17.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1265

12 Eylül Mağdurları kimler?

Meclis’te AKP’nin Anayasa değişiklikleri ile ilgili Genel Kurula sunduğu maddelerin görüşülmesini izliyorum.

Milletvekilleri çok yorgun.

Uykusuzluk, hem sinirlerini yıpratmış, hem de yüz ifadeleri farklılaşmış.

Anayasanın, 12 Eylül dönemindeki Milli Güvenlik Konseyi üyeleriyle bu dönemde kurulan Hükümetler ve Danışma Meclisinde görev alanların yargılanmasını önleyen Geçici 15. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını öngören 25. maddesi görüşülüyor.

AK Parti Gurup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı ne güzel sözler sarf ediyor.

Geçici 15. maddenin, aynı zamanda darbe heveslilerine cesaret ve güven verdiğini anlatıyor Bahçekapılı.

Darbe yapanın da darbeye teşebbüs edenin de yargıya hesap vermesi gerektiğini anlatıyor..

Geçici 15. maddenin, 12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasını önleyen bir madde olduğunu söylüyor.

Ardından da, ”Ancak bugün, milletvekili olan bizler, kabul oylarımızla geçici 15. maddeyi Anayasa metninden çıkarak, bu maddeyle korunanlara, ‘Sizler sorumlusunuz. Bu darbeyi siz yaptınız. Ayrıcalığınız yoktur. Suç işlediniz’ demek zorundayız” diye devam ediyor.

1960 doğumluların gençliklerini yaşayamadığını, korkusuzca direndiklerini, ancak bu darbeyi gerçekleştirenlerin, Geçici 15. maddeye sığındıklarını, Geçici 15. Maddenin kaldırılması için kullanılacak oyların, halkın, milletin, milletvekillerine yüklediği sorumluluğun yerine getirilmesi olarak kabul etiğini ve bundan onur duyduğunu söyledi Bahçekapılı Milletvekilimiz.

12 Eylül darbesinde idam edilen sağcı ve solcuların isimlerini sıralayarak, ”Onları, kabul oylarımızla selamlayalım. Ben bugün, Anayasa değişikliği teklifinde imzası olan milletvekili olarak rahat uyuyacağım. Çünkü Geçici 15. maddenin Anayasa metninden çıkarılmasına yönelik verdiğim kabul oyu ile bir nebze olsun vicdanımı özgürleştireceğim” diye konuştu.

Buraya kadar ne güzel değil mi?

Bence de…

Ama anlatılanlara bakıp da karar verirseniz yanılırsınız.

Zira gerçekte kazın ayağı hiç de öyle değil.

Darbe yapanın da, darbeye teşebbüs edenin de yargıya hesap vermesi gerektiğini söylüyor ama “28 Şubat Paşası” Çevik Bir‘i danışman yapıyorlar kendilerine yargılamak yerine.

27 Nisan’ın “Post Modern Darbe Paşası” Yaşar Büyükanıt‘ın altına da trilyonluk araba vererek ödüllendiriyorlar yargılamak yerine.

Elde kala kala yaşı neredeyse 100 ü bulan “Armutalan Paşası” Kenan Evren kalıyor.

Bu satırların yazarı 12 Eylül denilen “Hain Darbe”nin mağdurudur.

O tarihte çile çekeni de, işkence göreni de, soğuk taş duvarlarda mahpus yatanı da en iyi biz biliriz.

Kuran’i Kerim okuyarak, Tekbirle, yirmi üç yaşın baharında idam sehpasına gönderdiğimiz İsmet Şahin’in bizi teselli etme çabalarını, bizden başka kim hatırlayabilir?

Dolayısı ile 12 Eylül Darbecilerinin yargılanmasını en çok biz isteriz.

Ama onu isterken, “demokrasi havarisi” kesilen Bahçekapılı’dan farklı olarak, demokrasiye kast etmiş, yukarıda bahsi geçen, AKP’ye iktidar yolunu açan “AKP Paşaları”nın da yargılanmasını isteriz.

Siz eğer bunu istemek yerine, gözünüzü yalnızca yüzlük Kenan Evren’e dikmiş iseniz, samimi olduğunuza bizi inandıramazsınız.

Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi’ne saklananların yargılanmalarının önündeki engeli kaldırırken, başta Başbakan olmak üzere fezlekeleri mahkemelerde bekletilen aynı Anayasa’nın “Milletvekili Dokunulmazlık” maddesine saklanan milletvekillerinin yargılanmasının önündeki engelleri neden kaldırmazsınız?

“Demokrasi”, “Özgürlük”, “İnsan Hakkı” gibi kavramlar, gerektiği zaman çıkınınızdan çıkarıp kullandığınız silahlar oldu hep.

Merhamet duygusunun bile sizin elinizde silaha dönüştüğüne bir kez daha tanık olduk, Meclisteki bu konuşmanızda.

Bırakın bizim yiğitlerimize biz ağlayalım.

O gün de mağdur bizdik, bugün de..

O gün de yalandan ağlıyordunuz, bugün de..

O gün de samimi değildiniz, bugün de…

 

Mardin Fetvası ve İbni Teymiye’nin Chi Guevara’sı ?

0

Mardin fetvası yeni bir kavram olarak literatüre girdi. Daha önce hiç bir İslami kaynakta yer almayan bir fetva özelliği taşımaktadır. Bundan dolayı tuhaf ve garip bağlantıların ve ilişkilerin önünü de açmış bulunmaktadır. Chi Guevara, sosyalizm ve komünizm felsefelerine inanmış ve bu uğurda başta Küba olmak üzere, anti emperyalist mücadelelere ve savaşlara hayatını adamış bir liderdir. İbni Teymiyye ise 13. yüzyılda yaşamış, ilmi birikimi ve eserleri ile İslam dünyasında önemli eserler bırakmış muttaki bir alimdir. Bu iki kahramanın aynı başlıkta bir araya getirilmesi ise, açıklanması zor bir konudur. Bu ikisini bir araya getirerek bir konuyu açıklamak için Mardin fetvası gibi bir fetvanın yayınlanması gerekiyormuş.

BBC ve Amerikan yayınlarını doğrudan takip etmeyen benim gibi bir çok kimse konudan daha sonra haberdar oldu.  İngiltere’den yönetilen Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi ile Conapus Danışmanlık Şirketi tarafından, “Barış Diyarı Mardin” adıyla bir konferans Artuklu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde 27-28 Mart 2010 tarihinde düzenlendi. Konferansa, uluslararası düzeyde dini politik programlara konuşmacı olarak katılan kişiler çağrılı olarak davet edilmiş.

Konferansa Mardin’den kaç kişi dinleyici olarak katıldı? Bu konuşmaları dinlemek için kaç kişi Mardin’e gitti? Halk konferansa ne kadar ilgi gösterdi? Bilinmiyor. Bu konular üzerinde duran da olmadı. Zaten konferansın dili de Mardinlilerin bildiği bir dil değildi. İslami bir sorunu ele alma iddiasıyla düzenlenen bu konferansın dili de İngilizceydi. Ne Türkçe, ne Farsça ne de kitaplarını Arap dili ile yazan İbni Teymiye’nin dili ile konuştular. Anlaşılacağı gibi, konferansın muhatapları Mardin halkı değildir. O zaman bu konferansın muhatap kitlesi kimlerdir?

Konferansa, İngiltere ve ABD menşeli yayın kuruluşları, büyük ilgi göstermiş. Konu onların yayınları sayesinde uluslararası düzeyde tartışılan bir imaja ve söyleme dönüşmüş. Konferans bu özelliğiyle, sanki İslamla ilgili olarak medyatik alanda yeni bir metafor, imaj,  temsil, simulakr ve gösterge inşa etmek için düzenlenmiş. İnşa edilmeye çalışılan bu yeni gösterge, İslamofobia(İslam korkusu saplantısı) tartışmalarının yoğunlaşmasından sonra, Batılı İslam karşıtlarının geleneksel olarak Müslümanlar hakkında inşa edilen yüklemeleri, meşrulaştırmak ve güncellemek için yeni bir girişimdir.

Mardin fetvası ülkeleri işgal edilen Müslüman halkların durumunu gizleyen ve çarpıtan bir temsil yani bir metafor olarak gündeme düştü. Çünkü işgale karşı yapılan halk direnişlerini terörize eden ve bunu da İslami kaynaklara dayandırmaya çalışan bir çabanın ilmi olarak temellendirilmesi ve basın yoluyla söylemleştirilmesi amacıyla hazırlanmış bir toplantı gibi görünmektedir.  Daha önce işgal altındaki ülkelerde yapılan terör eylemlerinin bizzat işgalci güçlerce yönetildiğine açıklamaya çalışan birkaç makale yazmıştım.[1]

Hatırlanacağı gibi, daha önce Papa, İslamı duygusal heyecanları yöneten ve makul bir yönü olmayan bir din olarak yaftalamıştı. Ona göre Müslümanlar duygusal davranan ve akılcı olmayan insanlardır. ABD devlet başkanı Barack Obama’da seçim zaferi konuşmasında Müslümanları, yumruklarını sıkmış saplantılı kitleler olarak itham etmişti.

İslam dünyasında ise birçok kimse bu ithamları kendilerine hakaret olarak algılamadı. Bu ithamların doğruluğunu bile savunan Müslümanlar oldu. Batının Müslümanlarla ilgili bu söylemine, bazen Kuran-ı Kerim’den ayetler örnek gösterildi, bazen de Peygamberimiz (a.s)’ın gazaları bu söyleme delil olarak ileri sürüldü. Şimdi de Mardin Fetvası adıyla gündeme gelen yeni durumla, ünlü âlimlerden İbni Teymiye’nin Moğollara karşı Müslümancı direnmeyi öngören görüşleri, söz konusu saplantılı yüklemeye delil olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.

Konferansla inşa edilmek istenen imaja ve anlama bakılırsa, ülkeleri işgal edilen Müslüman halklar, işgalcilere karşı İbni Teymiye’nin 13. yüzyılda Moğol saldırılarına karşı durmayı ve direnmeyi dini bir görev olarak telakki eden fetvasını, kendilerine mesnet edinmişler. Konferansın konuşmacıları da bu duruma karşı, İbni Teymiye’nin fetvasının eleştirisini yapmışlar. Direniş hareketlerini, terör eylemi olarak damgalamışlar. İşgale karşı gelmeyi, barışı ihlal etmek olarak değerlendirmişler. ABD ve İsrail işgaline karşı gelmeyi, İbni Teymiye’nin memleketinde, İslami dayanaktan yoksun bir davranış olarak mütalaa etme yolunda yeni içtihatlar yapmaya ve fetvalar vermeye kalkışmışlar.

Öncelikle konu hakkında şunu da hatırlatmakta yarar vardır. Moğol saldırılarına karşı gelmenin dini vücubiyeti hakkında, sadece İbni Teymiye değil, dönemin birçok din âlimi ve toplumsal hareket önderi, çağrıda bulunmuştur. Ahi Evren ve Kadı İzzeddin bunların başında gelmektedir. İkinci olarak işgale karşı gelme ve işgale direnme sadece Müslümanlıkta mevcut olan bir olgu değildir. Bütün halkların ve milletlerin maşeri vicdanında ve geleneğinde, işgale karşı gelme, önemli bir değer, tutum ve davranış olarak görülmüştür.

Vietnam halkının önce Fransa, daha sonra ABD işgal kuvvetlerine karşı direnişi, Fransa halkının işgalci Alman kuvvetlerine karşı  mücadele etmesi, Çek halkının Prag’da işgalci Sovyet kuvvetlerine karşı gelmesi, Küba halkının ABD kuvvetlerine karşı savaşması ve hepsinden önemlisi, Anadolu halkının Türk ve Müslüman kimliği ile İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı mücadele etmesi, kurtuluş savaşına katılması, işgal karşıtı halk direnişlerinin en önemli örneklerindendir. Bu liste daha da uzatılabilir.   

Mardin konferansını düzenleyenlerin mantığına göre, Chi Guevara, Küba işgaline karşı mücadeleye katılırken İbni Teymiye’nin Fetvasına göre davranmış olmalıdır?  Chi Guevara, “Görevlerin en kutsalı nerede olursa olsun, emperyalizme direnme görevidir” derken, İbni Teymiye’nin fetvasına göre hareket etmiş olmalıdır!? Hu Şi Min, Vietnam halkını Fransız ve Amerikan işgal kuvvetlerine karşı direnişe çağırırken, İbni Teymiye’nin fetvasına göre düşünmüş olmalıdır!?  Mahatma Gandhi İngiliz emperyalizmine karşı “Barışçı direniş mücadelesini” başlatırken, İbni Teymiye’nin fetvasına göre karar vermiş olmalıdır!? Bu tuhaf benzetmeler ve yakıştırmalar tabi ki gerçek değildir. Gerçek olma ihtimali de yoktur. Ancak ülkeleri işgal edilen halklar yukarıda belirtildiği gibi, hürriyetleri ve bağımsızlıkları için mücadele etmeyi, direnmeyi ve savaşmayı her zaman bir inanç ve varoluş biçimi olarak telakki etmişlerdir.

İnsan hakları kavramı çerçevesinde konuya yaklaşıldığında, Birleşmiş Milletlerin yayınladığı “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nde de işgale karşı direnme, ülkesinin bağımsızlığı için mücadele etme ve bu amaçla örgütlenme, temel insan hakkı olarak tanımlanmıştır. Cezayir’in ve Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi ve direnişi bu direniş hakkının kullanımının müşahhas örnekleridir. Dolayısıyla Irak’ta, Afganistan’da ve ABD’nin işgal kuvvetlerinin etki alanı içerisinde bulunan Körfez ülkeleri, Pakistan ve Yemen gibi ülkelerde, halkın işgale karşı gelmesi, her şeyden önce İnsan hakları evrensel bildirgesine göre kullanılan bir haktır. İşgale karşı gelen halkın İbni Teymiye’yi bildiği ve ona göre davrandığı da şüphelidir. 

Malum konferansı düzenleyenlerin ve konferansın sonuç bildirgesini imzalayanların bu örnekleri bilmeme ihtimali yoktur. İbni Teymiye’nin fetvasını yanlışlamalarının mevcut direniş hareketlerinin direnme ruhiyatlarını sarsacağını sanmaları ise saflık olur. Direnişlerin temelinde iman olmakla birlikte, bu imanın bir fetvaya bağlı olarak şekillendiğini varsaymak önemli bir yanılgıdır.  Direniş her şeyden önce bir varolma biçimidir.

Mardin konferansı, Batıda İslam karşıtı hareketlerin Müslümanlara ve İslami inanç ilkelerine yükledikleri olumsuz söylemin doğruluğunun Müslümanlarca itiraf edilmesi anlamına gelmektedir. Konferansta konuşulanlara bakılırsa, tarihte Batılıların iddia ettiği gibi, terörist eylemleri meşrulaştıran İbni Teymiye gibi âlimler olmuştur. Yani terörist eylemlerin arkasında İslami inançların yattığına dair bir itiraf söz konusudur. Mardin konferansında konuşanlar bu tavırları ve tutumları ile işgale karşı direnmeyi terör olarak değerlendirmişler. Terörün İbni Teymiye’nin 13. yüzyılda verdiği fetvaya bağlı olarak biçimlendiğini varsaymışlar. Böylece İslamofobia söylemini meşrulaştıran itiraflarda bulunmuşlar. Diğer taraftan da bir Müslüman ülke halkının işgal kuvvetlerinin egemenliğinde barış içinde yaşayabileceğini de söylemiş oluyorlar.  

Mardin konferansı, Müslüman ülkelerde halkın işgal güçlerini olumlu karşılamalarını sağlamayacaktır. Bu konuda bir etki bırakmayacaktır. Çünkü işgal devam ettikçe direniş artacaktır. Bu durum, Vietnam’da böyle oldu. Fransa’da böyle oldu. Cezayir’de hakeza böyle oldu. Ancak Batı ülkelerinde İslam karşıtı hareketlere de yeni malzeme vermiş olacaktır. Onların İslam karşıtı şiddet eylemlerini arttırmalarına neden olacaktır.  Temel İslam inançlarına yönelik olarak başlatılan mantıksal propagandaya yeni veri sağlamış olacaktır.

 

 

 

 


[1] Duran Hacı, ABD Saldırılarının Doğası

Mutluluğa Giden Ayaklarım

Yasaklar, engeller, güçsüzlükler
Yaradılışlar hoyrat bakışlar!
Seni aldatan görüşler.
Alçaktan uçan sevimsiz leş yiyen kuşlar.
Mevsimsiz yağan karlar, buzlu dağlar…
Üşütüyor, ürpertiyor soğuk soğuk taşlar.

Nefretlerin, azapların bana değen günahların…
Uzaktan bakan kartal bakışların
Keskinleşen gözlerinde
Dondurdu beni hayallerin

Sonu gelmeyen çilelerimle
Örgülü saçlarımdaki tokalarım
Aynada gördüğüm güzelliğimle
Saygısızlarla olan diyaloglarım

Yeter artık bu duygularım
İhtiyacım var sana ALLAH’IM !
Ettiğim dualarımla silahlarım
Mutluluğa erdiren ayaklarım

 

Nefsin Terbiyesi ve “Biz” Olabilmek

El birliği ile Türkiye’nin krizlere sürüklenmek istendiği bir dönem yaşıyoruz. Rövanş ve intikam hevesleri, hesaplaşma, şuur altına yerleşmiş, bir fırsat kolluyor. Dışarısı ile işbirliği yapanlar bize dünün mütareke yıllarını hatırlatıyor. İşgal yıllarındaki İstanbul’da olup bitenler bugün de tekrar ediliyor.  Her konuda ülkesine karşı olanlar, milli davalarla mücadele eden işbirlikçiler Ermeni iddiaları lehine Taksim’de oturma eylemi yaptılar.  

Türkiye’nin sosyal yapısı ve anayasası çok kültürlülüğe ve milli egemenliğin ona buna paylaştırılması yönünde zorlanıyor. Anayasa değişikliklerinin sonunda neye varacağı bazılarınca fark edilmiş değil. Onlar, sadece Kenan Evren anayasası, çekilen işkence ve kötü muamelelerle uğraşıyor. Türkiye’nin demokratikleştiğini zanneden bazı milliyetçiler, iktidarın oltasına tutulmuş Anayasanın tamamen değişmesinden yana… Buna acaba temel giriş maddeleri de dahil mi? Cumhuriyet’in ve milli devletin kuruluşuna dün karşı olanların bugünkü torunları Türkiye’nin varlığından rahatsız. Neticesi hesap edilmeden kurumlar arası çatışma tırmandırılıyor. Seçilmiş Cumhurbaşkanının partiler üstü olup olmadığı tartışılıyor. Yürütme, yargı erkinin yerine geçici beyanlarda bulunuyor. Yandaş yargı için Anayasa zorlanıyor.

Etrafımızda olup bitenler de ülkeyi yönetenler başta olmak üzere; çoğumuzu uyandırmıyor. Dirayetsiz, ufuksuz, teslimiyetçi siyasetçiler eliyle ülke kamplaşmalara götürülüyor. Yabancılar ve sömürge müfettişi rolünü üstlenenler de bunu zevkle seyrediyor ve akıl veriyor. Aklıselim, ülke çıkarı, mutedil olma ve soğukkanlılık sözlüğümüzde yer almıyor. Tahrik, çatışma bizzat toplumun tepesinde yer alanlarca adeta teşvik ediliyor. Sanki “yumruklu demokrasi” arzulanıyor. Uzlaşma kültürü ve mutabakatların altına adeta mayın konuyor. Bu çirkin oyunu, Orduyla ve yargıyla çatışmayı demokrasinin ve demokrat olmanın gereği zannediyoruz.

Kısır çekişmelerden ve birbiri ile uğraşma hastalığından kurtulalım. Yazılı ve sözlü basının çok küçük bir grubu Türkiye’ye yönelen ihanet ittifakına ve kuşatmaya karşı şerefli bir mücadele veriyor. Diğerleri ikbal ve menfaat kollama peşinde. Aynen Milli Mücadele döneminde olduğu gibi…  Basının basın dışı amaçlar için kullanıldığı ve yönetenler tarafından televizyonlar ve gazetelerin ele geçirildiği ve susturulduğu bir ortamda, bir takım menfaat hesaplarını iterek gaflet ve ihanetleri sergilemek, aslında bir ibadettir.

Muhalefet yapılmasına imkân verilmediği, sindirme, bastırma, korkutmanın demokrasinin gereği gibi yutturulduğu günümüzde; askeri darbe edebiyatı yapılarak demokrasiyi tahrip eden birçok sivil darbe, özelleştirme ve yasa hazırlıkları  göz ardı edilmeye çalışılıyor. “Madem ki halkın oyunu aldım ve çoğunluğu temsil ediyorum, düşündüğüm her şeyi yapabilirim” anlayışı demokrasi ile taban tabana zıttır. 

Milli iradeye sahip olmak, devletin var oluş ve kuruluş felsefesi ve amacına her türlü saldırı yapılırken; Milli Mücadele ile kazanılmış milli devlete sahip çıkabilmektir. Devleti tanınmaz hale getirmek, ona buna egemenliği paylaştırmak, hatta işbirliği yapmak değil… 

Acaba, karşılaştığımız düşündürücü ve acı manzaralardan şikâyetçi olma hakkımız var mı? Hemşehricilik gösterilerinden, grup ve cemaat dayanışmasından sıyrılabiliyor muyuz? Fedakârlık yapabiliyor muyuz?

Aynı fikre sahip olanların birbirine rakip olamayacağını, birbirini ancak tamamlayabileceğini; ne siyasette, ne üniversitede, ne de dernek faaliyetlerinde öğrenebildik. Ben merkezli davranmaktan kurtulup biz merkezli olamadık. Hizipçiliği aşıp fikir üretemedik.  Nefislerimizi terbiye etmeyi öğrenemedik. Herkesin kendini tek başına düşündüğü, kendine üstün vasıflar yüklediği ve kendini aşırı beğendiği bir ortamda dayanışma ve güç birliği olmaz. Bizde herkes başkan, herkes reis, herkes önderdir. Birbirimizle işbirliği ve dayanışma itibar kırıcı zannedilir. Herkes bağımsız faaliyette bulunmayı sever. Dayanışma ve işbirliği peşinde olanlar da dışlanır. Aşiret havasından uzaklaşıp şehirli olmanın olumlu taraflarını yakalayamadık. Bir takım kışkırtmalara, yönlendirmelere, haksız ve temelsiz ithamlara hemen teslim olma ve birbirimizi suçlama kötü meziyetimiz var. Birimize yönelen suçlamayı hemen doğru kabul etmek bir davranış bozukluğudur. Bu da bizde oldukça fazla…

Nefislerimizi terbiye etmeden ülke sorunlarını konuşmayalım.

 

 

CHP Genel Başkanı Sn. Deniz Baykal’a Açık Mektup

Sn Deniz Baykal’ı Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği  Kutlu Doğum Haftası’nda yapmış olduğu konuşmasından dolayı tebrik ederek yazıma başlamak istiyorum. Bu yazı tamamen okunmadan doğru anlaşılmaz.

CHP Hakkındaki samimi düşüncelerimi kaleme aldığım bir yazıdır.

CHP’li olmamakla beraber her siyasi görüşe saygı duyarım.

Bu gün CHP’nin siyaset sahnesinde ülke ve millet menfaati için doğru rotada ilerlediği kanaatinde değilim.

Sanıyorum ki büyük oranda seçmende bunun farkında.

Şimdi samimi birkaç soru;

CHP yalnız başına en son ne zaman iktidar olmuştu?

Yâda birinci parti olmuştu?

Aradan kaç yıl geçti.

Geçmişe bakıp bir durum değerlendirmesi yaptı mı?

CHP iktidar olmak istiyor mu?

İstiyorsa niçin olamıyor?

Ben halimden memnunum diyorsa mesele yok.

CHP sosyal demokrasiyi savunan bir parti.

Sosyal demokrasi nedir?

CHP’liler sosyal demokrasiyi doğru biliyorlar mı?

Şu anki görüntüsü sosyal demokrasi açısından pek olumlu değildir

Şu haliyle emekçiden ziyade burjuvanın yanındadır.

Sosyal demokrasi işçinin, ezilenin sömürülenin yanında olmak haksızlıklara karşı çıkıp hakkı savunmaktır.

Emeklinin memurum işçinin çiftçinin gözü kulağı olmaktır

CHP bugün bunun neresindedir?

Sosyal demokrat olmak ezilenin yanında olmayı gerektirdiği gibi inançlara saygılı olmayı hatta dindar olmayı da gerektirir.

Nasıl mı?

İşçinin alın teri kurumadan ücretini tam olarak veriniz buyuruyor peygamberimiz

Sosyal demokratlıkta emeği savunmak değil mi?

Yine ‘KOMŞUSU AÇKEN TOK YATAN OLGUN MÜSLÜMAN DEĞİLDİR’ buyuruyor peygamberimiz

Bu düşünce sosyal refahın tabana yayılması herkesin üretimden istifade etmesi değimlidir?

İnsanca yaşam bu değimlidir?

Bu düşünce kaynağını dinden almaktadır

‘Şimdi sosyal demokratlar dindar olmalıdır’ sözü biraz daha anlaşılmıştır.

Sosyal demokratlık işçinin yanında olmayı gerektirdiği gibi

YAŞ zedelerin, başörtülünün İmam Hatip’linin ve tüm meslek liselilerin yanında katsayı adaletsizliğinin de karşısında olmayı gerektirir

Sosyal demokratlık her konuda haksızlığa uğrayanların hakkını savunmak, mazlumun yanında zalimin karşısında olmaktır

Ama bak şu CHP’nin haline kimin yanında kimin karşısında?

CHP gecekonduda yaşayanlarla alt gelir gurubundaki insanlardan oy alabiliyor mu?

Alamıyorsa neden alamıyor?

Peki, CHP dindar kesimden neden oy alamıyor?

Bunu düşünmesi sorgulaması gerekmez mi?

Oysa sosyal demokrasi onlarında haklarını savunmak, onlarında sorunlarına çözüm üretmektir

İstanbul’da CHP’nin oy aldığı; seçim kazandığı bölgelere bir bakalım

Nişantaşı, Beşiktaş Kadıköy, Bakırköy vb.

Hepsi tuzu kuru burjuvanın ağırlıkta olduğu kesim.

Bunlardan oy almasın demiyorum ama varlık sebebini de unutmasın

Gecekondu ve varoşlarda CHP niçin yok?

Söyleyin bakalım şu haliyle CHP KİMLERİN PARTİSİ?

Ankara’nın Çankaya’sında her dönem seçim kazanan CHP niçin diğer bölgelerde aynı başarıyı gösteremiyor

Yoksa CHP HALKÇI DEĞİLDE BURJUVACI BİR PARTİ MİDİR?

CHP’nin silkinip acilen kendine gelmesi gerekir.

Anadolu’da CHP neden yok?

Anadolu şöyle dursun CHP bu gün Türkiye’nin yarısında yok.

Bunlar önemsiz meseleler mi?

Üzerinde düşünmeye değmez mi?

Sizin danışmanlarınız yetkili organlarınız bunları düşünmüyor çözüm önerileri üretmiyorsa ne iş yapıyorlar.

CHP Ülkenin her köşesinde var olmak istiyorsa,                           

Evet, CHP Ülkenin her köşesinde var olmak istiyorsa

Halkın inancıyla kültürüyle tarihiyle barışmalı halkın içine karışmalıdır.

İnsanların ibadetleri kendileriyle Allah arasındadır beni ilgilendirmez ama şöyle bir şeyde halkın hoşuna gitmez mi?

Ramazan ayında her akşam demiyorum

Ama haftada 1-2 kez her hangi bir gecekondu mahallesinde çat kapı bir vatandaşın evinde iftar etseniz

Onlarla hemhal olsanız hayatlarından haberdar olsanız aynı havayı teneffüs etseniz

Nezaketsizlik saymazsanız bir önerim daha olacak.

Cuma namazlarında camilerde halkla iç içe olmanızın size yani partinize büyük getirisi olacağı kanaatindeyim.

Unutmayın bunu sadece seçim zamanı yaparsanız ters teper.

Laikliği cami ve cemaat karşıtlığı olarak görenlerin hoşuna gitmez ama inanın ne laiklik elden gider nede rejim çöker

Sizin boş bıraktığınız alanlar mutlaka siyasi rakipleriniz tarafından doldurulacaktır.

Halkımız hızla muhafazakârlaşıyor.

 Siz bu dönüşüme ayak uyduramazsanız kendi elinizle kendi sonunuzu hazırlamış olursunuz.

Artık derin güçlerin ve toplum mühendislerinin gölgesinde siyaset yapılamayacağı aşikârdır.

Derin güçlere yanaştığınız kadar halka yanaşsaydınız ülke siyasetinde çok daha farklı konumda olabilirdiniz

CHP REDİ MİRAS ETMEMEK KAYDIYLA GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞMELİ KENDİSİNİ YENİLEMELİ ÇAĞA UYGÜN HALE GELMELİDİR.

Dünyamız artık ne 46’ların ne 60’ların nede71’lerin dünyasıdır.

Siz hala dünyaya o pencereden bakıyorsanız, kendinize de bu halkada yazık ediyorsunuz

2009-Yerel seçimlerde yaptığınız azıcık bir çarşaf açılımı size 2007’deki Cumhuriyet mitingleri ve DSP’ ile yaptığınız ittifaktan daha fazla oy getirmedi mi?

Her şey meydanda değil mi?

Bunu görmemek için siyasi özürlü olmak gerekir

Siyaset halka rağmen değil halkla beraber, düğününde bayramında, CENAZESİNDE, MEVLİDİNDE HALKLA ELELE KOLKOLA YAPILIR

Bunu halkın kutsallarını istismar etmek için değil halkın bir parçası olduğunuz için samimi bir şekilde yapmalısınız

Oyu halktan alacağınıza göre samimi bir şekilde halkın dertleriyle dertlenmeniz gerekir.

Fildişi kulelerde sırça köşklerde halktan kopuk bir şekilde oturmakla halkçılık olmaz olmuyor işte.

Halkın sizi kendilerimden birileri olarak görüp kabullenmelerini sağlamanız gerekir.

Tabi bunun için samimiyet çok önemlidir.

 Unutmayınız ki halk samimi olanla istismar edeni çabuk ayırır ve affetmez

Bir önemli hususta şudur.

Milletvekili ve teşkilat mensuplarınızın büyük çoğunluğu cenaze törenlerine geliyor güzel ama vakit namazı şöyle dursun cenaze namazı dahi kılmıyorlar.

Bu dunumda halkçı olduğunu söyleyen bir partiye yakışmıyor halk bunu yadırgıyor

Değişimin ve halkla kaynaşmanın bir yolu da toplumda sevilen sayılan dürüst, güvenilir ve muhafazakâr kimlikleriyle takdir kazanan insanlarla gerek genel merkezinizi gerekse il ve ilçe yönetimlerinizi takviye etmektir.

Artık millet gerginlikte değil hizmette yarışan partiler istiyor.

Size ve partinize son önerim şudur:

Ak Parti’nin yargı reformu ve birkaç başlıktan oluşacak anayasa değişikliğine karşı çıkmayıpta beraberce anayasanın tümünü referanduma götürmeden mecliste değiştirseniz hukukun üstünlüğüne dayalı inançlara saygılı, içerisinde başörtüsü yasağı katsayı dayatması vb. çağdışı yasaklardan arındırılmış bu ülkeye ve asil Türk milletine yakışır çağdaş medeni ve sivil bir anayasa yapsanız tarihe geçersiniz

Bu yaklaşımda size iktidar yolunu açar.

Burada kazançlı çıkan AK Parti değil CHP olur.

Çünkü sizin desteğiniz olmadan bu değişiklik olmaz.

AK Partinin size rağmen yapacağı mini anayasa değişikliğinin de halka ciddi bir yararı olmaz.

Size rağmen bu değişiklik referanduma gitse halkın kabul edeceğinden hiç kuşkum yok.

Bu meseleler gündemden çıkarsa halk gerçek gündemini, kendi meselelerini yani işsizliği, geçim sıkıntısını konuşmaya başlar.

Böyle yapmakla AK Parti’nin değirmenine su taşıdığınızın farkında değil misiniz?

Bu güne kadar CHP’lilerin sözünü dinlediniz sonuç ortada.

Bir kez de CHP’li olmayan bir eğitimcinin samimi düşüncelerini önemseyiniz.

Karar sizin.

Siyasi hayatımıza ve yüce milletimize katkısı olur düşüncesi ile…

Unutmayınız ki iktidar yolu halkla aranıza duvar örmekten değil köprü kurmaktan geçer

Saygılarımla…

Soğan Yetiştiriciliği

0

İklim İsteği: Soğan iklim isteği yönünden seçicidir. Gün uzunluğu ve sıcaklık soğan yetiştirmeyi sınırlayan iki önemli unsurdur. Bitkinin erken gelişme devresinde serin havaya ihtiyaç vardır. Fakat baş bağlama ve başın büyümesi için sıcaklığın fazla olması gerekir. Erkenci çeşitler soğuk bölgelerde iyi ürün vermez.

Toprak İsteği: Soğan besin değeri yeterli, hafif bünyeli topraklarda başlayarak tınlı pek ağır olmamak şartı ile hafif killi topraklarda da yetişebilir. Soğan tarımına en uygun topraklar; gevşek yapıda yeterli miktarda su tutabilen, kök sisteminin yayıldığı sahalar serin humuslu kolayca işlenebilen verimli topraklardır.

Yetiştirme Tekniği:

Ekim Nöbeti: Soğan yetiştirilecek arazide eğer önceden baklagillerden birinin tarımı yapılmışsa arazide soğandan gayet iyi sonuç alınır. Soğanın aynı yerde arka arkaya kesinlikle ekilmemesi ve ancak en az 3 yılda bir aynı yere soğan ekilmesi tavsiye edilir.

Toprak hazırlığı: Ekimden veya dikimden bir ay önce toprak durumuna göre 1-2 defa pullukla ve tam tavında iken sürülmelidir. Keseklerin ufalanması ve toprak yüzünde bulunan çeşitli artıkların temizlenmesi amacıyla tırmıklama yapılır ve böylece arazi tesviyesi de yapılmış olur.

Ekim: Soğan elde etmek için genellikle iki ekim veya dikim yöntemi uygulanır.                                                                                              -Tohumun doğrudan doğruya tarlaya ekilerek suretiyle baş soğan yetiştirilmesi,                                                                                             -Önce tohumlardan arpacık denilen küçük soğanların elde edilerek bunların tarlaya dikilmek suretiyle baş soğan yetiştirilmesi.

Gübreleme: Soğan yetiştirilecek arazi humus ve organik maddece fakir ise dekara 3-4 ton arasında ahır gübresi bir önceki ilkbahar veya sonbaharda uygulanmalıdır. Ayrıca siltli, tınlı ve killi tınlı topraklarda  önce ahır gübresi vermek şartı ile tamamlayıcı gübre olarak saf olarak 6-7 kg azot ile 6-7 kg fosfor verilmelidir. Ahır gübresi verilmediği durumlarda bu miktarlar azot ve fosfor için 9-10 kg olmalıdır.

Sulama: Soğanlar yüzeysel köklü bir bitkidir. Kökleri çoğu 40-50 cm derinliğinde bulunur. Soğanlar devamlı rutubetli topraklarda yetiştiriliyorsa, bu gibi durumlarda fazla sulama zararlı olur. Ayrıca uzun sure dayanıklılıklarını korumaları zorlaşır. Olgunluk devresinde sulama kesilir. Ve mümkün olduğunca toprağın çabuk kuruması sağlanmalıdır. Soğanlar masura sisteminde yetiştiriliyorsa karık usulü, eğer düzde yetiştirilme yapılıyorsa o takdirde yağmurlama sulama yapılır.

Bakım: Toprak tavında iken dikilmiş arpacıklar 1 hafta içinde sürmeye başlayarak toprak yüzüne çıkarlar. Dikimden itibaren 1,5-2 ay sonra toprak üstü kısımları 10-15 cm boylanınca ot alma ve toprağı kabartma amacıyla birinci çapa yapılır. Bu arada özellikle tohum yetiştirmede; sıra üzerinde tohumlar başlarının rahatlıkla gelişebileceği uygun mesafelerden, daha sık ekilmişse, fideler arasında çeşidin iriliğine göre 8-10 cm mesafe bırakılacak şekilde seyreltme yapılmalıdır. Bitkilerin gelişme durumuna göre birinci çapadan 2-4 hafta sonrada ikinci çapa yapılmalıdır.

Hasat: Ülkemizde soğan hasadı genellikle başları genellikle teker teker elle tutulup çekmek suretiyle veya zedelemeden çapa ile yapılmalıdır. El, çapa veya hasat makineleri ile olsun topraktan çıkarılan soğanlar havanın yağışsız olması koşulu ile başların istenilen kıvamda kurumasını sağlamak amacıyla 4-5 gün süreyle tarlada serili olarak bırakılmalıdır.

 

Obama Ermenice “Soykırım” Dedi!

Açılımcı siyasi iktidar “açmadık” bir şey bırakmadı; Ermeni açılımı, PKK açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Şarkıcılar açılımı diye uzayıp giden bir sıralama… Ne gariptir ki her “açılan” şey “pat” diye kapanıyor…

İki yıl önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Erivan seferi” ardından Azerbaycan bayraklarına konulan yasak jestine rağmen yaranılmayan Sarkisyan’ın “Bursa işgali” ile başlayıp Tayyip Bey’in 17. ABD seferinden sonra açtıkları Ermeni açılım konusunu biraz irdeleyelim; bir soru soralım “Ermeni açılımında kim ne kazandı, ne kaybetti?” diye.

Kâğıt mezarlığındaki protokoller…

Hatırlatma yapalım; 10 Ekim günü İsviçre’de, emperyal güçlerin akbaba pençelerinin gözetiminde ve gölgesinde imzalanan protokoller, bugün artık “kâğıt mezarlığında” yerini aldılar. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olan bu sonuç hakkında ilk kanaatimiz, bir sene önce, iyi niyetle ifade edilmişti; diplomatik yazım dili için şu ifadeyi kullanmıştık; “bu kadar diplomatik ustalıkla kaleme alınan metinlerle hiç kimse bir şey kazanamaz…”  Meğer hata etmişiz… Kazanan oldu; Ermeniler…

Yine de bu kadar ülkelerarası seferlerin yapıldığı bir konuda, gerçekten kim ne kazandı ya da kazanacak veya ne kaybetti ne kaybedecek, sorusuna yanıt aramak için olayı farklı boyutlarda irdelemek gerekir, bunu yapmaya çalışalım.

Protokollerin onaylanması için zaman sınırlaması vardı; her iki ülke de altı hafta içinde bu metinleri onaylamalıydı. Olmadı ve bu süre sonunda ve daha da ötesinde gerekli siyasi uzlaşma çıkmadı, protokoller iki ülkenin meclislerinde onaylanmadı. Onaylanmayacağı baştan beliydi; varılan sonuç şudur “Eski tas eski hamam” örneği devam edecek.

Ermeni Anayasa Mahkemesi “imzalanan protokoller soykırım iddiamızı, toprak ve tazminat taleplerimizi saklı tutar” kararı aldı. Bu hükümler Ermenistan Anayasasında zaten vardı. Eloğlunun söylediği farklı bir şey de yok. Esas “hamlık” bizden; anayasalarındaki bu hükümlerine rağmen sen protokoller imzalıyorsun, sonra kalkıp “enek olmuş-dönek olmuş” bahane uyduruyorsun! Baştan bunun anlamı belliydi; “ben anayasanızdaki taleplerinizi ve iddialarınızı kabul ediyorum!”…

Türkiye, böyle bir karar karşısında “sızlanmaya” başladı. AB ve ABD ağabeylerine durumun vahametini güya anlattı. Ama kimse tınmadı bile. Hatta Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kararını “doğal karşılamak gerekir” dediler, “bunu böyle olduğunu bilmeniz gerekirdi, abartmayın” dediler… Meğer herkes bu tuzağı biliyormuş bizden başka!

Bakar mısınız şu gaflete?!

Gölgesiyle barışanlar…

Resmen açıklanan protokol metinlerinde, Ermenileri hiçbir şekilde bağlayan hüküm içermemesine karşı Türkiye’yi “suçlu” pozuna sevk eden bir izlenim vermek için ince diploması kullanıldığı açıktır. Bunu anlamak için mutlaka diplomat olmak gerekmiyor. Ancak, dışişlerinde ömür tüketmiş deneyimli diplomatlar, konuya daha hassas yaklaşıyorlar. Satır aralarına yerleştirilmiş diplomatik şifrelerin olduğu ve Türkiye’ye yükümlülükler getirdiğini, bunun da hassas ifadelerle formülüze edildiğini söylemektedirler. Ki bunun sonucu da bugün göründü…

Çünkü protokollerde Türkiye-Ermenistan arasındaki esas sorun zikredilmiyordu. “Gölge sorun” niteliğinde bir yansıma vardı. “Gölgesiyle kavga eden” insanlar gibi protokolde de “gölgesiyle barışanlar” izlenimi ediniliyordu. Sorunun adı konulmadan “gölge sorunu” çözmek için varılan bir mutabakat metnin ömrü de bu kadar kısa oldu; şimdi “kâğıt mezarlığında” çürümeye terk edilmiş vaziyette…

Ermenistan protokolleri dondurdu, ardından güneş yanık tenli başkan Obama Türkiye’yi yine, tabir caizse, “payladı”… Daha on gün kadar önce Tayyip Bey 17. ABD seferinden dönerken, Başkanın, “24 Nisan’da ‘soykırım’ kelimesini kullanmayacağından eminim” dediğini “not edin” diye Yeni Çağ Gazetesi manşet yapmıştı. Sonuç Tayyip Bey’in söylediğinin tersi oldu…

Hayal beklentiler…

1- Ermenilerin isteği doğrultusunda sınırlar açılacaktı…

2- Tarihçilerin olmadığı ortak siyasi komisyon kurulacaktı…

3- Azeri-Ermenistan, uzlaşması olacaktı…

4- Ermenistan Türkiye’nin milli sınırlarını tanıyacaktı…

5- Toprak taleplerini değiştirecekti…

6- Diplomatik temsilcilik veya konsolosluk açılacaktı…

Bunların hiç biri olmadı.

Peki, ne olacak şimdi?

Olacağı belli; “yandı keten helvam, getirin gazooozzzz…” şarkısını çığırtacaklar ve “açılım aktörleri” kendilerine uygun konum arayacaklardır.

Ermeni çeteleri tarafından katledilen yüz binlerce vatan evladının devam eden soylarının temsilcileri şimdi şu soruyu soruyorlar; Türkiye’nin hassas olduğu “sözde soykırım”, “sınırların tanınması”, “toprak ve tazminat talepleri”, “Kars Anlaşması”, “Karabağ işgali” gibi temel sorunlar hakkında niyet ifade edilmeden, protokolün anlamı var mıydı?

Bu neyin açılımı oldu?

Konuyla ilgili olup da “naylon aydın”lardan olmayan her yurttaş bir şeyi daha merak ediyor; Türkiye ve Ermenistan Cumhurbaşkanları arasında, gizli üst telefon trafiği” oldu mu, olmadı mı? Örneğin Abdullah Gül Cumhurun başı sıfatıyla, Sarkisyan ile görüştü mü görüşmedi mi? Bu merak ediliyor…

Cumhurbaşkanı neden “sessiz diploması” öneriyor?

Neden? Kimden ne gizleniyor?

Yine bazı pazarlıklar mı var?

Obama Ermenice “soykırım” dedi!

24 Kasım 2010 oldu; güneş yanığı tenli başkan Obama’nın mesajı can kulağıyla dinlendi, söyleyeceğini söyledi. Tayyip Bey’in “not ettirdiği” sözlerinin aksine Obama “soykırım” ifadesinin Ermenicesini söyledi. Buna tepki olarak Türk Dış İşleri Bakanlığı “teessüflerini” bildirdi resmi kanallardan… Olması gereken de buydu…

Fakat T.C. Başbakanı Tayyip Bey, Obama’nın bu açıklamasından “memnun” olduğu (basın haberlerinden) duyunca beynime kan sıçradı… TC Başbakanı olan zatın, bu açıklamadan “memnun olduğunu” ifade etmiş olması bağışlanmaz büyük bir hatadır. Düşünebiliyor musunuz TC Devletinin Başbakanı ile Dışişleri Bakanlığı ayrı telden çalıyorlar! Bu kadar önemli bir milli meselede hükümette bir söz birliği bile yok. Nasıl sıçramasın insanın beynine kan!?

Obama soykırımın Ermenicesini açıktan telaffuz etmiştir. Soykırım ithamını kelime olarak Ermenicesini söyledi diye başbakan “memnun” olmuş, dış işleri bakanlığı teessüflerini bildirmiş!…

Şimdi vatandaş Mehmet soruyor; Başbakan Tayyip Bey böylece “soykırım” iddialarını kabul etmiş mı olmuyor?

Cevabını Tayyip Bey verir herhalde…

Sonuç olarak, iki ülke arasında imzalanan, bize göre sadece taahhütlerde mutabakat niteliğinde olan, hiçbir uygulama garantisi olmayan protokollerin hayata geçirilmesi mümkün olmamış ve Ermenistan tarafından çöpe atılmıştır. Bu, Ermenistan açısından son derece başarılı bir diplomatik sonuçtur. Şahsiyetli siyaset uygulamışlardır ve sonucunu da almışlardır. Bir manevrayla başkan Obama’nın soykırım ifadesini kullanmasını sağlamışlardır. Bizim gibi esen rüzgâra göre “yalpalama” siyaseti göstermemişlerdir.

Başbakan, başkan Obama’nın soykırım ifadesinin İngilizcesi yerine Ermenicesini ifade etmesini “memnun olmuş” olmakla ne kadar büyük bir tarihi hata yaptığını farkında mıdır? Ermenilerin anayasalarına ters olan protokollerden medet umanlar ta işin başında yanlış yapmışlardır. Türk milletinin aleyhine bir işleme imza atmışlardır.

Sonuç

Türkiye ne kadar fedakârlık yapmak isterse istesin, karşı tarafın “yeterli” görmeyecektir… Protokollerin “anlam kazanması” için ancak, Ermenistan’ın Osmanlı Ermenilerinin devletine yaptıkları “ihaneti” kabul etmeleri gerekir; sonra da kin ve nefret kaynağı milli hedefleri olan 4T’den (tanıma, tazminat, toprak, teminat) vazgeçmesi gerekir ki, bu asla mümkün değildir, bunu zaten peşin olarak “ret” etmişlerdir. Ermenilerden beklenen de budur, aksi halde, kendini inkâr etmiş demek olacaktı. Bu arada gençler soruyorlar; “peki, hocam, o suratlardaki “sahte gülücükler”, “el sıkışmalar”, “tarih yaratma” havaları ne anlam taşıyor?” Onu ben bilemem, muhataplarına sormak gerek!…

Futbol maç seferlerinin mükâfatı olarak, başta Türk Bayrağı olmak üzere, Erivan seferi baş aktörü Abdullah Gül ve ABD seyahat rekortmeni Tayyip Bey’lerin ve dahi A. Davutoğlu’nun posterleri Erivan’da, 24 Nisan 2010 günü yakılmıştır; Türkiye’ye en büyük hakaretler yapılmıştır.

Ve buna karşı TBMM’den, Başbakan’dan ve Cumhurun Başından bir kınama dahi duyulmamıştır. Türkiye’nin onurunun ne durumlara düşürülmüş olduğunu bu olay bir kez daha göstermiştir. Güya “komşularıyla sıfır problem” politikanın ürünü işte budur.

Bunun telafisi yine Türk milletinin elindedir…

Kararı O verecektir…

‘Kendi Vatanımızda Azınlık Mı Olduk?’

24 Nisan‘da ‘Ermeni Soykırımı‘nın 95. yıldönümünü T.C. vatandaşlık kimliği taşıyan, T.C. gazete ve üniversitelerinden maaşlanan bir kısım kılıç artığı aydın bozması Taksim‘in göbeğinde eylemini koyarken ve göğsünü gere gere koro hâlinde ‘Siz soykırımcısınız‘ derken taşları bağlayan, köpekleri serbest bırakan polisiye tedbirlerimize rağmen denk geldiği yerde halkın tepkisine de yol açtı. En ciğerden ve dokunaklı olanı o başlıktaki sözü sarfeden kişiydi.

N.Fazıl‘ın ‘Özyurdunda garipsin, özvatanında parya‘ mısrasını gel de hatırlama şimdi. Benim garip halkım; Ermeni‘yi-Rum‘u kesti, Kürt‘ü-Roman‘ı dışladı, Alevî‘yi-Musevî‘yi horladı, o yüzden parya muamelesi görmeyi hak etti öyle mi? Yağma yok! Hem Türkiye‘yi Yağma Hasan’ın böreği gibi salya-sümük yiyeceksiniz hem de Türk Milleti’ni ‘ Yüzde 95 olsan ne yazar‘ diyerek yerin dibine sokacaksınız.

Siz hangi Truva Atı’nın içinden çıktınız liberal turşular? Soros’un Çiftliğinde oynanmadık hangi geniniz kaldı be değiştirilmiş mikroorganizmalar? Sizin bu câhil cesaretini aldığınız yer malûm. Tarihin yüksek gerilim hattına çarpıldığınızda göreceğiz yüzünüzü?

Obama ne dedi, ne demedi? Soykırım mı dedi, Büyük Felâket mi dedi? Obama sahip, sen köle.. Gâvurun ağzına bak, necat dile.. Colgate misvaklı diş macunu gibi.. Fırçala Behçet fırçala..

24 Nisan‘dan bu yıl böyle sıyırdık, seneye Allah kerim. Gelelim önümüzdeki maça; 19 Mayıs‘ta ister misiniz biz Gençlik ve Spor Bayramı‘nı kutlarken içimizdeki Ermenici’ler gibi içimizdeki Rumcu’lar Pontus Soykırımı‘nı Beyoğlu‘nda ansın? Seyyar sanatçılarımız buzuki çalsın, işporta aydınlarımız sirtaki oynasın?!

“Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr / Katır defterdar oldu, eşek mühürdar”

“İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helâk eder misin Allah’ım?” 

Madem halkımız dedikoduyu demokrasi zannedip oyluyor; o zaman al sana Erzurumlu Emrah:

“Dedim Ankara nedir, dedi ilimdir
 Dedim AB nedir, dedi yolumdur
Dedim Kıbrıs, Kerkük.. dedi pulumdur
Dedim satar mısın, dedi ki hemen.”

 

Ne Düşündüm, Ne Yazdım?

0

Önce şu öykücüğü okuyalım: Bir bilgeye sevginin ne olduğunu sorar birileri. Bilge, konuk eder soru soran kişiyi evine. Ortada bir sofra, sofranın ortasında bir tas çorba, sofranın etrafında on kadar insan vardır. Bilge, her birinin eline birer metre uzunluğunda kaşık verir ve çorbadan içmelerini ister. Davetliler, sapları uzun olduğu için kaşıktan çorbayı içemezler bir türlü. Ağza girmeyen kaşıktan, çorbalar dökülür sofranın üzerine. İçilemeyen çorba, aynı zamanda bir kirlenmeye sebep olmuştur. Konuğunu bir başka odaya geçirir bilge kişi. Orada da aynı manzara vardır; ancak insanlar farklıdır. Kaşıklar, sofra, çorba hep aynıdır. Bilge kişi, sofradakilerden, çorbalarını içmelerini ister. Uzun kaşıklarla çorba içemeyeceklerini anlayan davetliler, bu defa çorbaları birbirlerine ikram ederler. Herkes çorbadan içer, kimse aç kalmaz, sofra da kirlenmez. Bilge, kendisine soru sorana hiçbir şey söylemez. Anlaşılan anlaşılmıştır. Birinci odadakiler paylaşmayı bilmeyenler, ikinci odadakiler paylaşmayı ilke edinenlerdir. Sevgi, paylaşmaktır, vermektir. Hep almayı ahlak edinen benciller, hem aç kalır hem çevreyi kirletir.

Bu öykücüğün verdiği mesajı, mesajı vurgulayan güzel örnekleri paylaşmak düşüncesiyle yazı yazmayı düşünürken aklım, gönlümün değil, bedenimin bulunduğu mekana döndü. Zihnime, Mecelle’deki “Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir.) ilkesi hücum etti. Öyle ya temizlenmeyen pisliğin üzerine çiçek ekilemez. Ya çiçek tutmaz ya da çiçeğe ulaşılamaz.

Ülkemiz gerçekten tam bir zararlılar, pislikler, kokuşmuşlar mekanı olmuş. Bu pisliklerin üstüne güzellik tohumu ekmenin, imkansız, hatta ütopya olduğunu düşünüyorum bazen. Pislikleri temizlemek için kazdıkça daha fena kokular yükseliyor, etrafı sarıyor. Vurulan her kazma, yeni bir pislik türü ortaya çıkarıyor. Kokuşma tohumlarının en az yarım asır önce atıldığını; ancak bunu idrak edemediğimizi yeni fark ediyoruz.

Ortaya çıktıkça insanı kahreden, hayrete düşüren; ancak alıştığımız için şaşırtmayan olaylardan birini “ti”ye alan bir yazı okudum az önce. Yazı, Sibel Eraslan’a ait: “Ellerinden kan damlayan anayasanın generali ise, kumsallar üzerinde resimler çizmeye devam ediyor. Birbirine kırdırılmış halkın çocukları onun çizdiği resimlerde olsa olsa bir ara renk… Adı üstünde ara renk… Sağ-Sol, Türk-Kürt, Alevi-Sünni… Birbirine karıştırılınca, çarpıştırılınca tüm bu ikilikler, bir-iki-üç, işte resim kıvamını buluyor, general, kan gölünün içinden çıkarttığı tüm nü’lerini, hayattan çalarak inşa ediyor… Nü, çıplaktır, tıpkı faşizm gibi… O ne kadar giysi giyerse giysin, hayatın tüm kariyerlerini, saygınlıklarını, dolgun emeklilik maaşı ve güvenlik tertibatlarını ve müebbeden kazanılmış sağlık hizmetlerini falan da bu “giysi” kelimesine dahil ederek söylüyorum, hayata istediği kadar kazık kakarsa kaksın, ellerindeki hayatsızlığı, ellerindeki o ölüme, teneşire, mezarlığa has çıplaklığı bir fikri sabit gibi tutkuyla taparcasına devam ettirecektir. General ve Nü… Çıplak kötülük… Pervasız şiddet…
Anayasa Değişikliği hadisesini partizanca bir kör noktaya dönüştürenlere ne demeli? CHP Deniz’ini, MHP Mustafa’sını, Türkiye Adnan Menderes’ini ne çabuk da unuttu?
Ama anne olanlar unutmuyor işte… Sağda solda terör adı altında şartları olgunlaştırılan 82 anayasasına kurban gitmiş tüm faili meçhullerin anneleri konuşuyor. Kanlı gömlekleri halen saklı olanların evlatları soruyor. Kendi askerine mayın döşemiş komutanların hesabı soruluyor. Evlatları asıldığı gün donmuş olan anneler konuşuyor… Kumsaldaki amatör ressamın yargılanmasını istiyorlar. Onun binlerce ölüyle ancak olgunlaştırılabilmiş 82 Anayasasını sorguluyorlar…
Bir-İki-Üç.
Resim Bitti!”

Yazar resim bitti diyor; ama olayların farkına varamayan, resim yapmaya devam edenler var. Zararlıları yok etmek, onlardan korunmak zor iş. Haydi kolay gelsin. Sonra çorbaları içeriz.

 

Cumhuriyet ve Demokrasi

İçinde “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı“nın bulunduğu bir haftayı geride bıraktık. Cumhuriyetimizin 87. Yıldönümünde, TBMM’nin kuruluşunun 90. yılındayız ve TBMM’de Anayasa’da değişiklikler yapacak paketin maddeleri görüşülüyor. İktidar partisi AKP, muhalefetten bir destek alamadığı için, 330 u biraz aşan oylarla (referanduma gidilmesini gerektirecek oy çoğunluğu ile) maddeleri Meclis’ten geçirmeye devam ediyor. İktidar tartışmayı Cumhuriyetçiler ve demokratlar ekseninde sürdürmeyi tercih ediyor. 12 Eylül 1980 darbesini yapanların getirdiği darbe anayasasını savunmakla suçlayarak muhalefeti kamuoyu önünde haksız çıkarmaya çalışıyor.

Bu tartışma ekseninde yer alan temel kavramlara açıklık getirmeye çalıştığım ve on yıl önce (25.10.2000 de) yazdığım bir yazıyı sizlerle yeniden paylaşmak istedim. Arkasından da Anayasa değişikliği tartışmalarını değerlendirelim.

Cumhuriyet eşittir Demokrasi” tanımlaması doğru değildir. Elbette bugün demokratik ülkelerin çoğunluğu cumhuriyettir. Ancak bazı cumhuriyetlerde demokrasinin esamesi okunmazken, bazı monarşilerde demokrasinin yaşandığı da bir vakıadır.

Peki, bu kavramlar kendilerini “cumhuriyetin bekçisi” sayanlarla, “daha fazla demokrasi” isteyenleri karşı kutupta toplayacak kadar birbirine zıt veya en azından birbiriyle uyuşması mümkün olmayan ihtilaf kaynakları mıdır?

Cumhuriyetimizin kurucularının temel ilkeleri vardı ve bunlardan belki de ilki “irade-i milliye’yi hâkim kılmak” idi. Bu düşünce Cumhuriyet nesillerince benimsenmiş olmalı ki, bütün anayasalarımızda da vurgulanan bu ilke, TBMM’nin en görünen yerine yazılan “Hâkimiyet (egemenlik) Kayıtsız Şartsız Milletindir” ibaresi ile somutlaştırılmıştır. Öyleyse milli iradenin hâkim kılınacağı veya hâkimiyetin millette olduğu demokratik bir cumhuriyet ülküsü peşinde koşmak, çatışmaktan daha olumlu bir yaklaşım olmaz mı?

Geliniz böyle bir pozitif yaklaşım denemesinde bulunalım.

Ey Cumhuriyetçiler, ey Demokratlar lütfen hep beraber şu cümleleri seslendirelim:

  • “Devletin, fertlerin özel hayatları da dahil, her yerde hazır ve nazır olduğu devlet merkezci bir yönetimi değil..
  • Devletin hukuku üreten tek güç olduğu, yurttaşları ile kendi yarattığı hukuk nedeniyle devamlı bir sürtüşme içinde olan bir devleti değil..
  • Vatandaşların yaşadığı hayatı düzenleyici kuralları yürütmek yerine, onların hayatlarını ve düşüncelerini tanzim eden, şekillendirmeye çalışan bir devleti değil..
  • Her sıkıştıkça başvurulan, içeriği belirsiz “kamu yararı“, “yönetimin takdir hakkı“, “hikmet-i hükümet” kavramlarıyla fertlerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale eden bir devleti değil..
  • Hukukun üstünlüğü” ilkesinin yaşandığı..
  • Toplumun kendi hukukunu ürettiği.. Devleti hukukun yönettiği..
  • Çoğulcu, şeffaf, dışa açık..
  • Fertle devletin toplumun yarattığı bu hukuk karşısında eşit olduğu..
  • Teşebbüs gücünün devlete özgü olmayıp, daha çok fertlerde ve sivil toplum kuruluşlarında olduğu..

Bir toplum istiyoruz.”

Bu cümleleri inanarak söylüyorsanız siz demokratik bir cumhuriyeti istiyorsunuz.

**********************

•1-    Yapılmak istenen 30 civarındaki değişikliklerden, parti kapatmayı zorlaştıran ve yüksek yargı ile HSYK’nun yapısını ve işleyişini düzenleyen maddelerin paketten çıkarılması şartına bağlı olarak, diğerlerini CHP desteklemeye hazır olduğunu açıklamıştı. Fakat AKP’nin asıl hedefi bu üç konudaki değişiklikleri geçekleştirmek olduğu için paketi bölmeye yanaşmadı.

Bu da bir kere daha gösterdi ki AKP, gelecek seçimlerde bir kazaya uğrayıp, iktidardan düşme ihtimaline karşı kendince tedbirler almaya çalışıyor. Partisinin kapatılması ve yöneticilerinin “yüce divan”da yargılanmalarını fiilen imkânsız hale getirme niyetinde.

Bu bakımdan Anayasa değişikliği tartışmalarının “cumhuriyetçilik- demokratlık” ekseninde değerlendirilmesi doğru değildir.

•2-    Yüksek yargı üyelerinin atanmasında TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın daha ağırlıklı hale gelmesi (bırakın kuvvetler ayrılığına aykırılığını) “milli iradenin yargıya yansıması” olarak değerlendirilemez. Cumhurbaşkanı ile İktidarın TBMM’de sayısal ağırlığına dayanarak seçeceği kişiler, 12 yıl görev yapacaktır. İktidar partisi bir sonraki seçimde azınlığa düşse ve hatta barajın altında kalıp Meclis’te temsil edilemezse bu seçilen üyelerin bu defa milli iradeyi temsil etmediğini mi söyleyeceğiz?

•3-    Yüksek yargı üyeleri “Türk Milleti adına” yargılama yapan, yürütme ve yasamayı denetleyen kişiler olduğuna göre zaten milli iradeyi temsil etmiş sayılırlar.

•4-    Ancak mevcut sistemde Yüksek Yargı üyeliği bir kast oluşturma noktasına gelmiştir. Mesela Anayasa Mahkemesinde üyelerin siyasi görüşüne göre (hangi Cumhurbaşkanı tarafından atandığına göre) önceden kararlar tahmin edilebilir haldedir. Önemli olan Yüksek yargı üyeliği için de liyakati öne alan bir seçim modelini geliştirebilmektir. Bu konuda maalesef ne bir teklif ve ne de bir mutabakat arayışı bulunmaktadır.

•5-    Her oylama demokratik değildir. Öyle olsaydı “Ermeni soykırımı” konusunda kanunlar çıkaran ülkelerin, kendi parlamentolarında yaptıkları oylamalarla, tarihi olayları hakkında hiç bilgisi olmayan vekillerin oylarıyla değerlendirilmesine saygı göstermemiz gerekirdi.

•6-    Hâkimiyetin millette olması” çoğunluğun oylarıyla azlıkta olanların haklarının verilmemesi demek olamaz. Mesela insan hak ve özgürlükleri halkoyuna sunulamaz. (Sunulursa İsviçre’de minare yasağı getiren referandum gibi sonuçlar çıkabilir.)

•7-    Halkoyuna sunulacak 30 ayrı konuya birden “evet mi, hayır mı” şeklinde sorulursa da millet iradesinin ne olduğu anlaşılamaz.

 •8-    Demokratik bir Cumhuriyet rejimi isteyenlerin öncelikle değiştirilemez tek adam yönetimini sağlayan Siyasi Partiler Kanunu‘nu ve vekilleri milletin değil genel başkanın seçtirdiği garabet Seçim Kanunu‘nu değiştirmekle işe başlamaları gerekirdi. Oysaki partilerimiz “darbe anayasasında” var olan, milletvekili adaylarını delegelerin belirlediği ön seçim sistemini bile uygulamamaktadır.

Keşke, maksat demokratik bir cumhuriyet olsaydı da bu konuyu daha çok tartışsaydık.