26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1280

Osmanlı – 3

0

Yabancı tarihçiler Osmanlı’dan bahsederken adalet ve işlerin devlet kapısında hızlı yürümesinden bahsederek;
burada insanlar hangi din ve ırktan olursa olsun dinlenir.
Bir fakir bir zenginden adalet talep eder.
Mahkemede iltimas yapılmaz.
Bir gayri Müslim müslümandan hak talep eder,
Mahkemede aynı muameleyi görür.
Borçlu borcunu verir, suçlu hemen cezalandırılır.
 Hiç bir dava dört, beş günden fazla bekletilmez.
Gayri müslimin müslümandan hak talep etmesi şöyle dursun.
Padişahı bile dava edebilirdi.
Osmanlıda insan hakları standardı çok yüksekti.
Hukuktan bir anekdot
Fatih Rum inşaat ustası İspilanti’yı kasten yavaş çalıştığı gerekçesiyle cezalandırır.
İspilanti Fatih’ten şikâyetçi olur.
Mahkeme sonucu Fatih suçlu bulunarak cezalandırılmasına hükmedilir.
İşte demokrasi budur İnsan hakkı budur.
Mülkün temeli olan adalette budur.
Bugün Iraklının Doğu Türkistanlının Afganistanlının yeryüzünde zulme uğramış dini dili ırkı rengi ne olursa olsun onların haklarını savunacak .
Cumhurbaşkanı da olsa suçluyu cezalandıracak bir yönetim varsa bizde bilelim.
Bugün bunun bir örneğini Dünyanın neresinde görebilirsiniz?
Osmanlı demokrasi açısından günümüz dünyasından çok ilerdedir.
Osmanlı insanlarla beraber diğer canlıları da düşünürdü.
Günümüz dünyası değil hayvanları insanları bile doyuramıyor.
Kış mevsimlerinde vahşi hayvanların aç kalıpta meskûn mahallere inmelerini engellemek için büyük baş hayvanlar kesilir büyük parçalara ayrılarak yüksekçe yerlere bırakılarak karınları doyurulurdu.
Böylece onlarında yaşamaları sağlanırdı.
Gurabahaneyi laklakanlar (hayvan Hastaneleri) açılarak hasta- yaralı kuş ve hayvanlar tedavi edilirdi.
Avrupa da akıl hastaları içlerine şeytan girmiş gerekçesiyle yakılırken.
İslam dünyası akıl hastalarını su sesi ve tasavvuf musikisiyle tedavi ediyordu.
Medeniyet sadece insanları değil diğer canlılar da düşünmektir.
Osmanlı İslam medeniyetini günümüz batı medeniyetiyle kıyasladığımız zaman farkı fark eder.
Osmanlıyı daha iyi anlama imkânına sahip oluruz.
Osmanlı ne zaman ilmi bıraktı.
Kur’ana sarılmaktan vazgeçti.
İlim adamı yerine beşik ulemaları yetişmeye başladı.
İcat yerine taklide başvuruldu.
Dünyayı doğru okuyamayıp gelişmelerden haberdar olamadı .
Ashabı Kefh misali uyumaya başladı uyanması 300 seneden fazla aldı.
Uyandığında da iş işten geçmişti.
Basiretsiz yöneticilerde işbaşına geçince de koca imparatorluk kartondan kaplan durumuna düştü.
Özbenliğini kendine olan güvenini kaybetti gerilemeye ve yıkılmaya başladı.
Böyle bir dönemde toprak kaybetmeden 33 sene Osmanlıyı başarılı bir şekilde idare eden

Cennet Mekân Abdülhamit Hanı anmadan geçmek haksızlık olur.
Abdülhamit’ten bir anekdot

Abdülhamit (cennet mekân) zamanında Fransa’da Hz. Peygamber (sav)’in aile hayatını konu alan ve hiciv edici bir tiyatro sahnelenir.
Bunu haber alan Abdülhamit Fransa Kralına gönderdiği mektupta derhal bu rezalete son ver.
Aksi takdirde ordumla Paris e girer atıma Senpiyer Kilisesinde arpa yedirmesini bilirim.
Bu ültimatom anında tesirini gösterir oyun sahneden kaldırılır.
Osmanlı çöküş dönemlerinde bile yürekleri hoplatabiliyordu.
Şimdi ise karikatür krizinde başrol oynayan Danimarka’nın başbakanı NATO Genel sekreteri olabiliyor.
 Osmanlı aynı zamanda feraset sahibi idi dostunu düşmanını bilirdi. Tabi’i ki istisnalar hariç. Abdülhamit’e imparatorluğu bir karış toprak kaybetmede 33 sene nasıl yönettin diye sorarlar.
Cevaben
Bir İngiliz, bir Rus, bir Fransız elçisi çağırır onlardan istişare eder çoğu zaman onların dediğinin tersini yapardım.
İsabet ederdi. der.
Çünkü ayıdan post, batıdan dost olmayacağını biliyordu.
Basiret herkesi düşman bellemeden dostu düşmanı doğru tespit edebilmek   Dünyadaki gelişmeleri doğru yorumlayabilmektir.
Cennet Mekân Abdülhamit Vatan toprağı Filistin i Siyonistlere para karşılığı satmamanın bedelini taht tan indirilmek ve yıllarca kızıl Sultan (vatan haini ) olarak anılmakla ödedi.
O zamanki dış borçlar sebebiyle düyunu umumiye ilan edilmiş. devletin tüm gelirlerine batılılar yani bugünkü deyimi ile o günün İMF’si tarafından el konulmuştu.

Bu durumdan faydalanarak büyük paralar karşılığında Filistin’den toprak satın almak isteyen Siyonist heyeti ‘Vatan toprağı parayla satılmaz’ diyerek huzurundan kovmuştu gerisi malum Abdülhamit Han’ı anlamadan Filistin sorununu doğru anlamakta çözmekte mümkün değildir.
Batıdan dost olmayacağı Abdülhamit in tahttan indirilişinden hemen sonra kendini gösterdi. Basiretin yerini teslimiyet alınca kendi elinizle kendi sonunuzu hazırlarsınız. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Osmanlı o kadar büyük bir milletti ki yıkılış döneminde bile  Mustafa Kemal,  Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir vb. komutanlar  Mehmet Akif Ersoy gibi şair,  Elmalılı Hamdi Yazır gibi din âlimleri yetiştirebilmişti.

Cumhuriyet yönetimi olarak bu değerlerin üzerine bir şey ilave edemediğimiz gibi onların bir benzerlerini de yetiştiremedik.Ders alınmadığı müddetçe tarih tekerrürden ibarettir.
Tarihten ders almak temennisiyle
Ruhları şad mekânları cennet olsun…

Bu yazının akabinde 5 bölüm halinde hacim kütle meselesini işleyeceğiz.

Yalancı Peygamberler Mezarlığı

            “Tayyib’i üzmek Allah’ı üzmektir”

            “Adeta ikinci peygamber gibidir”

            “Başbakanımız için her gün 2 rekât şükür namazı kılmamız gerek”

Osmanlı‘da şâirler sultan ve vezirlerden ihsan alabilmek için akla – hayâle gelmez teşbihlerle dolu methiyeler düzerlerdi. Vakanüvisler ise hükümdarı ana eksene alarak etrafına tarihî olayları örmeye çalışırlardı.

7 kaplan gücündeki Fantom‘dan 7 evliya gücündeki padişaha kadar mübalâğa sanatı kendisini muhkemleştirmek için hep kutsal abartmaları payanda görmüştür. Ecnebîlerde soytarılık, bizde ise dalkavukluk diye bir mesleğin varlığı bile bu işin beyyinelerindendir.

Ne var ki yeryüzünün en büyük adalet ve özgürlük devrimi olan İslâm, insan ruhuna sarkıntılık sayılan her türlü olumsuzluğu süpürüp atmıştır. Veda Hutbesi‘nde Peygamber Efendimizin mübârek ayakları altında kalan tozlardan reform yapmak isteyenler ateşe dayanabilecekleri kadarını düşünsünler.

Etnik açılımcılık, ‘Çamurdan olsun Rizeli olsun’culuk, ‘Bizim fırka hak, gayrisi bâtıl’cılık, ‘Sen benim hangi aşiretten olduğumu biliyor musun’culuk, kan dâvâsı, töre cinayetleri ve daha niceleri.. Kerâmeti kendinden menkûl dağ silsilesi sıfatlar..

Karanlığın kumaşıyla kefenlenip cahiliyye çukurlarına yuvarlanan evvelki taşları saymıyoruz. Vahyin göz kamaştıran ışığından sonra bile nübüvvet iddiasında bulunanlar hezeyanlarıyla can vermişlerdir. Bkz: Müseylime, Tuleyha, Secah, Esved.. Bkz: Baba Resûl, Sabatay Sevi, Muhammed Abdülvahap, Şeyh Bahâî..

En baştaki cümleleri sarfeden partizan kafaların ‘hâşâ, kellâ’ diyerek tövbeistiğfar etmesi, tekrar kelime-i şehadet ile tecdîd-i iman eylemesi dinen şarttır. Yoksa fıkhın İslâm Tarihine düşen hükmü bellidir.

Şeyh uçmaz, mürid uçurur” fehvasınca Başbakan‘ın böyle bir şeye cevaz vereceğini sanmam. Parti içindeki ‘Reis’ lâkabı doğrultusunda ve nefsin de iteklemesiyle hükmetmenin kudret sınırlarını zorlayabilir. Yöneticilerin nefsi sade vatandaşa göre daha azgındır.

Ben hiç hata yapmam” havası, sürüyle hatasını hikmete çevirmekle yükümlü tevil ordusuyla daha da derinleşir. Aşırı kibir, aşırı öfke ve herkesi düşman görerek zemmetme peşinden gelir.

Hâşâ, “İslâm’ın şartı 5 değil, 4” dese ardından atlayacak çok sazan var. Müslüman orta yolun ve itidâlin temsilcisidir. Çoklukla övünmez, yerli yersiz sesini yükseltmez ve Allah‘tan başkasının askeri olmaz. Fânilerin hata yapacağını bilir ve haksızlık karşısında asla susmaz.

Kur’ana bakıyorum da bazı âyetler Peygamber Efendimizi bazı konularda ciddi bir üslûpla uyarmaktadır. Merhum Muhsin Bey‘i hem severdik hem de ocak bölge toplantılarında teşkilatlanma hatalarını yüzüne karşı eleştirirdik. Son çeyrek asırda hangi dinî teşekkül ve siyasî organizasyonla karşılaştıysam hep şunu söyledim:

  • Liderin peygamber mi?
  • Hâşâ!
  • E, o zaman bir hatasını söyle.
  • Yok ki!

Bendeniz o gün bugündür bekliyorum. Alın size güncel fırsat. Bakalım, postacı
siftah için dahi olsa kapıyı çalacak mı?

Sevgiye Duyulan Özlem

Özlemin sevgiler yolu
Yoktur bunun başka yolu
Seninle olmak varken
Ne diye yaptın bunu

Sen yoksan neye yarar
Olmuşsa köşk ve saraylar
Kuş sütü eksik olsun
Kalsın sende çakalar

Yetmez mi bu yaptığın
Bu gurbet mi sevdiğin
Öyleyse senin olsun
Bilmediğin yaban eller

Yokluğunda üzülen
Yalnız değilim ben
Sanki inliyor dağlar
Çağlayan ırmaklarla

Sevmeyen anlamamış ki
Bilemezler akıttığım
Gözümdeki yaşların
Gizli sırlarını

Dağlardaki rüzgarlar
Adını sayıklıyor
Güldeki çiğ taneleri
Senin için ağlıyor

Bülbüller eşlik ederek
Sesleniyor Sema’ya
Gel ey sevgili!
Gözü yaşlı bırakma
Mutlu eyle bizleri

Eleştiri

Edebiyat çevrelerinde son zamanlarda eleştiri konusu ele alınır oldu. Üzerinde pek az kafa yorduğumuz edebiyat türü olan eleştirinin bizim edebiyatımızdaki yerini anlama, değerlendirme açısından, bir bakıma eleştirinin eleştirisi sayılabilecek bir yeniden düşünme fırsatı doğdu.  

Öncelikle, edebi eleştiriyle tanıtımın birbirinden ayrıldığı gerçeğinin aslında aynı kapıya çıkan iki çalışma tarzı olduğunu kabul etmek gerek. Edebiyat sahasında kalem oynatan kimseler adı ister eleştiri olsun, ister tanıtım, çalışmaları üzerine yazılmış bir incelemeden, değerlendirmeden doğal olarak bir memnuniyet duyar. Fark edilmenin ayrıcalığıdır bu. Fakat bizde, Batı’daki anlamıyla bir edebi eleştiri mekanizması kurulamamıştır. Bunun başlıca sebebi, toplum olarak içinden geldiğimiz ahlak sisteminin hoşgörü, hüsnüzan, iyiye yorma, teşvik etme gibi temeli barışa, huzura dayanan bir anlayıştan gelmemizdir. Eleştiri, bir eseri ele alarak iyi, doğru, güzel veya yanlış taraflarını sıralamak, varsa eksikliklerine değinmek, çok özel antipatikliği olmadıkça bilhassa ele alınan metinlerdir ve bizde buna çoğu kimse oturup vakit ayırmayı düşünmez. Sonuçta eser bir roman, bir şiir bir tablo olsun, insanın ruhi zevkine hitap ettiğinden sanatseverlerin sayısınca ve beğenisince kendine yer bulur. Kimi zaman baş tacı edilir, kimi zaman gelir geçer. Mutlaka eleştirisi olmalıdır ısrarı, Batı tarzı üretimin kısır direnişinden başka bir şey değildir. Kısırdır, bizim ülkemizin, bizim kendimize has değerler sistemimizin dahilin de kısırdır. Kitap tanıtımları bu işi, yani satışa yönelik hareketlenmeyi zaten sağlamaktadır.

Eleştiri olmazsa ne olur? Eserin hakkı tam olarak ortaya çıkmamış olur belki. Fakat tam bir değerlendirmeye yönelik donanımlı kimseler genellikle asıl değerlendirmeyi zamana, zamanın ayırmasına bırakırlar. Bir nevi nadasa bırakma. Bundan sanat eseri denilen nesne ne kaybeder? Peki sanatçı addettiklerimiz, yazarlarımız, şairlerimiz, ressamlarımızın kaybı nedir? Veya bir kayıp söz konusu mudur? Bir kayıptan söz edilecekse bu ne tür bir kayıp olabilir? Daha çok eser, daha fazla mesai, daha fazla emek üzerine eleştirinin nasıl bir rol oynayacağı gerçekten dikkate şayan bir mevzudur. Bu tür konuları irdelemeğe durduğumda aklıma şair olarak Fuzulî gelir daima. Ne gösterişli ne de bir eli yağda bir eli balda hayatı olmuştur. Fakat kendi iç dünyasının genişliğinde kaybolmayı sevmiş, saray çevresinden beklediği takdirler gelmeyince yine kendi mısralarıyla ifadelendirmiş, tabir caizse kendi şiirini kendi nefesinden yakmıştır. Bunu yaparken de Türkçe’nin bütün kudretini kullanmış, icra edebildiği müddetçe de muhakkak ki sanatından haz duymuştur.

Bizde eleştiriye soğuk bakılmasının bir sebebi de eleştiri kelimesinin Türkçe karşılığıyla Batı dillerindeki karşılığının tam örtüşmemesindendir. Kritik etmek, incelemek anlamına gelen eleştiri, bizde tenkid’in yeni karşılığı olduğundan, kelimenin mazisi itibariyle bir olumsuzlamayı telkin ettiği düşünülebilir. Öte yandan, eleştirmenin kök itibariyle ‘elemek’ ten türetilmiş olması aslında iyi bir sonuca işaret ediyor: Elemek, kalburüstünde kalanları ayırmak. Eleştiri işinin varacağı hedef de bu değil midir?

Eleştiri metinleri seçilen yol, kullanılan dil, konuya vakıf olma gibi unsurlar çerçevesinde hiç de başına buyruk bir yazı türü değildir. Herkes eleştiri yazısı yazsın mı? Memlekette özgürlük vardır, herkes yazabilir demek işi ne kadar hafife almaksa, eli kalem tutan herkesin de gözüne kestirdiği bir kitabı yerden yere çalması aynı hafifliğin ürünü olur. Kitabı tanıtmakla eleştiri yapmak arasındaki ince ve belirgin çizgi soğukkanlı olunması gereken noktayı işaret eder. Ama ne yazık ki kolayca kamplaşmaya meyyal ortamlarda bu ince çizgi kırılır. Zigzaglar çizer, dikenli tel halini alır.

Bizde eleştiri genellikle eseri kategorize etmeğe yarar.

Bir sanat eserinin eleştirisinde en önemli kıstas özgün olmasıdır. Özgün olmak, diğerlerine benzemeyiştir. Bu, eserin tekniğinde olur, konusunda olur, üslubunda olur. Veya başka bir özelliğinde olur. Diğerlerine benzemezlikle öne çıkmanın ikinci kıstası, bıraktığı etki iledir. Sanatın tarifinde kendiliğinden var olan bir meseledir etkilemek. Bir anlatımdır, aktarımdır çünkü.Sanatkar dediğimiz kimse, herhangi biridir ve öyle olduğu kadar da öyle değildir, herkesten farklı biridir. Başka türlü duyuşların, başka türlü gözlemlerin insanıdır. Dolayısıyla onun aktarımında çoğunluğun göz ardı ettiği bir husus, bir kıvrım veya bir dikkat eserde binlerin, onbinlerin duyuşlarına hitap eder.

Bir başka kıstas ise insanlığa ne verdiği sorusunun cevabındadır. Şu veya bu eser insanlık açısından, yani tüm insanların yaşayışlarına ne gibi ivmeler katacağı, hayata yeni ne getireceği, hayatın hangi çıkmazını aydınlatacağı hususudur. Çözüm öneremezler ama meseleyi can evinden görür, anlatırlar.  Dünya klasikleri diye adlandırılan eserler bütün bu kıstasların eleğinden geçmiş unutulmazlardır.

Eleştirmek için eleştiri yazısı yazmak abestir. Batı’da bu nev’i dahi makbul sayılır çünkü reklamın iyisi kötüsü olmaz görüşü yaygındır. Tanıtım yazılarının gönülden yazılmış olanı, esere samimiyetle yaklaşmış olanı ise sıradan bir okur seviyesinde bile olsa yazana güç verir, şevk verir. Hele okurun körükörüne hayranlıkla kaleme aldığı bir değerlendirme yazısı, eserin yazarını rehavete sürükleyebileceği gibi, onu bu tür yazılardan da soğutabilir. Gerçek eleştiri, gerçek değerlendirme soğukkanlılıkla yapılan, doğruları kırmadan verebilen, şayet varsa farklı bir güzelliği gözler önüne seren, bunu yaparken de hayranlığını edep dairesince hissettirebilen eleştiridir.

Eleştiri yazıları önemlidir. Yazı dünyasına ince bileyilerle katkıda bulunur. Bir yandan yazarı bileylerken diğer yandan da gerekiyorsa törpüler. Bu evsafa, yeterliğe sahip olabilmek yani eleştiri yazılarını kaleme alabilmek öncelikle iyi bir okurun işidir. Dünya edebiyatında neler olup bittiğinden, yerli yayınlardan haberdar olan, basını sıkı sıkıya takibeden okur geleceğin donanımlı eleştirmeni olmaya namzettir.

Körler ve Sağırlar Diyalogu

0

Belki otuz beş sene önceydi. Henüz renkli olmadığı yıllarda televizyonda gösterilen bir reklam vardı. İki sağır ihtiyar yolda karşılaşır. Biri diğerine sorar: “Falan bankaya mı gidiyorsun?” diğeri cevap verir: “Hayır, falan bankaya gidiyorum.” İlk soran, tekrar: “Haa, ben seni falan bankaya gidiyorsun, zannetmiştim.” der. Halbuki ikisinin de gittiği banka aynıdır. Birine “hayır”, diğerine “haa” dedirten, onların sağırlığıdır, yalnız kendi söylediklerini duymalarıdır. Biz buna sağırlar diyalogu diyoruz.

Yine bilinen hikayedir: İki kör, lokantaya gider. Dolma isterler. İkisi de aynı tabaktan yemektedir. Bir süre sonra körlerden biri, diğerine: “Niye ikişer ikişer yiyorsun, teker teker yesene, çabuk bitireceksin.” der. Nereden biliyorsun ikişer ikişer yediğimi, bana iftira etme!” diye cevap verir. Bu defa diğer kör: “Ben ikişer ikişer yiyorum, senin de böyle yediğini zannettim.” der. “Kör, kendinden bilir.” deyimi bu öykücükten çıkmış olsa gerek.

Çevremdeki insanlara bakıyorum, siyaset icra eden politikacılara, bizi doğru bilgilendirmesi gereken gazetecilere, ufkumuzu açması gereken bilim insanlarına, işimizi kolaylaştırmak üzere maaş alan yöneticilere bakıyorum bazen, hem kendileri arasında hem bize karşı, tam bir körler ve sağırlar diyalogu oynuyorlar. Sağırlar gibiler, kulaklarını kapatmışlar, kendi söylediklerini kendileri dinliyor; körler gibiler, herkesin yaptığının kendi yaptıklarıyla aynı olduğunu kabul ediyorlar. Bu roller, toplu yaşamak zorunda olan insanlara huzur vermiyor, her birini yaşama sevincinden yoksun bırakıyor.

Konumuz, tabi ki, bir özür kabul edilen körlük ve sağırlık değil. İnsan ilişkilerinde mükemmelliğe ancak herkesin kendini kör ya da sağır olduğunu kabul etmesiyle ulaşılabilir. Her şeyi tam duymayabiliriz, her şeyi tam görmeyebiliriz, her şeyi tam bilmeyebiliriz, her şeyi tam düşünmeyebiliriz. Biz, insanoğlu, kusurlu yaratılmış, kendisine mükemmel olma görevi verilmiş varlığız. İmtihanımızı, kusurlarımızı aşıp mükemmelliğe ulaştığımız oranda vermiş olacağız.

İnsanların, düşünce bağnazlığı, aceleci yapısı, bencilliği kendileriyle diyalog kurmamda karşıma hep engel olarak çıkmıştır. Aynı kusurların bende de bulunduğunu itiraf etmek zorundayım. Meramımı ifade etmek için bir cümle kurmaya kalktığımda, cümleyi tamamlamadan bana cevap verenlerle hiçbir zaman sohbet zevkine varamadım. Cümledeki bir kelimeyi alıyorlar, kendilerince yorumluyorlar, konuyu saptırıyorlar. Bu tür insanlar, bazen de sırf haklı olabilmek, nefsini şımartmak adına, laf cambazlığına giriyorlar, bir incir çekirdeğini doldurmayacak düşüncelerle sizi lafa boğabiliyorlar. En haklı olduğunuz bir durumda dahi yenik pehlivan durumuna düşebiliyorsunuz.

Körlük ve sağırlığı bir noktaya kadar tedavi etmek tıbbın konusuysa, insan ilişkilerinde mükemmelleşmeyi engelleyen kusurları ortadan kaldırmak da eğitimin işidir. Güzel bir söz okumuştum bir yerde: “Siz çocuklarınıza susmayı, dinlemeyi öğretin, onlar konuşmayı nasıl olsa öğreneceklerdir.” Anlamak için dinlemeyi; dinlemek için susmayı öğrenmek gerek. Niteliği bilinmeyen bir arazide yürümek, denizde kulaç atmak kişiyi yorar, menzil-i maksuda ulaşmaktan alıkoyar.

Kendisinin haklı, yaptıklarının doğru olduğunu iddia eden sözde mükemmeller yorgun savaşçı olarak musalla taşına yattılar. “Ben kusurlarımla varım, bir şey olmak zorundayım.” diyenler, bedenlerini kara toprağa, ruhlarını Yaratan’a huzurla teslim ettiler. Yorulmadan varmak için menzile, sık sık aynaya bakmak gerek.

 

Siyasette Yüksek Gerilim Ve Anayasa Değişikliği

Hükümet 2010 yılını “Anayasa değişikliği yılı” olarak planladığını açıklamıştı. Anayasa değişikliği için gereken nitelikli çoğunluğa sahip olamadığı için, önünde ya diğer partilerle mutabakat veya referandum yolu vardı. Bunun için Meclis’te partiler arası bir mutabakat sağlanamaması durumunda, AKP’nin kendi grubunun oyları ile kabul edilecek değişiklikleri referanduma götürebileceği konuşulmaya başlanmıştı.

Yüksek yargı üzerinde istediği kontrolü sağlayamayan AKP, istediği bazı yasal düzenlemeleri yapamayan ve hatta kapatma davalarının Demokles’in kılıcı gibi tepesinde sallandığı bir parti olmamak için bu değişikliklere çok ihtiyaç duyuyor. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçimi ve bu mahkemelerin işleyişinde siyasilerin etkili olmasını sağlayacak düzenlemeler yapmak istiyordu.

“Referandumlara alışmalıyız” diyen Hükümetin referanduma gitmenin risklerini göze alıp alamayacağı tartışılırken, gündem hızla başka bir mecraya kaydı.

Meclis’te bir gensoru görüşmesi esnasında MHP’li Sağlık Eski Bakanı Osman Durmuş, AKP İl Genel Meclisi üyesi ve Aydın Eski İl Başkanı olan bir zatın, “Başbakan Erdoğan bizim için ikinci peygamber gibidir” diyerek yaptığı densizliğe gönderme yaptı. Durmuş ayrıca Başbakan’ın, “eşinin üç yıl önce askeri hastaneye türbanı sebebiyle alınmadığına” dair anlattıklarını mizahi bir üslupla tenkit etti. Bu konuşma TBMM’de olaylara yol açtı. Meclis’te son yıllarda görmediğimiz şiddette sözlü ve fiili kavga yaşandı.

Bu kavgadan sonra Başbakan Erdoğan, muhalefeti ve liderlerini görmediğimiz şiddette ve galiz sözlerle topa tuttu. AKP, özellikle MHP’yi hedef alarak,” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde; Peygamberlik müessesesini günlük siyasi polemik malzemesi yapabilecek kadar saygısız ve pervasız hareket etmekle, Sayın Başbakan’ın değerli eşi hanımefendiye dil uzatarak aile mahremiyetini ayaklar altına almakla” suçlamakta.

Başbakan’ın kendi ifadesi ise şöyle: “MHP, bugün ülkenin kadınlarına dil uzatacak, başörtüsünü ayaklarının altında çiğneyecek, peygambere saygısızlık yapacak dereceye düşmüştür. Eşleri hanımları tartışmalar içine çekmek kimin haddine.”

  • 1- Oysaki iddia edilen sözlere dair Osman Durmuş’un iddiası doğru çıktı ve “peygamberlik müessesesini istismar eden” bu AKP’li İl Genel Meclisi üyesi (ve eski İl Başkanı) partisinden istifa etmek mecburiyetinde kaldı.
  • 2- Olayların olduğu 02 Şubat 2010 tarihinden önce eşinin üç yıl önce GATA’ya hasta ziyaretine gitmesine mani olunduğuna dair açıklamayı bizzat Başbakan yapmıştı. Başbakan bu olayı zamanın Genelkurmay Başkanı ile görüştüğünü söylemesine rağmen, görüşme sonucunu ve sonraki gelişmeleri “zamanı gelmediği” gerekçesiyle anlatmadı. Bu nahoş olayın bugün gündeme gelmesi bizzat Başbakan’ın eseriydi. Başbakan’ın, “eşi üzerinden mağduriyet rolü üstlenmeye çalıştığını” düşünen muhalefetin bu olaya dair herhangi bir yorum yapmaması söz konusu olamazdı.

Olayları TV’lerden izledim, ilgili Meclis tutanaklarını okudum. Osman Durmuş’un başörtüsüne ve başörtülü hanımlara karşı olan, Başbakan’ın eşine hakaret eden ve peygambere saygısızlık eden bir cümlesine rastlamadım.

  • 3- Buna rağmen Başbakan’ın peş peşe ve her gün yaptığı konuşmalarda MHP’yi “eşleri siyasi tartışmaların içine çekmek” ve “anaların mahremiyetine dil uzatmakla” suçlayan sözleri kamuoyu üzerinde etkili olmaktadır. Başbakan, “kitleler çok tekrarlanan sözlerin gerçek olduğuna inanır” şeklinde özetlenebilecek propaganda tekniğini başarılı bir şekilde uygulamaktadır. Yandaş medyayı kullanma becerisi de cabası. MHP’nin çoğu yazılı olan açıklamaları ise cılız ve etkisiz kalmakta.
  • 4- Osman Durmuş’un, densiz bir AKP’linin 15 ay önce ettiği lafları gündeme getirmesi “siyasi etik açısından” eleştirilebilir. (Her ne kadar aynı konuyu 13.03.2009 da Oktay Vural’da gündeme getirmiş fakat bu şahıs hakkında AKP herhangi bir işlem yapmamış olsa da bu eleştirinin bir anlamı vardır.)

Ancak aynı “etik anlayış” üç yıl önce yaşanmış nahoş GATA olayının gündeme getirilip, olayın bir kısmının açıklanmamasında da söz konusu olmalıdır.

Başbakan’ın haksız olduğu konuları bile lehine çevirmedeki maharetini bir yana bırakarak, gerilim siyasetinden beklentilerinin ve niyetinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Gerçekten Erdoğan’ın üslubunun Anayasa değişikliği yapmaya çalışan ve bu konuda muhalefetin desteğini almaya çalışan bir Başbakan tavrı olmadığı ortada.

Başbakan ve hükümet Türkiye gündemini belirlemede öncülüğü kimseye bırakmıyor. Açılımlar… Darbe planları, TSK’ya dair (neticede kapalı kapılar ardında TSK ile görüşülerek çözülecek Emasya Protokolünün kaldırılması, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi gibi konular hakkında, ‘askerin etkinliğini kaldıran demokrasi kahramanı’ üslubuyla) yapılan tartışmalar… Bazen IMF’ye, bazen İsrail’e bazen de Tekel işçilerine kafa tutmalar

Biz bu konuları tartışırken ekonomi, fakirlik, işsizlik, yolsuzluk gündeme gelemiyor.

Gelecek sene muhtemelen nisan veya mayıs aylarında seçim olacak. (Normal zaman temmuz ayına geldiği için biraz öne alınması bekleniyor.) Yani en geç yaklaşık 15 ay sonra seçim var. Bu süre içinde Anayasa değişikliği yapıp referanduma gider ve arkasından seçim yapılırsa, bu iktidar için tam bir kumar oynamak olur.

Türkiye üç sene öncesinin şartlarında olsaydı, Başbakan Erdoğan’ın bu kumarı kesinlikle oynayacağını söyleyebilirdik. Son iki yılda “Kürt ve Ermeni açılımlarının” ve ekonomik krizin AKP kitlesi ve hatta grubu içinde yaptığı aşınmayı Başbakanın görmemesi imkânsız. Çünkü en sık ve düzenli kamuoyu anketleri yaptıran parti AKP’dir.

Muhtemelen Başbakan’ın sertleşen üslubunda bu aşınmayı gösteren anket sonuçları etkili olmuştur. Tahminimce eleştirilerin yönünün MHP’ye dönmesi ve bu partiye yönelik sert sözleri de (SONAR’ın 3-13 Ocak 2010 anketinde olduğu gibi) kendi anket verilerinde de MHP’nin yüzde 20 psikolojik sınırını aştığının bir işareti olabilir.

AKP’nin oy kaybı hesabının “açılımları” ve ” Anayasa değişikliği” projelerini rafa kaldırdığını söylemek mümkün. Tabii ki diğer bazı faktörleri de birlikte değerlendirmemiz şartıyla. 

İfade-i Meram

Sigaranın külünden sakındığım defter dağılmış,
Nutku mu tutulmuş kalemin.
Kalem kurşun, gece siyah can evimde.

Dilimde tüm renkleri gözlerin.
Yeşil, ela ve gece mavisi
“Bir gözleri ahuya ”
Boğazım düğümlenir
Kaşlar kalem, kaşlar keman
İlle de müjgan..

Gamze-i dil duz ile verdiğin vehmi anlatamam.

Çay bardağından koruduğum defter kapanmış,
Boynu mu bükülmüş kalemin.
Kalem kurşun, gece bin ah can evimde.

Dilimde tüm rüzgarları boğazın
Kıble, poyraz ve lodos
“Biz her gece”
Kelimeler kilitlenir.
Sözler ağır, sözler roman

Hücre-i göğsümde ki mektubatı anlatamam

Lal olur dilim,
Dumur kalemim.
Peri peyker’e Süreyya’yı anlatamam..

İfade-i meramı serd-i kelam ile acizim.
Muradı anlatamam.

Türkiye’nin 2023 hedefleri (1)

Tübitak ve diğer kuruluşlar bu hedefe uygun ciddi çalışmalar yaptılar. Şu anda Türkiye’nin Tüm kamu ve özel kuruluşları Türkiye’nin “Refah Toplumu” olma yolundaki bu hedeflerine katkı koyma adına hedeflerini 2023’e göre revize edip ona uygun stratejiler uygulamaktalar.

Tübitak bu alanda bir “SWOT” analizi yapıp, vizyon, stratejik Amaç ve hedeflerini belirlemişti. Bu konularla ilgili bilgilerini kamuoyuyla paylaşmıştı. Bende kendimce önemli gördüğüm bazı konulardan bahsedeceğim

Bu hedefler tüm dünyadaki gelişmelere paralel olarak alınacağından küresel bakış açısıyla hazırlanmıştır. “….Başta ulusal Ar-Ge olmak üzere, “Bilim, Teknoloji ve Yenilikte (İnovasyonda) Yetkinlik” açısından küresel ölçekte en üst düzeylerde yer almak için yapılacak faaliyetler olduğu görülmektedir. Bu gerçekler çerçevesinde ülkemizin 2023 odaklı bilim ve teknoloji vizyonu;

“”Sürekli yeni bilgi ve teknoloji üreterek; yüksek ulusal gelir,  küresel rekabet gücü ve sürdürülebilir kalkınmanın temeli olan nitelikli iş gücüne dayalı yüksek katma değeri yaratacak; bilgi temelli bir refah toplumu olma hedefine uygun şekilde tüm topluma yayılmış; etkin işleyen ve küresel sistem ile etkileşim içinde olan  bir “bilim, teknoloji ve yenilik sistemi” ne sahip olmaktır.”” (Tübitak)

Ülkemizin bilim, teknoloji ve yenilik vizyonu yönündeki stratejik amaçları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

     •  Yaşamboyu  öğrenim  modeline  dayanan  bilgi temelli topluma  uygun  insan kaynağını geliştirmek,

     •  Etkin yasal düzenlemeler, teşvik sistemi ve fon yönetimi ile yenilik (inovasyon) ortamını oluşturmak; bilginin yaratılmasını ve yaygınlaşmasını teşvik etmek,

     •  Enformasyon ve iletişim teknolojileri  altyapısını  yaygınlaştırarak, bilgi temelli topluma dönüşüm sürecini hızlandırmak ve kaynakların verimli kullanımını sağlamak,

     •  Başta bilgi, enformasyon ve iletişim olmak üzere, belirlenen stratejik teknoloji alanlarında gerçekleştirilecek, eşgüdümlü, özgün teknoloji ve özgün ürün hedefli araştırma, geliştirme ve üretim faaliyetleri ile rekabet gücü yüksek, bilgi temelli ekonomi dönüşümünü gerçekleştirmek,

     •  Bu dönüşüm süreci ile ilgili olarak toplumun tüm kesimlerinde farkındalık yaratarak, etkin katılımı ve sorumluluk alınmasını sağlayarak sinerji yaratmak ve sürdürülebilir kalkınma için gerekli zeminin oluşmasına katkıda bulunmak,

     

  • Bu dönüşüm sürecini, tüm faaliyetleri ortak bir model çerçevesinde bütünleştirerek yönetmek, gelişmeleri ölçme ve değerlendirme faaliyetleri ile TASLAK sürekli izlemek ve gereken değişiklik ve düzeltmeleri zamanında gerçekleştirmek. Ülkemizin bu stratejik amaçlarını gerçekleştirebilmesi ve temel bilim, teknoloji ve yenilik hedeflerine ulaşabilmesi için odaklanması gereken faaliyet alanlarına ilişkin stratejik amaçlar ise Vizyon 2023 projesi çerçevesinde belirlenmiştir. (Tübitak)

Temel alanlar; eğitim ve insan kaynakları alanında, çevre ve sürdürülebilir kalkınma alanında,  bilgi ve iletişim alanında,  malzeme ve makine imalatı alanında, savunma, havacılık ve uzay sanayii alanlarında, tekstil alanında, kimya alanında; sağlık ve ilaç alanında, tarım ve gıda alanında, inşaat ve altyapı alanında, ulaştırma alanında, turizm alanında; enerji alanında çalışmalar yapılmaktadır.

Bu alanlardaki kamu ve özel sektör hazırlıklarını yapmıştır 2023 hedeflerini belirlemişlerdir. Kamu ve özel sektörde ciddi bir yapılanma görülmektedir. ARGE çalışmaları artmış, Hukuki düzenlemeler ona göre değişmiştir. Bu alanlarda faaliyet gösterenler işleri kolaylaşması anlamında kolaylıklar getirilmiş Türkiye’de 16 tane Bölge kalkınma ajansları kurulmuştur.

Türkiye’nin sosyo-ekonomik hedefler şunlardır:

  • Sınai üretimde rekabet üstünlüğünün sağlanması
  • Yaşam kalitesinin yükseltilmesi
  • Sürdürülebilir kalkınma
  • Bilgi temelli toplum için teknolojik altyapının güçlendirilmesi

Bu kapsamda 2023 yılına kadar;

1.  Dünya Bankası Rekabet Gücü Endeksi’ne göre yapılan sıralamada dünyanın ilk 25 ülkesi arasına,

2. Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma Endeksi’ne göre yapılan sıralamada dünyanın ilk 25 ülkesi arasına girilmesidir.

Hep beraber “Refah toplumu” olma adına en azından psikolojik olarak bile kendimizi hazırlamamız gerekiyor. Gelecek geçmişten hem güzel, hem daha özgür, hem daha rahat, hem birçok problemi geride bırakmış olarak dünya miller cemiyetinde hak ettiği üst sıralarda yerini alacaktır.

Kasım 2010 Olacak Gibi

Seçim tarihi yaklaştıkça telaşı artıyor Sayın Başbakan’ın. Çok da haksız sayılmaz yani. Gidip de gelmemek var. Gelip de hesap vermek var. Kum saatinde azalan kum tanecikleri gibi Başbakan’ın da bu iktidar günleri gelip geçmektedir.

Erken seçim haberlerine önce “kesinlikle gününde yapılacak” diyen Başbakan, şimdi de “birkaç ay yakına alabiliriz” demeye başladı.

MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin verdiği Kasım 2010 tarihini de çok yakında zikretmeye başladığını göreceksiniz Başbakan’ın.

Zira telaffuz ettiği Mart veya Nisan ayı, kış kıyamette Hükümet’ten” kömür” konusunda merhamet bekleyen fakir fukara için, zulümden az da olsa kurtulmaya başladığı zaman dilimidir. Zaten 7 yıldır “ha bu gün biter, ha yarın düzelir” diye avutulan halkın, böyle bir zamanda gazabına uğramak istemeyecektir Sayın Başbakan.

Ve kendisi için ideal olan seçim takviminin de, MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin dediği Kasım 2010 tarihini istemeyerek de kabul edecektir.

Çok zorlarsa ne olur?

AKP’nin seçim hezimeti daha da büyük olur.

Dr. Devlet Bahçeli’nin bu tarihi verdikten sonra Hükümet’in üzerine seçim konusunda fazla gitmemesi de bununla ilgilidir. AKP, tarihi ne kadar geciktir ise uğrayacağı seçim hezimeti de o kadar büyük olacaktır. AKP’nin hezimete uğrayacağı bu seçimin tek karlı partisi de MHP olacaktır.

Canı sıkkın demiştim Başbakan’ın.

Baksanıza, bu denli kendini kaybedecek düzeyde agresif olmamıştı bugüne değin.

Duygusallığı da aynı  şekilde yoğunluk arz ediyor Başbakan’ın.

Meclis çatısı altındaki çalışmalarda sarf ettiği cümleler bunun en iyi göstergesi.

Hiç konu edilmediği halde eşi Hanımefendi’nin başörtüsünü gündeme getirme çabaları  da bununla ilgili.

Başörtü konusunda, Meclis’te MHP Gurup Başkan Vekili ile imzaladığı “birlikte hareket etme” protokolünü gündeme getirmeyişi, bu konuda gerçekten samimi olmadığını gösteriyor AKP İktidarı’nın. 

Ekonomide çizilen pembe tablonun aksine bir durumun olduğunu artık tüm halkımız biliyor.

KOBİ’ler sırasıyla kapanırken, bankalar KOBİ’lere kredi verme konusunda eskisinden bile daha çekimser davranırken, KOBİ’lerin üretim yapması imkânsız gözükmektedir.

Üretmeden zengin olmak için nasıl bir formülü olduğu konusunda bu Hükümet şu ana kadar hiçbir şey anlatamamıştır. Anlatmasını beklemek de akıllı bir şey olmaz. Zira Türkiye gibi çalışabilir genç nüfusu olan bir ülkede istihdam açığını kapatmanın tek bir yolu var, o da üretmek.

Üretme çabasındaki KOBİ’lerin önündeki engelleri bertaraf etmek bir yana, her geçen gün bu engellerin sayısını ve yoğunluğunu arttırırsanız, sonuç şimdiki gibi hüsran olur ancak.

Yolsuzluklara tanık olan yoksullaşan bu halkın önüne ne getireceksiniz de kandıracaksınız bu sefer?

Müslüman Cumhurbaşkanı seçtirmediler diyerek 2007 de aldığınız oylar, AKP’den uçuyor.

Tüm ciddi kamuoyu araştırmalarında çıkan ortak sonuç da AKP den uçan bu oyların MHP’de toplandığı  yönünde.

Başbakan’ın sıkılması da, bütün bunların ışığında yapılacak er veya zamanında bir seçimim hezimetindendir. Bu akıbet, Sayın Başbakan’ın canını ciddi sıkmaktadır.

Bir de Maliye Bakanı’nın himmet edip merhamet ettiği Tekel İşçileri de bu işin tuzu biberi oldu.

Ankara’da Başbakan’ın canını  sıkacak işler daha da artacak göründüğü kadarı ile.

Kocaeli’nde de seçim havası  erken yaşanmaya başladı. 

Partilerdeki olası adaylar için de seçim takvimi nedeniyle gerek parti kongrelerinde gerek parti çalışmalarında bazı hareketlilikler göze çarpıyor.

Son birkaç ay içinde bir şeyler yaparsam, geçmişte yaptıklarım unutulur diyen adaylar da bir hızlı ki sormayın.

Bu seçimde tüm Türkiye’de olduğu gibi Kocaeli’nde de AKP’nin sırtını yere vurma görevini üstlenecek olan muhalefetteki siyasi partiler adaylarını belirlerken bu kez biraz daha fazla faktörü göze alacaklardır.

Ahbap çavuş ilişkilerinin bu seçimde adayların işine pek yarayacağını söylemek doğru olmaz. Zira hiç kimsenin bu seçimde bir hata yapma lüksü yoktur.

CHP’nin ilçe kongrelerinde yaşanan bu hareketliliğin sebebi de bu olmalı.

Yök’ün Küresel Eğitim Siyasetine Açılımı

0

Eğitim kurumları uzun zamandan beri, sinema, moda, sanayi ürünleri ve iletişim teknolojileri gibi küresel piyasalara açılmaktadırlar. Bu amaçla yeni stratejiler geliştirmektedirler. Sanal ortamda paket eğitim programları hazırlamaktadırlar. Birçok ülkede yeni şubeler açmaktadırlar. Ülke dışından öğrencileri eğitim programlarına katmaktadırlar. Yüksek öğrenim sadece bir kültürlenme ve eğitim öğretim değildir. Aynı zamanda önemli bir ekonomik varlıktır. Bu bakımdan gelişmiş ülkelerin en önemli rekabet alanlarından birisi, ülkelerine yabancı öğrenci çekmektir. Türkiye bu yarışta geri kaldı. Ancak YÖK yeni politikaları ile bu açığı kapatacak adımları atabilir.

Yüksek Öğretim Kurumu, son yıllarda üniversite öğreniminin yaygınlaştırılması alanında önemli adımlar atmaktadır. Bunlardan birincisi, Yüksek Öğrenim Kurumlarının sayısının arttırılması, ikincisi, özel Yüksek Öğrenim kurumlarının önünün açılması, üçüncüsü, bu iki faktöre bağlı olarak Yüksek Öğrenimde okullaşma oranında Türkiye’de önemli bir sıçramanın başlaması, dördüncüsü, Yüksek Öğrenim standartlarının AB uyum yasaları çerçevesinde Avrupa Birliği standartlarına yükseltilmeye çalışılması, beşincisi, yurt dışına öğretim üyesi olarak yetiştirilmek üzere çok sayıda öğrencinin gönderilmesi, altıncısı, açık öğretim kanallarını yaygınlaştırması, coğrafik olarak Türkiye’nin her bölgesine aktarması ve birçok bilimsel alanı da kapsayacak şekilde yaygınlaştırması, yedincisi ise, Erzurum’da açıklanan strateji doğrultusunda Türk Üniversiteleri’nde okuyacak yabancı öğrenci sayısının arttırılması için gerekli adımların atılması. Bu yazıda sadece altıncı maddede belirttiğim, yabancı öğrenci sayısının arttırılması amacıyla açıklanan strateji üzerinde duracağım.

Son yıllarda bütün dünyada yüksek öğrenimde okullaşma oranı gittikçe artmaktadır. Azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu oran çok daha hızlı artmaktadır.  Bilhassa Çin ve Hindistan’da yüksek öğrenim alanında okullaşma oranı alanında önemli artışlar yaşanmaktadır. Çin’de bu oran 1998-2003 yılları arasında %20, Hindistan’da ise %8 oranında artmıştır. Küresel öğrenci dolaşımı alanında da önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Mesela OECD ülkelerinde okuyan yabancı öğrenci sayısı son yirmi yılda iki katına çıkmıştır. 2003 yılı verilerine göre, ABD’de yabancı öğrenci oranı %30, İngiltere’de %14, Almanya’da %13, Fransa’da %9 düzeyindedir. Beklentiler gelişmiş ülkelerdeki yabancı öğrenci sayısının gittikçe artacağına işaret etmektedir.

Türkiye’de küreselleşme daha çok ideolojik ve etnik çatışma bağlamlarıyla gündeme gelmektedir. Kamuoyu bu söyleme bağlı kalarak, küreselleşmenin eğitim alanındaki etkileri üzerinde yeterince durmuyor. Aslında küreselleşme eğitim, üretim, tüketim, teknoloji ve popüler kültür kalıplarının dolaşımı alanında çok daha etkili bir tarzda yaşanmaktadır. Üstelik etnik ve ideolojik çatışmalara rağmen, karşı duruşlara rağmen bu süreç kendiliğinden işlemektedir. Kendilerini çatışmalara kaptırmış olan kitleler alttan alta dönüştüklerini çoğu kere fark etmiyorlar.

Eğitim alanında küresel dalga etkisini gittikçe hissettirmektedir. Birçok üniversite, ülkenin milli sınırları dışında, çok uzak ülkelerde yüksek öğretim vermektedir. Bu öğretimi başka ülkelerden öğrenci transferi yaparak yapabildiği gibi, uzaktan eğitim veya şube açma şeklinde de verebilmektedir. Bu dalga yüksek öğrenim yaşındaki öğrencilerin, kendi ülkelerinde değil, bir yabancı ülkede öğrenim görmeleri şeklinde de yaşanmaktadır. Mesela ABD’de 475 bin, İngiltere’de 225 bin, Almanya’da yaklaşık 200 bin, Fransa’da 147 bin ve Avusturya’da 110 bin yabancı öğrenci yüksek öğrenim görmektedir. Türkiye’de ise 16 bin yabancı öğrenci yüksek öğrenim görmektedir. Buna karşılık Türkiye’nin yurt dışına yüksek öğrenim için gönderdiği öğrenci sayısı ise 44 bin civarındadır. Yani gönderdiğimizin üçte biri kadar öğrenci çekebilmekteyiz.

Bu durumu, ihracatın ithalatı karşılama oranı gibi düşünmek mümkündür. Eğitim maliyetleri ve yurt dışına eğitim için döviz transferi olarak konuyu ele aldığımızda, Türkiye’de eğitimle ilgili göstergeler, ekonomik göstergelerden daha da kötüdür. Kaldı ki eğitim sadece konjonktürel bir mali değer olarak işlev görmez. Aynı zamanda uzun vadeli ve etkisi yıllar sonra hissedilen bir sosyal sermayedir. Ayrıca eğitim aynı zamanda kültür transferi işlevini de görmektedir. Hangi kültür ve hangi ülke yurt dışından daha çok öğrenci transfer ederse, o kültür daha baskındır, daha etkindir. Bu bakımdan yabancı öğrenci transferi bir ülkenin kültürel, ekonomik, siyasi ve toplumsal duruşunun önemli göstergelerinden birisidir. Zaten yukarıda verilen rakamlara baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. Yani gelişmiş ülkeler aynı zamanda yurt dışından daha çok öğrenci alan ve yabancı öğrenci eğiten ülkelerdir.

Türkiye son yıllarda ekonomik anlamda gelişme endeksleri bağlamında konuya bakıldığında önemli adımlar attı. Bölgesinde en çok büyüyen ve gelişen ülke oldu. Küresel ekonominin büyük aktörlerini sarsan 2008-2009 yıllarındaki ekonomik krizden ciddi manada etkilenmedi. Dünya’nın birçok ülkesine sanayi ürünleri ihraç etmektedir. İnşaat sektörü alanında küresel düzeyde adından söz ettirecek bir duruma geldi. Bu ekonomik sıçramaya paralel olarak,  uluslar arası alanda da önemli bir aktör oldu.  Osmanlı coğrafyasının bakiyesi konumunda olan Balkan, Arap ve Kafkasya ülkeleri arasındaki husumetleri, birliktelikleri ve çekişmeleri biçimlendiren bir bölgesel güç oldu. Türkiye’nin bu ekonomik ve politik imajları kendi bölgesindeki ülkelerde popüler kültür alanında da canlanmalara neden oldu. Türk müziği ve sineması Osmanlı bakiyesi ülkelerde ilgiyle karşılandı. Bütün bu olumlu gelişmeleri vizelerin kaldırılması takip etti.

Yukarıda belirtilen olumlu gelişmelerin eğitim ayağı şimdiye kadar yetersiz kaldı. Türkiye’nin mevcut imajı ile bağdaşmayan bir durum var, ortada. İşte Yüksek Öğretim Kurumu’nun Türk üniversitelerinin kapılarını yabancı öğrencilere daha etkili bir tarzda açma girişimi bu bakımdan çok önemlidir. Bulunduğu bölgede, kültürel, ekonomik ve siyasi manada önemli bir güç konumuna gelen Türkiye’nin, bu imajı, yüksek öğrenim alanında yabancı öğrenci transferiyle daha da canlandırması lazımdır.

Türkiye’nin yabancı öğrenciler için, bir cazibe merkezi olması için yeterli bir alt yapı vardır. Türk üniversitelerini bu bağlamda kendi içlerinde iki önemli gruba ayırmak gerekir. 2006 yılından önce kurulan bütün üniversiteler, yabancı öğrenci eğitimi için gerekli olan akademik altyapıya, sosyal ve teknolojik donanıma sahiptirler. Öncelikle bu üniversitelerin Arap, Balkan ve Türki ülkelerden yabancı öğrenci transferi için gerekli adımları atması gerekir. Her ülkede bürolar açmalılar, eğitimlerinin kalitesini belirten yayınlar yapmalılar ve çeşitli teşvikler geliştirmeliler.

Türkiye’nin geleneksel imajı da kendi bölgesinde önemli bir eğitim, öğretim ve bilim merkezi olması için etkili bir zemin oluşturmaktadır. Çünkü tarihsel olarak bölge ülkelerinin birçoğu hala Türkiye’den tarihsel ve coğrafik ağırlığına ve gücüne mütenasip düşen adımlar atmasını beklemektedir. Ülkeler ve devletler resmi olarak sınırlarını biri birine kapatsalar da paylaşılan ortak kültürel değerlerden vatandaşlarını kolay kolay vazgeçiremezler. Bugün Kuzey Irak dahil bütün Arap, Kafkas, Karadeniz ve Balkan ülkelerinin halkı, Türkiye’yi kendileri için bir umut kapısı ve referans noktası olarak görmektedir. Bundan dolayı, üniversiteler gerekli girişimde bulunursa kısa sürede çok sayıda yabancı öğrenciyi okullarına transfer edeceklerdir. Çünkü vize engeli de aşılmış bulunmaktadır.

Yabancı öğrenci çekmek için üniversitelerin ciddi ve etkili projeler hazırlaması gerekir. Bu noktada ihracatçılara verilen teşviklere benzer teşvikler üniversitelere verilmelidir. Üniversiteler de yabancı öğrenciler için özel ve etkili paketler ve programlar hazırlamalıdır. Ancak bu tür tedbirlerle yabancı öğrenciler için Türkiye cazip bir ülke olur.

Türkiye’de okuyan yabancı öğrenciler, daha çok sağlık ve teknik alanlarda öğrenim görmektedirler. Sosyal ve beşeri alanlarda eğitim görenlerin oranı çok azdır. Hâlbuki sosyal ve beşeri alanlar ülkelerarası sıcak ilişkilerin kurumsallaşması için daha işlevseldir. Bu bakımdan Arapça ve Balkan ülkeleri dillerini bilen öğretim üyelerinin sayılarının arttırılması gerekir. Bu öğretim üyelerinin yabancı öğrenci transferi için özel çabalar ve çalışmalar içine girmesi desteklenmelidir.

Yüksek Öğretim Kurulu’nun yabancı öğrenci transferi için daha önce yapılan sınavı kaldırması bu amaçla atılan önemli bir adımdır. Bu adımın üniversitelerin girişimleri ile desteklenmesi gerekir.

Üniversiteler, Türkiye’nin tarihi ortağı olan Arap, Balkan, Karadeniz ve Kafkas ülkelerinin önemli merkezlerinde bürolar açarak, kendi eğitimlerinin propagandasını yapmalıdırlar. Söz konusu ülkelerde alanında tanınan öğretim üyelerini stratejik bir adım olarak üniversitelerine transfer etmelidirler.  Bu öğretim üyeleri, kendi başlarına Türk üniversitelerini cazip birer değer haline getireceklerdir. Benzer bir uygulamanın Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından daha önce gerçekleştirildiğini biliyoruz. Günümüzde ABD ve AB ülkelerinin birçok ülkeden bilim adamı transfer ettiği her kesin malumudur. Transfer edilen bilim adamları beraberlerinde birçok yabancı öğrenciyi de Türk üniversitelerine taşıyacaklardır.