29.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1277

Sermest

Gönlüme düşen sis dağılıyor bak,
Mısralar manayı derdest örüyor.
Meyledip dil cemre ile bahara,
Söz demlenip, üslubu lezzet bürüyor.

Çiçeğe can suyu verir kırağı,
İlhamı yürekte yakar çerağı,
Dilimde şiir’in teslim bayrağı,
Gözleri ahuya sermest yürüyor.

Ufkumda rüzgarın aşina hali,
Yağmurla içime dolar hayali,
Cevapsız bırakıp onca suali,
Gönlümde müebbet devlet sürüyor.  

“Demokratikleşme”ye doğru (1)

Ekopolitik “Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” isimli çalıştayların üçüncüsünü; 22-23 Şubat 2010 tarihlerinde Beykoz’da Halk bankası Sosyal tesislerinde yaptı. Bu çalıştaya bende gözlemci olarak davet edildim. Bu çalıştayın ana teması “Demokratikleşme”ye doğru üzerine oldu. Bu çalıştayın detaylarına geçmeden önce tarihi sürecine, katılımcılarına, çalıştay usulune dair bir şeyler yazdıkdan sonra çalıştay izlenimlerimi yazacağım.

Ekopolitik tarafından düzenlenen “Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” başlıklı çalıştay 27 Ocak 2009 tarihinde İstanbul Dedeman Otelde yapılmıştı. Bu tarihlerde “Açılım” ile ilgili herhangi emare bile yoktu. Bu bağlamda Sivil bir insiyatifin bu konu üzerindeki hassasiyetini ve bu hassasiyet neticesinin de çözüme doğru izlenecek yol konusunda bilimsel, bir yol izlenerek hazırlanan bir çalıştay düzenlemesi çok önemlidir. Bu çalıştay ile ilgi değerlendirmelerimi yazmıştım.( www.kocaeliaydinlarocagi.com )

Aslında bu çalıştayların yaklaşımı Ekopolik Koordinatörü A.Tarık Çelenk’in konuşmalarının satır aralarında gizli idi. “……….Bu kapsamda ülkemiz güncelinde yaşanan kimlik-aidiyet ve toplumsal iletişim sorunlarının çözüm hipotezlerini, disiplinlerarası ve onarıcı bir yaklaşımla tartışmak bu toplantımızın ana konusudur. Bu platformun alışılagelenden farklarından biri de, bilindiği üzere, psikanalitik ve nesne ilişkileri yaklaşımının sosyo-politik süreçlere katkısını tartışmaya açmaktır. Siyasi karar alıcıların irrasyonel kararları tarihi etkilemiştir. Siyaset bilimciler bunları açıklayabilmek için bilişsel psikolojinin kavramlarını zaman zaman ödünç alarak kullanmışlardır. Psikodinamik yaklaşım ise karar vericilerin politik eylemlerinin irrasyonel boyutlarının anlaşılmasına dönük çalışmalara henüz yeterince yönelebilmiş değildir. Buna rağmen sayın Volkan, hepinizin bildiği gibi, psikanalitik-psikodinamik yaklaşımla birey-grup ilişkileri, politik saha çalışmaları ve bunların geliştirilmesi açısından çığır açıcı çalışmaları ile önemli uluslararası başarılara imza atmıştır.”Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” toplantımıza katılan farklı disiplinlerden akademisyen ve aydınlarımızın da ufuk açıcı çalışmalarına vurgu yapmak isterim. Türkiye’nin yaşanan gerçekliği dahilinde çalışma yapan bu saygın insanlarımızın değerlendirmeleri, Türkiye’deki ortak aidiyet tartışmalarının da önünü açacaktır. Karmaşık bir problemin çözümünde genelde arka plandaki ayrıntılar karşımıza çıkar. Belki de toplumumuzdaki psikolojik kaygı, temel güven duygusu sarsıntısı takıntı eşiklerinin aşılması için bu ayrıntıların politik psikoloji rehberliğinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Umarız bu rehberlik toplantımıza katılan değerli aydınlarımızın buradaki öngörü ve önerileri ile daha da ayrı bir anlam kazanacaktır……”

Hakikaden bu toplantılar alışagelen toplantıların dışında toplantılardı. Daha önce yazılarımda da belirttiğim gibi.. Bu Çalıştayın çok önemli konuklarından biri Politik psikoloji disiplinin kurucularından Prof. Dr. Vamık Volkan idi. Diğer konukları tekrar hatırlatırsam eğer “Prof. Dr. Feroz Ahmad, Cevat Öneş, Prof. Dr. Fuat Keyman, Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu, Doç. Dr. Mesut Yeğen, Altan Tan, Doç. Dr. Vedat Bilgin, Müfit Yüksel, Dr. İbrahim Kalın ve Oturum Başkanı Avni Özgürel” yer almaktaydı. Vamık Volkan’ın dünyada yaşadıkları ve yönettiği birçok toplantı deneyimlerinden faydalanarak yapılan bu toplantının arkasından ikinci toplantı “Demokratik açılım” söylemlerinin çok yoğun olduğu bir dönmede 16-17 Kasım 2009 tarihlerinde “Türkiye’nin Büyük Çatısı: Mezkur Meçhul Mesele” başlığında İstanbul Dedeman otelde yapılmıştı. Toplantı çok katılımlı farklı bir formatta yapıldı yine katılımcıları burada zikredersek toplantının tarafları noktasında bir kanat elde edebiliriz. Katılımcılar:

Abdi Açıl, Altan Tan, A.Tarık Çelenk, Bayram Bozyel, Cengiz Çandar, Cezmi Bayram, Durmuş Hocaoğlu, Gültan Kışanak, Haşim Haşimi, İbrahim Kalın, Mete Yarar, Murat Belge, Murat Sofuoğlu, Musa Serdar Çelebi, Seydi Fırat, Şerafettin Elçi, Uygar Aktan, Ümit Fırat, Üstün Dökmen, Gözlemciler: Altay Ünaltay, Avni Özgürel, Ayhan Bilgen, Ayşe Betül Çelik, Cevat Öneş, Cevat Özkaya, Deniz Ülke Arıboğan, Ercüment Aksoy, Esra Çuhadar Gürkaynak, Fethi Şimşek, Gürkan Zengin, Halit Yalçın, Hamidullah Öztürk, Hatip Dicle, Mazhar Bağlı, Medaim Yanık, Mesut Yeğen, Müfid Yüksel, Osman Bostan, Özdem Sanberk, Özden Zeynep Oktav, Özler Aykan, Raif Türk, Rebia Dirim, Ruşen Çakır, Sema Sezer, Selahattin Kaya, Süreyya Sırrı Önder, Şaban Gülbahar, Taha Özhan, Vamık Volkan, Yavuz Arslan Argun

Toplumsal sorumluluk gereği ülkemizin en önemli meselelerinden biri olan “Mezkur mechül mesele” hakkında bu çaplı bir organizasyonun tamamen sivil bir insiyatif tarafından yapılması çok önemli bir gelişmeydi. Bu tip çalışmaların diğer sivil insiyatifler tarafından da yapılarak, ortaya bu mesele hakkında enine boyuna kafa yorarak, geçmiş, şimdiki durum ve gelecekteki etkileri hakkında, yalan yanlış değil de belirli bir zeminde tartışılmış sonuçlarının herkes tarafından faydalanacağı fikirler olarak çıkması önemlidir.

Toplumu doğrudan etkileyen sorunlar karşısında; doğru veya yanlış çözümleri gördük. Yıllarca birileri düşünmüş, birileri uygulamaya çalışmış şekilde gelişti. Artık demokratik ortamda bireylerin sivil organizasyonların ne dediklerinin önemli hale gelmesi gerekiyor. Bu gereklilik bizleri daha özgür düşünen, daha sivilleşen, olaylara farklı pencerelerden bakmamızı sağlayan, fikirlerimizin saygı gösterildiği, ortamların oluşmasında ve fazlalaşmasında büyük roller oynayacaktır. Bu bağlamda da bu organizasyon önemliydi. (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1323 )

 

 

Kendi kendini sövenlere

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…

Memleketimde yaşananlar ruhumu daraltıyor sevgili okur…

O zaman ne yapmak lazım dedim kendi kendime…
Sonuç sizinle paylaşmak çıktı elbet…

Bugün size kıssadan hisse yok… Konumuz zaten yeterince kıssadan hisse…

Öyleyse vakit kaybetmeden derinlemesine konumuza dalalım… Aman dikkat boğulmayalım… Çünkü

ülkemin bize ihtiyacı var sevgili okur… İh ti ya cı var…
“Yapılan bir araştırmada savaşların meydana geldiği bölgeler, savaşa (saldıran veya savunan) katılanlar ile silahlı mücadeleye girmeksizin dışarıdan etki edenlerin birbirleri ile olan ilişkileri incelenmiş.
Bu çerçevede 221 çatışma ele alınmış, bu çatışmalardan savaş özeliğine sahip 176 tanesi değerlendirilmeye tabi tutulmuş. Çalışma 12 bölge, 166 ülke, 4 tip savaş, 4 tip çatışma ve 15 çatışma alt grubundan oluşmuş.

Sonuçta, 1945 ile 2007 arasındaki 63 yıl içinde 175 savaşın başladığı 155 savaşın bittiği, yıl başına ortalama 2,6 savaşın meydana geldiği ortaya çıkmış. Bu savaşların 72 tanesinin dışarıdan müdahale gördüğü ve toplam 190 iştirak olduğu savaşların, yıllara göre belirgin olarak sürelerinin uzadığı tespit edilmiş.
Coğrafik konumlarına bakıldığında savaşların Afrika, Güney Güneydoğu Asya ile Yakın ve Ortadoğu bölgelerinde meydana geldiği, bu bölgelerin aynı zamanda kömür, petrol, doğal gaz rezervleri yönünden zengin yerler olduğu, bu bölgelerde meydana gelen savaşların şiddet, ölü miktarı yönü ile diğerlerine nazaran daha önde olduğu bulunmuş.
Bahse konu bu bölgelerdeki savaşların diğerlerine nazaran daha uzun, dışarıdan müdahil ve katılımcısının daha çok olduğu, savaşların doğrudan zaferden uzak ve dışarıdan etki ile çözümsüz bir şekilde sürüncemede kaldığı tespit edilmiş.
Kaynakların bol olduğu bölgelerde meydana gelen savaşlarda, kaynak kullanımı yüksek olan ülkelerin saldırdığı, taraf olduğu veya müdahil olduğu gözlemlenmiş, aynı zamanda kaynak kullanımı yüksek olan ülkelerin kaynağı bol olan bölgelere büyük miktarda silah sattığı tespit edilmiş.
Yapılan savaşlarda kaynaklara sahip ülkelerin karşılaştıkları çatışmaların bölgesel çatışmalara doğru yönelim gösterdiği, bu çatışmaların genişleme, bölgesel yenilenme, bölgesel gözden geçirme ve özerlik tipi çatışmalardan oluştuğu tespit edilmiş.
Bu tip çatışmaların kaynaklara fiziki olarak sahip olmaya yönelik olduğu değerlendirilmektedir. Meydana gelen savaşların da ekonomik ve sosyal maliyetlerinin yüksek olmasından dolayı rejim karşıtı savaşlar ile iç savaşlara doğru yöne kaydığı böylelikle topyekün savaşmak yerine sistem algısını değiştirecek (rejim karşıtı) veya karar verme mekanizmalarını etkisiz hale getirecek (iç savaş) tipte savaşlara yönelindiği tespit edilmiş.
Ülkelerin kaynaktan pay alabilmek için büyük sosyal mübadeleler içine girdikleri ve savaşların üzerinden kar elde etmeye çalıştıkları tespit edilmiş, ilave olarak kaynakların bol olduğu bölgelerin aşırı silahlandırılarak kaynak yönü ile tedarikçi pozisyonundaki ülkelerin birbirleri ile savaşması teşvik edilerek, tedarikçilerin bağımlı hale getirilmesi gayreti içinde oldukları saptanmış.
Savaşı kendi coğrafyalarında karşılamayan ülkelerin (tüm dünyada yüzde 15’den az) kendi coğrafyalarında sürekli savaşanlara kıyasla ekonomik olarak daha refah sahibi oldukları ve daha fazla kaynak kullandıkları tespit edilmiş.
Kaynak kullanımı yüksek ve rezervlerinin hızlı tükendiği ülkelerin savaşmaya daha yatkın olduğu, savaşlara daha çok müdahil olduğu saptanmış.
Ülkelerin kaynak rezervleri çokluğu ile savaşa maruz kalmaları arasında pozitif bir ilişki olduğu aslında çok büyük rezervlere sahip olmanın barış için negatif etkisi olduğu saptanmış.”

Kocaeli Aydınlar Ocağı 53. Söz Sırası Gençlerde programında Fatma Berre Özdemir’i konuk etmişti. İlgiyle takip ettiğim programda değerli kardeşim Berre Özdemir’in muhteşem araştırmasından kısa bir alıntıyı paylaştım sizinle…

Neden mi paylaştım… Gözleriniz kör, kulaklarınız duvar olmasın diye…

Şu güçler savaşını ne kadar gözlemliyorsunuz bilemem ama ciddi sıkıntılar bizi bekliyor… Yüzyılın savaşı sahne almaya hazırlanıyor belki de… Ayak seslerine kulak vermek şart oldu şart…

İşte tam da bu noktada size ülkemizin kurucusu eşsiz lider Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerini hatırlatmak istedim…
“Ordu, Türk ordusu, işte bütün milletin göğsünü güven, gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır.”

Tekrar tekrar okuyun sevgili okur… Sadece okumak yetmez… Üstüne bir de düşünün, anlamaya çalışın bakalım bize geçmişten nasıl bir mesaj vermiş bu sözler…

Peki siz düşüne durun ben de hazır sizi bulmuşken sormaya devam edeyim…
Türk Silahlı Kuvvetleri dediğiniz kurum kimlerden oluşur kuzum Allah aşkına…
Asker kimdir sorarım size… Kimdir yaaaa… Ben size söyleyeyim…

Asker benim kardeşim… Asker senin komşunun oğlu… Asker onun kuzeni… Asker bunun dayısı… Asker onun amcası… Yani asker biziz biz… Bir başka deyimle Türk Milleti…

Bizim oralarda bir deyim vardır… “Biraz daha konuşursa kendine küfür edecek bu” derler birilerine… Sorarım size acaba farkında mısınız bize ne yapıyorlar…

Birileri kendi kendilerine küfür ettiklerinin fakında mı acaba?

Hal böyleyken yazımı meşhur bir Diyarbakır türküsüyle sonlandırmak istiyorum…

“Gün olur devran döner… Ben de sararım yari… Nanay… Nanay… Nanay…”

Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin… En çok beni özleyin… En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin…

 

Bunları Yazmaktan Utanıyorum

Her ülkede siyaset bu kadar ucuz mudur ya da iktidar olmak isteyenler veya iktidar da kalmak isteyenler milli ve manevi değerleri bizde olduğu gibi böyle ayaklar altına mı almaktadır? sorularının cevabını inanın bende bilmiyorum.

Hüseyin Gülerce Zaman Gazetesinin 19 Şubat 2010 tarihli nüshasında “Cumhuriyet ağaları” başlıklı bir köşe yazısı yazdı.

Emin olun tam ibretlik bir yazı. Alın çerçeveletin evinizin, işyerinizin duvarına gelenin gidenin okuyabileceği şekilde asın.

Gülerce’nin yazısının her bir cümlesi hüküm niteliğinde. Herşey hakkında karar vermiş ve suçluyu ilan etmiş: suçlu adına Cumhuriyet dediğimiz müesses nizam ve onun tabiri ile müesses nizam’ın uygulayıcısı olan “Cumhuriyet ağaları”.

Ancak size bu iktidarın ve yandaşlarının ülkeyi ne hale getirdiklerini göstermek açısından Gülerce’nin yazısından iki alıntı yapacağım: “… alternatif medya vardı. Yalanların, karartmaların, saptırmaların, sulandırmaların foyasını çıkaran yeni bir medya vardı. Hele TARAF GAZETESİ cesareti ile bunları darmadağın etti ” diğeri ise “Artık korkunun yerini cesaret almıştı. Ve çok önemli bir şey daha oldu. Acılı yürekler, Aleviler, Sünniler, Kürtler, laik kesim cesaretlendi.”

Şimdi bu yazının tamamından ve alıntı yaptığım iki cümleden bir kez daha anlıyoruz ki Zaman ve Taraf Gazeteleri arasında fikir, inanç, gaye ve hedef birlikteliği ile pekişen bir sevgi bağı vardır. İkinci cümlede ise bahsedilmeyen tek husus Türklerdir. Gülerce her nedense Alevi, sünni, kürt, laik kesim tanımlamaları yaparken Türkleri es geçmiştir. Aslında bu iki cümle yeni bölücülükler türeten cümlelerdir. Ve bunlar toplantılarında her daim siyasetten uzak durulmasını öğütleyen bir cemaatin gazetesinde, ağabey gözüyle bakılan biri tarafından ifade edilmektedir.

Devam edelim. Her ne kadar söylediklerinin partinin görüşlerini yansıtmadığı açıklansa da AKP’nin K.Maraş milletvekili Avni Doğan’ın 16 Şubat 2010’da Karacasu Beldesinde söyledikleri tam bir bölücülüktür.

Avni Doğan, Türkiye’nin 10 yıl daha partilerine ihtiyacı olduğunu öne sürerek “Onun için biz desteğinizi istiyoruz. Türkiye’nin AKP’ye ihtiyacı var… Eğer biz birazcık tökezlersek bu Ergenekoncular falan bu defa çok kötü intikam alır halktan. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü hepsini fişlemişler, kimin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor hepsini fişlemişler. Kim muhafazakar kim Ramazan’da oruç tutuyor hepsini fişlemişler. Eee! Şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız budur arkadaşlar.”

Bölücülüğü görüyorsunuz değilmi? Mazlum, mağdur ve fakirleştirilmiş halk üzerinden başörtüsü, İmam Hatip, muhafazakarlık, Ramazan’da Oruç gibi kavramlarla korku imparatorluğu yaratarak iktidarlarını devam ettirmek en büyük istekleri. Avni Doğan 4 dönem milletvekili ve herhalde mazlum ve mağdur halkı klasik baskı taktikleri ile korkutarak milletin vekilliğine daha da devam etmek istiyor.

Kanaatime göre Türkiye’de hiç bir vatandaşımız başörtüsü, imam-hatip, muhafazakarlık, oruç, namaz gibi olaylarla fişlenmemiştir. Fişlenenler devlet ve millete karşı gayrı yasal faaliyetler içinde bulunanlardır. Bunu da yeryüzünde her devlet varlığını korumak için yapar. Bir defa daha hatırlayalım ki İmam-Hatipler devletin okullarıdır ve bu iktidar tarafından değil 1940’lı yılların sonundan itibaren açılmaya başlanmıştır.

İnsanın fişlenmesi için başörtülü veya başörtüsüz olması bir neden değildir. Bu şekilde konuşularak Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığı kendi halkının gözünde sorgulanmaya çalışılmaktadır. Halk kendi devletine düşman edilmek istenmektedir.

Yine geçtiğimiz hafta Başbakan Erdoğan’a da danışmanlık yapmış olan kürtçü – İslamcı yazar Mehmet Metiner’in, HaberTürk televizyonunda yayınlanan “Teketek” programında, milletin istemesi halinde siyasal rejimin değişeceğini söylemesi, yapılanların hangi hedefe dönük olduğunun açık bir göstergesidir. Mehmet Metiner 1923′ teki Cumhuriyetin kurulmasına neden olan kurucu ruhun 2010 yılında sürdürülmesine gerek kalmamış olabileceğini ifade etmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun sahibi Türk Milletinin başına gelmiş ve gelecek olanların net bir şekilde izahıdır.

Hüseyin Gülerce, Avni Doğan, Mehmet Metiner ve onlar gibi olanların fikir ve hedef kardeşliğinin müsebbibi ne yazık ki; Türkiye Cumhuriyeti devletidir.

Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve onun sahibi olan Türk Milletine karşı bir kardeşlik ruhu ve birliği içinde olan bu insanlar, Mardin Nusaybin’in BDP’li belediyesinin 70 yeni sokağa Mehmetçikleri şehit eden PKK’lı teröristlerin kürtçe kod isimleri verilmesi hakkında ne diyecekler merak ediyorum? Biliyorsunuz Anayasa’da belirtildiği üzere ülkemizin resmi dili “Türkçe” dir. Bunlar sakın Türkçe konuşup, Türkçe düşünmeye de karşı olmasınlar?

Merak etmeyin iktidarın başı gibi bunlarda sıkışınca Türk’ü hatırlayıverirler. Körmüsünüz? Her fırsatta Türkiye’de Türk’e vuran zihniyet, dünyada kurduğu okulların önüne “Türk” sözcüğü getiriyor ve “Türkçe” olimpiyatları yapıyor!

Soruyorum sizlere: cumhuriyet olmasa “Türk” ve “Türkçe” var olurmuydu? Bıktık bunların yalan ve dolanlarından, bıktık bunların takiyelerinden, bıktık bunların din istismarından, bıktık bunların Türk’e olan düşmanlıklarından.

İnsan inanın yazdıkça ah! ediyor ve bunları yazmaktan utanıyorum.

 

Hayal Kırıklığı

Dünyada yaşanan ekonomik kriz ülkemiz ekonomisini de sarsmış ve sonuçta bundan tüm halkımız olumsuz etkilenmiş ama ticaret erbabı olan esnaflarımız en fazla kayba uğramışlardır. Yaşanan krizin giderilmesi için siyasi iktidar birşeyler yapıyor görünürken meslek kuruluşları temsil ettikleri kitleler için çareler aramak amacıyla bazı öneriler sunmuşlardır.

Mesela esnaf ve sanatkarların tabandaki temsilcilerinin üst düzey yöneticilerine talepleri iletmesi sonucu onlarda siyasi iktidarın ilgili konumdaki bakanları ile görüşerek temsil ettikleri esnaf ve sanatkarların krizden kurtulma reçetelerini onlara sunmuşlardır. Konu ile ilgili bakan olan ilimiz milletvekili Nihat Ergün’ün yaptığı açıklamalarda esnafımıza moral vermiştir.

Henüz uygulamaya geçmeyen sadece ifade edilen bilgilere göre bakanlık mağdur esnafımızın ekonomik gücüne katkı sağlamak amacıyla son derece uygun şartlarda kredi vermeyi amaçladıklarını ifade etmiştir. Daha önceleri küçük ve orta ölçekli sanayici ve imalatçıya verilen kredilerin hacmi genişletilmiş, 250 kişiden az işçi çalıştıran ve yıllık net satış hasılatı 25 milyon lirayı geçmemiş işletmeler KOBİ olarak kabul edilmiş ve dolayısıyla şoför, bakkal, manav, tuhafiyeci, terzi, ayakkabıcı, lokantacı ve benzer meslekteki esnaflarımızın krediye başvurabilecekleri belirtilmiştir.

Sel felaketini maruz kalmış bölgelerdeki esnaf ile GAP bölgesinde faaliyet gösteren esnaflarımıza daha uygun şartlarda kredi vaadi yapılırken diğer bölgelerdeki işletmelerde 3 ay ödemesiz 15 ay vadeli faiz oranının % 25’ini ödemek kaydıyla erkek işletmecilere 25 milyar bayan işletmecilere 30 milyar kredi verileceği ifade edilmiştir.

Yukarıdaki bilgilere bakıldığında bu kredilerden yararlanacağını uman esnaflarımızın mutlu olmaması imkansız. Devlet bedavaya yakın bir bedelle kredi verecek ve en azından borçlarından kurtulacak, ekonomi canlanıp piyasalar düzelecektir. Buraya kadar hepsi güzel de verilecek kredi miktarı ve yararlanacak işletme sayısını görünce işin o kadar fevkalade olmadığı ortaya çıkıyor. Zira ülke çapında verilecek kredi miktarı 2,5 milyar TL verilecek işletme sayısı 100.000.

Bu hesaba göre ortalama olarak il başına 1200 kişi yani Kocaeli’de bu krediden 1200 kişi yararlanacak ilçemiz de ise 200 kişi kredi kullanabilecektir. Televizyonları izleyen, gazeteleri okuyanlar ilk etapta umutlanırken gerçekle karşı karşıya kaldıklarında hayal kırıklığına uğramaktan kurtulamayacaklardır. Bu sayılar yetersiz. Tüm esnafımıza derman olacak tedbirlerin alınması şarttır.

Hocalı Katliamı ve Irak Seçimleri

Rus-Ermeni işbirliği sonucu gerçekleştirilen Hocalı Katliamı yapılalı 18 sene oldu. 26 Şubat 1992 gecesi resmi rakamlara göre 613 silâhsız Azeri kardeşimiz katledildi. Türk’e yapılan bütün soykırımları unutmamak ve unutturmamak zorundayız. Sözde soykırımlarla suçlandığımız ve belirli tarihlerde ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan dayatmaları bertaraf edebilmek için asıl soykırımcıları teşhir etmek zorundayız.  Dağlık Karabağ toprakları halâ Ermeni işgali altındadır. Türk söz konusu olduğunda insan hakları, egemenlik ve toprak bütünlüğüne  saygı hemen unutuluyor. Hıristiyan haçlı taassubu 2000’li yıllarda zirveye ulaşmış durumdadır.

Türke yönetilen bir soykırım da 1950’lerden itibaren  Irak’ta Türkmen kardeşlerimize yöneltilmiştir. Yüzlerce kardeşimiz şehit edilmiştir. Şimdi Irak 5-7 Mart tarihleri arasında seçime gidiyor. Demokrasinin olmadığı, can ve mal güvenliğinin bulunmadığı, ABD işgali altındaki bu ülkede demokrasi yok ki seçim olabilsin.

Bu seçim, oyalama ve ayrıştırma seçimidir.  Irak’taki sorun Türkiye’nin güvenliği ile ilgilidir. Barış ve istikrarın dinamitlendiği, her gün onlarca insanın katledildiği bir yerde seçim anlamlı olamaz. Kerkük’ten zorla ayrılmak durumunda bırakılanlara da rey hakkı tanınmalıydı. Herhalde bizimkiler Amerikalılardan izin alamadı. TBMM bir gözlemci heyeti oraya gönderecek mi?  Bu yolda bir teşebbüs var mı yok mu bilmiyoruz. Sözde insan hakları ile ilgili bazı kuruluşlar burası ile ilgilenmezler; çünkü orada Türk gerçeği var. Türk onlara batar.

Irak’a demokrasi gelecek ise; Türkmenleri ve Türkçe’yi hesaba katan eski anayasaya dönülmelidir. Türkiye demokrasinin gelmesini istiyor ise bugüne kadar yaptığı yanlışlardan vazgeçmelidir. Habur Kapısını gerektiğinde kapatır. Yeni Ovacık Kapısını açar. İncirliyi ABD kontrolüne bırakmaz. Türkiye’nin iş dünyasını küçük hesaplar uğruna Kuzey Irak’a yatırım yapmaktan alıkoyar. Ancak, çıkarlarımıza uygun bir anlaşma olursa buna müsaade eder. Oraya elektrik satmaz, Süleymaniye ve Erbil’e uçak seferlerine müsaade etmez.  Mersin’de ve diğer yerlerde faaliyet gösteren Barzani şirketlerini önler. Beylikdüzü’ndeki Tatilya Eğlence Merkezini Erbil’e götürmez. Çeşitli suç şebekelerini iyi takip ederdi.

Irak politikasını başkalarına havale ederseniz bunların hiçbirini yapamazsınız. Beyan ve politikalarınız da devamlı değişir. Bir dönem Irak’ın toprak bütünlüğünü savunursunuz; ancak size dayatıldı mı Kuzey Irak yönetimini muhatap alırsınız.  Bu takdirde, siyasi inisiyatif kullanamazsınız. İnisiyatif; kapasiteli, sahasında uzman, milli davalarına bağlı, ilkeli kimseler tarafından kullanılabilir. Eğer bunlardan yoksunsanız; size zaten bunu kullandırmazlar.

1987’de Kerkük’teki Türkmen nüfus şehir nüfusunun % 73’ü idi. Türkiye ne ölçüde etkili olabildi ki bu nüfus bugün azınlığa düştü. Türkiye’de Türkmenlerin dernek ve vakıflarının sayısı oldukça fazladır. Yabancıların işine gelecek bir ufalanma söz konusudur. Ancak, Türkiye’nin de bunları ciddi bir birleştirme niyeti pek görülmemektedir.

Şimdi bunlar bir tarafa; Irak göstermelik bir seçime gidiyor. Türkmen kardeşlerimize düşen görev mutlaka sandığa gitmek ve küçük hesaplar peşinde koşmamaktır. Birlik ve bütünlüğü koruyabilmek ve duygusallıktan uzaklaşabilmektir. Türkiye’de yaklaşık 25.000 oy bulunmaktadır. Yurt dışı oyların Erbil’de değerlendirilecek olması da bir takım endişeleri davet etmektedir.

Türkiye Erbil’de konsolosluk açarak Irak’ın toprak bütünlüğünü hiçe saymıştır. Şimdi yurtdışı oylar Erbil’de değerlendirilecektir. Türkiye aslında Kerkük’te bir konsolosluk açabilmeliydi. Herhalde izin çıkmadı.  Irak’ta Türklerin varlığı tartıştırılıyor. Türkiye’nin gündemi değiştiriliyor. Sivil darbeler ve Türkiye’yi Türkiye yapan değerler sistemli bir şekilde tahrip edilip değiştirilirken garip açılımlar ve TSK karşıtı senaryolar gündeme oturtuluyor. Bizler başka işlerle uğraşırken dost ve müttefikler malı götürüyor, Orta Doğu’da kendi çıkarlarına uygun bir ortam yaratıyor.

 

Guinness Rekorlar Kitabı

Guinness rekorlar kitabı, kapsadığı değişik ve çeşitli konulardaki rekorların en son durumunu gösteren ve her yıl yeniden basılan bir başvuru kitabıdır.

Ciddiyeti, güvenilirliği ve titizliği, dünyanın tüm ülkelerince kabul edilmiştir. Aynı zamanda ansiklopedi niteliğinde de hizmet veren önemli bir kaynaktır.

Yaklaşık otuz dilde basılan ve milyonlarca kişiyi aydınlatan bu kitabın yayımlanmasının hoş bir öyküsü vardır.

Aslında kitap bir bira üreticisi firmanın ismini taşımaktadır. 1951 yılı ekim ayında, Guinness bira şirketi genel müdürü Sir Hugh Beaver ve arkadaşları, güneydoğu İrlanda’nın County Wexford yöresinin Slaney akarsuyu kenarında ava çıkarlar. Niyetleri sarıyağmur kuşlarını avlamaktır. Beaver ve arkadaşları bütün uğraşlarına rağmen başarılı olamazlar. Avdan elleri boş dönerler.

Her zaman olduğu gibi dönüşlerinde yöredeki birahaneye uğrarlar. Hem bira içerler hem de dinlenirler. Bir süre sonra aralarında bir tartışma başlar. Tartıştıkları konu; sarıyağmur kuşlarının en hızlı uçan kuş mu olduğu, yoksa daha hızlı uçan başka kuşlar  da var mıydı?

Bir yandan içilen biralar, bir yandan yükselen seslerle tartışma büyüdükçe büyür. Ancak sonuç alınamaz. Sonucun alınması da olası değildi. Çünkü en hızlı uçan kuşların belirlendiği, kategorize edildiği popüler bir kaynak kitap yoktu.

Ertesi gün Sir Hugh Beaver, akşam birahanede yaşanan tartışmanın üstünde durur. O yıllarda İngiltere’de kendi satış zincirlerinde 85 bin birahane vardır. Bu birahanelerde her akşam binlerce kişi, yüzlerce konuda tartışmalara giriyor ve iddialaşıyorlardı. Ama tartışmaları sonuçlandıracak, doğru bilgileri verecek kaynak kitap yoktu.

Sir Hugh Beaver, Londra’nın ciddi araştırma kurumu yetkililerini, bira üretim  fabrikasındaki  ofisine davet eder. Onlara düşüncelerini aktarır. Önemli konulardaki rekorları bir kitapta toplamak için gerekli çalışmaları yapıp yapmayacaklarını sorar. Olumlu yanıt alır. Çalışmalar başlar.

Yoğun ve uzun çalışmalar sonunda, 1955 yılında ilk kitaplar yayımlanır. Müthiş bir ilgi gören Guinness rekorlar kitabı aynı yıl en çok satan kitaplar arasında ilk sırayı alır.

Ertesi yıl kitap Amerika, Fransa, Almanya, İtalya’da basılır. Her yıl gördüğü ilgi artarak devam eder. Artık Guinness rekorlar kitabı otuza yakın dilde basılmaya ve yayımlanmaya başlar. Halen günümüzde de dünyanın en fazla satan ve okunan kitapları arasında zirvedeki yerini korumaktadır.

Guinness rekorlar kitabı evrensel boyutuyla çok önemli bir referans kitabıdır. Her yıl yenilenen bilgileriyle yeniden basılarak bizleri aydınlatan dev bir bilgi ve çalışma ürünüdür.

 

Sevgi

Hayatı seven yüreklerden
İnce ince sızıyor sevginin tatlı rengi
Direniyor ve çırpınıyor güçlenerek kalbi
Umutluyum! Seviyorum! Diye haykırıyor
Duygularından güçlenen sese

Saygılı, mutlu ve coşkulu
Her şey güllük gülüstanlık
Ama birden kötüye gidiyor sanki hayat
Kalpleri karartan iğrençliklerle

Umudunu kaybetmiyor yüreği
Her şey bitmedi ki henüz üzülemez
Çünkü seviyor insanları derinden
Sıcak sıcak içimi ısıtan duyguyla

Hormonlu ve Zirai İlaç Kalıntılı Ürünler

0

Son günlerde basın ve yayın kuruluşları aracılığı ile kamuoyu gündeminde sık gündeme getirilen hormonlu veya ilaç kalıntılı ürünlerin satıldığı konusunda bu ürünlerin insan sağlığı açısından tehlike arz ettiği gibi varsayımlara dayalı yorumlar tüketicilerimizin Meyve ve sebze tüketimi konusunda tereddütler oluşmasına neden olmaktadır.

Türkiye’de 4 Milyonun üzerinde tarım işletmesi ve yine 20 milyonun üzerinde insan bu sektörden geçimini sağlamaktadır. Tarımın toplum içerisindeki payı %40 civarında gayrisafi milli hâsıladan aldığı pay %15 ve tarımsal ürün ihracatımız yine %14-15 ler seviyesinde olduğunu var sayar isek;

Bu rakamların bize gösterdiği bir şeyler var, FAO’nun yaptığı araştırmaya göre Dünyada 200 milyonu çocuk olmak üzere 900 milyona yakın insan hala açlıkla karşı karşıyadır. Öyle ise Türkiye’de tarımın katkısının çok büyük olduğu bu katkının daha’da artırılmasının gerektiği ve bu temel meselelerimizden biri olduğu ortaya çıkmaktadır.                                                         

5179 Sayılı Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine dair yasanın yürürlüğe girmesinden dolayı tüketmiş olduğumuz gıdaların, yapılan kontrol ve denetimlerin artması her gıda üreten işyerinin Gıda siciline başvurması üretim izni alması, sorumlu yönetici istihdam etmeleri eskiye göre daha temiz daha kaliteli ürünün soframıza getirilme çabalarıdır. Ancak gerek Teknolojinin getirdiği kirlilik ve gerekse ekonomik nedenler ve iş ahlakının bozulması nedeniyle daha fazla denetim daha etkin önlemler alınmasını gerekli kılmaktadır.      Ülkemizde seracılığımızın son dönemlerde gelişmesi; özellikle sebzelerde hormon kullanımını artırmıştır. Hormonların kullanım amaçlarını şu başlıklar altında özetlemek mümkündür.

– Çelikle çoğaltmanın sağlanması.
– Soğuğa dayanıklılığın artırılması.
– Olgunluğun erkene alınması veya geciktirilmesi.
– Periyodisitenin azaltılması.
– Bitkinin hastalık ve zararlılarına dayanıklılığının artırılması.
– Yabancı ot kontrolü
– Meyve iriliğinin artırılması
– Muhafaza süresinin uzatılması
– Çiçeklenmenin teşvik edilmesi veya geciktirilmesi vb Hormonlar üretimin değişik devrelerinde değişik amaçlı kullanılabilmektedir.

Özellikle örtü altı sebze yetiştiriciliğinde domates, biber, patlıcan üretiminde döllenmenin sağlanması amacıyla sıcaklığın düşük olduğu kış aylarında hormon adını verdiğimiz düzenleyiciler kullanılmaktadır. Eğer sera ısıtılmıyor veya tozlanma olmadan meyve tutan çeşitler kullanılmıyor ise bu hormonların kullanımı kaçınılmazdır. Fakat hormonlar ülkemizde seralarda genellikle çiçeklenme döneminde sadece döllenmeyi sağlamak için çok düşük dozlarda kullanılmakta ve organik bileşikli ürünler olduğu için hasadı dönemine girildiğinde kimyasal yapısı ayrışarak(dekompoze olarak) hormon etkisi ortadan kalkmaktadır.

Böylece kullanılan hormonun ürün üzerindeki etkisi kaybolmakta veya insan sağılığını etkilememektedir. Ayrıca hormonları satışı gelişmiş birçok ülkede sadece izne tabi iken ülkemizde denetim altına alma amacıyla ilaç gibi mütalaa edilerek sadece ruhsatlandırılmış zirai mücadele ilaç bayileri tarafından satışa müsaade edilmektedir.

Özellikle son günlerde pazarlarda tüketici açısından olumsuz tablolarla karşı karşıyayız. Hormonlu hormonsuz olarak ürünler nitelendirilerek haksız kazanç sağlamaktadırlar. Oysa ürünün hormonlu veya ilaçlı olup olmadığı ancak laboratuarlarda yapılacak analizler sonucu ortaya çıkarılabilmektedir. Dolayısıyla pazarlardan sebze ve meyve alan tüketicilerimizin bu duruma müsaade etmemeleri gerekmektedir.

Bugün Türkiye’de büyük sıkıntı zirai ilaçların kullanımında ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda Tarım Bakanlığının konuya duyarlı davranarak serada hasadı edilen sebzelerden numune alıp, analiz yapma sıklığının artırılması, zirai ilaç satan bayilerin kontrol ve denetimleri sıklaştırılması, zaten verilmekte olan çiftçi eğitim çalışmalarına ivme kazandırmak gerekir. Ayrıca zirai ilaç alabilmek için Tarım İl ve İlçe Müdürlüğünde görevli Ziraat Teknisyeni, Ziraat Teknikeri; Ziraat Mühendisleri tarafından reçete ile satılmaya başlanması olumlu adımlardır. Yalnız uygulamadaki aksakların giderilmesi gerekir. Yine hal yasasının değiştirilerek hale gelen sebze ve meyvelerin pesti sit(ilaç kalıntısı) analizlerinin yapılması gerekmektedir.   

Sonuç olarak yukarıda saydığımız işlerin doğru yapılması durumunda sağlıklı gıdaya ulaşmada önemli bir aşama kaydetmiş oluruz.    

 

 

Tekel İşçileri Ne İstiyor?

Tuzu kurulara ve iktidar âmincilerine göre ‘sopa‘ istiyor. Oysa tek istedikleri şarkıda söylenen: “İşçisin sen, işçi kal“.

Sosyal devlet kamu işletmesini kapatıp kamu işçisini işsiz bırakmaz. Küresel şirketler ve küçüle küçüle şirketleşen devletler bırakır.

Özelleştirme eşittir işsizlik. Gâvurdan gelecek 3 – 5 paranın bir kısmını bankalardan bayram – seyran kredisi diye vatandaşa pompalarsanız öylece ısıtılan kurbağa gibi vatandaşı yavaş yavaş borçtan rehin alırsınız.

İşçi yürür, memur haset eder; zaten çok alıyorsunuz diye. Memur yürür, esnaf şişinir; yarım yıl çalışıp yarım yıl yatıyorsunuz diye. Esnaf eylem yapar, çiftçiköylü rahatsız olur.

Bu tip kısır çekememezliklerden her zaman Hükümetler kârlı çıkar. Önce çatıştır, sonra araya gir, büyük olarak yatıştır.

Dar ve düşük gelirli tabakaların kendilerine bu yaşam standardını reva görenler yerine birbiriyle uğraşması 1453‘te Bizanslıların yaptığı meleklerin cinsiyetini tartışmanın 2010 versiyonudur.

Ne demiş Cahit Zarifoğlu:

“Başını eğmiş zalimleri dinlersin
Dersin ‘lokmam’ ellerinde”

TEKEL İşçileri; tek cam kırılmadan, tek taş atılmadan 70 günlük eylem yapabildiyse o ilk gün Yunan’ın kanla / barutla denize döküldüğü gibi copla / gazla havuza dökülmeleri sayesindedir. “ölmek var, dönmek yok” kararlılığı İMF baskılı raconları tersyüz eder. Mazlumun mağduriyetinin gücü tazyikli suları ve 4-C’li pusuları da alt eder.

Çokbilmişler, 4-C için ‘Buldunuz da bulanıyorsunuz‘ havası vermeye çalışırlar. 650 liraya 10 ay dolu, 2 ay boş, 5 yıl çalışsalar da ense tıraşlarını görseydik. “Hükümet her zaman haklıdır” prensibi insanî ve İslâmî normlara uymaz uymasına da vatandaş Danimarkalıdır: Yersen.

“Irak bir sınav kâğıdı
Her mü’min kulun önünde”

Kalabalığa uyarım. İşime geleni duyarım. Gazze mevzubahisse nabızlar 180, Bağdat‘sa – 28 Palandöken. Başörtüsüyle eğitim hakkı dendiğinde 170. eylem, ekmek ve iş hakkı dendiğinde 70 günlük ‘tıss’.

‘Benim sevgili yalnız ülkem.’ Kafası karışıkların, ticarî sarmaşıkların ve çıkarla bağlaşıkların ülkesi.. Kimi cepten, kimi ciğerden ekstra askerlik yapanlar ‘bay‘ geçsin. Bunca cümle, bunca ‘yaman çelişki‘den bir gram analiz çıkaramayanları hedef seçsin.

Bugün hava böyledir, yarın hava şöyledir. Balıklar için önemli olan hava değil tavadır. Biz denizlere aitiz. Ve denizlerin sahibine..

‘Hayat bir mücadeledir.’ Her mücadele bir eylem, bir aksiyondur. Her eylem bir kararlılıktır. ‘Yenilmeyen yalnız azimdir.’

Aczin atom gücüne ve kendini ‘acz‘le kodlayan şairin cesur dizlerine emanet olun:

“De gerçeği yaz: Hakikat şehitliğe koşmaktır
De isyan çağır yolun açılır cennet köşelerine”