29.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1279

Balyoz’un İdeolojisi

0

Türkiye, darbe girişimlerini konuşmaya ve tartışmaya her zamanki gibi devam ediyor. Ancak tartışmalar darbe korkularını ortadan kaldırmıyor. Bir çıkış yolu da ortaya koymuyor. Halkın oyları ne darbelere ne de darbe korkularına çözüm olmuyor. Demokratik seçimler ne kadar güçlü iktidar ortaya çıkarsa da sonuç değişmiyor. Darbe planları, girişimleri ve simülasyonları yapılmaya, konuşulmaya ve tartışılmaya devam ediyor.

Bu yazıda 4-6 Mart 2003 yılında resmi adıyla Birinci Ordu Plan Semineri olarak adlandırılan, içeriği bakımından ise, hazırlıkları son aşamaya gelmiş, ancak gerçekleşme imkânı bulamamış olan Balyoz darbe planının veya senaryosunun ideolojisi üzerinde duracağım. İdeolojiyi, bir girişimde bulunmayı besleyen duygu, kültür ve zihniyet anlamına kullanmaktayım. Yani Balyoz darbe planını veya senaryosunu hazırlayan grubun zihniyeti, inançları, kültürel dünyaları ve amaçlarını ortaya koymaya çalışacağım.

Balyoz darbe planında, camilerin bombalanması, cemaatin toplu olarak Irak’ta benzerlerine her gün şahit olduğumuz biçimlerle öldürülmesi, Türk ordusu içindeki bir çok subayın faşist ve dinci iddiasıyla tutuklanması ve bertaraf edilmesi, bir çok gazetecinin tutuklanması ve benzeri bir çok ürkütücü, dehşet verici ayrıntı yer almaktadır. Bu ayrıntılarla ilgili bir çok eleştiri yapılmaktadır.  Bu ayrıntıların insan hakları, milli birlik ve beraberlikle ilgisi zaten yoktur. Bundan dolayı ben bunlar üzerinde durmayacağım. Bu plan ister gerçek bir darbe planı olsun, isterse bir senaryo veya uydurulan bir yalanın gerçeğe dönüşen simülasyonu olsun fark etmez. Artık bir gerçek olarak karşımızdadır, bizi ürkütmektedir.

Balyoz darbe planı ile ilgili olarak ortaya çıkan tartışmaları üçe ayırmak mümkündür.  Birincisi planı hazırlayanlar, bunun bir darbe planı olmadığını, bir muhayyel senaryo yani simülasyon olduğunu iddia etmektedirler. Bu bir oyundur diyorlar. Planın resmi bir görüş ve uygulama olmadığını söylemektedirler.

İkincisi, planın içeriğine, ayrıntılarına ve yansımalarına bakıldığında bunun bir oyun olmadığı anlaşılmaktadır. Kamuoyu da bu kanaattedir. Çünkü halk 12. Eylül darbesinin şartlarının da bu şekilde hazırlandığına inanmaktadır. Şimdi yaşları 45’in üzerinde olan ülkücülerin ve marksistlerin ileri gelenlerinin bir çoğu oyuna getirildiklerini düşünüyorlar. 12 Eylül darbesini yapan subayların darbe yapmak için kendilerini kullandıklarını ifade ediyorlar.

Üçüncüsü daha önce adları basında yer alan,  Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Eldiven ve Kafes darbe planları gibi, sahipsiz bırakılan bir plan değildir. Planın altında imzası bulunanlar, imzalarını kabul ediyorlar, ancak kamuoyunun sandığı gibi, bunun bir darbe planı olmadığını, bir senaryo olduğunu iddia ediyorlar. Plan ister gerçek olsun isterse uydurulan bir yalanın simülasyonu yani göstergesi olsun fark etmez. Yukarıda belirtmiştik. Artık bir gerçeğe dönüşmüştür. Üstelik bu palanların benzerleri şu anda bir çok islam ülkesinde uygulanmaya devam etmektedir.

Bu planı hazırlayanlar hangi örnekleri düşünerek böyle bir planı hazırladıklarını açıkça belirtmediler. Ancak planın içeriğine bakıldığında aklımıza bazı uygulamalar ve örnekler gelmektedir. Bu örneklerden birincisi bu plan, Cezayir’de islami partilerin seçimle iktidara gelmeleri üzerine, Cezayir ordusunun ülkedeki islami gruplara saldırmasına benzer şartlar düşünülerek hazırlanmış gibi bir görüntü vermektedir. Konuya bu açıdan bakıldığında AK Partinin iktidara gelmesi, Cezayir’de İslami Selamet Cephesinin iktidara gelmesi gibi düşünülmüştür. Cezayir ordusu, emperyal değerlerin ve ilkelerin bekçiliğini yapma sıfatıyla, bilindiği gibi ülkede ihtilal yaptı. İktidarı güç kullanarak ele geçirdi. İslami Selamet Cephesi’nin bir çok mensubunu kurşuna dizdi. Sokak çatışmalarıyla öldürdü. Balyoz darbe planı bir yönüyle bunları çağrıştırmaktadır.

İkincisi, Balyoz darbe planı, Nato’nun soğuk savaş sonrası konseptine uygun olarak, müslüman kimlikleriyle kendilerini ifade eden grupları ve halkı bertaraf etme ve ortadan kaldırma amaçları doğrultusunda hazırlanmış olabilir. Bilindiği gibi, Nato, medeniyetler çatışması tezini esas alarak, Batı değerlerini dünyada egemen kılmak amacıyla müslümanlara saldırmayı resmi bir konsept olarak uygulamaya koydu. Ancak Nato’nun karşısında örgütlü ve resmi bir devlet ve kuvvet mevcut değildir. Bir çok İslam ülkesi resmi anlamda Batı değerlerini benimsemiş bulunmaktadır. Dolayısıyla savaş müslüman halkla yapılacaktır. Dindar gruplarla yapılacaktır. Bundan dolayı yönlendirmelerle, psikolojik savaş teknikleri ile dindar halkı sokaklara döküp öldürme yolları denenecektir. Balyoz darbe planındaki kurgulara bakıldığında sanki ABD’nin Irakta yaptıkları düşünülerek bu eylem planı hazırlanmıştır.

Üçüncüsü, ikinci maddede belirtilen amaç doğrultusunda, İşgalci ABD kuvvetlerinin doğrudan veya dolaylı olarak Irak, Pakistan ve Afganistan’da gerçekleştirdiği cami bombalamaları ve kitlesel kıyımlar düşünülerek hazırlanmıştır.

Dördüncüsü, otuzbir mart vakıası olarak bilinen ve 1908’de İkinci Abdülhamid’in devrilmesi ile sonuçlanan darbe planı şartları düşünülerek hazırlanan bir plandır da denebilir. Plan bu özellikleri ile 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerini hazırlayan şartlara benzemiyor. Daha çok Cezayir iç savaşı ve  31 Mart ihtilali şartları düşünülerek hazırlanmış gibi bir görüntü vermektedir. Aynı zamanda Amerika’nın Irak, Pakistan ve Afganistan’da müslümanlara yaptığı saldırıları da çağrıştırmaktadır. 

Balyoz darbe planı veya planlayıcıların adlandırmasıyla senaryosu, bilindiği gibi, her şeyden önce, ülkedeki kurulu yasal düzeni güç kullanarak değiştirmeyi amaçlayan bir plandır. Emasya protokolünün Türk Silahlı Kuvvetlerine böyle bir yetkiyi verdiği söylenmektedir. Ancak hiçbir protokol ve iç yönetmelik anayasadan daha üstün olamaz. Ülkenin yasal düzenini güç kullanarak değiştirmeyi planlayan bir planın Cumhuriyetin kurucu ilkeleri ile ve anayasal yetkiyle alakası da kurulamaz. Bilindiği gibi, daha önce yapılan 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri de mevcut anayasal düzeni lağv etmişlerdi. Her ikisi de yeni bir anayasa hazırlamıştı. Dolayısıyla Balyoz darbe planının anayasal bir yetkiye dayalı olarak hazırlandığını mantıken savunma imkanı yoktur.

Balyoz darbe planının hangi ideolojik referansa dayalı olarak hazırlandığı da açıkça belirtilmiş değildir. Laik rejimi korumak ve yeniden temellendirmek amacıyla hazırlandığı ifade edilmektedir. Ancak Planın uygulama aşamalarına bakıldığında islami grupların yanı sıra, milliyetçi liberal ve laik grupların da hedeflendiği görülmektedir. Balyozun ideolojisinin anlamı da bu duruma bağlı olarak gittikçe karmaşıklaşmaktadır. Küresel düzeni hedeflediği de görülmektedir. Laikliğin küresel düzene karşı olmayı gerektiren bir özelliği bilindiği gibi yoktur. Bilakis laiklik küresel ekonomik düzeni besleyen bir değerdir. Bu bakımdan Balyoz’un ideolojisi, laikliğin dolaşımdaki anlamıyla da uyuşmamaktadır.

Planın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin resmi görüşü doğrultusunda hazırlandığı de tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Ancak planları hazırlayanların Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesindeki subaylar oldukları belli olmuştur. Emekli subayların beyanatlarına ve Genel Kurmay Başkanının açıklamalarına bakılırsa, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin cami bombalamak, insanları toplama kamplarında toplayarak işkence altında tutmak ve kendi uçağını düşürmek gibi bir planı olamaz. Gerçekten bu plan Genel Kurmay Başkanı Sayın Başbuğ’un açıkladığı gibi bir senaryo ise, bu kadar tartışmadan sonra kimlerin camileri bombalayacağı varsayılarak bu plan hazırlanmıştır? Hangi düşman kuvvetlerinin planlarına karşı, böyle bir senaryo hazırlanmıştır. Bunu açıklamaları gerekir. Şu ana kadar bu konuda bir açıklama da yapılmadı. Halkın kendi ordusuna olan güveni de bu suskunluktan dolayı sarsılmaya devam etmektedir.

Balyoz darbe planı, yukarıda belirtildiği gibi, acaba Nato’nun yeni saldırı planları esas alınarak mı hazırlandı? Nato kuvvetlerinin son yıllarda ABD’nin öncülüğünde, Balyoz eylem planında yer alan saldırılara benzer eylemleri Irak, Pakistan ve Afganistan’da gerçekleştirdikleri bilinmektedir. ABD’denin istihbarat kuruluşlarının İslam ülkelerinde müslümanları biri biriyle çatıştıracak provaktif cinayetler işlediklerini her gün izlemekteyiz. İntihar saldırısı şeklinde gerçekleşen bu vahşi eylemlerden dolayı her gün onlarca müslüman ABD’nin işgal ettiği ülkelerde öldürülmektedir.

Balyoz darbe planını besleyen duygulardan birisi de iktidar hevesi olabilir. Bilindiği gibi iktidar hırsı ve hakimiyet kurma arzusunun gerçek manada mutlaka güçlü bir felsefi temele dayanması gerekmiyor. Politikacılar iktidara gelmek için bir çok dini, ahlaki, milli ve insani değeri araçsallaştırırlar. Bunu kitleleri ikna etmek için yaparlar. Ancak darbeciler veya eşkiyalar, sadece silahlarına, güçlerine ve hiyerarşik örgütsel kuvvetlerine güvendikleri için, ideolojik beslemeden ziyade, saldırı stratejileri üstünde dururlar. Hakimiyetlerini bu yolla kurmaya çalışırlar. Balyoz darbe planı bu yönüyle çok ayrıntılı ipuçlarını araştırmacılara sunmaktadır. Çünkü yapılacak her şey çok iyi hesaplanmıştır.

 

 

Bir Umuttur Yaşamak

0

Anne karnında, kordon denen bağla alırız ilk gıdamızı. Annemizin yediği her şey, bizim yediğimizdir. Sonra dünyaya açılır kapımız. Kordondan kurtulmuşuzdur. Belli bir bilince ulaşırız, bizi hayata bağlayan kordonun adı, umut olur bu defa. Umut; ışığımızdır, gıdamızdır, gücümüzdür artık. Umutsuz bir hayat, canlı ceset olmaktır.

Karınca, kışın rahat edeceği umuduyla çalışır bütün yaz, öğrenci iyi not alma umuduyla bağlanır derslerine, anne ve babalar iyi bir insan olabilmesi için emek verirler çocuklarına. Hasta, iyileşme umuduyla bekler sıkıntılı gecelerin sabahını. Balıkçı ağlarını doldurabilme umuduyla “Vira, bismillah!” der. Bütün koşuşturmaların temelinde yatan dinamo, umuttur.

Hiçbir iş adamı, zarar etmek amacıyla yatırım yapmaz. Hiçbir muhacir, daha zor bir hayat için göç etmez. Hiçbir hasta, daha kötü olmak için ilaç içmez. Hep bir iyiye yönelme, güzele ulaşma, mükemmele kavuşma vardır içimizde. Bunun adı, umuttur.

Sevgi, aşk, nefret, intikam gibi pek çok duygu barındırırız bedenimizde. Bunların içinde en üretkeni umuttur. Sevgiyi, aşkı umutla yaşatırız. Aldığımız nefeste, attığımız adımda, tükettiğimiz gıdada hep bir umut vardır. Bir şeyleri yaşatmak veya yaşamak umuduyla yaparız bunların hepsini. Umut bittiğinde, bütün dinamikler, kendiliğinden sonlanır. Umut, enerji kaynağımızdır.

Umut; bizi arzumuza, idealimize intikal ettiren sihirli bir güçtür. Ayakta kalmak isteyen kişiler, yıkılmamak ve yarınlarda da yaşamak isteyen toplumlar öncelikle umutlarını sürekli beslemelidirler. Beslendikçe güçlenir her değer. Umut da böyle.

Atalarımızın, önlerine koydukları hedeflere ulaşma umuduyla yaşadıklarını, Orta Asya’dan kalkıp Viyana’lara kadar uzandıklarını, gittikleri her yere insan olma örnekliğini taşıdıklarını, oralarda medeniyet tesis ettiklerini, huzuru sağladıklarını söylemek mümkün olduğu halde, bugünkü insanımızın aynı umut içinde olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Ben doğmadan ölmüşüm.” felsefesi, içimizdeki umudu söndüren güçlü bir kurt olarak yaşatılıyor, besleniyor.

Yaşadığım kentin bilmediğim yerleri de varmış. Geçen akşam, ilginç bir yer gördüm. Harabe görünümlü bir binanın içinden yüksek müzik sesleri geliyordu. Şöyle bir göz attım kirli camlardan içeriye. İnsanlar, mum ışığında baş başa vermiş bir şeyler yudumluyorlardı. Cinsiyet ayrımı yoktu masalarda. Bazıları da kapı dışarı çıkmış, sigara içiyordu. Sigara yasağı olmasaydı, eminim, duman altı olacaktı hepsi. “O gürültü ve loş ortam, insana ne verebilir yaşama sevinci adına?” diye düşündüm, bir cevap veremedim kendime. Orta yaşın biraz altındaki bu insanlar, hem zamanlarını yitiriyorlar hem umutlarını tüketmişler göründü bana. Bulundukları ortam, insana bezginlik, kırgınlık veriyordu sanki. Umudu besleyen değil, tüketen bir ortam. Bu tür mekanların, kentimizde fazlaca bulunduğunu öğrendim daha sonra. Yazık, insanımıza yazık!

Karıncanın hikayesini biliriz: Hacca gitmeye niyetlenmiştir. Derler ki: “Sen bu ayakla mı varacaksın hacca?” Karıncanın cevabı: “Hiç olmazsa yolunda ölürüm.” olur. Umut, zaferi değil, seferi emreder bize. Ancak, zafer için sefere niyet şarttır, yani umut…

Karamsarlık, umudun düşmanıdır. Yarasanın, ışıktan rencide olması gibi, karamsarlık, hiç sevmez umudu. Birinin olduğu yerde, diğeri barınamaz. Karamsarlık, yalnız kötüyü görmek değil, iyiyi de kötü yorumlamaktır. Yıkıcı bir virüstür o, içimizde. Kötümserlik, inancımızda da yasaklanmıştır. İnançlı insan, korku ile ümit arasında, korkudan çok ümide yakın olmalıdır. Tövbe kapısı zaten bunun için vardır ve sürekli açıktır. Bu kapının kapandığını düşünmek, küfürdür.

Umut gıdasıyla beslenerek menzil-i maksuda yürüyen gençliğe

Vatanın Sahibi Değil, Kiracısı Olmak!

0

Kemalizm bir ideoloji değil, doktrindir…
Kemalizm’in en büyük başarısı, devlet eliyle Anadolu birliğini temin etmesidir. Anadolu’da yaşamanın ilk şartı olan birlik ve beraberliktir.
Mustafa Kemal bunu sağlamıştır.
Herkesin şu soruya yanıt vermesi gerekir; bu topraklarda yaşamak istiyorlar mı istemiyorlar mı?
Evet, herkes diyorum; Türkler, Kürtler, Araplar, Boşnaklar, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler.
Türk vatandaşı olarak yaşamak istiyor muyuz?
Bunun cevabı önemlidir.
Eğer evet ise, o zamana herkes birlikte, bir arada birbirine tahammül ederek, bu topraklarda yaşamayı öğrenecektir..
İşte Kemalizm bunu sağlamıştır..
Şimdilerde bu birlik ve birliktelik çözülmeye çalışılmaktadır.
Türk’ü de Kürt’ü de, Çerkez’i de, Abaza’sı da, Boşnak’ı da, Arap’ı da bu toprakların sahibi olarak birlik içinde yaşamayı benimseyecek ve yaşayacaktır.
Bunun başka alternatifi yok..
Bu topraklarda yaşamanın ilk ve son şartı birlik ve bütünlük içinde olmaktır.
Bunu istemeyen olabilir.
O zaman başka alternatifler üretmeleri gerekecektir.
“Ben şurada yaşayacağım ama benim dediklerim olacak” diyemez hiç kimse..
Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşını yapmasaydı ne olurdu?
“Her şey olabilirdi, hiç bir şey olabilirdi” diyecekler çıkabilir.
Ancak şunu unutmamak gerekir ki varsayımlarla tarih olmaz, oluşmaz da…
Tarih, öyle tecelli etmesi gerektiği için, öyle olması gerektiği için tarih olmuştur..
Kurtuluş Savaşı olması gerektiği için olmuştur.
Anadolu medeniyetler mezarlığıdır…
Atatürk olmasaydı bir mezarlık daha olurdu Anadolu’da!
Ön-Türkler altı bin yıl önce, bilinen günümüz Türkleri ise bin yıldan beri Anadolu’dadır.
İlelebet kalacaklar mı?
Kalabilmeleri için toprağa tutunmaları gerek, kök salmaları gerekir..
Balkanlarda, Arabistan’da, Afrika’da, Avrupa’da tutunamadıkları için, toprağın sahibi olamadıkları için, kök salamadıkları için kalamamışlardır..
Yüzyıl önce Türkler Arabistan’daydı, Balkanlardaydı, ama şimdi yoklar orada!
Bin yıl sonra Anadolu’da olabilecek miyiz?
Bilen olur mu, garantisi var mı?
Yok..
Bir yerde kalıcı olabilmek için toprağa tutunmak gerek..
Toprağa tutunup kök salamıyorsa, bir ağacın bitkinin orada kalıcı olması mümkün değildir..
Toprağa tutunmanın ilk şartı da ekonomik üretkenliktir, ürettiğinin paylaşımıdır ve birlikte yaşamaktır…
Üretim-paylaşım-birlikte yaşama fikri, düşüncesi, zihniyeti oluşmamışsa bir toplumda, o toplumun o topraklarda kalıcı olması mümkün değildir.
Çok çarpıcı bir örnek verelim; İspanya’da kurulan Endülüs Devleti’nin Arap’ları eğer orada üretip-paylaşıp-birlikte yaşamayı başarabilselerdi, o zaman, o toprağın sahibi ya da ortağı olarak tutunmuş olacaklardı; bunu başaramadıkları için bugün Granada bölgesinde sadece 1-2 tarihi saray vardır; toprağa tutunmuş olsalardı, en azından bu 1-2 saraylar yerine binlerce Arap olurdu.
Benzer bir olayı Türkler için söylemek mümkün; işte Arabistan, işte Ürdün, işte Irak, işte Balkanlar, işte Avrupa…
Demek ki torağa tutunmadan kalıcı olunamıyor, bu gerçeğin iyi anlaşılması gerekir…
Peki diyelim ki toprağa tutundunuz, yani üretip paylaşıp birlikte yaşamaya devam ettiğiniz bir yurdunuz var; örneğin Anadolu…
Yüzyıllardan beri Türkler bu topraklara tutunmuş ve birlikte yaşıyor.
Peki, âlâ bu toprakların üzerinde neleri var; fabrikaları var, tarlaları var, çiftlikleri var; limanları, hava alanları, ticaret merkezleri vs. her ne arasanız var..
Bunlar bu toprağın sahipleri tarafından zaman içinde yapılmış, oluşturulmuş, emek ürünü, katma değer yaratılmış kurumlardır..
Bunları teker teker başkasını, örneğin yabancıları, “kâr” getirmek amacıyla ortak edersek, ya da kar etmiyor diye yabancıya satarsak, sonuçta “seninmiş gibi görünen” kurumlar başkalarının eline geçer!
Sen zan edersin ki onlar senin, aslında senden çıkmış, sen malın sahibi değilsin artık; kiracı durumuna düşmüşsün demektir!
Yeni sahipleri dese ki; “haydi bakalım senin miadın doldu, buraların sahibi benim” derse ne yapabilirsin?
Şöyle bir örnek verelim; bir ofisiniz var, orada çalışıyorsunuz; ofisi satmışsınız ama bunun farkında değilsiniz, yeni sahipleri müsaade ettikleri sürece orda çalışma şansınız var; eğer insaflı iseler sizin bilgisayar fişinizi çekmez, elektriğinizi, telefonunuzu kesmezler…
Şimdi bakalım Türkiye’ye; yüz sene sonra hangi kurum Türklere ait olarak kalabilecek?
TELEKOM mu?
Bankalar mı?
Limanlar mı?
Ormanlar mı?
Fabrikalar mı?
Mega-marketler mi?
Çünkü artık siz üretmiyorsunuz, sadece tüketiyorsunuz…
Tüketen toplum, kiracı toplumdur…
Eninde sonunda bulunduğu yerden atılacaktır…
Sonuç şudur; bu toprakların efendisi mi yoksa kiracısı mı olmak istiyorsunuz?
Her şeyi sattınız, fakat ofisin sizin olduğunu sanıyorsunuz.
Sadece kiracı olabilirsiniz orada…
Üretmeyen devlet, üretmeyen millet kiracı olur yurtlarında…
Akıbetimiz buna doğru mu, değil mi?
Düşünelim!

Hukuk Devletine Darbe

Mübarek(!) “Aziz Valentin Günü“nde (nam-ı diğer “sevgililer günü“nde) okuduğum bir haber beni çok sarstı. Bu günün ruhuma üflemesiyle(!) neşvü nema bulan coşkun duygular yok oldu. Hâlbuki okuduğum “herkesin bildiği bir bilinmeyeni bildiren” cinsten bir haberdi.

Arslan Bulut‘un köşe yazısında yer aldığı şekliyle haber aynen şöyle: Diyarbakır eski milletvekili Hatip Dicle, 19 Ekim 2009’da Habur’dan giriş yapan ve büyük törenlerle karşılanan 34 PKK’lının geri dönüş sürecinin önemli ayrıntılarını, yargılandığı davanın duruşmasında açıkladı. Dicle, kapatılan DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk‘ün 15 Ekim 2009’da İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştüğünü söyledi ve bu görüşmede Bakan Atalay’ın ‘Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hâkim ve savcılar ayarlandı, gelen PKK’lılar geldikleri gibi geçecekler’ dediğini söyledi.

Habur’dan giren PKK’lıların hiçbir pişmanlık göstermedikleri, örgüt üniformasıyla geldikleri ve “önderimiz Öcalan’ın talimatıyla geldik” demelerine rağmen, serbest bırakılmalarının arkasında siyasi iradenin/devlet politikasının olduğu herkes tarafından öngörülebilir bir husustu. Fakat bir Bakan’ın ağzından “hâkimler ve savcıların ayarlandığını” söylemesi, “devletin temelinin adalet olduğuna” inanan ve  “hukuk devleti” kavramını yüce bir ideal olarak gören bir vatandaşın rüyasında görse hayra yormayacağı bir durumdu.

Bu yargılamanın millet vicdanında kabul görmediği, bu olaydan sonra “Kürt/Demokrasi açılımının” açılamaz hale gelmesinden ve anketlerde AKP oylarında görülen hızlı aşınmadan belliydi. Millet bu olayın müsebbibi olarak iktidarı görüyor ve yargının bu şekilde itibarına ağır bir darbe vurulduğunu hissediyordu. (Devletin saygınlığına, milletin haysiyetine verilen zarar da ayrı bir bahis konusudur.)

Bu ortam olmasına ve diğer her şeye rağmen “bağımsız yargıya” olan güven ve saygımızın tesiriyle “hâkimler ve savcıların ayarlanabildiği” bir düzenin var olduğuna inanmak istemiyorduk.

İçişleri Bakanı Atalay bu haberi yalanladı. Keşke olaylar Bakanın yalanlamasına inanmamızı kolaylaştıracak şekilde gelişseydi. Zira İçişleri Bakanının “hâkim ve savcıları ayarlayabildiğini” kabullenmek, teröristlere özel seyyar bir mahkeme kurulmasından da, yargılamadaki sanıkların açık beyanlarına rağmen, varsayılan (iyi)niyetlerini dikkate alan tuhaflıkları sineye çekmekten de daha zor.

Ergenekon Davasında” Başbakan Erdoğan savcı, ana muhalefet lideri Deniz Baykal avukat rolünü üstlenmek istemişlerdi. Bu davada örgüt üyesi olmakla suçlanarak tutuklanan çok sayıda tanınmış insan var. Fakat henüz örgütün varlığı da, sanıkların üyelikleri de iddia aşamasında. Bu davanın yargılaması sürecinde ne ile suçlandığını bilmeden bir iki yıldan beri tutuklu bulunan vatandaşlarımız var.

Bir yanda “Ergenekon Davasında” örgütün varlığını ve üyeliğini inkâr eden, eline silah almamış insanların uzun süren tutuklulukları söz konusu. Diğer taraftan terör örgütü üyeliği açık olan PKK’lıların, “gerillayız, önder Öcalan’ın talimatıyla geldik” dedikleri ve pişmanlıktan söz etmedikleri halde hiç tutuklanmadıkları gibi, serbestçe siyasi toplantılara katılabilmelerini adil bulmak ta, halka anlatmak ta kolay değildir.

Öte yandan Başbakan pek de haksız sayılmayacak bir şekilde yakınıyor: Yüzde 47 oyla iktidara geleceksin, halkın yüzde 47’si sana inanacak, sana güvenecek ve sana gelip oyunu verecek. Parlamentonun, milletvekillerinin yüzde 65’ini oluşturacaksın. Böyle bir millet iradesiyle iş başına gelmiş olacaksın… İstediğin anayasa değişikliklerini yapamayacak, hatta türban yasağını kaldıramayacak, İmam Hatip okulları ve Meslek Liselerinin katsayı meselesini çözemeyeceksin. Başbakan, bu yakınmanın sonunda “yargı vesayetinden” “hâkimler hükümetinden” bahsediyor ve Yargının Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda bir engel oluşturduğunu ifade ediyor.

Millet iradesiyle iş başına gelmiş olanların türban, katsayı gibi suni problemleri çözebilmesini isteyen, aynı zamanda da sivil ve askeri yargı ayrımının kalkması, askeri harcamaların da Sayıştay denetimine tabi olması, Askerin siyasetteki ağırlığının azalması gibi taleplere olumlu bakan yurttaşların sayısı, bugünkü zıt taraflardan çok fazladır. Bu vatandaşlar “kişi hak ve hürriyetlerine” yönelik usulsüz dinleme ve takiplerden, mahrem bilgilerin basın yoluyla deşifre edilmesinden, yargı sürecinde yürütülen yandaş medya yayınlarından da; dini inançlarından dolayı okuyamayanların durumundan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan 367 gibi garabetlerden de rahatsızdır.

Çoğunluğu teşkil eden bu vatandaşların Hükümetin talepleri konusunda endişe içinde olduğunu ve yukarıda bahsettiğimiz haberden sonra bu endişelerinin artacağını düşünüyorum. Endişe şudur: Hükümet istediği Anayasa değişikliklerini yapmayı başarır da, Yüksek Yargı organları üzerinde de diğer yargı organlarında olduğu gibi “yargı mensupları / hâkimler ve savcılar üzerinde ayarlama” yapabilecek duruma gelirse halimiz nice olur?

Habur ve Silivri yargılamasındaki kamu vicdanını yaralayan uygulamalar, Hükümetin gücünün yargı tarafından dizginlenmesi zaruretini daha çok hissettirdi. Yüksek yargının zaman zaman “haddini aştığı” ve “vahim hatalar” yaptığına dair bir kanaat olmasına rağmen bu böyle.

Hükümet “yargı, demokrasi önünde engel” demeden önce, demokrasinin olmazsa olmaz kuralı “kuvvetler ayrılığı” ile “yargının bağımsızlığı” ilkelerine saygılı olmak ve buna uygun düzenlemeler yapmak durumundadır.

Gölge

Konya motorlusunun
Azık kokan kompartımanlarında
Havasız salkım saçak yolculuklarım aklıma gelir
Her istasyonda
Düdük ve selam
Eksprese yol verme mecburiyeti olan trene
Anca yeten harçlığım
Hele sülüs şaşkını acemi askerlerle birlikte
Gelmeyen teskere gibi uzayan
Mart,Temmuz ve Kasım günleri
Her defasında aynı yolu
Daha geç,daha geç gidişlerim
Oysa şimdi
İmrendiğim o ekspreslerin modası geçti
Magıruz otobüslerin
Motor gürültüsü unutuldu
Çay eşliğinde kraker çıtırdatarak
‘Ehli keyf turizmin sayın yolcuları’
Yine de
Yoruldum
Ömrüm yollarda geçti sanki
Okul diye gurbet
Askerlik diye
Ekmek diye
İş diye
Ve bu yaşımda
Hala yollardayım
Hayat sürüyor
Ve bitmiyorsa yolculuk
Yola vuran gölgeler gibi olsa ömür
Güneşle beraber
Uzasa ardım sıra..  

Türkiye’nin 2023 hedefleri (2)

Refah toplumu olmak iddası önemli bir hedef buna tüm kurum ve kuruluşların desdeği gerekiyor. Bu bağlamda da hakikaten güzel çalışmalar var.TÜBİTAK vizyon 2023 adında aşağıdaki konuları sitesinde duyurmuştur(www.vizyon2023.tubitak.gov.tr)

Delfi Sorgulaması

Delfi sorgulamasında ise,

Paneller tarafından öngörülen teknolojik yeteneklerin dünyada ve Türkiye’de gerçekleşmesi / edinilebilmesi;

Bu teknolojik gelişmelerin belirlenen stratejik teknoloji ölçütleri üzerinde etkileri gibi hususların; ilgili konu uzmanlarına yapılan iki aşamalı bir anket ile sorgulanması gerçekleştirilmiştir.

Paneller tarafından öngörülen ve Delfi sorgulaması ile uzmanlarca değerlendirilen teknoloji alanları/teknolojiler arasından,

Önem Düzeyi veYapılabilirliği

yüksek teknolojiler, ülkemiz için stratejik teknolojiler olarak belirlenmiştir. Bu amaçla; çeşitli teknolojik faaliyetlerin önem düzeylerini belirlemek için Stratejik Teknoloji Ölçütleri, yapılabilirlik düzeylerini belirlemek için ise panel öngörüleri ve Delfi sonuçları kullanılmıştır.

Stratejik teknoloji ölçütleri, bir anlamda Türkiye’nin 2023 hedefleri bağlamında bilim ve teknolojiden öncelikli beklentileri nelerdir’ sorusuna verilecek yanıtlardır. Bir teknolojiyi diğerine göre daha önemli (stratejik) kılan, örneğin rekabetçiliği artırması veya işsizliği azaltması veya çevreye duyarlığı gibi farklı  özellikleri olabilir. Stratejik teknoloji ölçütleri, işte bu farklı  özellikler arasından, panellerden alınan öneriler değerlendirilerek, Yönlendirme Kurulu tarafından yapılan önceliklendirme ile belirlenmiştir.

ULUSAL TEKNOLOJİK YETENEK PROJESİ

Vizyon 2023 Projesi kapsamında, nesnel verilerin toplanmasına yönelik olarak yürütülen 3 alt projeden biri olan Ulusal Teknoloji Yetenek Projesi ile Türkiye’de ilk kez uluslararası normlarda kapsamlı bir teknolojik yetenek düzeyi saptanması hedeflenmiştir. Proje sonucu ortaya konan Türkiye’nin teknolojik yetenek envanteri, hem “Teknoloji Öngörüsü Projesi”ne hem de “2003-2023 Strateji Belgesi”nin hazırlanmasına girdi oluşturmuştur.

Makine parkı,  ülkemizde bugüne kadar teknolojik yeteneğin tek göstergesi olarak kabul edilmiştir. Oysa teknolojik yeteneğin, makinelere sahip olmaktan yenilik yeteneğine uzanan çeşitli düzeyleri bulunmaktadır. Teknolojik yetenek, bir işletmenin stratejik rekabet avantajı yaratmak için gerekli teknolojileri kullanma, seçme ve geliştirme faaliyetlerinin bütününü ifade eder:

Teknoloji kullanma (üretim yeteneği): Verili bir teknolojiyi etkin kullanabilme yeteneği;

Teknoloji seçme (yatırım yeteneği): Teknoloji seçenekleri arasından mevcut koşullara en uygun olanını seçebilme yeteneği;

Teknoloji geliştirme (yenilik yeteneği): Yeni teknoloji seçenekleri geliştirme yeteneği.

Projenin Amacı

Ulusal Teknolojik Yetenek Projesi ile aşağıda sıralanan göstergelerin, ekonomik, yapısal, politik (yenilik politikası kapsamında), sektörel vb. parametrelerle ilişkilerinin analiz edilmesi amaçlanmıştır:

İmalat sanayiinde ve yazılım sektöründe (panel faaliyet konuları ayrımında) teknolojik yetenek düzeyinin ölçülmesi

Teknoloji ödemeler dengesinin hesaplanması

İmalat sanayiinde teknoloji stokunun saptanması

Projenin Kapsamı

TÜBİTAK, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı  (TTGV) tarafından yürütülen projede, Türkiye’nin teknolojik yetenek düzeyinin saptanmasına yönelik çalışmanın, aşağıda tanımlanan kategorilerde yaklaşık 2500 firmayı kapsamasına karar verilmiştir:

AR-GE yapan / TİDEB veya TTGV’den AR-GE desteği almış olan imalat sanayii işyerleri [yaklaşık 750 firma]

100 ve daha fazla kişi  çalıştıran imalat sanayii işyerlerinden çekilen örneklem [yaklaşık 700 firma]

10-99 kişi çalıştıran imalat sanayii işyerlerinden çekilen örneklem [yaklaşık 1000 firma]

Yazılım sektöründeki işyerleri [yaklaşık 250 firma]

Yöntem

Projede “anket” yönteminin uygulanmasına karar verilmiştir. Anket çalışmasının yukarıda sıralanan işyeri gruplarından ilkine yüzyüze görüşme yoluyla, ikinci ve üçüncü gruba posta ile, dördüncü gruba da web ortamında yapılmıştır.

Sonucunda Türkiye İmalat Sanayinde Teknolojik Yetenek başlığı altında da güzel detaylı bir rapor hazırlanmıştır.(http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/vizyon2023/teknolojikyetenek/Ulusal_Teknolojik_Yetenek_Raporu.pdf

2023 Türkiye Vizyonu ve Sosyoekonomik Hedefler

Cumhuriyetin 100. yılı  için vizyonumuz

(http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files//vizyon2023/Vizyon2023_Strateji_Belgesi.pdf

Bölgesinde ve dünyada adil ve kalıcı bir barışın tesisi için çaba gösteren;  Demokratik ve adil bir hukuk sistemine sahip; Yurttaşları ülkelerinin geleceğinde söz ve karar sahibi;  Sağlık, eğitim ve kültür gereksinimlerinin karşılanması devlet tarafından güvence altına alınmış; ƒ  Sürdürülebilir gelişmeyi gözeten; gelir dağılımı dengeli;  Bilim, teknoloji ve yenilikte yetkinleşmiş; üreten; net katma değerini kendi beyin gücüne dayanarak artırabilen  bir TÜRKİYE’dir. 

Bu vizyonun öğeleri ise;

Eğitim alanında, bireyin yaratıcılık ve hayal gücünü geliştiren; bireysel farklılıkların gözetilmesi ve değerlendirilmesi ile her bireyin özellikleri doğrultusunda en üst düzeyde kendini geliştirebildiği; zaman ve mekan kısıtlarından arınmış, kendi özgün öğrenme teknolojilerini yaratmış ve değişim esnekliğiyle kendini yenileme gücüne sahip; öğrenme ve insan odaklı bir eğitim sistemine sahip olmak;

Sağlık alanında,  ülke sınırları içinde yaşayan herkese, her yerde ve her zaman, çağdaş teknolojiyle donatılmış, yaşam bilimleri alanındaki yeniliklere uyum yeteneğine sahip, yüksek nitelikli, ekonomik sağlık hizmetleri sağlamak; yaşam bilimleri ve biyoteknoloji alanlarında yetkinlik kazanarak, yüksek teknolojili tedavi sistemlerini ve bu amaçla kullanılan malzeme ve cihazları geliştirmek ve üretmek; mamul ilaç üretimi yanında araştırma kapasitesi de olan bir ilaç sanayiine sahip olarak bölgede güç sahibi olmak;

Tarım ve gıda alanında, toplumun sağlıklı beslenme gereksinimlerini yeterli nicelik ve nitelikte, ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan sürdürülebilir yollarla karşılamak; verimliliği artan tarım ve tarımsal sanayii ile uluslararası alanda rekabet etmek;

İnşaat ve altyapı alanında, insanlarımızın, artan nüfus ve gelişen sanayinin gereği olan çağdaş standartlara uygun altyapıya ve konutlara sahip, depreme karşı güvenli, sağlıklı ve çevreyle barışık yerleşkelerde yaşamasını sağlamak; yapım yöntemleri ve inşaat malzemesi üretiminde çağdaş teknolojiler geliştirerek kazandığı yeteneklerle uluslararası platformlarda rekabet etmek;

Ulaştırma alanında,  kişi hak ve gönencinden ödün verilmeden, can güvenliğinin yüzde yüz sağlandığı, çağdaş teknolojiye ve uluslararası  hukuk ve kurallara uyumlu, çevrenin en üst düzeyde korunduğu  bir  ortamda, kentler arası ulaşımı en çok 1,5 saat, kent içi ulaşımı ise en çok 30 dakikada (yük taşımacılığında ise iki katı sürelerde) sağlamak;

Enerji alanında, gereksinim duyduğu enerjiyi, güvenli, güvenilir, ekonomik, verimli ve çevreye duyarlı teknolojilerle üretmek ve kullanmak; aynı zamanda uluslararası enerji pazarlarında yarışabilecek enerji teknolojileri geliştirerek uluslararası enerji yatırımlarında etkin rol almak;

Bilgi ve iletişim alanında, GSMH’sının sürdürülebilir şekilde büyümesine, yarattığı markalar ve teknolojiler ile doğrudan, sağladığı iletişim olanakları ve bilgi kaynakları üzerinden diğer sektörlere verdiği destek ile dolaylı olarak giderek artan oranda katkıda bulunan; ve en az üç bilgi ve iletişim teknolojisi alanında, dünyada ilk akla gelen ya da tercih edilen ülke konumuna gelmek;

Makina imalatı ve malzeme alanında, orta ve yüksek teknoloji alanlarında tasarımdan satış sonrası hizmetlerine uzanan değer zincirinin katma değeri yüksek halkalarında yer almak; küresel pazarlara rekabetçi, yenilikçi ve katma değeri yüksek mal ve hizmetleri sürekli olarak sunmak;

Kimya alanında, hammadde, enerji ve işgücü verimi yüksek, yenilikçi süreç ve ürün teknolojileri yaratarak, bilimsel gelişmeleri teknolojiye, üretime ve yüksek katma değerli ürünlere dönüştürmek; ihracatı  ve doğrudan sermaye yatırımlarıyla, küreselleşen dünya kimya sanayiinin önde gelenleri içinde olmak; 

Savunma, havacılık ve uzay sanayii alanlarında, küresel düzeyde ülke çıkarlarının korunmasını gözeten ve ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayan sistem ve teknolojileri özgün olarak araştırıp geliştirerek ve üreterek, bu sistem ve teknoloji alanlarında dünya ölçeğinde rekabet, işbirliği veya karşılıklı bağımlılık gücü yaratmak; ülkenin bilim ve teknoloji düzeyinin gelişmesinde öncü rol oynayan;

toplumsal refaha katkısı tartışılmaz bir ulusal savunma, havacılık ve uzay sanayiine sahip olmak;

Tekstil alanında, katma değeri yüksek, yenilikçi, rekabetçi ve ileri teknolojiler içeren ürün ve hizmet sunumları ile ülkemizin toplumsal refahını  ve dünya ticaretindeki payını artırmak;

Turizm alanında,  ürün çeşitliliğini artırarak, eğitilmiş nitelikli işgücü, yüksek düzeyde teknik altyapı, tesis ve servisleriyle, öncelikle ülke halkının yaşam düzeyini yükselterek, rakip destinasyonlarla yarışabilen bir sektör olmak; Akdeniz’in dördüncü büyük destinasyonu olarak, “kitle turizmi”nin yanı sıra “bireysel turizm”in de önemli cazibe merkezlerinden birisi olmak;

Doğal kaynaklar alanında, serbest, şeffaf ve istikrarlı piyasa koşulları içinde ulusal kaynaklarına öncelik vermek, bu kaynakların aranmasında ve istenen kaliteyle, güvenli ve ekonomik olarak üretiminde ileri teknolojileri geliştirmek ve kullanmak;

Çevre alanında,  sürdürülebilir kalkınmasını çevreyi koruyarak ve yerel kaynak ve bilgilerle pekiştirerek sağlayan; üretimini temiz üretim teknolojileriyle yapan; her türlü evsel ve sanayi atıklarını çevre koruma ilkeleri kapsamında yönetebilen; biyolojik çeşitliliğinin koruyan ve toplumsal yarara dönüştürebilen; tarihi ve kültürel mirasını koruyarak gelecek nesillere aktarabilen bir ülke konumuna gelmek.

 

Eşref-i mahlukat

Bir yumruğunu havaya kaldırıp bir sloganın arkasında durabilmek sıkı iştir.  

AKP, 2002 yılında kendini iktidara taşıyan “kimsesizlerin, kimsesi olacağız” sloganı ile geldi.

İlk duyulduğunda her kesime cazip gelen bu slogan, gücün farkına varılması ile birlikte terk edildi. Duramadılar sıkılmış yumruklarla söyledikleri bu sloganın arkasında.

Oysa sloganlaştırabilecek kadar hazmedilmiş bir dünya görüşüne sahip olmak, sıkı marifettir.

Marifet ehli olmadıklarını çok kısa bir sürede gösterdiler.

Tabiatta insandan gayri tüm varlıklar, varlığını sürdürme güdüsüyle davranıp, “güç kullanmak ve güçten sakınmak” tan ibaret bir akıl ile davranırlar. Sadece insan, gücün yerine hakkı koyabilen, hakkın ve hakikatin uğruna güce maruz kalmayı seçebilen bir varlıktır. Zaten bu yüzden eşref-i mahlukattır.

Bu arkadaşlarımız ne yaptılar?

Her güç arttırdıklarında zafer naraları atarak zaferlerini kutladılar.  Bu zafer kutlamalarına davet edilmeyi bekleyenler de, o sofrada, kendilerinin ziyafet olarak sunulacağının hala farkında değiller.    ***

“Tarihin Sonu” nu ilan edenler, “her şeyin zıddı ile kaim olduğu”  fikrinde birleşmişlerdi..  Her zaman bir “öteki” lazımdı.

“Öteki” hazırdı.

Kim mi onlar?

Ezilen, çile çeken, insanca yaşamak için emeğinin karşılığını bekleyenler olmalı, değil mi?

Ama değil maalesef.

Devletin kaynaklarını paylaşma sırasının kendilerine geldiği konusunda fikir birliği içinde olanlar bunlar.

Yani “devletin malı deniz, yemeyen domuz” diye kükreyip, ardından domuzlukta geri kalmayanlar.

Güçlerinin farkına vardıkları anda, hayli değişti bu güruh. Uçuk yeşil tonlardaki elbiselerini, kahve toprak tonlarındaki gömleklerini çıkarıp “jewish grey” tonlarda marka elbiseler, beyaz gömlekler giymeye başladılar.

Yüzlerini karanlık gösterdiğini düşündüğü sakallarını tıraş etmiş olsalar da, çok kısa kesilmiş bıyıkları ile ribanın iğrençliğini, cihadın, şahadetin faziletini anlatırken işittiğimiz “bir narayı andıran sesleri” bir hayli yumuşamış, sükuna ermiş göründüler bu kez riba yerine faiz derken.

 “Demokrasiye karşı kurulan tuzaklar” dan dem vururken kullandıkları ses, her ne kadar eski zamanlarını hatırlatıyor ise de, yine de iyiliği, yardımseverliği, dürüst ticareti ve ticaretten kazandıklarını öven sesleri pek bir ılıman oldu.    

Dünyadaki kötülüklerden, azgınlıklardan şikayetçiydiler,.

Oysa şimdi Gazze’de  “şu katliamlar da ne kötü be birader” demeden edemiyor ama söz konusu Irak’ta Amerikan askerleri tarafından ırzına geçilen Müslüman kadınlar olunca, “bu dünyada çekilen çilelerin ahirette bir mükâfatı vardır nasıl olsa” deyip kendilerini ayakta tutan ABD’nin günahlarını öbür kıyamete bırakabiliyorlar..    

***

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar;:

” Kıyamet ne zaman kopacak?”

– “Siz hangi kıyameti soruyorsunuz” demiş Hoca,

– “Kıyametin çeşidi türü mü var Hoca?” demişler.

– “Var ya” demiş. Hoca “var elbette”.

– “Karım ölünce küçük kıyamet, ben ölünce büyük kıyamet kopacak”

***

Küçük mü büyük mü bilmem ama bir kıyametin kapıda olduğu kesin.

“Biri yer öteki bakar, kıyamet ondan kopar” derler ya… 

Kıyamet kopunca yiyenin de yiyemeyenin de aynı kıyamda olacağını hatırlatmak istedim sadece. 

*** 

Başları o kadar dönmüş ki bu arkadaşlarımızın, güç sarhoşluğu içerisinde kendilerini artık Türkiye’nin değil, dünyanın merkezi görmeye başlamışlar. Ve de hayli iddialılar. Aksi bir fikir söyleseniz, asla ve kat-a kabul görmezsiniz. Aksine başınız çeşitli türde belaya girer. 

Baksanıza Sağlık Bakanları, Meclis kürsüsünde konuşan eski bir Sağlık Bakanı’na karşı ceketini sıyırıp meydan okuyabiliyor. 

Hoca’ya sormuşlar, “Dünyanın merkezi neresidir?” diye. Hoca kendi etrafında bir daire çizip “İşte burası” demiş; “İnanmazsanız ölçün.”  

Evet, bu nükte bir “kendi merkezcilik” e yapılan bir taşlamadır, bir atıftır.. Ama siz bu taşlamayı, yukarıda anlattığım kıyamet fıkrası ile birlikte bir kez daha düşünün isterseniz.  

*** 

İnsan, güce değil, hakka inanan bir varlık olarak izzetli bir varlıktır… O’nun şanı gerçekten yücedir. 

Ve insan ister umduğuna nail olmak, ister korktuğundan emin olmak için olsun, bir solucanın aklına tenezzül edipte hakkı inkâr ettiğinde, hakikati görmezden geldiğinde ne kadar da zalim olur.

Zaten tüm mesele de iki kelimede saklı; “hak ve vicdan…”.

Ama sahip olduğunuz güce aldanıp da bunlardan münezzeh bir varlık olursanız, “eşref-i mahlukat” olmazsınız. 

Olsanız olsanız, Hakkı değil, çıkarlarınızı gözetmeyi bilen bir canlı türü olursunuz. 

Bunun da sosyolojideki adı “homo economicus!” dur.

 

Devşirme Sol İle İttifak

Irak’ta Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçiren generalin, ABD Heyetiyle beraber geçenlerde Ankara’ya resmi bir ziyarette bulunması çok düşündürücüdür. Türkiye’nin ve Türk askerinin itibarını kırıcı bu eylem, Türkiye’ye gözdağı vermek için yapılmıştı. Bunun amacı, “Irak’ın kuzeyi ile irtibatını kes, benim iznim olmadan Irak’ın kuzeyinde eskiden olduğu gibi takip yapma ve bölgedeki oluşuma sıcak bak” idi.

Dost kazığı yemeye alışık bir ülke olarak biz de buna uyduk; hatta Irak’ın toprak bütünlüğünü savunur ve Bağdat yönetimini muhatap kabul ederken Irak’ın kuzeyindeki yönetimi de muhatap alma, konsolosluk açma yanlışını gösterdik. Oysa, Türkiye’deki bölücü ve ırkçı terörün çözümü Irak’ın kuzeyindeydi. PKK’nın şartlı silâhsızlandırılması bile bizimle pazarlık yapıldı ve Kürt açılımı dayatıldı. Biz bu dayatmadan utanmış olacağız ki; daha sonra ismini iki kere değiştirdik. Önce demokratik açılım ve daha sonra da barış ve kardeşlik projesi deyiverdik. Oysa ülkemizde bugün Cumhuriyet, milli tarih ve milli kimlik açılımlarına ihtiyaç var.

2010 yılının Şubat başında Ankara’ya gelen ABD heyetinde bu küstah general bulunmamalıydı. Bu kişiyi heyette kabul ederek ikinci defa başımıza çuval geçirilmesine, gurur ve itibarımızın kırılmasına fırsat verdik. Başımıza geçirilen herhalde türban değil; çuvaldı. Bizim tepkimizi ölçmek istediler. Ülkelerini bir kere daha yenik duruma düşürenler utansın. Eğer utanırlarsa…

Afganistan’a talep edilen muharip güç göndermeme, halkla Müslüman Türk askerlerini karşı karşıya getirmemek için kararlıydık. Ama bundan da vazgeçiverdik. Dünyayı karıştıran ve turuncu devrimler yaptıran, turuncu devrim yaptıramayacağı yerlerde de sarı kaşkoller ve sarı partiler kurdurmaya çalışan Soros’un; “Türkiye’nin ihraç edeceği en değerli ürünü askeridir” sözü bir kere daha gündeme geldi.  

KKTC’de Türkleri azınlık ve ikinci sınıf vatandaş yapmaya dönük tek Rum Devleti projesi yürütülmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi bu bakımdan bir dönüm noktası olacaktır. KKTC vatandaşları, kritik bir kararın arifesindedir. Ya süreç onları yok olmaya, aşağılanmaya eski acı tecrübelerle karşı karşıya bırakacaktır ya da kara bulutlar ve haklı endişeler Kıbrıs’ın ufkundan silinecektir. AB yetkilileri o kadar ve tek taraflı şartlanma içindeler ki; Beşparmak Dağlarında yer alan Türk ve KKTC bayraklarının bile çevre kirliliği yarattığını düşünebiliyorlar.

Dünyada farklı kültürlere, farklı milletlere özgürlük ve egemenlik hakları tanınma yolunda mesafe alınırken, Kıbrıs’ta tarih geriye çevrilip Türklere ırkçı ve şövenist Rum Devletinin vatandaşlığı ve birleştirme uygun görülmektedir. Gerçekler ortaya çıktıkça romantik ve ütopik beklentiler bir bir ortadan silinmektedir. Milletler uzun süre kandırılamamaktadır.

Soğuk harp ve ideolojik çatışmaların ön planda olduğu dönemlerde komünist olmayan herkes faşistti; çünkü engel görülüyorlardı. Bu gün sağda yer alan liberallikle muhafazakârlığı çorba yapıp karıştıran siyasi iktidarın başı, milliyetçileri ne gariptir ki faşistlikle suçlamaktadır. Kiminle beraber olursan, onun sözlerini de tekrar eder hale gelirsin. Aşırı solun devşirilmiş kanadıyla kader birliği yapanlara bu ve benzer sözler söylettirilmektedir. Erbakan Hoca’dan kaçanlar yanlış hocalara yaslanmışlardır.

Dünün bazı aşırı sol militanlarının tam veya yarı devşirilmiş olsalar da hedefleri değişmemiştir. Ancak hedefe varmada bazı grupları ve siyasi iktidarı kullanarak önlerini açmakta ve aşama kaydetmektedirler. İşlerine gelen herkesle ittifak kurmaktadırlar. Hedef, devletsiz, milli kimliksiz, milli ordusuz sözde sınıfsız bir toplum ütopyasıdır. İttifakta olan tarafların hemen hepsi milli mücadelenin geçersizliğine, anlamsızlığına inanmakta; Devletin yanlış kurulduğunu savunmaktadırlar.

Milli olan ve Türkiye Cumhuriyetini Türkiye Cumhuriyeti kılan her değerle kavgalı olmak asıl amaçtır. Bunlar kendi işlerine geldiği yerlerde liberalleşirler. İşin üzücü tarafı, tek başına iktidar olanların bunlarla yaptığı işbirliği ve tek başına iktidar olmalarına rağmen, siyasi meşruiyeti dışarıda aramalarıdır.  Çelişki buradadır.

 

Din Tacirlerinin Politika Yemeği!

Türk devletlerinin ve Türk Milletinin yaşadığı her coğrafyada belirli kesimlerin bitmez tükenmez bir iktidarı ele geçirme hırsı ve arzusu vardır.

Bu kesimlerin; ya dışarıdan aldığı destekler veya  iktidar olmak için destek elde etme çabaları olur.

Yani iktidar olmak için her yolu mubah gören ve bu sebeple her türlü tavizi vermeye hazır toplulukları Türk coğrafyasında görmek şaşırtıcı değildir .

Benim ısrarla Osmanlı – Türk Devleti olarak tanımladığım Osmanlı İmparatorluğu’nda da durum böyleydi.

Osmanlı İmparatorluğunda  dini bir sınıf mevcuttu. Ulema diye tabir edilen din adamları, medreseler ve müderrisler, dergah ve tarikat mensupları, şeyhler, şıhlar, hocalar bu ayrıcalıklı sınıfı oluşturuyordu.

Herkesin olduğu gibi bunlarında var olma ve iktidar savaşı vardı. Sahip oldukları hak ve menfaatleri korumak ve kaybetmemek istiyorlardı.

Cumhuriyet’in kuruluşu bu sınıfı menfaatlerinden etti. Atatürk’ün; o günleri anlatırken, ülkeye hakim olan din anlayışının İslam’la uzaktan yakından ilgisinin kalmadığını ve mutlaka gerçek İslam’ın halkımıza öğretilmesi ve yaşanmasının gerekliliğini her zaman vurgulaması bu durum açısından dikkat çekicidir.

Ancak menfaatlerini kaybeden bu topluluk; içten içe mücadelesini sürdürmüş ve yaşadığımız bu günlere gelinmiştir.

Cumhuriyetin ilanı ile hak ve menfaat kaybına uğrayan bu kesimlerin; İmam hatip, başörtüsü gibi dinle alakalı meseleleri kullanmak suretiyle ve mağdur edebiyatı yaparak iktidara ulaştığını hep birlikte gördük.

RTE’yi, haşâ peygamber gibi gören, Tayyib’i üzmenin Allah’ı üzmek olacağını söyleyen, yetmedi halkı Erdoğan için şükür namazı kılmaya davet eden din tacirlerinin esas amacı uzunca bir zamandır yeniden kazandıkları bu hak ve menfaatleri koruyabilmektir.

Bunun için kullanılacak her yol mubahtır ve en elverişli yolda halkın gönlünde ve aklında perçinleşmiş olan İslam dinidir.

Bu sebeple mübarek dinimizin; iktidar sahipleri ile bu siyasetçiler üzerinden rant temin eden insanlar tarafından acımasızca kullanıldığını görmekteyiz.

Siyasal İslamcılar; Ülke adına bir şey üretemedikleri için sınırsız bir hazine olarak gördükleri dini ve milli değerleri kullanarak, Türk halkının kafasını karıştırmaya çalışmaktadır. Başbakanın Osmaniye’de yaptığı konuşmada, bu konulardaki keskin dönüşlerin nedeni budur.

Seçim yaklaştığı için Türk Milletine vaat edecek bir şeyi kalmamış olan AKP iktidarı; yine başörtüsü kozuna sarılarak mağdur edebiyatı yapmaya başlamış ve “Türk” sözcüğünü ağzına almayan Başbakan ise Mevlüt Çavuşoğlu’nun Avrupa’daki başarısını bir “Türk” ün başarısı olarak satmaya kalkmıştır. Çünkü artık sıkışmıştır onun için “Türk”e sarılmak zamanı gelmişte geçmektedir bile.

Geçenlerde kulağıma takılan “Haburcu AKP” sözcüğü aslında çok şey anlatmaktadır.

Peki bu din istismarcılarının politika kazanına nerelerden malzeme taşınmakta ve politika yemeğinin aşçılığını kimler yapmaktadır?

Yeniçağ Gazetesinden Selcan Taşçı “Devletin onurunu, milletin namusunu lekeleyen çuvalcı Amerikalı Odierno, elini kolunu sallaya sallaya aramızda dolanıyor, Emine Hanım’ın başörtüsü için kavga edenlerin umurunda değil” diye yazıyor.

Soruyorum size; Devletin ve milletin, namus ve onuru iktidara emanet değil mi? Bu namus; çuvalcı Amerikalı el üstünde tutularak mı korunuyor?

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini sanki bozukmuş gibi tekrardan rayına oturtmak için 2008’in sonu 2009’un başında ABD, AB ve Türkiye’nin benimseyebileceği ve hepimizin üzüntü ile izlediği adımlar kimler tarafından iktidara dikte edilmiştir?

Yani 29 Mart 2009 Yerel seçimlerinden sonra yeni bir şeymiş gibi kamuoyuna ilan edilen ve Türkiye’yi düzlüğe çıkaracağı iddia edilen politikalar nerede pişirilmiştir?

Bunların içinde yer alan, Türkiye ve Kürtler arasında bir “Büyük Pazarlık” ın teşvik edilmesi önümüze “Kürt Açılımı” olarak sunulmuştur. Şimdi Batının Türk milletine karşı AKP eliyle yürüttüğü bu anlamlı proje; Ajda Pekkan, Ferhat Göçer, Sezen Aksu, Mahsun Kırmızıgül ve Yılmaz Erdoğan gibilerle magazinleştirilerek Türk halkına yeniden yedirilmeye başlanacaktır. Bunun için önce; MHP kalesi başka açılardan sarsılmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’de liberalizmin ve demokrasinin, Milli Görüş temelli AKP eliyle desteklenmesini isteyen politika pişiricileri; “İslami yönelimli bir hükümet laik Türklere dini bir gündemi dayatmaya teşebbüs etmediği müddetçe ve bilhassa güçlü bir Batı yanlısı (buraya dikkat!) ve demokratik yönelimleri sürdürüyorsa, Birleşik Devletler ve Avrupa’nın bu hükümeti desteklemekten kaçınmak için hiç bir nedeni yoktur” diye hükümetin politika kazanına malzeme koymuştur.

Birileri, çoktan gaye olmaktan çıkmış ve ete kemiğe bürünen bir gerçeğe dönüşmüş olan “AB üyeliği hayali” nin yeniden bir taahhüt olarak Türk Milletine sunulması gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu süreçten şüphe duyan Türklere; somut biçimde, zorunlu bir katılım sürecinin, sonu olmayan bir süreç anlamına gelmediğini göstermek gerektiğinin söylenmesini istiyorlar. Kimden? Din figürleri ile ayakta tutulmaya çalışılan AKP iktidarından.

Ya Ermenistan ve Ermenilerle tarihi uzlaşmanın desteklenmesine ne  demeli? Eğer Ermeniler böyle yapmaya devam ederlerse Türk Milliyetçiliği azacakmış! Bunu önlemek için Ermenistan ve Türkiye yakınlaşmalıymış. Tarihsel olaylara ışık tutmak için kendi harekete geçen ve özgür tartışmaya izin veren Türkiye; Batı’da hoş karşılanacak ve AB’ye girme şansımız artacakmış.

Söyleyin bakalım; size bunları kim söyledi? 

Nihayet bir bakla daha hükümetin politika kazanına daha ekleniyor: Kıbrıs’ta siyasi çözüm… Kıbrıs; malum çevrelere göre, Türkiye’nin Batı ile yabancılaşmasına katkı sağlamıştır. Bu tez Batı’nın iddiasıdır. Hrıstiyan Batının; bu tezine sahiplenen din motifli iktidar hemen söylenileni yaparak Türk tezlerine aykırı biçimde  Batılı ortakları ile Kıbrıs’ta siyasal bir çözüme doğru koşmaya başlamıştır .

Hangi birini anlatalım; başlangıçta profilini çizdiğimiz din tacirleri tarafından sokak sokak desteklenen bu iktidar; halkının uygulanan politikalarla ilgili gerçekleri öğrenmesini istemediği için yine halkını üstü örtülü psikolojik operasyonlara maruz bırakmıştır. Bu bir istihbarat stratejisidir. Ama kimin?

Araştırmacı – Yazar Aytunç Altındal her yerde bas bas bağırıyor; Türkiye’nin istihbarat zafiyeti var istihbarat kalmadı diye…

Türkiye’de gelişen olaylara ve iktidar tarafından uygulanan politikalara bakınca bunların dış güçler tarafından reçete yazılmak sureti ile Türk halkına verilen ilaçlar olduğunu görüyoruz.

Dini argümanları kullanarak halkın gözünü boyayan öte yandan Hrıstiyan Batı ile işbirliğine giderek Batı’yı temsilen İslam Dünyasının liderliğine soyunma garabetini yaşayan bu iktidar; bu kez de MHP’nin güçlenmesi karşısında paniğe düşerek, yandaş basını kullanarak Devlet Bahçeli ve MHP’yi kendisine alternatif gördüğü için hedef almaya başlamıştır.

Din tacirlerinin aslında kendi hak ve menfaatlerini korumak için ayakta tutmaya çalıştıkları bu iktidarın; politika yemeğini hazırlayanların kimler olduğu artık apaçıktır. Bu nedenle kömür ve erzak yetmedi buzdolabı dağıtmak, emekliye, işçiye, köylüye, esnafa sadaka mahiyetinde bir parmak bal çalmak, Yüce dinimiz İslam’ı kullanmak; bu iktidarın oylarını korumaya yetmeyecektir. Bu sebeple kafaları karıştırmak, gönülleri bulandırmak için her yol denenmelidir. Hedef, hakkında TBMM’de tek bir dosya dahi bulunmayan Devlet Bahçeli ve onun partisi MHP’dir.

Ancak hepimiz biliriz ki; korkunun ecele faydası yoktur! Her şeyin başlangıcı olduğu gibi bir de sonu vardır. Adama bir gün “AK” landa gel deyiverirler…

 

Tam Gün Yasası Muayenehaneler ve Sağlık Sistemimiz

Sağlık sisteminde Ak Parti iktidarı döneminde önemli yapısal değişimler olmuştur. Bu durumun halkımızın sağlık hizmetlerinden daha fazla, daha kolay ve daha kaliteli hizmet almasına katkıları olduğu aşikârdır. Bu değişimin süreceği ve sağlık sistemimizin 2002 yılı öncesinden farklı bir hal alacağı beklenen sonuçtur.  Bu yeni sisteminde bazı eksik ve yanlış yönleri olacaktır. Zaman içinde daha iyi, halkın daha fazla yararlanabildiği, sürdürülebilir bir hale gelmesini temenni ederim.

Benim bu yazı ile dikkate alınmasını sağlamak istediğim MUAYENEHANE’lerin (Büro hekimliği)  bu sistemde nasıl yer alacağı hususu ise halen belirsizdir. 35 yıllık hekimliğinin son 20 yılını bağımsız olmak kaydı ile muayenehanesinde hizmet veren bir hekim olarak konunun tartışılmasının gerektiğine inanıyorum.

Sağlıkta önemli bir hizmet katkısı ve vatandaş için imkan olduğunu düşündüğüm muayenehaneler deyince, her kasabada ve şehirde vatandaşın kolayca ulaşıp gerek danıştığı, gerekse tıbbi hizmet şekliyle güvenerek hizmet aldığı, bölgelerinde saygınlık kazanmış ve yıllarca o bölge insanına hekimlik hizmeti sunmuş ve de bunu sürdüren muayenehane hekimlerimiz akla gelir. Bunlar o bölgenin sevilen doktor amcaları, doktor beyleri, doktor teyze ve hanımefendileridirler… 

Ayrıca çalıştığı resmi kurumuna herhangi bir yanlış taşımayan ve o kurumunu aracı adres olarak kullanmayan fakat özel muayenehanesinde de saat 16.00’dan sonra hizmet vererek hem mesleki, hem sosyal, hem de ekonomik katkı üreten meslektaşlarımızın sayılamayacak kadar çok olduğu malumdur. Bunlar bu ek mesaileri ile kendi özel hayatlarına ayıracağı zamanı, çevrelerine sağlık hizmeti sunmak şeklinde devam ettirerek toplumsal bir ihtiyaca cevap vermektedirler. Muayenehaneler ayrıca hekimlerin, mesleki uygulamalarında kendilerini bilgi yönü ile kabul ettirebilmeleri yönünden de itici rol oynayan yerlerdir.

Hastanelerin çalışkanlık, riskli vakaları omuzlama, halkla daha uyumlu olmak gibi konularda performansı yüksek hekimlerin muayenehanesi olanlarda daha fazla olduğu görülür. Dolayısı ile muayenehanelerin mesleki verimliliği de artırmadaki rolleri unutulmamalıdır. Her meslek gurubunda yanlış yapanların olması gibi hekimler arasında da yanlış ve yetersizliği olanlar olacaktır. Bunların bir kısmı muayenehanelerle ilgili de olabilir.

Ama bu durum tüm meslektaşları suçlayıcı olarak görülmemeli, bir hizmet şeklini toptan kötüdür dedirtmemelidir.   Yanlışı olanın, yanlışı yapanın hukuki çerçevede tespit edilip gerekli ceza ile cezalandırılması daha doğrudur. Yöneticilerimizin ve toplumun, bu sebeple bir meslek gurubunu toptan suçlu ilan etmeleri doğru değildir. Hele hekimlik gibi insanlık tarihinden beri kutsal bir mesleğin sahiplerini ayıplı göstermek çok yanlıştır, yazıktır, ayıptır…

Bakın bir bilge insan ne diyor;

-Hekim, Bütün hastalık ve

-illetlere devacıdır

-Bu adam sana lazımdır

-Hayat işi onsuz eyleşmez

-Hayatta oldukça insan

-Yine hastalanır.

-Hekim hastalığa bakarsa

-tedavi eder

-Hastalık insana ölüm rehberidir

-Ölüm ise insana

-Hayat arkadaşıdır.

-Hekimi kendine yakın ve iyi tut,

-Onun Haklarını koru.

(Yusuf Has Hacip, Kutadgu-Bilig, 1070)

Yeni sistemde muayenehanelerin ne olacağı halen belirsizdir. Tam gün yasası sebebi ile hekim yalnız bir kurumda çalışabilecektir. 08.00 – 17.00 mesai şeması uygulanacaktır. Gerçi çalışılan kurumda 17.00’den sonra da bazı özel imkânlar sağlanacağı söylense de buralarda muayenehanelerin getirdiği konforu, güvenli ve daha yüksek tatminli iletişim imkânlarını sağlamak mümkün olmayacaktır. Tıp merkezleri ve özel hastanelerde ise yeterli ekonomik değer oluşturmak için hekimler 50-60 hasta bakmak mecburiyetinde bırakıldıkları için sağlık hizmeti istenilenden biraz daha iyi olmakla beraber, muayenehane sistemindeki standardı hiçbir zaman yakalayamayacaktır.

Hâlbuki bazı hasta ve hastalıkların teşhis-takip ve tedavisi için bu özellikte de bir hekimliğe ihtiyacı vardır. Ayrıca hekim-hasta ilişkisindeki olması gereken içtenlik ve sürekliliğinde   hastane ve tıp merkezlerinde yeterince oluşturulamayacağı bir gerçektir. Konunun diğer bir yönü ise bu hizmetlerde meydana gelen mali yüktür. Devletin sağlık harcamaları bu yeni yapıda altı misli artmış ve SGK’ya yeni mali yükler getirmiştir.

Hükümetimiz bu yükü azaltmak için çeşitli tedbirler getirmektedir.  Vatandaştan muayene başına ve ilaçlardan katkı payı almak bunlardan biridir. Muayene sevk zinciri (Aile hekimliği, 2,-3, basamak hastane, Özel hastane sevki) uygulanamadığı için  büyük bir kaynak israfı sürmektedir.  Sevk zinciri ile hastanelere gidiş önlendiğinde ise sağlık kurumlarında oluşacak döner sermaye miktarı çok düşeceği için sağlık çalışanlarının memnuniyetsizliğini artıracağı düşünülmektedir. Hastane ve eczaneler üzerinden alınan katkı payları ise vatandaş tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Kurum hekimlikleri, işyeri hekimlikleri de bu sistemde yeniden şekillenecektir. Bu ve benzeri hususlar çözümlenmesi gereken konular olarak durmaktadır.

Muayenehanelerin gerek mesai şekli ile gerekse mesleki uygulama tarzı ile yaşatılması, bağımsız büro hekimliği şeklinde hizmet vermek isteyen hekimlerimizin göz ardı edilmemesi gerekir. Bu hem mesleğimizin saygınlığını, seçkinliğini, gençler tarafından öncelikli tercih edilen bir meslek oluşuna destek verecek, hem de adı tam gün olan 09.00 – 17.00 saatleri baz olan çalışma tarzının boş bıraktığı günün diğer zaman diliminde de halkımızın hekimine ulaşma imkanını sürdürecektir.

Büro hekimliği de Genel Sağlık Sigortası (GSS) sistemine alınmalıdır. Bu, böyle çalışmakta olan hekimlerimizin sisteme daha fazla katkı vermesini sağlar. Böylece bağımsız küçük işletmeler olarak kabul edilmesi gereken muayenehane ve teşhis birimleri (laboratuarlar-endoskopi-görüntüleme merkezleri-diş doktoru muayenehaneleri ) hem rekabet halkasına girecek, hem de hizmetlerini artırarak sürdüreceklerdir.

Türkiye genelinde 40 bine yakın muayenehane gerek bürosu ile gerekse buralarda çalışan 1-2-3 kişilik istihdamı ile önemsenmeli ve faaliyetlerini sürdürüp gelişmelerine imkân veren kanuni düzenlemeler yapılmalıdır. Buralarında kendi alanlarında yatırımlar yapmış ve  hizmet üreten yerler olduğu unutulmamalıdır. Buraların sistem dışına itilmesinin önemli bir kaynak israfına sebep olacağı görülmeli ve de ekonomideki, sosyal hayattaki katkıları önemsenmelidir.

Büro hekimliğinin hekimlerimiz için bir özlük hakkı hem de vatandaşımız için farklı bir sağlık hizmeti sunum alanı olduğuna inanıyorum. Mesleki tatmin, sosyal tatmin ve ekonomik tatmin yanında bağımsız bir mesleki uygulama şekli olan muayenehane hekimliğinin SGS bünyesinde önünü açacak düzenlemeler yapılmasının daha doğru olduğuna inanıyorum. Sistemin Hekimleri hastanelere kapatmaktan ziyade hastaneleri tüm hekimlere hizmet veren kurumlar haline getiren yeni düzenlemeleri de düşünmelidir (Almanya ve İran’da isteyen hekimler muayenehanelerinde çalışıyor ve buralardan hastane hizmetlerine de katılabiliyorlar). Yapılacak yeni düzenlemeler ile bu gelişmenin sağlanacağı  ve sonuçta muayenehane hekimliğinin Türk sağlık sisteminde kendi çizgisinde daha kaliteli ve gelişmiş şekliyle yer alacağı inancıyla…