19.1 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1264

“3 Mayıs Türkçüler Günü”

Almanya’da Aşağı Saksonya Eyaleti’nde Türk asıllı bir hanımın Bakanlığa getirildiği basında yer aldı. Türk asıllı Bakanın bir teklifi Almanya’yı karıştırdı. Bu teklife göre, Almanya’da “farklı dinlere ait dini sembol ve işaretlerin kullanılmaması” isteniyordu. Buna birçok çevre ve değişik partiler dini sembol ve işaretlerin Alman Bayrağındaki kartal gibi Alman kimliğinin bir parçası olduğunu belirterek tepki koymuşlardı.  Bu örnek de bize her şeyin yerinde kullanılmasının doğru olacağını göstermektedir. Ne dini siyasete, ne de siyaseti dine âlet etmek; ne de bu yoldan bir şeyler beklemek uygun sayılabilir. Bizde ise tersi yapılmakta ve konular farklı yönlerden istismar edilmektedir. Bir kısır döngü şeklinde tartışmalar sürdürülmektedir.

                                          *       *      *

Geçen hafta 3 Mayıs Türkçüler Günü kutlamaları dolayısıyla Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın toplantısında bulundum. Prof. Dr. Turan Yazgan ve Prof. Dr. Orhan Türkdoğan Hocalarımızın ve değerli üstat İlham Gencer’in konuşma ve takdimlerini izledim.

3 Mayıs Türkçüler Günü kendini Türk olarak hisseden ve Türk Milletinin mensubu sayan herkesin bayramıdır ve kutlu bir günüdür. Anadili farklı bile olsa Türk Milleti ile bütünleşen herkes; bizzat kendisi ayırım yapmadığı, etnik taassup göstermediği sürece Türk kabul edilir. Kimsenin Türklüğünü ispat etmeye de ihtiyacımız yoktur. Biz Türklerde ırkçılık tutkusu ve asabiyeti olmadığı için ırkçılık yapan herkesi kınarız ve hoş karşılamayız.

Aslında milli kimlik düşmanlığı ve vatandaşlığı red de, ırkçılığın bir çeşidi olan etnik ırkçılığa girmektedir. Bazıları ne kadar çaba gösterirse göstersin; etnik ayırımcılık ve ırkçılık demokrasi ile bağdaşmaz. Milli kimliği dışlayarak, Anayasayı çeşitliliğe zorlayarak ve egemenliğe ortak arayarak demokrasi yüceltilemez. Milletleşme olmadan demokrasi de yaşatılamaz. Bunu samimi olan herkes fark etmelidir.

Aslında 3 Mayıs 1944 acı olayları çok düşündürücüdür. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu Türklükle iftihar eden beyanatlar verirken dönemin  Cumhurbaşkanı Rahmetli İnönü farklı telden çalıyordu. Rahmetli İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944 Nutku çok acı ve düşündürücü bir siyasi belgedir.  II. Dünya Harbi’nin sonuçları belirlenmeye başlamıştı. Alman orduları yeniliyordu. Ülkeyi yönetenler ve o dönemin bazı basın kuruluşları hemen çark edip Almanları methetmek yerine, bu defa Sovyetler Birliğine yaranmak için olmadık şeyler yapmışlardı. Birçok makama aleni komünist olan kişiler getiriliyordu.

Buna karşı tepkiler gecikmedi. Büyük fikir ve düşünce adamı Nihal Atsız mektup yayınlayarak ve Orkun Dergisi’nde yazılar yazarak bu milli tepkinin lokomotifi olmuştu. O dönem, milli aydınlardan ve gençlikten büyük destek almıştı. Milliyetçiler, dışarıya ve değişen Dünya dengesine hoş görünebilmek için yargılanmışlar, işkence görmüşler ve tabutluklara tıkılmışlardı. Bugün hayatta olmayanları rahmet ve saygıyla anıyoruz.  Yaşayanlara da sağlıklı ve hayırlı günler dileyerek saygılar sunuyoruz.

Bütün bunlar Türk kimliğini dayatıldığı ve insanların Türkleştirildiği iddialarının ortaya atıldığı bir Türkiye’de oluyordu. Eğer bu iddialar geçerli olsa idi; bu acı olayların olmaması gerekirdi. Sadece bu olay değil; ama 1954 yılında Milliyetçiler Derneği’nin de kapatılması, 19 Mayıs 1976 nutkunda dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün milliyetçileri “eksantrik” olarak suçlamaması, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 müdahalelerinde milliyetçilerin çeşitli cezalara çarptırılmamaları, denge sağlamak için haksız suçlamalarla, idamlarla ve işkencelerle karşılaşmamaları gerekirdi.

Türk kimliğinin sözde dayatıldığı ve kimliklerin sözde inkâr edildiği bir ülkenin Başbakanı “Türkiye sadece Türklerin değil” ve Türk yerine “Türkiyelilik” gibi beyanlarda bulunabilir miydi? Nüfus mübadelesi esas alınarak “farklı etnik kimlikler Türkiye’den kovuldu” denilebilir miydi? Bu ülkede Milli Eğitim Bakanlığı yapmış üstelik unvanlı bir kişi eritme (asimilasyon) suçlaması yapabilir miydi?

3 Mayıs Türkçüler Gününü günümüz açısından değerlendirmek, bilhassa milli kimlik konusundaki bulanıklığı aşmak ve ciddi ülkelerdeki gerçekleri görmek zorundayız.

Hesabı Kimden Soracağız?

Ülkenin sanayisi havlu atmak üzere, işsizlik tarihi rekor kırıyor, iç ve dış borç almış başını gitmiş, genç nüfus gelecekten ümidini kesmiş, özelleştirme peşkeşi ile kapitülasyonlar hortlamış, vergi yükü halkın omuzlarını ezmiş, tarım ve hayvancılık AB’nin emirleri ile bitmiş, İmralı canisi ve PKK’ya itibar sağlanmış. Nihayet 25 Mart 2010’dan bu yana 19 şehit verilmiş. Bunun hesabını kim verecek?

Avrupa Birliğine verilen tavizler, orta ve küçük ölçekteki sanayiciyi, kapısına kepenk vurma noktasına getirmiştir. Sanayicinin oğluna iş arar hale geldiği bizzat Odalar ve Borsalar Birliğinin tepesinde ifade ediliyor. Ancak korku ve geçmişteki alkışlar bugün doğruları yüksek sesle söylemeye engel oluyor. İslamı referans olarak kullanıp iktidar olanların ülkeyi ne hale getirdiğini başta İslamcılar olmak üzere herkes görüyor ama ne yazık ki dilsiz şeytan olmak tercih ediliyor.

Gençler ve çalışma yaşında olanlar işsizlikten evlerde oturuyor. Koskoca insanlar, ana ve babalarının yanına sığınmış onların avucuna bakar hale gelmiş. Sosyal devlet anlayışı bunlar için geçerli değil mi? Ermenileri, PKK’yı konuştuğumuz kadar işsizleri niye konuşmuyorsunuz? Ülkenin gidişatına bakın, gençler arayış içindeler. Onlara gemicik veren, mısır ve yumurta ithalatının önünü açan, ceplerine inanılmaz sermayeleri koyan siyasetçi büyükleri yok. Kimsenin damadını medya devinin başına getirmiyorlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün millileşme hareketini küreselleşme aşkıyla yok ederek, milli sanayiyi ve ülke birikimini özelleştirme adı altında yabancılara teslim eden anlayışla, sessiz işgalin başladığının farkındamıyız? Bu kara adamları destekleyip alkışlayanlarda hiç vicdan yok mu?

Bin çeşit vergi yükü altında ezilen bir halk olduğumuzu görmüyormusunuz? Dünyanın en pahalı etini yediğimizi, en pahalı benzinini kullandığımızı bilmiyormusunuz? Komediye bakın hayvancılık ülkesi Türkiye et ithalatına başladı. Bu politikalar bizi yarın açlığa götürecek. Eminim ki; dün buğdayda bugün etteki arayışımız dış güçlere bize karşı geliştirilecek  politikalarda yeni ilhamlar veriyor. Gelecekte aç kalacağız aç!

İmralı canisi ve PKK’ya, Habur’da itibar sağlayanlar, bir ayda 19 şehide ne diyor?

Bu şehitlerin açılımınıza bir katkısı var mı? Halkın vergisi ile yayın yapan devletin televizyonu TRT’de beş şehidin verildiği gece canlı yayında Ferhat Göçer’le, İzel’le eğlence yapılıyordu, hiç mi sıkılmadınız? Milletin acısını  şarkıyla türküyle mi paylaştınız?

Şehitlerimize onların ailelerine hiç mi saygınız yoktu? Onların döktüğü kanla evinizde rahat ettiğinizi bilmiyormusunuz? Bu nasıl anlayıştır.

Buna destek olan ve ülkeyi ekonomik, güvenlik, terör, sosyolojik yapıyı parçalama ve dış politikada felakete götürenleri alkışlayanları anlamakta güçlük içerisindeyim.

Barzani’yi onurlandıran fakat Irak Türklerini görmezden gelen, içte ve dışta Türk varlığına musallat olan bu adamları halen anlamadınız mı? İslamcının, marksistin, bölücünün hepsinin bir olduğunu ve Türk Milletine karşı 1980 öncesinde olduğu gibi hücuma geçtiğini görmüyormusunuz?

Samsun’daki şehit polisler, Giresun’daki mayınlar, Tunceli’deki karakol baskını, Diyarbakır’da teğmenin şehit oluşu ve yaralı gaziler karşısındaki sessizlik ve pısırıklık sizi hiç uyandırmıyor mu?

Bunları örtmek için varsa yoksa Anayasa değişiklikleri, Danıştay saldırısı, Balyoz harekatı, İrtica eylem planı ve bitmez dava Ergenekon…

Eğer bu yazdıklarımızda yanlışlık varsa hepinizden af diliyorum ama eğer doğruysa bu bilançonun hesabını birilerinden hep birlikte sormamız lazım. Çünkü bu ülke bizim ülkemiz ve gidecek başka hiçbir yerimiz yok.

“Kurtuluş Savaşı”na tahammülleri yok

AKP İktidarı’nın kavramlarla kavgasını anlıyorum.

Anlamam hak vermem anlamına gelmesin. Yıllardır bazı kavramların karşısında yer alıp, sonra da o kavramların yer aldığı kurumlarla da geçinememelerine bir anlam veriyorum.

Ama Kurtuluş Savaşı ile ne problemleri var anlamak mümkün değil.

Anlayan biri varsa bu fakire de bir anlatsın lütfen.

Yedi düvel-i muazzama ya karşı, yalınayak başı çıplak, katıksız, silahsız bir mücadele vermiş bu ülke.

Kan vermiş, can vermiş, elimizde kalan son coğrafi kara parçasını “vatan” yapmış.

Yaptığı bu mücadelenin ismini de “Kurtuluş Savaşı” vermiş.

Bunun sizi rahatsız eden yanı nedir Allah aşkına. Anlatın da bu millet bir öğrensin.

Bu milletin derdi bir değil bin iken, Bakanlar Kurulu kalkmış 11 Mart 2010 tarihinde bir karar alarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın taşra teşkilatında yer alan “Kurutuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzeleri”nin adını,  “Cumhuriyet Müzesi” olarak değiştirilmesine karar vermiş.

Bu kararı, Devlet Planlama Teşkilatı ve Devlet Personel Başkanlığı’nın görüşlerine dayanan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yazılı talebi üzerine vermiş Bakanlar Kurulu.

Cumhurbaşkanı da onayladıktan sonra, 7 Nisan 2010 tarihli Resmi Gazete’de de yayınlanmış bu karar.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın asli görevi bu mudur?

Devlet Planlama Teşkilatı, nasıl olsa ekonomi ve kalkınmadan elini kolunu çekti, boş durmaktansa bu işlere baksın, Kurtuluş Savaşı’nı tarihimizden, milletimizin belleğinden nasıl silineceğini planlasın mı denmiştir kendisine?

Bir de Devlet Personel Başkanlığı’nın yamaklığına neden gerek duyulmuş anlayamadım.

Kararda DPT’nin önerisi olduğu dışında hiçbir açıklayıcı bilgi yok. Neden ve hangi gerekçeyle bu karara gerek duyulduğu hiçbir şekilde belirtilmiyor.

Acaba bu da yeni bir “Barış Açılımı” mı?

Kurtuluş Savaşı’nı bir “geriye gidiş” olarak gören bazı kişi ve çevrelerin telkini mi etkili olmuştur bu kararda, yoksa Brüksel’in AB’ye üyelik yolunda önümüze uzattığı “ön şart”lardan biri midir?

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, bu kararla Atina’ya daha şirin görünerek, daha fazla Yunanlı turistin ülkemizi ziyaret etmesini mi beklemektedir?

Her adımı hezimetle sona eren  “komşularımızla sıfır sorun diplomasi” doğrultusunda planlanan yeni bir “Barış Açılımı”nın parçası mıdır bu karar?

Eğer öyle ise soruyorum buradan; “Kurtuluş Savaşı” adı komşularımızla aramızda ne gibi bir “sorun” yaratmaktadır?

Müzelerimizden “Kurtuluş Savaşı” adının çıkartılmasına neden gerek duyulduğunu öğrenmek istiyorum ben.

Aklıma gelen bir şey var.

“Ulusal bayramlarımızı kaldırma” planlarının bir ön girişimi olmasın bu sakın.

Sapıklık, Sapkınlık, Gençlik vs…

0

Geleceğe dönük düşüncelerimde, projelerimde karamsar olmak istemem; ama Siirt’te geçen hafta yaşanan olay beni derin yaraladı, ülkemiz adına karamsarlığa düşürdü.

Olay şu:  Yatılı bölge okulu öğrencisi, yaşları 12-15 arasında değişen yedi sekiz  genç, kendi yaşlarına yakın bir kıza çirkin eylemde bulunurlar, bu eylemlerini fotoğraflayıp kıza şantaj yaparlar. Ondan iki, üç yaşında kız getirmesini isterler. Mağdur kız, deneni yapar ve getirdiği bebek yaşındaki kıza aynı çirkin hareketi yaparlar ve onu öldürürler. Hevesleri geçmez gözü dönmüş gençlerin, bir kız daha isterler. Getirilen bebek iki yaşındadır. Yapılan muamele aynıdır. Onu nehre atarlar, her nasılsa bu çocuk ölmez ve bulunur. Bu olay bir yıl gizlenir. Ancak “Hiçbir suç gizli kalmaz.” sosyal yasası işler ve sene-i devriyesinde birileri bu çirkin olayı medyaya servis eder.

Olayın geçtiği yer, Siirt; çocukların okudukları eğitim kurumu, yatılı bölge okulu. Yapılan iş, dünyanın en çirkin işi, insanlık ayıbı.

Olayı duyduğumda dakikalarca sükut ettim; sözün bittiği yerdeydim; kelimeler tükenmişti. Ağzımdan şu sözcükler döküldü: Sapkınlık, sapıklık, gençlik ve Türkiye!

Sapkınlık içinde, sapık insanların fazlaca bulunduğu ülke oldu Türkiye. Sözlükler, açıklamalarında, sapkınlık ve sapıklıkta, toplumun değer yargılarını esas alıyor. Oldukça yüzeysel, derinliksiz bir izah bu. Bazen toplumlar da sapkınlık içinde bulunabilir, sapık insanlar çoğunlukta olabilir. Tarih, sapıklık yüzünden batan toplumların örnekleriyle dolu. Sapkınlık ve sapıklıkta ölçü, insan gerçeği olmalı.

İnsan gerçeği açısından baktığımızda olay, baştan sona iğrenç. Bu olayda konu edilecek üç taraf var: Olayın mağdurları, olayı yapanlar ve gizleyenler. Mağdurlara söylenecek bir söz yok. Onların travmayı kolay atlatamayacaklarını ve ölünceye kadar olayı gizli bir ur gibi yaşayacaklarını sanıyorum. “Bu işi örtbas edelim.” diyerek olayı saklayanları, özellikle mağdur yakınlarını anlayamıyorum. Bu nasıl bir hazımdır ki, çocukları adına bu ahlaksızlığı kabulleniyorlar, yetkililere haber vermiyorlar? Bu hazmın nedeni, ya kız çocuklarına değer vermeme ya da bu tür sapkınlıkları kanıksama olabilir. Bu iki ihtimali düşünmek bile insanı kendi türünden soğutuyor. Yoksa insanlık tekrar cahiliye ahlakına mı bürünüyor, o karanlık devirlere mi dönüyor?

Olay faillerinin savunulacak, masum görülecek hiçbir tarafı yok. Nasıl bir çevreden, nasıl bir ortamdan, nasıl bir eğitimden, nasıl bir iklimden geliyorlar ki bu insanlar bu pisliği yapabiliyorlar? Ortada bir gerçek var; bu gerçeğin adı, pislik. Onu, bunu, geçmişi suçlayarak bir yere varılamaz. Çözüm üretmek lazım. Diken battığı yerden çıkar. Bu pisliğe sebep olan bütün haşerat tespit edilmeli ve temizlenmelidir. Şekilden ibaret, geçici çözümler değil, benim demek istediğim. Bataklığın temeline inilmeli. O kokuyu salan, bu eylemlere yol açan bütün nedeler bir bir ele alınmalı. Çözüm için gerekiyorsa, geçmişle yüzleşmekten kaçınılmamalı, olayı doğuran zihniyet irdelenmeli. Böyle bir ürünün yetişmesine sebep olan toprak tahlil edilmeli, mümkünse toprağın orijini değiştirilmeli.

“Biz neydik, ne olmak için neyi terk ettik; ne olmaya karar verdiğimiz halde ne olabildik?” demeli birileri. “Bu işte yanlışlık var.” demeli birileri. Sıra sayımında iki demek için bir demek gerekir önce. O “bir”in adı; kral çıplak. Ortaya konan bunca projeden, yapılan bunca çalışmadan, harcanan bunca zamandan sonra ortaya çıkan ürün, işte bu. “Alın, tepe tepe kullanın.” diyesi geliyor insanın. Gençliği mahvetti, ülkemizin geleceğini kararttı bu jakoben kafalar. Erkenden hayata küsen, duygularıyla hareket eden, üretmenin zevkine varamayan, idealden yoksun bir gençlik yetiştirdiler. Bu millete dayatarak uyguladıkları sistemleriyle eğitim değil, eritim yaptılar. Ülkemizin geleceğini erittiler. İstedikleri buysa, alkışlamak gerekir kendilerini.

“Kem alat ile kemalat olmaz.” demiş atalarımız.  Hocasının dergahına bir tek eğri çubuk sokmayan Yunus Emre’lerin ahlakına ihtiyacımız var. Bulunduğumuz yeri, geldiğimiz ve gideceğimiz yönleri bir daha gözden geçirmemiz gerekiyor.

 

Bir Umre ziyareti ve düşündürdükleri

Yakın zamanda yaptığım umre ziyaretim sebebiyle dikkatimi çeken hususları yazmak ve ilgililerin bilgisine sunmak istedim.

  • 1- Hac’ca ilk defa 1980 yılında Kızılay’la sağlık görevlisi (tabip) olarak gitmiştim. Daha sonra da belirli aralarla gitmek nasip oldu. Hacılarımızın diğer ülke hacıları ile kıyaslandığında her geçen sene daha gençleşme, bilinçli olma ve ziyareti daha bilinçli yapma yönünden iyileşmekte olduğunu gördüm. Bu sebeple bu çalışmalara katkı veren başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere her kişi ve kuruluşa teşekkür etmek gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu çalışmaların geliştirilerek devamını diliyorum.
  • 2- Suudi İdaresinin ziyaret bölgelerine yaptığı hizmet ve yatırımların bu ibadetin ifasında önemli rahatlıklar ve imkânlar sağladığını görmekteyiz Gerek Mekke’de, gerekse Medine’de temiz su, tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik yapılanlar, çevre temizliğindeki gayretler, hac ibadetinin uygulanmasındaki rahatlatıcı imar faaliyetleri, ziyaret yerlerindeki hacıların ibadet ve ziyaret ihtiyaçlarına yönelik kolaylaştırıcı ve rahatlık sağlayıcı imkanlar (bu sene gördüğüm Medine’i münevvere’deki cami çevresindeki şemsiyeler gibi) teşekkürler ettiğimiz hizmetlerdir. Allah razı olsun ve hizmet gayretlerini arttırsın.
  • 3- Bu dini vecibenin yerine getirilmesi ve Hz.İbrahim’in doğduğu kuzey Mezopatamya bölgesi ile ilişkilerinin yoğunlaşabilmesi için HİCAZ Demiryolu projesinin hızlandırılması, buna URFA-MARDİN-MUSUL-KERKÜK-BAĞDAT bağlantılarının da yapılması kanaatimi paylaşmak isterim. Ulaşımdaki böyle bir imkân, dini turizmi daha da canlandırarak, İslam ülkeleri insanlarının ikili ilişkilerini her yönü ile daha da geliştirecektir.
  • 4- Özellikle Mekke’de, hele hele Kâbe’ye yakın bölgelerdeki ÇOK KATLI OTELLER anlayışının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu kutsal şehri doğal dokusundan uzaklaştıran (ki bu doğal doku KABE’nin o alandaki farklılığını vurgulayan bir özellik idi) ve LASVEGAS’laştıran bir şehir görüntüsüne (bu benzetmeden tahaccüp ederim) benzeştiren şehirleşme anlayışının dinimizin insan, şehir ve hayat anlayışı ile örtüşmediğini düşünüyorum. Yıkılan Ecyad Kalesinin yerine yapılan, Kâbe’yi yutuverecekmiş gibi duran bir ejderha edasına bürünmüş otelin duruşunu, hacılara getirdiği tüm kolaylıklara rağmen doğru bir tercih olarak düşünemediğim gibi, bu tür konulara hassas ve ilgili insanlarla yaptığım görüşmelerden’de aynı kanaati paylaştığımı belirtmek isterim.
  • 5- Kalabilen tarihi eserlerin muhafazası ve güncel fonksiyonlarla hizmete kazandırılması gerekir. Abbasiler döneminde yapılıp Osmanlı’lar zamanında kubbelendirilen revnakların, tavaf alanını genişletmek düşüncesiyle yıkılacağı DEDİKOSU bile içimizi ürpertmektedir. Böyle bir şeyin niyeti bile olmamalıdır. O kutsal beldeye daha önceden hizmeti geçmiş devlet ve milletlerin hatırası önemsenmeli ve buralar korunmalıdır. Arafat’taki suyolları, Mekke ve Medine’deki diğer tarihi yapılar korunmalı ve bir şekilde hizmet verir hale getirilmelidir. Çok azı kalabilmiş bu eserlerin Diyanet Vakfına destek verilerek çok hızlı bir şekilde imar ve inşası hususunda yapıcı gayretlere ihtiyaç vardır. Gerek Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün, gerekse Başbakanımız, Sayın R.Tayyip Erdoğan’ın, Suudi yönetimindeki saygı ve itibarı bu konuları çözmeye yetecektir inancındayım.
  • 6- Şehir merkezleri dışındaki ziyaret yerlerindeki (Arafat-Sevr dağı-Nurdağı… vs.) temizlik, emniyet, ziyaretçiye sunulan diğer hizmetler yönünden basit tedbirlerle daha iyi hale getirilebilir. Hatta her iki dağ ziyaretçileri için teleferik sistemi kurularak daha kolay, çabuk ve seri görme imkânına kavuşturulabilir. Çevre temizliği ise kolayca temin edilebilecek bir diğer önemli husustur.
  • 7- İletişimde Müslüman ülke dilleri ve tabiî ki Türkçe daha çok kullanılmalıdır.
  • 8- Yüksek okullarımızda İslam ülkeleri öğrencilerine daha çok kontenjan ve imkân sağlanarak ilişkiler güçlendirilmelidir.
  • 9- Hizmet sektörünün her kademesinde Türk’lerin daha çok olması oraların hizmet standardını yükseltecek, bizdeki eğitimli genç insanlarımıza da istihdam imkânı sağlayacak özelliktedir. Bu yönde çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyorum.
  • 10- Beş kattan daha yüksek otellere yerleştirilen hacılara acil tahliye eğitimi verilmesi uygundur. Hacılarımız içinden 10 veya 20’de bir kişiye yardımcı rehber sıfatı verilerek böyle bir eğitimden geçirilmelidir. Allah korusun yangın gibi olabilecek acil bir durumda bilgilendirilmiş ve eğitimden geçirilmiş vatandaşlarımız diğer insanlarımıza yol göstermede önemli bir görevi yerine getirirler. 1990’daki tünel faciasını yaşamış ve kıl payı ölümden kurtulmuş bir kişi olarak sağdan yürüme bilgi ve alışkanlığının bile ne kadar basit fakat önemli bir husus olduğunu hatırlatmak isterim.

Bu ve benzeri konular hem ülkemiz hem Suudi yönetimi, hem de hac görevlisi ve hacılarımızın ilgilenmesi gereken konulardır. Atılan her doğru adım dini yaşantımızdaki güzellikleri ve iyilikleri arttıracaktır.

 

Soykırımı Tanımalısınız!!!

Yine bir 24 Nisan geldi. Ermeniler ve Ermeni yandaşı olmaktan nemalananlar ayaklandı. Neymiş efendim “soykırım” olmuş. Türk Milletini arkadan vur, her türlü melaneti yap, soysuzluğun daniskasını gerçekleştir sonrada ağla. Ermeniye sadece mendil vermek lazım.

Ermenilerin ne menem bir millet olduğunu anlamak için Hocalı katliamına bakmak, yeterde artar bile. Eğer Türklerin tarihte buna benzer değil, ufacık bir katliam yaptığını ispat ederseniz hemen Türk Milletine mensubiyetten vazgeçeceğim.

Yok kardeşim yok! Yeryüzünde Türklerin gösterdiği hoşgörüyü, anlayışı ve insan sevgisini gösterebilen başka bir millet daha yok…

Kendisine kurşun atanı bile belki insafa gelir diye sırf  yaradılmışların en şereflisi olduğu için başını okşayarak kucaklayan ve onu sevgi ile bağrına basan başka bir millet daha yok bu yeryüzünde.

Hamile kadının karnındaki çocuğun cinsiyeti için yazı tura atan ve sonra karnını yararak cinsiyet tespiti yapan ve de süngüsünün üstünde henüz nefes almamış insan yavrusunu katleden bir Türk göremezsiniz. Ancak tarih hem de çok yakın bir zamanda böyle Ermenileri Hocalı’da  görmüştür.

Ermeniler, kendilerini daima korumuş ve kollamış olan Türk Milletini, Rusların ve diğer güçlerin kışkırtması sonucu arkadan vurmuştur. Dün kuvvetle Rusların kullandığı Ermeniler bu gün başta ABD olmak üzere bir çok güç tarafından Türklere karşı kullanılmaktadır.

İnsanın hadi ordan diyesi geliyor ama dünya artık o dünya değil. Bizi suni bir Ermeni meselesi ile meşgul ederek enerjimizi boşa çıkarmak isteyenlere karşı yine akılla dolu, doğru politikalar izleyerek karşılık vermeliyiz.

Dünyanın patronluğunu başka birine kaptırmak istemeyenler güçlü bir Türkiye istemiyor. Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olması haçlı zihniyetinin hiç kabul etmek istemediği bir şey. Hele birde Türk Dünyasının birliği ihtimali var ki bu ihtimal onların uykusunu kaçırıyor. Onun için devamlı surette suni meseleler üretmek  kaydıyla Türkiye meşgul ediliyor.

Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun  son 300 senesi ile genç Türkiye Cumhuriyetini 87 yıllık ömrü buna benzer sorunlarla uğraşmakla geçmiştir. Bu sebeple kalıcı ve istikrarlı stratejik hamleler içeren plan ve politikalara ihtiyaç vardır.

Yapılması gereken en önemli şeylerden biri, iç ihanetin afişe edilmesidir. Haydarpaşa Garında ve Taksim Meydanında sözde Ermeni Soykırımının tanınmasını isteyenlerin kim olduğunu Türk Milletinin bilmek ve tanımak hakkı vardır.

Düşünce özgürlüğünün bir insan hakkı olduğunu kabul etmekle birlikte bukalemun gibi davranarak Türk Milletine ihanet içinde olmanın yine Türk Milletine çok büyük bir haksızlık olduğunu belirtmeliyim.

Daima vurguladığım bir husus var. Yine tekrar etmek istiyorum. Türk Milletine yapılan bu haksızlığa cemaat ve tarikatların, minberleri ve kürsüleri işgal etmiş olan din adamlarının, sözde STK’ların, siyasal İslamcı medya ve bunların mensubu  gazetecilerin ve buna benzer olanların tepkisini görüyormusunuz?

Amerika’nın Iraktaki 1.5 milyon müslümanı katledişine ses çıkarmayıp sadece Türk ordusunu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarını hedef alıp yıpratmaya çalışan dinler arası diyalog ihanetinin mimarı kürtçü – Amerikancı cemaat acaba Ermenilerin bu taleplerini için ne diyor merak ediyorum doğrusu?

Cami cemaatini kandırıp, İslamiyeti kullanarak iktidar olanların Ermenilere ibadet için hazırladığı Van’ın Akdamar Adasındaki tören sebebiyle Türkiye Ermenileri Ruhani Meclis Başkanı Aram Ateşyan “Akdamar’da sınırlama olursa ayin yapmam” küstahlığı içinde “Biz hem kilisemizin isminin yazılmasını hem de haçın konulmasını istiyoruz” diyor.

Nerede bu taklacı cemaat ve tarikatlar. Onlar niye “Erivan’da yok edilmiş camilerimizden birinin yeniden ihyasını, Erivan semalarında ezan seslerini duymak, yine Erivan’da alnımızı secdeye vardırmak istiyoruz” diye haykırmıyorlar. Ama Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşı olarak ben hepsini talep ediyorum.

Evet! Soykırım vardır ama bu soykırım Türk Milletine karşı yapılmıştır. Sadece 1821 – 1922 yılları arsında Balkanlar’da 5.5 milyon Türk katledilmiştir. Balkan Savaşlarında katledilen Müslüman Türkün sayısı 632 binin üzerindedir. Bu rakamları ben değil dünyanın  tanıdığı araştırmacı Justin McCarthy veriyor.

Balkanlarda Türklere karşı yapılan bu soykırım tanınmalıdır. Türk Milleti bu soykırımların peşine düşmelidir. İnsanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olan “Balkanlarda Türk Soykırımı” dünyanın önüne getirilmelidir. Bu yetmez diyorsanız başta Ruslar, Çinliler olmak üzere Türk Dünyasında yapılan ve Prof. Dr. Turan Yazgan’ın hesabına göre katledilen 150 milyon Türkün hesabı suçlulardan sorulmalıdır.

Bunlar Türkün öldürülürken bile kendisini korumasını bir kabahat olarak görüyorlar. İstiyorlar ki Türk ölürken bile ses çıkarmasın. Uyan be Türk uyan artık…

Çanakkale Savaşı’nın Gurbetteki İki Kahraman Şehidi

Çanakkale savaşlarından yaklaşık üç yıl önce, Padişah Sultan Mehmet Reşad’ın iradesiyle, 350 kişilik bir askeri birlik Hindistan’a gönderilir. Birlik, işgalci ve emperyalist İngilizlere karşı savaşan Müslüman Hindistanlılara katılır. Silah ve mühimmat açısından kısıtlılık ve yetersizlik yüzünden uzun süren mücadele sonunda savaşı kaybederler.  Bu arada kırk kadar Osmanlı askeri de İngilizlere esir düşer.

İngilizler bu kırk Osmanlı esir askerini gemide çalıştırmaya başlar. Gemi, Avustralya’ya yola çıkar. Esir Osmanlı askerlerinden ikisi, bir plan yapıp gemiden kaçarlar. Bir süre gizlendikten sonra Avustralya’da iş sahibi olup çalışmaya başlarlar.

Avustralya’nın Silver City kentinde Karadenizli Menteşoğlu Molla Abdullah aile mesleği olan dondurmacılık, Afyon Kara Hisarlı Tarakçıoğlu Gül Mehmet’te baba mesleği olan kasaplık yaparlar. Bulundukları ortama ve koşullara uyum sağlamış, çalışkan ve dürüst iki Anadolu insanı olarak tanınarak  çevrelerinden sevgi görürler.

Ancak 1915 yılında Avustralya, Çanakkale’ye asker gönderince Tarakçıoğlu Mehmet ile Menteşoğlu Abdullah bir araya gelerek bir durum değerlendirmesi yaparlar. Avustralya, mademki Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir. Bizde birer Türk askeri olarak bu savaşta yer almalıyız kararını verirler. 

Eylemlerine başlamadan önce silahlanırlar ve gerekli hazırlıkları yaparlar. Bu arada Avustralya devleti başbakanına yazdıkları bir mektupla savaş ilan ederler. Mektupları kısa ve özdür. Mealen ; “Sayın başbakan, duyduk ki devletimize savaş açmışsınız. Çanakkale’ye  asker göndermişsiniz. Biz de sizinle savaşacağız. Bilginiz olsun. “imza Osmanlı askerleri Menteşoğlu Abdullah ve Tarakçıoğlu Mehmet.

Doğal olarak hiç yetkili bu mektubu dikkate almaz.

İki Osmanlı askeri öncelikle Broken Hill bölgesindeki White Rock’ta (Karlı Kayalar) mevzilerini hazırlarlar. Daha sonra savaş planlarını uygulamaya başlarlar. İlk önce bölgeden geçen tren yolunun viraj kısımlarındaki raylarını sökerek pusuya yatarlar. Peş peşe 3 treni devirirler. Trende bulunan askerlere ve mühimmatlara ağır zarar verirler. Planları gereği ikinci uygulamalarında, bölgede bulunan 8 karakolu basarlar ve karakoldaki askerlerin tamamını etkisiz hale getirirler. 

Avustralya yetkilileri peş peşe gelen bu felaket haberleri ile  şaşkına dönerler. Sonunda biri, iki Türk askerinin yazmış olduğu mektubu hatırlar. Ve derhal bölgeye 250 tam teçhizatlı bir askeri birlik gönderilir. Birkaç gün sonra Molla Abdullah ve Gül Mehmet’in yerleri tespit edilir. İki kahraman askerimiz son kurşunları bitinceye kadar savaşırlar ve şehit olurlar. 

Konu ile ilgili bilim adamlarımızın ve bazı yazarlarımızın zaman zaman yaptıkları açıklama ve yorumlarla  bu önemli tarihi olay gündeme gelmektedir. Zira hadisenin “Battle Of Broken Hills” yani Broken Hill Savaşı adıyla resmi Avustralya savaş tarihine girdiği bilinmektedir. 

Şimdi Avustralyalılar White Rock’a Türk Kayalıkları adını vermişler. Dış İşleri yetkililerimiz bu alanda bir anıt dikilmesini ve anıta Atatürk’ün, Anzaklar için söylediği kucaklayıcı sevgi ve barış dolu beyanatının “Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar: burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlarda evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”  

Aynen  anıtın gövdesine  yazılması için girişimde bulunmuşlardır. 

Çanakkale Zaferimizin 95. yılında ülkelerinin istiklâli, bekâsı ve kutsal saydıkları değerleri uğruna hayatlarını gözünü kırpmadan feda etmiş olan kahraman askerlerimizi minnet ve şükranla anarken aynı ideal uğruna binlerce kilometre ötede şehit olan bu iki büyük kahramanımızı da aynı duygularla sevgi ve saygıyla anıyoruz. 

 

AKP Hükümeti ve Murphy Kanunları

Murphy Kanunlarını çoğunuz duymuşsunuzdur. Edward Murphy‘nin (1918-1990) hayat tecrübelerinden yola çıkarak ortaya koyduğu esprili ama aslında ciddi bir temel üzerine oturtulmuş kurallardır. Yaşanmış bazı durum ve tersliklerden mülhem olarak ifade edilmiştir. Zaman içinde pek çok kişi benzer terslikleri Murphy Kanunu adı altında listeye eklemiş, kurallar anonim bir hal almıştır.

 Murphy Kanunları’nın temeli şu söze dayanır:

“Eğer bir işi halletmek için birden fazla ihtimal varsa ve bu ihtimallerden biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa; kesinlikle bu ihtimal gerçekleşecektir.”

Hükümetimizin ve iktidar partisi AKP’nin yapmak istediği icraata dair önemli gelişmeleri, Murphy Kanunları çerçevesinde incelemek ilginç olabilir.

Hükümetimiz, Murphy Kanunu’nuneğer kötü giden bir işi kendi haline bırakırsanız, durum kötüden daha kötüye gidecektir” diyen maddesini ciddiye alarak çok önemli konularda cesur çıkışlar yapmakta.

Hükümet bu çıkışları yaparken de her iş düşündüğünüzden daha uzun sürer kuralının sonuçlarına katlanmayı da göze almış olmalıydı.

************************

KIBRIS POLİTİKASI: Dış politikamız “herkesten önce bir adım atmak ve komşularla sıfır problem” tezi üzerine oturtulmuştu. Uzun yıllar boyu çözülemeyen problemlere kısa yoldan çözümler üretme iddiasıyla yola çıkılmıştı. Bu politikanın gereği olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde önce Rauf Denktaş‘ın yerine M. Ali Talat‘ın seçilmesi desteklenmiş, sonra “Annan Planı‘na” Kıbrıs Türk Halkının evet (yes be annem) denilmesi sağlanmıştı.

Oysa Murphy diyordu ki, “kestirme, iki nokta arasındaki en uzun yoldur.Nitekim Kıbrıs’ta Rumlar, Annan Planı’na hayır demişti. Aradan geçen zamandan sonra da “çözüm” yerine, Hükümetimizin desteklediği M. Ali Talat‘ın seçimlerde yenilmesi, yerine Denktaş’la benzer görüşleri savunan Derviş Eroğlu‘nun gelmesi ile yeni ve uzun bir süreç başlamış oldu.

ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ: Aynı politika gereğince “Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesi” adına bu ülke ile ABD gözetiminde protokoller imzalanmıştı. Gelişmeler Hükümetimizin istediği gibi olmadı. Protokoller Ermenistan parlamentosunda görüşülmeden geri çekildi ve süreç donduruldu. Soykırımı tanıyan ülkelerin sayısı arttı. Obama yine soykırım demeden Türk devletinin soykırım yaptığını ifade etti. “Ufak bir arızayı gidermeye çalışırken, daha önemli bir arızaya sebep olursunuz” diyen Murphy’i yanıltmayan Hükümetimiz, Ermenistan’la ilişkileri düzeltemediği gibi, Azerbaycan‘la kardeşlik münasebetlerimizi bozdu ve bunun ilk sonucu, Azeri doğalgazı fiyatının artması ve bir milyar dolarlık ilave doğalgaz faturası ödemek olarak karşımıza çıktı.

KÜRT AÇILIMI: “İyi şeyler olacak” denerek “Kürt Açılımı/ Demokrasi Açılımı” başlatılmış, “analar ağlamayacak”, “terör bitecek” sloganlarıyla 40 yıldır çözülemeyen meseleyi çözmek iddiasıyla harekete geçilmişti. Murphy’nin kuralı burada da devreye girdi: “Bir iş, önemiyle doğru orantılı olarak ters gider.” Yani ne kadar önemli bir işe kalkıştı iseniz, işlerin ters gitme ihtimali o kadar yüksektir. Habur‘da yaşanan rezaletin millet vicdanında açtığı yara o kadar derin oldu ki, anketlerde AKP’ye olan destek şiddetle düştü ve açılım rölantiye alındı. Terör de bitmediği gibi, teröristbaşının İmralı’dan verdiği talimatlar gereğince yeniden tırmanışa geçti. Üçü PKK’nın son karakol baskınında olmak üzere, dün de beş şehit verdik.

**************************

ÇIKARILABİLECEK DERSLER: Murphy’nin bütün bu olumsuz kurallarının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir kader midir? Gerekli hazırlık ve tedbirler alınsaydı bu olumsuz sonuçlar çıkar mıydı? Murphy’nin tavsiyesi şöyledir: “Seyahate çıkarken, ihtiyacınız olan elbiselerin yarısını ve ihtiyacınız olan paranın iki mislini yanınıza alınız.”

1- AKP, Meclis çoğunluğuna güvenerek öngörebildiği tedbirleri alarak hareket etmeye çalışıyor. Ancak Murphy’nin işaret ettiği öngörülemeyen ihtimallerin oluş yüksekliğini hesaba katmıyor. Mesela şu sıralar Anayasa değişikliği paketini birinci tur oylamada 330 oyun üzerinde oylarla (referanduma gidilmesini gerektirecek oy çokluğu ile) geçirmeyi başardı. Bu yeniden bir özgüven yükselmesine yol açtı. Tabii bu da geçecektir. Çünkü herkesin kabul edebileceği bir Murphy kuralı da şudur: “Kendinizi iyi hissediyorsanız kaygılanmayın, geçer.” Ve daha da acısı,  “işler yolunda gittiği zaman mutlaka bir terslik vardır.”

2- AKP’nin, Muhalefeti, Yüksek Yargı’yı ve TSK’yı yaylım ateşi altına alarak kontrol ettiği inancıyla yaşadığı bu iyilik hali, aynı zamanda bir tehlikeyi de işaret ediyor: “Eğer düşman menzil içinde ise sen de öylesindir.”

3- Yine de biz dostça başka bir Murphy kuralını daha hatırlatalım: “Bir işin ters gidebileceği dört muhtemel yol varsa, çok geçmeden ortaya bir beşinci yol çıkacaktır.” AKP, dört muhtemel tersliğe göre gerekli tedbirleri almış olmaya güvenmek yerine beşinci, altıncı terslik ihtimallerine göre, muhalefetle mutabakat yolunu seçse herhalde daha uygun olurdu. Zira “iş bir kere çorba olmuşsa, düzeltmek için yapacağınız her şey durumu daha da berbat eder.”

*******************

SİYASİ MANZARA: Murphy’nin kuralları bunlardan ibaret değil. Bunlardan bir kaçını günümüz olaylarına uyarlamaya çalışınca aklıma geliverenler şunlar: İktidar- muhalefet arasındaki diyalogu anlamak için, İki monolog bir diyalog oluşturmaz.”

Çok konuşan, konuştukça belagatin şehvetine kapılıp daha çok konuşan siyasiler için bir uyarı,  “konuşmanızda bir yanlış yapana kadar kimse sizi dinlemiyordur.” Ve sanki Başbakanımız için söylenmiş, İnsanlar gerçekleri arar, fakat hep kendi görüşleri doğrultusunda ilerler.”

AKP Grup toplantısında Anayasa değişikliklerine olumlu oy veren AKP’li milletvekillerini “tarihe geçtiniz” tarzı etkili sözleriyle motive eden Başbakan Erdoğan’ın sözlerinin arka planında şu kural olabilir mi? “Şüpheye düştüğünüzde, ikna edici olmaya çalışın.”

Murphy Kanunlarının bu kadar anonim hale gelmesi boşuna değil, bir hikmeti olsa gerek.

Ne yazık

Nedense gülmedi baharda bile,
Mutluluk muradım dallarda kaldı.
Bülbülüm cefada geldi de dile.
Gülüme hasretim kollarda kaldı.

Ne senden bir haber aldım aylarca.
Nasibimden bana düşen paylarca.
Bekledim ne oldu? sanki yıllarca.
Tükendim gözlerim yollarda kaldı.

Efkarın elemin izi var bende.
Dermanı bulunmaz sızı var bende.
Mutlaka dönerim sözü var bende.
Ne yazık yeminler dillerde kaldı.  

Değerlerimiz ve değer kırılmaları üzerine(2)

Henry David Thoreau Tüm dünyada Özellikle “sivil itiatsizlik” üzerine 1849’lı yılında yazdığı deneme yazısı ve herkesin bildiği ” Waldo, sen denen burada değilsin?” ifadesi ile tanınan Amerikalı bir yazar, ilk çevreci ve naturalistir. Bu olay nedir dersek eğer; Henry David Thoreau, Amerika’nın Meksika’ya karşı yürüttüğü savaş sırasında konan vergiyi, ‘Ödediği vergiler ile bir insanı öldürmek üzere kullanılmasın’ gerekçesiyle vergi vermeyi reddedince bir gece hapiste yattı. Kendisinden 14 yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan dostu arkadaşı Ralph Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere hapishaneye gittiğinde aralarında şöyle bir konuşmanın geçtiği anlatılır: “Henry, neden buradasın?-Waldo, sen neden burada değilsin?

Eğer toplum olarak kaliteli insani değerlerimiz olduğunu savunuyorsak ve bu değerlerin kaybolması konusunda endişelerimiz varsa. Bu değerlerimizin elimizden göz gör göre kaydığını görüyorsak ne yapıyoruz?… En basitinden İnsanın doğumundan itibaren gelişen doğum, kırk meselesi, ilk yürüme, ilk diş çıkışı, ilk yaşı, sonraki yaş günleri, okul mezuniyetleri, kız isteme, söz, nişan, evlilik, kariyer yükselmeleri, hastalık, ölüm, sonrası 7’si 40’ı 52’si gibi tören mesabesinde yaptığımız alışkanlıklarımız var. Bakın bu törenlerin hangileri bize özgün hangileri diğer dünya devletleri ile aynı veya melezleşmiş!.

Kendini mili ve manevi değerler çok saygılı olduğunu söyleyen ve bunun dışındaki (haklı olarak) dışarıdan gelen adetlerin yozlaşmalar neden olacaklarını söyleyen kişi, gurup ve cemaatlerin bu temel törenlerde eli kolu bağlı olduğunu görmüşüzdür. Ne olduysa özellikle 1980 sonrası düğünle ile mevlütler aynı olmuştur. Camilerde pilav üstü tavuk veya et ilave birde tatlı, ayran, su. Bazılarında da pide ayran. Bu bir mevlüt törenimidir? yoksa nişan törenimidir? düğün törenimidir? Sünnet törenemidir? Anlaşılamaz, eğer tören ile bir yakınlığınız yoksa. Sizce ne oldu da toplum kendine özgün törenler oluşturamayıp, ithal ve melezleştirilmiş törenlere rağbet etmiştir?

Toplum köyden kente geçiş sürecinde bir çok adet, gelenek, görenek gibi değerlerini oralarda bırakmış veya kente getirdiklerini de bir süre sonra melezleştirerek veya kentte olana uydurarak devam etmiştir.

Kendini milli ve manevi hassasiyeti olan kişi ve topluluklar olarak addeden herkese soruyorum? Neden biz bu fikirlerimize uygun kişilikli kimlikli davranışlar geliştiremiyoruz? Neden biz “fikirlerimizin olduğu yerde değiliz.”

Her milletin tarihsel süreçlerinde oluşturdukları değerler vardır. Bu değerlerde aynı canlılar gibidir, doğar zamanla gelişir kullanılır ve çeşitli sebeplerden değerler kaybolur kullanılmaz hale gelir(ölür). Tabi ki bu değerler; dil, bölge, kültür, din ve diğer parametrelerle birlikte oluşur ve o mille özgü motifleri üzerinde taşır.

Teknolojik gelişmeler, yeni dünya düzenindeki ulus kavramındaki değişiklikler, dünyanın küreselleşmesi ile birlikte de, yerleşik kültürler, değişimler karşısında ciddi tehdit altındadır ve savunmasızdır. O zaman bizler değerlerimizi sürdürebilir kılmak için özünden bir şey kaybetmeden, günün şartlarına uygun haline getirmeliyiz, dönüşmesini istemediğimiz değerlerimizi de sürdürülebilir hale getirmemiz yolunda caba sarf etmemiz gerekiyor.

Henry’nin iki sözünü hatırlatarak bitireyim “Ahlaktan önce amaç. Sadece iyi olmayın, bir şeyler için iyi olun”, “Durumlar değişmez, biz değişiriz“.