26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1282

Evladı Adem

Sus,
Susmak yalandan evladır.
Hakikat az da saklı, kıymet az dadır.
Yara sözle başlar,
Unutma şifa sözdedir.

Susma,
Sükut ikrardır.
Suskunluğun odun taşır zulmün ateşine.
Yüksünme zahmet olur, rahmet olur düş peşine
Teslim olmaktansa yenil.
Mağlubiyet şerefindir.
Haysiyetli ol!

Kork,
Gücü yetene kadar sana dost kalandan.
Hıyanet vaktine vardığında akrep,
Yelkovan kahpe mermiye namluda yol verir.

Korkma,
Düşmanın kininden can alır mertçe.
Cepheden gelen kurşuna ölmek ağır gelmezde,
Sırtındaki kalleş mermi sıyrığı çürütür bedenini.
Akıllı ol!

Gül,
Tebessüm cemalin sadakasıdır, esirgeme hakkın kulundan.
Haddi aşıp kahkahaya varmadan gem vur.

Gülme,
Ayıbını saklayanın peşini bırak.
İnsanın olduğu yerde hata olur.
Edepli ol!

Duy,
Hisset.
Feryadı tanırsan acı veremezsin.
Çağrısına uyduğun buyruk seni anlatır.
Vicdanının sesini dinle, huzur onda dır.

Duyma,
Senden gizlenen sana ait değil ki;
Boğaz dokuz boğum, kulak derin dehliz.
Her duyduğun doğru değil
Vicdanında süz.
Adil ol!

Zalim olma, bencil olma, cahil olma

Yadırgama
Yadırgadığın senindir.

Ey evladı adem insan ol.  

2023 ‘den 2050’ye

Türkiye ilk defa kendisine düzgün erişilebilir, her alanda ciddi hedefler koydu. Bu hedeflere doğru yürüyor. Bu hedeflere uygun altyapıları oluşturuyor. Bu sürece ben normalleşme süreci ve Türk insanını hak ettiği müreffeh bir hayat süreci olarak tanımlıyorum.

Değişim hepimizin bildiği gibi kaçınılmazdır. Ülkeler birbirlerinden muhakkak etkilenmişler ve sadece kültürel ilişkiler değil siyasi ve ekonomik ilişkilere de girerek değişimin tetikçi rolünü üslenirler. Eskiden bu değişimi ancak üst düzey ilişkide olan kurum ve fertler öğrenir zorunlu olarak uygular veya değiştirerek uygular biçiminde tezahür ederdi.

Şimdilerde ise değişimi ülkelerden önce yani ülke kurumlarından önce halkları bu değişimi gelişimi iletişimi sağlamaktadır. Daha önceleri Televizyon, kısıtlı dergi ve gazetelerle ve diğer haberleşme araçları ile başlayan süreç, günümüzde “delikli demir icat oldu mertlik bozuldu” kabilinden İnternetin yaygınlaşması ile birlikte değişim ve gelişim (olumlu veya olumsuz yönde) kurumlardan önce yaşanmakta hatta kurumlar bu değişim ve gelişime ayak uyduramamaktadır bile.

Ben bu değişimi sele benzetiyorum. Değişim karşıtlarını da selin önüne set yapmak isteyen kişilere benzetiyorum. Sizce selin önüne bent yapmak ne kadar sele maruz kalacak insanları korur? Ben bilemiyorum.  Bu durumda sizce sel mi? Suçludur yoksa sele neden olan şartlar mı suçludur?  Bu şartları oluşturan kişiler kurumlar mı? Suçludur. Bu şartlar oluşurken sesini çıkarmayan kişiler mi?

Sonuçlar sebeplerin oluşturduğu kaçınılmaz olgulardır.. Sebeplerin oluşmasında kimlerin dahli varsa onlar suçlu olması lazım değil mi? Gelelim sel meselesine yapılması gereken seli engellemenin çok zor olduğunu hepimiz biliyoruz selin yollarını değiştirip selin büyüklüğüne göre yollara ayırıp selin akışını kontrollü hale getirip bir sel yönetimi oluşturmaktır aslında esas olan. Sele mazur kalacakları ancak o zaman koruyabileceğimizi söyleyebilirim.

Ülkemiz Dünyanın geçiş köprüsünde olduğundan her türlü akıma açık bir yer. Her türlü fiziki ve fiziki olmayan sellere maruz kalıyor toplumu korumak bence bu selleri yönetmekten geçer diye düşünüyorum. Türkiye üzerinde Dünyaya hakim olmak isteyen, bölgesine hakim olmak isteyen herkesin gözü var sadece bu gözle de kalmıyor. Ciddi toplumsal, stratejik, ekonomik mühendislikler yapılarak Türkiye’nin tüm potansiyellerini kendi idealleri uğrana kullanılmak istediklerini hepimiz görüyoruz. Bu riskler ve bu tehditleri iyi yönetebiliyormuyuz? Bilemiyorum. Ancak iyi yönetmek için bir çabanın olduğunu da görmüyor deyilim açıkçası.

Bildiğim bir şey var. 70 sente muhtaç bir duruma getirilen ülkeden krizde bile 100 milyar doların üzerinde ihracat yapan Merkez Bankasında ciddi dolar rezervi olan bir konuma geldik. Biz 2023 yılında 500 milyar dolar ihracatı yakaladığımızda 45 ve 55 bin aralığında fert başı düşen milli gelir olduğunda, demokratik hukuk devletinin normlarını oturttuğumuzda, 2050 yılında ülkemizi  dünyada ilk 5 de hatta ilk 3 de bile görebiliriz. Ülkemizi lider ülke yapacak nitelikli insan gücüne erişebileceğimizi bu potansiyelin olduğunun emareleri şimdiden gözükmektedir.

Eskiden söylene gelen bir söz vardı “un var yağ var şeker var  neden helva yapamıyoruz?” diye Artık helva yapacak hem irade var hem helva yapacak kişiler var. Artık kendimizi küçük görmeden dünyada bir oyun kurucu olabileceğimizi düşünerek, bunu gerçekleştirecek potansiyelimizin olduğunu bilerek, yolumuza devam etmeliyiz. Neden derseniz genlerimizde dünyada lider ülke olma emareleri var.

“Sorun”Un Özü

Dikkat çekici bir döneme girdik. Dünkü sözde dost ve müttefiklerimiz, asker çıkarmadan, fiili işgal denemelerine girmeden, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere vatan topraklarında Türkiye’ye karşı psikolojik harekât ölçekli bir savaş açmışlardır. Bu psikolojik savaşta Türkiye’yi Türkiye yapan değerler yıpratılıyor, birlik ve bütünlük değil; parça ve ufalanma öne çıkarılıyor. Cumhuriyetle ve Devletle kavgalı, farklı görüşlere de sahip olsalar malum çevreler arasında bir işbirliği doğuyor.

Bu işbirliğinin bayraktarlığını TSK’ni hedef alan ve devşirilmiş, ilâveli ekli hale getirilmiş raporlar neşreden malum bir gazete alıyor. 1998 CIA raporundan esinlenerek balyoz plânları hazırlattırılıyor. Devlet kuruluşlarına alternatif bir kurumlaşma sağlanarak Devlette iki başlılık ve Devlete karşı alternatif egemenlik alanları yaratılıyor. Birkaç kişi uğruna kurumların bütünü engel görüldüğü için yıpratılmaya çalışılıyor. Dünkü Batı Çalışma Grubu paralelinde ve hiçbir ortak noktamız olmayan bir grup öne çıkarılıyor. Bazı siyasiler de bunu fırsat bilerek darbe karşıtlığını ve sözde demokrasiden yana olmayı kullanarak iktidarlarını sürdürmek istiyorlar.  

Genelkurmay’ın bir biriminde ve kozmik oda ismi verilen alanda yapılan arama fos çıkmıştır. Ancak, büyük emeklerle hazırlanan, devlet sırrı olan raporlar, titizlikle hazırlanmış gizli belgeler arama dolayısıyla iptal edilmiştir. Bu arama kime yaramıştır? Aramayı yapan hakim, F tipi örgütlenmenin başındaki kişiyi beraat ettiren bir hakim olunca; konunun üzerine daha fazla gitmek gerekiyor.

Washington’un sesi olarak yayın hayatına giren ve açıkça taraf olan gazete, Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle kavgalıdır. Görevini yerine getirmektedir. Bunlar tamam da; 2009 Şubatında bu gazetede 68’liler Dayanışma Derneği ile Devrimci 78’liler Federasyonunun Ulaş Bardakçı’nın ölüm yıldönümü için bir ilân vermelerine ne demeli? Bu ilânın Taraf Gazetesi’nde çıkması oldukça düşündürücü olmuş ve zihinleri karıştırmıştı. 40 sene önce aynı yolda yürüyen, aynı devrimci eylemlerde yer alan herkesin tabii ki bu ilânı verenlerle bugün belirli bir oranda aynı şeyleri paylaşmadıklarını biliyoruz. Solun enternasyonelci, beynelmilelci, Leninleştirilmiş Marksizmin sorgu sualsiz emrine giren, milli olan her şeyi reddeden bölümleriyle; değişen Dünya şartları karşısında milli çıkarları öne çıkaran, milli kimliğinin farkında olan, önü açılmış milli devletlerin önüne etnik tuzakların dikildiğini gören, insanlık tarihini sınıf çatışmalarının tarihi olarak değil de; milli menfaat çatışmalarının tarihi olarak ele alanların bulunduğunu da biliyoruz. Az da olsa bu kesimin “Tam bağımsızlık, tam gaddarlıktır” manşetini atan bu gazeteyle ortak bir tarafının olmadığının da farkındayız.  

İyi de; dün de bugün de farkında olarak aynı görevi değişik şekillerde ifa edenlere ne demeli? Meselâ dün hızlı aşırı solcu, bugün teslimiyetçi ve küreselci… Dün anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı, halktan yana olanlar… Bugün fikriyle, vicdanıyla, cüzdanıyla emperyal güçlerin önünde eğilenler, çirkin işbirliği örnekleri verenler, dönek ve devşirilmiş olanlar… Dün Lenin’e benzettikleri Atatürk posterlerine sığınanlar, bugün Kemalizmi modası geçmiş bir araba gibi görüp duvarlardaki resimleriyle uğraşanlar…

Aslında çözülmesi gereken denklem budur! Bu dönek ve devşirmeler sağın sadece anti-komünist, milliyetçi olmayan, milliyetsiz kesimiyle utanmadan ve sıkılmadan Türk kimliğine, milli devlete ve Cumhuriyete karşı operasyonlar düzenlemektedirler. Sahipleri adına…  

                    

Karaosmanoğlu’nun ardından

Çarşamba günü Sanayi Odası Meclisi’nin 13.Oturumu’nun konuğu Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu idi.

Neredeyse bir yıla yaklaşan Kocaeli Sanayi Odası Meclisi’nde bulunduğum bu sürede, Oda Yönetimi’nin AKP’li siyasetçileri ağırlamak için hiçbir fırsatı kaçırmadıklarını görüyorum. 

Vardır bir bildikleri veya görülecek bir işleri, bunca yoğun konuk bombardımanına tuttuklarına göre Meclis’i.

Biz gelelim Karaosmanoğlu’nun konuşmasında değindiği konulara.

Bir kere sevinerek ifade edebilirim ki; Karaosmanoğlu, şehrin batı yakasının nihayet farkına varmış. Daha önceki dönemde Dilovası, Gebze, Darıca ve Çayırova’da mahalle aralarına ve köylerin metruk köşelerine yapılan plastik oyuncakların bulunduğu “çocuk parkları” dışında, neredeyse Büyükşehir’in hiçbir yatırımını görememiştik. Oysa bu kez Sanayi Odası’ndaki sunumunda, Başkan’ın bahsettiği proje ve yatırımların neredeyse tamamına yakını bu bölgeye aitti.

– Gebze Atık Su Arıtma Tesisi,

– Gebze Küçük Organize Sanayi Sitesi Yaya Üst Geçidi,

– GOSB Mutlukent Kavşak İnşaatları,

– Şekerpınarı Katlı Kavşağı,

– Tamamlanan Denizli Göleti İçme Suyu Arıtma Projesi,

– Dilovası’nda çeşitli rekreasyon çalışmaları ve kavşak projeleri..

Tabii ki bunların yanında D-100 Karayolu Körfez Kavşağı, Derince Ro-Ro Limanı Katlı Kavşağı, Suadiye Aslanbey OSB’ye Giriş Kavşak Projesi, Kocaeli Serbest Bölgesi Ulaşım Yolları, projeleri ile slaytlar eşliğinde uzunca bir bahsetti Karaosmanoğlu.

Bütün bunları dinlerken güzel de, iş bu projeleri gerçekleştirecek kaynağa gelince orada bir görün bak Başkan ne formül bulmuş.

Formül şu: Sanayici-Belediye İşbirliği.

Yani bu projelerin bulunduğu mahallerdeki OSB’lerinde mukim sanayicilerden, kaynak aktarımı istiyor Karaosmanoğlu.

Bu hem insafsızlık hem de imkânsız.

– “Neden insafsızlık?”

– Neredeyse Türkiye’nin en yüksek matrahından emlak vergisini belediyelere ödeyen bu sanayiciler, bu ödedikleri vergiler karşısında belediyeden yol dışında ne hizmet alıyorlar ki?

Bir de bunun üstüne, bütün bu projeler için katılım payı istiyorsa belediye, bir sanayici olarak kendimi “sağmal inek” gibi görmeye devam ederim ben de..

– “Neden imkansız” derseniz, cevabım gayet basit Sayın Karaosmanoğlu..

– Mensubu bulunduğunuz partinin iktidarında sanayicide can mı kaldı ki belediyeye yol için kaynak aktarımı yapacak.  Meclis Toplantı Salonu’nda bulunan sanayicilerin yüzlerindeki ifade, ne kadar sıkıntıda olduğunu anlatmadı mı size?

Üretmek için, çalışanlarına ücret ödemek için çırpınan sanayicilerin kullandığı suya bir yıl içinde %192 zam yapmak dışında, Büyükşehir Belediyesi olarak nasıl bir katkınız (!) oldu ki bugüne dek.

Diyeceğim o ki Sayın Başkan, bu projeleriniz için, orada günü kurtarmanın peşinde olan sanayicilerden bir şey beklemekten vazgeçin. Karayollarının bağlandığı, Telekom’dan gelen 6,5 milyar doların aktarıldığı Ulaştırma Bakanlığı’nın kapısını çalın siz.

Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’nun Kocaeli Ekonomisi’ne yönelik verdiği bazı  rakamlar içimi acıttı o gün.

Kocaeli’nde tahakkuk eden toplam 24.950.000 TL verginin sadece 1.641.589 TL si Gelir ve Kurumlar Vergisi.

Yani sadece % 7 si.

İlimizin Vergi Rekortmeni İbrahim Aracı’nın verdiği 700.000 TL tutarındaki vergi de bunun içinde üstelik.

Bu size ülke ekonomisini nereye gittiğine dair çok şey anlatmıyor mu?

Sanayi Odası’na bir bildiri göndermiş  TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu. Taraf Gazetesi’nin kendisini Başbakan ilan ettiği habere karşın hazırlamış olduğu bir metindi zannediyorum. Zannediyorum dedim, zira okumadım. Bu bildiriyi dağıtan personele; “Bunu bize değil Taraf Gazetesi’ne göndersin Sayın Hisarcıklıoğlu” dedim.  Gerçekten bizlere neden gönderme gereği duymuş Sayın TOBB Başkanı, halen anlayabilmiş değilim.

Kayserili hemşerisi olan Meclis Üyesi bir arkadaşımızın da, o gün yenen yemek esnasında, “Başbakan’ın en çekindiği adam” diye bahsettiği Hisarcıklıoğlu, çok korkmuş olmalı Taraf Gazetesi’nin bu haberinden. Televizyonda bu habere karşın yaptığı açıklama esnasında beti benzi sararmıştı adeta.

Üstelik Başbakan’ın Hisarcıklıoğlu’ndan çekiniyor olmasına da sadece güldüm.

Benzer filmi daha önce seyretmiştik biz.

Yine eski bir TOBB Başkanı kendini Başbakan ilan edip, hükümet oluşturamadan görevi iade etmişti hatırladınız mı? Baba’nın yaptığı kıyak bile fayda etmemişti.

Şimdi nerede mi o gazla Başbakan ilan edilen o eski TOBB Başkanı?

– Makedonya’da, tuğlacılık yapıyor.

Başbakan’ın en çok çekindiği söylenen şimdiki Başkan da, görevi bittikten sonra soluğu nerede alır bilmem. Ama siyaset yapacak yüreği olmadığını biliyorum.

Siyaset, vesayet altında yapılmayan bir iş.

Yürek işi… 

“Dahili Bedhahlar”

Bu deyimi bir yerlerden hatırlıyoruz değil mi? Mustafa Kemal Atatürk “Ey Türk Gençliği!” diyerek başladığı Gençliğe Hitabında, bizlere seslenerek “Birinci vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır…”

Bedhah; farsça bir sözcük. Anlamı da; fenalık isteyen, kötülük isteyen, herkesin kötülüğünü isteyen demek.

Atatürk bu deyimle; Türk Milletinin kötülüğünü isteyenlerin sadece dışarıda değil aynı zamanda içimizde aranması gerektiğini vurguluyor.

Aslında Atatürk bu sözleriyle, iç ve dış düşmanların varlığına işaret ediyor.

Dış düşmanları anladıkta bu iç düşmanlar neyin nesi oluyor. Bir ülkenin içinde düşman olabiliyor mu? Böyle bir şey nasıl olur? Oluyormuş demek ki; bizlerde iç düşmanların varlığını gelişen olaylara bakınca çok rahatlıkla görüyoruz.

Atatürk devam ediyor “… iktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler..” diye bizleri başka bir açıdan da uyarıyor.

Gelelim 2010 yılına. Hepimiz izliyoruz. Türkiye dış düşmanların işbirlikçisi olan iç düşmanlar tarafından sürekli olarak karıştırılıyor.

Yaşadıklarımıza bakınca Atatürk’ün haklılığı bir kez daha anlaşılıyor.

Onun için ihanet kelimesinin sulandırılmasına karşı çok uyanık olmalı ve olayları dikkatle izlemeliyiz. Gelişen her olay geleceğimizi yakından ilgilendiriyor. Çocuğunuzun okul, ders, dershane, sağlık, evlilik vs. gibi her türlü sorununu yakından izliyor ve çözüm arıyorsunuz. Ülke meseleleri de çocuklarınızın geleceğini belirleyecek ve göz ardı edilmemesi gereken birincil sorunumuzdur. En önemli sorunu atlayarak diğer sorunlara çözüm bulmaya çalışmak çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atacak bir davranış olur. Hangi ana baba bunu ister? O zaman aman dikkat!

“Gelecek sizin geleceğiniz. Tek sınır hayal gücünüzün sınırı. Yaşamak istediğiniz dünyayı hayal edin, sesli düşünün, yüksek sesli” diyor Bono isimli biri.

Gündemimizi meşgul eden en önemli konu demokratik prensiplerin ihlal edildiğine dair iddialar.

Bakıyoruz ki; ihlal edildiği söylenilen bu demokratik prensipler, yeri geldiğinde Türk milletine karşı kullanılmak üzere uygun kılıflara sokulmuş. Görüyoruz ki; kurallar rejimi olan demokrasi, siyasal iktidarın sürekliliğini ve yandaşlarının huzurunu temin için kullanılır olmuştur.

İhanet sözcüğünü ilk kullananlar günümüzün muhalif siyasi liderleri değildir. Gençliğe Hitabe’den anlıyoruz, Atatürk’te bu sözcüğü yıllar evvel kullanmış. Geçmişe döndüğünüzde ihanet sözcüğüne Türk tarihinde çok sık rastlıyorsunuz. Demek ki ortada bir vakıa var.

Atilla İlhan’da bu ülkede % 10’luk bir ihanet kontenjanından bahsediyordu. Ayrıca ihanet olgusuna vurgu yapan başkaları da var. O zaman ihanet denilen konu üzerinde her zaman durmakta fayda bulunuyor. Bir an için ihanet edenleri unutursanız onlar sizi acımadan duvara toslatırlar.

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Yüzyıllardır Türk devleti ve milletinin içinde ihanet denen olgu ve hainler yaşamak için maalesef uygun zemin bulmuştur.

Türk milletinin en önemli sorunlarından biri bu hainleri tespit ederek afişe etmek ve Atatürk’ünde işaret ettiği iç düşmanların etkisini asgariye indirmektir.

Ülkemizin dört bir yandan saldırı altında olduğu, bu saldırıyı gerçekleştirenlerin işbirlikçilerinin içimizde bulunduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Türkiye’nin gündemini meşgul eden konuların dışında çok önemli sorunları vardır. Türkiye’nin bu sorunları çözmesi ve bölgesinde hatta dünya sathında bir güç haline gelmesi istenmemektedir. Çünkü bazıları kabul etmese de Türkiye’nin böyle bir potansiyeli vardır.

Bu açıdan bakıldığında, dış düşman tanımlaması içinde görülenlerin Türkiye için kötü düşünceler beslemesi ve bunları bir plan dahilinde uygulamaya çalışması anlaşılabilir bir durumdur.

Ancak iç ihanet şebekelerinin, dışarıdan yapılan saldırılara uygun bir zemin yaratarak işbirliği içinde olması asla affedilebilecek bir şey değildir. Türkiye’de uzun yıllardır iç düşmanların ihaneti görmezden gelinmektedir.

Şöyle kendinizi geriye çekerek görüş açınızı bir genişletin. Ülkenin binlerce yılda oluşmuş kurumlarına, milli ve manevi değerlere, maddi zenginliklere nasıl zarar veriliyor görün. Buna karşılık perdelenenler, gizlenenler, manipüle edilenler; neler onlara gözlerinizi dört açarak bir bakın…

Küreselleşme dalgası ile Türkiye’nin bağımsızlığının son kırıntıları da elinden alınmak istenmektedir. Ekonomisi milli olmayan bir ülkenin bağımsızlığını sürdürebilmesi imkansızdır. AKP iktidarı döneminde izlenen politikalar ekonominin küresel güçlerin eline geçmesini hızlandırmış ve bunun neticesi olarak ekonomimiz millilik vasfını iyice yitirmiş, bunun neticesinde halkımız daha da fakirleşmiştir.

Bu durum halkımızın gözünden; kürt, alevi, roman açılımları, Ergenekon soruşturması, Anayasa Mahkemesinin DTP’yi kapatması, darbe plan iddiaları, telefon ve ortam dinlemeleri, domuz gribi ve aşı polemikleri, Deniz Feneri davası ve meslek liselerine uygulanan katsayı farkı düzenlemeleri gibi hususlarla kaçırılmaktadır.

Oysa halkımız ağır bir geçim derdindedir. İşsizlik boyutları tarihi sınırlara ulaşmıştır. İnsanlarımız nafakalarını temin edemedikleri için bir çorbaya muhtaç hale gelmiştir.

Sadaka kültürünün yaratıcıları ve savunucuları “çorbalar bizden” diyebilirler ama insanlık onuru ve gururu bunu her zaman kaldırmaz. Hem siz kimin parası ile kime çorba içirmeye kalkıyorsunuz!!!

Hal böyleyken suni olarak yaratılan gündemlerle bizi nelerle uğraştırıyorlar. Siyasi gündem; satılmış medyanın ve sözde aydınların ihaneti ile iç düşmanların çığırtkanlığıyla şekilleniyor. Devletin televizyonunda bile aynı görüntü var.

Atatürk yine Gençliğe Hitabe’sinde “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir” diyor. Sanki işler oraya doğru gidiyormuş gibi bir duyguya kapılıyor insan.

Sakın ola, beni hükümetin başının işaret ettiği gibi “kötümserlik ve karamsarlık pompalayanlar” dan zannetmeyin. Öyle birileri varsa bile ben onlardan biri değilim.

Ben aksine her pozisyonda yolunu takip ettiğim Mustafa Kemal’in “Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” dediği gibi halkına ümit pompalayanlardan biriyim. Tabii ki benim pompaladığım ümit “dahili bedhah” ların canını sıkıyor.

Son günlerde yaşanan olayları, kavram çarpıtmalarını ve halkın psikolojisini etkileme çabalarını bir de “dahili bedhah” lar açısından irdelerseniz ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız.

Yeter ki akıl gözümüz açık olsun, çok çalışarak her türlü zorluğun üstesinden geleceğiz. Elbette demokrasiyle, elbette halkın iradesiyle…

Saraybosna Gezisi Işığında Şehirleşme Anlayışımız ve Cephanelik Bölgesinin Değerlendirilmesi

Şehirlerimizdeki yapılaşma anlayışındaki çarpıklıkları Bosna-Hersek ziyareti ve Saray Bosna şehrini görünce daha iyi anlamıştım. Saray Bosna şehri yapılarıyla, doğasıyla, çevresiyle bir kimlik, bir kişilik taşıyor ve kendisine gelen insanlara bu yönleri ile mesajlar verebiliyordu. Geçmişinden bugüne ve yarına bir şeyler söyleyebiliyordu. Yakın zamanda bir savaştan çıkmış olmasına rağmen bu özelliğini bozmamış, muhafaza edebilmişti. Bakırcılar çarşısı, Gazi Hüsrev Paşa Camii ve külliyesi, büyük meydanı ve çeşmesi ile aynen muhafaza edilmişti. Çevresinde ahşap 2 katlı evleri, dar sokakları ile insanı 1400’lü yıllara götürüyordu. Buradan 3-4 katlı binaları ve farklı kendine has mimari çizgileri ve de biraz daha geniş yollar ile şehrin bir başka dönemi yaşadığını, 1800’lü yılların farklı çizgilerini okuyabiliyordun. Belirli bir hattan sonra ise

8 -10 katlı yeni binaları ve geniş yolları ile günümüz Bosna şehrini görebiliyordun

Eski tarihi Bosna, Avusturya-Macaristan imparatorluğu dönemi Bosna, yeni Bosna şehrini görüp kanaat sahibi olabiliyordun. Şehrin ortasından geçen nehir ve köprüleri, etrafındaki yapıları ile şehrin geçmişini okuyabiliyordun. Şehir müslüman-katolik hıristiyan-protestan-hristiyan gibi kültürel  özelliklerini bile kendi mahallerinde bunu belli ediyor ve insanlara bunu sanki konuşuyordu.

Gazetelerde okuduğum bir haber bu yazıyı yazmamın sebebidir. Santraldeki hastaneyi kaldırıp otopark ve yeşil alan yapmak, 50. Yıl İlköğretim okulunu yıkıp antik dokuyu çıkarmak, Kız lisesini satmak… Cephanelik yeşil alanını bu ihtiyaçlarla doldurmak… Cephanelik alanı, askeriye’ye bırakılmış ve bu sayede muhafaza edilerek bu günlere doğal ve yeşil dokusunu bozmadan gelebilmiş bir alandır. 850 dönümlük bu alan, Bekirpaşanın kuzey doğusunda otoban viyadükleri ile şehrin bu bölgedeki pek de düzenli olmayan 1950 sonrası yapılan 1-2 en fazla üç katlı, az veya çok bahçesi olan iyi planlanmadığı için yol ve çevre sorunları çözülememiş Türk insanının el yordamı ile şekillendirdiği evlerin bulunduğu bir mahallemizin bitişiğindedir.

Daha sonra 1999 depremi sonrası yapılan çevre, altyapı ve katları ile iyi planlanarak şehrimize kazandırılan kalıcı deprem konutları ve de son dönemde TOKİ tarafından yapılan çok yüksek katlı konutların bulunduğu alanda DOĞAL DOKUSU ile KALABİLMİŞ  BOŞ BİR ALANDIR. Askeri maksadı kalktığı için MSB tarafından, eğitim ve sağlık amaçlı tahsis ile şu anda özel idareye değerlendirilmek üzere devredilmiş bulunmaktadır.  Tahminen çevresinde 250-300 bin nüfus barındırmaktadır. Yerleşim alanlarının içinde olmakla beraber ana ulaşım arterleri ile de direkt bağlantısı yeterince olmayan bir bölgededir. Bu özellikleri ile gerek Hastane kampüsü, gerek eğitim kampüsü gibi bir ihtiyaç için düşünülmesi, modern şehircilik yönü ile yeniden gözden geçirilmelidir. Bu alanın böyle bir maksada cevap vermekten ziyade BOTANİK BAHÇESİ – HAYVANAT BAHÇESİ, YÜRÜME YOLLARI – BİSİKLET PARKURU, o bölgede yaşayanların, gençlerin ve çocukların ihtiyaçlarına yönelik bina ağırlığı olmayan sportif unsurlar gibi konulara çok daha uygun bir alan özelliği taşımaktadır.

Bugünkü yöneticilerimizden 30-40 yıllık çözümlerden ziyade daha uzun ömürlü planlamalar yapmalarını bekliyoruz. Daha önceki yöneticilerimizin yaptığı gibi 2 katlıları 4, 15-20 yıl sonra 4 katlıları 6-7 kat ruhsatları vererek şehrin doğal-çevre – tarihi- tarihi yapısını yok eden bir şehirleşme anlayışını bırakmalıyız. 30-40 yıl önce yapılan orijinal planlarındaki bahçelerine eklemeler yaparak bozduğumuz ve bu gün sorunlu hale gelen okul, hastane gibi kamu binalarını  yıkıp yok etmekten ziyade orijinal hallerine dönüştürüp bırakarak şehrin adres kimliği-kişiliği olan bu yerlerin sağlıklı bir şekilde yaşamalarını ve şehir insanına hizmete devamlarını sağlamalıyız.

Düşündüğümüz zaman Kocaeli Devlet Hastanesinin ilk planlandığı zamanki hali bozulmasa idi bu günkü  sorunları yaşarmı idik. Orası hastanesi ile, bahçesi ile ilk planlandığı gibi kalabilseydi şirin bir yapı-geniş bahçesi ile de mahallesinin cazip bir alanı olan sağlık kuruluşu olarak görülürdü. Ulu Gazi İlköğretim Okulu, Sanat okulu içinde aynı şeyi söyleyebiliriz… Yeni Cuma Cami, Fevziye Cami, çevresi ile muhafaza edildiği için çok daha değerlidir. Keşke yemeniciler çarşısını, bakırcılar çarşısını da muhafaza edebilseydik. Kozluğun 40-50 yıl önceki yaşadığı, insan ile  kucaklaşan, ona her türlü doğal zevki veren güzelliği kaldı mı? Demiryolu caddesi ile Alemdar ve Fethiye caddeleri sağı ve solu ile dört katlı binalı dönemini muhafaza edebilseydi şehir merkezi çok daha güzel ve cazip, daha yaşanabilir bir alan olmaz mı idi? Uzun vadede hem üst yapılarda hem alt yapılarda (yol, ulaşım, ortak alanlar) şehir hayatını çekilmez hale getiren, yalnız o bölgedeki mülk sahiplerine yeni kaynaklar yaratan uzun ömürlü olmayan yık-yap, boz kat çık, bahçeye yeni bina ekle anlayışını terk etmeliyiz.

Yöneticilerimizden şehirlerimizle ilgili kararları alırken konunun uzmanları, ilgili meslek odaları, STK’ler ve bölge halkının da kanaatlerinin alındığı, bilimsel planlamalar ve buna uyan uzun ömürlü kalıcı, kamu kaynaklarının israfına sebep olmayan  uygulamaları bekliyoruz. Ülkemizin imarında, şehirlerimizin yapılanmasında tarihi dokunun muhafaza edildiği ve güncel işlevler yüklendiği yenilenmeleri yapmalarını istiyoruz. Türk vatandaşları da gelişmiş batı ülkelerindeki gibi tarihi dokusu bozulmamış, çevre ve tabiat bağlantıları koparılmamış, alt ve üst yapıları yeterli, yaşanılan, gezilen, görülmeye değer kıymetleri olan şehirlere layıktır inancı ile…

Kuruluşunun 711. Yıldönümünde Osmanlı – 1

26 Ocak 1299’da Osmanlı devleti kuruldu ve bugün bu devletin kuruluşunun 711. yıldönümü münasebetiyle ecdadımızı yâd ediyoruz.

“Bizlere bu toprakları vatan yapan Müslüman bir beldede, Müslüman bir anne-babadan dünyaya gelmemizi sağlayan bil cümle ecdadımızın ruhları şad olsun”

İbni Haldun, birçok filozof ve tarihçiler devlet hayatını insan hayatına benzetirler.

İnsanlar nasıl doğar, büyür, yaşlanır, yaşar ve ölürlerse devletlerde aynı şekilde yaşar ve ölür.

İnsanların gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık çağları vardır ve bu çağlar birbirine benzemez.

İnsan gençlik çağında daha güçlü, kuvvetli ve ataktır.

Olgunluk çağında ise tecrübeli, kararlı ve planlıdır.

İhtiyarlık çağında ise unutkan, güçsüz ve kuvvetsizdir.

İnsanların hayatında görülen bu haller dikkatle bakılırsa devletlerin hayatlarında da görülür.

Devlet ve milletler de kuruluş ve yükseliş devirlerinde heyecanlı, güçlü ve kuvvetli olurlar.

Duraklama devirlerinde daha dengeli, hesaplı ve durgun olurlar.

Gerileme ve parçalanma devirlerinde ise mütereddit, güçsüz ve kuvvetsizdir.

İnsanların vücutlarına arıza olan mikrobik hastalıklar tedavi edilmediği takdirde nasıl insanın ölümüne sebep olursa, devlet ve milletlerin bünyesine musallat olan, tedavi edilmediği zaman onu ölüme götürecek, ekonomik, ruhi, ahlaki ve içtimai hastalıklar vardır.

Sosyal olaylarda aynı sebepler aynı neticeleri doğurur.

Tarihte insanlar ayni sebeplerle devlet kurmuş yine aynı sebeplerle yıkılmışlardır.

Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş devirlerinde köylüsünden padişahına, askerinden kumandanına, amirinden memuruna kadar toplumu teşkil eden insanların kahir ekseriyeti dürüst, namuslu, kahraman, iffetli, cesaretli, helale harama riayet eden, komşu hakkı, kul hakkı gözeten insanlardı.

Size Fatih Sultan Mehmet’in iki hatırasını anlatayım:

-İstanbul’u fethetmeden önce tebdili kıyafet ederek esnafı dolaşması ve karşılaştığı manzara üzerine

Bu halk ile ben değil İstanbul’u Dünyayı bile fethederim sözü insan unsurunu en iyi anlatan ifadedir-

-Rum inşaat ustası İspilanti ile olan mahkemesine yazının ilerleyen bölümlerinde bu  değinmeye çalışacağım

Duraklama ve gerileme dönemlerinde bu meziyetlerin azaldığı, toplumu yıkacak olan hastalıkların çoğaldığı, imparatorluğu idare eden ehliyetli ve liyakatli insanların gerilere itildiği,

-Ehliyetsiz, liyakatsiz, cahil insanların gününü gün etmeye çalışan insanların çoğalarak ön plana geçtiği görülmektedir.

-Milletler meziyetler ile yaşamakta, rezaletler ile yıkılmaktadır.

Devleti “Tırnakları sökülmüş bir aslana benzeten” koca Ragıp Paşa ile devleti “Batan gemiye” benzeten Mütercim Rüştü Paşa devirlerinin tipik örnekleridir.

-Osmanlı Devletinin kuruluşunda kurucularında bir ruh vardı.

Osman Gazi, Şeyh Edip Ali ile tanıştıktan sonra zaman zaman onu ziyaret eder ve bazen evinde misafir olurdu.

Bir gün şeyhe misafir olmuştu.

Herkes yatınca, Osman Gazi yatmamıştı odanın rafında duran K.Kerim’i alarak gece boyunca saygıdan ayakta okumuş sabah namazını kıldıktan sonra yatmıştı yarı uyur, yarı uyanık halde iken gaipten bir sesin;

Ey Osman! Madem sen benim Kuran’ıma bu kadar hürmet edip ayakta okudun, bende seni ve senin evladını itibar edilir bir nesil yaptım.

Sen ve senin neslin bir devlet kuracak onlar da Kuran’a senin kadar hürmet ve itibar ettikleri, Kuran’ın içindekilerle amel ettikleri müddetçe şerefle yaşayacaktırlar.

“Biz istediğimizi yükseltir, istemediğimizi alçaltırız.”

Yükseliş Kuran’a sarılış, çöküş ise ondan ayrılıştır.

Osmanlı Kuran’a saygılı olduğu zaman Fırat’tan Dicle’ye Nil’den Tuna’ya Hilal üç kıtaya yayılmıştı

 Böylece Osman Gazinin rüyası Edebilinin yorumu gerçekleşmiştir

Osman Gazi ölüm yatağında iken oğlu Orhan Gazi’ye vasiyeti şu oldu;

Allah’ı tanımayan,

Kazancını şaraba veren,

Fuhuş eden,

Helal haram gözetmeyen insanlara

Devlet işlerinde vazife verme

VERİRSEN YÜZÜN KARA OLARAK AHİRETE GELESİN.

Zira bu tip insanlar Allah’ın gazabına müstahak oldukları için işlerinde hayır ve başarı olmaz.

Bunlar halka hüsnü muamele etmezler.

Rüşvete meyyal olurlar.

Memleket ve millet bunlardan zarar görür.

Bilmediğini bilene sor.

İşte Kur’ana sarılış budur

İmparatorluğun yolunu açan anlayışta budur.

Balyozsuz günler dileğiyle…  

Devamı var…

Gerçekler

Sen bunları anlamışsın
Bilemezsin ki duyguların doruklarını
Gözlerinde uçuşmaz ki hayaller
Çünkü sevmedin ki sen

Düşündüğümde doğruydu hepsi
Haklıydım her zaman ki gibi
Ama sen anlamadın beni
Çünkü hissetmiyordun ki sen

Kabul ettim sonunda gerçekleri
Fakat geç olmuştu o an
Tükenmişti duygularım
Çünkü akıllanmıştım ki ben

 

Beyaz Büyü

şa teslim olanı alkışlıyorum.

Kar tanelerinin yeryüzü seferleri adına essiz serpilişinde ritmini bulan beyaz bir musikîdir o. Ki kar hükmünde kararname ile söyler türküsünü. Kalpte çığ koparır, çerağlar tutuşturur beyin koridorlarında..

Yağan karın feryadını duy
Yere dü
sen çığğını dinle
Hıçkırı
ğını bir kenara koy da
Solu
ğunu almaya bak kalbinle

Kışı dondurulmuş saflığına bağışlıyorum.

Derin bir aklığın hücre çeperlerinde genişleme geleceğine mâliktir çünkü o. Ki mesafe çayırları boyunca süt renkli ilhamlar büyütür analık hakkına. Mevsimlere taç giydiren iklimler efendisidir. Aylar ve yıldızlar âzad kabul etmez kölesidir. Ve tebaasının damarlarında dolaşmayı bilir.

Rötar yaptı bahar kışı görünce
Ertelendi sevda seferleri
şmez de gönlümüze ilk cemre
şer kalp atışlarıyla kar taneleri

şın tartışılmaz âzametine alışıyorum.

Zira asildir o. Ki yükseklerde yaşar. Tenezzül takvimlerince yayılan sıcaklık boyu aramızdadır. Kesintisiz bir sessizliğin ocakbaşı çıtırtısında gizlidir yüreği. Kapı aralığından martı kanatlarına uzanan koşunun jokeyidir şubatı. Şu dumanlı başımızın gönderinde dalgalanır tekerrür küreği.

Kar tanelerine gözyaşlarımı bağlamalıyım
Oturup kardan adamlar için a
ğlamalıyım

Kışın bitimsiz gazeline başlıyorum:

s moraran cesedimize bakışımızdır
Ardından sarı
şın ağıtlar yakışımızdır
Bir buz tabakası altında akı
şımızdır
Beyaz
şimşeklere selam çakışımızdır
Yakamıza yanık kardelenler takı
şımızdır
Ya
samayı canla başla bırakışımızdır
Kış
bizim öldükten sonraki yasayışımızdır
Kış
o bizim kış oğlu kışımızdır

Tüketmek, Üretmek

Tüketmek ve üretmek, yaşadığımız sürece bizimle olan iki eylemdir. Yürümek, okumak, içmek; gerçekleştirdiğimiz sürece farkında olduğumuz eylemler olduğu halde üretmek ve tüketmek eylemlerini pek fark etmeyiz. Bu eylemler o kadar doğaldır ve iç içedir bizimle. Oluş anlamlı, kılış fiilleridir bunlar.

Bir işteki kar ve zarar kadar kardeştir, üretmek ve tüketmek. İşin yasası bu: Tüketim olmayınca üretim olmuyor. Bir şey üretmek için enerjiyi, zamanı, sermayeyi tüketiyoruz. Bazen, üretimden sonuç alamıyoruz, ümitleri tüketiyoruz. Üretimle sonuçlanmayan tüketim, karamsarlığa yol açıyor.

Dünyaya, üretmek için tüketerek geliyoruz. Annemizin kanını, babamızın sermayesini tüketiyoruz bir şeyler üretecek konuma gelmek için. Bu tüketim çok görülmüyor bize. Hatta tükettiğimiz çok şey mutlu ediyor bizim için üretim yapanları. Çünkü ümit besliyorlar bize karşı, bir gün üreteceğimizi düşünüyorlar. Yaşımız kemale eriyor, üretmek, görevimiz oluyor. Kendimiz, çevremiz, insanlık adına bir şeyler üretmemiz bekleniyor bizden. Bir dönemden sonra, ürettikleriniz sizi değerli, tükettikleriniz değersiz kılıyor.

Ekonominin güçlenmesi, medeniyetin yükselmesi için üretimin tüketimden fazla olması gerekiyor. Bazen ekonominin ayakta kalması için tüketimin fazlalığı teşvik edilse de asıl olan üretimin tüketimin üstünde olmasıdır. Tüketilmeyen bir üretim de, tüketmek için insan bedeninde depolanan kalori fazlalığına benziyor. Fazla kalorinin obezliğe yol açması gibi. Ayakta sağlıklı kalabilmek için üretimle tüketim arasında denge şart. Fazla tüketim, yoksulluk; fazla üretim, hamallık demek.

Tüketim, çılgınlık sınırına varmadığı sürece ayakta kalmanın gereği ve meşru bir eylem. Tükettiğiniz size de çevrenize de neslinize de zarar vermemeli. Bir mantığı, bir dayanağı olmalı tüketimin. Mantığı olmayan her tüketim, israftır. Harcadığınız zaman, içtiğiniz su, yediğiniz yemek, bindiğiniz araba, uyuduğunuz uyku, kazandığınız para, tatmin ettiğiniz haz; ihtiyaç fazlasıysa, size ve çevrenize zarar verecek sınırı aştıysa artık o israftır. Onun hesabını hem yaşarken hem öldükten sonra vermek zorundasınız. Tüketimde özgürlük olmaz, sorumsuzluk vardır. Bu da insani bir nitelik değildir.

Üretimde de mantık, meşruiyet gerekir. Neyi, niçin ürettiğini bilmek; varlık nedenimizdir. İnsan, tükettiğinin de ürettiğinin de sorumluluğunu taşıyan, hesabını yapması gereken ve hesabını verecek olan ayrıcalıklı varlıktır. Üretilen atom bombası, silahlar, komplolar, ideolojiler, zehirler, kozmetikler; insanlığa ne kazandırmıştır? İnsanlık, ürettiklerinin efendisi mi, kölesi mi olmuştur? Üretilen maddi veya manevi değerler, insanlığı bulunduğu noktadan alıp saadet ülkesine doğru yükseltmiş midir yoksa dibe mi indirmiştir? Hangi hesabını kolaylaştırmış, hangi hesabını zorlaştırmıştır? Bu soruların, vicdanlarda kabul görecek karşılığını bulamayan üretimlerin, bir kıymetinin olmadığını düşünüyorum.

Üretim de tüketim de insanoğlunun emrine tahsis edilmiş iki eylem. Onlara meşruluk kazandıran, ikisin dengede tutulması, bunlarda aşırılığa kaçılmaması. Sorumluluk bilinci, kendini bu dengede gösteriyor. Tüketmek çok kere istem dışı olsa da, üretmek bizim için zorunluluktur. Sevgi, güven, huzur, dostluk, güzellik üretenler; bu dünyadan gönül huzuru ile ayrılabilirler. Diğerlerinin işi zor.

Siz, biz, hepimiz; bütün tüketiciler; dün ne ürettiniz, bugün ne üretiyorsunuz, yarın ne üreteceksiniz?