtiyaçları karşılandığı ölçüde yaşadıklarını zannettiler. Onurlu yaşamak diye bir düşünceleri yoktur. Bilmezler Karaca Ahmet’te böyle düşünen insanlarla doludur.

Bu insanların ortak cümleleri
Zamanı gelince konuşacağım.

Ben yanlış anlaşıldım.

Ben onu demek istemedim.

Ben Konuşursam yer yerinden oynar.
Bu durumlar karşısında insanlarımıza tavsiyemiz ve duamız şöyle olsun.

Hz. Muhammed (S.A.V ) Ahlakı

Hz. Süleyman Saadeti

Hz. Eyyübi’nin Sabrı

Hz. Yusuf’un Güzelliği

Hz. Hamza’nın Cesareti

Hz. Ömer’in Adaleti

Hz. Ali’nin bilgisi ve 124 bin peygamberin duası sizinle olsun Allah Sizi korusun.