19.1 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1263

Japonya Dedikleri ve Alperenler

0

Tarih 07 Mart 2010.  Japonya.  Kyoto’dan Hiroşima’ya gidiyoruz. Gece saat 21:10. Trendeyiz. .  Dışarısı karanlık ve yağışlı. Çok merak etmeme rağmen bu ilk gelişimde Japonya’nın  dağlarını ve köylerini göremiyorum.  Bu nedenle çantamdaki kitabı çıkarıyorum. Kitap Harun Tokak’ın Işık Süvarileri.

Tren çok hızlı. Başka bir trenle karşılaştığımızda dışa doğru savruluyoruz. Tren savruluyor ben daha fazla savruluyorum. Kitabı okuyorum. Bir Mekke’de bir Japonya’dayım. Bir Türkiye’de bir Kazakistan’da veya Kırgızistan’dayım. Savrulma daha ilk sayfalarda başladı.
“Ey sonsuzluğun sahibi sana gelmek istiyorum”. Ve bu sözün sahibine ağlayan Kırım’lı Alperenler.  Demek ki benden başkaları da ağlamış Muhsin Başkan’a.  Hem de ta Kırım’da. Onların gözyaşları beni Japonya’da vurdu.
Bir de Süleyman’ın selamı var. Bu selama layık birini bulmam lazım. Ona doğrudan “akrabalarıma selam söyle diyen Süleyman’ın sana selamı var’ diyeceğim yekten.

Kitabı okumaya devam ediyorum. Arif Ateş’in İpek Yolculuğu. Her bir durakta önden giden atlılar. . .  Ülkemden 10. 000 km uzakta, kısa sürecek gurbette bu Alperenleri bir kere daha takdir ediyorum.
Çalıştığım fabrikanın TPM uygulamaları için Dünya çapında verilen başarı ödülünü almak için bir grup arkadaşımla Japonya’dayım. Türkiye’de gece yarısı başlayan uçak yolculuğumuz akşamüstü Kyoto’da sona erdi.  Şimdi trendeyiz ve Hiroşima’ya varmak üzereyiz. 
Hiroşima’daki otel odasını ağır sigara kokusu nedeni ile değiştiriyorum.  İlk intibam iyi değil.
Ertesi günü yürüyerek Hiroşima’ya atom bombasının atıldığı bölgeyi ve müzeyi gezdik.  Bombanın 500 metre üzerinde patladığı binanın çıplak kubbesi  korunmuş.
Müze herhangi bir düşmanlık empoze etmeden, şimdiki zaman için çok masum sayılabilecek bu ilk bombanın etkisini çok güzel gözler önüne seriyor. 
Adeta Önce/Sonra Kaizeni yapılmış.  Şehrin eski halini ve bomba sonrası halini canlandırmışlar.  Açık alanda, ölenlerin küllerinden küçük bir tepe yapılmış.  Sempatik bir anıtta yapılmış.  Önünde kendi dinlerine göre dua ediyorlar.  Tapınaklarda dua edilen yerlerde dikkatimizi çeken bir konu da, önce bir kutuya para atılması sonra dua edilmesi olmuştu.  Demek ki para herkese lazım.
Öğleden sonra Miyajima adasına gidiyoruz. Burada meşhur Şinto tapınağı var.  Ahşaptan yapılmış, turuncu renkler hakim ve deniz üstünde.  Japonya’nın 3.  en güzel manzarası olarak ifade edilen deniz içindeki turuncu tapınak kapısı burada.  Adada elimizle geyik besledik.  Bizdeki sokak kedi ve köpekleri gibi geyikler turistlerin peşinden giderek yiyecek dileniyorlar.  Hatta lokantaların, büfelerin önünde bekleşip içeri bakarak birşeyler koparmaya çalışıyorlar.

09 Mart 2010.  Toyota müzesine gidiyoruz. Kyoto-Nagoya trenindeyiz.  Işık Süvarileri’ni okumaya devam ediyorum. Sayfalar tren kadar hızlı akıyor.  Bekir Berk. . .  Kefenini yanında taşıyan adam.  Efsane avukat.
Ardından Hz İbrahim ve Ateşi.  Ateş, Nemrut’un ateşi değil.  Hanımını ve oğlunu yanan bir çölün ortasında bırakmanın ateşi. . .
“Kışla baharın kavgasını mutlaka bahar kazanacak.  Sen o zaman çiçeklerine, meyvelerine yeniden kavuşacaksın. ”
Kudüs’te 1917 de bırakılan artçı birliğin onbaşı Hasan’ı nöbette hala. 57 yıldır. .  Geçen gün üzerinden geçtiğim Kırgizistan’ın Tanrı Dağlarının ortasında “Narin Türk Lisesi” bir başka nöbette.

Japonya’ya giderken bu kitabı niye seçtim bilmiyorum.   Ama anladım ki bu kitap bir “Gurbet ve Kurbet” kitabı.  Ya gurbette okunmalı ya da gurbeti içinde duyarak okumalı.
Bu sefer yolculuğumuz gündüz.  Arada başımı kaldırıp dışarı bakıyorum.  Sık sık yerleşim yerleri var. Koyu gri ve ıslak çatılı evler. Küçük ve yanaşık düzen evlerden oluşmuş köyler.
Sıkılıyor ve  tekrar Işık Süvarilerini okuyorum:

“Gazze yanıyor. . .  Gazze Ağlıyor. . .  Gazze zorda. . . Gazze açık bir morg halinde. Kadınlar, kucaklarında korkudan gözleri büyümüş çocuklarla yine yollarda.  Herkes yine birbirine soruyor: Söyle anam söyle, Edirne düşer hangi yana”
Japonya temiz, çok temiz.  Yaşlılar temizleyecek çöp arıyorlar.  Ancak birkaç yaprakla yetiniyorlar.  Yollar, kaldırımlar kusursuz.  Körler için özel çıkıntılı taşlar kaldırımlarda, trafik ışıklarının önünde, alışveriş mekanlarında, toplu ulaşım sahalarında özel bir intizamla döşenmiş.  Metro ve trenlerin duracağı ve kapıya denk gelecek yerler peronlarda işaretlenmiş. Herkes buralarda “tek sıra” oluyor.  Ve tren durduğunda tam yerinde duruyor.  Zaten peronların kenarları da korkuluklu.  Korkuluk olmayan yerlere vagon kapıları denk geliyor. Birçok Avrupa kentini gezdim ama bu uygulamayı ilk defa Japonya’da gördüm. Japon farkı…

Bu küçük adamlar 5S i şehirlere uygulamışlar.  Şehir içinde lüzumsuz bir şey göremiyorsunuz.  Arabalar, evler, yayalar, duraklar, çizgiler, ışıklar, görevliler olması gerektiği yerde ve olması gerektiği kadar.
Bütün otopark çıkışlarında özel giyimli, giysisi üzerinde ışık bulunan ve ellerinde ışıklı bir jop (!) olan emniyet görevlileri  mevcut.  “Safety first” yani.
Son derece çalışkan, uysal ve nazik bir millet Japonlar.  Sosyal hayatlarında bir çeşit kumar olan paçinko önemli bir yer tutuyor. Yaşlı-genç, kalabalık ve gürültülü bir ortamda kumar makinalarının önünde düğmelere basarak 7-8 mm çapındaki demir bilyeleri bir delikten geçirerek biriktiriyorlar.  Teknolojide bu kadar ileri gitmiş bu milletin çocukları nasıl oluyor da böyle saçma bir oyun-kumar neyse onun müptelası oluyor; anlaşılır gibi değil.
120 milyon insan Türkiye’nin yarısı kadar bir toprakta yaşıyor.  Verimlilik konusunda, yönetim teknikleri konusunda dünyaya bilgi ihraç ediyorlar. Dünyaya yayılmışlar.  Teknolojilerini ve kültürlerini taşıyorlar.
Önden giden atlılar geliyor aklıma,
Önden giden ışık süvarileri, önden giden Alperenler. . .
Dualarımız sizinle…
Bizim hayallerimiz ancak, gidiyordu oralara.
Siz hayallerimizi de geçtiniz
.

Mustafa Toka ve arkadaşları Miyajima Adasında geyik beslerken

Mustafa Toka ve arkadaşları Miyajima Adasında geyik beslerken

Şinto Tapınağı'nın denizden giriş kapısı

Şinto Tapınağı’nın denizden giriş kapısı

Kyoto Metrosu'nda tek sıra olmuş Japonlar

Kyoto Metrosu’nda tek sıra olmuş Japonlar

Caner Telli, Mustafa Toka hızlı trende

Caner Telli, Mustafa Toka hızlı trende

Selami Güven Antal, İsmail Kartal, Mustafa Toka hızlı trende

Mustafa Toka ve arkadaşları hızlı trende

Mustafa Toka hızlı trende tek başına

Mustafa Toka hızlı trende tek başına

Mustafa Toka samuray elbisesiyle

Mustafa Toka samuray elbisesiyle

Japonya'da her yerde görülen trafik güvenlik görevlileri

Japonya’da her yerde görülen trafik güvenlik görevlileri

Kadriye Hangül Aymelek, Mustafa Toka, İsmail Kartal ve Selami Güven Antal birlikte

Mustafa Toka ve arkadaşları

Japonya'nın 3. en güzel manzarası

Japonya’nın 3. en güzel manzarası

Kocaeli’nin Zencisi

“Biz bu ülkenin Zencisiyiz!” demişti bir tarihte Başbakan.

Bu “Zenci” sözcüğünü, mağdur edilen, hor görülen, fukara bırakılan halkın yerine kullanmıştı.

Deyim doğru ama kişi yanlış.

Başbakan’ın mağduriyeti yattığı birkaç aylık hapisle sınırlı.

O hapsi de nasıl yattığına bizzat tanık oldum ben.

Kasaba Cezaevinde sensörlü kapılar, kameralı koridorlar ile sağlanan bir güvenlik ağı.

Her gün ziyaretçi kabulü gibi, çok özel bir müsamaha.

Yemek, içmek derseniz, padişahlar gibi.

Tabii tek sorun, akşam kapalı olmak.

Ama o da “Başbakan yapacağız” sözü verilen bir adam için fazla bir fedakârlık değil.

Başbakan’ın, kendi tarifi ile “Zenci” olmasına sebep olabilecek ne mağduriyeti var, ne hor görülüyor, ne de fukara.

Fukaralık ne demek, Allahımıza hamd olsun,  “Dünyanın 8. Zengin Devlet Adam”ı bizim Başbakanımız.

Mağdur edilmek bir yana, elinde kılıç, astığı astık kestiği kestik. Herkesi mağdur etmekte beis görmüyor. Bunu 23 Nisan’da Başbakanlık koltuğuna oturan çocuğa da tavsiye ediyor üstelik.

“Hor görme” kısmına hiç girmeyeyim isterseniz.

Dolayısı ile deyimin doğruluğunu kabul etsek de, Başbakan’ın “Zenci” olduğunu kabul etmeyiz.

Ama bir “Zenci” tanıyorum ben Kocaeli’nde.

Bu “Zenci”, Dilovası.

Dilovası’nın“Zenci”liği kendisinden mi menkul, yoksa yöneten Belediye Başkanı’ndan mı kestiremedim bir türlü.

Geçen dönem Belediye Başkanı’nın MHP’li olmasına vermiştik,  Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin Dilovası’na sırtını dönmesini.

Dilovası Halkı da böyle düşünmüş olacak ki, halk hizmet alsın diye, bu kez Belediye Başkanı olarak AKP’li Cemil Yaman’ı seçti.

Ama heyhat gelin görün ki, Büyükşehir’in Dilovası’na bakışında hiçbir şey değişmedi.

Dilovası yine “Zenci”.

Belediye Başkanı da talepleri noktasında karşılık göremeyince, bu kez AKP’li Cemil Yaman da “Zenci” muamelesi görüyor.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, ” biz her yere eşit hizmet götürüyoruz” bahanesine ne kadar sarılırsa sarılsın, yapılanları da yapılmayanları da Dilovası’nda yaşayan herkes görüyor.

Dileğimiz o ki, Kocaeli Büyüşehir Belediyesi,  “Dilovası” na da, Dilovası’nın Belediye Başkanı’na da “Zenci” muamelesi yapmaktan vazgeçsin. Yeni ilçe olan Dilovası Halkı’nın hizmete ihtiyacı çok fazla zira.

Dilovası henüz Kaymakamlık Bina sı’na da kavuşmuş değil.

Yeni Kaymakamlık Hizmet Binası’nın yapılacağı yerin kararını, Kaymakam Hasan Göç ve tabii ki Vali Gökhan Sözer verecekler.

Onlar verecekleri bu kararla, Dilovası’nın gerçekten gelişen bir ilçe olmasına ya da sanayinin içine hapsolmuş, çok yakında tekrar belde olmaya aday, bir yerleşim birimi olmasına karar verecekler.

Dilovası, Çerkeşli, Tepecik, Köseler civarına doğru genişlemez ise, ne genişler, ne de gelişir.

Kaymakamlık Binası’nın da bu istikamette bir yere yapılması, Devlet eliyle yapılması halinde maliyeti çok fazla olan kentsel dönüşümü de kendiliğinden beraberinde getirir.

***  

Çarşamba günü Dilovası’nda açılışı yapılan bir Kermes’e davetliydim. Orada bulunan Özel İdare Mensupları, bu kermeste ürünlerini sergileyen hanımların İl özel İdaresi’nin kendilerine sağladığı 1.000 TL tutarındaki 30 ay geri ödemeli, faizsiz “Mikro Kredi” projesiyle bu işleri yaptıklarını anlattılar.

Kendilerinden aldığım bilgiye göre, bu kredi ile hanımlar, el ürünleri yaptığı gibi, sebze yetiştiriciliği,  meyve sebze satıcılığı, yumurta üreticiliği, arıcılık, pazarcılık gibi işlerle aile bütçelerine ciddi katkı sağlıyorlar.

Bu krediyi kullanan vatandaşlarımızın neredeyse % 20 sinin Roman vatandaşların olmasına ayrıca sevindim.

Çok özel bir tarafı da, bu krediyi kullanan hanımların kredi geri ödeme oranlarının, % 100 olması.

Şu anda “Mikro Kredi” kullanan hanım sayısı 550. Bu sayının daha da artmasını bekliyor İl Özel İdare yetkilileri.

Vali Gökhan Sözer’i de,  İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Metin Yahşi’yi de bu önemli çalışmalarından dolayı tebrik ediyorum.

***

5 Mayıs’ta bir yerel gazetenin 25 yıllık serüvenine tanık oldum.

Dostum, 35 yıllık gazeteci Nurettin Şenemre’nin gözünün bebeği gibi üzerine titrediği Gölcük Haber Gazetesi ,25 yaşına bastı geçtiğimiz gün.

Kimler yoktu ki, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, eski Fenerbahçe Yöneticisi Emekli General Atilla Kıyat, Gölcük Kaymakamı, Belediye Başkanı, Kocaeli’nin Gölcüklü Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu ve diğer dostları Nurettin Şenemre’nin yanındaydılar o gün.

Bir yerel gazeteyi, 25 yıl boyunca,  ilkelerinden taviz vermeden, dimdik ayakta tutabilmek,  gerçekten büyük başarı.

Bidayette hayatımızda çok büyük önem atfeden Ali Sahir Nariç Ağabey’in sahibi olduğu “Hergün Gazetesi”nin 30 yıl önceki Bölge Müdürü “Dava Adamı Nurettin Şenemre” ye, vefa borcumun çok olduğu Muhterem Ailesi’ne, Gölcük Haber Gazetesi’nin çıkmasına katkı veren tüm Basın Emekçileri’ne başarı öyküleri ile dolu yayın hayatlarının uzun yıllar daha devam etmesini diliyorum.

 

Sağlıklı olmak ve sağlığını yitirmek

0

Yaşayan tüm canlılar doğar, yaşar ve ölür. Mutlaka her canlı kendi neslini üretir ve böylelikle yaşamaya devam eder. İnsan vücudundaki hücrelerde, zamanla yaşlanır. Bir kısmı kendini yenileyemez, bir kısmı kendini yenileme yeteneğini kaybeder, bir kısmı ise zamanla oluşan gen mutasyonları nedeniyle bozuk, hatalı hücre oluşturur. Yaşlanmak, biyolojik olarak işte böyle bir şeydir. Yaşlanan her hücre ve canlı ölür, yerine kendine benzer canlılar, yaşamaya devam eder.

Hayat dedikleri işte böyle sıradan, basit, aynı zamanda çok karışıktır. İnsanoğlu Adem’den bu yana hep hayata anlam aramış, doğumu ve ölümü sorgulamıştır. Biyolojik acıdan bakıldığında insanın aslandan, attan, yılandan, hatta bakterilerden pek farkı yoktur. İnsanoğluda tüm diğer canlılar gibi, var olmak, canlı kalmak ve üremek ister. İnsan diğer canlılardan en önemli farkı, düşünmesi ve neticede ekosistemi kendi isteğiyle çevirmesidir. Biz diğer canlılardan farklı olarak, istediğimiz canlıların üremesini artırıcı, istediğimiz canlıların üremesini engelleyici değişiklikler yaparız. Böylelikle neslimizin devamını sağlarız. Aslında oldukça zayıf bünyeli olan insan, varlığını bu değişikliklere borçludur. Tüm doğa ile uğraşan bilimler ve hatta sosyal bilimler neticede, “Doğayı kendi lehimize nasıl çeviririz?” sorusuna yanıt aramışlardır. Biyoloji biliminin, kimya biliminin, sonuçta tababetin amacı budur.

İnsanlar daima sağlıklı ve güzel kalmak isteseler de imkânsızdır. Hücrelerimiz yaşlanır, kendini yenileme yeteneğini kaybeder ve sonuçta kendini yok eder (apoptozis ). Apoptozisin olmaması hastalık işaretidir, kanserlerin birçoğunun nedeni arızalı hücrelerin ayıklanamamasıdır. Yaşlanmak kaçınılmaz olsa bile, yaşlanmayı geciktirmek ve sağlıklı uzun ömür sürmek mümkündür. Nasıl kötü ve yerinde kullanılmayan aletlerimiz eskiyorsa vücudumuzda kötü kullanılır ve doğal olmayan maddelere veya işlere maruz bırakılırsa çabuk eskir. Sağlıklı kalmak doğal yaşamakla mümkündür. Bunun için yapabileceklerimizi kısaca sıralarsak:

  •  
    • Az yemek: Düşük kalorili beslenme havyan deneylerinde ömrü uzattığı ve yaşlanmayı geciktirdiği gösterilmiştir. Ayrıca şişmanların zayıf insanlara göre daha kısa yaşadığı ve birçok hastalığa neden olduğu biliniyor. Öyleyse sofradan doymadan kalkalım, yavaş yiyelim, bel çevremizi erkeklerde 94 cm, kadınlarda 80 cm altında olmalı.
    • Dengeli beslenme:  Her sağlıklı besinden yeteri kadar almalıyız. Tavsiye edilen meşhur piramit formülüdür. Yani, %60-70 karbonhidrat, %20-30 protein ve %15-20 yağ içeren diyetle beslenme.

Karbonhidrat kompleks olmalı ve bol lif içermeli ( tam tahıllar ve tahıllardan yapılan yiyecekler), etler haşlanmalı veya yakmadan kavrulmalı, sebze, meyve sıkmadan bütün olarak yenmeli, normal et ve sütte bulunan katı yağ dışında katı yağ tüketilmemeli.

  •  
    • Hareketli yaşam: Eğer masa başında çalışıyorsanız, günde en az 45 dakika egzersiz yapınız.  Egzersiz yaşınıza ve sağlık durumunuza uygun olmalı. Basit gevşeme egzersizleri, bahçe ile uğraşma, yürüme ve yüzme gibi sporlar hemen hemen herkes için uygundur.
    • Sigara ve alkolden uzak durmak: sigara ve alkolün ömrü kısalttığı, deri ve vücut yaşlanmasını artırdığı ve birçok hastalığa sebep olduğu biliniyor. Bu iki zehirden uzak durursanız uzun yıllar sağlıklı ve güzel kalabilirsiniz.
    • Temizlik: Tüm vücudun temiz tutulası hastalıkları engeller. Derinin sık temizlenmesi ölü deri hücrelerini temizler, deri kanlanmasını artırır. Aşırı sabun ve deterjan kullanımı cildin yağ tabakasını yok edebilir. Diş temizliği de hem diş çürümesini ağız kokularını önlediği gibi vücuda mikropların yayılmasına mani olur. Mutlak gusül yapılmalı, vücut ifrazatlarından temizlenmeli, fakat cinsel organ içleri buradaki doğal korumayı bozacağından yıkanmaması gerekir.
    • Düzenli yaşam: Vakitli çalışma, düzenli beslenme, spor ve uyku sağlıklı yaşam için vazgeçilmezdir. Uyku bağışıklık sistemini güçlendirir, dinlenmemizi sağlar.
    • Stres yönetimi: Strese modern iş yaşamı ve rekabetçi ortam nedeniyle giderek daha çok maruz kalınıyor. Stres iyi yönetilirse başarı için faydalıdır. Tatil yaparak, arkadaş ve dost desteğiyle, hobi ile uğraşarak, gevşeme egzersizleriyle, spor yaparak, namaz kılarak, eğer çok sıkıntı veriyorsa psikolojik danışmanlık alarak stresle başa çıkabiliriz.

Ne yaparsak yapalım, neticede yaşlanma kaçınılmaz. Yaşlandıkça da hastalıkların ortaya çıkması ve ölüm kaçınılmaz. Öyleyse bu dünyaya neden geldiğimizi bilelim, bu şuur içerisinde yaşayalım. Hem ne demiş şairimiz:

Avazeyi bu alemde Davut gibi çal,

Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş. (Baki)

 

Batılıların Gözünde Türkler

Anadolu, pek çok medeniyetlerin kültürüyle yoğrulmuştur. Son 1000 yıldır ise Türklerin yurdudur.

Ulusumuzun kendine özgü konukseverliği, insancıllığı ve cömertliği halkımızla temas etmiş olan batılı gezginleri çok etkilediği anlaşılmaktadır. Örneğin, geçmişteki yüzyıllar içinde ülkemizi ziyaret eden yabancı yazarlar, sanatçılar gördükleri yaşam biçimi karşısında bütün önyargılarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Kimileri bizleri, kimileri yaşadığımız doğa parçasını övmüşlerdir. Bunun yüzlerce örneğini batılı yazarların yapıtlarında görmek mümkündür.

Ülkemizi görmüş olanlar gezileri sonunda gözlemlerini, anılarını öyle güzel anlatmışlardır ki, yaşamında hiç Türkiye’ye gelmemiş olanlar bile bizleri görmüş gibi eserler vermişlerdir. Örneğin ressam Albrecht Dürer, 1523’te hiç görmediği Türk İmparatorunun portresini yapmıştır.( Kanuni Sultan Süleyman )

Gustave Flaubert, Aleksandr Puşkin, Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Lamartine, Feldmareşal Von Moltke, Teophile, Gautier, Lady Montagu gibi şöhretli yazarlar ise ülkemizi ziyaretleri sonunda hep bizi anlatmışlardır.

Türkler için iyi yazanda kötü yazanda, bizleri sevenler de sevmeyenler de etkimiz altında kalmışlardır. Martin Luther, Machiavelli, Montesquies aleyhimize yazmışlardır. Voltaire, Aguste Comte, Pierre Loti gibi yazarlar  ise bizim lehimize görüşler açıklamışlardır.

Müzik alanında büyük şöhrete ulaşan, Wolfgang Amadeus Mozart, Mehter müziğinin hayranı olduğunu söylerdi. “Türk Marşı” bestesi bu görüş ve

söyleminin kanıtı olmuştur. Ayrıca konusu ülkemizde geçtiği varsayımı ile sahneye konulan  “Saraydan Kız Kaçırma” ve “Zaide” gibi opera eserleri  de O’nundur.

Söz operadan açılınca Giusseppe Verdi’nin “Korsan”ı, Rossini’nin “Fatih Sultan Mehmet”, (Madmetto II), Bonarelli’nin “Kanuni Sultan Süleyman”ı       (Solimano) gibi eserler hep bizleri anlatmıştır.

19. yüzyılın önemli bestecilerinden Franz Liszt, 1840’lı yılların sonuna doğru İstanbul’a gelerek bir süre Beyoğlu’nda yaşamıştır. Sultan Abdülmecid’e konserler vermiş, ayrıca İmparator için bir marş besteleyen Liszt, Padişah tarafından Osmanlı Nişanı ile ödüllendirilmiştir.

Anadolu’yu yurt edindiklerinden itibaren Türkler batılı ülkelerin siyasi, ekonomik ve kültürel alanda ilgi odağı olmuştur.

Kimileri bizleri çok sevmiş, kimileri yermiştir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi.

 

Deniz Baykal’a Tuzak Kuranların Planları

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile eski Özel Kalem Müdürü ve halen CHP Milletvekili Nesrin Baytok‘a ait olduğu söylenen gizli kamera görüntüleri internet sitelerinde yayınlanmaya başladığından beri siyaset gündemi değişti.

Görüntülerin gerçek veya montaj olup olmadığı, özel hayatın gizliliği, siyasetçilerin bel altı vuruşlarla yıpratılmaması, bir parti başkanının milletvekili seçerken uyması gereken kriterler gibi hususları hukuki, ahlaki ve diğer boyutları ile değerlendirmeyi bir yana bırakalım.

Olayı gündeme getirenlerin hedefinin bir siyasi sonuç elde etmek olduğu kesindir. Şimdilik sadece bu çirkin tuzağı kuranların hangi siyasi sonucu almaya çalıştıklarını anlamaya çalışalım.

ZAMANLAMA: Bu kasetin 7 yıl öncesine ait olduğu iddia ediliyor. 7 yıl bekletilen görüntülerin şimdi servise sokulması zamanlamaya daha fazla dikkat etmemizi gerektiriyor. Üç önemli olay söz konusu.

  • Anayasa değişiklikleri TBMM’den geçti, değişiklik paketi Cumhurbaşkanı’na gönderildi ve referandum süreci başlamak üzere.
  • Bu ay içinde CHP Kurultayı yapılacak.
  • En geç 14 ay sonra Genel Seçimler yapılacak.

Bu görüntülerin yayınlanması ile referandum sürecinde Anayasa değişiklik paketine dair CHP’nin halk nezdinde yapacağı muhalefet etkin olamayacak ancak CHP’nin Anayasa Mahkemesine müracaatına mani olmayacaktır. Her iki halde de AKP kârlı çıkacaktır. (Referandumda hayır oylarının az çıkması AKP’nin zafer havasıyla ve yüksek moralle genel seçime girmesine yol açacak; Anayasa Mahkemesinin değişiklikleri iptal kararı da AKP’ye çok sevdiği mazlum rolünü oynama fırsatını verecektir.)

CHP’NİN BAŞARISINDA BAYKAL’IN ROLÜ: En geç 14 ay sonra yapılacak genel seçimlerde, CHP’nin başarılı olup olmaması Genel Başkanın kim olacağı ile de ilişkili olacaktır. Bu konuda iki zıt görüş dile getiriliyor:

Birincisi CHP, Deniz Baykal’ın başkanlığında yüzde 25′ i aşan bir oy oranına kavuşamaz. Dolayısıyla iktidar olması mümkün değildir. Baykal tasfiye edilip yeni bir Genel Başkan ile seçime girilirse yüzde 30′ ların üstüne çıkarak CHP iktidar olabilir.

Oysaki ikinci görüşe göre, (genel seçime çok derin psikolojik tesiri olacak) referanduma çok az, genel seçime de bir yıl kadar bir zaman kalmıştır.  CHP’nin son zamanların en güçlü dönemini yaşadığı bir dönemde, Genel Başkanını ve ekibini değiştirmesi örgüt içi çatışmalar durulmadan genel seçimlere girmek durumunda kalacak CHP’nin başarısını olumsuz etkileyecektir.

Nuray Mert‘in ifadesiyle, “demek ki, CHP gerçekten, etkili muhalefet yapmaya başladı. Yoksa bunca yıl sonra bir kaset çıkmaz, Baykal bunca hedef olmazdı. Sosyal demokratların yıllardır, Baykal’a ilişkin sızlanmaları ve suçlamalarına karşın, hâlihazırda Baykal’sız bir CHP’nin beli bükülecektir. Belli ki, kasetçiler de bu gerçeği gayet iyi biliyormuş ki, iyi bir zamanlama ile devreye girdiler.”

AKP’SİZ KOALİSYON İHTİMALİ: Şu sıralar iktidar en yıpranmış dönemini yaşıyor. AKP’nin açılımlar ve ekonomik krizin yıpratıcı tesiriyle son mahalli seçimlerden daha düşük oy oranında kalacağı gözlemlenmektedir. Kaldı ki, AKP son mahalli seçimlerdeki oy oranını alabilse bile hesaplara göre tek başına iktidar olamayacak. Bu durumda AKP dışındaki partiler (CHP ve MHP) anlaşarak bir koalisyon kurabilirler.

AKP’Lİ KOALİSYON HESABI: Solda alternatif parti olarak hazırlık yapmakta olan, Mustafa Sarıgül hareketi (TDH) bu durumdan yararlanarak CHP oylarını bölüp, barajı aşmaya çalışacaktır. Seçim sonrası AKP ile koalisyon yapmak istemeyecek bir CHP yerine, AKP ile koalisyona balıklama atlayacak Sarıgül Hareketini tercih edenler böyle bir tuzak ile Baykal’ı siyasetten silmek istemiş olabilir. Sarıgül barajı aşamazsa da, CHP’ye seçtirilecek yeni Genel Başkan, (Baykal’ın başına gelenleri gördükten sonra) AKP’li koalisyona hayır diyemeyecektir.

TUZAK KİMİN ESERİ?

  • 1. Birinci görüşe göre, Baykal’a tuzak kuranların CHP’nin iktidar olmasını isteyen ve bunun için Baykal’ın tasfiye edilmesini gerekli gören sol kanat mensupları olabileceği ifade ediliyor. Yıllardan beri CHP’nin iktidar alternatifi olamamasında Türkiye’nin ve uluslararası konjonktürdeki değişimlerin tesirini göz ardı edip, Baykal’ı sorumlu tutanlar böyle bir komployu kurmuş olabilir. Bazı solcu yazarların olay aydınlanmadan hemen Baykal’ı istifaya çağırmaları bu şüpheyi artırıyor.
  • 2. Seçim sonrası AKP’li bir koalisyon hesabı yapan iç ve dış mihraklar bu tuzağı planlamış olabilir. Başbakan Erdoğan‘ın ve yandaş medyanın olgun tavrı böyle bir şüpheden AKP’yi uzaklaştırıcı yönde. ABD‘nin bölgemizdeki uzun vadeli planları gereğince,”Kürtlere özerklik verilmesi” işini, AKP artı sol bir partinin olduğu koalisyona yaptırmak, açılımlara solun desteğini de alarak istenen Türkiye düzenini oluşturmak hedeflenmiş olabilir. TSK ve Yüksek Yargı engeli aşıldıktan sonra, Türkiye için Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında değişim gerçekleştirmek isteyen dış mihraklar için, Baykal önemli bir engeldi.
  • 3. Baykal’ın siyasi mevta haline getirilmesi bir dış proje ise, bu projenin iç destekçilerinin en azından maşalarının olması gerekir. Bu iç desteğin bulunması için izlenecek yol bir genel kuralı hatırlamaktır: Baykal’ın gitmesi kimin/ kimlerin yararına olacaksa, Odur/ Onlardır, diyebiliriz.

Sözü Mahir Kaynak‘tan alıntı ile bitirelim: “Eğer izlediğimiz politikayı desteklediği için bunların kullanılmasına göz yumarsak ve memnuniyetle karşılarsak ilerde aynı metotların bize karşı kullanılması halinde yapacağımız hiçbir şey kalmaz. Deniz Baykal için yıllar öncesine ait bir belgenin ortaya çıkışı herkes için bir dosya hazırlanmış olabileceğini düşündürüyor.”

 

Sırrı Mektubat

Lütfet,
Kerem et, Merhamet et
Menzil-i kelamım.
Mana-i istikbalimi lal eyleme..
Bende-i mücriminizim
atf-ı nigahınıza muhtaç.
..
Ey Nevbahar,
Maksud-u sohbetim ol.
Hiss-i sadis ile mündemic,
Hücre-i göğsümde Ketm-i ihtimam ederim
Sırrı mektubat’ımı

Değerlerimiz ve değer kırılmaları üzerine (3)

Yerleşik değerlerimiz değişen dünyanın etkisi ile oluşan farklı parametrelerle büyük saldırılara mazur kalmaktadır. Adı Milli olan Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Tarih Kurumu ve diğer bir çok devasa organizasyonlara rağmen değerlerimiz büyük tehdit altında.

Hem bizimle özdeşen hem de evrensel değerler olarak kabul edilen değerlere bir bakarsak; İstişare, kadirşinaslık, yardımlaşma, güven, doğruluk-dürüstlük, sevgi, hoşgörü, vatanseverlik, kahramanlık, alçakgönüllülük, vefa, fedakarlık, emanet, sözünde durmak., insana saygı, hayvanlara saygı, çevreye saygı, onurlu olmak, kardeşlik, israf etmemek, dostluk, edep, bedenine sağlık, şefkat, sağduyu, sabır, erdemlilik, ileri görüşlülük, empati, adalet, kendine saygı, nezaket, emeğe saygı, çalışkanlık, mensubiyet, özgürlük, İrfan, sadakat, sempati, lidere saygı, edep ve diğerleri.

Yıllardan beri oluşan, yerleşen bu değerlerimiz zaman içinde ya içi boşaltılıyor başka anlamlar yükleniyor veya banal olarak adlandırılarak, bu değerler sahip duyanlar ötekileştiriliyorlar. “Bu çağda, buda mı olur, Çok geri kalmışsınız. Artık devir bu devir değil” gibi benzer sözlerle hakir ve değersiz gösterilmeye çalışılmaktadır.

Bu arada değerlerimize ve değer atfettiklerimize bilerek veya bilmeyerek yaptığımız çok hatalarımız olabilir. Dr. Banu GÜRER’in bu konuları içeren yazılarından alıntılarla örnekleyecek olursak;

Aklı ve bilgiyi doğru kullanmaktan bahsederken, bunun ne demek olduğuna dair örnekleri çevremizde bol bol bulmak mümkün. Mesela, sırf sempatimiz var diye veya iyi olduklarına “görünüşteki davranışlarına” bakarak karar verdiğimiz insanlara dair tutumumuz çoğu zaman bizi ciddi hatalara götürebilmektedir. (1)

Öyle ki; bu insanların ciddi şekilde yanlış yaptıklarını, hatta bu yanlışları yapmaktan kaçınmadıklarını görsek ve buna dair bilgi sahibi olsak da, mesela dindar göründükleri için bu davranışlarına mazeret aramamız veya “hata yapmaz” kabul edip bir mevki tayin ederek her yanlışını tevil etmeye çalışmamız, hele ki bu insanlar diğer insanların hayatlarını etkileyebilecek bir konumda iseler, hem biz hem onlar hem de toplum için çok sakıncalı neticelere yol açmaktadır. (2)

Daha da vahimi, kendi gruplarından olmayan diğer “kardeşlerinin” istismar edilmeleri, dolandırılmaları, haklarının çiğnenmesi adeta “meşru” kabul edilebilmiştir! (3)

Dolayısıyla “ancak kardeş” olabilecek ve birbirlerinin aralarını düzeltecek bir toplumun ve ümmetin bugün içinde bulunduğu kargaşa ve sıkıntı ortamının sebeplerini doğru anlamak, çözüm üretebilmek ve maruz kaldığımız istismarlara mani olabilmek, sahip olduğumuz değerlerin doğru bir şekilde idrakinden ve hayata aktarılmasından geçecektir. (4)

Bu noktadan hareketle bugün Türkiye’de yaşanan ahlaki sıkıntı genel manada dini hayatın doğru anlaşılıp yaşanamadığını göstermektedir ki adam öldürmenin adeta günlük hadise haline gelmesi, haksız kazanç elde etmenin neredeyse kar sayılması, başkasının hakkını gasp etmekten korkanların gittikçe azalması, temel sorunlarımıza hassasiyetin erimeye başlaması maksadımızı açıklayan vakalardan sadece bir kaçıdır. (5)

GÜRER hanımefendinin sözcükleri ile bitirecek olursam “Dolayısıyla artık şekilden ziyade özü tartışmanın ve bu özün anlaşılıp yaşanılır hale gelmesine vesile olmanın gereği daha da açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Ancak bu yolla şekil ve öz birbirini tamamlayarak işlevlerini doğru biçimde yerine getirebilecekdir.

Sahip olduğumuz ancak neredeyse unuttuğumuz değerlerimizi hatırlamanın ve hatırlatmanın vaktidir. Çok geç olmadan kendimize gelmek dileğiyle…” (6)

 

Dr. Banu GÜRER

(1) (2)  Aklı ve Bilgiyi Kullanabilmek http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=8 )

(3) (4)  Kardeşliğin Böylesi  http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=33 )

(5) (6) Şekilden Öze: Değerlerimiz http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=241 )

 

Eti senin, kemiği benim

“Eti senin, kemiği benim”..

Bu cümleyi ilk duyduğumda ilkokul sıralarındaydım..

Babam, Cerrahpaşa’da ayakkabı tamirciliği yapan “Sülo Aco”ya götürmüştü beni.

O’na “Aco” diyordu babam ama amcası değildi. Üsküp’te ailenin tarlalarında yarıcılık yapan bir ailenin büyüğüydü Sülo Aco.

Yaz tatilinde çıraklık yapacaktım ve sanat öğrenecektim. Bu arada sokakta da babamın ifadesiyle haylazlık yapmayacaktım bu sayede.

Oysa yaz tatili başladığında, Burhan, Yusuf Ziya ve diğer arkadaşlarım bizi bekliyordu kardeşimle birlikte.

Yazın evdekilerden habersiz yokuş aşağı biraz yürüdükten sonra, kamyon şambrellerinin üstüne oturup denize girecektik Samatya’da.

Hayallerim suya düşmüştü.

Çalışacaktım anladım da, babamın Sülo Aco’ya beni teslim ettiğinde söylediği “eti senin, kemiği benim” sözüne bir anlam verememiştim.

Yani Sülo Aco beni kesip doğrayıp, etlerimi kendisine, kemiklerimi de babama mı verecekti?

İlerleyen yaşlarımda anladım ki, bu çırakların ustaya teslim edilişinde terennüm edilen veciz bir ifadeymiş. Yani “ben karışmam, sen bunu adam et de nasıl edersen et” mealinde bir ifade.

Ben ayakkabıcı olamadım ama Sülo Aco’dan hayata dair çok ders aldım.

Erken dükkân açmanın dükkânın bereketini arttıracağından tutun da, müşterinin hep haklı olduğunu kadar daha bir çok şey öğrendim.

Az da olsa helal kazanılan paranın, keyifli bir hayat sürmek için yeterli olduğunu da öğrendim.

Tevekkülü öğrendim.

“Hamd olsun” demeyi, “bereket versin” demeyi öğrendim.

Et fiyatlarının artmasına karşılık et ithalatına izin veren Hükümetin kararını okuyunca aklıma geldi bu anım.

Et gelecek de, et kime, kemik kime?

Et ithal edince, et ne kadar ucuzlayacak dersiniz?

– Karkasta 2 TL, kasapta en fazla 5 TL.

Böyle olunca fakir fukara artık et mi alacak?

5 TL ucuz olunca sanırsınız ki, et yemekten gut hastalığına yakalanacak fukara halk.

Bu halk yardakçılığı da bu Hükümet’e yakışır zaten.

Vatandaş etten geçeli çok oldu Beyler.

Kemikler yok fiyatına yem fabrikalarına verilirken önceleri, artık aileler et suyuna yemek için topluyor kemikleri. Hem de para ödeyerek.

Demem o ki; et yine zengine, kemik yine fakire…

Babam bile beni işe verirken dememiş miydi, “eti senin kemiği benim” diye. O zamanlarda bile kemiğe razı olmuş etten vazgeçip.

“Düzen bu düzen” demişti akademide, Tasarı Geometri Hocam Yılmaz Morçöl.

“Düzen bu düzen, düzenler değişiyor, düzülenler değişmiyor” diye de tamamlamıştı sözlerini.

Aradan neredeyse 33 sene geçmiş, değişen bir şey yok.

Ne düzen değişmiş, ne de düzülen oyunlar.

Etin de sahibi aynı, kemiğin de…

 

 

Uygarlık – Gılgamış-Şamhat-Enkidu

Sürekli yenilenen bilgilerin, yoğunlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Geleceğin neler getireceğini pek kestiremiyoruz. Oysa eski yıllarda önümüzü çok net olmasa da, aşağı yukarı görebiliyor veya hedeflere yakın tahmin edebiliyorduk.                            

Şimdilerde bilgilerin ve teknolojinin sürekli değişmesi yaşantımızı etkiliyor, dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın yeni yeni ürünler sizi buluyor ve ilgilendiriyor. Çok basit görünümlü, avucunuzun içine sığabilen bir cihazla tüm dünyaya bağlanabiliyor, bilgisayarlara girebiliyor, internette gezebiliyor, çevre görüntüleri aktarılabiliyor, finans işleriniz, para trafiğiniz ve sair gibi pek çok işimizi gerçekleştirebiliyoruz. 

Kayıtlara göre bilinen ilk buluşun “Pekin İnsanı”na ait olduğu kabul edilmektedir. Ateşin gücünü değerlendirmiş ve devam etmiştir. Bu ilk buluş, insanoğlunun (veya soyunun) diğer mahlukata üstünlük sağlamasının başlangıcı olmuştur. Bilim insanlarına göre aradan beş yüz bin yıl geçmiştir.  Bu süreç dünyanın var oluşundan bu yana beş milyar yıl geçmesiyle orantılanırsa çok çok kısa bir zaman demektir. Giderek hızlanan ve yaşantımızı, alışkanlıklarımızı dönüştüren, yenileyen buluşlar hepimizi etkiliyor. Bütçelerimizi zorluyor, değişimlere uyum sağlamak zorunlu hale geliyor. 

Okuma alışkanlığı olanlar günün yenilenme baskısına zaman zaman ara verip kitaplarıyla buluşurlar. İşte böyle bir zamanda önceden okuduğunuz  kitaplarla da karşılaşırsınız, tıpkı eski bir dost ile karşılaşmış gibi sevinir ve mutluluk duyarsınız.  

Gılgamış Destanı’nı tekrar okumak da böyledir. Konusu ise, Fırat nehrinin Dicle’yle buluştuğu coğrafyanın masalıdır. Sümer ülkesinin kralı olan Gılgamış, olağanüstü güçlü, yakışıklı, bilge fakat yalnızmış. Ne gücüne ne de gönlüne göre konuşup, oyalanacağı bir arkadaşı yokmuş. Bu yalnızlık O’nu, giderek artan bir huzursuzlukla, etrafına  rahatsızlık ve eziyet vermeye  yöneltmiştir. 

Baskı ve zulümden usanan halk, Tanrı’ya yakarıp Gılgamış ile baş edebilecek onun kadar güçlü birisini yaratmasını dilemiş. Tanrı bu yakarışı duymuş. Gılgamış kadar güçlü birini yaratmış ve mezopotamya’nın kırlarına salıvermiş. Bu hayvana benzeyen bir yaratıkmış. Tam bir yabani adam. O’nu görenler, bu olağanüstü güçlü adamın eğitilip uygarlaştırılabilirse Gılgamış’a arkadaş olabileceğini onu oyalaya bileceğini düşünmüşler. 

Yabani adama, Enkidu (kırların adamı) adını vermişler. Rahipler de bu adamın eğitilip, insanlaştırılmasının ve uygarlaştırılmasının yararlı olacağına karar vermişler. Baş rahibe bu görevi güzeller güzeli rahibe Şamhat’a vermiş. Şamhat’ın bir özelliği de çaldığı lir ile dinleyenleri kendinden geçirmesiymiş. 

Şamhat ormana gitmiş. Üzerinde tülden bir elbise, elinde liri varmış. Issız bir yerde oturup lirini çalmaya başlamış. İlkel yabani adam Enkidu, Şamhat’ın ve lirin nağmelerine büyülenmiş, gelip kadının yanına oturmuş. Elini tutup, gülümsemiş. Şamhat, O’na sarılmış vesaire. 

Şamhat, Enkidu’yu eğitip uygarlaştırmış ve Enkidu, kral Gılgamış’a getirilmiş.  Aralarında büyük dostluk böyle başlamış. Müthiş ikilinin, akıl almaz maceraları da Gılgamış destanını meydana getirmiştir.  

Enkidu’nun uygarlaştırılarak topluma kazandırılması Sümer halkının  huzura kavuşmasına neden olduğu gibi ayrıca  döneminin önemli ve renkli bir epik  öyküsünün doğmasına da neden olmuştur.

Tarihin Yeniden Yorumlanması

Tarihin yeniden ve biz’e göre yorumlanması demek Avrupa’ya uydurulmuş 4’lü klasik Çağ Tasnifini çöpe ısmarlamak demektir. İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ tabirlerini çıkaranlara iade ediyoruz.

Birbirimizin başörtüsüyle, darbesiyle uğraşacağımıza konumumuzla orantılı maddî – manevî üretime geçsek belki başkalarının hasbelkader üstümüze koyduğu fanusları da kırabiliriz.

İsterseniz beyin fırtınasındaki yönteme uygun bir girizgâh yapayım; dileyen geliştirsin, dileyen değiştirsin. Dileyen de dilediği kadar tasnif iskeleti oluştursun, uzuvları için imece yapalım.

‘Ben olsam’ ruhsatlı bir cümleyle ‘Vira Bismillâh’ deseydim; biri İnsanlık Tarihi için, biri Türk Tarihi için, biri İslâm Tarihi için, biri Osmanlı Tarihi için, biri de Türkiye Cumhuriyeti Tarihi için 5 sınıflandırma yapmak isterdim. İlgililere ve ilgisizlere sunulur:

İNSANLIK TARİHİ TASNİFİ

  • Kadim Çağ MÖ 15.000 – 3.500
  • Yazı Çağı MÖ 3.500 – M (0)
  • I.İnanç Çağı (Hıristiyanlık) M (0) – MS 610
  • II.İnanç Çağı (İslâmiyet) MS 610 – 1800
  • Teknoloji Çağı 1800 – 2000’ler

TÜRK TARİHİ TASNİFİ

  • Yerleşim Asırları MÖ 3 bin – 8.yy
  • Devlet Asırları MÖ 8.yy – MS 4.yy
  • Göç Asırları MS 4.yy – 11.yy
  • Fetih Asırları 11.yy – 18.yy
  • İzmihlâl Asırları 18.yy – 20.yy
  • Yeniden Yükseliş Asırları 20.yy – 21.yy

İSLÂM TARİHİ TASNİFİ

  • Hz. Muhammed Dönemi 610 – 632
  • 4 Halife Dönemi 632 – 661
  • Emevî – Abbasî Dönemi 661 – 1055
  • Selçuklu – Osmanlı Dönemi 1055 – 1918
  • M. Kemal Dönemi 1919 –

OSMANLI TARİHİ TASNİFİ

  • Yücelik Devri1299 – 1699
  • Yenilik Devri 1699 – 1839
  • Eziklik Devri 1839 – 1919
  • Bağımsızlık Devri 1919 –

 TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ TASNİFİ

  • Millî Mucize Dönemi1919 – 1923
  • Medenî Mucize Dönemi 1923 – 1938
  • İdare-i Maslahat Dönemi 1938 – 2002
  • Müzayede / Mezat Dönemi 2002 – 2010
  • Tarihî Misyon Dönemi 2010 – 2023