26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1281

Türkiye’de İnsan Sınıfları!

Sakın olaki size işçi, köylü, zengin, yoksul, emekli, esnaf, sanayici gibi sosyal katmanlardan bahsedeceğimi sanmayın. Benim bahsedeceğim sınıflama başka bir türde insan sınıflaması olacak.

Ülkemizde ekonomik güce göre belirginleşen toplum sınıfları elbette mevcut. Karl Marx’ın dediği gibi insan ilişkilerinin temel belirleyici unsuru “para” yani ekonomik ilişkiler olduğuna göre, paranın belirlediği toplum sınıflarının hayatımızda bulunması kaçınılmaz doğal bir sonuç.

Ancak bizim ülkemizde insan ilişkilerini belirleyici başka bir sınıflama daha yapılması gerekir diye düşünüyorum. Bu sınıflama;Ülkesini, milletini, devletini sevenler ve hayatlarını buna göre tanzim ederek yaşayanlar;

  • 1. Ülkesini, milletini, devletini, bayrağını, İstiklal marşını sevmeyip, sürekli ihanet olgusu içinde yaşayanlar;
  • 2. Ülkesini, milletini, devletini, bayrağını ve İstiklal marşını sevse bile, gaflet içinde olan, herkesle iyi geçinen, menfaatlerini her şeyin üstünde tutan, gününü gün ederek yaşayanlar.

Birinci kategoride yer alanlar, genel nüfus içinde hiç de azımsanmayacak bir orana sahip olmalarına rağmen; organize olamadıklarından ve sadece fedakarlık yaparak görevlerini tamamlamalarına binaen sosyal yaşamda geri çekilmelerinden dolayı etkisizdirler.

Aslında her türlü yük onların sırtındadır. Severek askerlik yaparlar, isteyerek vergi verirler, devlet malına bir zarar gelsin istemezler, milli ve manevi değerleri her türlü tehlikeden korumaya çalışırlar vs. liste daha uzayıp gider.

Ellerine yetki ve güç geçince de bu gücü, millet ve milletin teşkilatlanmış şekli olan devlet hayrına kullanırlar. Her türlü tehlike karşısında şuurlu ve uyanık olsalar da kolaylıkla organize olamadıkları ve sürekli engellendikleri için iktidar olma olasılıkları düşüktür. Buna rağmen ellerinden geldiğince, mensubu oldukları Türk milletine ve devletine karşılıksız hizmet etmeye çalışırlar.

İkinci kategoride bulunanlar azınlıktadır. Ancak çok organizedirler. Kendi hedeflerine ulaşma noktasında sahip oldukları şuur ve bu yolda gösterdikleri azim, gayret ve çalışkanlık takdire şayandır. Ellerine geçirdikleri her mevkii de çabucak ve çok iyi bir şekilde örgütlenirler. Bunun için kolay ve güçlü destek bulurlar. Kültür, sanat, medya, iş, bürokrasi ve siyaset dünyasının köşe başları bunlar tarafından tutulmuştur. Bukalemun gibidirler ve niyetlerini hiçbir zaman afişe etmezler.

Koskoca bir ülkeyi bir plan dahilinde gıdım gıdım yok olmaya doğru sürüklerler. Bunu hissedemezsiniz bile.

Kendilerini demokrat, mazlum ve mağdur, insan hakları savunucusu, bulunmaz sanatçı, kültür adamı, cemaat önderi gibi gönül okşayıcı ve yumuşatıcı kılıflara sokmakta büyük maharet sahibidirler.

Zamanı geldiğinde ipi çeken cellat olmak arzusu onları her zaman için diri ve canlı tutar.

Allah; bu memleketi ve aziz Türk milletini böyle birileri varsa onların elinden kurtarsın ve bir daha da bunlar gibilerin eline asla düşürmesin.

Üçüncü kategoride yer alanlar ise nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil eder.

İkinci kategoride yer alanların hakim olduğu ve etkisinin yoğunlaştığı dönemlerde yetişip yaşadıkları için çoğunlukla başlarına gelecek olanların farkında değildirler.

Bu kategoride yer alanların % 99’u şuursuzdur. Ne yapacaklarını bilemezler. Zaten böyle yaşamaları için ikinci kategoride yer alanlar ellerinden geleni yapmaktadır.

Menfaatlerini çok severler, dünyevi zevkler ve kişisel nefis tatmini bunlar için öncelikle giderilmesi gereken hususlardır. Bunun için herkesle diyalog kurabilir ve işbirliği yapabilirler. Önemli olan ülkenin uçuruma sürüklenmesi değil onların kazanacakları günlük menfaatlerdir.

Yarınları düşünmek kime ne kazandırır? felsefesi geçerli olduğundan bu günü iyi yaşamak bu kategoride yer alanların en büyük arzusudur.

Çoğunlukla olayları seyrederler ve iktidar gücünü eline geçirenlerin yanında yer alırlar. Bilmezler ki; günümüzde azınlığın yönetimi demek olan iktidar, aslında çoğunluğun zenginliğini kullanmaktadır. Ama olsun varsın “gemisini kurtaran kaptan” olmak onlara yeterde artar.

Evet! ülkemizde insanlarımızı bilinenin dışında, yukarıda bahsettiğimiz şekilde üç sınıfa daha ayırmak mümkündür. Bu toplumsal sınıflar arasında meydana gelecek yer değiştirmeleri; ülkemizin, milletimizin ve devletimizin geleceğini belirleyecektir. Mesela üçüncü kategoride yer alanlarla birinci kategoride yer alanlar birleşirse milli devlet güvenli bir şekilde sürecek demektir. Ancak ikinci kategoride yer alanlar üçüncü kategoride yer alanları kontrolleri altında tutmaya devam ederlerse büyük bir ihtimalle gelecek sorunlu olacaktır.

İkinci kategoride yer alan ve kendilerine Türk Milleti ile Türk Devletini yıkarak ortadan kaldırmayı hedef olarak seçmiş olanların, sınıf değiştirme ihtimalleri yoktur. Bu kategoride yer alan şuurlu azınlık; sosyal ve siyasal yaşama her geçen gün artan bir dozla mührünü vurmaktadır.

Geleceğimizin Türk milletinin lehine şekillenmesi üçüncü kategoride yer alan insanlarımızın bir an önce gerçeğin farkına vararak, birinci kategoride yer alan insanlarımızla bilinçli ve planlı bir davranış içerisine girmelerinden geçmektedir.

Üçüncü kategoride tanımladığımız insanlarımız, ikinci kategoride yer alanların kurduğu tuzaklara düşmeye devam etmeleri halinde geleceğimiz daha da kararacaktır.

Şirvan Perver isimli şahsın Viyana konserinde protokol locasında sergilenen Avrupa, AKP, DBP ve PKK işbirliği gözünüzü açması gereken en büyük delillerden biridir.

Bu yetmezse DBP’nin Olağan Genel Kurulu’nda sergilenen PKK sevgisi ve yandaşlığı, iktidar olanlar üzerinden Türk halkına kurulan tuzağın gerçek bir yansımasıdır.

Bu gün hiçbir demokraside ve devlet hayatında görülmeyen şeyler Türkiye’de yaşanmaktadır. Ülkeyi yönetenlerin “milli devlet” i yıkmak için devlet kurumlarını zaafiyete uğratma yolunda her türlü çabayı gösterdiğini üzülerek izliyoruz.

Üniter milli devlet yapımıza karşı yürütülen dış destekli iç mücadeleyi hepimiz ibretle seyrediyoruz.

Onun için toplum yapımızı oluşturan sosyal sınıflarımızı başka bir açıdan ve farklı bir şekilde tanımlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bunu yaptıktan sonra da bilmeyenlere ve farkında olmayanlara bir kez daha Türk milletinin vasıflarını, ünlü Arap alimi İbni Hassul vasıtasıyla vurgulamak istiyorum “Bütün milletler içinde cesaret ve şecaatta Türkler’den daha ileride, büyük gayelerin tahakkuku için onlardan ileri giden başka bir millet yoktur. Yüce Allah onları Arslan suretiyle yaratmıştır. Yüzleri enli ve burunları basıktır. Bilekleri güçlü ve kuvvetlidir.”

Bir de son söz olarak Alemlerin Efendisi Hz. Muhammed’in hadisi ile Türk Milletine karşı fitne, fesat içinde olup kötü niyet besleyenleri bir kez daha uyaralım “Türkler size dokunmadıkça sizde Türklere dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin bir millettir.”  Anladınız değil mi?

Açılım ve Milliyetçilik

Aydınlar Ocağımızın “Demokrasi ve Açılımlar” konulu açıkoturumu yapıldı. Salonu bütünüyle dolduran ve ilgi gösteren herkese, gazetemiz Yeniçağ’a, toplantılarımızı ileride yayımlayacak olan Bengü Türk Televizyonuna teşekkür ediyoruz.

Demokratikleşme, bürokrasinin vatandaşa saygılı davranması, sözde anaların ağlamaması gibi örtülerle, dış telkinlerle ülke gündemine sokulan açılım; silâhlı terörü dışlayıp terörün silâhsız taleplerine boyun eğen, bize yabancı olan etnik ayrımcılığı hortlatan ve etnikliği merkeze alan, çoğulculuk adına ülkede federal rüzgârlar estiren, etnik imtiyazlılık ve etnik taassub yaratan bir tezgâhtır.

Kürt açılımı ile başlayıp üç kere isim değiştirilen bu proje, yıllardır Türk Hükümetlerine kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Şimdi, cesur ve “Çözümsüzlük çözüm değildir” diye milli davaları dışlayan, dış tuzaklara açık, geçmişiyle hesaplaşmaya hazır, rövanş nöbetindeki bir siyasi iradeyi kullanıyorlar. Farklılıkları birlikteliklerin önüne geçiren ve kutsallaştıran, yasaları ve Anayasayı Türksüzleştiren bu tuzakla ilgili yapılan araştırmalarda, halkın %70‘i tam açıklanmayan bu oyuna “hayır” demiştir.

İnsanları birbirine soğutan, ötekileştiren, etnisiteyi milli kimliğe tercih eden bir anlayış, bütünleşme ve milletleşme sürecini geliştiren bir araç değil ki; demokratikleşme olabilsin. Hangi ciddi devlet bizdekine benzer açılımlar yapabilir? Bu açılımların Kürt asıllı vatandaşlarımızla da bir ilgisi yoktur. Kürtçülere ve Anadolu üzerindeki hilâl-haç mücadelesinde haça hizmet etmektedir. Demokrasi ile etnik ırkçılık ve etnik yobazlık bağdaşır mı? Demokrasi çözülmenin ideolojisi mi? Hangi ciddi devlet egemenliğini bazı iç ve dış çevrelerle paylaşır; milli kimlik inkârına gider; milletleşmeden geriye boy, kabile, aşiret, şehir ve etniklik ölçeğine döner?

Açılım adı altında süslenip ortaya konanlar asıl ülke sorunlarını tartıştırmamak, onları gizlemek, oy azalışını önlemek için yapılmaktadır. Orta sınıfın çöküşü, yoksullaşma ve işsizlik zirve yapmıştır. Fabrika değil; alışveriş merkezleri kurulmaktadır. Doğalgazdan elektrik üretme lüksü içindeyiz. Ermenistan açılımı itibar ve gurur kaybına sebep olmuştur. Kıbrıs’ta oynanan oyun, tek Rum devletine geçiştir. Türk Dünyasına ülkemizi ümit olmaktan çıkarmak için neredeyse her şeyi yapıyor ve müttefiklerimizin oyununa geliyoruz. Balkanları, Avrasya coğrafyasını gördükçe, tanıdıkça Türkiye’nin gündeminin başkalarına hizmet ettiğini anlıyorsunuz.

Bir ara öğrencilerim bana hep sorardı: “Hocam, bize faşist diyorlar, biz faşizmin ne olduğunu bilmiyoruz.” Gerçekten dün Türkiye ile kavgalı olanların önemli bir bölümü aşırı sol ideolojiye sığınarak kendilerinden olmayan herkesi faşist olarak damgalıyorlardı. Bazıları açıkça komünist olduğunu söylüyor, boyunlarında orak-çekiçli kolyeler taşıyorlardı. Gazi Üniversitesi’ndeki bir çatışmada bir grup öğrencinin boynunda gördüğüm orak-çekiçli kolyeler beni hem düşündürmüş ve hem de üzmüştü. Dün sağda olup da bugün Cumhuriyet, Devlet ve milliyetçilik karşıtı bir cepheleşmede bulunanlar gibi…

Diğerleri gibi Türk’ün de milliyetçi olması gerektiğine inanmış, her türlü emperyalizme karşı, Türk kültürünü geliştirerek yaşatmayı hedefleyen, ekonomiden kültüre kadar ülke çıkarlarını korumayı hedef almış idealist insanların sıfatıdır milliyetçilik; tabak çanak yalayarak menfaat önünde kıvırıp değişim nöbetine tutulanların değil…

Türk milliyetçiliğinin otoriter, militarist, antidemokratik ve seçkinlere üstünlük tanıyan faşizm ve komünizmle hiçbir ortak tarafı yoktur. “Fert için hiçbir şey, devlet için her şey” parolasını taşıyan İtalyan faşizmi ile bağdaşmaz. Soyut bir devlet fikri yerine; somut bir “devlet baba” anlayışından hareket eder. Fert ve toplum çıkarlarının birbirine paralel olduğuna inanır. Üstün ırk nazariyesini reddeder. Üstünlüğü takvada ve hizmette arar. Türk Milletinin hür, bağımsız ve diğer milletlerle bir arada, insan haysiyetine yaraşır şekilde yaşamasını kabul eder.

Milliyetçilik, ne dışa kapanmadır; ne de duygusallık. Fikirle eylemi birleştirebilmektir. Türk milliyetçiliği yüzyıllardır yaşatılırken insanlık tarihi henüz ne faşizmi; ne de nasyonel sosyalizmi tanıyordu. Bunlardan alacağımız hiçbir tarihi ders yoktur. Rahmetli Erol Güngör’ün dediği gibi; Türk milliyetçiliği bir kültür hareketi olarak ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi hareket olmasıyla da otoriter idare sistemlerini reddeder.             

Osmanlı – 2

Sizlere I. Kosova Savaşı ve onun fatihi I. Murat Hüdavendigar’dan bir anekdot aktarayım.
Ordu Kosova savaşına gelmiş karargâh kurulmuş ve savaş kararı alınmıştı.
 Günümüzde ki Sırpların dedeleri o gün Osmanlı’yı silindir gibi ezip geçmek için haçlı ordusunu toplamış Osmanlı’nın üzerine yürümüşlerdi.
 Padişah Murat yatsı namazını kılarak çadırına çekilir ve sabah namazına kadar şöylece dua eder.
Ya Rabbi!. Ya Rabbi!
Hz. Peygamberin hatırı için,
Kerbela da dökülen kanlar için senin yolunda sürülen yüzler, ağlayan gözler için bize yardımcı ol.
Bizden lütfünü esirgeme.
 Yarabbi. Düşmanın bize uzanan elini başka tarafa çevir.
 Bakma Rabbim bizim günahımıza nazar et cana dilden ahzımıza.
Senin için savaşan gazilere yardım et.
Onları düşman kılıcından, okundan koru.
Din yolunda ben feda olayım askerlerimin yerine ben şehit olayım.
Tek mülkü İslami perişan edip kâfirlere çiğnetme Yarabbi…
 Diye Allah’a yalvardı. Seccade üzerinde uyudu.
Savaşı kazandı fakat kendisi şehit oldu.
 Osmanlı padişahlarının iyi yönleri yanında yanlışları hata ve günahları da vardır.
Yıldırım Beyazıt’tan bir anekdot.
Yıldırım Beyazıt Ulu Cami’yi tamamlatmıştı.
 Cuma günü ibadete açılacak ve Cuma namazı kılınacaktı.
 Paşalar, devlet adamları ve kadılar davet edilmişti.
Devletliler arasında Bursa Kadısı ve damadı Emir Buhari’de vardı.
Namazdan sonra Beyazıt
Emir Buhari’ye:
“Camiyi nasıl buldunuz bir eksiği var mı?” diye sorar.
Emir Buhari:
“Gayet güzel müstesna bir cami ibadet edildikçe Allah sana ihsan etsin fakat bir eksiği var.”
Cevabını alınca nedir diye sorar.
– Dört köşesinde dört meyhane eksik cevabını alır.
Cami ile meyhanenin ne ilgisi var deyince.
 Siz bir hayli zamandır camiye değil meyhaneye devam ediyorsunuz.
 Meyhaneye gelince camiye de yakın olurdunuz der.
Koca Yıldırım bu sözlere kızmamış, kızarmış, başını eğmiş ve susmuştur.
İlmin her şeye hâkim olduğu dönem bu dönemdir.
Bilginlerin devlet adamlarına yol gösterdiği devir bu devirdir.
 Çünkü Hz. Peygamber (sav) bir hadiste;
Ya ilim öğreten,
Ya ilim öğrenen,
Ya ilim dinleyen veya ilme hürmet eden olunuz.
Aksi halde mahvolursunuz.
Osmanlı ilmi öğrenen öğreten ve de hürmet eden olmuştur .
İlme değer verince ilim adamlarına da değer vermiştir.
Bunu da icraatıyla göstermiştir.
Osmanlı yükseliş dönemlerinde ilim adamlarına verdiği maaşlara bir göz atarak günümüzle kıyaslayalım.
İlme verdiğiniz önem ilim adamlarına eğitimcilere verdiğiniz maaşla eşit orantılıdır.
Kıyaslayınız farkı fark ediniz.
Padişah Ali Kuşçu’nun Tebriz’den İstanbul’a gelmesi için harcırah olarak bir gününe bin altın vermiştir.
Tebriz’le İstanbul arası 60 günde alınırdı. 60.000 altın harcırah verdi.
Ali Kuşçuyu Ayasofya’ya müderris tayin etmiş ayda 6.000 altın maaş bağlamış.
Fatih Zembili Ali Efendiyi aylık 900 altın ile Edirne Taşlık medresesi müderrisliğine tayin etmişti.
Bu parayı az bularak 5.000 altın hediye etmiştir.
Bunlar o gün devletin ilme, ilim adamlarına verdiği değeri gösterir.
24 Kasım kaç altına denk gelir ki.
İNSANIDA DEVLETİDE YÜCELTEN İLİMDİR
Cehaletin olmadığı yarınlar temennisiyle…
                                                                           Devam  edecek…

Muayenehaneler ve Sağlık Sistemimiz

Sağlık sisteminde Ak Parti iktidarı döneminde önemli yapısal değişimler olmuştur. Bu durumun halkımızın sağlık hizmetlerinden daha fazla, daha kolay ve daha kaliteli hizmet almasına katkıları olduğu aşikardır. Bu değişimin süreceği ve sağlık sistemimizin 2002 yılı öncesinden farklı bir hal alacağı beklenen sonuçtur.

 Benim bu yazı ile dikkate alınmasını sağlamak istediğim MUAYENEHANE’lerin (Büro hekimliği)  bu  sistemde nasıl yer alacağı hususu ise halen belirsizdir. 30 yıllık hekimliğinin son 15 yılını bağımsız olmak kaydı ile muayenehanesinde hizmet veren bir hekim olarak konunun tartışılmasının gerektiğine inanıyorum. Sağlıkta önemli bir hizmet katkısı ve vatandaş için imkan olduğunu düşündüğüm muayenehaneler deyince, her kasabada ve şehirde vatandaşın kolayca ulaşıp gerek danıştığı, gerekse tıbbi hizmet şekliyle güvenerek hizmet aldığı, bölgelerinde saygınlık kazanmış ve yıllarca o  bölge insanına hekimlik hizmeti sunmuş ve de bunu sürdüren muayenehane hekimlerimiz akla gelir. Bunlar o bölgenin sevilen doktor amcaları, doktor beyleri, doktor teyze ve hanımefendileridirler… 

Ayrıca çalıştığı resmi kurumuna herhangi bir yanlış taşımayan ve o kurumunu aracı adres olarak kullanmayan fakat özel muayenehanesinde de saat 16.00′ dan sonra hizmet vererek hem mesleki, hem sosyal, hem de ekonomik katkı üreten meslektaşlarımızın sayılamayacak kadar çok olduğu malumdur. Bunlar bu ek mesaileri ile kendi özel hayatlarına ayıracağı zamanı, çevrelerine sağlık hizmeti sunmak şeklinde devam ettirerek toplumsal bir ihtiyaca cevap vermektedirler. Gerçi muayenehanelerini çalıştığı hastaneler için süzgeç ve adres olarak kullanan meslektaşlarımızda yok değildir. Hele hastanesindeki hizmetini özel bürosunda aldığı ücrete göre şekillendiren bir hekimliği de kabullenmek hiç de savunulacak bir şey değildir…  Bunların önüne de mutlaka geçilmelidir.

Yeni sistemde ise muayenehanelerin ne olacağı halen belirsizdir. Hastane hekimlerinin bu yönde tek tercihe bırakılacağı söylenmekle beraber büro hekimliğinin hukuki boyutu hakkında, buraların genel sağlık sigortası (GSS) ile ilişkisi hususunda hiçbir bilgi yoktur. Bu durum hekimlerimizi tercihinde kararsız bırakırken, özel hastane ve özel tıp merkezlerinin çoğalmasına sebep olmakta ve buda sağlıkta kamu kaynaklarının daha fazla harcanmasına sebep olmaktadır. Büro hekimliğinin de Genel sağlık sigortası (GSS) sistemine alınması bu alanda hizmet vermekte olan hekimlerimizin, sisteme daha fazla katkı vermesini bağımsız, küçük işletmeler olarak kabul edilmesi gereken muayenehane ve teşhis birimleri (laboratuarlar-endoskopi – görüntüleme birimleri) hem rekabet halkasına girecek, hem de hizmetlerini artırarak sürdürecek ve de bu alandaki kayıt dışılık tamamen kalkacaktır.

Türkiye genelinde 40 bine yakın muayenehane olduğu bilinmektedir. Bu sayı gerek bürosu ile gerekse buralarda çalışan 1-2-3 kişilik istihdam ise önemsenmeli ve faaliyetlerini sürdürüp gelişmelerine imkan veren kanuni düzenlemeler yapılmalıdır. Buralarında kendi alanlarında yatırımlar yapmış ve bir hizmet üreten yerler olduğu unutulmamalıdır. Buraların sistem dışına itilmesinin önemli bir kaynak israfına sebep olacağı görülmeli ve de ekonomideki, sosyal hayattaki katkıları önemsenmelidir.

Büro hekimliğinin hekimlerimiz için bir özlük hakkı hem de vatandaşımız için farklı bir sağlık hizmeti sunum alanı olduğuna inanıyorum. Mesleki tatmin, sosyal tatmin ve ekonomik tatmin yanında bağımsız bir mesleki uygulama şekli olan muayenehane hekimliğinin GSS bünyesinde önünü açacak düzenlemeler yapılmasının daha doğru olduğuna inanıyorum. Yapılan yeni düzenlemeler ile bu hakkımızın elimizden alınmayacağı ve sonuçta muayenehane hekimliğinin Türk sağlık sisteminde kendi çizgisinde daha kaliteli ve gelişmiş şekliyle yer alacağı inancıyla…

 

Gül Fidanı

Sevgimin parlayan ışığındaydık o an
Sen bana fısıldıyordun o tatlı sesle
Seni seviyorum hayatımın gül fidanı
 
Isınıyordum sı sıcak oluyordu içim
Bende seviyordum seni umudumun ışığıyla
Seni seviyorum hayatımın ışıldayan çam ağacı
Öyle diyordum sana mutlulukla
 
Her şey güzeldi ve mutluyduk o an
Hiç bir şey bozmazdı bu güzelliği gerçekte
Gül fidanı ve çam ağacı gibi ışıldarken
Öyle diyorlardı bize sevgiyle

Ve Saat Yaklaşıyor

Ülkenin birinde renk körü hastalığı yaygınmış. Adamın biri aracıyla kırmızı ışıkta durup yeşilde geçecekken polis durdurmuş. Polis renk körüymüş; ‘Sen’ demiş, ‘Yeşilde durdun, kırmızıda geçtin’. Adam allem etmiş, kallem etmiş; derdini anlatamamış. En son isyan edecek gibi olunca, polis; ‘Götürün bunu savcılığa’ demiş, ‘Devlet memuruna hakaretten’. Adam, derdini savcıya da anlatamamış; savcı da renk körüymüş. ‘Çıkarın bunu mahkemeye’ demiş savcı; ‘Görsün dünyanın kaç bucak olduğunu’. Adam duruşmaya çıkmış, yine meramını anlatamamış. En son kızmış – köpürmüş; ‘Hepiniz kör müsünüz, doğruyu görmüyor musunuz?’ demiş. Hâkim de renk körüymüş; ‘Atın bunu içeriye’ demiş, ‘Aklı başına gelsin’. Adam hapse girmiş; hapistekiler de renk körüymüş.

İnsanlar bazen yeşili kırmızı, kırmızıyı yeşil zannedebilir. Önemli olan bu kimselerin bunun farkında olmasıdır.

İnsanlar bazen renk sarhoşu olabilir. Önemli olan ayıkların onlara bunu hatırlatmasıdır.

Işık ve ses oyunları bazı insanların aklını başından alır. Önemli olan bu kişiliklerin çoğunlukta olmamasıdır.

İnsanların bazısı renklerin ve şekillerin askeri olma ihtiyacı hissederler. Önemli olan hakkın ve hakikatin ordusunun zaaf göstermemesidir.

Bizim imtihanımız bizden öncekilerin imtihanıdır: SODOM MADRİT, GOMORE UNİTED..

Varlıklarını bir sloganın yandaşı ve bir alkışın paydaşı olmak sananların uyandırılmasıdır: A’MALİKA PARTİSİ, MU’TEFİKE PARTİSİ..

Mutfak-tuvalet-yatak üçgeninin kalıbını telefon-televizyon-internet hipnozitanlarıyla putlaştırmanın sonlandırılmasıdır: LÛT TV, EYKE TV..

İnsanlar gözlerini kapadıkça üşüyenlerin sırtlarından birer battaniye düşüyor.

İnsanlar rızık korkusuna padişahın âciz kulları olmaya üşüşüyor.

İnsanlar birbirine baka baka hayâsızlığı ve vicdansızlığı arsızca bölüşüyor.

Körler ülkesinde görmek hâlâ müebbet cezası. Aydınlık getirenlere hırsız muamelesi..

Biz bu filmi her vahiy ikliminde gördük. 124 bininci cahiliyye fragmanı bu. Kâinatın Ulu Rejisörü son sahneleri oynayan “Göz Kırpımı Zaman ve Gölgeler”e son kahraman Yağmur Peygamber’den başka bir halâskâr göndermeyeceğine göre elimizdeki teksti iyi okumalıyız.

Buradan yiyeceğimiz darbe, dünyalık ‘darbelere benzemez. ‘Taraf’lı tarafsız tüm seyircilere duyurulur.

İmza; Âdem.

Gıda Tarihine Kısa Bir Bakış

0

MÖ. 5000:İnsanlar Kaynatılmış Hububat ve kızartılmış et yemeğe başladılar.
MÖ. 4000: Orta doğuda insanlar süt mayalamayı başardılar.
MÖ. 3500: Aşağı Mezopotamya’da bira ve şarap içilmeye başlandı.
MÖ. 3000: Gılgamış destanından insanların o çağda salatalık, incir soğan ekmek yediklerini öğreniyoruz.
MÖ. 2750: Çin imparatoru Çen Nong devrinde ilk çay içildi.
MÖ. 2500: Girit ve Yunanistan’da şarap kültürü gelişmeye başladı.
MÖ. 1700: Hamurabi Kanunlarından Babil’de kıyılmış et ve tuzlanmış balığın yenildiği.
MÖ. 1680: Mısırda ilk kez mayalı hamurdan ekmek yapıldı.
MÖ. 1200: Mısırlılar yağda kızartmayı keşfettiler.
MÖ. 1000: Çinliler besinlerin bozulmasını önlemek için buz kullanmaya başladı.
MÖ. 500: Kuzey Hindistan’da şeker kamışından şeker elde edildi.
MÖ. 400: Uzak Doğu’dan Avrupa’ya Baharat yolu ile besin maddeleri gelmeye başladı.
MÖ. 350: Archestratos ilk yemek tariflerini bu kitapta topladı.
MÖ. 327: Büyük İskender’in orduları muz ve şeker kamışı ile tanıştı.
Peki, Dünyaca ünlü olduğunu söylediğimiz Türk mutfağı Dünya gıda tarihine nasıl katkılarda bulunmuştur. Şöyle bir düşününce aklımıza gelenleri kısaca bahsedelim.

YOĞURT: Eski Türkçede yoğurt kelimesi 8.yy metinlerinde yer alırken Kaşgarlı Mahmut tarafından 10 yy.da yazılan Divani lügat üt Türk ve Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde bugünkü anlamında yoğurt kelimesi kullanıldı. Osmanlı imparatorluğu döneminde saray mutfağının vazgeçilmez bir besin kaynağı olan yoğurt Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransa krallarından 1.Franseu ateşli ishal hastalığına yakalandığında krala ilaç olarak gönderildi. Bakterileri öldürücü özelliği nedeniyle yoğurt 1. Franseu kısa sürede iyileştirdi.

Peki, günümüzde sokakta evde iş yerlerimizde konuşmağa başladığımız sağlığa uygunluk ve kalite kelimelerinin arasında bağlantı sorusuna cevaplandığı ilk yerin ihtisab kanunnameleri (Bursa, İstanbul ve Edirne). II. Bayezid devrine ait en mühim kanunlardan birisidir. Şüphesiz ki, Bu kanunname Dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun ilk gıda maddeleri düzenlemesidir. Bu kanun Mevlana Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır.(1502).

Kanundan birkaç madde.

Ekmekçiler, Standart olarak alınan ekmeği narh üzere pak işleyeler eksik ve çiğ olamaya. Ekmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa tabanına let uralar; eksük olursa tahta külah uralar veyahut para cezası alalar. Ve her etmek çinin elinde iki aylık en az bir aylık un buluna. Ta ki; aniden Pazar un gelmeyub Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhalefet edecek olurlarsa cezalandırıla. Eyle olıcak ekmek gayet eyu ve arı olmak gerekdir.

Aşçılar bişürdükleri aşı pak bişureler ve çanakların pak su ile yuyalar ve aaagahlarında kâfir olmaya. Ve iç yağıyla nesne bişumeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş paye olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pare koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikten artuk alsalar ya eksük alsalar bu hisab üzerine vereler. Cemi Edirne’nin aşçıları ittifakıyla teftiş olundu.

Un kapanında olan kapan taşlarını, Mahkeme kararıyla muhtesip daim görüp gözede. Ta ki; hile telbis olup un alan ve satan kimselere zarar ve ziyan olmaya. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olup bulunursa, teşhir edeler veyahut tahta külah uralar, gezdireler.

Görülüyor ki 7000 yıldır işlemeye başladığımız gıdalar hakkında ilk kalite kriterleri ve gıda güvenliğinin ilk maddeleri bugün gibi insanın güvenli gıdaya ulaşması için çeşitli hükümler içermektedir. Gıda kanunu ve kalite kriterlerinin en önemli fonksiyonu tüketicinin ve toplum sağlığının korunması ve haksız rekabetin önlenmesidir. Tüketicinin sağlığa zarar verebilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve her türlü etkinin engellenmesi için alınacak önlemleri kapsar. Tarih bize öğretiyor ki kanunlar ve kriterler insanoğlunun gereksinimleri sonucunda çıkmış kurallar silsilesidir. Yanlızca yasaklamaları değil gıda üreticisini ve tüketiciyi koruyan ve toplumun ihtiyaçlarına hizmet vermesini sağlayan uygulamalardır.

 

Değerli hemşehrilerim,

Kocaeli 1999 da son  1000 yılın afetini yaşadı. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen afeti yaşayanlar üzerindeki travma hala atılamadı. Zaman zaman “Unutmadık. Unutturmayacağız.” sloganı sebebi ile de afetin psikolojik olumsuzluklarını  defalarca yaşamaktayız.

Afet zararlarını önleme  konusunda alınan tedbirler ciddi boyutlarda olmasa bile bazı konuşmacılar, uzmanlık konularının dışında da konuşarak, hatalı açıklamalarda bulunmaktadırlar.

Bu durum bir takım sıkıntılara sebep olmaktadır.

Örnek verecek olursam şunu söyleyebilirim. Bazı konuşmacılar “az hasarlı yapı yoktur. Hasarlı yapı vardır. Bu yapılar sıvanarak içinde insanların yaşamasına izin veriliyor. Bu yapılara izin verenler cinayet işliyorlar.” demektedirler.

Öncelikle şunu söylemeliyim. 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinde Bakanlıkça görevlendirilen hasar tespit elemanlarının birçoğu işinin ehli meslek erbabı elemanlar değillerdi. Yapıların az hasarlı, orta hasarlı, ağır hasarlı olarak değerlendirilmesine Bakanlıkça izin verildi. Bu hasar tespit elemanları, şayet hafif kiriş veya kolon çatlağı olan bir yapıya, sadece “hasarlı yapı.” diyerek o yapıyı yıkılacak yapı sınıfına soksalardı, Kocaeli’de on misli daha fazla  yapı yerle bir edilirdi.

Betonun çekme dayanımı 0 kabul edilebilecek düzeyde düşükken, deprem esnasında kiriş veya kolonlarda meydana gelen çekme gerilmesini kolon veya kiriş  içindeki demir donatısı karşılıyorsa, bu gerilme esnasında çekme gerilmesine dayanımı çok küçük olan betonun çizgisel çatlak vermesi tabiidir. Bu çizgisel çatlar yarık haline dönüşmediği müddetçe bu kolon veya kirişe hasarlı kolon veya kiriş denilemez. Bu ince çizgi şeklindeki çatlaklar duvar çatlağı ile birlikte tamir edilip sıvanmışsa, “hasarlı yapı sıvanarak oturulur hale getirildi.” asla denilemez.

Hiçbir hasar almadığı halde 1975 Afet yönetmeliği kurallarına göre yapılmış tüm yapılar, 1998 ve 2004 Afet yönetmeliklerine göre mühendislik açısından incelendiğinde on binlerce yapının tamamının  bir proje dahilinde güçlendirilmesi gerekir.

Soruyorum size buna imkan var mı?

Bence asıl sorun yanlış onarım güçlendirme yapılmış yapılarla, ağır hasardan mahkeme kararı ile orta hasara dönüştürülmüş yapılardadır. Bu işlemler  bir veya birkaç mühendis imzası ile yapılmıştır. Doğru raporlarla yapılan işlere sözümüz olamaz. Yanlış verilen raporlar ile, yanlış yapılan projeler gelecek depremlerde sorun olacaktır.

Bu sebeple yerüstü yapılarında  ihtisas sahibi meslek erbaplarının bu gibi konularda açıklama yapması doğru bir yaklaşımdır.

“İstanbul depreminde Kocaeli’nde de çok yapı yıkılacak.” gibi iddialı sözler söylemek, hala üzerinden deprem travmasını atamamış olan birçok insanı yeni streslere sokmaktan başka işe yaramayacaktır.

İstanbul da olacağı varsayılan deprem için;

Sayın Ahmet Mete Işıkara’nın şu sözünü unutmuyorum. Sayın Işıkara “Kocaeli depremi yaşarken, İstanbullu hissetti. İstanbullu depremi  yaşadığında Kocaeli hissedecek.” diyor.

Kocaeli de yaşanacak büyüklüğü 7’nin altında olan bir deprem, yanlış onarılmamış veya hile ile ağır hasardan orta hasara dönüştürülmemişse, deprem görmüş az veya orta  hasarlı mevcut yapıları çökertmeyecektir.

Bu bakımdan özellikle vurgulamak istiyorum.

İnsan için asıl yıkım yanlış yapılan konuşmalarla olmaktadır. 1999’dan önce yapılmış olduğu halde ufak tefek çatlaklarla afeti atlatmış bina sahipleri, bu yanlış beyanatlar karşısında ne evini terk edebilmekte nede evinde huzurla oturabilmektedir.

Lütfen uzmanı olduğumuz konuda konuşalım.

Saygılar sunuyorum.

Sağır Kim?

0

Karısının sağırlığından şüphelenen adam, ne yapması gerektiğini öğrenmek için gittiği psikologdan aldığı taktiği eve dönüşte karısına uygular. Taktik gereği otuz metre ileriden “Karıcığım, bu akşam ne yiyeceğiz?” diye sorar, cevap alamaz. Yirmi beş, yirmi, on beş metrelerden aynı soruyu tekrarlar. Yine cevap alamaz. Karısının sağırlığından artık emindir. Yanına beş metre kadar yaklaşır, son bir şans, bir daha bu akşam kendisine karısının ne hazırladığını, ne yiyeceklerini sorar. Kadın, “Sana beş defadır “tavuk” diyorum, bana niye aynı soruyu soruyorsun? Bunu anlayabilmiş değilim.” der.

Birçoğumuz, duyma özürlüyüz. Bunun ya farkında değiliz ya da bunu bir türlü kabullenemiyoruz.  Taraflardan biri özürlü olursa diyalogsuzluk başlar. Diyalogsuz insanlar veya toplumlar, özürlü insanlar veya toplumlardır. Kimse, belki, özürlü olduğunu kabul etmez; ancak ortaya çıkan sonuç, bir özürlülüktür.

İnsan, yalnız biyolojik değil, sosyal organizmadır. Sosyal olmanın en önemli gereği, diyalog kurmaktır. Diyalog, hem bizim genlerimize kodlanmış hem de Yaratan tarafından bize emredilmiştir. İnsanın farklı renklerde, dillerde yaratılması; kişinin birbiriyle tanışmasının, bilişmesinin gereği değil midir? Yunus Emre: “Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim, sevilelim / Bu dünya kimseye kalmaz” diyerek insanları diyaloga davet ediyor, diyalogun gerekçesini de ” işi kolay kılmak, sevmek ve sevilmek” olarak açıklıyor.

Diyalog, paylaşmak, anlaşmak; demektir. İyi niyete dayalı diyalog zoru kolaylaştır, kederi azaltır, sevinci artırır, sevme ve sevilme hazzı verir. İnsanlar bir eldeki parmaklar, insanlar arasındaki diyalog da bir eser başarmak için yardımlaşan iki el gibidir. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” atasözündeki benzetmede olduğu gibi, başarının, sosyal huzurun, sevginin, medeniyetin gereğidir diyalog.

Göz, kulak, el; birer diyalog enstrümanıdır. Diyalogsuzluk, bir bakıma bu enstrümanları işlevsiz bırakmaktır. Bir körlüktür. Buna insan olan hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir bakıma zorunluluktur diyalog. Gözle göreceğiz, kulakla duyacağız, elle üreteceğiz. Varlık nedenimizdir, diyalog. Bir an, diyalogu kestiğimizi düşünelim insanlarla. Neyi başarırız bu durumda? Cevap, kocaman bir “hiç”. Hem kendimize hem çevremize haksızlık yapmış olmaz mıyız?

Öğrenme, eğitim, ilerleme; hep diyalogla başlar, diyalogla devam eder. Kişiler arasındaki açık kapıdır diyalog. Kapatmamak gerekir bu kapıyı. Küslük, bir diyalogsuzluktur. Kişinin hem kendisine hem çevresine yaptığı zulümdür. Yerinde saymak, bulunduğu yerden geriye gitmektir küslük. Bir hak gaspıdır; çünkü insanların birbirleri üzerinde hakları vardır. Beklentilerimizin gerçekleşmemesi, ihtiraslarımızın tatmin olmaması, nefsimizin şımarması; çok kere diyalogları koparmamıza yani küslüğe neden olabilir. Çok kere bu durumlarda suçu karşımızdakine yükleriz. Biz, tamamen masum rolleri oynarız. Bize içimizden birleri haklı olduğumuzu söyler. Dost, görünseler de dostluk değildir onların bize yaptıkları. Bir, diyalogsuzluk başlar böylece. Belki ciddi bir sebep de yoktur ortada diyalogsuzluk için. Olan olmuştur, dönülmez bu yoldan geriye. Diyalogsuzluk, düşmanlığa kadar götürür sizi. Siz kapıyı kapattıysanız, karşınızdaki kapatmasa bile öykücükteki sağır koca gibi, hep karşınızdakini sağır zannedeceksiniz. Çünkü diyalog kesilmiştir.

Diyalog, herkesi içeri almak anlamına da gelmez. Diyalog arzusu, ilkesizliği doğurmamalı. İnsan, ilkeleri ile vardır ve yaşar. Bizi yaşatan temel doğrular, değişmez; evrenseldir. Diyalogu devam ettirme adına, ahlakımıza, moralimize, işimize, zarar verenlere, moralimizi bozanlara izin veremeyiz. Diyalog kurmak, bizi biz yapan değerlerimizden vazgeçmeyi gerektirmez. Diyalog, bir yalakalık, çıkarcılık, sömürücülük nedeni olmamalıdır. Buradaki ince çizgi, kimliğimizidir. “Söyle bana arkadaşını, söyleyeyim sana kim olduğunu.”

İyi niyete dayalı diyalog, bir insan olarak görevimizdir. Başka görevlerimizi de unutmadan bu görevimizi ihmal etmeyelim.

Güç Kullanımının Sınırlandırılması ve Tekel İşçilerinin Mücadelesi

Fransız düşünür Montesquieu‘dan beri demokratik yönetim şeklini düzenleyen bir model olarak “kuvvetler ayrılığı” ve uygulamadaki farklılıkları konuşulur.  Gerçekten devleti oluşturan üç temel birimin yani yasama, yürütme ve yargının her birinin sorumluluk alanları ayrı olduğu gibi, her birimin kendi güç alanları mevcuttur.

Kuvvetler ayrılığı ilkesini savunanlar, bu ilkenin demokrasiyi koruyan, zorba ve totaliter bir yönetime doğru kayan hükümetlere engel olan yönünü vurgularken, karşıtlar da kuvvetler arası çatışmalar sebebiyle, yönetimin karar alma ve uygulama hızının yavaşladığını, yürütme ve yasamanın gücünün azaldığını öne çıkarırlar.

Nitekim Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesi, on yıldan beri ezici bir çoğunlukla tek başına iktidarda olan Demokrat Parti‘nin demokrasi dışına çıkan, otokratik bir yönetim tarzına kaydığı gerekçesi ile yapılmıştı. (Demokrat Parti’nin bu gerekçeyi haklı gösterecek uygulamaları olsa da, darbenin meşru ve haklı olduğunu bizzat darbeyi yapanlar bile sonradan savunamaz olmuşlardır.)

27 Mayıs 1960 sonrası hazırlanan ve 1961’de yürürlüğe giren Anayasa bugün bile birçok aydın tarafından en özgürlükçü ve gelişmiş Anayasamız olarak tanımlanmakta. Ancak bu Anayasa uygulaması döneminde yürütmenin gerçekten eli kolu bağlanmış, icraat yapamaz hale getirilmişti. İktidarlar bu Anayasa’nın Türkiye’ye birkaç numara bol bir gömleğe benzediğini söylerler ve şikâyetçi olurlardı.

12 Eylül 1980 darbesi sonrası hazırlanan ve kabul edilen 82 Anayasası’nda ise bu bol gömlek daraltılmış, güçler dengesinde yürütmenin gücü ve ağırlığı artırılmıştır. Dünyada hızın ve rekabetin öne çıktığı bir devirde icranın önündeki engellerin kaldırılmasının elbette ki birçok faydası olmakta idi.

Fakat şu da var ki, artık özellikle yasama organındaki çoğunluğu da ele geçiren tek başına bir iktidarın karar almasında ve uygulamaya geçmesinde sınırlandırıcı tek güç yasamadan ibarettir. Yasamanın müdahale alanları da Anayasa ile daraltıldığı için icranın önü büyük ölçüde açılmıştır.

Yürütmenin bir ayağını teşkil eden Cumhurbaşkanının, hükümetten farklı bir dünya görüşüne sahip olması halinde, hükümetin gücü sınırlanmaktadır.  Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde AKP hükümetinin istediği bütün kanunları çıkaramadığını ve hatta istediği atamaların bir kısmını yapamadığını hatırlayalım.

Anayasa Mahkemesinin de Anayasa’daki “Anayasa değişikliklerini usul yönünden denetleme yetkisini” içtihat yoluyla genişleterek esastan inceleme yetkisini de kazanması gibi yargı kararlarıyla hükümet icraatları daha sıkı denetlenebilir hale geldi. Bu durum hükümete muhalif olanları kısmen rahatlatmakta, iktidarın her istediğini yapamayacağına dair bir güven duygusuna yol açmakta idi.

Buna zaman zaman TSK’nın yaptığı balans ayarları, medyanın ara sıra yaptığı muhalif yayınlar da eklenince hükümetin yetkilerini kısıtlayan kendimize has bazı dengelerin varlığını görebiliyorduk.

Yani kısacası sistemin işleyebilmesi için kuvvetler ayrılığı ilkesini uygulayan her ülke gibi, Türkiye’de kendi frenler ve dengeler sistemini oluşturmuştu.

Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül’ün seçilmesi, YÖK gibi kısmen bağımsız kuruluşların, sendikaların, basının/medyanın, oda ve borsa birliklerinin hükümete yandaş hale gelmesi ve Silivri’de devam eden “Ergenekon Davası” yargılamaları, “kozmik oda araştırması” gibi süreçlerle TSK’nın kendini savunma pozisyonuna çekilmesi gibi gelişmeler…

Kuvvetler ayrılığından beklenen “frenler ve dengeler” sistemini bozdu.

Her ne kadar hükümet hala yargının kendisine fren olduğunu, basının icraatlarını yeterince yansıtmadığını, sendikaların ideolojik davrandığını söylese de, durum pek öyle değil. Olaylar ve hükümetin tavırları, iktidar ve yandaşları haricindeki vatandaşların sistemden ümitlerini kesmelerine yol açacak, derin bir çaresizlik içerisine girmelerine sebep olabilecek şekilde kuvvetlerin (temerküzü) tek elde toplanmasına doğru gidildiğini göstermekte.

Muhalif olan fakat ülkesini, milletini seven bir vatandaş hükümetin icraatından hoşnut olmayabilir. Hükümetin övündüğü icraatları onun için tam tersi bir mana ifade edebilir. Özelleştirmeler vasıtasıyla ülkenin varlıklarının yabancı sermayenin eline geçmesinden, “Kürt açılımı“, “Alevi Açılımı“, “Roman Açılımı“, “Ermeni Açılımı” gibi politikaların ülkeyi bölünmeye götüreceğinden derin bir endişe duyabilir. Hükümetin çoğunluğuna dayanarak, kendisini frenlemesi muhtemel güçleri saf dışı bırakarak “babalar gibi” ülkeyi sattığını düşünebilir.

Hükümetin bu vatandaşların duygu ve düşüncelerini dikkate alması gerekir.

Bu vatandaşlarımız için, “dönüşü olmayan bu gidişatı” durduracak her şeyin ortadan kalktığını hissettiği anda, Tekel İşçilerinin hak arama mücadelesi bir çıkış noktası olma ümidi aşıladı.

Hem de kırıp dökmeden, hükümeti düşürmekten bahsetmeden ve yöneticilere küfür ve hakaret etmeden, tamamen demokratik bir üslupla yapılan bir eylemin mazlum kitlelere ne kadar güç verdiğini gösterdi.

Örgütlü ve inançlı kitlelerin, kendilerinde bütün kuvvetlerin temerküz ettiği mercilerin “merhametine” sığınmadan, hak aramaları mutlaka netice verecektir.

Kendi iradeleri dışında, tamamen hükümetin özelleştirme politikaları ve yanlış uygulamaları sebebiyle işyerleri kapanan işçiler söz konusu. Devlet, özelleştirme yapılırken işçilerin durumunun dikkate almadan ihale yapmış. Elbette “yapılması gereken çalışanların haklarını vermektir. Çünkü hatayı ve yanlış özelleştirmeyi yapan devlettir.”

Keşke sadece Tekel işçilerinin özlük haklarını değil, tütüncülükten geçinen (ancak devletin politikaları yüzünden tütün ekemez hale gelen, başka ürün ekimi konusunda devletçe bilgi, tohum, gübre desteği ve beş-on sene ürün alım garantisi gibi teşvikler de yapılmayan) çiftçilerimizin durumunu da dile getirebilseydik.

Keşke, mesela Batman’daki, tütün üreticisi binlerce ailenin gelirsiz kalmasının sosyal, ekonomik ve güvenlik açısından sonuçlarını görebilseydik.

Tekel işçileri ve bütün işçi sendikaları, keşke bundan önceki özelleştirmelerde hem işçi hakları açısından, hem ülke menfaatleri açısından yapılan yanlışlıklara da aynı kararlılıkla direnebilselerdi.

Keşke, Hükümete muhalif vatandaşlarımız da, kendilerini derin endişe ve ümitsizliğe düşüren hükümet icraatlarına karşı, Türkiye sathında aynı inanç ve kararlılıkla, ama mutlaka demokratik kurallar içinde fikir ve ifade hürriyeti kapsamında, örgütlü bir irade ortaya koyabilselerdi.

Böyle olabilseydi yasadışı plan, eylem ve müdahalelerden ümit bekleyenler bu oranda olmazdı.