26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1283

101 Yıl Hapis

Bir insanın suçsuz yere 18 – 19 yaşlarında üç idam ve toplam 101 yıl hapis cezası almasına ne dersiniz?

Böylece bir baskı; insanı çıldırtır ya da aklını kaybetmesine neden olabilir.

Allah kimseye bu şekilde bir zulüm göstermesin.

Bunlar Türk Dünyası İnsan Hakları savunucusu, ressam ve porselen sanatçısı Bulgaristan Türkü Enbiya Çavuş’un “Türk Olmak”tan dolayı aldığı cezalardır.

Enbiya Çavuş; Bulgaristan’da yaşadığı 57 yıllık ömrünü; Türk olmanın getirdiği cezaların baskısında ve 16 yılı hapishanede olmak üzere geçirmiştir.

“Bilinmeyenlerin öğrenilmesi, unutulanların hatırlanması için hatıralarımı tarihe bırakmak benim için bir görevdi.” diyen Enbiya Çavuş; 1946 yılında 45 günlüğüne çalışma kampına gönderilmesi ile başlayan mahrumiyet ve mahkumiyet hayatının; Varna’da 1 yıl boyunca işkencelerle sürdüğünü, Tito ve Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ayrı ayrı 3 kez ölüm cezasına çarptırıldığını, 4 yıl prangaya vurulduğunu, 1946 – 1956 yılları arasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile 110 bin kişinin öldürülüp domuzlara yedirildiği Belene kampında yaşadıklarını “Bulgaristan’da Türk Olmak” adlı kitapta anlatıyor.

Evet yanlış duymadınız. Belene zindanlarında öldürülenlerin hesabı tutulmuyordu. Bulgar tarihçi Vasil Lilov Kazanski bu durumu “Ölüm Kampı Belene” adlı kitabında “Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek” emri gereği 110 bin kişinin öldürülüp domuzlara yedirildiğini anlatıyor.

Komünistler yılan, çıyan dolu bataklık bir ada olan Belene’ye muhaliflerini ve Türkleri sürüp orada yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanları ceset arabasına koyup domuzlara yedirdiler. Buz kütleli sular Belene’ye basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu. Bu sefer ölenler Tuna nehrine atılmaya başlandı.

İşte Enbiya Çavuş, Bulgaristan’da gidenin geri gelmediği Belene Cehenneminden kurtulup gelen ve Türk olmaktan dolayı yaşadığı zulmü unutmayan ve de unutturmamaya çalışan 85 yaşında genç bir insan hakları savunucusu.

Ancak özellikle bütün insan haklarının savunucusu olmakla birlikte yeryüzünün en mazlum ve mağdur milleti olan Türklerin, insan olmaktan dolayı doğuştan var olan haklarını arıyor.

Onu şahsen tanıyordum ama ilk karşılaşmamız birkaç ay önce 1989 yılında gerçekleşen son dalga Bulgaristan’dan zorunlu göçün 20. yılı törenlerinde Galatasaray Lisesi önünden Taksim Cumhuriyet Meydanındaki Atatürk Heykeline yapılan yürüyüşte oldu.

İzmir’den kalkıp İstanbul’a sırf bu törenler için gelmişti. İhtiyar delikanlı Enbiya Çavuş yürüyüşte sert ve diri adımlar atarken sanki, Bulgaristan başta olmak üzere Türk Dünyasında zulme uğrayan her Türk için çelikten bir irade sergiliyordu.

Enbiya Amca’nın ortaya koyduğu mücadele için şapka çıkarmamak, onu takdir etmemek ve bir Türk olarak minnet duymamak imkansız bir şey.

Enbiya Çavuş’un, Bulgaristan’da yaşadığı dönemde başına gelenlerin tek nedeni: “Türk Olmak”. Yoksa başka bir suçu yok. Maalesef en son Doğu Türkistan’da gördüğümüz gibi Türk Dünyasının yüzyıllardır yaşadığı en büyük dram “Türk olmak” ve bunda ısrarla direnmek.

Türk olmaktan vazgeçsek her türlü sorun ortadan kalkacakmış gibi görünüyorsa da durum hiç de öyle değil.

Örneğin Yunanlılar halen Karamanlı Ortodoks Türklere, Türk muamelesi yapıyor.

Enbiya Çavuş’un hatıralarında öğreniyoruz ki; 1944 yılından önce Bulgaristan’da 2 milyondan fazla Türk yaşıyormuş yani iki kişiden biri Türk. Belki daha fazlası var ama eksiği yok.

Ancak Bulgarların “Atalarımızın, 500 yıllık intikamını sizden alacağız; ya bu ülkeden gidin ya da geberin! ” anlayışı, Bulgaristan Türklerinin her nesilde budanarak göç ile hayata geçti.

Enbiya Çavuş, psikolojisi darma duman olmuş bir büyükannenin her sabah “yavrum, dışarıya yalnız çıkma! gâvurlar Türk çocuklarını çalıp öldürüyorlar” telkini ile büyüdü. Bu olay bile Bulgaristan Türklüğünün var olma çilesinin insanı kahr eden bariz bir delilidir.

En iyisi siz Enbiya Çavuş’un Bilgeoğuz Yayınlarından çıkan “Bulgaristan’da Türk Olmak” adlı kitabını alın okuyun.

Eminim hüzünlü bir tebessüm dudaklarınıza yansıyacak ve belki de gönlünüz ile vicdanınız kanayacak. Ama kitabı alıp okumak ve halen “ben Türküm” diye direnen Bulgaristan Türklüğünü anlamak lazım.

Kitabın çıktığını duyar duymaz yağmur altında sırılsıklam olmayı göz önüne alarak akşam karanlığında Çağaloğlu yokuşunu tırmanıp Bilgeoğuz Yayınları’na gittiğimde orada yayınevi sahibi Oğuzcan Cengiz’le tanıştım. Bu kitabı neden bastınız diye sorduğumda, onun cevabı tek cümleden ibaret net bir ifade oldu: “Enbiya Çavuş’un Türklük için 16 yıl hapiste kalması bizim bu kitabı basmamız için yeter sebeptir”. Evet! Sadece bu sebep sizin kitabı okumanız için yeterde artar.

Eğer katilliği konusunda tereddüt olmayan Ağca’ya veya Hrant Dink’in katli için gösterilen medya ve toplum duyarlılığı kadar Türk milletinin uğradığı soykırım ve zulümlere aynı ilgiyi gösterebilsek şüphesiz bir takım meseleleri çözme yolunda emin adımlarla ilerleyeceğiz.

İlginç bir durum ama yeryüzünde kendi başına gelenleri bu kadar konuşamayan ve içine atan aynı zamanda lider vasıflara haiz ikinci bir millet daha yok.

Bu sebeple toplum olarak geldiğimiz nokta itibarıyla; Enbiya Amcayla Bulgaristan’da Türk olmayı konuşabilsek bile artık Türkiye’de Türk olmayı nasıl konuşacağız, işte burası benimde bilemediğim bir nokta.

“Atalarımın toprağını bekleyebilmek isterdim” diyor Enbiya Çavuş, bekleyeceğiz be Enbiya amca, ölmedik ya biz…

Başbakan İsrail’e Ne Çaktı Ama

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı alçak koltukta oturtacak Büyükelçi’yi. Hemen ardından Başbakan İsrail’e had bildirecek ve Büyükelçi’yi geri çağırmakla tehdit edecek İsrail Devleti’ni. İsrail de el aman deyip, özür üstüne özür dileyecek.

Vallahi bu bana hiç inandırıcı gelmiyor. Hatta bir senaryonun parçası gibi hissediyorum bu yaşananları.

“Açılım safsatası” nın getirdiği oy erozyonunu toparlamaya yönelik bir oyun bu.

Bu Başbakan değil mi, AJC örgütünden bugüne kadar “cesaret ödülü” alan 10 kişi içinde Yahudi olmayan tek kişi.

Bu  teşkilat öyle sıradan bir teşkilat olmadığı gibi kolay kolay Yahudi olmayan birine böyle bir ödülü vermez.  Açılımı “American Jewish Congress” olan bu kuruluş, WJC’ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir “ulusal yurda” kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan “World Jewish Congress” (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatıdır.

Bu  Başbakan değil mi,  İsrail’in talebiyle ve onun güvenliği için, kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderen.

İktidar’a gelene dek, Siyonistlere, Masonlara, Rotaryanlara, “bunlar  dünyadaki bütün kötülüklerin anasıdır” diyen Başbakan daha sonra, “Yahudi karşıtlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır” demedi mi?

Ali Babacan  masonik bir kuruluş olan Bilderberg toplantısına katılmadı mı?

Bu Başbakan, Rotaryan toplantısına katılan ilk Başbakan olmadı mı?

Bu Başbakan döneminde Türkiye’de ilk defa Siyonizm konferansı yapılmadı mı?

Theodor Herzl, Milli Kütüphane’de anılmadı mı?

AKP’li Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası’nın toplantısına katılmadı mı?

AKP’li Bülent Arınç, Rotaryanlara Siz veren elsiniz, öpülecek elsiniz” demedi mi?.

Rotary rozeti takan Arınç, plaketini 2430. Bölge Guvernörü’nün elinden almadı mı?

Bütün bunlar aklıma geldiğinde, İsrail’de gelişen bu olayın bir senaryonun parçası olma ihtimali hiç yabana atılır bir şey olmadığına inanıyorum ben.

Başbakan, maalesef bu güne kadar samimiyet sınavından hep sınıfta kalmıştır milletimizin nezdinde..

Düne kadar ne dedi ise, ne vaat ettiyse insanların manevi dünyalarındaki hassasiyetleri ile ilgili, gün geldi, tam tersini yaptı.

Hükümetin değişmez Bakan’ı Cemil Çiçek, Türk Ocakları’nı ziyaretinde Uygur Türkleri konusunda hassas olduklarını söylerken, Başbakan Erdoğan,  Genel Başkan sıfatıyla gittiği Çin’de, “Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Çin’in toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin herhangi bir tereddüdü yok, saygısı vardır. Terörün dini, milleti, ırkı olamaz.” diye demeç vermedi mi?

“Akan Müslüman kanı ise ben sessiz kalamam” diyen Başbakan’ın  milletvekili Ömer Çelik, kadınları tecavüze uğrayan ve ülkesi işgal edilmiş Iraklı direnişçiler için “Katiller sürüsü!” demedi mi?

Başbakan;  “Çocuklarımız  dinini serbestçe öğrensin, bundan niye rahatsızlık duyuyorsunuz” dedikten sonra,  ülke tarihinde ilk kez bir “Kur’an Kursu Yıkımı” yaşanmadı mı?

Hem de 3 Nisan 2007 de, Akdamar Kilisesi’nin açılışından tam 5 gün sonra..

Bir de nerede bu Kur’an Kursu biliyor musunuz?

.- Başbakan’ın semti Kasımpaşa’da Büyük Piyale Kur’an Kursu.   

Üstelik yürütmeyi durdurma kararına rağmen..

Yüzlerce polisle..

Müslüman olmakla terörist olmak arasında bir fark görmeyen Avrupalı Dostları’na karşın, Papa Jean Paul’un  ölümünden sonra,  Hıristiyan Rusya’da bile bayraklar yarıya inmezken bizde bayraklar yarıya indirilmedi mi?.

Daha önce  Papa’yla görüşmeyeceğini söyleyen Başbakanımız, aksine Papa’yı uçağın merdivenlerinde karşılamadı mı?

2005 yılına dek hiç biri ödemiyorken bu tarihten sonra camilerden elektrik ve su parası alınmaya başlanmadı mı?

Üstelik kiliselerden bu para alınmamaya devam edildiği halde.

Geçmişte “Ayasofya ibadete açılsın!” diye yeri göğü inletirken,  AKP’li Belediye Başkanı Kadir Topbaş: “Ayasofya turizme açılmış, tekrar camiye çevirelim demek gereksiz bir polemik.” demedi mi?

“Milletimiz ahlaken çöküntüye uğratılıyor” derken, 2004 yılında “Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali”ne izin verilip  “Outistanbul 1. Uluslararası İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali” düzenlenmedi mi?

Zina suç olmaktan çıkarılmadı mı?

Haram helal noktasında herkese ders verme eğiliminde olan bu Başbakan zamanında domuz ve yaban domuzu kasaplık hayvanlar arasına alınmadı mı?

Son olarak başörtüsü konusunda söylediklerini hatırlayın Başbakan’ın.

Aynı Başbakan daha sonra: “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provake edenler var” demedi mi?

Başörtüsü sorunuyla ilgili vaadi olmadığını açıklayan Başbakan,  Fener Rum Patriği’ne ne söz verdi peki?

– “Bütün sorunlarınızı çözeceğiz.”

Yaşlanan Türkiye’yi Bekleyen Gelişmeler

Türkiye’de ortalama insan ömrünün erkeklerde 71’e, kadınlarda 76’ya çıktığını ve nüfus artış oranının azaldığını, batı bölgelerinde ise tamamen artışın durduğunu geçen hafta yazmış ve bizlere birey olarak etkilerine temas etmiştik. Bu gelişmenin şüphesiz ülke olarak Türkiye açısından da ciddi sonuçları olacaktır.

Nüfusu artmayan ve bir süre sonra da gerilemeye başlayacak olan, yaşlı nüfusun oranının yükseldiği bir Türkiye olmanın çok olumsuz bir gidişat olduğunu görüp, şimdiden tedbir alınması lazım. Çünkü “nüfus artış hızı yüzde 2’nin altına düşen ülkelerde trendi tersine çevirmek mümkün olmuyor.” DİE verilerine göre, “2008 yılında 1 262 333 doğum gerçekleşmiştir. Kaba doğum hızı, 2001 yılında yüzde 2,03 iken bu hız 2008 yılında yüzde 1,78 dir.”

Putin Rus kadınların Müslüman olmasına razı” başlıklı yazımızda, Rusya’nın bu trende girdiğini, nüfusun hızla düşmekte olduğunu anlatmıştık: “Rusya’da 1992 yılında 150 milyon olan nüfus, 2006 yılında 142 milyona indi. Her yıl yaklaşık olarak 700 bin kişi azalan nüfus, eğer bu gidişat değiştirilemezse 2050 yılında 100 milyonun altına, 2080 yılında ise 52 milyona inecek.” 50 yıl sonra Türkiye’nin nüfusunun altına düşmüş bir Rusya söz konusu. Putin bu gidişatı değiştirmek için Rusya’daki Müslümanların lideri olan Müftü’den yardım istemişti.

Başbakan R. Tayyip Erdoğan‘ın son zamanlarda sık sık “her aileye en az üç çocuk” tavsiyesinde bulunması boşuna değil. Ailelerin ortalama 2 çocuklu olması sabit nüfus demek. 1 çocuklu aile olduğunda ise nüfus gerileyecek demektir. Türkiye’de “Toplam doğurganlık hızı, (yani bir kadının ömrü boyunca doğurduğu çocuk sayısı ortalama olarak) 2001 yılında 2,37 çocuk iken 2008 yılında 2,10 çocuktur.”

Alınacak tedbirler yeterli olmazsa yani azalan ve yaşlanan bir nüfusa dönüşmesinin sonuçlarına uygun hazırlık yapılması gerekiyor.

Bu demografik gelişme sonucu okul ihtiyacı azalacak, (Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun açıklamasına göre, ‘son 4 yılda düzenli olarak bir yıl öncesine göre öğrenci sayısı 70-80 bin azalıyor’) hastane ve yaşlı bakım evleri (huzurevi, darülaceze) ihtiyacı artacak. Eğitime ve spora yapılan devlet harcamaları azalırken, ilaç ve diğer tedavi araçlarına yapılan masraflar artacak.

Nüfusun yaşlanması şehirlerimizin ve binalarımızın yapısını dahi değiştirecektir.  Yaşlılara dönük turizm anlayışı gelişecek. Ekonomik aktörler tüketici davranışlarını izlerken, yaşlılık döneminin ihtiyaçlarını daha çok dikkate alacaklardır.

Sosyal sigorta kuruluşlarının aldıkları prim ve ödedikleri maaş dengesini tutturabilmeleri için, çalışanların daha uzun süreli prim ödemesi yani daha geç yaşlarda emekli olmaları gerekecek. Genç nüfusun oranı düşmekle beraber, geç yaşlarda emekli olanların oranı artacağı için genç nüfusun iş bulması zorluğunu koruyacak.

Genç nüfusun azalması orduda askerlik yapacak asker bulmayı, polis ve güvenlik gücüne eleman bulmayı, reel sektöre işçi bulmayı zorlaştıracak. Verimlilik artırıcı yollar devreye sokulamazsa, üretim düşecek. Kişi başına düşen gelir düşmese bile toplam milli gelir düşecektir. Türkiye, dünya milli gelir sıralamasında daha gerilere düşecektir.

Yaşlanan birçok AB ülkesinde olduğu gibi daha geri kalmış komşu ülkelerden genç işgücü talebimiz olabilecek. “Alamancı Türkler”, Fransa’daki Afrikalı Müslüman nüfus gibi muhacirlerin sosyal doku uyuşmazlıkları gündeme gelebilecek.

Yapılan son araştırmalara göre, “Nüfus artışı Ege ve Marmara’da eksi çıktı, Doğu ve Güneydoğu’da arttı.” Bölgeler arası dengelerin esaslı bir şekilde değişmesi ülkenin bölünmesi için uğraşanların cesaretini artıracak. Terör örgütünün İmralı’daki liderinin, kendi örgütü ve sempatizanlarına çok çocuk tavsiye edip, “belinize kuvvet” talimatı vermesi, “Kürt halkının kendi kimliği ile kültürünü yaşamak talebinden” de ötede hedefi olduğunu göstermekte. 

Bölgeler arası dengesizliğin tabii bir sonucu olarak, nüfusun hızlı arttığı Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizden, nüfusun gerilemeye başladığı gelişmiş batı bölgelerine göç devam edecektir.

Mesele sadece “bölgesel dengesizlikten” ibaret değil. “Dar gelirli kesimlerde nüfus artarken, gelir düzeyi yükseldikçe evlenme ve çocuk sahibi olma oranı da düşüyor.” Bu ise, nüfusun kalitesinin yani sağlıklı ve eğitimli kesiminin oranının düşmesi demektir.

Devletin yıllarca doğum kontrol yöntemlerini gelir seviyesi yüksek kesimlerde yaygınlaştırırken, düşük gelirli ailelerde bu çalışmalarda başarılı olmaması nüfus kalitesini düşüren önemli bir faktör oldu. “Ne iş olsa yaparım” diyen mesleksiz, niteliksiz genç nüfusun ekonomiye katkı sağlayamayan, ailesine ve ülkeye yük olmasına sebep olan yanlış devlet politikaları halen terk edilmiş değil. Milli Eğitim Bakanı Çubukçu’nun ifade ettiği gibi “dünyada artık nüfus planlaması tarih oldu” ancak Türkiye’de sadece hamile kalmayı önleyici usuller değil, kürtaj da devletçe desteklenmekte.

Tabii sebep sadece nüfus planlamasından ibaret değil. Kadınların işgücüne katılımının artışı, bilhassa özel sektörde uzun mesailer, işverenin çocuk doğuran kadın işçiye verilmesi gereken izinleri vermek istememesinden kaynaklanan iş kaybı riskleri, çalışan kadının doğurganlığını düşüren önemli faktörler. Şehirleşme, konutların yüksek maliyetleri nedeniyle, az odalı evlerde oturma mecburiyeti gibi diğer faktörleri de gözden uzak tutmamak lazım.

ABD’ de, AB ülkelerinde siyasetçiler, sanatçılar gibi toplumda etki uyandıran kişilerden “çocuk da yaparım, kariyer de” anlayışını yansıtan örneklerle, çok çocuklu aile film ve dizileri ile çocuk doğurmak özendirilmekte, “çocuk yardımı, uzun süreli doğum izinleri” gibi teşvik mekanizmaları kullanılmaktadır.

Türkiye’de de nüfus yapısı ile ilgili sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi tedbirler, uzun vadeli stratejik bir devlet politikası olarak planlanmalı, kesintisiz bir şekilde uygulanmalıdır.

Güher

Dardayım ,ismin yalın hali ile her gece.
Teselli gırnata sesinde kekremsi hece.
Şair! bu sükut içre olmaz, ağla gizlice.
Yanağında leyla’dan bir güher olsun.

Ne hevesler ki ziyan, sanma üstünde göz var.
Bir düşün ki mazinde tövbesiz onca söz var.
Yutkunma! boğazında günahlarınca köz var.
Dudağında leyla’dan bir güher olsun.

Köhne akşamlarda gel ilahi teraziye.
Mahcup ol! eğ başını, tazimle o maziye.
İlhama ver hesabı, yazamadın ar diye.
Dimağında leyla’dan bir güher olsun..

E7

G2, G7-G8, G20, G23, G33 derken E7 hakkında da bir şeyler yazmayı arzu ettim.  Türkiye hepimizin bildiği gibi ekonomik göstergeleri bütün olumsuz gibi gösterilen iç dinamiklere rağmen, dünyada ekonomik büyüklük olarak 17. büyüklükte ve G20 Ülkeleri içine girmektedir. 2009 yılı itibari ile de 16. Ekonomik büyüklüğe sahip bir ülke olacağından bahsedilmektedir.

Türkiye’nin bulunmuş olduğu coğrafya ve bulunmuş olduğu konum ister istemez bu bölgede hem stratejik, hem jeopolitik, hem ekonomik olarak gelişmeye, büyümeye zorlamaktadır. Enerjisini 1945’li yıllardan beri çok küçük olarak başlayarak günümüze kadar iç meselelerle boğuşmuş ve bu gidişle de bir müddet daha iç olaylarla enerjisini  boşa  çıkaracağa benziyor.

Buna rağmen bile yeni yetişen genç-girişimci bir gençlik özellikle dünyadaki  ekonomik gelişmeleri çok iyi analiz ederek dünyanın dört bir tarafında küçük küçük başladıkları ticari faaliyetleri artırarak devam etmektedir. Bu ticari tecrübeler zaman içinde küresel ticari dünyanın koşullarına uyumda diğer dünya ülkelerine göre daha avantajlı konuma geçecektir. Bu da ülkemizin refah seviyesinde yükselmeye işsizliğin azalmasına neden olacaktır.

G7  Gelişmiş yedi ülkenin kurmuş olduğu bir gurup. ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanadadır. Aslında 1975 yılına kadar G6 idi. Kanada’nın katılımıyla G7 , daha sonra Rusya’nın dahil edilmesiyle G8 ülkeleri olarak bahsedilmeye başlandı. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi G20,G23,G33 ve G2 gibi guruplardan bahsetmiştim.(www.kocaeliaydinlarocagi.com.tr )

G8 ülkeleri, gelişmiş ekonomiye sahip ülkeler olarak addedilir. Peki gelişmekte olan ülkeler arasında bir yapılanma, guruplanma var mı?  Diye sorarsanız eğer. Onlarda başlangıçta BRIC ülkeleri diye literatürde yerini almış bir yapıları var. Bu ülkelere baktığımızda Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluştuğunu görüyoruz. Bu gurupta aynı GX ülkeleri gibi zaman içersinde farklı ülkeleri bünyesine katmış ve çıkarmışlardır. Örnekleyecek olursak; BRIC yapılanmasına Meksika dahil edilerek BRIMC gurubu olmuşlardır. Daha sonra da Arap Ülkelerini dahil etmişlerdir. Bu Arap Ülkeleri Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Bu guruba da BRICIA demişler sonra Türkiye’yi bu guruba katarak BRICET’e dönüştürmüşlerdir.

Aslında son durumda dünyada kabul görmüş ifadesiyle BRIC olarak anılıyorken Meksika, Endonezya ve Türkiye’nin de katılımıyla BRIC +3 olarak adlandırılmıştır.

Daha sonra BRIC +3 kullanımından vazgeçip bu guruba E7 (Emerging Economies) olarak adlandırılmış ve şu anda kabul görülen ve literatürde yer alan isim E7’dir. E7 ülkeleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Meksika, Endonezya ve Türkiye’dir.

E7’nin önemi aslında Price Waterhouse Coopers LLP’nin Mart 2008 de “The world in 2050” araştırmasından sonra ortaya çıkmıştır. (www.pricewaterhousecoopers.com )

Bu raporun en fazla düşündürdükleri E7 ülkeleri 2050 yılında G7 ülkelerinin ekonomik büyüklüklerini  % 75 oranında geçmiş olacağı hakkındadır.

E7’nin içinde Türkiye olacağına göre şimdiden gelecekle ilgili planlarımızı, kurgularımızı hem kurumlar olarak hem de bireyler olarak yeniden göz geçirmekte fayda var diye düşünüyorum.

Sağlıklı Olmak

Dünya Sağlık Örgütü anayasasında sağlık şöyle tanımlanmıştır: “Sağlık sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik halidir.”  Bu tanıma özürlülük, engellilik, hastalık, hastalık tablosu(sendrom), bozukluk (disorders) ve benzeri tüm normalden sapmaları kapsar. Burada normalin tanımı gibi bir felsefi meselemiz de oluşmaktadır. Önce tüm bu isimlerin anlamını açıklayalım ve sonra bunlar arasında ne fark vardır ve tanımın hayatımıza etkileri nelerdir, sorularına cevap arayacağız.

Özürlülük, sağlığın bozulması sonucu oluşan yetersizlikten dolayı herhangi bir yeteneğin normal kabul edilen bir kişiye göre azalması veya kaybedilmesidir. Bireysel düzeydeki bozuklukları ifade eder. Özürlülük hali engelliliğe yol açar. Mesela, bir kişinin gözlerini çesitli nedenlerle görmemesi, körlük özrüne, bu da normal harflerle yazılan yazıları okuyamama engeline neden olur.

Hastalık ise vücutta  veya zihinde meydana gelen, rahatsızlık, dert ve görev bozukluğuna yol açan anormal bir durum olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma özürlülük, sendrom, belirti, yaralanma, diğer tüm anomalileri kapsar. Sendrom ise belirli belirti ve bulguların bir arada bulunmasıyla oluşan ve genellikle sebebi tam bilinmeyen veya birden fazla nedeni olan hastalık tablosudur. Bozukluk (disorders) ise vücutta oluşan fonksiyonel (görevle ilgili) anomali ve kusurdur. Ruhi, genetik, fiziki, davranışla ilgili, şekille ilgili ve organın yeteneği ile ilgili olabilir.  Tüm bu hastalık tabloları çoğu zaman içiçe geçmiştir. Trisomi 21 ( 21. Kromozoun üç tane olması) bir genetik bozukluktur. Bu bozukluk DOWN sendromuna yol açar. Down sendromunda birçok fiziki ve mental yetersizlik, bozukluk  görülebilir. Bir kısmında, ileri yaşlarda diabet ve lösemi vb başka hastalıklarda  normal insanlara göre daha sık görülür.  Sadece omurganın şekil bozukluğu olan kifoskolyoz (kanburluk) ruhsal ve bedenle ilgili çeşitli bozukluk, hastalıklara neden olabilir.

Hastalık ve sağlığın kişiye göre farklı algılanması vardır. Sigara içen bir insandaki öksürük kişide gündelik yaşamını etkilemiyorsa, kişi kendini sağlıklı sanır. Oysa, bu kronik bronşitin veya kanserin ilk belirtisi olabilir. Benzer biçimde menisküsünde küçük bir yırtık olan büro işçisinin sağlığı kendine göre iyidir. Fakat, bir futbolcu için bu büyük bir sağlık problemidir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımı geniş, her türlü sağlık problemini kapsayıcı olmasına rağmen, bazı handikapları beraberinde getirmektedir ve bazı eksiklikleri de vardır. Şöyleki: Aynı büroda çalışan iki memurdan her ikiside bel ağrısında şikayetçi olsun. Bunlarda biri ara sıra aldığı ağrı kesiciler, masaj, gerilme egzersizleri ile ağrısını kontrol ederken, diğeri biraz tembel ve pimpirikli ise doktora gidecektir. Doktor buna Türkiye’de ve Dünya’da çoğu doktorun yaptığı gibi MR veya BT çektirecektir. Büyük olasılıkla diğer arkadaşında da olan, çoğu zaman bir önemi olmayan bulging (fıtıklaşma) çıkacaktır. ( Not: Bulging sinir basısı yapıyorsa veya yapma tehlikesi varsa önemlidir)  Doktorda” teşhisi koydum ! „ diye, bunu hastasına açıklayacak ve hastamızın gül gibi bir hastalığı olacak, bundan sonra ” Acaba felç olur muyum? Benim halim ne olacak? „  gibi sorularla  psikolojik durumu bile bozulacak, iyice hasta olacaktır. Yukarıdaki tanıma göre her iki memurumuz da hasta olsa bile,” gerçek hasta kim? ve bunu kim hasta etti? „ sorularının cevaplanması gerekir. Bu ve buna benzer durumları diğer birçok bozukluk veya hastalıkta da görmekteyiz.  Ben bu nedenlerle, herkesi  hasta  yapan bu tanımların hatalı olduğunu düşünüyorum.

Doğrusu tetkik edilirse, hele biraz da orta yaşı geçmişseniz sizde hastalık bulunmaması mümkün değildir. Yüzünde veya sırtında küçük veya büyük önemi olmayan bir ben, leke ve hatta lipom olan, önemsiz bir sırt eğriliği olan kişiyi hastamı sayalım? On hastanın birinde görülebilen karaciğer yağlanmasına bağlı hafif (iki misli artmayan) karaciğer enzimlerinin yüksekliğine ne diyelim? Hatta bu daha fazla artmış olsun ve hastamıza steohepatitis teşhisi koyalım, bilinen etkili tedavisi olmayan ve siroz yapma riski çok da fazla olmayan bir teşhis koyarak ne elde edebiliriz? Kendi branşımdan örnek verecek olursam: Diyelim ki bir hastada rutin kontrolleri sırasında pıhtılaşma testleri hafif uzun bulundu. Doktorumuz da bilgili ve meraklı biri, araştırdı ve hastanın hafif derecede Von Willebrand hastası olduğu teşhisini koydu. Hastamız, 45 yaşında kadın ve 3 doğum yapmış ve defalarca küçük yaralanmaları olmuş, hiç aşırı kanaması olmamış. Genetik geçen ve bir tedavisi olmayan bir hastalık teşhisi koymakla, hastamızın psikolojini bozmaktan başka ne elde ettik? Ben bu tür durumların kişinin bedenen veya ruhen tam bir iyilik hali olmamasına rağmen,  hastalık olarak adlandırılmaması kanaatindeyim.

 Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımında bir de sağlığın sosyal yanına değinilmiş. Sosyal olarakta iyi olmak gerekiyor. Herhalde en tartışmalı konu budur. Bu durumda yaşadığımız toplumun kabulleri, değerleri, bizim üzerimizdeki etkileri de hastalık yapabiliyor.  İnsanın iş bulması, emekli olabilmesi, güvende hissetmesi ve toplumda kabul görmesinin sağlığına tesir ettiğini kabul etmek gerekir. Fakat, modern toplumda üzülmeye, dinlenmeye, düşünmeye zaman kalmadı. Hızlı ol! Çabuk karar ver!  Mutlaka geçmelisin! Birinci olabilirsin! Ve benzeri tavsiyeleri hergün dinlediğimiz toplumda, ruhen sağlam kalmak mümkün değil. Bunu en iyi  herhalde ÖSS sınavıyla açıklanır. Çocuklarımız, bizim oyun oynadığımız ve gelecek hayalleri kurduğumuz çağda dersane ve okul arasına sıkışıyor. Ve matematikten yüz kişiden seksenini geçememişsen başarısızsın. Dikkat! Yetmiş dokuzunu geçtin, yine de yetmedi. Senin çok iyi berber, terzi, kasap, tornacı, kaynakçı  vs. olmanın  hiç kıymeti yok. Gelde hasta olma !

Bir Tahliye ve Basınımız

Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesiyle basın bir kere daha kötü bir imtihan verdi. Bu tahliye gayet tabii haber niteliği taşıyordu. Ancak, birçok ciddi konuya ve şahsa gerekli ilgiyi göstermeyen basının bu aşırı tavrı dikkatlerden kaçmadı. Türkiye’de haber niteliği olabilmek için adam mı öldürmek, yoksa dağa mı çıkmak gerekiyor?

Basının bir başka kötü imtihanı da AB konusunda toplumu yanıltması ve yanlış bilgilendirmesi olmuştur. En son kötü bir örnek de; yazılı ve görüntülü basının değişik hesaplar uğruna iktidar yanlısı bir tavır almasıdır. Bu örnekler, üzücü de olsa Türkiye’deki basının büyük bir oranda demokrasinin basını olmadığı görüşüne bizi götürür.

İdeolojik çatışmaların yoğun olduğu ve terörün zirve yaptığı yıllarda teröristleri birer kahraman olarak gösteren gazetelerimiz de unutulmamıştır. İdeolojik tarafgirlikle haber niteliği olmayan olayların haber yapılmasını unutmadık. Dost ve müttefiklerimiz olayları tırmandırıp 12 Eylül’e zemin hazırladı da;  ideolojik amaçlarla bazı basın mensupları bundan uzak mı durdu? Darbe davetçisi olmadılar mı?

Türkiye’de devrim yapacağını zanneden, ülkeyi geçmişin Suriye’si veya Küba’sı haline sokacak, devrimci ağabeyler tarafından kullanılan bazı aşırı sol militanların ifşaatları ve beyanları dikkate değerdir. “Biz ideolog da değildik; fikir adamı da. Sadece gençlik heyecanıyla düzeni değiştirmek ve devrim yapmak istiyorduk. Basın, bizlerden bazılarını kır veya şehir gerillası uzmanı olarak takdim ediyordu. Bu bizi hayrete düşürmüştü.” şeklindeki açıklamalar tazeliğini koruyor. Üniversite bahçesinde olay çıkmayınca neyi haber yapacağız diye üzülerek ayrılan muhabirleri de unutmadık. Şiddete ve teröre alkış tutup kamu düzenini korumakla görevli emniyet güçlerini “fruko” diye aşağılayanları da…

1970’li yılların sonları dikkat çekici olaylara sahne olmuştur. Soğuk Harp şartlarının yoğunlaştığı ve iki süper gücün farklı coğrafyalarda üstünlük savaşı verdiği bu dönemde; Sovyetlerin ilerlemesini durdurabilmek ve yeni mevziler kazanabilmek için ABD’nin atakları vardı. Yeşil Kuşak hareketi ile Müslüman ülkeler, Sovyetler Birliği’nin ideolojisi olan komünizme karşı kullanılıyordu. Afganistan dahil birçok yerde fiili veya fiili olmayan Rus işgalleri ve etkinliği vardı. Bunları kırabilmek için ABD güdümlü darbeler yaptırılıyordu. Türkiye’de karşı görüşlere mensup aydınlar öldürülüyor; olaylar tırmandırılıyordu. Polonya’da Sovyet karşıtı Leh Walesa yönetiminde işçi hareketleri etkiliydi. Polonyalı bir Papanın Müslüman bir Türk tarafından suikaste uğraması Doğu Bloku’nun önünü açacaktı. Bundan dolayı Ağca, Doğu Bloku servisleri tarafından kullanıldı. Ayrıca, Abdi İpekçi öldürüldü. Türkiye 12 Eylül’e getirildi. 12 Eylülle ABD’nin Ortadoğu’da önünün açılması, bugün açılım projeleriyle ve siyasi harita değişiklikleriyle sürdürülüyor.

Tek patron haline gelen ABD, Dünyada çekinmeden, korkmadan, hukuk tanımaz, olmadık adımlar atıyor. Demokrasi olmayan yerlere sözde demokrasi götürüyor! Önü açılmış milli devletler çözülmeye zorlanıyor; milli direnç kırılıyor; farklılıklar kutsallaştırılmaya çalışılarak etnik ayrımcılık ve etnik çatışma kışkırtılıyor. Vatandaşlık bilinci ve Türk Milletine mensubiyet şuuru hedef alınıyor. Hazreti Ali’siz Alevilik, Kur’anı ve hadisleri dışlayan Hazreti Muhammed’siz İslâm, Türk’süz Anadolu ve Atatürk’süz Türkiye tezgâhları kuruluyor. Milli ve dini geleneklerle çatışan, onları yıkmakla uğraşan sözde muhafazakârlar ortaya çıkıyor. Muhafazakârlığın DNA’sı değişiyor. Milli kimlikle, milli devletle kavgalı, dini gelenekleri reddeden, neoliberal güdümlü, hesaplaşma peşindeki muhafazakâr kadrolaşma, Devlete karşı alternatif egemenlik arayışına çıkıyor.

Avrupa’da Türk düşmanlığı İslâm düşmanlığı şeklinde yürütülmektedir. Bizde ise; bazı sapıklar sözde İslâm adına Türklüklerini ifadeden kaçınmaktadırlar. Irkçılığı reddeder gibi görünerek Türk’e karşı ırkçılık yapmaktadırlar. Batı’da sürekli olarak fikir, düşünce, din ve vicdan hürriyeti ile ilgili acı gerçekler ortaya çıktıkça gerçekleri anlar hale geliyoruz. Geçenlerde Hollanda’da bir internet haber sitesinde “Türkiye’nin dış politikaları” hakkında köşe yazısı yazan bir Türk genci “Türkler Ermenilere soykırım yapmamıştır.” başlıklı yazısı yüzünden işinden olmuştur. Bu örnekler çoktur ve uyarıcıdır.     

Eskiden Bir Biz Vardı, Şimdi O Biz Nerede?

“Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum! Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!
Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı “cek” ve “cak” edatlarından iğreniyorum!
Lirik şiirin babası Pindaros şöyle der : ‘Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!’ Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!
Dudaklarla kalpler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka Müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allah’ı inkâr eden maddeciden iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!
Ötesi var mı?…
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allahın Kur’anda ‘Belhüm adâl-hayvandan aşağı’ diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!”

Merhum Necip Fazıl’ın 30 yıllık yazısındaki duyguyla doldum unutmaya durduğum Irak manzaralarından birini görünce. 19 yıl önce bugün başlamıştı Bağdat bombardımanı ve biz havaî fişek gösterisi gibi CNN’nin gâvurundan terâcim temaşa eylemiştik.

Bilanço; 2 milyon şehit, 4 milyon yetim, 6 milyon evsiz.. Yarım milyon tecavüz, 1 milyon sakat, milyonlarca muhacir.. Zulmü İsrail yapınca; ‘Bütün stad ayağa!’, Amerika yapınca; ‘Sessuzluk, sessuzluk’..

Tam 3 yıl önce ‘Irak Bir Turnusol Kâğıdı’ diye yazı yazmış ve bombaları 3’e ayırmışız: Suskunluk bombası, vurdumduymazlık bombası ve bencillik bombası. Biri birinden sağır, biri birinden ağır. Bazı bünyelerin böbrek taşı gibi bomba yapma özelliği vardır. Hani WASP çocuklar boyayıp imzalar ya hediye kolisi gönderirmiş gibi akranlarına. Hani bazılarına da şeker, çikolata, oyuncak görüntüsü verirler ya büyük adamların oyunlarında çocuk kanı görmek isteyenler. Bizim bombalarımızın tamamında da milletimin her bir ferdinin milyon milyon fotokopisi vardır. İçinde o bombaların; aile albümü vardır, mısır cipsi vardır, çerez kabukları vardır, TV dizileri vardır, futbol maçları vardır, ‘aşkım’ muhabbetleri vardır, geğirti ve geviş getirme vardı

 Y. Frank’ın ezgili dizeleriyle:

“İnsanlar ölüyor

Katilleri kurbanlarından

Keskin, kana susamış kalemiyle ayıran zaman

Seni katillerin yanına koyacak”

‘Ente mevlâna fensurna ale’l-kavmi’l-kâfirîn!’ Âmin!

Bedrettin, İnsanlığın Ayıbı

Gazetelerde okuduk, haberlerde dinledik: İstanbul, Haliç Köprüsü’nü temizleyen işçiler, refüjlerde, işkence görmüş beş yaşındaki çocuğun baygın bedeni ile karşılaşmışlar bir gecenin yeni başlayan sabahında. Onu önce bir paket zannetmişler, yaklaştıklarında inilti sesleri duymuş işçiler. Yüzü bir hayli patlak, bir parmağı kırık, boğazından boğulmak üzere sıkılmış haldeymiş zavallı çocuk. Muhtemelen köprüden atılmayı denenmiş; ancak atanlar ya insafa gelip atmamışlar ya da bunu başaramamışlar. Hastanede tedavi edildikten sonra öğrenilmiş ki, Bedrettin, dilenmesi için Adana’dan getirilmiş. Ona bu işkenceyi yapan, diğer dilenci arkadaşlarıymış; dilenme mekanlarını paylaşamamışlarmış. Bedrettin’in diğer kardeşleri de dilenciymiş, babaları onları zorla dilendiriyormuş; çocuklarının dilenmeleri ile servet edinmiş. Devlet, Bedrettin’i ve diğer kardeşlerini ailesinden alacakmış.

Yine gazetelerden okudum. Yetkililere göre kırk bir bin Bedrettin varmış, yani dilenen sokak çocuğu… Yaşadığımız kent, İzmit’te de rastlıyorum böyle çocuklara. Camı silmek için bazen arabanın önüne atıyorlar kendilerini, bazen de doğrudan para istiyorlar. Mendil satanların sayısı, eskiye oranla bir hayli azaldı.

Ülkemizde sektör haline gelmiş dilencilik. Bu sektörden geçinenler, servet edinenler var. Şüphesiz, ihtiyaç sahibi insanlar da vardır aralarında. Bunları seçmek çok zor. Suiistimale pek açık bir konu. Düşünüyorum bazen; insanlar niçin dilenir, dilenenlerin bulunduğu bir ülkede diğer insanlara düşen görev nedir?

Dilenmek, alan el olmaktır. Veren el olmak varken, alan el olmak; edilgenliği, başkalarına yük olmayı, beceriksizliği, insanlık adına herhangi bir şey üretmemeyi, parazitliği baştan kabul etmektir. İyi niyetle yaklaştığımızda, belki bir çaresizliğin sonucudur dilenmek. Ancak, kırk bir bin, çocuğun sokakları bir çaresizlik sonucu işgal ettiğini düşünmek, fazlaca saflıktır. Dilenmeye alışmış insan, sürekli ezik olacaktır, toplumdan uzaklaşacak, hatta dışlanacaktır. Gözü başkasının elinde ya da cebinde olan bir insan tipi… Ne kadar acı! Bu insanlar içimizden biri. Biz istemesek de onlar var.

Bir toplumda dilenenler niçin mevcuttur? Bu gerçeğe bir de madalyonun diğer yüzünden bakmak gerekir. Dilenciliği toplum üretir. Bulunduğumuz ailede dünyaya gelmek hiçbirimizin elinde değil. Kişi, doğduğu ailenin kültürüyle dünyayı algılamaya çalışır. Her aile, hem bir çatı hem bir penceredir doğan her birey için. Ailenin kazandırdığı format, elbisesi olur çocukların. Öncelikle format kazandıran aileleri gözden geçirmek gerekir. Bu da öncelikle devletin, bu amaçla kurulmuş vakıf ve derneklerin, varlık sahibi insanların görevi olmalıdır. Toplumsal sorumluluk sahibi birey ve kurumlar, insan yetiştirme merkezi kabul edilen aileyi güçlendirmek için çalışmalıdırlar. Ülkemizde, dilencilik açısından ateş bacayı sarmıştır. Bu toplumsal yara gittikçe büyüyecek, bir gün herkesi bir şekilde etkileyecektir. Dilenciye üç beş kuruş verdim ya da çocuktan bir mendil aldım, görevimi yaptım diyerek vicdanları tatmin etmekle dilencilik ortadan kalkmaz, bilakis teşvik edilir. Öncelikle kişi veya kurum olarak bu tür insanlara pirim vermemeliyiz. Dilenciliği ortaya çıkaran, teşvik eden nedenleri ortadan kaldıracak projeler geliştirmeliyiz. Bunun için yasal, ekonomik, polisiye, ahlaki tedbirler alınmalıdır.

İnancımızda sorumluluk bireysel, sorunları çözmek ise kurumsaldır. Bireysel sorumluluklarımızı ancak kurumlarla yerine getirebiliriz. Bu da örgütlenmeyi gerektirir. Nedense, birey olarak, hep eşyaya hizmet ediyoruz. Dünyalık hiçbir eksiğimiz kalmasın istiyoruz. Bizi kurtaracak olan yaşam tarzı bu değildir. İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır, algılamasıyla kurulacak bir yaşantı, iki dünyamızın saadet nedeni olacaktır. Muhtaç veya yanlışlık içindeki bir insana yardım etmek, görevimizdir, varlık nedenimizdir. Eşyaya hizmet edenler, öldüler ve unutuldular, insana hizmet edenler bedenen ölseler de insanlık vicdanında yaşıyorlar.

Niçin yaşadığımızı bir daha sorgulayalım. Yaşamak için mi, yaşatmak için mi? Yaşatmak için yaşayanların çok olduğu bir toplumda, dilencilik yaşamaz. Bedrettin, hepimizin ayıbıdır.

Başımıza Gelenler

Yıl 1970’lerin ortaları. Memleketimizin her zaman olduğu gibi büyük sıkıntıları var.

Siyaset ve devlet mekanizması, halkına karşı yürütülen fiziki ve psikolojik operasyonları anlamak ve savuşturmak konusunda bir acziyet içerisinde. Böyle olması da Türkiye ve Türkler üzerinde emelleri olanların arzu ettiği bir durum.

Bunun en amil sebebi; insanların geçmişte yaşananlar hakkında bir bilince sahip olmayışları ve bu nedenle ne yaptığını bilmez bir şekilde hareket etmeleridir.

O dönemde iş yine Türk milletinin haysiyetli evlatlarının başına düşmüş, onlarda akılları yettiğince çeşitli direnç mekanizmaları oluşturmaya başlamıştır.

Bunlardan biri de genç nesli olup biten ve geçmişte yaşananlar konusunda bilgi sahibi yapmak olmuştur.

İşte o dönemde elime bir kitap tutuşturuldu ve okumam tavsiye edildi. Kitabın adı “Başımıza Gelenler” yazarı da Mehmet Arif Bey…

Mehmet Arif Bey, 93 Harbi’de olarak anılan 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşında, Anadolu Orduları Başkomutanlığına getirilen Müşir Ahmet Muhtar Paşa’nın özel katipliğini yapmış ve savaşın sonuna kadar cephede bulunmuş, olayları bizzat içinde bulunarak yaşamıştır.

Mehmet Arif Bey kitabında çok önemli tespitler yaparken bunların yanında bu eseri niçin yazdığını da özellikle belirtmiştir.

“İçinde yaşadığımız yüz yıl da uğradığımız siyasi felaket ve musibetlerin bizden sonrakilerinde başına gelebileceğini düşünerek görüp geçirdiğimiz zorluklardan, belalardan ve sebeplerden gelecek nesilleri haberdar etmemiz, üzerimize düşen bir vatan borcudur. Susmaksa her gün biraz daha değişerek önem kazanan dünya durumu karşısında ya af olunmaz bir hata veya vatan hakkında işlenmiş bir ihanet olur. Öyle ise karınca kararınca milletime hizmet etmiş olmak için yazdım” diyor.

Bu gün çoğunluğumuzun bu eserden ve tarihte başımıza gelenlerden haberi yok. Ama Türk milletine hakaret eden yazar çizer takımının Orhan Pamuk örneğinde olduğu gibi eserlerini bilmeyenimiz yok. Ne yaman çelişki değil mi?

Mehmet Arif Bey’in ibretle dikkate almamız gereken  diğer bir tespiti de ” … kolumuzu kanadımızı kırıp, nefesimizi kesen belimizi büken şeyin; devlet adamlarımızın çoğunun tarih bilgilerinin noksan oluşu ve yaşananlardan ders çıkartmayışları, buna karşılık bize düşmanlık edenlerin her ferdinin kendi milli tarihini bütün incelikleriyle bilmesi, bağlanması ve inanmasıdır.”

Geçtiğimiz günlerde yakalanan bir uyuşturucu baronunun soy isimlerini değiştirttiği aile bireylerine yeni soy ismi olarak “Bedirhanoğlu” nu tercih ettirmesi bu manada çok dikkat çekicidir. Bunun gibi binlerce örnek bulunabilir.

“Başımıza Gelenler” isimli eserden sizlere bahsetmemin asıl nedeni Kürt Galip’in torunu olmakla övünen ünlü CHP eski genel sekreter yardımcısı ve parti meclisi üyesi, Deniz Baykal’ın sadık adamı Mehmet Sevigen’in, Amerikancı ve bölücü cemaatin gazetesine verdiği röportajda dile getirdiği “MHP’de DTP kadar tehlikelidir” iddiasıdır.

Mehmet Sevigen aslında bu açıklaması ile CHP’nin MHP’ye bakışını da ortaya koymuştur. Sevigen; cemaatin gazetesine böyle bir açıklama yapmak sureti ile kendi partisi ile birlikte AKP ve eski DTP yeni DBP’de bulunan ve birlikte hareket edebilecekleri insanlarla MHP konusunda aynı şeyleri düşündüğünü açığa vurmuştur. Bu bana hiç yabancı olmayan ama belki sizlere tuhaf gelebilecek bir yakınlaşmadır.

Sevigen gibi düşünenler tarafından MHP’nin iktidar olması hiçbir zaman istenmez. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Türk Milliyetçileri tarafından kurulmuştur. Öyleyse ister MHP çatısı altında ya da münferiden hiçbir zaman Türk Milliyetçileri iktidar olmamalıdır!

Bir millet kendisini kimin yönettiğine veya yönetmeye talip olduğuna dikkat etmez ve emaneti teslim ettikleri cevherin aslisini araştırmazsa başına gelecek her şeyi yaşamaya layık olur.

Sözde sosyal demokrat olan bir partinin değişmez derebeyinin , terör örgütü ile özdeşleşmiş ve bu sebeple Anayasa Mahkemesince kapatılan bir partiyi; ülkem – vatanım – bayrağım – milletim diyen insanların oluşturduğu bir parti olan MHP ile bir tutması ve bunu Amerikancı, bölücü ve Kürtçü bir cemaatin gazetesinde yapması yemeğin aynı kaptan yenildiğinin açık bir göstergesidir.

Bunun için sizlere ilk okuduğum tarihin üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen kanaatimce ilk günkü tazeliğini koruyan Mehmet Arif Beyin “Başımıza Gelenler” adlı eserini okumanızı tavsiye ediyorum.

Yoksa balık hafızalı insanlar olarak tekrar tekrar aynı yeme yakalanırız.

Osmanlı – Türk Devletinin yıkılışını en iyi gözlemleyenlerden biri de o dönemin devlet adamlarından biri  olan Mahmut Muhtar Paşa’dır.

Paşa; Ruzname-i Harp (Balkan Savaşı Günlüğü) adlı eserinde, Rumeli’nin kaybedilişini anlatır.

“…İlerlemek ve ferahlamak ancak hakikatleri bilmek ve tecrübelerden faydalanmakla olur. Son savaşta (Balkan Savaşı) milli yaşayışımız ve devletin devamı ile şiddetle ilgisi olan tecrübelerin sonucu bütün gerçeğiyle ortaya konursa zihinlerin aydınlatılmasına ve inceden inceye düşünülerek durumumuzun düzeltilmesine sebep olur.” demektedir.

Şimdi herkese soruyorum,  Balkanlardan gelip anavatana yerleşmiş milyonlarca insanımıza soruyorum: Niye Balkanlardaki toprakları kolayca terk ettiniz? Evi, barkı, tarlayı velhasıl malı mülkü niye kazma kürek savunmadınız? Niye “Ya istiklal ya ölüm” diye direnmediniz? Neden güzelim Türk şehri Selanik’i tek kurşun atmadan teslim ettiniz? Bu konularda zihinleriniz aydınlık mı? Vatan terk etmek ve vatanı savunmamak bu kadar kolay mı?

Mondros Mütarekesinden sonra  galip devletlerin kuvvetleri İstanbul’u işgal ederken onların bayraklarını sallayan sözde Ahmetleri, Mehmetleri biliyormusunuz? veya size bunları anlatan oldu mu? Yoksa aynı baskıyı görünce geçmişte kötü bir sınav vermiş olan Ali Kemalleri mi taklit edeceğiz?

Amma çok soru sordum. Çünkü bana göre bir çok şeyin farkında değiliz.

Bunun nedeni zihinlerimizin kontrol altında tutuluyor olmasıdır. Bir dizginlerimizi salsalar dev uyanacak. Adamlar enayi değiller ya….

Eğitim sisteminizi 2. Dünya Savaşının sona erişi ile yönlendirmeye almışlar. Yazılı ve görsel basın ellerinde. Sizlere istedikleri yanlışı doğru diye yutturuyorlar. Sevigen demiyor mu ” MHP’de DTP kadar tehlikelidir” diye hem de dini bütün insanların gazetesinde. Bu doğru olmayacakta ne doğru olacak!!!

Sovyetler döneminde Ruslar, 1940’lı yılların sonunda ” kişisel zihne müdahale” konusunda çoktan çalışmaya başlamış ve bu konunun önemini gören ABD, Kanada ve İngiltere 01 Haziran 1951’de Montreal’de en üst düzey askerleri, haber alma elemanları ve tanınmış psikologlardan oluşan bir grubu toplayarak karşıt projeler için düğmeye basmışlardır.

Üzerinden 60 yıl geçen bu “kişisel zihne müdahale” çalışmalarının günümüzde ulaştığı noktayı ve bizim ülkemizde vücud bulan yöntemlerini düşünmek bile istemiyorum.

Bu nedenle Mehmet Sevigen’in cemaat gazetesinde MHP ile ilgili değerlendirmesini çok manidar buluyorum.

Bir yandan geçmişi görmemiz ve ibret almamız engelleniyor diğer yandan günümüz ve geleceğimiz aynı mihraklar tarafından ama farklı kılıflarda şekillendirilmeye çalışılıyor.

Tıpkı İsrail ile yaşanan tirajı komik olaylar gibi. Bir yandan Musevi lobisinin desteği ile iktidara gel ve iktidarda kal diğer yandan İsrail ile bir kayıkçı kavgası yap ve Müslüman Türk Milleti ile İslam Dünyasının kalbini çal…

Bu danışıklı dövüş; kontrol altına alınmış zihinlerinizde prim yapıyorsa alın size farklı bir bakış açısı. Umarım üzerinde düşünürsünüz.