29.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1278

Fillerin Kavgasında Ezilen Çimler

Türkiye’de siyasi iktidarla kurumlar arasında inkar edilse de savaş gibi üstü örtülü bir mücadele sürüyor.

Bu mücadeleyi kimin kazanacağı şimdilik belirsiz. Ancak kaybedeni her zaman olduğu gibi belli. Türk halkı; bir türlü müdahil olamadığı bu kavganın tek mağlubu.

Kabuğunuzu kırıp etrafınıza şöyle bir bakabildiğinizde müthiş bir zenginlikle karşılaşıyorsunuz. Bunu bir kez daha geçen hafta İstanbul TÜYAP’ta açılan EMİTT Turizm Fuarını gezerken gördüm. Oysa size ülkenizin kaynaklarının kıt olduğu ve sermaye birikiminin oluşmadığı adeta ezberletilmiş durumda.

Niye? Ülkenizin zenginliğinden haberiniz olmasın ve zenginliği değil fakirliği paylaşın diye. Halbuki gerçek size öğretilenden çok farklı.

Yapılan kavga, Türk halkının farkında olmadığı bu zenginliğin üstüne oturma ve onu hiç bırakmadan kontrol etme üzerine kurgulanmış durumda.

Bu yüzden Türk halkının hali fillerin kavgasında ezilen çimlerden farksız.

Türkiye’nin yer altı ve yer üstü değerlerinin ve verimli kullanıldığında potansiyelinin çok yüksek olduğu, hem bu konulara ilişkin envanterlerden hem de istatistiklerden belli.

Ancak bu zenginlik Türk halkı lehine kullanılamıyor ve de kullandırılmıyor.

Tekel işçisi bu sebeple hakkını alamaz, dış ve iç borç faiz sarmalından dolayı kaynak aktaramadığınız emekliniz sürünür, göbekten bağlı olduğunuz dış güçler tarımsal ve hayvansal üretim istemediği için köylünüz can çekişir, özelleştirme ihaneti ile kamu ya da özel sektöre ait neyiniz varsa satıldığı için esnafınız, işçiniz ve orta ölçekli sanayiciniz evine ekmek götüremez hale gelir. Bu liste daha uzar gider.

Bunlar doğru dürüst konuşulmaz bile. Medyanın manşetlerinde bu olaylar sanki sıradanmış gibi geçiştirilmek suretiyle zenginlikler halka hissettirilmez. Bütün bunlara rağmen bilmeliyiz ki; Türkiye çok zengin bir ülkedir.

Zenginliğine el konulmuş Türk halkının varlık yolunda en büyük güvencesi, bağrından çıkardığı Türk Silahlı Kuvvetleridir. O da olmasa vah! halimize…

Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanının sözlerinden anlıyoruz ki; Türk Ordusuna karşı bir asimetrik savaş yürütülerek, Türk Milletinin varlığının en büyük teminatı zaafiyete uğratılmak istenmektedir. Bunun için Org. Başbuğ arka planı anlatmakla kartları açık oynayacağını ifade ediyor.

Tarihe dönüp baktığınızda, zenginliklerine el konulmuş Türk Milleti ve onun teminatı olan Türk Ordusu; Balkan Savaşlarında ve Birinci Dünya Savaşında zaafiyete uğratılarak, Türk topraklarının bu günkünden çok daha fazla bir bölümüne el konulduğunu görürsünüz. Misalmi istiyorsunuz? Alın size Musul – Kerkük, Balkanlar ve Oniki Ada misalleri. İnsanın canı acıyor değil mi?

Yine aynı oyun sahnede. Zenginliklerine el konularak fakirleştirilmiş olan Türk Milletinin, ordusu zaafiyete uğratılarak Türk topraklarına el konulmak isteniyor. Nerelere mi el konulmak isteniyor? Gelişmelerden ve harita benzeri gibi değişik açıklamalardan anlıyoruz ki; öncelikle Güneydoğu Anadolu’ya, Doğu Anadolu’ya, Trakya’ya ve sonra Türk yurdu olan Anadolu’nun tamamına.

Mücadelenin bütün amacı bu. Burada ezilen sadece Türk halkıdır. Türk halkı; kendi üzerinden yürütülen ve farkında olmasada kendisininde muhatap olduğu bu mücadele sebebiyle, ahir ömrünü zenginliğine oranla rahat, huzurlu ve mutlu geçirememekte ve daima gelecek korkusu taşıyarak çocuklarının hayatından endişe etmektedir.

İş öyle bir noktaya gitmiştir ki; Türkiye’nin göbeğindeki Konya ilimizde bir özel yayıncı (Tübigem) kuruluş tarafından hazırlanan “İlköğretim 4. sınıf Tema – Test” adlı soru kitapçığında, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi Kürdistan olarak gösterilmiştir.

Bakmayın bunu yapanların özür dilediğine; siz bunun yanlışlık veya tesadüf eseri mi olduğunu zannediyorsunuz? Eğer böyle zannediyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz demektir. Bu şekilde yaparak sizleri toprak kaybına ve başınıza gelecek olanlara karşı ruhen hazırlayıp tepkilerinizi ölçüyorlar.

Ergenekon yargılamasının sanıklarından Prof. Dr. Erol Manisalı’nın sanki bu günleri görmüşçesine kaleme aldığı ve ilk baskısı Aralık 2006’da yapılan “Avrupa’nın Askerle Kavgası” adlı kitabında “içinde bulunduğumuz dönemde halkın büyük çoğunluğu AB’ye karşı duruma geldi. Gerçeklerin bir kısmı ile karşılaşmak bile yetmişti. Ya “Türkiye’nin AB üzerinden nasıl sömürgeleştirilmekte olduğunun” ayrıntılarını bilselerdi? Emin olunuz, yüzde % 95 karşı çıkardı. Karşı çıkmayan % 5 ya da onluk kısım ise “bölücü çevreler ve diğer işbirlikçiler” oluşturmaktadır” demektedir.

Türkiye üzerindeki siyasal, etnik ve kültürel dayatmaların karşısında en büyük engel Türk Silahlı Kuvvetleridir. Bazı büyük sermaye çevreleri ve bazı siyasiler bu konularda ne yazık ki ikna edilmiştir.

Bu konular ile Kürdistan, Ermenistan, Patrikhane, Kıbrıs, Ege ve Türkiye’nin federalleşmesi gibi meselelerde, Türk Milletinden yana “milli refleks” gösteren ve bir türlü ikna edilemeyen Türk Silahlı Kuvvetleri, bu projelerin sahipleri ve yandaşları tarafından hedef haline getirilmiştir. Ne için? Türk topraklarına önce dolaylı sonra da doğrudan el koymayı hedefleyenler planlarını tahakkuk ettirsin diye.

Hatırlayın; İzmir’i işgal eden Yunan ve İngiliz askerlerinin işlerini kolaylaştırın diye buyurulan fetva ve fermanları…

Türk Milletinin zenginliğinin nasıl iç edildiğini anlatmayıp yeni zenginlikler vaad edenler bunları bize çeşitli kılıflarda yedirmektedir. Örneğin Kıbrıs’ın toplumsal zenginliğe ulaşmada engel olduğu ve “çağdaş dünyanın son Berlin duvarına kaldırmak” la buna ulaşılacağı, “AKP’ye verilecek oyların Sayın Denktaş’ın maalesef soyunduğu tutucu hatta gerici görüşleri gerileteceği” gibi masallar adlarının önünde Prof. yazanlar tarafından bizlere anlatılmaktadır. Tıpkı Orduya karşı yürütülen çalışmaların ülkemizde demokrasiyi kuvvetlendirip kökleştireceği ve hukukun üstünlüğünü perçinleyeceği masalı gibi.

Halbuki; Rauf Denktaş mücadelesi ile zenginliğine el konulmuş Kıbrıs Türklerinin toprağına da el koyulmasın diye uğraş veriyor. Aynen Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk toprağına el konulmasın, Türk Milletinin menfaatleri zedelenmesin diye mücadele verdiği gibi.

Son söz: kurumlar binlerce yıldır olduğu gibi dimdik ayakta kalır ezilen her zaman olduğu gibi halk olur. Söylemesi bizden tedbir alması sizden.

Yargı Reformu Yapmadan Önce

Bir haftadır, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in, Erzurum özel yetkili savcıları tarafından sorgulanması ve tutuklanmasıyla kamuoyuna yansıyan, müthiş bir mücadeleyi izliyoruz. Olayın görünürde hukuki boyutu ön planda gibi olsa da, asıl çatışmanın daha derinlerde ve geniş kapsamlı olduğu ortada. Gelişmeler gösterdi ki asıl çatışma Hükümet ile Yüksek Yargı (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSYK) arasındadır.  

Medyaya yansıyan boyutu ile olayın gelişimi kısaca şöyle:

  • 1- İsmailağa Cemaati ile ilgili soruşturma açan Erzincan Başsavcısının bu soruşturmasını çok geniş tutması ve içine çok ünlü AKP’lileri de dâhil etmesinden Hükümet rahatsız olmuş. İddiaya göre zamanın Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Başsavcıyı arayarak soruşturmayı durdurmasını istemiş.
  • 2- Başsavcı tutumunu değiştirmeyince bu defa Erzurum’daki Geniş Yetkili Mahkemenin (eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine kuruldu) özel yetkili savcıları harekete geçmiş. Dosyanın kendi yetki alanına girdiği gerekçesiyle dosyayı Erzincan Başsavcılığından almış. (Erzurum Mahkemelerinin yetkili olduğu, İsmailağa Cemaatinin silah ve şiddet kullandığına dair gelen imzasız bir ihbar mektubuna dayandırılmış.)
  • 3- Yine iddiaya göre Erzincan Başsavcısının Hükümeti kızdıran başka bir vukuatı(!) daha varmış. İliç İlçesindeki altın madeni hakkında açılan soruşturmayı Başsavcı Cihaner tamamlatmış ve hazırlanan dosya da, madeninin sahibi ABD şirketini, ortağı olan AKP’ye yakın bazı kişileri ve Adalet Bakanlığı’nı rahatsız etmiş.
  • 4- Erzurum özel yetkili savcılarının Erzincan Başsavcısı hakkında da açtığı soruşturma ve tutuklanması talebini müteakip, Başsavcı Cihaner Mahkemece tutuklandı. Başsavcı hakkında “Ergenekon örgütü üyeliği, resmi evrakta sahtecilik yaparak görevini kötüye kullanmak” gibi ciddi iddialar yanında “lojmanlara usulsüz olarak kameriye yaptırmak” gibi iddialar da yer almakta.
  • 5- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) “yetki aşımı” yaptığı gerekçesiyle Erzurum savcılarının özel yetkilerini kaldırdı. Bunun üzerine Adalet Bakanı kendi başkanı olduğu HSYK hakkında sert bir açıklama yaptı. HSYK da aynı zamanda Kurulun başkanı da olan Adalet Bakanına ağır cümlelerle cevap verdi.
  • 6- Hükümet, Adalet Bakanının sözlerini savunurken, muhalefet HSYK Başkanına destek verdi.  

Hâkimler ve Savcılar Kanununa göre 1. sınıf savcıların soruşturma ve kovuşturmasında ikili bir düzenleme mevcut. Kanun “Görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlar” ile “kişisel suçları” ayırmış. Başsavcıya isnat edilen suçlar kişisel suç olsaydı soruşturma yetkisinin Erzurum savcılarında olacağında ihtilaf yok. Fakat isnat edilen suçlar “görev suçu” kapsamına giren suçlar olduğuna göre “yargılamanın Yargıtay‘da yapılması, soruşturma usulünün ona uygun yapılması gerekir… Asla özel kovuşturmaya tabi tutulamaz.” Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) bu görüşe dayanarak Erzurum savcılarının özel yetkilerini kaldırdı.

Yetki konusunda Hükümetin ve destekçilerinin görüşü ise şöyle: CMK 250. maddeye göre, yargılanması Anayasa Mahkemesi veya Yargıtay tarafından yapılan kişiler, mesela birinci sınıf hâkimler ve savcılar hakkında istisna var (Yargıtay’da yargılanacak bu kişiler geniş yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanamaz) ama “soruşturma” konusunda değil, “yargılama” konusunda! 250. madde açıkça “yargılanır” diyor, “soruşturma”dan bahsetmiyor. Özetle, kişisel olsun, görevle ilgili olsun, ‘katalog suçlar’da “soruşturma”yı Erzurum savcıları yapar! Ama kamu davası açılırsa, Erzincan Savcısı “birinci sınıf hâkim” statüsünde olduğu için, “yargılama”yı Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi değil, Yargıtay yapar.” (Bilmeyen okuyucular için hatırlatalım: “Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden -Savcılığın hazırladığı- iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi; Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar – Mahkemede – geçen evreyi ifade eder.”)

Eğer Türk yargı sisteminin herhangi bir Mahkemesinde adaletin gerçekleşeceğine tam bir inancımız olsaydı bu “yetki aşımı” tartışmaları sadece teknik bir konu olarak kalır, vicdanlarımız üzerinde önemli bir etkisi olmazdı. Görünen o ki, taraflar yargılamanın mercilerinin kendilerine yakın olan merciler olmasını istemekte. Yani bir tarafın yetkisiz olduğunu iddia ettiği savcılar ve hâkimleri karşı tarafın adamı olarak görmekte.  “Senin savcın kötü, benim savcım iyi” diye düşünülmekte.

Türkiye için en tehlikeli gelişme yargının böyle keskin bir şekilde bölünmesidir. “Konu yargıya intikal etmiştir, adaletin tecelli etmesini beklemeliyiz” sözü artık inandırıcılığı kalmamış bir klişe haline geliyor. 

Zaten uzunca bir süredir “adalet sistemi üzerinde hükümetin siyasi kontrol ve baskısının olduğuna dair” iddialar ve şikâyet konusu uygulamalar hükümet üzerinde ağır bir yük oluşturmakta. Özellikle “Ergenekon davası” yargılamasında dikkat çekilen usulsüzlükler, kişi hak ve hürriyetlerinin kullanılmasına getirilen haksız müdahaleler, “masumiyet karinesini” ihlal eden, bizatihi cezaya dönüşen uzun süreli tutukluluk tedbiri gibi uygulamalar aslında bir hukuk reformu ihtiyacının da göstergeleri. 

Buna karşılık hükümetin “elimizi kolumuzu bağlayan kararlar alıyorlar” diye şikâyetçi olduğu yüksek yargı organlarının zaman zaman haksız ve hukuka aykırı davranmadığını söylemek de mümkün değil. Özellikle AKP hükümetinin “kapatılma davası” açılması tehdidini hissederek çalışmasının, bu partide bir yüksek gerilim ve rövanş duygusu yarattığı açıktır. AKP’lilerin çoğu muhtemelen Başsavcı Cihaner’in (adlarını ve sayısını hatırlamakta zorlandığımız darbe planlarına göre) darbe ortamını oluşturmaya çalışan bir Ergenekoncu olduğunu düşünüyorlar ve en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorlar. 

Geçmiş mağduriyetlere ilaveten “siyaseten en güçlü zamanlarında her istediğini yapamamak” bu rövanş duygusunu kuvvetlendiriyor olsa gerektir. Nitekim sonradan “maksadımı aştı” dese de AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan‘ın ifadeleri bu duyguyu açıkça ifade ediyor: “Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor, hepsini fişlemişler. Kim muhafazakâr, kim Ramazanda oruç tutuyor, hepsini fişlemişler. Eee, şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar.” 

Bu türlü keskin görüşler ve rövanş duyguları toplumu gerdiği gibi, hükümete ve AKP’ye zarar vermektedir. Hükümet gerilimi düşürmek ve makul çözüm yolları bulunmasına öncülük etmek zorundadır.

Hükümetin demokratikleşme gibi bir arzusu varsa öncelikle “hukuk reformu” adı altında Yüksek Yargı üzerinde de kontrolünü sağlayabileceği düzenlemeler yapmak, TSK’dan sonra Yüksek Yargı’ya da balans ayarı yapmak” heveslerini bırakmalıdır.

Demokratik olmak isteniyorsa öncelikle “seçilmiş krallar” yaratan siyasi partiler ve seçim kanunlarını değiştirsinler. Bir tek kişinin TBMM çoğunluğunu, Cumhurbaşkanını, TBMM Başkanını, YÖK ve diğer özerk kuruluşların başkanlarını, üst düzey bürokratların tamamını seçebildiği bir sistem demokratik olabilir mi? 

Genel başkanın sıkça seçilmiş il ve ilçe başkanlarını görevden aldığı, bu görevlere genel başkanın istemediği kimseyi seçtirmeyen bir sistem ne kadar demokrasi ile bağdaşır. Seçilmenin yolu ya genel başkanın yakınında olmak veya yüksek harcamaları göze alabilecek zenginlikte olmaktan geçen, “seçimin finansmanını sorgulamayan” bir sistem neden değiştirilmez? İktidara gelenin ve çevresinin devlet imkânlarından Karunlaştığı bir düzen neden değişmez? 

Demokrasi istiyorsanız, halkın hak ve iradesinin esas alındığı bir sistem istiyorsanız, işe buradan başlayınız. Hukuk reformuna başladığınızda da size güvenelim. Maalesef, mevcut gerilim ortamında yargı reformu yapmak da, Anayasa’yı değiştirmek de mümkün değil.

 

 

Menend

Gönül ihtiras ile aşamazsın o bendi,
Riyakar kuytularda bulur feleğin fendi.

Ömür mal-i hülyada beyhude mi tükendi.
O nigahında deva, bulunmaz ki menendi.

Kirpiği zindan o’nun perçeminde kemendi.
Muhtacım nusretine köleyim o efendi.

Değil mi ki; Akıbet ruhumda gölgelendi.
Ey firakında deva,bulunmaz ki menendi.

Türkiye’nin 2023 hedefleri (3)

TÜBİTAK “2003 – 2023 ulusal bilim ve teknoloji politikaları strateji belgesi“‘nden önemli gördüğüm bölümü sizlerle paylaşıyorum..Bu hedeflerin arka planında olan çalışmayı bilmeden hedeflerin olabilirliklerini kavramakta zorlanırız. Türkiye’nin her alanda 2023 hedefi var. Uzay çalışmaları bu hedeflerinden biri . Bu konuda ileride yazacağım, hakikaten heyecan verici gelişmeler var.

E 7 yazımda da yazdığım gibi 2023 bizim dünyada lider ülke olma kırılımlarının en büyüğü 2050 yılında ise hak ettiği seviyeye geleceğine inanıyorum..

Stratejik Teknoloji Alanları ve Hedefler

Belirlenen stratejik amaçlara ulaşılabilmesi ve bilim, teknoloji ve yenilik hedeflerinin gerçekleştirilmesi  için, ülke kaynaklarının etkin ve verimli bir biçimde kullanılmasını sağlayacak bir “odaklanma” stratejisine sahip olunmasının gerektiği açıktır. Bu strateji, ülke gerçeklerini küresel gerçeklerle birlikte değerlendiren, bilimsel ve teknolojik gelişme yönünde olan, ülkenin diğer politika ve stratejileri ile uyumlu bir yapıda olmalıdır. 

Bu gerçekten hareketle, ülkemizin stratejik teknoloji alanları Vizyon 2023 kapsamında panel çalışmaları ile başlayan ve teknoloji strateji gruplarının çalışmaları ile tamamlanan bir süreç sonunda belirlenmiştir. Bu süreç kısaca aşağıdaki gibi gerçekleşmiştir:

1. Aşama: Öngörü panelleri, ülkemiz için tercih edilen bir gelecek hedefinden yola çıkarak, bu hedefe ulaşma sürecinde öncelik verilmesi gereken teknolojik faaliyet konuları ile bunları destekleyen teknoloji alanlarını belirlemişlerdir.

2. Aşama: Geniş bir katılımla ulusal düzeyde gerçekleştirilen Delfi çalışması ile, paneller tarafından öngörülen teknolojik gelişmeler ve etkileri uzman sorgulamasına tabi tutulmuştur. Bu aşamada, Delfi çalışmasının sonuçları değerlendirilerek, öngörü panelleri raporu oluşturulmuştur.

3. Aşama: Panel çalışmaları ile belirlenmiş ve Delfi sorgulaması yapılmış teknolojik faaliyet konularının değerlendirilmesi sonucunda bir sentez raporu hazırlanmıştır. Yaygın bir biçimde ön plana çıkan teknoloji alanları göz önüne alınarak; Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri, Mekatronik, Nanoteknoloji, Bilgi ve İletişim, Enerji ve Çevre, Malzeme, Tasarım ve Üretim konularında oluşturulan uzman grupları tarafından, o alana ilişkin hedefler ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için uygulanması önerilen politika ve stratejiler belirlenmiştir.

Bu strateji grupları tarafından öncelikli görülen teknoloji alanları aşağıda özetlenmiştir.  

Biyoteknoloji ve Genetik

21. yüzyılın teknolojisi olarak isimlendirilen biyoteknoloji ve gen teknolojilerinde  Türkiye’nin 2023 hedefi, başta sağlık ve tarım olmak üzere tüm alanlara yayılan uygulamalarla toplumun yaşam kalitesi ve refah düzeyini yükselterek bölgesinde ekonomik ve teknolojik bir üstünlüğe sahip olmaktır. Bu kapsamda, aynı zamanda, ulusal gen kaynaklarının ve biyoçeşitliliğin korunduğu ulusal gen bankalarının kurulması ve bu kaynakların biyoteknolojik araştırmalarla fikri mülkiyet üreterek bir ekonomik güce dönüştürülmesi hedeflenmektedir.  Biyoteknoloji ve gen teknolojileri kapsamında aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması önerilmiştir:

1.  Yapısal Genombilim, İşlevsel Genombilim, Transkripteomiks, Proteomiks ve

Metabolomiks gibi Yüksek Ölçekli Platform Teknolojileri

2.  Rekombinant DNA Teknolojileri

3.  Hücre Tedavisi ve Kök Hücre Teknolojileri

4.  Terapötik Protein Üretim Teknolojileri ve Kontrollü Salım Sistemleri

5.  Biyoenformatik

Mekatronik 

Tükiye’nin bu alandaki 2023 hedefi; insanla bütünleşik mekatronik sistemlerin üreticisi ve

ihracatçısı olmaktır.

Mekatronik kapsamında aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması önerilmiştir:

1.  Mikro/Nano Elektromekanik Sistemler (MEMS/NEMS) ve Sensörler

2.  Robotik ve Otomasyon Teknolojileri

3.  Jenerik Alanlar (Temel Kontrol Teknolojileri, v.b.)

Nanoteknoloji

Türkiye’nin bu alandaki 2023 hedefi, nanoteknoloji devriminin insanlığın yakın geleceğinde yaratacağı değişikliklerde  etkin rol alabilecek bilimsel, teknolojik ve sanayii birikimine sahip olmasıdır.  Çünkü nanobilim ve teknoloji önümüzdeki on yıllarda, insan yaşamını ve ekonomik faaliyetlerini kökten değiştirme gücüne sahip olmaya adaydır. Nanoteknolojinin uygulama alanlarının sınırlarını bugünden kestirmek mümkün değildir.

Nanoteknoloji alanında odaklanılması önerilen teknolojiler şunlardır:

1.  Nanofotonik, nanoelektronik, nanomayetizma

2.  Nanomalzeme

3.  Nanokarekterizasyon

4.  Nanofabrikasyon

5.  Nano ölçekte kuantum bilgi işleme

6.  Nanobiyoteknoloji

Bilgi ve İletişim

Türkiye’nin bu alandaki 2023 hedefi; talep genişliği ve derinliği yüksek, ülkenin teknolojik, ekonomik ve stratejik gereksinimlerini karşılayan, bilgi ve iletişim teknolojilerine ve ilgili ürünlerde küresel rekabet gücüne sahip olmak.

Bilgi ve iletişim kapsamında aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması önerilmiştir:

1.  Tümdevre Teknolojileri Tasarım ve Üretimi

2.  Görüntü Birimleri (Gösterge) Teknolojileri

3.  Görüntü Algılayıcı Teknolojileri

4.  Genişbant Teknolojileri

Enerji ve Çevre

Türkiye’nin enerji ve çevre alanındaki 2023 hedefi, geleceğin enerji pazarlarında yarışabilecek enerji teknolojileri geliştiren, su kaynaklarını sürdürülebilir şekilde yönetecek ve kirliliği önleyecek teknolojiler sahip olan bir ülke konumuna gelmektir. 

Enerji ve çevre kapsamında aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması önerilmiştir:

1.  Hidrojen Teknolojileri ve Yakıt Pilleri

2.  Enerji Depolama Teknolojileri ve Güç Elektroniği

3.  Yenilenebilir Enerji Teknolojileri

4.  Çevreye Duyarlı ve Yüksek Verimli Yakıt ve Yakna Teknolojileri (Akışkan

Yatak Teknolojileri ve Gazlaştırma Teknolojileri)

5.  Nükleer Enerji Teknolojileri

6.  Su Arıtım Teknolojileri

7.  Atık Değerlendirme Teknolojileri

Malzeme 

Yayılgan özelliği ile hemen her üretim sektöründeki gelişmeler için tetikleyici olan  malzeme alanında Türkiye’nin 2023 hedefi, akıllı ve işlevsel malzemeler, opto-elektronik malzemeler gibi önümüzdeki yıllarda önemli çekim alanları oluşturacak ileri malzemeler; zengin bor rezervlerinden  ve geleneksel malzemelerden yeni ve yüksek performanslı malzemeler geliştirerek bölgesinde güç sahibi olmaktır.  

Malzeme kapsamında aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması önerilmiştir:

1.  Kompozit Malzeme Teknolojileri

2.  Polimer Teknolojileri

3.  Akıllı Malzeme Teknolojileri

4.  Manyetik, Elektronik, Opto-elektronik Malzeme Teknolojileri

5.  Hafif ve Yüksek Mukavemetli Malzeme Teknolojileri

6.  Bor Teknolojileri

Tasarım 

Tüm üretim sektörleri ve savunma sanayiinin üretim, ürün ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinde temel bir rolü olan tasarım alanında Türkiye’nin 2023 hedefi, kendi teknolojilerini üreterek, katma değeri yüksek teknoloji ürünlerinde ülkemizin uluslararası rekabet gücüne sahip olmasına katkıda bulunmaktır.

Tasarımda aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması önerilmiştir:

1.  Sanal Gerçeklik Yazılımları

2.  Sanal Prototipleme

3.  Grid Oluşturma ve Grid Teknolojileri

Üretim

Türkiye’nin bu alandaki 2023 hedefi; bilgi yoğun nitelikli katma değerin yaratıldığı, ekolojik bilinç temelli alt yapı ve yönetim sistemlerine sahip, akıllı fabrikalardan oluşan üretim merkezlerine sahip olmasıdır. 

Üretim yöntem ve makinaları kapsamında aşağıdaki teknoloji alanlarına odaklanılması

önerilmiştir:

1.  Yüzey / arayüzey, ince film ve vakum teknolojileri

2.  Esnek, çevik üretim teknolojileri

3.  Hızlı prototipleme teknolojileri

Teknoloji Alanlarında Odaklanma

2005-2013 döneminde, ArGe desteklerinin öncelikle yukarıda sıralalan teknoloji alanlarına yönlendirilmesi gerekli görülmektedir. İnsan kaynakları yetiştirme, destek ve finansman mekanizmalarının işletilmesi ve tedarik süreçlerinde de bu alanlardaki çalışmaların teşvik edilmesi, ulusal kaynakların etkin ve verimli kullanımı açısından önemlidir. Diğer yandan, ortaya konan bu tablo, küresel teknolojik gelişmeler ile birlikte değerlendirildiğinde, 2014-2023 döneminde ortaya çıkacak ileri teknoloji ürünlerinin aşağıdaki

dört temel özelliği içereceği görülmektedir:

  • Gelişmiş insan-makine arayüzleri
  • Biyomekatronik yapılar
  • Biyoelektronik devreler
  • Yüksek yoğunluklu taşınabilir enerji birimleri

Bu temel özelliklerin ürünlere kazandırılması,

  • Biyoteknoloji
  • Mikro Elektromekanik Sistemler (MEMS)
  • Nanoteknoloji

alanlarında bilimsel ve teknolojik yetkinliğe sahip olunması ile mümkündür. Bu nedenle, çok geniş faaliyet alanlarını kapsayan bu üç teknoloji alanında Türkiye’nin uzun dönemli stratejisi, yukarıda verilen dört temel özelliği destekleyecek ArGe faaliyetlerine odaklanmaktır. Diğer yandan; malzeme teknolojileri, tasarım ve üretim teknolojileri alanlarında 2014-2023 stratejisinin, bu alanlardaki “malzeme, tasarım ve üretim problemlerinin çözümü”ne yukarıda sıralanan dört temel özelliğe yönelik ArGe faaliyetlerine odaklanma olarak belirlenmesi doğru bir yaklaşım olacaktır. 

Amaca Giden Yolda Kritik Hususlar

Önemi

Stratejik vizyonun gerçekleştirilmesi, stratejik amaçlara ve hedeflere erişilebilmesi için, hiç kuşkusuz,  yaklaşım  ve uygulamalarda eşgüdümün sağlanması; ortak hedeflerin daima yerel kurumsal ve bireysel hedeflerin önünde tutularak sinerji yaratılması; bunu sağlamak için mevcut yaklaşım, alışkanlık ve uygulamalarda değişikliğe gidilebilmesi gerekmektedir.  Bunların yapılamaması durumunda, formal politika ve stratejiler doğru bir biçimde belirl ve planlama, programlama, bütçeleme doğru bir biçimde yapılsa bile, arzu edilen geleceğ oluşturulması mümkün değildir. 

Aşağıdaki paragraflarda, sağlanamamaları durumunda 2023 vizyonu önüne stratejik bir

problem veya engel olarak çıkabilecek hususlar vurgulanmıştır.  

Siyasi Yaklaşım

Bu strateji belgesinde tanımlanan 2023 hedefleri ile, bunları gerçekleştirmek için ortaya model, politika ve stratejilerin gerçekleştirilmesi yönündeki siyasi iradenin mevcudiyeti  sürekliliği olmaksızın belirlenen vizyonun gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin, sürecin sağlıklı bir biçimde işlemesi için gereken tahsisatı konusunda cesur ve eşgüdüm konusunda taviz vermeyen bir tavır almaları; bu konudaki faaliyetleri siyasi ve partiler üstü bir platformda değerlendirmeleri “gelenek” haline gelmelidir.  

İdari Yaklaşım

Devletin her kurum, birim ve çalışanının, ortak vizyon ve hedeflerimiz doğrultusunda bilinçlendirilmeleri; ortak hedeflerin daima yerel ve bireysel hedeflerin önünde tutulması sağlanması gerekmektedir. Her kurumun, kaynağı bu strateji belgesi ve buna dayanılarak oluşturulacak planlar olan,kurumlar ile olan görev ve sorumluluk paylaşımını dikkate alan, 2023 odaklı bir stratejik vizyona ve hedeflere sahip olması; dönemsel planlama, programlama ve bütçeleme çalışmalarında bu vizyon ve hedeflerin gözetilmesi ve vurgulanması beklenmektedir.

Ekonomik Yaklaşım

Ekonomik faaliyetlerde, bütçelemede, finansmanda, teşviklerde ve vergilendirmede, 2023 vizyonu ve hedeflerine odaklanmış faaliyetlerin kollanması, desteklenmesi ve teşvik edilmesi, ilgili her kesiminin ortak vizyon ve hedeflere odaklanmasını kolaylaştıracaktır.  Diğer yandan, vizyon ve hedeflerin gerçekleştirilmesi için vazgeçilmez olan insan kaynakları geliştirme, alt yapı geliştirme, yaşam boyu eğitim, sağlıklı yeni nesil, ailenin desteklenmesi gibi sosyal faaliyetlerin, daima diğer bilim, teknoloji ve sanayi faaliyetleri ile bir arada düşünülmesi ve bu faaliyetlerin de ekonomik önceliklendirmede ön planda olması gerekmektedir.  

Toplumsal Yaklaşım 

Toplumsal algılama ve destek, arzu edilen geleceğin yaratılması yönünde yürütülecek faaliyetlerin arkasındaki en büyük itici güçtür. Toplumun her kesiminde, bilgi temelli toplum, bilgi temelli ekonomi kavramları ile, buna yönelik faaliyet ve hedeflerimiz konusunda öncelikle farkındalık düzeyi artırılmalı, daha sonra geniş çaplı katılımı sağlayacak sistemler oluşturulmalıdır. Bu amacın bir parçası olarak, özellikle yazılı ve görsel basınımızın bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi; konuya ilişkin yazı, yayın ve programların teşvik edilmesi gerekmektedir.  

Yönetsel Hususlar 

2023 vizyonu ve hedefleri iddialı hedefler olup, ülke çapında bir dönüşümü amaçlamaktadır. Bu dönüşümün gerçekleştirileceği sürecin “Tek Hedef, Tek Proje” yaklaşımı içinde, eşgüdümlü ve kesintisiz bir biçimde “yönetilmesi” gerekmektedir. Mevcut idari yapı içinde, bu yönetim fonksiyonun alt parçalarını yerine getirecek ve eşgüdümü sağlayacak tüm birimler mevcuttur. Bu birimler arasında, görev ve sorumluluk karmaşasına meydan vermeden, tekrarların oluşmasını engelleyerek “Tek Hedef, Tek Proje” yaklaşımının hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Diğer yandan, yaşanacak süreç içinde değişiklik ve düzeltmelere ihtiyaç duyulacağı açıktır. Bu nedenle, toplum ve basın dahil, sistem içindeki her birim ve bireyden, bu değişiklik ve düzeltmelere ilişkin geribesleme bilgilerinin alınmasını sağlayacak, sağlıklı veri toplama ve ölçme kanalları oluşturulmalıdır.

 “Refah Toplumu” olma yolunda yapılan tüm çalışmaları destekliyor katkı koyan herkesi tebrik ediyorum.

 

Medyanın Taşıdığı Ateş ya da Medyayı Ateşlemek

0

Medyatik, politik, sosyolojik bağlamda dünyanın en zor ülkesi olduğumuzu, bu işlere kafa yorun hemen herkes söylüyor. Hiçbir kurumumuz, dingin değil ve kendisine hizmet üretmekle görevli kitleye güven vermiyor.

Cumhurbaşkanı, “Birkaç gün şiddet haberleri yazmayın.” diyor gazetecilere. Başbakan, “Yalan haber yazan, çarpıtma yorum yapan gazetelere para vermeyin.” diyor meydanlarda. Gazeteler de asparagas haber ve komplo teorileri üretmekte birbiriyle adeta yarışıyor. Ülkemizde medya-siyaset-toplum ilişkisi kangren olmuş durumda.

Medya, içinde barındığı toplumun aynasıdır. Kişiyle ayna arasında görüntü bozukluğu varsa sorun, ya aynanın kalitesinde ya da aynaya konu olan objededir veya her ikisindedir. Obje ve ayna kaliteliyse görüntüde sorun olmaz. Her şey nettir, huzur vericidir.

Toplumumuz medyadan ne istiyor, medya toplumumuza ne veriyor? Bu soru, sosyo-psikolojik tahlile muhtaç. Uzun saha araştırması gerekir bunun için. “Söyle bana medyanı, söyleyeyim sana kim olduğunu.” değerlendirmesiyle baktığımızda “Biz işte böyle bir toplumuz.” diyebiliriz. Hangi gazete kaç satıyor ve bunları kimler okuyor? Hangi kanalın reytingi yüksek ve bu kanalları kimler seyrediyor? Hangi film gişe rekoru kırıyor?

Bir geçiş toplumuyuz; ne istediğimizi henüz bilmiyoruz. Günlük yaşıyoruz. Kültürsüzlük diz boyu. Şiddet, kan, öfke, vahşet, kaza, cinayet, yalan, hırsızlık… toplumun gıdası olmuş. Sanatın, ilmin, irfanın pirim yapmadığı bir ülke halindeyiz. Şiddet, vahşet, kaza haberi olmazsa bir bültende “Bugün haberlerde bir şey yok.” diyebiliyoruz. Öfkelendirmediyse, acıma duygumuzu hareketlendirmediyse, haberler bize yavan geliyor. İstiyoruz ki medya aracılığıyla sadist ve mazoşist duygularımız hazza dönüşsün. Komplocu olmak, yalan söylemek, dedikodu yapmak; karakterimiz olmuş. Boş teneke gibi, gürültüden başka bir şey üretmeyen toplum haline gelmişiz. Böyle bir toplum, medyadan ne bekler? Cevap belli: Kendisi gibi olmasını, kendisini yansıtmasını bekler.

Medyamız da masum değil. Toplumumuzun zaaflarını iyi kullandığını söyleyebiliriz. Medya yalnız bir ayna değil, ayni zamanda öncüsü olmalıdır hizmet ettiği toplumun. Medya, halk dilini ve kültürünü kullanırken bile halk seviyesinde kalmamalıdır. Halkına ışık olmalı, Dede Korkut işlevi görmelidir. Bu işlevde de ölçü, sırat-ı müstakim yani “iyiliği emretmek, kötülükten men etmek” olmalıdır. Bu açıdan, Türk medyasının sınıfta kaldığını söyleyebilirim. Hangi gazete, hangi yazar, hangi kanal, hangi radyo, varlığını borçlu olduğu toplumuna ne katıyor? Bunlar, insanımıza, insanlık adına ne veriyor? Ürettikleri; iyimserlik mi kötümserlik mi, yaşama sevinci mi bezginlik mi, özgürlük mü esaret mi, bilgelik mi yobazlık mı? “Ben okuduğum gazete, dinlediğim bir televizyon programı sayesinde büyük işler başardım.” diyebilen kaç kişi çıkar bu ülkeden.

Bir de tam tersine bakalım. Seyrettiği film, okuduğu haber, hakkında uydurulan medya dedikodusu yüzünden hayatına son veren, ailesini yıkan, toplumdan belki de ülkemizden uzaklaşan binlerce insan var bu ülkede. Yaptığı yanlışlıktan pişmanlık duymayıp bununla övünen bir medya var bu ülkede. Yorumcularının kaleminden bölücülük, öfke, kin, nefret fışkıran bir medya var bu ülkede. Kurduğu derin ilişkilerle, şirretlikle popüler olan yazarlar var bu ülkede. Gücünü, siyasi veya ticari amaçlarına ulaşmak için şantaj olarak kullanan bir medya var bu güzel ülkemizde.

Medya tek başına suçlu değil, masum da değil. Biz toplum olarak medya ile yukarıya doğru değil, aşağıya doğru yarışıyoruz. Bunun sonucu, çukurda, birlikte boğulmaktır. Semud, Ad, Lut kavimlerinin batış nedeninin ahlaksızlıktaki yarış ve azgınlık olduğunu unutmayalım.

“Tencere dibin kara, seninki benden kara.” düşüncesi, bir mazeret olamaz. Dibi kararmamış ve kararmayacak tencereler de var. Bu görev, öncelikle medyaya düşer.

 

Diyalog ve Küreselleştirme

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul 2010 kapsamında IV.  Türk Dünyası Sinema Günleri’nin açılışı dolayısıyla yapılan güzel faaliyetler dolayısıyla İ.Ü. Avrasya Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Hayati Tüfekçioğlu’nu  ve bu faaliyetlere destek veren kuruluşları kutluyoruz.

Önümüzdeki hafta  27 Şubat 2010 Cumartesi günü saat 14:00’de Aydınlar Ocağı’nın “Dinlerarası Diyalog” konulu açık oturumunu şimdiden sizlere duyuruyoruz.

Türkiye’nin çözüm bekleyen birçok sorunu vardır. Bunlara zaman zaman temas ediyoruz. Ama asıl sorun; Türkiye’ye makas değiştirtici,  devletin yapısını yeniden şekillendirici,  milli mücadeleyi yapan ve Türk devletini, Cumhuriyeti  kuran milli irade ile çelişen  gayretlerdir. Türkiye Türkiye olmaktan çıkması halinde, diğer sorunların çözülüp çözülmediği de fazla bir anlam taşımaz.

Küreselleştirmenin inanç dünyaları üzerinde oynadığı oyun; diyalog adı altında toplumları ve kurumları yozlaştırma ve eşgüdüm, kontrol altına alabilmektir. Devlet kurumlarının içerden ele geçirilmesi, geçirilemediği takdirde; alternatif kurum ve egemenlik alanlarının yaratılması esastır. Farklı sermaye grupları üzerinde egemenlik kurma, iktisadi ambargolar yolu ile toplumu sindirme ve hedeflenen yöne çekmek dikkat çeker hale gelmiştir. Diyalog; dini olmaktan ziyade; siyasi amaçlı ve Vatikan patentli, küresel güce hizmet eden ve onunla uzlaşmış bir siyasi harekettir. Sivil toplum kuruluşlarından partilere kadar bir çok kuruluş ele geçirilmeye çalışılmaktadır.

Farklı dinlere mensup bilim adamlarının ve aydınların zaman zaman bir araya gelerek inananların sorunlarını, Dünyamızın değişik meselelerini  konuşmalarından ve temaslarından endişe edilecek bir şey yoktur. Ancak, amaç bu değildir. “Biz onlara yaklaşalım ki onları etkileyelim” şeklindeki ütopik  ve aşırı iyimser yaklaşım yolu ile belirli bir cemaate mensup bazılarının Hıristiyanlaştığını veya üç dinli, üç peygamberli hale geldiğini  maalesef görüyoruz. Bu da diyalogun bir devşirme ve dönüştürme hareketi olduğunu ortaya koyuyor. En son ve en mütekâmil din olan İslâm’ın diğer dinlerden takviyeye   ihtiyacı var mı? Diyalog birbirini kabul eden taraflar arasında olur.

*        *          *

Bazıları “Efendim adam sadece Müslüman’ım dedi;  başka bir şeye ihtiyaç duymadı. Ne mutlu..” deme yanlışını gösteriyor. Bu ifade; Arap, İran ve Pakistan gibi ülkelerle ilişkilerimizde belki söylenebilir. Ortak birliktelik ortaya konulabilir. Ülkemizde, maksatlı bir şekilde belirli bir din dairesine yani ümmete mensup olmakla, belirli bir kültüre, milliyete ve milli kimliğe sahip olmak sürekli karıştırılıyor. Bunlar birbirine rakip değil; birbirini tamamlar. Milliyetini, milli kimliğini, Türklüğünü inkâr eden; milli egemenlik ve bağımsızlığından da rahatlıkla vazgeçebilir. Milli çıkarlarını koruyamaz ve meşruiyeti de dışarıda aramaktan rahatsız olmaz.

Dış ticarette Müslüman Müslüman’a malını bedava mı veriyor? Milletleşmenin önüne farklılıklar engelini koyanlar, aynı din dairesi içindeki farklılıkları neden göremezler? Farklı milletlerin İslâm’ı yaşama üslubu bile farklıdır. Bu anormal bir şey midir? Milliyeti ve milletleşmeyi ve millet gerçeğini inkâr; dün de bugün de emperyalizmin arayıp da bulamayacağı bir bakış tarzıdır. Bugün Avrupa’da yabancı kaynaklı nüfusa milli kimliği yerine, Avrupa kimliği dayatılıyor. Dayatanlar ise; kendi milli kimliklerinden asla vazgeçmiyor. Hatta o milli kimlik içinde yabancı kaynaklı nüfusu eritmeye çalışıyor. Belçikalı, Hollandalı veya Alman Müslüman ol telkinleri var. Fransız vatandaşlığı konusunda yabancılara iyi Fransızca konuşmak ve Fransa’ya uyum sağlayabilme mecburiyeti getiriliyor. Bunlar başkadır veya farklıdır denmiyor.

Bir dönem iki süper güç de Türk yerine Orta Asya Müslümanlarından bahsediyordu. AB üyesi Yunanistan’da, Batı Trakya’da Türk ismi yasaklanmıştır. Türklüğü ret, Türk Milletine mensubiyeti ve vatandaşlığı reddir. Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Avrasya’da Türkiye’nin önünü kesmede vasıta olmaktır. Anlaşılan bazılarını fena kullanıyorlar.

Hacim Kütle Meselesi -1

0

Ülkemizin içerisinde bulunduğu hukuk krizinden bir an önce çıkması temennisiyle…
Bilindiği üzere hacim bir maddenin dış görüntüsü kütle ise ağırlığıdır.
Hacim kapladığı yeri kütle ise değerini ifade eder.
Bu mevzu maddeler için olduğu gibi insanlar, kurumlar, cemaatler, esasen devletler için de geçerli ve önemlidir.
Kütle ticarette
Siyasette
Sosyal hayatta da çok önemlidir.
Hacim kabuk kütle özdür.
Hacim beden kütle ruhtur.
Kütle saygınlıktır, güçtür, itibardır, otoritedir.
Kütle içeriği itibariyle hem adalet hem de zulümdür.
Bu mevzuya biraz sonra döneceğim.
Peygamberimiz (sav ) bir hadisinde zaman gelecek ki müslümanlar rüzgârın önündeki yaprak gibi olacaklardır. Buyurmuştur.
Yanındakiler Ya Resulallah o zaman müslümanların sayısı çok mu az olacak diye sorunca hayır bilakis sayıları çok olacak ama bir işe yaramayacaklar cevabını vermiştir.
Buna kemiyet keyfiyet meselesi dense de özü itibariyle bu hacim kütle meselesidir.
Bunu fert bazında düşünürseniz konuşmanız gerektiği yerde konuşur susmanız gerektiği yerde susarsanız söylediklerinizle yaptıklarınız birbirini bütünlerse sözünüz dinlenir görüşleriniz önemsenir artık saygın bir kişilik kazanırsınız buda sizin kütlenizdir.
Lüzumlu lüzumsuz konuşmalar gerekli gereksiz davranışlar insanı önemsiz hale getirir burada kütle ortadan kalkar o zaman hacimde bir mana ifade etmez boşuna yer işgal etmiş olursunuz.
Mezuniyet yıllığında şöyle bir cümle kullanmıştım.
‘ Dinle kişinin kelamını sonra söyle gramını’
Çalışmayan kafa vücuda ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramazsa kütlesiz hacimlerde boşlukta yer kaplamaktan yani kuru kalabalıktan öteye geçemezler buna sürü psikolojisi de denir.
Bugün gerek fert gerek cemaat gerekse uluslararası arenada müslümanların kütlelerinin hacimleriyle eşit orantılı olmadığı aşikârdır.
Hatta kütleleri hacimleri yanında çok küçük kalır.
Olur, mu öyle şey demeyiniz.
Bakınız nasıl olduğunu göreceksiniz.
Nüfusumuzun kahir ekseriyeti müslümandır.
Ayrıca birçokta İslami cemaat ve de tarikatlar mevcuttur.
Bunların en büyüğünün Diyanet İşleri Başkanlığı olduğu aşikârdır.
Memleketin en ücra köylerinde ve varoşlarında camisi ve görevlisi vardır.
100 binin üzerinde personele sahiptir.
Böyle iken ülke nüfusunda % 1 e bile denk gelmeyen masonik zihniyet kadar devlet yönetiminde etkili olamıyorlarsa burada hacimle kütlenin eşit orantılı olduğunu söyleyebilirmişsiniz.
Fert ve cemaat bazında müslümanların hacimleriyle kütleleri eşit orantılı olsaydı.
 Güzelim ülkemizde; 28 Şubat, başörtü ve katsayı zulmü olabilir miydi?  İnançlarından dolayı birçok memurun diploma denkliği iptal edilip işlerine son verilebilir miydi?
Ya sürgünler,
Televizyonlarda televole programları,  eşlerini aldatan diziler en çok izleniyor, baldır bacak basan kasap reyonu gibi gazete ve dergiler en çok satıyorsa inançlarına hakaret edip değerleriyle alay eden bir neşriyatı alıp evine götüren müslümanlar da ne kadar kütle olur varın siz hesap edin.
Bu gün Müslümanların kütleleri hacimleri yanında devede kulak bile değildir.
Kütle birazda şuur meselesidir ABD’yi, İsrail’i, terörü lanet, mazlumlarla dayanışma mitingleri yapar yürüyüşler düzenlersiniz binlerce on binler yüz binlerce insan (müslüman ) toplanır bir iki saat eser gürler slogan atar yorulur.
 Sonra aç bir kola,  yak bir parliament yâ da marlboro.
Ne kadar tesiriniz olur.
Sizi kim ciddiye alır.
Kahrol demekle düşman kahrolmuyor ki…
Şuurlu ve krizsiz yarınlarda buluşmak temennisiyle…                  Devam edecek…

Erdoğan’ın Engeli Maratonu

Başbakan Erdoğan’ın bir tek hedefi var.  Cumhurbaşkanlığı makamına oturmak. Zira Cumhurbaşkanlığı makamının getireceği dokunulmazlığa çok ihtiyacı var Başbakan’ın.

Bunun için de Anayasa değişikliği yapacak AKP. Daha doğrusu Başbakan Erdoğan yapacak bu değişiklikleri. Bir taraftan hazırlıklar sürüyor, ancak diğer taraftan endişe ile birlikte hangi maddelerin nasıl değiştirileceği konusunda kafa karışıklığı mevcut. 
 
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı makamına oturması için aşması gereken bir kaç engel görülüyor. Birinci engel, “kardeşim” diyerek 1 numaralı koltuğu armağan ettiği mesajını verdiği, Abdullah Gül.  
 
Başbakan Erdoğan da biliyor ki; Gül, 5 yıllık görev süresi sonrasında bir dönem daha cumhurbaşkanlığı yapmak isteyecektir. Bunun için Başbakan Erdoğan, kardeşi ile yarışmak zorunda kalacak.  
 
Yapılacak Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanı’nı halk seçerse, ilk turda Erdoğan, Gül ve diğer adaylar yarışacak. Bu durumda AKP’nin yüzde 30’ların da altına düşen oyu, ikiye bölünecek demektir. Bu durumda ikisinden birinin fedakârlık yapması gerekecek.  
 
Gül fedakârlık yapsa bile, Erdoğan’ın aday olduktan sonra aşması gereken başka engeller var.

Yüzde 51’i bulması mümkün değil. İlk turda yüzde 30’lar düzeyinde oy alıp, ikinci tura kalması halinde ikinci turda ne olur?

Karşısındaki aday kim olursa olsun, yüzde 70’lik AKP ve Erdoğan’a tepkili olanların, Erdoğan’ın ikinci turdaki rakibine oy vermesi kaçınılmaz bir durum.  
 
Erdoğan da bunu bildiği için bu kadar yara bere almasına rağmen açılımdan bir türlü vazgeçemiyor. Bu açılım marifeti ile Doğu ve Güneydoğu’daki bölücü oylarını önce cepte görmek istiyor.  
 
Toplumun artık ikiye bölündüğü bu ortamda Erdoğan’a hiçbir surette karşısında yer alan cenahtan oy gelmesi mümkün değil. Tek bir yolu kaldığını düşünüyor Başbakan Erdoğan. O da, demokratik açılımı, saçılmaya başlasa da, daha da açıp, Doğu ve Güneydoğudaki bölücü oylarını kapabilmek… 
 
Cumhurbaşkanlığı seçimi, Anayasa değişikliği ile yeniden Meclis’e bırakılırsa bu kez başka engeller ortaya çıkıyor Erdoğan için.  

Her ne kadar seçimin Meclis tarafından yapılması ile meydan Erdoğan’ın olacak gibi görünse de, Erdoğan’ın aşması gereken bir genel seçim var. Seçimde yine iktidar ve çoğunluk partisi olmak için de Doğu ve Güneydoğu’da bulunan bölücü oylarını cepte bilmesi gerekiyor. Bunun için, ülkeye ve partisine verdiği tahribatı görüp vazgeçmek istese de, açılımdan bir türlü vazgeçemiyor.  
 
Anayasa değişikliği için de, paketin içinde “dokunulmazlıkların kaldırılmasını dahil etmeden evet demem diyen Baykal’ı, Meclis çatısı altında partili milletvekillerini dövme girişiminde bulunduğu MHP Lideri Bahçeli’yi,  açılımda İmralı Canisi’ni serbest bırakacak maddeler de yer verilmesini isteyen Demirtaş’ı aşmak zorunda. Bütün bunların yanında Anayasa Mahkemesi ve ‘kardeşi‘ Gül’ü de ‘ikna’ edebilmeli… 
 
Bir de yapılacak Anayasa değişikliklerinin“kişiye özel” olduğuna ve aslında “demokratik bir sivil anayasa yapmakla ilgisi bulunmadığına” ilişkin kamuoyunda yerleşik yargıyı nasıl yıkacak?

Bu konudaki eleştirilerin karşısında kendini nasıl savunacak?

İşi oldukça zor Erdoğan’ın.

Hatta imkânsız. 

Rövanş – I

Çanakkale şehidi Bağdatlı Hamit
Yine Bağdat’ta yine mücahit
Füzeye benziyor diye minareleri
Biricik oğlu ve iki torunu
Avlusunda bombalandı İmam- Âzam Câmii’nin
Kerkük’e kaçarken torunları ve gelini
Etrafı Amerikan devriyeleriyle çevrildi
Üçüne de vurulduktan sonra militan süsü verildi
Ki henüz yedi yaşındaydı üçüncüsü
Üçüncü kuşak militan adayıydı
Hep dinlerdi babaannesinden
Çanakkale’yi, Yemen’i, Büyükdedesini
Babası dayılarından hoyrat okur o dinlerdi
Şehitlerin tekrar şehit olma isteklerini
Ve Türklerin birgün geri geleceklerini
Anlatır dururlardı o da dinlerdi
Karnına ve boğazına saplanan üç mermi
Döke döke bitirmişti kanını
Canı çekiliyor gök dökülüyordu
Hamit Dede ve silah arkadaşlarının
Birer birer yanına geldiğini gördü
Boyabatlı Emin, Urfalı Celil, Hemşinli Hafız
Henüz kınaları bile taze
Kemâl adı bile savaştan kalmaydı
Güç bela soluk almaktaydı
Bir an kendini çok yalnız hissetti
‘Torunlarınız nerde torunlarınız? ‘ dedi
Ve teslim etti nefesini
Sonra sözler Habur Sınırına gitti
Oradan Gelibolu’ya, Şehitlik’e aksetti;
“Torunlarınız nerede torunlarınız? “

Rövanş – II

“Maraba Çanakkale ! Ha, ha, ha…”

Hasretin Sesi

Hasretin büyüyor gözümde
Sanki hiç kavuşmayacakmışız
Öyle diyor bana içimdeki ses
Susturuyorum hemen o sesi 

Söylesene doğru mu? bu sözler
Sana da fısıldıyor mu? o ses
Kavuşmayacaksın diyor mu?
Hasret kavuruyor mu? seni de

Hayır hayır! Senin umurunda değil
Ses falan duymuyorsun sen
Hepsi benim aptallığım
Anlamalıyım ve o sesi durdurmalıyım